Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Kuzey Kutbu’nda rekabet: ABD, Rusya’nın yeni doktrinini nasıl değerlendiriyor?

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, Washington merkezli The Arctic Insistute’ta yayınlandı. Son 10 yılda korkutucu bir askerileşme dönemine giren Kuzey Kutbu’na yönelik yeni bir doktrin yayınlayan Rusya’nın siyasetini ele alan makale, NATO’ya da Arktik bölgesine daha fazla müdahil olma çağrısı yapıyor. Birleşik Krallık ve Norveç, Çin ile Rusya’ya karşı Arktik’te hırslı bir politikayı savunsa da, yazara göre ABD dışında Rusya’ya karşı koyabilecek bir güç bulunmuyor. Makalede, Yüksek Kuzey’de Rusya’nın askeri kapasitesi ile yarışabilecek bir gücün henüz bulunmadığı da kabul ediliyor. Buzulların ve denizlerin altında yer alan keşfedilmiş ve henüz keşfedilmemiş enerji kaynakları, büyük güçlerin iştahını kabartıyor. Arktik’in militarizasyonundaki hızlanma, olası bir dünya savaşının işaretlerinden biri olabilir.


2022 Rusya Denizcilik Doktrini: NATO için olası sonuçları ve Kuzey Kutbunda büyük güç rekabetinin geleceği

Gonzalo Vázquez
The Arctic Institute
11 Nisan 2023

Temmuz 2022’de yayınlanan Rusya Federasyonu’nun yeni Denizcilik Doktrini, Moskova’nın denizlerdeki hedeflerinin net bir resmini sunmaktadır. Rus Donanması şu anda zor bir dönemden geçiyor olsa da, Kuzey Kutbu çevresindeki askeri faaliyetleri yine de dikkatle izlenmelidir. Kuzey Kutbu’nun jeostratejik önemi son birkaç on yılda artmıştır ve Rusya, NATO ülkeleri ve diğer dış aktörler arasında stratejik bir rekabet alanı olma potansiyeline sahiptir. Denizin altında yatan enerji kaynakları ve petrol rezervlerinin miktarı, Kuzey Kutbu dışındaki devletleri de oyuna çekmiştir. Çin ve Hindistan uzun zamandır Kuzey Kutbu meselelerinde yer almakla ilgileniyor; her ikisi de Arktik Konseyi’nde gözlemci konumunda ve ilki şu anda Kuzey Kutbu kıyısı boyunca Kutup İpek Yolu’nu geliştirmeye odaklanmış durumda. Böyle bir projeyle Pekin, gelişmekte olan deniz taşımacılığı koridorlarını, yerel ekonomik ortaklıkları ve bölgedeki tüm faaliyetlerini desteklemek için gerekli altyapıyı geliştirmeyi amaçlıyor; bunu Kuşak ve Yol Girişimi’nin (BRI) Kuzey Kutbu kanadı haline getirmek istiyor.

Rusya, Arktik kıyı şeridinin %50’sinden fazlasını elinde tutarak bölgede avantajlı bir konuma sahip ve on yılı aşkın bir süredir Sovyet döneminden kalma askeri altyapısını modernize ediyor. Kuzey Kutbu’nu kuzeydeki arka bahçesi olarak gören Moskova, 50 kadar üssünde faaliyetlerine yeniden başladı ve bu da şu anda varlıklarını tesis etmeyi amaçlayan diğer bölgesel aktörlere karşı önemli bir avantaj sağlıyor. Bölgenin jeostratejik özellikleri ve mevcut durumu, NATO’nun, 2022 Rus Denizcilik Doktrini’nin bu bölge ve Rusya’nın hedefleri konusunda neler geliştirdiğine çok dikkat etmesini zorunlu kılmaktadır; zira bu doktrin diğer Arktik ülkelerinin (Kanada, Amerika Birleşik Devletleri ve Norveç) yanı sıra uzaktaki müttefiklerinin de bölgeye daha fazla siyasi ve askeri katılımına yol açacaktır. Bu makalede yeni doktrinin en baskın özellikleri, özellikle de Kuzey Kutbu ile ilgili olanları gözden geçirilmektedir. Bunu, bölgede yer alan diğer NATO müttefikleri ve Arktik güvenliğinin geleceği açısından en önemli sonuçları takip etmektedir. Görüleceği üzere, Rusya’nın Kuzey Kutbu’nda artan hırsları ve yetenekleri NATO’nun Moskova’ya yönelik siyasi stratejisini yeniden düzenlemesini ve daha yüksek stratejik farkındalığa sahip olmak için caydırıcılık yeteneklerini ve askeri varlıklarını güçlendirmesini gerektirecektir.

Rusya 2022 Denizcilik Doktrini

Yeni Denizcilik Doktrini, Rusya’nın denizdeki çıkarlarını ve hedeflerini ele alırken açık ve nettir; bunların hepsi de ‘büyük bir deniz gücü’ olma ana arzusuna bağlıdır. En azından hedef budur. Doktrin aynı zamanda Moskova’nın denizcilik faaliyetlerine yönelik tehdit, zorluk ve risklerden ne anladığının da net bir tanımını sunuyor. 2022 yazının başlarında NATO’nun son Stratejik Konseptinde Rusya’yı başlıca varoluşsal tehdit olarak tanımlamasının ardından, İttifak ve ABD’nin şimdi Rusya’nın güvenliğine yönelik başlıca tehditler olarak sunulması bu anlamda hiç de şaşırtıcı değildir. Dolayısıyla, şu anda Yüksek Kuzey’de askeri faaliyetlerin arttığı ve denizlerdeki büyük güç rekabetinin genişlediği bir dönemin ilk aşamalarında olduğumuz söylenebilir. Yeni doktrin bu son unsurun ve bunun Rusya tarafından kabulünün açık bir yansımasıdır: “Denizcilik faaliyetlerinin ve denizcilik potansiyelinin geliştirilmesi, XXI. yüzyılda Rusya Federasyonu’nun sürdürülebilir sosyo-ekonomik kalkınması için belirleyici koşullardan biridir.”

Belgede devletin faaliyetlerini geliştirmeyi hedeflediği beş ‘işlevsel alan’ belirlenmiştir: deniz taşımacılığının geliştirilmesi, dünya okyanuslarındaki kaynakların geliştirilmesi ve korunması, açık deniz boru hattı sistemlerinin geliştirilmesi, bilimsel deniz araştırmaları ve donanma faaliyetleri. Bunların ardından, denizcilik politikasının ‘bölgesel yönlerini’ tanımlayarak, Atlantik (Akdeniz, Baltık, Karadeniz ve Azak Denizlerini de kapsar), Pasifik, Hazar Denizi, Hint, Kuzey Kutbu ve Antarktika’yı içeren her bölge için en temel hedefleri ortaya koymaktadır.

