Bizi Takip Edin

Görüş

‘Mükemmel fırtına’nın gözünde korkuyla dalgalanan piyasalar

Avatar photo

Yayınlanma

Bugün itibarıyla İsrail ile İran arasındaki sıcak çatışmalara artık ABD’nin de dahil olmasıyla savaşın kapsamı genişlemiş oluyor. B-2 bombardıman uçaklarının İsfahan, Natanz ve Fordo nükleer tesislerini bombalamasının ardından, bugün gün içinde yaşanacaklar, bu yeni evrenin nasıl şekilleneceğini gösterecek. Bu tek bir seferlik bir hava operasyonu muydu, yoksa ABD bu operasyonlarını İsrail ile ortaklaşa devam ettirecek mi, hep birlikte göreceğiz. Anlaşılan o ki, ABD’de ‘Make America Great Again’ (MAGA) taraftarlarıyla neo-con’lar arasındaki çatışmanın galibi şimdilik neo-con’lar… Ancak İran’da rejimi devirmek konusunda Washington net bir karara vardı mı, onu bilemiyoruz.

Avrupa Birliği’nde (AB) nasıl tepkiler geleceği diğer önemli konu. Tabii en önemlisi Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Cinping’in açıklamaları olacak. Aynı şekilde Batı Asya ülkeleri; ABD, Birleşik Krallık ve AB’nin koşulsuz emrine amade olmaktan geçmişe göre biraz daha uzak. Ortada garip bir durum var, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır, aynı zamanda İran ile birlikte BRICS üyesi ülkeler arasında yer alıyor. Yine Suudi Arabistan da dahil Körfez ülkelerinin Çin ve Rusya ile ekonomik ilişkileri hızla gelişiyor. Ve hemen herkes hemfikir ki, İsrail ile İran savaşı aslında, bir bölgesel çatışmanın çok ötesinde, ‘çok kutuplu dünyacılar’ ile ‘tek kutuplu dünyacılar’ arasındaki küresel mücadelede önemli bir mevzi… Temelinde küresel ekonomik gelişmeler, küresel ticaret koridorları, enerji hatları olan bir hegemonya savaşının köşe taşlarından biri… İran artık Çin’in ön bahçesi ve stratejik açıdan büyük önem taşıyor. Batı Bloku bu bahçeyi bir şekilde ele geçirirse, Kuşak ve Yol Girişimi’nden tutun bölgesel tüm ticaret ve enerji rotalarında daha belirleyici bir güç olabilir.

Ancak aynı şekilde Kuşak ve Yol Girişimi’ne alternatif olarak ABD’nin öncülüğünde gündeme getirilen Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ticaret Koridoru’nun (India-Middle East-Europe Trade Corridor-IMEC) ilk aşamasında hayal olma ihtimali de var. Yani Batı Asya’dan Orta Asya’ya oyun kurucu olmak için bu operasyonu başlatan Batı Bloku, kendi oyununu bozan taraf da olabilir. Zira böylesi bir savaşın daha da alevlenmesi durumunda, IMEC’in üyesi olan BAE, Suudi Arabistan ve Ürdün’ün İsrail ile aynı projede yer alması, bu üç ülkenin halkları tarafından sineye çekilecek bir durum olmayacaktır. Diyelim ki her şeye rağmen Batı Bloku amacına ulaşmaya yaklaştı, bu gelişmeye ne Çin ne de Rusya göz yumabilir. Yani her şey kendi içinde avantajlar kadar dezavantajları da barındırıyor. Kabaca jeostratejik ve jeokonomik panorama bu gibi görünüyor.

EKONOMİK KIRILGANLIKLAR İÇİNDE
BİR DE SAVAŞA YAKALANMAK!..

Her savaş, savaşan ülkeler için çok maliyetli, ancak küresel ekonominin yapısı gereği artık sadece savaşan ülkeler için değil, farklı farklı boyutlarda tüm ekonomiler için ciddi bedelleri var. Bu her ülkenin doğal kaynaklarından ekonomik yapısına, finans sektöründen coğrafi konumuna kadar pek çok etken tarafından belirleniyor.

Söz gelimi, Türkiye gibi enerji sepetinde hidrokarbon temelli enerjinin önemli bir yer tuttuğu ve enerji bağımlı bir ülke için, enerji fiyatlarında yukarı yönlü hareketler çok ciddi bir sorun, hele ki ciddi dış açığı varsa, ki var! Yine enflasyon ve durgunluğun iç içe geçtiği bir evrede, sınırlarının hemen yanında patlak verecek bir savaş çok ciddi sorunlar yaratmaya aday. Bu sebeple ki, Borsa İstanbul diğer borsalara göre çok daha ciddi bir tepki veriyor bu gelişmeye ve diğer borsalardan negatif ayrışıyor. Aynı sorun savaş sebebiyle yaşanacak küresel ticaret ikliminde bozulma ve tedarik zincirlerindeki kopukluklar için de geçerli! Bu hem ihracatı hem de turizmi olumsuz yönde etkileyeceğinden ötürü zaten sıkıntıda olan ekonomiyi daha da zora sokacak. Yine savaşın küresel enflasyonu yukarıya taşıyacak olan etkisi de Türkiye’de dezenflasyonist sürece sekte vuracak.

