Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Körfez ülkeleri ABD-İran anlaşmasından endişeli

Yayınlanma

Körfez bölgesindeki Amerikan müttefikleri, ABD ile İran arasındaki olası bir barış anlaşmasının “felaketle sonuçlanmasından” korkuyor.

CNN’de yer alan habere göre, Körfez ülkelerinin bölgesel bir çatışmayı önleme çabalarına rağmen ABD, İsrail ile birlikte İran’a karşı bir savaş başlattı.

Bu da Körfez genelinde şiddetli misilleme saldırılarını tetiklerken bölge hükümetlerini, Amerikan korumasının gerçekte ne anlama geldiği sorusuyla bir kez daha yüzleşmeye zorladı.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, bu hafta bölgeye gitti. CNN’in aktardığına göre görevi, Körfez ülkelerini Washington’un güvenlik taahhütlerinin hâlâ geçerli olduğuna ikna etmek gibi hiç de kolay olmayan bir görevdi. 

Fakat Körfez’deki pek çok kişi için asıl soru artık Washington’un güvenliklerine bağlı kalıp kalmayacağı değil, İran ile ortaya çıkan anlaşmanın kendilerini savaştan önceki durumlarına kıyasla daha iyi mi yoksa daha kötü bir duruma mı sokacağı.

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün (IISS) kıdemli araştırmacısı Hasan Alhasan, anlaşmayı ABD’nin bölgeden daha geniş çaplı bir geri çekilmesinin parçası olarak değerlendiriyor.

Alhasan şöyle konuşuyor:

“Arap Körfez devletlerinin bakış açısına göre İran savaşı, bölgesel güvenlik düzeni için felaket niteliğinde bir dönüm noktası . ABD’nin Körfez’den çekilmesi ve İran’a akan mali ve iktisadi kaynaklar, Tahran’ı daha da cesaretlendirecek. Bununla birlikte, Arap Körfez ülkeleri İran-ABD ateşkes anlaşmasını kolaylaştırmış ve desteklemiştir. Onlar için kötü bir anlaşma bile savaştan daha iyi.”

Rubio’nun turu, savaş sırasında İran saldırılarının en ağır yükünü omuzlayan ve Washington ile Tahran arasında ortaya çıkan gerginliğin azalmasına en şüpheci yaklaşan üç Körfez ülkesi olan Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Kuveyt’i kapsıyor.

Çarşamba günü Kuveyt’te yaptığı konuşmada, ABD’nin İran ile müzakerelerde Körfez müttefiklerini “zayıflatmayacağını” ve bölgeye verilen güvenlik garantileriyle ilgili “herhangi bir şüphe hissetmediğini” vurguladı.

Rubo şöyle konuştu:

“Bu müzakerelerle ilgili alınan her karar hakkında onlarla konuşmaya başlamak ve onları bu görüşmelere dahil etmek istediğimizi yinelemek istiyoruz. Müttefiklerimizin, bölgedeki uzun süredir birlikte olduğumuz müttefiklerimizin güvenliğini zedeleyecek hiçbir şey yapmayacağız.”

Körfez ülkeleri, Obama yönetimi döneminde imzalanan 2015 İran nükleer anlaşmasına karşı çıkmış ve anlaşmanın endişelerini gidermediği gerekçesiyle Trump’ın 2018’de anlaşmayı feshetmesini alkışlamıştı.

Ortaya çıkan ABD-İran anlaşması, Körfez başkentlerinde daha da büyük bir tedirginlik yaratacak gibi görünüyor; bunun nedeni sadece bu endişelerin çoğunun çözümsüz kalması değil, aynı zamanda Alhasan’ın “ABD’ye karşı büyük bir güven kaybı” olarak tanımladığı bir ortamda ortaya çıkması.

Körfez’den üst düzey bir diplomat CNN’e yaptığı açıklamada, çatışmanın “İran’ın Körfez ülkelerini hedef almak için iyi geliştirilmiş bir planı olduğunu” gösterdiğini söyledi.

Anlaşma, Tahran’a Umman ile birlikte Hürmüz Boğazı’ndaki ticari trafiği denetleme konusunda resmi bir rol tanıyor.