Belgede belirtilen tüm önemli bölgeler arasında Kuzey Kutbu, ‘Kuzey ve Pasifik Filolarının kuvvetlerinin muharebe kabiliyetlerini güçlendirerek Rusya Federasyonu’nun Arktik Bölgesinde belirli bir operasyonel rejim’ kurma arzusuyla Moskova için en önemli bölge olarak görünmektedir. “Rusya Federasyonu’nun münhasır ekonomik bölgesinde ve kıta sahanlığında bol miktarda bulunan önemli mineral ve hidrokarbon kaynakları”ndan hareketle, bölgenin “ekonomik ve askeri alanlarda küresel rekabetin yaşandığı bir bölgeye dönüşürken” yaşamakta olduğu değişimin de farkındadır. Denizin altında yatan (ancak henüz tam olarak incelenmemiş ve keşfedilmemiş olan) doğal kaynakların bolluğu Çin, ABD ve birçok NATO müttefiki de dâhil olmak üzere birçok ülke tarafından kabul edilmiştir. Dolayısıyla Rusya da önümüzdeki on yıllarda Arktik bölgesinin ‘stratejik bir kaynak üssü olarak geliştirilmesini ve sürdürülebilir kullanımını’ bir öncelik olarak vurgulamaktadır.

Bu amaçla, belgede tanımlanan diğer bölgelerin hepsinden daha fazla olmak üzere, bu bölge için 21 hedef belirlenmiştir. Bunlar arasında en ilginç olanlardan biri olan ve uzun süredir kendilerini endişelendiren ‘Kuzey Deniz Rotası sularındaki yabancı donanmaların faaliyetlerinin kontrol altına alınması’, Rusya’nın bölgedeki konumuna ilişkin zihniyetini açıkça yansıtıyor. Kuzey Kutbu kıyılarının tamamından geçtiği ve gelecekte buradaki petrol ve doğalgaz çıkarımı için kritik önem taşıyacağı için bu rotanın Rusya için önemi büyüktür ve bunun kanıtı stratejide sıralanan sekizinci tehditte bulunabilir: “Bazı devletlerin Rusya’nın Kuzey Deniz Rotası üzerindeki kontrolünü zayıflatma çabaları [ve] Kuzey Kutbu’ndaki yabancı donanma varlığının genişlemesi.”

Yine de yeni doktrinin üzerindeki asıl gölge, Rusya’nın hedeflerini gerçekleştirme kapasitesine sahip olup olmadığıdır. Esasen Flanagan’ın 2018’de Kuzey Atlantik güvenliğinin Avrupa için önemini tartışırken belirttiği gibi, “Rusya’nın bu hedefleri gerçekleştirme kapasitesi Batılı askeri uzmanlar arasında önemli bir tartışma ve belirsizlik konusu olmaya devam ediyor.” Moskova’nın Ukrayna’daki savaş nedeniyle halihazırda karşı karşıya olduğu ekonomik zorluklar ve sıkıntılar göz önüne alındığında, yeni belgede yer alan ‘savaş gemileri, donanma yardımcı gemileri, nakliye, balıkçılık, araştırma ve diğer sivil gemilerin geliştirilmesi ve inşasının sağlanması’ ve küresel bir deniz gücü olma hedefleri gerçekçi görünmemekte ve orta vadede gerçekleştirilmesi zor görünmektedir. 

Genel olarak bu doktrin Rusya’nın NATO’yu ulusal güvenliğine yönelik büyük bir tehdit olarak algıladığını yansıtmaktadır ve bu da bölgesel istikrarı etkileyerek NATO’yu (ve özellikle Arktik üyelerini) Moskova’nın olası saldırganlığını caydırmak için bölgesel farkındalıklarını ve askeri varlıklarını arttırmaya itebilir. Yakın zamanda Kuzey Filo Komutanlığı’nı modernize ederek Kuzey Ortak Stratejik Komutanlığı’na dönüştüren ve daha sonra beş askeri bölgesinden biri olarak geliştirecek Rus devletinin hareket tarzını takiben, önümüzdeki yıllarda askeri varlığın artması için yüksek bir potansiyel bulunmaktadır.

Severomorsk merkezli Kuzey Filosu’nun son üç yılda varlıklarını arttırması da bunun bir kanıtıdır. Dördüncü nesil Borei sınıfı denizaltıların (SSBN) ilk birimleri, önceki tasarımlardan daha gizli bir kapasiteye sahip olarak Haziran 2020’de hizmete girmiştir. Dünyanın açık ara en büyük ve büyümeye devam eden buzkıran filosu, özellikle Kanada, Norveç veya ABD tarafından işletilen daha küçük ve daha az sayıda gemiye karşı Rusya’ya bölgede daha fazla kapasite ve stratejik özerklik sağlıyor. İkisi halihazırda konuşlandırılmış olan yeni Arktika sınıfının (dünyanın en büyük buzkıranları) kalan üç gemisinin 2024 yılına kadar tamamlanması bekleniyor.

NATO için olası sonuçlar

Rusya’nın faaliyetlerinin doğası ve ordusunun artan varlığı, söylendiği gibi, NATO ve müttefiklerinin harekete geçmesini zorunlu kılmaktadır. Rusya’nın yayılmasına karşı caydırıcı bir rol oynamak üzere bölgedeki mevcut askeri varlık düzeyinin arttırılması, Rusya’nın bölgedeki faaliyetlerinin genişlemesini ilk elden tecrübe etmiş olan Norveç gibi ülkeler tarafından memnuniyetle karşılanacaktır.

Fakat, Yüksek Kuzey’de daha fazla deniz varlığına ulaşmanın önünde iki ana engel bulunmaktadır. Bunlardan ilki Rusya’nın bölgedeki askeri üstünlüğüdür. Bir yandan, Donanma içindeki en büyük ve en güçlü filolardan biri olan Kuzey Filosu, nükleer güçle çalışan füze ve torpido denizaltıları, füze taşıyan ve denizaltı karşıtı havacılık, füze, uçak taşıyan ve denizaltı karşıtı gemilerden oluşmaktadır. Rusya’nın stratejik nükleer caydırıcılık güçlerine ev sahipliği yapmakta ve Kuzey kanadının bölgedeki güvenliğini sağlamaktadır; ayrıca belirtildiği gibi Donanmanın devasa buzkıran filosuna da ev sahipliği yapmaktadır. Esasen, Moskova’nın bölgedeki stratejik hedeflerini ve ekonomik çıkarlarını sürdürmek için dayandığı ana araçtır. Öte yandan, bu güçlere karşı mücadele etmek için müttefik ülkeler Moskova’nın sahip olduğu buzkıran gemilerinin sayısına yaklaşamamaktadır. Dahası, ABD ve bazı ortakları Rusya’yı caydırmak için Kuzey Kutbu’na yeterli sayıda gemi konuşlandırmaya alışkın değil.