HİNT OKYANUSU’NUN BATISINDA
DENİZ NAKLİYATI RİSK ALTINDA

Tabii savaşın bir tarafı İran gibi petrol ve doğalgaz üreticisi bir ülke olunca, ilk akla gelen hampetrol fiyatları oluyor. Hampetrol fiyatlarındaki artış, küresel ekonominin büyüme oranını negatif etkiliyor. Üstelik bu yıl ve gelecek yıl için büyüme tahminleri hiç de parlak değilken… İsrail’in saldırıya başladığı gün hampetrol fiyatlarında görülen sıçrama önemli bir işaret. 12 Haziran’da Brent hampetrolü varil başına 69 dolarken, 13 Haziran’da varil başına 74 dolara yükseldi. 12 Haziran’a kadar 69 dolara tırmanmasının sebebi de zaten bir sıcak çatışma beklentisiydi. Bu süreçte Batı Texas hafif petrolü (WTI) yüzde 1.5 artışla 72.83 dolar/varil oldu. Petrol piyasaları, yüzde 7’lik artışla geçtiğimiz cuma günü aylardır görülen en önemli haftalık artışı yaşadı. O günden bu yana, tarafların karşılıklı açıklamalarıyla dalgalı bir seyir izliyor petrol fiyatları, ancak her an 80 doların üzerine çıkabilir.
Üç temel senaryo üzerinden gidersek, eğer ki İran Hürmüz Boğazı’nı mayınlayarak kapatırsa varil başına petrol fiyatının 120 dolara çıkması işten bile değil. Bu fiyatta sabit kalmayıp yeniden düşmesini sağlayacak olan ise küresel ticaretin ve dolayısıyla üretimin daralması sebebiyle enerjiye talebin azalması olabilir. Ki bu da, küresel ekonomi, özellikle ihracata dayalı gelişen ekonomiler için ciddi bir kayıp anlamına gelir.

Bundan kötüsü, ABD’nin bu hava operasyonunun ardından İsrail’in yanında bilfiil savaşa girmesi olacaktır. Bu, Batı Asya’da çok ciddi gerilimler ve istikrarsızlığa sebep olmakla kalmayacak, aynı zamanda Hint Okyanusu’nda deniz nakliyatının ciddi bir darbe yemesi anlamına gelecek zincirleme reaksiyonları da beraberinde getirecektir. Hürmüz Boğazı, dünyanın en kritik petrol geçiş noktası olmaya devam ediyor. Küresel petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 26’sı, deniz yoluyla yapılan petrol sevkiyatlarının yüzde 30’u, küresel LNG akışının yüzde 20’si bu boğazdan gerçekleşiyor. Ve bu sevkiyatın yüzde 80’i Asya-Pasifik Havzası’na gidiyor, yüzde 20’si ise Avrupa pazarlarına… Bu rotanın alternatifi olacak bir boru hattı yok, başka deniz yolu rotası da. Basra Körfezi’nin enerji vanası Hürmüz Boğazı…

Peki OPEC’in 5 milyon varil/günlük yedek kapasitesi İran’ın arz kayıplarını telafi edebilir mi? Evet karşılayabilir, ancak bu petrolün deniz yoluyla nakliyesinin ne denli güvenilir olacağı da bir başka sorun. Ayrıca OPEC + ülkelerinin bu ek üretime ne kadar istekli olacağı da bir başka mesele… Ve mesele sadece Hürmüz Boğazı’nın kapanması değil, Bab’ül Mendeb Boğazı’nda geçişlerin ne kadar güvenli olabileceğiyle de ilgili… Yemen’de Husiler ABD’nin savaşa dahil olması durumunda bu bölgede saldırılarını artıracaklarını açıkladılar bile. Malum Kızıldeniz’i Aden Körfezi üzerinden Hint Okyanusu’na bağlayan su yolu bu.

TEDARİK ZİNCİRİNDE KOPUKLUKLAR
CİDDİ BİR RİSK OLUŞTURUYOR

Böylesi bir durumda, İran’ın hampetrolü ve doğalgazının yanı sıra Irak, Kuveyt, Katar, Bahreyn, Suudi Arabistan ve BAE’nin de enerji kaynaklarının küresel piyasalara akışı ciddi oranda etkilenecektir. Yani küresel ekonomi açısından kayıp salt petrol fiyatlarındaki artışla sınırlı kalmayacak, her türlü deniz ticareti rotasındaki tedarik zincirlerinde de kırılmalara neden olacak. Bu zararın parasal karşılığını ise bugünden hesaplamak mümkün değil.

Bundan daha kötüsü ise İran’a bir kara harekâtı olacaktır ki, işte o zaman Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Batı Bloku’na yaptığı uyarı gerçek olabilir; yani sınırlı da olsa bir Üçüncü Dünya Savaşı’nın yolu açılabilir. Zira Putin, bir endişe belirtmekten öte, Rusya’nın İran’ın yanında yer alacağı uyarısını yapıyor. Çin için de aynı şeyi söylemek gerek. Çin ile çok yakın ilişkiler içinde olan Pakistan zaten ‘nükleer’ bir uyarı yapmıştı. Ve unutmayalım, daha sayılı günler önce Pakistan ile Hindistan bir savaşın kapısından sınırlı bir sıcak çatışmayla dönmüştü de dünya derin bir nefes alabilmişti! Böylesi bir durumda, yani ‘cehennem senaryosu’nda kimi uzmanlara göre hampetrol fiyatları 200 doları aşabilir!

Bir dördüncü senaryo var ki, yeryüzünde yaşayan her insan açısından en olması gereken senaryo diyelim. ABD’nin B2 bombardıman uçaklarının üç nükleer tesisi hedef alan bombardımanı sonrasında, hâlâ bir seçenek olarak İran ile İsrail’in bir arabulucu eşliğinde masaya oturtulması… Madem ki Trump’ın açıklamasına göre nükleer tesisler yok edildi, öyleyse bir savaşın gereği de kalmadı değil mi? Sebebin bu olduğuna pek inanan olmasa da!..

Peki kim olabilir bu arabulucu? Mesela Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron bu rol için sahne almaya çalışıyor. Düşük olasılık onun bu rolü üstlenmesi, ama belki!.. Belki de ABD ve Rusya’nın birlikteliğinde bir heyet bu arabuluculuğu üstlenir. Hâl böyle olursa, hampetrol ve doğalgaz fiyatları kısa bir süre içinde 65 dolar seviyelerine ve belki de daha da aşağısına inebilir. Sonuçta bu yıl küresel ekonominin performansı pek şahane olmayacak ve enerjiye talep de bu eğilime paralel seyredecek. Talep düşükse fiyatın artmasını gerektirecek bir sebep de olmaz.