Bu, Körfez ülkelerinin deniz ticaretinin büyük bir kısmının (en önemlisi de enerji ihracatlarının) İran’ın denetimi altında gerçekleştirilebileceği anlamına geliyor.

Anlaşma ayrıca İran’ın füze programını ve vekil militan gruplardan oluşan ağını da ele almıyor. 

Bu endişeler, birçok Körfez ülkesinin Tahran’ın nükleer faaliyetlerinden daha acil olarak değerlendirdiği konular.

Rubio çarşamba günü Kuveyt’te yaptığı açıklamada, İran’ın füze programı konusunda ABD’nin “Körfez’deki ortaklarımızla tamamen aynı çizgide” olacağını söyledi. 

Ne var ki Trump geçen hafta bu konuyu ciddiye almıyormuş gibi göründü ve Suudi Arabistan’ın füzeleri varsa İran’ın da füzeleri olmasının adil olduğunu söyledi.

Anlaşma, İran için 300 milyar dolarlık bir yeniden inşa fonu içerdiği için Körfez ülkelerinin desteğini de gerektiriyor.

Trump, bu girişime Körfez ülkelerinden finansman sağlanacağına söz verdi fakat Körfez ülkelerinin de aynı şeyi yaptığına dair pek bir kanıt yok.

Suudi Arabistan, teklifle ilgili “hiçbir ayrıntıya” sahip olmadığını belirtirken, Katar ise resmi olarak imzalamaksızın ilgi gösterdi.

Salı günü Rubio, gezisi sırasında müttefiklerden 300 milyar dolarlık fon için mali yardım talep etmeyeceğini belirterek, bunun “çok uzak bir ihtimal” olduğunu söyledi.

Körfez ülkeleri, şimdilik başlıca güvenlik ortağı olarak ABD’ye alternatiflerinin çok az olduğunu kabul ediyor.

ABD’nin güvenlik rolünün zayıfladığı algısı olsa da, bölgedeki tek tek ülkelerle olan iktisadi ortaklığı sağlam kalmaya devam ediyor. Hatta BAE gibi ülkeler ABD ile ilişkilerini daha da geliştirmeye söz veriyor.

Anlaşma imzalanmadan önce CNN’e konuşan üst düzey bir Körfez diplomatı, savaştan sonra Körfez ülkelerinin Trump yönetimi ile ilişkilerinin nasıl gelişeceğinin belirsiz olduğunu söylemişti.

Bnau, Körfez’in güvenliği tehdit altına girdiğinde Washington’u müdahaleye mecbur kılacak daha resmi bir güvenlik düzenlemesine dönüşüp dönüşmeyeceği de dahil.

Buna rağmen, diplomata göre bazı Körfez ülkeleri şimdiden askeri satın alımlarını çeşitlendirmeye çalışıyor; özellikle de alternatif bir silah tedarikçisi olarak Türkiye’ye yöneliyorlar.

Savaş, Körfez liderlerini İran’la uzun vadeli bir uzlaşma konusunda daha ciddi düşünmeye de zorladı.

Şu anda hiçbir bölgesel güç, Körfez’in güvenlik garantörü olarak ABD’nin yerini alabilecek durumda olmasa da, yetkililer Washington’un bölgesel güvenlik mimarisinde çok daha küçük bir rol oynadığı bir geleceği giderek daha fazla değerlendiriyorlar.

Olası bir çerçeve, İran ile bölgesel bir saldırmazlık paktı olabilir.

İran’ın böyle bir anlaşmaya girmeye nasıl ikna edilebileceği ise ayrı bir mesele.

ABD’nin güvenlik garantilerine duyulan güven azalırken, Körfez ülkelerinin ticaret, yatırım ve ekonomik işbirliği dışında Tahran’ı etkileyebilecek çok az aracı bulunuyor.

Analistler, diplomasinin tek başına Körfez ülkelerinin aradığı güvenlik garantilerini sağlamasının pek olası olmadığı konusunda uyarıyor.