Buna ek olarak, ABD, Kanada ve Norveç donanmalarının sınırlı varlığı ve Rus birliklerini tespit ve takip etmek için gereken sensörlerin düşük seviyesi de önemli bir engeldir. Ayrıca Breitenbauch, Soby ve Groemeyer’in de belirttiği gibi, “Rusya’nın erişim engelleme stratejisinin yeni gücü ve genişliği, Moskova’nın geleneksel güç projeksiyonu kullanmadan uzaktaki hedefleri tehdit etmesini giderek daha fazla mümkün kılmaktadır.” Daha önce de belirtildiği gibi, Kuzey Denizi Rotası’nın geliştirilmesi ve güvenliğinin sağlanması Moskova için bir önceliktir ve Mathieu Boulege’nin de belirttiği gibi, “operasyonlar, kısmen arama ve kurtarma (SAR) yeteneklerini arttırmak ve kısmen de Rusya’nın buradaki hedeflerini karşılamak için AZRF’deki [Rusya Federasyonu Arktik Bölgesi] ileri üslerin ve karakolların tamamen yeniden yapılandırılmasına yol açmıştır.” Böylece müttefik donanmalar, Moskova’nın Arktik sulara gemi konuşlandırma ve destekleme kapasitesine yaklaşamadan kendilerini önemli bir dezavantajlı durumda bulmaktadır.

İttifakın bölgeye daha fazla müdahil olmasını uzun süredir savunan Norveç’in bölgeye yönelik güvenlik politikasının ‘caydırıcılık ve caydırıcılığın bir bileşimi’ olarak kalması bekleniyor. Andreas Østhagen, Norveç’in Arktik meselelerinin nükleer güvenlik ya da balıkçılık gibi belirli yönlerinde Rusya ile işbirliğini sürdürmek için çaba göstermesi gerektiğini savunuyor. Bu şekilde Rusya’nın bölgesel güvenliğe yaklaşımını değiştirmesi daha olasıdır. Ancak Rolf Folland’ın da işaret ettiği gibi, Rusya’nın yararlanmaya çalışabileceği temel zayıflık, her iki ülkenin askeri güçleri arasındaki büyük eşitsizliktir. Hem ABD hem de Birleşik Krallık ile tatbikatların ve ortak eğitimlerin artmasıyla birlikte, Rusya 2020’de olası olumsuz sonuçlar konusunda uyarıda bulunmuştu. Dolayısıyla, müttefik güçlerin Barents Denizi ve GIUK Boşluğu’ndaki (NATO’nun Kuzey Atlantik savunması için kritik öneme sahip ama operasyonel kaynaklar açısından oldukça tüketici) varlıklarını arttırmaları, İttifak’ın Yüksek Kuzey’deki savunma ve caydırıcılığının temel bir unsuru olacaktır.

Kanada da bölgesel güvenliğin korunmasındaki rolünü güçlendirme niyetiyle Kuzey Kutbu’na yöneliyor. Trudeau hükümeti NATO’nun bölgede daha fazla varlık göstermesine ilgi gösterse de, Harper hükümetinin 2007 yılında NATO’nun Kuzey Kutbu’nu ittifak düzeyinde bir stratejik metne dahil etme girişimini engellediği unutulmamalıdır. NATO’nun Arktik meselelerine müdahil olmasını kısıtlama arzusu Kanada’nın o zamanki resmi tutumuyla uyumlu olsa da, uzun vadede Rusya’nın hırslarını caydırmak için yeterli NATO varlığının olmaması anlamına geldi. MacDonald-Laurier Enstitüsü’nden Charles Burton’ın sözleriyle, “Kanada uzun zamandır Kuzey Kutbu’ndaki egemenliğinin önemine vurgu yapıyor, fakat Kuzey Kutbu’nun savunulması Kanada’nın askeri harcamaları için uzun zamandır düşük bir öncelik teşkil ediyor.” Bu amaçla, Harry DeWolf sınıfı Arktik/Kıyı Devriye Gemilerinin (AOPV) geliştirilmesi, NATO’nun yanı sıra kendi bölgesel farkındalıklarını ve deniz kontrollerini güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Halihazırda üç adet inşa edilmiş olan bu gemilerden sonuncusu Eylül 2022 başında Kanada Kraliyet Donanmasına teslim edildi ve üç tanesi de yolda. Yine de, program güçlü eleştirilerle karşı karşıya kaldı; muhalifler bu gemilerin görevlerini yerine getirmek için uygun olmadıklarını ve Kanada’nın Kuzey Kutbu için buz kırıcılarla ve diğer bölgeler için AOPV’lerle daha iyi olacağını savundular. Elbette bu gemiler Rusya’nın Arktika sınıfı nükleer enerjili ağır buzkıran gemileriyle kıyaslanamaz; bu gemiler şu anda dünyanın en yetenekli kesicileri konumunda.

Mevcut durumun farkında olan İttifak’ın diğer üyeleri de giderek daha fazla yatırım yapıyor ve Birleşik Krallık ve Almanya da dahil olmak üzere gözlerini Kuzey Kutbu’na çeviriyor. Birleşik Krallık en son yayınladığı Yüksek Kuzey’e Savunma Katkısı’nda, “Arktik’te ve Arktik’ten eğitim, ortaklık ve operasyonlar da dâhil olmak üzere bölgede tutarlı bir savunma duruşu, varlığı ve profili sürdürme’ niyetini ifade etmiştir. Arktik Politikası Kılavuz İlkelerini de 2018 yılında yayınlayan Almanya, barışın korunması ve doğal kaynakların güvenli bir şekilde kullanılmasının sağlanmasının önemi konusundaki endişelerini dile getirmiştir. Özetle, NATO müttefiklerinin ulusal Arktik stratejilerinin çoğu bölgedeki deniz yollarının ve doğal kaynakların önemini kabul etmekte ve müttefik çıkarlarını korumak için askeri varlığı desteklemektedir.

Gelgelelim bunlardan herhangi birinin bölgedeki askeri varlığın genişlemesine öncülük etmesi olası değildir; bu rol kesinlikle ABD’ye ait olacaktır. ABD’nin Kuzey Kutup Bölgesi’ne yönelik son Ulusal Stratejisi, Arktik faaliyetlerinde dört ana çalışma ayağı tanımlamaktadır: Güvenlik, İklim Değişikliği ve Çevrenin Korunması, Sürdürülebilir İktisadi Kalkınma ve Uluslararası İşbirliği ve Yönetişim. Güvenlik boyutuyla ilgili olarak strateji, “tehditleri caydırmak için gerektiği şekilde Kuzey Kutbu’nda hem askeri hem de sivil kabiliyetlerimizi geliştirme ve kullanma…” niyetlerini açıkça belirtmektedir. Jeopolitik gerilimlere yapılan vurgu, 2013 tarihli bir önceki stratejide neredeyse hiç yer almamıştı; bu da bölgenin geçirdiği evrimi göstermektedir.

