Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Kuzey Kutbu’nda rekabet: ABD, Rusya’nın yeni doktrinini nasıl değerlendiriyor?

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, Washington merkezli The Arctic Insistute’ta yayınlandı. Son 10 yılda korkutucu bir askerileşme dönemine giren Kuzey Kutbu’na yönelik yeni bir doktrin yayınlayan Rusya’nın siyasetini ele alan makale, NATO’ya da Arktik bölgesine daha fazla müdahil olma çağrısı yapıyor. Birleşik Krallık ve Norveç, Çin ile Rusya’ya karşı Arktik’te hırslı bir politikayı savunsa da, yazara göre ABD dışında Rusya’ya karşı koyabilecek bir güç bulunmuyor. Makalede, Yüksek Kuzey’de Rusya’nın askeri kapasitesi ile yarışabilecek bir gücün henüz bulunmadığı da kabul ediliyor. Buzulların ve denizlerin altında yer alan keşfedilmiş ve henüz keşfedilmemiş enerji kaynakları, büyük güçlerin iştahını kabartıyor. Arktik’in militarizasyonundaki hızlanma, olası bir dünya savaşının işaretlerinden biri olabilir.


2022 Rusya Denizcilik Doktrini: NATO için olası sonuçları ve Kuzey Kutbunda büyük güç rekabetinin geleceği

Gonzalo Vázquez
The Arctic Institute
11 Nisan 2023

Temmuz 2022’de yayınlanan Rusya Federasyonu’nun yeni Denizcilik Doktrini, Moskova’nın denizlerdeki hedeflerinin net bir resmini sunmaktadır. Rus Donanması şu anda zor bir dönemden geçiyor olsa da, Kuzey Kutbu çevresindeki askeri faaliyetleri yine de dikkatle izlenmelidir. Kuzey Kutbu’nun jeostratejik önemi son birkaç on yılda artmıştır ve Rusya, NATO ülkeleri ve diğer dış aktörler arasında stratejik bir rekabet alanı olma potansiyeline sahiptir. Denizin altında yatan enerji kaynakları ve petrol rezervlerinin miktarı, Kuzey Kutbu dışındaki devletleri de oyuna çekmiştir. Çin ve Hindistan uzun zamandır Kuzey Kutbu meselelerinde yer almakla ilgileniyor; her ikisi de Arktik Konseyi’nde gözlemci konumunda ve ilki şu anda Kuzey Kutbu kıyısı boyunca Kutup İpek Yolu’nu geliştirmeye odaklanmış durumda. Böyle bir projeyle Pekin, gelişmekte olan deniz taşımacılığı koridorlarını, yerel ekonomik ortaklıkları ve bölgedeki tüm faaliyetlerini desteklemek için gerekli altyapıyı geliştirmeyi amaçlıyor; bunu Kuşak ve Yol Girişimi’nin (BRI) Kuzey Kutbu kanadı haline getirmek istiyor.

Rusya, Arktik kıyı şeridinin %50’sinden fazlasını elinde tutarak bölgede avantajlı bir konuma sahip ve on yılı aşkın bir süredir Sovyet döneminden kalma askeri altyapısını modernize ediyor. Kuzey Kutbu’nu kuzeydeki arka bahçesi olarak gören Moskova, 50 kadar üssünde faaliyetlerine yeniden başladı ve bu da şu anda varlıklarını tesis etmeyi amaçlayan diğer bölgesel aktörlere karşı önemli bir avantaj sağlıyor. Bölgenin jeostratejik özellikleri ve mevcut durumu, NATO’nun, 2022 Rus Denizcilik Doktrini’nin bu bölge ve Rusya’nın hedefleri konusunda neler geliştirdiğine çok dikkat etmesini zorunlu kılmaktadır; zira bu doktrin diğer Arktik ülkelerinin (Kanada, Amerika Birleşik Devletleri ve Norveç) yanı sıra uzaktaki müttefiklerinin de bölgeye daha fazla siyasi ve askeri katılımına yol açacaktır. Bu makalede yeni doktrinin en baskın özellikleri, özellikle de Kuzey Kutbu ile ilgili olanları gözden geçirilmektedir. Bunu, bölgede yer alan diğer NATO müttefikleri ve Arktik güvenliğinin geleceği açısından en önemli sonuçları takip etmektedir. Görüleceği üzere, Rusya’nın Kuzey Kutbu’nda artan hırsları ve yetenekleri NATO’nun Moskova’ya yönelik siyasi stratejisini yeniden düzenlemesini ve daha yüksek stratejik farkındalığa sahip olmak için caydırıcılık yeteneklerini ve askeri varlıklarını güçlendirmesini gerektirecektir.

