Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Körfez ülkeleri ABD-İran anlaşmasından endişeli

Yayınlanma

Körfez bölgesindeki Amerikan müttefikleri, ABD ile İran arasındaki olası bir barış anlaşmasının “felaketle sonuçlanmasından” korkuyor.

CNN’de yer alan habere göre, Körfez ülkelerinin bölgesel bir çatışmayı önleme çabalarına rağmen ABD, İsrail ile birlikte İran’a karşı bir savaş başlattı.

Bu da Körfez genelinde şiddetli misilleme saldırılarını tetiklerken bölge hükümetlerini, Amerikan korumasının gerçekte ne anlama geldiği sorusuyla bir kez daha yüzleşmeye zorladı.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, bu hafta bölgeye gitti. CNN’in aktardığına göre görevi, Körfez ülkelerini Washington’un güvenlik taahhütlerinin hâlâ geçerli olduğuna ikna etmek gibi hiç de kolay olmayan bir görevdi. 

Fakat Körfez’deki pek çok kişi için asıl soru artık Washington’un güvenliklerine bağlı kalıp kalmayacağı değil, İran ile ortaya çıkan anlaşmanın kendilerini savaştan önceki durumlarına kıyasla daha iyi mi yoksa daha kötü bir duruma mı sokacağı.

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün (IISS) kıdemli araştırmacısı Hasan Alhasan, anlaşmayı ABD’nin bölgeden daha geniş çaplı bir geri çekilmesinin parçası olarak değerlendiriyor.

Alhasan şöyle konuşuyor:

“Arap Körfez devletlerinin bakış açısına göre İran savaşı, bölgesel güvenlik düzeni için felaket niteliğinde bir dönüm noktası . ABD’nin Körfez’den çekilmesi ve İran’a akan mali ve iktisadi kaynaklar, Tahran’ı daha da cesaretlendirecek. Bununla birlikte, Arap Körfez ülkeleri İran-ABD ateşkes anlaşmasını kolaylaştırmış ve desteklemiştir. Onlar için kötü bir anlaşma bile savaştan daha iyi.”

Rubio’nun turu, savaş sırasında İran saldırılarının en ağır yükünü omuzlayan ve Washington ile Tahran arasında ortaya çıkan gerginliğin azalmasına en şüpheci yaklaşan üç Körfez ülkesi olan Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Kuveyt’i kapsıyor.

Çarşamba günü Kuveyt’te yaptığı konuşmada, ABD’nin İran ile müzakerelerde Körfez müttefiklerini “zayıflatmayacağını” ve bölgeye verilen güvenlik garantileriyle ilgili “herhangi bir şüphe hissetmediğini” vurguladı.

Rubo şöyle konuştu:

“Bu müzakerelerle ilgili alınan her karar hakkında onlarla konuşmaya başlamak ve onları bu görüşmelere dahil etmek istediğimizi yinelemek istiyoruz. Müttefiklerimizin, bölgedeki uzun süredir birlikte olduğumuz müttefiklerimizin güvenliğini zedeleyecek hiçbir şey yapmayacağız.”

Körfez ülkeleri, Obama yönetimi döneminde imzalanan 2015 İran nükleer anlaşmasına karşı çıkmış ve anlaşmanın endişelerini gidermediği gerekçesiyle Trump’ın 2018’de anlaşmayı feshetmesini alkışlamıştı.

Ortaya çıkan ABD-İran anlaşması, Körfez başkentlerinde daha da büyük bir tedirginlik yaratacak gibi görünüyor; bunun nedeni sadece bu endişelerin çoğunun çözümsüz kalması değil, aynı zamanda Alhasan’ın “ABD’ye karşı büyük bir güven kaybı” olarak tanımladığı bir ortamda ortaya çıkması.

Körfez’den üst düzey bir diplomat CNN’e yaptığı açıklamada, çatışmanın “İran’ın Körfez ülkelerini hedef almak için iyi geliştirilmiş bir planı olduğunu” gösterdiğini söyledi.

Anlaşma, Tahran’a Umman ile birlikte Hürmüz Boğazı’ndaki ticari trafiği denetleme konusunda resmi bir rol tanıyor.

Bu, Körfez ülkelerinin deniz ticaretinin büyük bir kısmının (en önemlisi de enerji ihracatlarının) İran’ın denetimi altında gerçekleştirilebileceği anlamına geliyor.