İleriye Giden Yol. İstisnacılığın Sonu mu?

Tyler Cross’un ifadesiyle, “kutuplardaki buzullar küçüldükçe Arktik Okyanusu’ndaki güvenliğin önemi de artacaktır. Bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri, NATO müttefikleriyle birlikte, genellikle ihmal edilen bu sahada seyrüsefer özgürlüğü sağlamak için Yüksek Kuzey’in tehlikelerine ve Rus militarizasyonuna karşı koyacak uygun güvenlik doktrini ve tedbirleri geliştirmelidir.” Kuzey Kutbu için 2022 Ulusal Stratejisi’nin yayınlanmasıyla birlikte, ABD’nin askeri varlığının artacağı görülüyor. Dahası, ‘tehditleri caydırmak ve hem doğal hem de insan kaynaklı olayları öngörmek, önlemek ve bunlara yanıt vermek için Kuzey Kutbu’nda hem askeri hem de sivil yeteneklerimizi gerektiği şekilde geliştirme ve kullanma’ niyetinin ifade edilmesi, Arktik istisnacılığının sona ermekte olduğunu göstermektedir.

Rusya’nın yeni Denizcilik Doktrini, Arktik bölgesi ve doğal kaynaklarına yönelik açık niyetlerinin bir başka ifadesini oluşturmaktadır. Kuzey Kutbu, Rusya’nın denizcilik çıkarları arasında merkezi bir konuma sahiptir ve şüphesiz hem Rusya hem de NATO tarafından artan bir varlık görecektir. Doktrin, Ukrayna’daki performansları göz önüne alındığında bazı hırslarını ve hedeflerini biraz yüksek tutmuş gibi görünse de, Rusya’nın Arktik kıyıları ve ötesindeki askeri duruşu ve faaliyetleri hafife alınmamalıdır. Müttefikler de bölgedeki etkinliklerini arttırmışlardır; Norveç İttifak’ın bölgedeki önde gelen temsilcisidir ve üsler ve askeri tatbikatlarla varlıklarını arttırmaları beklenmelidir.

Fakat Pekin’in Moskova ile birlikte bölgedeki konumunu güçlendirmesi ve her iki tarafın da askeri faaliyetlerini arttırmasıyla birlikte, yeterli düzeyde stratejik farkındalığa ulaşmak çok önemli bir hedef haline gelecektir. Kola Yarımadası’na ve Severomorsk’taki Kuzey Filosu üssüne yakınlıkları göz önüne alındığında Finlandiya ve İsveç bu farkındalığı arttırabilir. Rusya’nın yeni doktrinde belirlenen hedeflere ulaşma kapasitesine sahip olması pek olası olmasa bile, hırsları ve mevcut faaliyetleri müttefikleri uyarmalı ve çıkarlarını güvence altına almak için Yüksek Kuzey çevresindeki varlıklarını arttırmaya ve altyapılarını güçlendirmeye itmelidir.

Dolayısıyla, NATO müttefiklerinin Arktik bölgesine daha fazla müdahil olması, Rusya’nın hırslarına karşı koymak ve bölgede stratejik farkındalığı arttırmak için gerekli olacaktır, ama bu müdahale jeostratejik gerilimlerin artmasına yol açmayacak şekilde artmalıdır. Yeni Rus Denizcilik Doktrini, Moskova’nın hedeflerini ve kontrol arzularını net bir şekilde ortaya koymaktadır ve Çin’in ‘Kutup İpek Yolu’ üzerinden ticari gelir arayışına girme olasılığı ile birlikte, sadece genel anlamda değil, özellikle her birinin karasularını güvence altına almak için askeri varlıklar açısından da varlık artacaktır. Şimdilik Rusya’nın yeni doktrininin ne kadar gerçekçi olduğunu ve NATO’nun Yüksek Kuzey’in istikrarı için ne kadar enerji harcamaya istekli olduğunu izleyeceğiz.

DÜNYA BASINI

Amerikan zihniyetinin parçalanışı

Yayınlanma

Yazar

Thomas Fazi

14 Temmuz 2024

Gerçekle kurguyu artık ayırt edemez duruma geldiğinizde kitlesel şizofreni kaçınılmaz sonuç olur.

Trump’a yönelik suikast girişiminden sonra, pek çok destekçisi sosyal medyada bunun bir “yalnız çılgının” eylemi değil, Amerikan “derin devleti” tarafından düzenlenen bir operasyon olduğunu öne sürmeye başladı. Çatıda silahlı bir kişinin varlığını bildiren kişilerin polis tarafından görmezden gelindiğine dair hikayelere veya polis keskin nişancısının saldırganı vurmak için onun ateş etmesini neden beklediğine dair sorulara işaret ediyorlardı. Bu tür teorilerin ortaya çıkması bekleniyordu ve önümüzdeki günlerde ve haftalarda bu teorilerin hızla yayılmasını bekleyebiliriz.

Daha şaşırtıcı olan ise, saldırının hemen ardından ABD’de “staged” [kurgulanmış] kelimesinin trend olmaya başlamasıydı. Görünüşe göre, Demokrat/Trump karşıtı çevrelerde yaygın olan bu inanç, Trump’ın popülaritesini artırmak için bu olayın bizzat kendi tarafından planlanmış olabileceği yönündeydi.

Bu kulağa deli saçması gibi gelebilir, ancak bizi şaşırtmamalı. Bu, Batı ülkelerinin, özellikle de ABD’nin bütünüyle oligarşikleşmesinin zehirli meyvesidir. Çoğu insan, seçimlerin bir aldatmaca olduğunu ve perde arkasında ipleri çeken, cinayet de dahil olmak üzere amaçlarına ulaşmak için hiçbir şeyden kaçınmayacak görünmez güçlerin varlığını rasyonel veya bilinçaltı düzeyde anlıyor; yalnızca bu güçlerin kim ya da ne olduğu konusunda hemfikir değiller.

En kötüsü de bu insanların tamamen haklı olmaları; perde arkasında ipleri tutan kötü niyetli güçler —ister ulusal güvenlik devleti, istihbarat teşkilatları, askeri-endüstriyel kompleks, Wall Street, vb. olsun— bariz biçimde var. Tıpkı kitle medyasının sunduğu sahnedeki gerçekliğin de bariz bir şekilde sahte olması gibi.

Bunun kaçınılmaz sonucu, şu anda Amerika’da tanık olduğumuz kolektif zihnin parçalanmasıdır. Gerçekle kurguyu ayırt edemediğinizde —Trump’ın ikonik yumruk kaldırma fotoğrafının Hollywood filminden çıkmış gibi göründüğünü düşünen insanları gerçekten suçlayabilir miyiz? — ve yaşadığınız söylenen gerçeklikle [demokrasi/oligarşi] rasyonel veya içgüdüsel gerçeklik algınız arasındaki uyumsuzluk çok sarsıcı hale geldiğinde, kitlesel şizofreni kaçınılmaz sonuç olur.