Rusya 2022 Denizcilik Doktrini

Yeni Denizcilik Doktrini, Rusya’nın denizdeki çıkarlarını ve hedeflerini ele alırken açık ve nettir; bunların hepsi de ‘büyük bir deniz gücü’ olma ana arzusuna bağlıdır. En azından hedef budur. Doktrin aynı zamanda Moskova’nın denizcilik faaliyetlerine yönelik tehdit, zorluk ve risklerden ne anladığının da net bir tanımını sunuyor. 2022 yazının başlarında NATO’nun son Stratejik Konseptinde Rusya’yı başlıca varoluşsal tehdit olarak tanımlamasının ardından, İttifak ve ABD’nin şimdi Rusya’nın güvenliğine yönelik başlıca tehditler olarak sunulması bu anlamda hiç de şaşırtıcı değildir. Dolayısıyla, şu anda Yüksek Kuzey’de askeri faaliyetlerin arttığı ve denizlerdeki büyük güç rekabetinin genişlediği bir dönemin ilk aşamalarında olduğumuz söylenebilir. Yeni doktrin bu son unsurun ve bunun Rusya tarafından kabulünün açık bir yansımasıdır: “Denizcilik faaliyetlerinin ve denizcilik potansiyelinin geliştirilmesi, XXI. yüzyılda Rusya Federasyonu’nun sürdürülebilir sosyo-ekonomik kalkınması için belirleyici koşullardan biridir.”

Belgede devletin faaliyetlerini geliştirmeyi hedeflediği beş ‘işlevsel alan’ belirlenmiştir: deniz taşımacılığının geliştirilmesi, dünya okyanuslarındaki kaynakların geliştirilmesi ve korunması, açık deniz boru hattı sistemlerinin geliştirilmesi, bilimsel deniz araştırmaları ve donanma faaliyetleri. Bunların ardından, denizcilik politikasının ‘bölgesel yönlerini’ tanımlayarak, Atlantik (Akdeniz, Baltık, Karadeniz ve Azak Denizlerini de kapsar), Pasifik, Hazar Denizi, Hint, Kuzey Kutbu ve Antarktika’yı içeren her bölge için en temel hedefleri ortaya koymaktadır.

Belgede belirtilen tüm önemli bölgeler arasında Kuzey Kutbu, ‘Kuzey ve Pasifik Filolarının kuvvetlerinin muharebe kabiliyetlerini güçlendirerek Rusya Federasyonu’nun Arktik Bölgesinde belirli bir operasyonel rejim’ kurma arzusuyla Moskova için en önemli bölge olarak görünmektedir. “Rusya Federasyonu’nun münhasır ekonomik bölgesinde ve kıta sahanlığında bol miktarda bulunan önemli mineral ve hidrokarbon kaynakları”ndan hareketle, bölgenin “ekonomik ve askeri alanlarda küresel rekabetin yaşandığı bir bölgeye dönüşürken” yaşamakta olduğu değişimin de farkındadır. Denizin altında yatan (ancak henüz tam olarak incelenmemiş ve keşfedilmemiş olan) doğal kaynakların bolluğu Çin, ABD ve birçok NATO müttefiki de dâhil olmak üzere birçok ülke tarafından kabul edilmiştir. Dolayısıyla Rusya da önümüzdeki on yıllarda Arktik bölgesinin ‘stratejik bir kaynak üssü olarak geliştirilmesini ve sürdürülebilir kullanımını’ bir öncelik olarak vurgulamaktadır.