ONS ALTIN KÖTÜ SENARYOLARIN
‘YÜKSELEN YILDIZI’DIR HER ZAMAN

Emtia piyasaları dendi mi, ilk akla gelen petrol, ancak değerli metaller de bir o kadar önemli… Değerli metaller söz konusuysa, altını ayrı bir kefeye koymak gerek. Altın korkuların, belirsizliklerin vaz geçilmezidir. Donald Trump’ın seçimleri kazandığı gün itibarıyla sert bir düşüş sürecine giren ons altın, ‘tarife savaşları’yla birlikte korku endeksinin (volatility index) zirvelerde dolaşmasına paralel olarak yukarı yönlü hareketini sürdürüyordu. Tabii ki savaş ortamıyla birlikte yükseliş eğilimini perçinledi.

Bu süreç boyunca gelişmelere göre dalgalı seyir izleyerek yukarı yönlü hareketini koruyacağını söylemek mümkün. Ons başına 3,400-3,500 dolar seviyelerinde hareket etmesi beklenmeli… 3,400 dolar seviyesini direnç noktası olarak işaretleyebiliriz. Büyük olasılıkla günün ilk saatlerinde yaşanan son gelişmeyle birlikte kötü senaryoların daha ağırlık kazanması altında yukarı yönlü ataklara sebep olacak.

PLATİNLE PALADYUMDA FİYAT HAREKETLERİ
NEDEN TERS YÖNLÜ BİR EĞİLİM GÖSTERİR?

Diğer değerli metallerden platinde de saldırı günü sonrasında yukarı yönlü hareket çok belirgin seviyelerdeydi, sonrasında belli bir düzeltme hareketi gerçekleşti. Platin, gümüş ve diğer değerli metaller salt bir yatırım aracı değil, aynı zamanda endüstriyel metaller olduğundan fiyat hareketleri savaşın gidişatı kadar, küresel büyümeye paralel talep eğrilerine göre şekillenecek gibi görünüyor. Burada referans metallerden sayılan paladyumdaki fiyat hareketleriyle platin fiyat hareketleri arasındaki ayrışma, bu eğilimin iyi bir örneği olarak dikkat çekiyor. Platinin Haziran 2025’te ons başına 1,078 dolara yüzde 9’luk artışı arz darboğazları ve endüstriyel zorunlulukları işaret ediyor. Elektrikli araçların (EV) benzinli motorlara olan talebi azaltmasıyla zayıflayan paladyumun aksine, platinin hem EV’ler hem de geleneksel araçlar için hidrojen yakıt hücrelerinde ve katalitik konvertörlerdeki rolü, onu enerji dönüşümü için kritik bir metal olarak konumlandırıyor.

Bakır, alüminyum, çinko, kurşun gibi endüstriyel metallerde ise genel olarak küresel ekonomik durgunluk üzerine gelen savaş ortamı sebebiyle aşağı yönlü hareketler söz konusu… Büyük olasılıkla savaşın gidişatına göre talepte göreli bir düşüşün tetiklenmesi ve bunun fiyatlara yansıması beklenebilir.

NAVLUN FİYATLARI KÜRESEL
TİCARET İKLİMİNİ BOZABİLİR

Mesele salt emtia fiyatlarındaki oynaklıklar değil, tedarik zincirlerinde maliyetlerin artması gibi ciddi bir yan etki daha var. Gerek enerji fiyatlarındaki artış gerekse deniz yolu taşımacılığında risklerin yükselmesi; yani rota değişiklikleri, yakıt maliyetlerinin artışı, hızla yükselen sigorta primleri navlun fiyatlarına yansıyor. Hürmüz Boğazı’ndan yapılan deniz taşımacılığında navlun sadece bir haftada iki kata yakın yükseldi. Yine de sorun henüz korkulan boyutta değil.

En çok endişeli duyulan konu Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılması. Maersk gibi büyük deniz nakliyat firmaları Batı Asya limanlarına, söz gelimi İsrail limanlarına gemilerin uğramasını ise şimdiden askıya alabiliyor. Sonuçta İsrail limanları İran’ın füzelerinin menzilinde! Bu savaşın şiddetinin artması durumunda, bölgedeki deniz taşımacılığının bir süreliğine felç olması ya da nakliye maliyetlerinin çok daha yükselmesi olasılık dahilinde. Bu sadece petrol ve doğalgaz için değil her türlü hammadde, yarı mamul ürün ve diğer emtiaların fiyatlarında ek nakliye maliyetlerinden kaynaklı artışa sebep olacak gibi görünüyor.

GÜBRE SEKTÖRÜNDE KRİZ GIDA
GÜVENLİĞİNİ TEHDİT EDEBİLİR

Dolaylı bir yoldan bu savaş tarımsal emtia arzını ve fiyatları da etkileyecek, kısa vadede ciddi bir gıda güvenliği krizine neden olma potansiyeli de var. Bölge ülkeleri, gübre üretiminde ve ihracatında çok önemli bir güce sahip. Yaşanan savaşın üretim ve ihracat yapan ülkelere etkisi çok büyük. Uluslararası Gübre Derneği (IFA) ve İran Enerji Bakanlığı verilerine göre, İran’ın yıllık 5 milyon ton üre ihracatı ve 4.5 milyon ton amonyak üretimi var. İran, dünya gübre pazarında ilk üçte… Tesisler İran Ulusal Petrokimya Şirketi (NPC) tarafından işletiliyor. İsrail, yılda 4.5 milyon ton potasyum gübresi ihracatıyla, bu alanda dünyanın dördüncü büyük üreticisi.