Alhasan, “güvenilir bir Arap Körfezi caydırıcılık kapasitesinin yokluğunda” İran’ın bir saldırmazlık paktına uyacağından şüphe duyuyor ve Körfez devletlerinin öncelikle “İran’ı teşvik edecek doğru stratejik koşulları” yaratması gerektiğini savunuyor:

“Bir saldırmazlık paktının İran’ın stratejik hesaplamalarını değiştirmesi olası değildir. Bunun için Arap Körfez devletleri, öncelikle güvenilir caydırıcılık, güçlendirilmiş ve entegre savunma ile sağlam dayanıklılık önlemleri yoluyla İran ile arasındaki stratejik dengesizliği gidermeli.”

Devlete bağlı medyadaki Körfez yorumcuları da, bir zamanlar söylemin büyük bir kısmını domine eden çatışmacı retoriğin ötesine geçerek, İran’ın bölgedeki rolüne dair giderek daha derin sorularla boğuşuyor.

Bu hafta Suudi Arabistan’ın Şark’ül Evsat gazetesinde yayınlanan bir köşe yazısı, İran’ın içinde bulunduğu koşulların onu bölgede çatışmacı bir tutum almaya zorlamış olabileceğini öne sürdü ve bunun diplomasi yoluyla yumuşatılıp yumuşatılmayacağını sordu.

Savaştan önce bile, önde gelen Suudi yorumcu Abdulrahman Alrashed bir makalesinde, zayıf ve izole bir İran’ın Körfez için iyi olacağı fikrini reddetmişti.

Ona göre amaç, İslam Cumhuriyeti’ni kalıcı olarak zayıflatmak değil, davranışını değiştirmek ve onu daha istikrarlı bir bölgesel düzene entegre etmek.

Körfez ülkeleri İran ile ilişkilerini yeniden gözden geçiriyorsa, bunun bir nedeni de Washington ile ilişkilerini yeniden değerlendiriyor olmaları.

Eurasia Group’un Orta Doğu ve Kuzey Afrika Genel Müdürü Firas Maksad, “Körfez ülkelerinde, Amerika’nın güvenilir bir stratejik müttefik olduğu fikri artık büyük ölçüde sorgulanıyor,” dedi ve savaşın, Körfez ülkelerinin ABD’nin güvenlik garantilerine olan güvenini giderek sarsan yıllarca süren hayal kırıklıklarının doruk noktası olduğunu savundu:

“Körfez ülkeleri… ABD’ye tam olarak güvenmedikleri için İran’la bir uzlaşmaya varmak zorundalar. Uzun vadede bu sadece gerginliğin azaltılması değil, aynı zamanda caydırıcılık da anlamına geliyor. Kendi askeri kapasitelerini güçlendirmeleri gerekiyor.”

Ortadoğu

ABD, Orta Doğu’ya üçüncü uçak gemisini gönderiyor

Yayınlanma

ABD ordusu, Başkan Donald Trump’ın İran’a yönelik yeni saldırıların ufukta olabileceği uyarısında bulunmasının ardından, Orta Doğu’ya üçüncü bir uçak gemisi saldırı grubunu sevk ediyor.

Özel bir amfibi saldırı grubunu da içeren bu sevkiyat, ABD’deki ara seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte İran’a karşı Trump’ın savaşının hızla değişen dinamiklerini vurguluyor.

Trump, savaşın birkaç hafta süreceği yönündeki ilk vaatlerine rağmen, ara seçimlerden sonra gerginliğin tırmanmasının hâlâ geçerli bir seçenek olduğunu belirtti.

Şu anda Orta Doğu’ya doğru yol alan gemi grubu, toplamda 7.000’den fazla denizci ve 2.000 Deniz Piyadesi’ni taşıyor.

Bu gruba, USS Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu ve iki amfibi çıkarma gemisinden oluşan USS Makin Island amfibi hazırlık grubu da dahil.

Hassas askeri operasyonlar hakkında konuşmak üzere isminin açıklanmaması koşuluyla konuşan bir ABD’li yetkiliye göre, bu durum Ekim ayı sonuna kadar bölgede üç uçak gemisinin bulunacağı anlamına gelebilir.

Orta Doğu’da halihazırda bulunan personel de hesaba katıldığında, bu hamle ABD’nin deniz kuvvetleri varlığını 20.000’den fazla denizci ve deniz piyadesi ile yüzlerce uçağa ulaşacak şekilde alışılmadık derecede yüksek bir seviyeye çıkaracak.