Anlaşma ayrıca İran’ın füze programını ve vekil militan gruplardan oluşan ağını da ele almıyor. 

Bu endişeler, birçok Körfez ülkesinin Tahran’ın nükleer faaliyetlerinden daha acil olarak değerlendirdiği konular.

Rubio çarşamba günü Kuveyt’te yaptığı açıklamada, İran’ın füze programı konusunda ABD’nin “Körfez’deki ortaklarımızla tamamen aynı çizgide” olacağını söyledi. 

Ne var ki Trump geçen hafta bu konuyu ciddiye almıyormuş gibi göründü ve Suudi Arabistan’ın füzeleri varsa İran’ın da füzeleri olmasının adil olduğunu söyledi.

Anlaşma, İran için 300 milyar dolarlık bir yeniden inşa fonu içerdiği için Körfez ülkelerinin desteğini de gerektiriyor.

Trump, bu girişime Körfez ülkelerinden finansman sağlanacağına söz verdi fakat Körfez ülkelerinin de aynı şeyi yaptığına dair pek bir kanıt yok.

Suudi Arabistan, teklifle ilgili “hiçbir ayrıntıya” sahip olmadığını belirtirken, Katar ise resmi olarak imzalamaksızın ilgi gösterdi.

Salı günü Rubio, gezisi sırasında müttefiklerden 300 milyar dolarlık fon için mali yardım talep etmeyeceğini belirterek, bunun “çok uzak bir ihtimal” olduğunu söyledi.

Körfez ülkeleri, şimdilik başlıca güvenlik ortağı olarak ABD’ye alternatiflerinin çok az olduğunu kabul ediyor.

ABD’nin güvenlik rolünün zayıfladığı algısı olsa da, bölgedeki tek tek ülkelerle olan iktisadi ortaklığı sağlam kalmaya devam ediyor. Hatta BAE gibi ülkeler ABD ile ilişkilerini daha da geliştirmeye söz veriyor.

Anlaşma imzalanmadan önce CNN’e konuşan üst düzey bir Körfez diplomatı, savaştan sonra Körfez ülkelerinin Trump yönetimi ile ilişkilerinin nasıl gelişeceğinin belirsiz olduğunu söylemişti.

Bnau, Körfez’in güvenliği tehdit altına girdiğinde Washington’u müdahaleye mecbur kılacak daha resmi bir güvenlik düzenlemesine dönüşüp dönüşmeyeceği de dahil.

Buna rağmen, diplomata göre bazı Körfez ülkeleri şimdiden askeri satın alımlarını çeşitlendirmeye çalışıyor; özellikle de alternatif bir silah tedarikçisi olarak Türkiye’ye yöneliyorlar.

Savaş, Körfez liderlerini İran’la uzun vadeli bir uzlaşma konusunda daha ciddi düşünmeye de zorladı.

Şu anda hiçbir bölgesel güç, Körfez’in güvenlik garantörü olarak ABD’nin yerini alabilecek durumda olmasa da, yetkililer Washington’un bölgesel güvenlik mimarisinde çok daha küçük bir rol oynadığı bir geleceği giderek daha fazla değerlendiriyorlar.

Olası bir çerçeve, İran ile bölgesel bir saldırmazlık paktı olabilir.

İran’ın böyle bir anlaşmaya girmeye nasıl ikna edilebileceği ise ayrı bir mesele.

ABD’nin güvenlik garantilerine duyulan güven azalırken, Körfez ülkelerinin ticaret, yatırım ve ekonomik işbirliği dışında Tahran’ı etkileyebilecek çok az aracı bulunuyor.

Analistler, diplomasinin tek başına Körfez ülkelerinin aradığı güvenlik garantilerini sağlamasının pek olası olmadığı konusunda uyarıyor.

Alhasan, “güvenilir bir Arap Körfezi caydırıcılık kapasitesinin yokluğunda” İran’ın bir saldırmazlık paktına uyacağından şüphe duyuyor ve Körfez devletlerinin öncelikle “İran’ı teşvik edecek doğru stratejik koşulları” yaratması gerektiğini savunuyor:

“Bir saldırmazlık paktının İran’ın stratejik hesaplamalarını değiştirmesi olası değildir. Bunun için Arap Körfez devletleri, öncelikle güvenilir caydırıcılık, güçlendirilmiş ve entegre savunma ile sağlam dayanıklılık önlemleri yoluyla İran ile arasındaki stratejik dengesizliği gidermeli.”