Mısır, üre gübresi üretiminde ve ihracatında önemli role sahip. Mısır Petrol Bakanlığı verilerine göre, 6 milyon tonluk üretim kapasitesiyle, 3.5 milyon ton üre ihraç ediyor. Yıllık 5.6 milyon ton üre ve 3.8 milyon ton amonyak üretimiyle Katar önemli üretici ülkelerden bir diğeri. Suudi Arabistan, yılda 7 milyon ton gübre üretiyor, bunun yüzde 60’ını ihraç ediyor. Bölge ülkeleri Avrupa ve Afrika ülkelerinin önde gelen gübre tedarikçisi…

Dahası da var… Bu savaşın merkez bankalarının politika faizi kararları, tahvil piyasaları, borsalar başta olmak üzere küresel finans piyasaları üzerinde de çok ciddi etkileri olacak. Emtia piyasalarında yaşanan benzer dalgalanmaları bu alanlarda da en az benzer sertlikte göreceğiz. Bu iki hafta sadece 2025’in değil, 2026’nın da küresel ekonomik kaderini belirleyecek dramatik gelişmelere gebe!

Görüş

İsrail seçimleri: Direksiyondaki değişebilir ama istikamet aynı

Yayınlanma

Haider Al-Aila, Abu Al-Amir

İsrail seçimlerini sağ ile sol arasında bir mücadele olarak görenler yanılıyor. Alışılageldik siyasi anlamıyla İsrail solu, sandıkta ağırlığı olan bir güç olmaktan çıkalı çok oldu. Asıl yaşanan, bizzat Siyonist blokun kendi içindeki bir hesaplaşma: Binyamin Netanyahu ve müttefiklerinin temsil ettiği katı dinci ve milliyetçi sağ ile onu tasfiye ederek siyaset sahnesini yeniden kurmak isteyen seküler ve merkez sağ karşı karşıya geliyor.

İsrail sağını yönetme zanaatında yıllar içinde ustalaşan Netanyahu, asıl zaafının yalnızca Likud’un olası yenilgisinde değil, sağ blokun dağılmasında yattığını gayet iyi biliyor. Knesset’e girmek için yüzde 3,25’lik seçim barajının aşılmasını ve hükümet kurmak için 61 sandalyelik çoğunluğu zorunlu kılan İsrail seçim sisteminde, barajın altında kalacak küçük sağ hizipler, blokun iktidar için ihtiyaç duyduğu sandalye sayısını elinden alabilir. Tam da bu nedenle Netanyahu, son haftalarını uç partileri bir araya getirmeye ve sağ oyların bölünmesini önlemeye adadı.

Seçimlerin temel çelişkisi de burada düğümleniyor: Netanyahu’nun cephesi rakiplerine kıyasla ideolojik açıdan çok daha belirgin hatlara sahip olsa da belirgin biçimde daha kırılgan. Milliyetçi, dinci ve Haredi hizipleri aynı çatı altında toplasa da bu gruplar zorunlu askerlik, din-devlet dengesi, yargı yönetimi ve hatta Netanyahu’nun şahsi siyasi istikbali gibi meselelerde derin görüş ayrılıkları yaşıyor.

Buna karşılık, Naftali Bennett ve Yair Lapid’in zayıflayan etkisiyle liderliğin giderek Gadi Eisenkot’a kaydığı muhalif cephe ise yekpare bir ideolojik hareket niteliği taşımıyor. Aksine, öncelikli olarak tek bir amaç etrafında kenetlenen geniş bir koalisyondan ibaret: Netanyahu’yu iktidardan indirmek.

Eisenkot; siyasi merkeze, seküler sağa ve güvenlik meseleleri ile siyasi uzlaşılara dair hâkim Siyonist mutabakattan kopmadan Netanyahu’yu değiştirmek isteyen seçmene hitap etmeye çalışıyor. Nitekim Eisenkot’un kendisi de öngörülebilir gelecekte bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını desteklemiyor.

Günümüz İsrail siyasetinin çıplak gerçeği burada yatıyor: Sandığa giden seçmenler Filistin meselesine dair taban tabana zıt iki vizyon arasında değil, 7 Ekim’in ardından İsrail’i yönetmeye dönük birbiriyle yarışan yaklaşımlar arasında bir tercih yapıyor.

Netanyahu’nun seçmene verdiği mesaj net: Güvenlik, tavizsiz ve özür dilemeyen bir sağ duruş gerektirir. Eisenkot ise farklı bir eleştiri yöneltiyor: Sorun İsrail’in askeri kabiliyetinde değil, bu gücü kötü yöneten ve 7 Ekim saldırılarını engelleyemeyen liderliktedir. Ona göre kurumlara duyulan güveni ve devlet ciddiyetini yeniden tesis etmek için liderliğin değişmesi şart. Böylece 7 Ekim zafiyetlerinin hesabı, Netanyahu’ya karşı yürütülen kampanyanın ana muharebe alanına dönüşüyor.

Ne var ki Eisenkot’un bloku da kendi iç çelişkilerini barındırıyor. Birleşik bir siyasi hareket olmaktan uzak olan bu yapı, uzun vadeli ortak bir gündemden yoksun aktörlerin kurduğu gevşek ve pragmatik bir ittifak görünümünde. Rakamları azami düzeye çıkarmak isteyen bazı muhalefet partileri, boşa gidecek oyları en aza indirmek amacıyla artık oy paylaşımı anlaşmalarını koordine etmeye başladı bile.

Bu dinamik, “Arap ikilemini” de doğrudan öne çıkarıyor.

Yahudi partilerin oluşturduğu iki bloktan biri 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşamazsa, Knesset’in Arap üyeleri ya bir hükümet koalisyonuna katılarak ya da dışarıdan destek sunarak dengeleri belirleyecek güce erişebilir. Bu, hafife alınacak bir değişken değil; özellikle önceki seçimlerde genel ortalamanın bir hayli altında kalan Arap yurttaşların katılım oranının yükselmesi, sandalye dağılımını kökten değiştirebilir.

Ancak buradaki derin çelişki şu: Netanyahu karşıtı güçler Arap seçmeni sandığa gidip “demokrasiyi kurtarmaya” çağırırken, Siyonist müesses nizamın geniş kesimleri onları hâlâ meşru bir hükümet ortağı olarak görmeyi reddediyor. Nitekim Netanyahu’yla kıyasıya rekabet eden Bennett, 2021’de bizzat bir Arap partisinin desteğine dayanan hükümetin başında yer almasına rağmen, yalnızca Siyonist partilerden oluşan bir koalisyon şartını açıkça dile getirdi.