Donanma, Nisan ayında 2003 yılından bu yana ilk kez Orta Doğu’da üç uçak gemisi saldırı grubu bulundurmuştu.

USS George HW Bush ve USS George Washington uçak gemileri, USS Boxer amfibi hazırlık grubu ile birlikte şu anda bölgede bulunuyor.

USS George Washington genellikle Pasifik Okyanusu’nda görevlendirilir fakat zorlu görev süresi boyunca mürettebatın 260 günden fazla süreyle aralıksız denizde kalmasına neden olan USS Abraham Lincoln’ün yerini almak üzere Orta Doğu’ya sevk edildi.

Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu bölgeye ulaştığında, Washington’un Japonya açıklarına kaydırılması muhtemel.

Perşembe günü Time dergisinde yayınlanan bir röportajda Trump, yeni saldırı olasılıklarına değindi ve 3 Kasım ara seçimlerinden sonra İran’a yönelik bombardımanı yoğunlaştırmasının “mümkün” olduğunu söyledi.

Israrla sorulunca Trump, stratejisi hakkında daha fazla ayrıntıya giremeyeceğini söyledi.

Trump, “Bunu size söyleyemem çünkü bakın, siz ‘nereyi bombalayacaksınız?’ diye soruyorsunuz,” dedi.

Pazartesi günü yapılan röportajda, İran’dan gelen son ateşkes teklifini reddettiğini belirterek, “bir yıl önce onaylamayacağı şeyleri bugün de onaylamayacağını” söyledi.

Trump, örnek olarak İran’ın önemli bir enerji nakil koridoru olan Hürmüz Boğazı’nı “açma” teklifini gösterdi ama teklifin genel olarak “yeterince iyi olmadığını” belirtti.

Giderek daha fazla tepki çeken bu savaşın Kasım ayında Cumhuriyetçilerin şansını zora sokup sokmayacağu sorulduğunda Trump, ilk başta “Mümkün” diye yanıt verdi. Fakat ardından, “İran’ın nükleer silahı olmayacağı için bu durum yardımcı olmalı,” diye ekledi.

Başkan, “dünya çapında da dahil olmak üzere” “halkın %100’ünün” İran’ın nükleer saldırı kapasitesine sahip olmasına karşı olduğunu söyledi ve “Yani, bu şekilde ifade ederseniz, faydası olur. Bunu söylemezseniz, zararı olabilir,” diye konuştu.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Şam’dan yalanlama: Hizbullah ile Türkiye’de görüşmedik

Yayınlanma

Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam ile Hizbullah heyetlerinin gerilimi düşürmek için Türkiye’de gizlice görüştüğü yönündeki Reuters haberini yalanladı. Haberde yer alan iddiaya göre heyetler Türk istihbaratının davetiyle eylülde en az bir kez bir araya geldi ve Şam yönetimi örgüte Lübnan’a askeri müdahalede bulunmama güvencesi sundu.

Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam’daki yeni hükümet yetkilileri ile Lübnan merkezli Hizbullah temsilcilerinin Türkiye’de bir araya geldiği yönündeki iddiaları yalanladı.

Bakanlığa bağlı Dış Medya Dairesi, 1 Ekim’de yaptığı açıklamada, söz konusu haberlerin gerçek dışı ve dayanaksız olduğunu belirterek herhangi bir temasın gerçekleşmediğini duyurdu.

Reuters haber ajansı aynı gün yayımladığı haberde, iki tarafın aralarındaki gerilimi düşürmek amacıyla eylül ayında Türkiye’de en az bir kez gizli toplantı yaptığını aktarmıştı.

Ajans, haberini ikisi Suriyeli, biri ABD’li yetkili ve biri Hizbullah’a yakın üst düzey Lübnanlı güvenlik kaynağı olmak üzere altı kişiye dayandırdı.

Habere göre buluşma, Türk güvenlik ve istihbarat kurumlarının davetiyle düzenlendi. Toplantıda Hizbullah temsilcilerinin yanı sıra Suriye istihbaratından ve Dışişleri Bakanlığından yetkililer yer aldı.