Devlete bağlı medyadaki Körfez yorumcuları da, bir zamanlar söylemin büyük bir kısmını domine eden çatışmacı retoriğin ötesine geçerek, İran’ın bölgedeki rolüne dair giderek daha derin sorularla boğuşuyor.

Bu hafta Suudi Arabistan’ın Şark’ül Evsat gazetesinde yayınlanan bir köşe yazısı, İran’ın içinde bulunduğu koşulların onu bölgede çatışmacı bir tutum almaya zorlamış olabileceğini öne sürdü ve bunun diplomasi yoluyla yumuşatılıp yumuşatılmayacağını sordu.

Savaştan önce bile, önde gelen Suudi yorumcu Abdulrahman Alrashed bir makalesinde, zayıf ve izole bir İran’ın Körfez için iyi olacağı fikrini reddetmişti.

Ona göre amaç, İslam Cumhuriyeti’ni kalıcı olarak zayıflatmak değil, davranışını değiştirmek ve onu daha istikrarlı bir bölgesel düzene entegre etmek.

Körfez ülkeleri İran ile ilişkilerini yeniden gözden geçiriyorsa, bunun bir nedeni de Washington ile ilişkilerini yeniden değerlendiriyor olmaları.

Eurasia Group’un Orta Doğu ve Kuzey Afrika Genel Müdürü Firas Maksad, “Körfez ülkelerinde, Amerika’nın güvenilir bir stratejik müttefik olduğu fikri artık büyük ölçüde sorgulanıyor,” dedi ve savaşın, Körfez ülkelerinin ABD’nin güvenlik garantilerine olan güvenini giderek sarsan yıllarca süren hayal kırıklıklarının doruk noktası olduğunu savundu:

“Körfez ülkeleri… ABD’ye tam olarak güvenmedikleri için İran’la bir uzlaşmaya varmak zorundalar. Uzun vadede bu sadece gerginliğin azaltılması değil, aynı zamanda caydırıcılık da anlamına geliyor. Kendi askeri kapasitelerini güçlendirmeleri gerekiyor.”

Ortadoğu

İsrail ve Lübnan’dan ABD’nin geri çekilme iddiasına yalanlama

Yayınlanma

ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan bir yetkilinin, İsrail’in Lübnan’daki tampon bölgenin bazı kısımlarından çekilmeye başladığı yönündeki iddiası hem Tel Aviv hem de Beyrut yönetimi tarafından yalanlandı. İsrail makamları işgal faaliyetlerini sürdüreceğini bildirirken, Lübnan sahadaki durumun çekilme iddialarının tam tersi olduğunu açıkladı.

ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan bir yetkilinin, Tel Aviv yönetiminin iyi niyet göstergesi olarak Lübnan’da işgal ettiği bazı bölgelerden çekildiğine yönelik açıklamaları, hem İsrail hem de Lübnan tarafından yalanlandı.

Tel Aviv yönetimi, Güney Lübnan’ın bazı bölgelerinden askeri güçlerini çektiğine ilişkin haber ve iddiaların gerçeği yansıtmadığını bildirdi.

İsrail makamları, Tahran’ın Washington üzerindeki diplomatik baskısına rağmen Lübnan’daki işgal faaliyetlerini sürdüreceğini açıkladı.

ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan bir yetkili Reuters’a yaptığı açıklamada, Tel Aviv’in bölgedeki askeri varlığını azalttığını ve oluşturulan sözde tampon bölgenin bazı kısımlarından geri çekilmeye başladığını iddia etmişti.

Yetkili, Lübnan’da ateşkes ihlalleri ve karşılıklı saldırılar sürerken İsrail’in bu adımını övmüş; tampon bölgenin bir bölümünden çekilmenin Lübnan’ın meşru hükümetine yönelik önemli bir iyi niyet göstergesi olduğunu savunmuştu.

İsrail askeri kaynakları hükümetten talimat gelmediğini belirtti

İsrailli güvenlik ve askeri kaynaklar The Times of Israel gazetesine yaptıkları açıklamada, İsrail ordusuna siyasi irade tarafından henüz bu yönde bir çekilme talimatı verilmediğini belirtti.

Kaynaklar, Güney Lübnan’daki bazı bölgelerden olası bir çekilme konusunun İsrail ile Lübnan arasındaki doğrudan müzakerelerde masaya yatırıldığını ancak bu hususta henüz hiçbir anlaşmaya varılmadığını ifade etti.