Kasım ayında kim kazanırsa kazansın, Amerika’nın bundan nasıl kurtulabileceğini görmek zor.

Trump’a suikast girişimi: İlk bulgular, ilk tepkiler

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Sevim Dağdelen: Almanya’nın ABD’nin hegemonya arayışına boyun eğmeyen farklı bir dış politikaya ihtiyacı var

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: Almanya’da yeni kurulan Sahra Wagenknecht İttifakı’nın (BSW) dış ilişkiler sözcüsü Sevim Dağdelen, yeni kitabı NATO: A Reckoning with the Atlantic Alliance [NATO: Atlantik İttifakı ile Hesaplaşma] ile birlikte NATO’nun kendi etrafında yarattığı “demokrasi ve insan hakları için çalışan savunma ittifakı” mitini yıkmayı hedefliyor. Çin Komünist Partisi (ÇKP) çizgisinde yayın yapan Global Times’a verdiği bu mülakatta, Ukrayna savaşını NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin başlattığına işaret eden Dağdelen, Almanya’nın bir “vasal devlet” gibi hareket ettiğini ve Asya-Pasifik’te de aynı vasallığın Japonya ve Filipinler gibi ülkeler için geçerli olduğunu savunuyor.


NATO’nun temel görevi ABD’nin hegemonik hırslarını desteklemektir

Global Times
9 Temmuz 2024

Editörün Notu:

2024 NATO Zirvesi salıdan perşembeye kadar Washington’da gerçekleştirilecek. NATO, sürekli genişlemesiyle birlikte, bölgesel bir güvenlik ittifakından küresel bir örgüte dönüşüyor. NATO’nun genişlemesinin dünya üzerinde nasıl bir etkisi var? NATO’nun özü nedir? Alman Federal Meclisi’ndeki Sahra Wagenknecht İttifakı grubunun dış ilişkiler sözcüsü ve NATO’nun önde gelen eleştirmenlerinden Sevim Dağdelen bu konulardaki görüşlerini Global Times (GT) ile paylaştı.

GT: NATO: Atlantik İttifakı ile Hesaplaşma adlı kitabınızda, bu yılın NATO’nun kuruluşunun 75. yıldönümü olduğunu ve NATO’nun gücünün zirvesinde göründüğünü belirttiniz. Fakat aynı zamanda kuruluşundan bu yana en ciddi krize de sürükleniyor. Sizce NATO neden krizde?

Dağdelen: Washington’daki zirvede NATO, ABD’nin peşine takılarak tırmanma ve genişleme politikasını pekiştirme niyetinde. Bu insanlar Rusya, Çin ve Ortadoğu’yu aynı anda ele geçirebileceklerini hayal ediyorlar ve “üç cephede” bir çatışmaya hazırlanıyorlar. Ukrayna’da Rusya’ya karşı her zamankinden daha yoğun bir vekalet savaşı yürütülüyor; ticaret savaşının ilk atışı elektrikli otomobillere yönelik cezalandırıcı gümrük vergileri şeklinde Çin’e karşı yapıldı; aynı zamanda, NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin Rusya’ya yaptığı gibi Çin’i kuşatmak ve ona meydan okumak için ortaklık anlaşmaları yoluyla bir Asya NATO’su inşa edilmeye çalışılıyor. Bu angajmanlar muazzam mali kaynaklar tüketiyor ve NATO kendi küresel hegemonya iddiasının bir sonucu olarak aşırıya kaçma ve kendi kendini tecrit etme ile karşı karşıya. Çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkışını kabul etmektense kendi çöküşünü riske atmaya hazır.

GT: NATO zirvesinin gündeminde Ukrayna’nın NATO’ya katılımı ile ilgili tartışmaların yer alabileceği bildirildi. Sizce Batı Ukrayna’ya ne kadar destek vermeye devam edebilir?

Dağdelen: ABD, Rusya’ya karşı vekalet savaşını sürdürebilmek için diğer NATO üyelerinin, özellikle de Almanya’nın kaynaklarını şimdiye kadar olduğundan çok daha fazla kullanmaya bel bağlıyor. Alman hükümeti, ABD’nin Ukrayna’ya destek şartlarını yerine getirebilmek için kendi halkına karşı toplumsal bir savaşa girmek zorunda. Başka bir deyişle, ABD kendi savaşları için diğer NATO üyelerini otobüsün altına atıyor. Bu durum yıllarca sürebilir ve Avrupa’nın toplumsal ve iktisadi olarak çöküşe geçmesi ve istikrarsızlaşması riskini beraberinde getirir. Bu arada Avrupa halkları, nükleer silahlarla öncelikle Avrupa’da yapılacak ve kıtayı harabeye çevirecek bir Üçüncü Dünya Savaşı’na yollanma riskiyle karşı karşıyadır. Bu bağlamda, kendi birliklerimizi konuşlandırmayı düşünmek ya da Ukrayna’nın Alman silahlarıyla Rusya’ya saldırmasına rıza göstermek ateşi körüklemek demektir.

GT: ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ve NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg geçtiğimiz günlerde Çin’in Avrupa’nın “Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana en büyük güvenlik tehdidini” beslediğini belirtti. Bu bakış açısını nasıl değerlendiriyorsunuz? Avrupa’daki tehlikenin temel nedeni nedir?

Dağdelen: ABD, NATO’daki müttefikleriyle birlikte Çin’i tehdit etme üzerine bahis oynuyor ve diğer ülkelerin Çin’e ne yapıp ne yapmaması gerektiğini söyleyebileceği bir sömürge ilişkisine geri dönmeyi hayal ediyor. Bu yeni-sömürgeci yanılsamanın bir sonucu olarak uluslararası politikada çok tehlikeli bir dönemden geçiyoruz. Amaç, daha da sert ekonomik savaş kapasitesine sahip olmak ve nükleer bir gücün dize getirilebileceği inancıyla Rusya’yı uluslararası alanda izole etmek. Buradaki fikir, Rusya’yı mahvederek Çin’i ele geçirmek ve böylece eski ve artık kaybolmakta olan hegemonyayı yeniden kazanmak. Bu dünya görüşü son yıllardaki gelişmeleri göz ardı ediyor. Bununla birlikte, sadece Çin’e karşı değil, aynı zamanda Hindistan ve Vietnam gibi ülkeleri daha yumuşak başlı hale getirmeyi ve NATO’nun onları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmasını sağlamayı amaçlıyor.

GT: Bazı gözlemciler NATO’nun bölgesel bir güvenlik ittifakından küresel bir örgüte dönüşmekte olduğuna inanıyor. Sizce NATO’nun genişlemesinin dünya üzerinde nasıl bir etkisi oldu? NATO’nun genişlemesi Avrupa’yı daha güvenli hale getirdi mi?