Bu amaçla, belgede tanımlanan diğer bölgelerin hepsinden daha fazla olmak üzere, bu bölge için 21 hedef belirlenmiştir. Bunlar arasında en ilginç olanlardan biri olan ve uzun süredir kendilerini endişelendiren ‘Kuzey Deniz Rotası sularındaki yabancı donanmaların faaliyetlerinin kontrol altına alınması’, Rusya’nın bölgedeki konumuna ilişkin zihniyetini açıkça yansıtıyor. Kuzey Kutbu kıyılarının tamamından geçtiği ve gelecekte buradaki petrol ve doğalgaz çıkarımı için kritik önem taşıyacağı için bu rotanın Rusya için önemi büyüktür ve bunun kanıtı stratejide sıralanan sekizinci tehditte bulunabilir: “Bazı devletlerin Rusya’nın Kuzey Deniz Rotası üzerindeki kontrolünü zayıflatma çabaları [ve] Kuzey Kutbu’ndaki yabancı donanma varlığının genişlemesi.”

Yine de yeni doktrinin üzerindeki asıl gölge, Rusya’nın hedeflerini gerçekleştirme kapasitesine sahip olup olmadığıdır. Esasen Flanagan’ın 2018’de Kuzey Atlantik güvenliğinin Avrupa için önemini tartışırken belirttiği gibi, “Rusya’nın bu hedefleri gerçekleştirme kapasitesi Batılı askeri uzmanlar arasında önemli bir tartışma ve belirsizlik konusu olmaya devam ediyor.” Moskova’nın Ukrayna’daki savaş nedeniyle halihazırda karşı karşıya olduğu ekonomik zorluklar ve sıkıntılar göz önüne alındığında, yeni belgede yer alan ‘savaş gemileri, donanma yardımcı gemileri, nakliye, balıkçılık, araştırma ve diğer sivil gemilerin geliştirilmesi ve inşasının sağlanması’ ve küresel bir deniz gücü olma hedefleri gerçekçi görünmemekte ve orta vadede gerçekleştirilmesi zor görünmektedir. 

Genel olarak bu doktrin Rusya’nın NATO’yu ulusal güvenliğine yönelik büyük bir tehdit olarak algıladığını yansıtmaktadır ve bu da bölgesel istikrarı etkileyerek NATO’yu (ve özellikle Arktik üyelerini) Moskova’nın olası saldırganlığını caydırmak için bölgesel farkındalıklarını ve askeri varlıklarını arttırmaya itebilir. Yakın zamanda Kuzey Filo Komutanlığı’nı modernize ederek Kuzey Ortak Stratejik Komutanlığı’na dönüştüren ve daha sonra beş askeri bölgesinden biri olarak geliştirecek Rus devletinin hareket tarzını takiben, önümüzdeki yıllarda askeri varlığın artması için yüksek bir potansiyel bulunmaktadır.

Severomorsk merkezli Kuzey Filosu’nun son üç yılda varlıklarını arttırması da bunun bir kanıtıdır. Dördüncü nesil Borei sınıfı denizaltıların (SSBN) ilk birimleri, önceki tasarımlardan daha gizli bir kapasiteye sahip olarak Haziran 2020’de hizmete girmiştir. Dünyanın açık ara en büyük ve büyümeye devam eden buzkıran filosu, özellikle Kanada, Norveç veya ABD tarafından işletilen daha küçük ve daha az sayıda gemiye karşı Rusya’ya bölgede daha fazla kapasite ve stratejik özerklik sağlıyor. İkisi halihazırda konuşlandırılmış olan yeni Arktika sınıfının (dünyanın en büyük buzkıranları) kalan üç gemisinin 2024 yılına kadar tamamlanması bekleniyor.

NATO için olası sonuçlar

Rusya’nın faaliyetlerinin doğası ve ordusunun artan varlığı, söylendiği gibi, NATO ve müttefiklerinin harekete geçmesini zorunlu kılmaktadır. Rusya’nın yayılmasına karşı caydırıcı bir rol oynamak üzere bölgedeki mevcut askeri varlık düzeyinin arttırılması, Rusya’nın bölgedeki faaliyetlerinin genişlemesini ilk elden tecrübe etmiş olan Norveç gibi ülkeler tarafından memnuniyetle karşılanacaktır.