Üst düzey bir İsrailli kaynak da Reuters’a Tel Aviv’in politikasının net olduğunu ve geri çekilmenin söz konusu olmadığını aktardı.

Lübnanlı askeri bir kaynak ise ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisinin iddialarına karşı çıkarak, son günlerde sahada yaşanan gelişmelerin çekilme iddialarının tam tersini gösterdiğini vurguladı.

Kaynak, İsrail güçlerinin, Lübnan ordusu askerleri de dahil olmak üzere tampon bölgeye yaklaşan herkese karşı bu bölge sınırlarını zor kullanarak dayattığını söyledi.

El-Arabi TV’ye konuşan Lübnanlı bir askeri kaynak da İsrail ordusunun Güney Lübnan’da işgal ettiği hiçbir bölgeden çekilmediğini belirtti.

Kaynak, İsrail’in Vezzani ve Ayn Arab’dan çekilmesinin beklendiğini ancak Tel Aviv’in daha sonra bu kararından vazgeçtiğini kaydetti.

Hizbullah İsrail’in ateşkesi ihlal ettiğini açıkladı

Hizbullah tarafından yapılan açıklamada, İsrail’in gerçekleştirdiği ihlallere rağmen ateşkese bağlılığın sürdürüldüğü vurgulanırken, Tel Aviv’in sahadaki tüm eylemlerinin yakından izlendiği ve belgelendiği ifade edildi.

Hizbullah, İsrail ordusunun 48 saatten kısa bir süre içinde ikinci kez, işgal güçlerine tehdit oluşturdukları iddiasıyla Kefr Rumman’daki evlerini kontrol etmeye giden Lübnanlı sivilleri kasten hedef aldığını bildirdi.

Açıklamada, İsrail’e ait bir insansız hava aracıyla (İHA) gerçekleştirilen saldırının iki sivilin ölümüne yol açtığı, bu eylemin direnişin bugüne kadar bağlı kaldığı ateşkesin açık bir ihlali olarak görüldüğü belirtildi.

Hafta sonu boyunca İsrail güçleri ile Hizbullah unsurları arasında şiddetli çatışmalar yaşanmış, bu çatışmalar ancak Tahran’ın Washington üzerindeki baskısıyla Tel Aviv’e dayatılan çatışmaların durdurulması kararıyla neticelenmişti.

İsrailli bakanlardan çekilmeyeceğiz açıklaması

Başbakan Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Israel Katz dahil İsrailli yetkililer, Lübnan’dan çekilme fikrini kamuoyu önünde kesin bir dille reddediyor.

Savunma Bakanı Katz yaptığı açıklamada, Amerikan kanadından talep gelse bile Güney Lübnan’dan çekilmeyeceklerini ve yerinden edilen 200 bin kişinin evlerine geri dönmeyeceğini ifade etti.

Öte yandan CNN, bu hafta içinde yayımladığı bir haberde İsrail’in Güney Lübnan’daki bazı küçük bölgelerden sembolik düzeyde çekilme alternatifini değerlendirdiğini iddia etmişti.

İran’ın Tesnim Haber Ajansı’nın aktardığı bilgilere göre, İsrail’in Lübnan’dan çekilmeyi reddetmeyi sürdürmesi halinde Tahran ile Washington arasında yürütülen diplomatik görüşmeler tamamen durdurulacak.

İran, Lübnan’ın başkenti Beyrut’a düzenlenen bir saldırıya misilleme olarak İsrail’e yönelik kapsamlı bir balistik füze saldırısı gerçekleştirmişti.

Tahran askeri unsurları, İsrail’i Güney Lübnan’daki saldırılarını tırmandırmaması konusunda uyarırken, İsrail ise bölgede operasyonel hareket serbestisi hakkı bulunduğunu savunmaya devam ediyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Irak kotalar artırılmazsa OPEC’ten çıkabilir

Yayınlanma

Irak, ülkedeki mali krizin etkilerini hafifletmek amacıyla petrol üretim kotasının önemli ölçüde artırılmasını talep ediyor. Bağdat yönetimi, bu talebin karşılanmaması durumunda petrol kartelinden ayrılma seçeneği de dahil tüm alternatifleri değerlendireceğini bildirdi.

Irak, petrol ihraç eden ülkeler örgütünün (OPEC) petrol üretim kotasını önemli ölçüde artırmaması halinde örgütten ayrılma olasılığını değerlendiriyor.