Ajansa konuşan ABD’li kaynak, görüşmenin anlaşmazlıkları gidermeye odaklandığını ve iyi geçtiğini söyledi.

Görüşmeye katıldığı öne sürülen Suriyeli bir yetkili, tarafların birbirlerine karşı düşmanlık beslemedikleri hususunda uzlaştığını aktardı. Buna göre Şam yönetimi, Hizbullah’ı silahsızlandırma gerekçesiyle Lübnan topraklarına askeri müdahalede bulunmayacağına dair örgüte güvence verdi.

Washington ise Suriye’nin Hizbullah’a karşı harekete geçmesini istiyor. ABD Başkanı Donald Trump, Şam yönetiminin örgüte askeri saldırı düzenlemesi gerektiği yönündeki talebini kamuoyu önünde birden fazla kez paylaştı.

Haberde aktarılan uzlaşma arayışına karşın Suriyeli heyet, Hizbullah’ın sınır ötesi silah kaçakçılığını durdurmasını ve özellikle Suriye’nin güneyindeki uyuyan hücrelerini lağvetmesini talep etti.

Hizbullah ise eski Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad yönetiminin Aralık 2024’te devrilmesinden bu yana ülke topraklarında hücreleri olduğu iddiasını reddediyor.

Şam yönetimi hafta başında roket saldırısı hazırlığı içindeki bir Hizbullah hücresinin yakalandığını ileri sürmüştü. Hizbullah bu iddia karşısında, “Suriye topraklarında hiçbir şekilde varlığımız yok ve orada herhangi bir güvenlik veya askeri faaliyette yer almıyoruz” açıklamasını yaptı.

Toplantı iddiasına ilişkin sorular karşısında Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Suriye Dışişleri Bakanlığı ve ABD Dışişleri Bakanlığı sessizliğini korurken Hizbullah’ın basın bürosu yorum yapmaktan kaçındı.

Suriye’deki yeni iktidar yapısı ile Hizbullah arasındaki temas iddiaları, tarafların geçmişteki yoğun çatışma geçmişine dayanıyor.

Hizbullah iç savaş boyunca Esad ordusu saflarında savaştı; Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) çekirdeğini oluşturan Nusra Cephesi ve Ahrar eş-Şam gibi gruplarla doğrudan karşı karşıya geldi.

Esad iktidarını Aralık 2024’te deviren HTŞ, mevcut Suriye Savunma Bakanlığında belirleyici konum taşıyor.

Nusra Cephesi, iç savaşın ilk evrelerinde Lübnan’ın kuzey ve doğu sınırlarını ele geçirmiş, ardından Lübnan ordusu ve Hizbullah birliklerince bu hatlardan püskürtülmüştü. Grup aynı dönemde Beyrut dahil Lübnan genelinde bombalı saldırılar ve suikastlar düzenledi.

Esad yönetiminin çöküşüyle Hizbullah’ın Suriye’deki etkinliği sona ererken, yeni Şam güçlerinin Lübnan sınırına askeri tahkimat yaptığı kaydediliyor.

Sınıra sevk edilen askeri birlikler arasında, geçmiş çatışma döneminde ülkeye giren yabancı savaşçıların da yer aldığı belirtiliyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump’ın damadının şirketi İsrail ordusunun tedarikçisine ortak çıktı

Yayınlanma

CNN’in haberine göre Jared Kushner’ın yatırım şirketi Affinity Partners, İsrail ordusuna silah ve teçhizat sağlayan firmalarda pay sahibi olan Phoenix Financial grubunun en büyük hissedarı kalmayı sürdürdü. Kushner’ın Gazze müzakerelerinde resmi kadro almadan gönüllü diplomat olarak yer alması, şirketteki 1 milyar doları aşan hisse değeri nedeniyle tartışma yarattı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner, Gazze’deki savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakerelerde rol üstlenirken yatırım şirketi Affinity Partners üzerinden İsrailli finans grubu Phoenix Financial ile ticari bağlarını korudu.