Dağdelen: NATO’nun doğuya doğru genişlemesi bugün Avrupa’da yaşanan çatışmaların temel nedenidir. ABD, Rusya’ya kendi sınırlarında meydan okumaya karar verdi ki bu Amerika kıtasında ABD sınırı söz konusu olduğunda hiçbir zaman hoş görülmemiş bir şeydi; 1962’de Küba füze krizindeki tepkiye bakın. Barış isteyen herkes NATO’nun bu genişlemesini durdurmalıdır. Aynı meydan okuma konsepti, bu aşamada hâlâ Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya ve Güney Kore ile güvenlik ortaklıkları yoluyla ve Filipinler ve Tayvan adasının da katılımıyla Çin’e karşı kullanılmak isteniyor. Aynı zamanda ABD, Çin karşıtı bir cephe oluşturmak amacıyla Japonya ve Filipinler arasında askeri işbirliğini teşvik etmektedir. ABD’ye bağlı NATO, Japonya ile birlikte çalışıyor ve bu da Japonya’yı Asya’da Çin’e karşı ana devlet haline getirecek, tıpkı Almanya’nın Avrupa’da Rusya ile karşı karşıya gelmesi gibi.

GT: NATO demokratik değerleri ve insan haklarına bağlılığı olan bir savunma ittifakı olduğunu iddia etti, fakat sürekli olarak dünya çapında savaşları kışkırttı. Bu çelişkiyi nasıl görüyorsunuz ve NATO’nun özü nedir?

Dağdelen: NATO’nun temel görevi ABD’nin hegemonik hırslarını desteklemektir. Bu görevi gizlemek için kullanılan üç efsane, NATO’nun uluslararası hukuk, demokrasi ve insan haklarını temsil ettiğini iddia eder. Bu mitler gerçekler karşısında yıkılmaktadır: ABD tek başına son 20 yılda yürüttüğü yasadışı savaşlarda 4,5 milyon insanı öldürmüştür. İnsan haklarına gelince, dikkatler sadece NATO ülkelerinin milyonlarca kendi vatandaşının temel sosyal haklarının ihlali üzerinde değil, aynı zamanda örneğin ABD’nin Guantánamo Körfezi’ndeki işkence kampını işletmesi üzerinde de yoğunlaşıyor.

GT: Ukrayna krizinin patlak vermesinden bu yana NATO’nun askeri harcamaları önemli ölçüde arttı. Artan askeri harcamalar Almanya’ya ve diğer Avrupa ülkelerine ne kazandırdı? Askeri harcamalardaki sürekli artış NATO’yu gerçekten her zamankinden daha “büyük, daha güçlü ve daha birlik içinde” yapabilir mi?

Dağdelen: Silahlanma hamlesi 2014 yılında, NATO üyeleri yüzde 2’lik hedef üzerinde anlaştıklarında başladı. Örnek olarak Almanya için bu, silahlanma harcamalarında büyük bir artış anlamına geliyordu; şu anda eğitim, sağlık ve altyapıdan eksik olan para. Belirlenen düşmanlar olan Rusya ve Çin’in, Sovyetler Birliği’nin yaptığı gibi silahlanma yarışı ile yerle bir edilebileceği, silahlanmaya daha fazla kaynak harcamaya zorlanabileceği ve nihayetinde içeriden istikrarsızlaştırılabileceği gibi bir yanılsama var. Tek sorun, tarihin bu kez tersine işliyor gibi görünmesi ve nihayetinde istikrarsızlaştırılanın sadece kendi toplumlarımız olacak olması.

GT: Almanya, Fransa ve İspanya ortak bir askeri tatbikata katılmak üzere Japonya’yı ziyaret edecek. NATO ülkelerinin Asya-Pasifik bölgesinde askeri tatbikatlar yapmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? NATO Asya-Pasifik bölgesine doğru genişlerse bu Avrupa’nın çıkarlarına hizmet eder mi?

Dağdelen: NATO şimdi ABD’nin Hint-Pasifik’teki hegemonik hırslarına büyük destek verecek. Bunun ABD’nin kaynak tasarrufu yapmasına yardımcı olması gerekiyor. Japonya, Güney Kore ve hatta Filipinler gibi ülkeleri kasıtlı olarak Çin ile çatışmaya itmeyi içeriyor. Bu ülkeleri silahlandırmak ya da manevra kılıfına sokulmuş tehditkar askeri jestlerle desteklemek için askeri işbirliğini yoğunlaştırmaya odaklanılıyor. Almanya’ya biçilen rol, Filipinler’in Çin’e karşı bir cephe devleti olarak kapasitesini artırmaktır. Bu felaket bir strateji; temelde, bir vasal devletin diğerini desteklemesi. Avrupa ve Asya’da barış ve güvenliğin bedeli son derece yüksek. Almanya ve Avrupa’nın, Rusya ve Çin ile iyi ilişkiler kurmayı da içeren ve artık ABD’nin hegemonya arayışına boyun eğmeyen farklı bir dış politikaya ihtiyacı var.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Yeni Birleşik Krallık hükümetinin dış ve savunma politikası

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, Birleşik Krallık’ın ve dünyanın en eski düşünce kuruluşlarından, Kraliyet’e yakın Royal United Services Institute’ta (RUSI) yayınlandı. Yeni İşçi Partisi hükümetinin dış politika alanında atacağı adımlar merak edilirken, ilk işaret NATO Zirvesi’nde geldi: Başbakan Keir Starmer, İngiliz yapımı Storm Shadow seyir füzelerinin Ukrayna tarafından Rusya içindeki saldırılardan kullanılmasına izin verdiğini açıkladı. Buna ek olarak, Muhafazakâr yönetimlerden farklı olarak, Starmer hükümetinin AB ile ilişkileri düzeltmesi ve Brexit ile ilgili yeni ticari müzakerelere girişmesi bekleniyor. Savunma harcamaları söz konusu olduğunda ise iki parti arasında özel bir fark görülmüyor.


Birleşik Krallık’ın yeni hükümetinin dış ve savunma politikası nasıl olacak?

Malcolm Chalmers
RUSI
5 Temmuz 2024
Çev. Leman Meral Ünal

Birleşik Krallık’ın yeni İşçi Partisi hükümeti, dış politika ve savunma alanında zorlukların arttığı bir dönemde iktidara geliyor. Peki bu dalgalı sularda kendine bir rota çizebilecek mi?

Dış politika ve savunma politikasına ilişkin konular Birleşik Krallık’taki seçim kampanyası sürecinde neredeyse hiç yer almadı. İşçi Partisi’nin NATO, nükleer silahlar, savunma harcamaları, Ukrayna savaşı gibi temel meselelerdeki tutumunu Muhafazakârlardan ayırt etmek son derece güçtü. 2019 seçimlerinin aksine, “vatansever” bir parti olmasına ilişkin verdiği güvenilirlik ciddi bir sorgulamaya tabi tutulmadı. Tam da bu nedenle İşçi Partisi, 14 yıllık Muhafazakâr Parti iktidarının ardından değişim zamanının geldiği yönündeki yaygın kamuoyu havasından rahatlıkla faydalanabildi.