Fakat, Yüksek Kuzey’de daha fazla deniz varlığına ulaşmanın önünde iki ana engel bulunmaktadır. Bunlardan ilki Rusya’nın bölgedeki askeri üstünlüğüdür. Bir yandan, Donanma içindeki en büyük ve en güçlü filolardan biri olan Kuzey Filosu, nükleer güçle çalışan füze ve torpido denizaltıları, füze taşıyan ve denizaltı karşıtı havacılık, füze, uçak taşıyan ve denizaltı karşıtı gemilerden oluşmaktadır. Rusya’nın stratejik nükleer caydırıcılık güçlerine ev sahipliği yapmakta ve Kuzey kanadının bölgedeki güvenliğini sağlamaktadır; ayrıca belirtildiği gibi Donanmanın devasa buzkıran filosuna da ev sahipliği yapmaktadır. Esasen, Moskova’nın bölgedeki stratejik hedeflerini ve ekonomik çıkarlarını sürdürmek için dayandığı ana araçtır. Öte yandan, bu güçlere karşı mücadele etmek için müttefik ülkeler Moskova’nın sahip olduğu buzkıran gemilerinin sayısına yaklaşamamaktadır. Dahası, ABD ve bazı ortakları Rusya’yı caydırmak için Kuzey Kutbu’na yeterli sayıda gemi konuşlandırmaya alışkın değil.

Buna ek olarak, ABD, Kanada ve Norveç donanmalarının sınırlı varlığı ve Rus birliklerini tespit ve takip etmek için gereken sensörlerin düşük seviyesi de önemli bir engeldir. Ayrıca Breitenbauch, Soby ve Groemeyer’in de belirttiği gibi, “Rusya’nın erişim engelleme stratejisinin yeni gücü ve genişliği, Moskova’nın geleneksel güç projeksiyonu kullanmadan uzaktaki hedefleri tehdit etmesini giderek daha fazla mümkün kılmaktadır.” Daha önce de belirtildiği gibi, Kuzey Denizi Rotası’nın geliştirilmesi ve güvenliğinin sağlanması Moskova için bir önceliktir ve Mathieu Boulege’nin de belirttiği gibi, “operasyonlar, kısmen arama ve kurtarma (SAR) yeteneklerini arttırmak ve kısmen de Rusya’nın buradaki hedeflerini karşılamak için AZRF’deki [Rusya Federasyonu Arktik Bölgesi] ileri üslerin ve karakolların tamamen yeniden yapılandırılmasına yol açmıştır.” Böylece müttefik donanmalar, Moskova’nın Arktik sulara gemi konuşlandırma ve destekleme kapasitesine yaklaşamadan kendilerini önemli bir dezavantajlı durumda bulmaktadır.

İttifakın bölgeye daha fazla müdahil olmasını uzun süredir savunan Norveç’in bölgeye yönelik güvenlik politikasının ‘caydırıcılık ve caydırıcılığın bir bileşimi’ olarak kalması bekleniyor. Andreas Østhagen, Norveç’in Arktik meselelerinin nükleer güvenlik ya da balıkçılık gibi belirli yönlerinde Rusya ile işbirliğini sürdürmek için çaba göstermesi gerektiğini savunuyor. Bu şekilde Rusya’nın bölgesel güvenliğe yaklaşımını değiştirmesi daha olasıdır. Ancak Rolf Folland’ın da işaret ettiği gibi, Rusya’nın yararlanmaya çalışabileceği temel zayıflık, her iki ülkenin askeri güçleri arasındaki büyük eşitsizliktir. Hem ABD hem de Birleşik Krallık ile tatbikatların ve ortak eğitimlerin artmasıyla birlikte, Rusya 2020’de olası olumsuz sonuçlar konusunda uyarıda bulunmuştu. Dolayısıyla, müttefik güçlerin Barents Denizi ve GIUK Boşluğu’ndaki (NATO’nun Kuzey Atlantik savunması için kritik öneme sahip ama operasyonel kaynaklar açısından oldukça tüketici) varlıklarını arttırmaları, İttifak’ın Yüksek Kuzey’deki savunma ve caydırıcılığının temel bir unsuru olacaktır.