Dolayısıyla Eisenkot cephesi hükümet kurabilmek için Arap desteğine muhtaç kalırsa, elde edeceği seçim zaferi siyasi bir riyakârlıkla gölgelenebilir: Netanyahu devrilir, fakat Arap vekiller (örneğin Mansur Abbas’ın bloku) devlet politikalarını şekillendiren gerçek ortaklar olmak yerine yeniden salt aritmetik bir kaldıraca indirgenir.

Filistinliler açısından, Netanyahu’nun devrilmesinin İsrail sağının sonu veya İsrail barış cephesinin yeniden dirilişi anlamına geldiği yanılgısına kapılmamak hayati önem taşıyor. Filistin meselesi, İsrail başbakanının adından çok daha derinde duruyor.

Netanyahu koltuğunu kaybedebilir, Eisenkot yükselebilir, Bennett dönebilir ve farklı yüzlerden müteşekkil yeni bir kabine kurulabilir. Ancak İsrail toplumundaki hâkim eğilim, özellikle 7 Ekim’den sonra, başkenti Kudüs olan bağımsız bir devlete dair Filistin hakkını tanıyan her türlü siyasi çözümden tümüyle kopmuş durumda.

Yaklaşan İsrail seçimleri, özünde sağ ile solun bir mücadelesi değil. Bir yanda mevcut güzergâhta Netanyahu ile yola devam etmek isteyen bir sağ hizip, diğer yanda ise aracı aynı yolda tutarak yalnızca hızını ve sürüş tarzını değiştirmeyi, ama şoförü değiştirmeyi hedefleyen bir başka sağ hizip yarışıyor.

Filistinlilerin çıkarması gereken asıl ders burada: İsrail’in sandığından bir mucize beklememek. Gerçek bir dönüşüm, Başbakanlık koltuğunda kimin oturduğuyla değil; İsrail toplumunun 7 Ekim’e ve sonrasına yol açan derin seyirle yüzleşmeye hazır olup olmadığıyla ölçülebilir.

Direksiyondaki değişebilir, sürüş tarzı farklılaşabilir; fakat Filistinliler için can alıcı soru bakidir: İstikamet hiç değişecek mi?

Filistinlilerin açıkça kavraması gereken gerçek budur: Netanyahu sorunun ne bütünüdür ne de gidişi nihai çözümdür. Değişim bayrağı altında yürüyen rakipleri bile, Filistin haklarına karşı her geçen gün daha da sağcılaşan, katılaşan ve husumet besleyen bir toplumsal ve siyasi paradigma dahilinde hareket ediyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Gazze, “dünyanın en ahlaklı ordusu” efsanesini yerle bir ediyor

Yayınlanma

Gazze’den Haider Al-Aila Harici için yazdı

İsrail ordusunu “dünyanın en ahlaklı ordusu” diye nitelemek, sahadaki gerçekler ve Filistin halkına reva görülen vahşet karşısında tamamen çöken bir iddia. Sivilleri katleden, evleri ailelerin üzerine yıkan, mülkleri yağmalayan ve ölülere dahi saygısızlık eden bir ordu, lider kadrosu tüm dünyaya ahlaki üstünlük taslarken ne tür bir ahlaktan söz edebilir?

Ahlak, sloganlarla veya askeri teknolojiyle ölçülmez; gücün nasıl kullanıldığıyla, insan hayatına ve onuruna gösterilen saygının derecesiyle belirlenir. Bu zaviyeden bakıldığında, İsrail’in Gazze’ye açtığı yıkıcı savaş; güvenlik yahut meşru müdafaa gibi hiçbir kılıfla meşrulaştırılamayacak sistemli, suç niteliğindeki uygulamaları sergiliyor.

Öldürmek bir güç gösterisine dönüştüğünde

Bu savaşın en kahredici boyutlarından biri, kadın, çocuk veya yaşlı gözetmeksizin, içinde yaşam olan evleri toplu mezarlara çeviren aralıksız bombardıman. Nüfusun iç içe yaşadığı Gazze Şeridi’nde geniş bir alana yayılan saldırılar, mahalleleri haritadan silerken binlerce aileyi de enkaz altına gömdü.

Gazze kentindeki Şifa Hastanesi ile Han Yunus’taki Nasır Hastanesi yakınlarında bulunan toplu mezarlara dair haberler de bir o kadar dehşet verici. Bu alanlarda kadın ve yaşlıların naaşları bulundu; bazılarında infaz izleri, bağlanmış uzuvlar ve soyulmuş giysiler dikkat çekiyordu. Görgü tanıkları, Gazze’nin kuzeyindeki Endonezya Hastanesi çevresinde de benzer toplu mezarları kayda geçirdi. Birleşmiş Milletler, işlendiği açık olan bu savaş suçlarının sorumlularını belirlemek üzere bağımsız ve şeffaf soruşturmalar yapılması çağrısında kesinlikle haklı.

Ölülerin dokunulmazlığı, en temel insan hakkıdır. Bu ilkenin çiğnendiği her durum, diplomatik kalkanlara sığınmadan ya da inkâra sapmadan, titizlikle soruşturulmalı ve yargıya taşınmalıdır.

Tek bir hedef bahanesiyle yerle bir edilen mahalleler

Burada yalnızca raporlara dayanarak konuşmuyorum; Gazze’de olayları bizzat yaşayan bir tanık sıfatıyla yazıyorum. Tek bir şahsın hedeflendiği bahanesiyle, çaresiz ailelerin sığındığı koca yerleşim bloklarının yerle bir edilişine kendi gözlerimle tanıklık ettim. İsrail ordusu defalarca bir hedefi keşif dronlarıyla izledi, kişinin kalabalık bir apartmana girmesini bekledi ve ardından tüm binayı yerle bir etti. Bunu yaparken de takip edilen şahısla hiçbir bağı olmayan onlarca sivili yok etti.