Ancak yeni hükümet ilk gününden itibaren öyle ya da böyle dış politika ve savunma konularında birçok yeni zorlukla karşı karşıya kalacak. Önümüzdeki hafta yeni başbakan Sir Keir Starmer NATO zirvesi için Washington’a gidecek. Bu zirvede ve önümüzdeki aylarda, Orta Doğu ve Ukrayna’da devam eden savaşlar onun devamlı dikkatini ve liderliğini gerektirecek.

Bunlar içinde en acil olanı ise, Gazze savaşının pek yakında geniş bir bölgesel çatışmaya dönüşmesinin muhtemel olması. Sınır ötesi ateşin hacmi daha şimdiden kuzey İsrail’in önemli bir kısmını yaşanmaz hale getirdi. Buna karşılık İsrail ise Lübnan’daki Hizbullah güçlerine karşı hem havadan hem de karadan büyük bir saldırı başlatmaya hazırlanıyor. Bunu gerçekleştirdiği takdirde Lübnan’da yaşanacak can kayıpları, Gazze ile kıyaslanacak kadar büyük olabilir.

Böylesi olaylar zinciri, hükümetin hızla ilerleyen bir krizi yönetme kabiliyetinin en erken imtihanlarından biri olabilir. BM Güvenlik Konseyi’nin daimî üyesi, bölgede konuşlanmış askeri güçleri ve güçlü bölgesel ortaklıkları olan bir ülke olarak Birleşik Krallık’ın bir barış anlaşmasına aracılık etme çabalarında kayda değer bir rol oynaması ve daha geniş çaplı bir bölgesel savaşa dönüşecek bir tırmanışı önlemeye yardımcı olması beklenir.

Orta Doğu’daki durum kötüleşsin ya da kötüleşmesin, yeni hükümetin en başat dış politika önceliği Ukrayna’nın hayatta kalmasına ve başarılı olmasına yardımcı olmak olmalıdır. Önümüzdeki dört ay boyunca hem ABD hem de Fransa başkanları kendi siyasi bekalarına odaklanacak ve dünyadaki meseleleri şekillendirme kabiliyetleri buna bağlı olarak azalacaktır. Buna karşın Birleşik Krallık, tüm büyük Batı demokrasileri arasında en istikrarlı hükümet olma özelliğini taşıyor. Dolayısıyla, olağanüstü bir siyasi akışkanlığın yaşandığı bu dönemde Batı’nın birlik gemisinin dengede kalmasını sağlama fırsatına ve sorumluluğuna sahip.

Ukrayna’nın Rus saldırılarını iki yıldan uzun bir süre boyunca durdurmayı başarması ve bunu yaparken de Rus güçlerine büyük zararlar vermesi, savaşın kendi çıkarlarına uygun koşullarda sonuçlanabileceği umudunu korumasını sağladı. Bundan dört yıl sonra Ukrayna bu çatışmadan Batı ile yakın müttefik olan hür bir ülke olarak çıkmayı başarırsa hem Birleşik Krallık hem de Avrupa daha da güvende olacaktır. Ancak NATO ittifakının güvenilirliği açısından tayin edici sonuçlar doğuracak bir başarısızlık da imkân dahilinde.

İşçi Partisi, AB ile yeni bir güvenlik paktı, Almanya ile iki taraflı bir güvenlik anlaşması ve büyük savunma programları için bir “NATO testi” yoluyla Avrupa ile daha güçlü güvenlik ortaklıkları kurmayı taahhüt etti. Nitekim Ukrayna’ya arka çıkmak için birlikte çalışmak her üç taahhüt için de hayati bir önem taşıyacak. Ne var ki bu taahhütler aynı zamanda, Rus saldırganlığını caydırmada merkezi bir rol oynayabilecek güvenilir Avrupa güçleri oluşturmaya yönelik daha geniş bir taahhüdü de içermeli. Önümüzdeki yıl Beyaz Saray’da kim oturursa otursun, Çin’den gelen meydan okumayla baş edebilmek için Asya’ya daha fazla askeri kaynak aktarılması yönünde amansız bir baskıyla karşı karşıya kalacaktır. Avrupa’nın ve Birleşik Krallık’ın buna hazır olması gerekiyor.

Savunma Bakanı John Healey’in kısa zaman içerisinde başlatması beklenen Stratejik Savunma İncelemesi’nin (SDR) arka planında işte bu durum yatıyor. Şimdi yapılması gereken çok fazla şey var. Seçim öncesinde pek çok zorlu karar ertelenmişti. Planlar ve kaynaklar arasındaki finansman açığı geçen zamanda daha da kötüleşti. Birleşik Krallık silahlı kuvvetlerinin büyük bir bölümü, NATO’nun Rusya karşısında kurulan cephe hattının ihtiyaç duyduğu kritik destekleyicilerden, mühimmattan ve bakım kabiliyetlerinden yoksun.

Diğer Avrupa ülkeleri son yıllarda savunma bütçelerinde çok büyük artışlar yaptı. Örneğin Almanya’nın 2024 savunma bütçesi 98 milyar dolar olarak belirlendi – Bu, NATO’nun kuruluşundan bu yana ilk kez Birleşik Krallık’tan (bu yıl 82 milyar dolar harcaması öngörülüyor) daha fazla harcama yaptığı anlamına geliyor. Buna karşılık Birleşik Krallık’ın kendi konvansiyonel kuvvetlerine yaptığı harcama 2022’den bu yana reel olarak artış göstermedi.

Savunma bütçesine dönük siyasi tartışmalar, GSYH’nin ne kadarının harcandığına odaklanmış durumda. İşçi Partisi, belirli bir zaman çizelgesi ya da finansman planı olmasa da GSYH’nin  yüzde 2,5’ini savunma alanında harcamayı taahhüt ediyor. Ancak Savunma Bakanlığı’nın asıl ihtiyacı olan şey, on yıl veya daha uzun bir süre boyunca her yıl istikrarlı ve kayda değer bir reel büyüme sağlayabilmek. Bu tek adım -SDR’nin bir parçası olarak kabul edilirse şayet- Birleşik Krallık savunma planlaması ve tedarikinde maliyet etkinliğini artırmak için herhangi bir başka önlemden daha fazla şey yapacaktır. İşçi Partisi’nin seçim kampanyasında vaat ettiği gibi ekonomi öngörülenden daha iyi gitse dahi Savunma Bakanlığı’nın ekstra para almayacağı anlamına gelecektir. Fakat aynı zamanda 2008 finansal krizinden sonraki on yılın aksine, GSYİH düşse bile hükümetin savunma bütçesini korumayı taahhüt edeceği anlamına gelecek.