Kanada da bölgesel güvenliğin korunmasındaki rolünü güçlendirme niyetiyle Kuzey Kutbu’na yöneliyor. Trudeau hükümeti NATO’nun bölgede daha fazla varlık göstermesine ilgi gösterse de, Harper hükümetinin 2007 yılında NATO’nun Kuzey Kutbu’nu ittifak düzeyinde bir stratejik metne dahil etme girişimini engellediği unutulmamalıdır. NATO’nun Arktik meselelerine müdahil olmasını kısıtlama arzusu Kanada’nın o zamanki resmi tutumuyla uyumlu olsa da, uzun vadede Rusya’nın hırslarını caydırmak için yeterli NATO varlığının olmaması anlamına geldi. MacDonald-Laurier Enstitüsü’nden Charles Burton’ın sözleriyle, “Kanada uzun zamandır Kuzey Kutbu’ndaki egemenliğinin önemine vurgu yapıyor, fakat Kuzey Kutbu’nun savunulması Kanada’nın askeri harcamaları için uzun zamandır düşük bir öncelik teşkil ediyor.” Bu amaçla, Harry DeWolf sınıfı Arktik/Kıyı Devriye Gemilerinin (AOPV) geliştirilmesi, NATO’nun yanı sıra kendi bölgesel farkındalıklarını ve deniz kontrollerini güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Halihazırda üç adet inşa edilmiş olan bu gemilerden sonuncusu Eylül 2022 başında Kanada Kraliyet Donanmasına teslim edildi ve üç tanesi de yolda. Yine de, program güçlü eleştirilerle karşı karşıya kaldı; muhalifler bu gemilerin görevlerini yerine getirmek için uygun olmadıklarını ve Kanada’nın Kuzey Kutbu için buz kırıcılarla ve diğer bölgeler için AOPV’lerle daha iyi olacağını savundular. Elbette bu gemiler Rusya’nın Arktika sınıfı nükleer enerjili ağır buzkıran gemileriyle kıyaslanamaz; bu gemiler şu anda dünyanın en yetenekli kesicileri konumunda.

Mevcut durumun farkında olan İttifak’ın diğer üyeleri de giderek daha fazla yatırım yapıyor ve Birleşik Krallık ve Almanya da dahil olmak üzere gözlerini Kuzey Kutbu’na çeviriyor. Birleşik Krallık en son yayınladığı Yüksek Kuzey’e Savunma Katkısı’nda, “Arktik’te ve Arktik’ten eğitim, ortaklık ve operasyonlar da dâhil olmak üzere bölgede tutarlı bir savunma duruşu, varlığı ve profili sürdürme’ niyetini ifade etmiştir. Arktik Politikası Kılavuz İlkelerini de 2018 yılında yayınlayan Almanya, barışın korunması ve doğal kaynakların güvenli bir şekilde kullanılmasının sağlanmasının önemi konusundaki endişelerini dile getirmiştir. Özetle, NATO müttefiklerinin ulusal Arktik stratejilerinin çoğu bölgedeki deniz yollarının ve doğal kaynakların önemini kabul etmekte ve müttefik çıkarlarını korumak için askeri varlığı desteklemektedir.