CNN tarafından İsrail’deki mali kayıtlar incelenerek yapılan araştırma, Phoenix’in İsrail ordusuna silah, insansız hava aracı, savaş gemisi ve yıkım ekipmanı tedarik eden en az dokuz şirkette pay sahibi olduğunu ortaya koydu.

Bu şirketlerin tamamının hisse değeri geçen yıl artış kaydetti. Kuruluşların birçoğu, Gazze’deki çatışmaların ürünlerine yönelik talebi yükselttiğini açıkladı.

Affinity Partners, Trump’ın Ocak 2025’te başkanlık görevine başlamasından hemen önce Phoenix’teki payını neredeyse iki katına taşıdı.

Şirket, Temmuz 2026’da bu hisselerin dörtte birini 340 milyon doları aşkın bir bedelle elden çıkardı. Bu işlemden elde edilen gelir, satılan paylar için başlangıçta ödenen tutarın beş katını aştı.

Satışın ardından Phoenix’in en büyük hissedarı kalmayı sürdüren Affinity’nin elindeki yüzde 7,4’lük payın piyasa değeri temmuz ayı itibarıyla 1 milyar doların üzerine çıktı. Kushner, Phoenix’i daha önce şirketinin “en iyi yatırımı” olarak nitelendirmişti.

İncelenen belgelere göre Phoenix, İsrail’in en büyük savunma sanayisi şirketi Elbit Systems’e en az 265 milyon dolarlık yatırım yaptı. Elbit, İsrail ordusuna mühimmat, tank sistemleri ve askeri teçhizat temin ediyor.

İsrailli finans grubunun portföyünde İHA kameraları üreten NextVision, topçu mühimmatı tapası imal eden Reshef Technologies ve tank parçaları geliştiren Ashot Ashkelon da yer alıyor.

Phoenix ayrıca savaş gemisi üreticisi Israel Shipyards ile birlikte Boeing ve Caterpillar’da da hisse sahibi. İsrail ordusu operasyonlarda Boeing’in ürettiği uçak ve mühimmatları, Gazze’deki yıkımlarda ise Caterpillar üretimi iş makinelerini kullanıyor.

Kushner’ın şirketi Affinity doğrudan bu savunma kuruluşlarına ortak olmasa da Phoenix’in ana hissedarı sıfatıyla grubun mali kazancından pay alma imkanını koruyor.

Kushner, Trump yönetiminde resmi bir kadro almadan, gönüllü temsilci sıfatıyla diplomatik görüşmelere katılıyor. Bu konum, resmi bir kamu görevinde zorunlu tutulan mali bildirim ve çıkar çatışması yükümlülüklerine tabi olmamasını sağlıyor.

CNN, Kushner’ın yürüttüğü diplomatik temasların söz konusu yatırımları doğrudan etkilediğine dair somut bir veriye ulaşmadığını duyurdu.

Fakat Gazze müzakerelerinde görev üstlenen bir ismin, İsrail ordusunun tedarikçilerine sermaye aktaran bir grupta ana hissedar olması çıkar çatışması tartışmalarına yol açtı.

Kushner’ın avukatı, müvekkilinin Phoenix’in yönetim kurulunda yer almadığını, yatırım kararlarına müdahale etmediğini ve ticari girişimleriyle diplomatik temasları arasında bağ olmadığını savundu.

CNN ise Kushner’ın Eylül 2025’te Forbes dergisine verdiği mülakatta Phoenix yönetimiyle “çok aktif bir diyalog” sürdürdüğünü ve şirket yöneticileriyle birkaç haftada bir temas kurduğunu söylediğini aktardı.

Avukatı bu temasların tek tek yatırımlarla değil, genel piyasa eğilimleriyle sınırlı olduğunu öne sürerken diplomatik mesainin artmasıyla birlikte şirket yönetimiyle görüşmelerin seyreldiğini kaydetti.

Beyaz Saray Sözcüsü Anna Kelly, Kushner’ın şahsi ticari işlerinin gönüllü diplomatik vazifeleriyle bağlantısı bulunmadığını dile getirdi.

Phoenix ise hissedarlarına sunduğu değerin temel faaliyet performansından beslendiğini belirterek haberdeki ayrıntılı bulgular hakkında değerlendirme yapmadı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English