Konuya aşina kaynakların Reuters haber ajansına verdiği bilgilere göre, Bağdat yönetimi bu adımla ülkedeki mali krizin etkilerini hafifletmeyi amaçlıyor.

Irak Petrol Bakanlığından üst düzey bir yetkili, Ortadoğu’daki savaş nedeniyle ülkenin derin bir mali krizden geçtiğini belirterek, OPEC içindeki kotalarının ciddi şekilde artırılması talebinin bütünüyle ciddiye alınması gerektiğini ifade etti.

Yetkili, Bağdat’ın OPEC’ten çekilme seçeneğini masaya yatırdığını ancak şu aşamada örgütte kalarak kotayı yükseltmek için mücadele etmeyi planladığını aktardı.

Kaynak, talebin karşılanmaması durumunda Irak’ın “tüm olası seçenekleri değerlendirmek” zorunda kalacağını vurguladı.

OPEC’in beş kurucu üyesinden biri olan Irak’ın şu anki günlük üretim kotası 4,4 milyon varil seviyesinde bulunuyor.

Irak Petrol Bakanı Hayan Abdülgani, geçen yılın ekim ayında yaptığı açıklamada, kotalarının gözden geçirilmesi için OPEC ile müzakereler yürüttüklerini duyurmuştu.

Petrol gelirleri, Ortadoğu’daki çatışmaların ortasında mali krizle mücadele eden Irak’ın bütçe temelini oluşturuyor.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) kısa süre önce örgütten ayrılmasının ardından, Irak’ın da olası bir çekilme kararı almasının OPEC için ciddi bir jeopolitik ve ekonomik darbe olabileceği belirtiliyor.

BAE, 1 Mayıs itibarıyla OPEC ve OPEC+ gruplarından resmi olarak ayrıldığını açıklamıştı.

BAE Enerji Bakanı Süheyl el-Mezrui, kararın Hürmüz Boğazı’nın kapatılması sürecinde alındığını ve tamamen ulusal çıkarları koruma amacı taşıdığını ifade etmişti.

BAE’nin ayrılmasının ardından OPEC+ ülkeleri, petrol üretimini günlük 188 bin varil düzeyinde ayarlama kararı almış, benzer bir düzenleme temmuz ayı için de kararlaştırılmıştı.

Reuters’a konuşan kaynaklardan biri, bu kararın OPEC+ grubunun BAE’nin ayrılığından sonra da normal işleyişine devam ettiğinin bir işareti olduğunu kaydetti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump’ın Barış Kurulu Filistin devletini boğmaya çalışıyor

Yayınlanma

Drop Site News’in ulaştığı belgelere göre ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze için kurduğu Barış Kurulu, Filistin devleti ihtimalini ortadan kaldırmak ve Filistinlileri teslim olmaya zorlamak amacıyla faaliyet yürütüyor. Kurulun sızan belgeleri, İsrail’in taahhütlerinden kaçınmasına imkan tanırken direniş güçlerine tek taraflı silahsızlanma şartı koşulduğunu gösteriyor.

ABD Başkanı Donald Trump tarafından Gazze için oluşturulan Barış Kurulu’nun, Filistin devleti ihtimalini tamamen ortadan kaldırmak ve Filistinlileri teslim olmaya zorlamak için faaliyet yürüttüğü belirlendi.

Drop Site News’in ulaştığı belgeler, Trump başkanlığındaki Barış Kurulu ile Filistinli müzakereciler arasında yapılan son görüşmelerin kayıtlarına dayanıyor.

Elde edilen ilk belge, Gazze’deki direniş unsurlarının silahsızlandırılmasına ilişkin Barış Kurulu yol haritasına Filistin heyetinin yaptığı değişiklik taleplerini içeriyor.

İkinci belge ise Barış Kurulu Direktörü ve eski Bulgar diplomat Nickolay Mladenov’un geçen hafta bu taleplere verdiği resmi yanıttan oluşuyor.

Filistin tarafının hazırladığı taslakta, direniş güçlerinin silahlarını teslim etmesinin ancak Filistin halkının bağımsız bir devlet kurma ve kendi kaderini tayin hakkını güvence altına alan kapsamlı bir süreç dahilinde ele alınabileceği vurgulanıyor.

Buna karşın kurulun dayattığı şartlar, bağımsız devlet kurmaya yönelik inandırıcı bir yolun açılabilmesi için öncelikle eksiksiz bir silahsızlanmanın gerçekleşmesi gerektiğini savunuyor.