Gelgelelim bunlardan herhangi birinin bölgedeki askeri varlığın genişlemesine öncülük etmesi olası değildir; bu rol kesinlikle ABD’ye ait olacaktır. ABD’nin Kuzey Kutup Bölgesi’ne yönelik son Ulusal Stratejisi, Arktik faaliyetlerinde dört ana çalışma ayağı tanımlamaktadır: Güvenlik, İklim Değişikliği ve Çevrenin Korunması, Sürdürülebilir İktisadi Kalkınma ve Uluslararası İşbirliği ve Yönetişim. Güvenlik boyutuyla ilgili olarak strateji, “tehditleri caydırmak için gerektiği şekilde Kuzey Kutbu’nda hem askeri hem de sivil kabiliyetlerimizi geliştirme ve kullanma…” niyetlerini açıkça belirtmektedir. Jeopolitik gerilimlere yapılan vurgu, 2013 tarihli bir önceki stratejide neredeyse hiç yer almamıştı; bu da bölgenin geçirdiği evrimi göstermektedir.

İleriye Giden Yol. İstisnacılığın Sonu mu?

Tyler Cross’un ifadesiyle, “kutuplardaki buzullar küçüldükçe Arktik Okyanusu’ndaki güvenliğin önemi de artacaktır. Bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri, NATO müttefikleriyle birlikte, genellikle ihmal edilen bu sahada seyrüsefer özgürlüğü sağlamak için Yüksek Kuzey’in tehlikelerine ve Rus militarizasyonuna karşı koyacak uygun güvenlik doktrini ve tedbirleri geliştirmelidir.” Kuzey Kutbu için 2022 Ulusal Stratejisi’nin yayınlanmasıyla birlikte, ABD’nin askeri varlığının artacağı görülüyor. Dahası, ‘tehditleri caydırmak ve hem doğal hem de insan kaynaklı olayları öngörmek, önlemek ve bunlara yanıt vermek için Kuzey Kutbu’nda hem askeri hem de sivil yeteneklerimizi gerektiği şekilde geliştirme ve kullanma’ niyetinin ifade edilmesi, Arktik istisnacılığının sona ermekte olduğunu göstermektedir.

Rusya’nın yeni Denizcilik Doktrini, Arktik bölgesi ve doğal kaynaklarına yönelik açık niyetlerinin bir başka ifadesini oluşturmaktadır. Kuzey Kutbu, Rusya’nın denizcilik çıkarları arasında merkezi bir konuma sahiptir ve şüphesiz hem Rusya hem de NATO tarafından artan bir varlık görecektir. Doktrin, Ukrayna’daki performansları göz önüne alındığında bazı hırslarını ve hedeflerini biraz yüksek tutmuş gibi görünse de, Rusya’nın Arktik kıyıları ve ötesindeki askeri duruşu ve faaliyetleri hafife alınmamalıdır. Müttefikler de bölgedeki etkinliklerini arttırmışlardır; Norveç İttifak’ın bölgedeki önde gelen temsilcisidir ve üsler ve askeri tatbikatlarla varlıklarını arttırmaları beklenmelidir.

Fakat Pekin’in Moskova ile birlikte bölgedeki konumunu güçlendirmesi ve her iki tarafın da askeri faaliyetlerini arttırmasıyla birlikte, yeterli düzeyde stratejik farkındalığa ulaşmak çok önemli bir hedef haline gelecektir. Kola Yarımadası’na ve Severomorsk’taki Kuzey Filosu üssüne yakınlıkları göz önüne alındığında Finlandiya ve İsveç bu farkındalığı arttırabilir. Rusya’nın yeni doktrinde belirlenen hedeflere ulaşma kapasitesine sahip olması pek olası olmasa bile, hırsları ve mevcut faaliyetleri müttefikleri uyarmalı ve çıkarlarını güvence altına almak için Yüksek Kuzey çevresindeki varlıklarını arttırmaya ve altyapılarını güçlendirmeye itmelidir.

Dolayısıyla, NATO müttefiklerinin Arktik bölgesine daha fazla müdahil olması, Rusya’nın hırslarına karşı koymak ve bölgede stratejik farkındalığı arttırmak için gerekli olacaktır, ama bu müdahale jeostratejik gerilimlerin artmasına yol açmayacak şekilde artmalıdır. Yeni Rus Denizcilik Doktrini, Moskova’nın hedeflerini ve kontrol arzularını net bir şekilde ortaya koymaktadır ve Çin’in ‘Kutup İpek Yolu’ üzerinden ticari gelir arayışına girme olasılığı ile birlikte, sadece genel anlamda değil, özellikle her birinin karasularını güvence altına almak için askeri varlıklar açısından da varlık artacaktır. Şimdilik Rusya’nın yeni doktrininin ne kadar gerçekçi olduğunu ve NATO’nun Yüksek Kuzey’in istikrarı için ne kadar enerji harcamaya istekli olduğunu izleyeceğiz.