Bu çıplak gerçek, şu can yakıcı soruyu doğuruyor: Bir ordu bir hedefi milimetrik bir hassasiyetle izleyecek gözetleme teknolojisine sahipse, o binayı yerle bir etmek için neden içeride masum siviller varken bekler? Bu aileler hayatlarıyla ödeyecek ne suç işledi?

Yasanın öngördüğü tedbirleri almaksızın sivilleri kasten felakete sürüklemek, orada bir hedefin bulunmasıyla açıklanamaz. Bu tutum, Uluslararası İnsancıl Hukuk’un doğrudan ihlalidir ve yasa dışı bir toplu cezalandırma niteliğindedir. Bunlar benim için soyut istatistikler ya da ekrandan akıp giden görüntüler değil; bir anda yok edilen ailelerin bizzat yaşanmış gerçekliğidir.

Namlu gölgesinde yağma

Yaşanan çürüme, öldürme ve fiziki yıkımın da ötesine uzanıyor. İnsan hakları örgütleri ve 2024 tarihli bir BM Soruşturma Komisyonu, İsrail askerlerinin Filistinlilerin evlerini yağmalayarak nakit para, altın, ziynet eşyası ve elektronik cihazları çaldığı çok sayıda hadiseyi belgeledi.

İşlenen suçu daha da ağırlaştıran ise askerlerin sosyal medyada kurbanlarla alay eden, çaldıkları malları sergileyen ve sivil mülklerin yıkımını kutlayan videoları sıklıkla paylaşması oldu. Yerinden edilmiş yahut hayatını kaybetmiş sivillerin eşyalarını yağmalamak askeri kahramanlık değildir; düpedüz bir savaş suçudur ve insan onuruna saldırıdır.

Kurşundan önce gelen ırkçılık

Bu fiiller, Filistinlileri insan altı bir varlık ve yaşamı hak etmeyen kimseler olarak gören insanlık dışı, ırkçı söylemden bağımsız ele alınamaz. Ulusal üstünlük normalleştirilip Filistinlilerin hayatı değersiz görüldüğünde, ordunun giriştiği vahşet kaçınılmaz bir sonuca dönüşür. Zihni yıkanmış bir askerin gözünde, insanlıktan çıkarılmış bir toplum; katledilecek, işkence edilecek ve aşağılanacak açık bir hedeftir.

Bu tespit, yekpare bir bütün olmayan Yahudi halkına dönük bir itham değildir; ırkçı Siyonist ideolojinin, işgalin acımasız politikalarının ve bu suçları mümkün kılan yahut aklayan herkesin mahkûm edilmesidir.

Öldürmek bir sürek avına dönüştüğünde

En kan dondurucu tanıklıklar arasında, keskin nişancıların genç Filistinlileri adeta bir av gibi hedef aldığı videolar ve ifadeler yer alıyor. Askerlerin tahkim edilmiş mevzilerden kurbanlarını adım adım izlediği, kurşun hedefe ulaştığında ise alkışlar ve sevinç çığlıkları attığı kayıtlara geçti.

Burada öldürmek, bir savaş eylemi olmaktan çıkıp bir eğlenceye dönüşüyor. İnsan ölümünün bir neşelenme vesilesi sayılmasına hangi ahlaki çürüme cevaz verebilir? Bu tavır, kurbanın insanlığını elinden alıyor; hayalleri, geleceği ve ailesi olan bir canı sıradan bir hedef tahtasına indirgiyor.

Ahlaktan yoksun teknoloji

İsrail ordusu gelişmiş gözetleme sistemleri, yapay zekâ ve nokta atışı yapabilen silahlarıyla övünüyor. Oysa teknolojik üstünlük ahlaki üstünlük getirmediği gibi, bir orduya orantısız güç kullanması için sınırsız bir çek de vermez.

Uluslararası İnsancıl Hukuk; hedef gözetmeyi, orantılılığı ve tedbiri emreder. Teknoloji sadece şiddet kapasitesini artırır; kitle katliamlarını meşrulaştırmaz, sorumluları hesap vermekten muaf tutmaz.

İçerideki çatlak: “Artık suskunluğa dayanamıyorum”

Resmi anlatıdaki yarıklar içeriden de boy vermeye başladı. İsrail yedek kuvvetlerinden Binbaşı Avdar Shailovsky’ye atfedilen ve Jerusalem News Agency tarafından yayımlanan “Artık Suskunluğa Dayanamıyorum” başlıklı metin, Gazze’de şahit olunan dehşet karşısında sessiz kalmayı reddeden bir tavrı aktarıyor.

Bu anlatım; sivillerin toplandığı alanların ve yardım dağıtım noktalarının kasten vurulduğunu, kadın ve çocukların keskin nişancılarca hedef alındığını ve Filistinlilerin çektiği acılarla sistematik biçimde alay edildiğini ayrıntılarıyla anlatıyor. Suça ortak olmaktan ötürü derin bir vicdan azabı duyduğunu belirten Shailovsky, orduyu sürükleyen ırkçı şartlandırmanın reddedilmesi çağrısında bulundu. İsrail toplumunda bu tür vicdanlı sesler yükselse de, bunlar işgali ve Filistin haklarının yok sayılmasını onaylayan hâkim aşırı sağcı kültür karşısında kenara itilmiş bir azınlık olarak kalıyor.

Geriye hangi ahlak kaldı?

Bu savaşı besleyen söylem, eski İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın Filistinlileri “insansı hayvanlar” diye nitelemesiyle en baştan açıkça ortaya konmuştu. Bu tür bir dil, ardından gelen vahşetin ideolojik zeminini hazırladı.

Halkla ilişkiler çalışmaları, Gazze’deki saha gerçekliğini silmeye yetmez. Ne askeri güç ne de dışarıdan sağlanan diplomatik kalkanlar toplu mezarları gizleyebilir ya da kurbanların sesini bastırabilir.