İsrail ve kurul; Gazze’nin yeniden imarı, İsrail ordusunun bölgeden çekilmesi ve yeni yönetim düzenlemelerinin hayata geçirilmesinden önce Hamas, Filistin İslami Cihadı ve diğer direniş gruplarının silahlarını tamamen teslim etmesini talep ediyor.

Ancak Tel Aviv yönetimi, Gazze’yi işgal altında tutmayı, insani yardımları kısıtlamayı ve bölgeyi bombalamayı sürdürerek mevcut anlaşmanın şartlarına uymuyor.

Haberde görüşlerine yer verilen Filistinli müzakereciler, Barış Kurulu’yla yürütülen müzakereleri, İsrail’in askeri yöntemlerle ve savaşla başaramadığı hedefleri diplomasi yoluyla Filistin tarafına dayatma girişimi olarak nitelendiriyor.

Drop Site News haberinde, “Filistin tarafına güvenlik ve silahsızlanma konusunda çok sıkı şartlar koşan Trump’ın kurulu, iş İsrail’e gelince ucu açık ve muğlak vaatlerle yetindi. Üstelik İsrail sözünü tutmadığında Filistin’in eline hiçbir hukuki koz vermeyen bu yaklaşım, aslında Tel Aviv’in onlarca yıldır uyguladığı klasik oyalama taktiğinin bir kopyasıydı” ifadelerine yer verdi.

Bir Hamas yetkilisi de Drop Site News’e yaptığı açıklamada, Mladenov’un son yanıtının, direniş hareketi kendisine yöneltilen tüm taleplere uymasına rağmen işgalci İsrail’in bir anlaşmaya varma konusundaki isteksizliğini açıkça yansıttığını dile getirdi. Hamas yetkilisi, mevcut haliyle bu belgenin kesinlikle kabul edilemez olduğunu ve herhangi bir uzlaşıya temel oluşturamayacağını belirtti.

Barış Kurulu ise söz konusu habere verdiği yanıtta, müzakerelerde İsrail tarafını Filistin tarafına tercih ettiği yönündeki iddiaları reddetti.

Politico’ya konuşan Avrupa Birliği yetkililerine göre kurul, İran ile yaşanan savaşın son birkaç ayda uluslararası dikkati tamamen başka yöne kaydırmasının ardından, Gazze ateşkes sürecini yeniden başlatmak amacıyla gelecek hafta Güney Kıbrıs’ta bir araya gelecek.

Son haberler, kurulun başlangıçta projeye destek sözü veren ülkelerden somut taahhütler almakta zorlanmaya devam ettiğini gösteriyor.

Kurul ayrıca Gazze için bir Uluslararası İstikrar Gücü kurma planında da amacına ulaşamadı. Bölge ülkelerini Hamas ile doğrudan karşı karşıya getirmeyi hedefleyen bu plan, iki yıllık soykırıma rağmen direniş hareketinin ortadan kaldırılamamasının ardından, bölge devletleri tarafından büyük ölçüde reddedilen bir girişim olarak kaldı.

Ekim 2025’te Gazze’de sözde ateşkesin ilan edilmesinden bu yana İsrail ordusunun düzenlediği saldırılarda binden fazla Filistinli öldü. İsrail işgal güçleri, abluka ve kuşatma altındaki Gazze Şeridi’nin yüzde 60’ından fazlasında kontrol alanını genişletti.

Bölgede çok sayıda kalıcı askeri ileri karakol inşa edilirken, Tel Aviv yönetimi bir yandan Gazze’ye insani yardım girişini engellemeyi sürdürüyor, diğer yandan ise işgal altındaki Batı Şeria’da yasa dışı yerleşim birimlerini ciddi biçimde büyütüyor.

İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ise Batı Şeria bölgesini tamamen ilhak etme planlarını uygulamaya koymaya devam ediyor.

Şubat ayında İsrail hükümeti, Filistinlilerin mülkiyet haklarını resmi olarak kanıtlayamamaları halinde işgal altındaki Batı Şeria’da yer alan arazilerin İsrail tarafından doğrudan devlet mülkü ilan edilmesine imkan tanıyan bir tapu kayıt sürecini onaylamıştı.

Söz konusu kararın alındığı tarihten bu yana bölgede onlarca yeni yasa dışı yerleşim yerinin inşasına resmi onay verildi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English