Dünya Basını

FT: Müttefikleri ABD’den bağımsızlaşmaya çalışıyor

Yayınlanma

Amerika’nın müttefikleri ABD’den bağımsızlık ilan etmeye bakıyor. Geleneksel ortaklar ekonomik bağlarını yeniden düşünüyor.

Gideon Rachman, Financial Times baş diplomasi yazarı
23 Haziran 2026

ABD gelecek ay Bağımsızlık Bildirgesi’nin 250. yıldönümünü kutladığında, dostları ve müttefikleri de bu kutlamalara katılacak. Ancak perde arkasında, aynı ülkelerin çoğu Amerika’dan bağımsızlıklarını artırmaya çalışıyor.

Washington’ın geleneksel ortakları, ABD ile uzun süredir devam eden bağların onları Trump yönetiminin kötü muamelesinden ve baskı taktiklerinden muaf tutmadığını keşfetmiş durumda. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, ABD başkanının demokratik müttefiklere çoğu zaman otoriter rakiplerden daha kötü davrandığından şikâyet ederek birçok kişinin hissiyatına tercüman oldu.

Bu yeni atmosferde, bir zamanlar güç olarak görülen Amerika ile yakın bağlar giderek potansiyel bir kırılganlık gibi görünmeye başladı. En güçlü uyarı zili geçen yıl Donald Trump’ın dost ve düşman ayırt etmeksizin ağır gümrük tarifeleri uygulamasıyla çaldı. Yönetimi, bu ay tüm yabancı ülke vatandaşlarının Anthropic’in öncü yapay zekâ modelleri Mythos 5 ve Fable 5’e erişimini kısıtlama kararıyla yeni alarm zillerini harekete geçirdi.

Trump yönetimi politikasında değişikliğe gidebilir. Ancak mesajın alındığı görülüyor. “Mythos anı”, Avrupa’nın en önde gelen yapay zekâ girişimi olan Fransa merkezli Mistral’in CEO’su Arthur Mensch’in bu yılın başlarında dile getirdiği bir tespiti doğrular nitelikteydi. Mensch bir panelde, yapay zekânın dünya ekonomisinin işleyişi açısından giderek kritik hale geldiğini belirterek şöyle demişti: “Avrupa için en büyük risk… tüm sanayimizin… ABD karar verirse kapatılabilecek bir teknoloji üzerinde çalışmasıdır.”

Bu ihtimalden ürken Avrupa hükümetleri, ABD şirketlerine ve modellerine bağımlılığı azaltmak anlamına gelen “yapay zekâ egemenliği” ihtiyacından giderek daha fazla söz ediyor. Mistral’in kendisi de bundan fayda sağlayacak konumda.

Amerikan “kapatma düğmeleri” konusundaki endişe yapay zekâyla sınırlı değil. Trump’ın bu yılın başlarında Grönland’ı ilhak etme tehditleri, Avrupalılara ABD silahlarına olan bağımlılıklarını hatırlattı. ABD’nin büyük savunma şirketleri — “ana yükleniciler” — şimdi bunun sonucunda satış kaybetmeye başladıklarından endişe ediyor.

Bu meseleler Avrupa’nın çok ötesine uzanıyor. Hindistan’a uygulanan tarifeler ve Trump’ın Pakistan’la yakınlaşması Delhi’de çok kötü karşılandı. Hindistan hükümetinin düşünce dünyasını çoğu zaman yansıtan bir düşünce kuruluşu olan Observer Research Foundation, kısa süre önce yayımladığı bir raporda “Trump faktörünün”, Hindistan’ın Fransa’dan savaş uçağı satın alma kararında ağır bastığını savundu.