Rusya’dan gelen askeri tehdidin akut niteliği, SDR’nin 2030 yılından önce sahaya sürülebilecek kabiliyet iyileştirmelerine yüksek öncelik vermesi gerektiği anlamını taşıyor. Tarihsel olarak ve bilhassa da 2010’dan sonraki on yılda, Birleşik Krallık’ın büyük bir çatışma için birkaç yıllık bir bildirim alabileceği varsayımı vardı. Nihayetinde silahlı kuvvetler, uzun vadeli büyük programların korunması karşılığında kilit kabiliyetlerin “içinin boşaltılmasını” kabul etmişti. Bugün ise öncelik çok farklı. Avrupa’da büyük bir savaştan kaçınmanın en iyi yolu Rusya’ya böylesi bir çatışmadan kazançlı çıkamayacağını göstermektir. Bu da Birleşik Krallık ve NATO müttefiklerinin Rusya’nın düşünebileceği her türlü saldırganlığa karşı mücadeleye hazır olduklarını göstermeleri demek.

İleriye dönük programda, meyvelerini ancak 2030’dan sonra verecek yatırımlar için hala bir yer olmalı. Ancak bunlar içinde en öncelikli olan, mevcut ve kullanılabilir mühimmat stoklarının olması ve sürekli üretim için gereken tedarik zincirlerinin kurulması. Yeni bakanlar, ayrıca, silahlı kuvvetler genelinde insansız ve otonom yeteneklerdeki etkileyici ilerlemelerden yararlanan programların hızlandırılmasını teşvik etmeliler. Bu, kilit alanlarda kritik ve uygun maliyetli kitlesel gücü yeniden inşa etmek için önemli olacaktır. Bu tür ilerleme fırsatları Ukrayna ve diğer çatışmalarda hemen her gün yeniden ortaya çıkıyor. Böylesi bir dönüşümü mümkün kılmak için Savunma Bakanlığı’nın farklı bir dönem için tasarlanmış düzenleyici engelleri ortadan kaldırmaya ve artık işletilmesi ekonomik olmayan eski ekipmanların emekliliğini öne çekmeye hazır olması gerekecek.

Bu noktada SDR, son savunma incelemelerinde genellikle ihmal edilen bir konu olsa da savunma personeline sunulan teklifin dönüştürülmesi için bir fırsattır. Bu bağlamda ilk sınav, yıllık maaş turu ile gelecek ve hükümetin bütçenin başka yerlerinde kesintiye gitmeden Silahlı Kuvvetler Maaş İnceleme kurumunun tavsiyelerini finanse etmeye hazır olup olmadığı ortaya çıkacaktır.

Akla gelebilecek bütçe anlaşmalarından hiçbiri SDR’nin bu bahsi geçen zor seçimlerden kaçınmasına izin vermeyecektir. Birleşik Krallık silahlı kuvvetlerinin büyük bölümünün şu anda olduğundan daha güvenilir olmasını sağlayabilse bile, diğer müttefiklerin öncülük etmesinin mantıklı olacağı alanlar çıkacaktır. Bu nedenle NATO ve kilit müttefiklerle yapılacak detaylı görüşmeler önümüzdeki aylarda SDR’nin kilit unsurlarından biri olacaktır. İşçi Partisi Almanya ile savunma işbirliğine yüksek öncelik vereceğini zaten açıkça belirtmişti. Ancak ağı çok daha geniş atmalı, Kuzey Avrupa’daki Müşterek Sefer Kuvveti müttefiklerini de dahil etmelidir. Avustralya, Japonya ve diğer küresel ortaklarla güçlü savunma ortaklıkları da bu bağlamda önemli bir potansiyele sahip olacaktır.

NATO-Avrupa’daki yalnızca iki nükleer silahlı güçten biri olan Birleşik Krallık’ın uzmanlaşacağı ana alanlardan biri denizaltı, diğeri ise nükleer kuvvetler olacaktır. 2010’daki savunma incelemesinde yapılan hatalardan biri de caydırıcı modernizasyon programının ertelenmesiydi. Bunun neticesinde, Kraliyet Donanması, bir nükleer silahlı gemiyi devriye gezdirme hedefinde -oldukça tehlikeli bir şekilde- başarısız olma noktasına gelmiştir. Nükleer bütçede yapılan büyük artışlara rağmen bu konuda rehavete kapılmak yersiz olacaktır, zira önümüzdeki yıllarda bu konu bakanların sürekli artan ilgisini gerektirmektedir.

Daha da genişletilmiş bir dış politika

Seçim sonuçlarından aldığı güçlü yetkiyle yeni hükümet, iklim güvenliği ve uluslararası kalkınma gibi uzun vadeli bir ufuk gerektiren küresel meselelerde net hedefler belirleme fırsatına sahip. Geçmiş İşçi Partisi hükümetleri bu küresel hedeflere bariz şekilde öncelik vermişti. İklim güvenliğinin İşçi Partisi’nin beş “misyonundan” biri haline getirilmesi, Starmer yönetiminin bu konuda seleflerini takip edeceğini gösteriyor.

Yeni hükümetin, çağımızın en büyük jeopolitik meydan okuması olan Batı’nın Çin ile ilişkilerini nasıl yöneteceği konusunda da daha net bir rota belirlemesi gerekecek. Son dönemdeki eğilimlerin devam etmesi halinde, şu anda ABD ve Çin arasında yeni bir Soğuk Savaş’ın eşiğindeyiz demektir. Ancak bu rekabetin kuralları ve sınırları her an değişmeye devam ediyor. Özellikle “Küresel Güney” olarak adlandırılan bölgedeki pek çok ülke her iki kampa çekilmeye güçlü bir direnç gösteriyor.

Önümüzdeki beş yıl içinde Tayvan üzerinden bir ABD-Çin savaşı olasılığını göz ardı etmek aptallık olurdu. Yine de Çin ve ABD arasındaki rekabetin derinleşmesinden kaynaklanan en yakın vadeli risk, küresel ticaret sistemi için oluşturduğu tehdittir. ABD, Birleşik Krallık ve AB, Çin ile ilişkilerin “riskten arındırılmasının” getireceği faydaları, daha geniş çaplı bir “ayrışmanın” getireceği kayda değer maliyetlerden ayırmaya çalışıyor. Ancak bu ayrımı uzun vadede sürdürmek zor, zira elektrikli otomobiller konusunda Çin’den uzaklaşmaya yönelik mevcut çabalar da bunu kanıtlıyor. Covid-19 küresel salgını ve Ukrayna savaşının ciddi finansal maliyetleri, Boris Johnson’ın 2019 genel seçimlerinden sonra ortaya koyduğu iddialı planları büyük ölçüde bozmuştu. Bu bağlamda yeni bir ticaret savaşı, Birleşik Krallık’ın yeni İşçi Partisi hükümetinin ekonomik umutları için de benzer bir risk oluşturabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English