Gazze’de, çok katlı kulelerin mezarlıklara dönüştürüldüğünü, varlıklarını değersiz sayan bir ordu tarafından insanların “ikincil hasara” indirgendiğini gördüm. Ölüler betonların altında mahsur yatarken, ilk yardım ekiplerinin onlara ulaşması engellenirken ve bir ulusun çektiği acılar hiçe sayılırken ahlaki üstünlükten nasıl bahsedilebilir?

Gazze, sadece “dünyanın en ahlaklı ordusu” efsanesini yıkmakla kalmadı; tüm uluslararası toplumun vicdanını da sanık sandalyesine oturttu.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri

Yayınlanma

Barış Zeren

İngiltere’nin Türkiye büyükelçisi Richard Moore sevimli bir diplomattı. 2010’ların ikinci yarısında, Erdoğan iktidarının demokratik odakları hallaç pamuğu gibi attığı, sokakların terörle kan gölüne döndüğü, Türkiye’nin kimilerine göre Batı’dan uzaklaşıp “eksen kayması” yaşadığı bir dönemde, Türk halkına twitterdan Türkçe olarak şakıyordu. Sosyal medyadaki mizah performansımıza ayak uydurabilmiş ve bir İngiliz diplomatına yakışır, soğukkanlı üslubuyla iktidar yanlısından muhalifine herkesten sempati toplamıştı. Tabii, kendi devletinin de takdirini kazandı: “Türkiye’nin geçirdiği sallantılı (volatile) süreçte”, “iç bölünmüşlüğün arttığı dönemde” buna uygun titizlikle politika yürüten İngiliz Dışişleri Bakanlığı’yla birlikte Moore, “liderlik ve etkililiğiyle hayranlık” uyandırmıştı.[1] Hemen sonra İngiliz gizli servisinin başına atandı. Ama Türkiye’de kendini öyle evinde hissediyordu ki 2025 yılında İstanbul’un göbeğinde, İngiliz gizli servisine eleman devşirme konuşması bile yaptığı medyaya yansıdı, İbrahim Kalın ve Hakan Fidan’a da teşekkürlerini eksik etmemişti. O konuşmada, Esad’ın devrilmesinden bir iki yıl önce HTŞ’yle görüşmeler yaptığını açıkladı. Bunu Bahçeli’nin “bölgede çok şey değişecek, inşallah Türkiye değişmez” demesi, Ekim 2024’te Kürt açılımını duyurması ve İngilizlerin Bağdat’tan beri irtibatta olduğu El Kaide militanı El-Colani’nin Şam’a direniş görmeden yürümesi izledi.

Bu, Britanya’nın Türkiye ilgisinde yükseliş ile bir Kürt açılımının örtüştüğü ilk zaman aralığı değil. Daha önce de, 2011-13 döneminde, Arap Baharı ve Suriye’ye emperyalist saldırı seferberliği sırasında iki ülke arasında stratejik-askeri işbirliği antlaşmaları ve özel diplomasi forumları kurulmuş, bu arada, birbiri ardına –bu yazıda da değineceğimiz– Kürt raporlarıyla formüle edilen bir Kürt açılımı ilan edilmişti. Tabii o zaman da AKP iktidarının önünde Türkiye’de anayasa ve hukukun ayaklar altına alınabildiği, demokratik kurum ve siyasetlerin pervasızca bastırılabildiği engin bir manevra alanı açılmıştı.

Dolayısıyla, Mümtazer Türköne Bahçeli açılımını aslında İsrail’e karşı “baskın gelen Anglo-Amerikan merkezin tetiklediği bir plan” olarak kutladığında, bu ifşaata şaşırmamak gerekiyor. Hatta süreci 2025’te “illiberal barış imalatı” (Illiberal peacemaking) olarak kavramlaştırıp “Demokrasisiz barış başarı sağlar mı?” sorusunu gündeme getirenin İngiltere’nin tarihi savunma ve güvenlik strateji kuruluşu RUSI (The Royal United Services Institute) olması da bu manzarayla tutarlıdır. Emperyalizmin bir tarifi de kendi aklını sana senin “devlet aklın” olarak sunma becerisi ise, bu beceri fikir özgürlüğünün yasaklandığı toplumlarda çok daha verimli kullanılıyor. Tıpkı 1880’lerde, yeni emperyalizmin doğuş döneminde Osmanlı’yı yöneten Sultan Abdülhamid’in yaptığı gibi bugün de, kamuoyu ve tartışma bu ülkeden kovulmuş; iktidar, meşruiyetini yurtdışında tartışılıp pişirilen formüllerin uygulanmasından türetmeye başlamıştır.

Westminister Koridorlarında Bir “Çerçeve”: Kürtlerin Temsili

Şimdilik, konunun İsrail’in rolü, Kürt cephesinin konumu gibi veçhelerini bir kenara bırakalım. Öncelikle, 2024 yılında aniden önümüze gelinceye dek bir emperyalist başkentte pişen “formülleri” ve Britanya eksenli Kürt programının anahatlarını tespit etmek uygun olur. (Bu arada, Londra’nın bu konuda tek başına olmadığı ve özellikle 2011 döneminde, ABD dışişleri ve demokratlarıyla paralel hareket ettiği söylenebilir. Trump yönetimi bu paralelliği başka konularda bozmuşsa da, Ortadoğu’da Britanya’yla uyum hâlâ izlenebiliyor.)

Gerçekten de, Beştepe Kürt siyasetçileri tasfiye eder, belediyelere kayyımlar atar, hukukçuları tutuklarken Kürt politikasını Erdoğan hükümetinin geleceği bağlamında tartışan mahfillerden biri Birleşik Krallık siyaset aygıtıydı. 2021 Kasım ayında, Avam Kamarası’nda Kürt sorununu odağa alan rapor ve rapora ilişkin yapılan bir oturum, tam olarak bu ilişkiyi gösteren bir uğrak olarak ele alınmayı hak eder.  Sözkonusu oturum belli kararların verildiği bir toplantı değil, daha önce aynı konudaki raporların, çeşitli tarafların görüşlerinin, bu arada İngiliz bürokrasisinin görüşlerinin derlendiği bir platform olarak önemlidir. Ve yalnızca İngiltere’nin Türkiye ile Kürt politikasını üreten sürecin değil, 2024 açılımının da motiflerini ele vermektedir.