Hem ABD’ye hem de Çin’e bağımlılığı nasıl azaltacağını en sistematik biçimde düşünen ülke ise Kanada olabilir. Trump, Kanada’nın Amerika’nın 51. eyaleti olması gerektiğini defalarca ima etmişti.

Kanada hükümeti, özel çalışmalarında egemenlik açısından kritik önemde dokuz ekonomik alan belirledi. Bunlar arasında yapay zekâ, yarı iletkenler, enerji ile ödeme ve takas sistemleri yer alıyor.

Bu alanlarda hem Amerika’ya hem de Çin’e bağımlılıktan kaçınmayı hedeflemek anlaşılır bir şey. Peki bu mümkün mü? Örneğin Kanada, ticaretinin yaklaşık yüzde 70’ini dev güney komşusuyla yapıyor. Mistral, Amerikalı yapay zekâ rakipleriyle kıyaslandığında çok küçük kalıyor. ABD dahil tüm Batı dünyası, Çin’den gelen kritik minerallere olan bağımlılığının rahatsız edici biçimde farkına varmış durumda.

Bu bağımlılıklar derin. Tamamen ortadan kaldırılamazlar. Ancak azaltılabilirler.

Asya’daki bazı çevreler, Kapsamlı ve İlerlemeci Trans-Pasifik Ortaklığı Anlaşması’nı bir model ve yapı taşı olarak gösteriyor. Bu serbest ticaret anlaşması şu anda Japonya, Kanada, Şili, Avustralya, Birleşik Krallık ve Singapur’un da aralarında bulunduğu 12 ülkeyi kapsıyor. AB ile CPTPP şimdi bloklar arası bir anlaşma için görüşmelere başlamış durumda; böyle bir anlaşma tarifeleri genel olarak düşürebilir. Delhi’de Hindistan’ın da bu pakta katılmayı istemesi gerekip gerekmediği konusunda ciddi bir tartışma var.

AB, Hindistan, Japonya ve Birleşik Krallık’ı içeren; ancak Çin ve ABD’yi dışarıda bırakan bir orta güçler ticaret anlaşması belli bir etki yaratabilir. Buna rağmen, dünyanın en büyük iki ekonomisi ve yapay zekâda iki küresel lideri olan Çin ve Amerika’dan tam ekonomik egemenlik kurma fikri gerçekçilikten uzak kalıyor.

Bununla birlikte, Trump’ın ya da onun haleflerinin iyi niyetine aşırı bağımlılık sorununa bakmanın başka yolları da var. Yapay zekâ, silahlar ya da enerji alanında bir Amerikan “kapatma düğmesi” tehdidine verilecek cevap, muhtemelen ABD teknolojisinden ya da kaynaklarından tamamen bağımsızlaşmaya çalışmak değildir. Böyle bir politika pahalı, verimsiz ve nihayetinde gerçekçi olmaktan uzak olur.

Alternatif strateji, Çin’in hâlihazırda gösterdiği stratejidir: Kendi kapatma düğmeni bulmak. Xi yönetimi, son derece yüksek Amerikan tarifelerine kritik mineral ihracatını ciddi biçimde kısıtlayarak karşılık verdi. Bu etkili bir taktikti ve ABD’yi tarifeleri düşürmeye zorladı.

Diğer dünya güçlerinin de, bir gün ihtiyaç duyabilecekleri ihtimaline karşı, kendi ekonomik silahlarını bulmaları gerekiyor. Hindistan için bu, ülkenin jenerik ilaç üreticisi olarak oynadığı kritik rol olabilir. Kanada için bu, Amerikan çiftliklerinin bağımlı olduğu gübrelerin kritik bir bileşeni olan potas olabilir. Avrupa için ise Hollandalı şirket ASML’nin sağladığı benzersiz teknolojiler ya da Avrupa’nın uranyum ve türbin ihracatçısı olarak rolü olabilir.

Dünya demokrasilerinin birbirleriyle muhtemel ekonomik savaşa hazırlanmak zorunda kalması üzücü. Ancak Trump’ın yarattığı dünya bu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English