İlk olarak bu, “Türkiye ile Suriye’de Kürdistan İçin Tüm-Partiler Parlamento Grubu’nun (All-Party Parliamentary Group for Kurdistan in Turkey and Syria) bölgede yaptırdığı bir saha araştırmasına dayalı olarak hazırladığı raporun sunulduğu bir oturumdu. Grubun adı, başlı başına bir gerçeği ifade ediyor: Tom Barrack’ın Türkiye ve Suriye büyükelçisi olarak atanması Trump yönetimine özgü bir tasarruf değildir. Emperyalist merkezlerde, bu örnekte Londra’da, Türkiye ile Suriye’nin ortak bir siyasal alan olarak anılmasında Türkiye’deki Kürt siyasetinin bölgedeki yayılım alanının belirleyici yeri vardır. Tom Barrack ise bu yeni siyasal coğrafyayı yönetirken, İngiltere dış politikasıyla oldukça paralel (ve İsrail hükümetini kızdıracak) adımlar atmıştır.

İkincisi, oturum “Türkiye’de Kürtlerin Siyasal Temsili ve Eşitliği” (Kurdish Political Representation and Equality in Turkey) başlığını taşıyordu. Temelde, Britanya’nın Türkiye’yle ilişkileri hızla gelişir ve özel bir boyut kazanırken, Kürt meselesi etrafındaki hak ve özgürlükler sorunlarının artmasından kaynaklanan çelişkinin değerlendirilmesine odaklanılıyordu. Bu bağlamda, 2016 yılından itibaren Türkiye’de hızla çöken Kürt siyasal temsiliyetinin nasıl yeniden kurulabileceğine ilişkin çeşitli görüşleri izlemek de mümkün oluyordu. Parlamento oturumunda, PKK’nin terör örgütü listesinden çıkarılmasını talep edenlerden Beştepe’nin resmi güvenlik söylemini savunanlara kadar farklı görüşler yer buluyor ve fakat hepsinin de odak noktası, PKK’nin şu ya da bu şekilde silahsızlandırılması oluyordu. Birleşik Krallık Dışişleri’nden bir üst düzey yetkilinin “Türkiye’de PKK şiddetini sona erdirme ve bir barış sürecine dönme konusundaki zorlayıcı çabalarımıza devam ediyoruz,” sözleri ana ekseni belirtmektedir.[2]

Dönemin Birleşik Krallık hükümetinin rapora ve oturuma yansıyan tutumunu açmak gerekir. Birleşik Krallık hükümet ve bürokrasisinin Kürt sorununu tartışırken öncelikle Erdoğan iktidarına verdiği destek dikkat çekicidir. Asya’dan Sorumlu Bakan (Minister of Asia) Amanda Milling’in söylediği gibi: Türkiye, Suriye’den Afganistan’a kadar bir coğrafyada Britanya’nın da karşı karşıya kaldığı meselelerde ön saflardaydı, önemli bir ortaktı. Başka hiçbir ülkenin yapmadığı kadar Suriyeli mülteci kabul ediyordu. Kürtler HDP’den ibaret değildi ve silahlı faaliyetlerine devam eden PKK, terör örgütü listesinden çıkarılmamalı, HDP de PKK’yle arasına mesafe koymalıydı.[3]

Neredeyse bir Beştepe sözcüsünün ağzından çıkmış gibi duran bu söylemler, Türkiye’nin ABD’yle siyasal-diplomatik kırılmalar yaşadığı, Türkiye Batı’dan uzaklaşıyor tamtamlarının çalındığı bir döneme aittir. Rastlantı değil, Britanya Brexit’ten ayrılma referandumundan altı ay sonra, Ocak 2017’de Türkiye’yle bir askeri havacılık antlaşması yaptı. 2020’de Türkiye’yle ayrı bir Serbest Ticaret Antlaşması’nı da karara bağladı. Bu, 2018 yılında Türkiye’yi bir dolar kuru şokuna sürükleyen, Türkiye’yi F-35 projesinden çıkaran, çeşitli askeri kısıtlamalara tabi tutan ABD politikasına zıt bir seyirdir. Zıt seyir, Suriye’de PYD’ye destek veren ABD’den farklı olarak Britanya Dışişleri’nin PYD’yi PKK’nin uzantısı olduğunu kabul eden ve onu PKK merkezinden uzaklaştırmayı hedefleyen politikalarında da gözlenebilir.[4]

Nitekim, konumuzla özellikle ilgili üçüncü nokta da, Türkiye-Kürtler bağlantısının Britanya’nın emperyal siyasal ufkuna nasıl yerleştirildiğiyle ilgilidir. Hükümetteki muhafazakâr partinin kurmaylarından Crispin Blunt bu toplantıda, muhalefeti de kapsayan bir konuşmayla yeni bir çerçeve çiziyordu: “Küresel Britanya’nın değerlerini yerleştirme çabası aşamasındayız. Avrupa Birliği’nden çıktığımıza göre, bu ulus bugün neyi savunuyor? Arkasında durduğumuz değerleri tarif etme uğrağındayız.”[5] Blunt’ın Avam Kamarası’nda eski Dışişleri Komisyonu başkanı ve 2022’de kendi partisinden muhafazakâr başbakan Liz Truss’ın istifasını kamuoyu önünde isteyen, etkili bir sima olduğunu geçerken belirtelim. Hükümetin söylemine göre nüanslı bir tutumla Blunt’ın, bir 19. yüzyıl İngiliz diplomatını anımsatırcasına Türkiye’de Britanya’nın gözetiminde bir “reform” gündemi açılmasını önerdiği söylenebilir. Kürt sorunu, “Küresel Britanya” kapsamında tarif edilen bu nüfuz bölgesindeki önemli bir manivela oluyordu.

Peki Türkiye, daha doğrusu tartışmada geçtiği haliyle, Tayyip Erdoğan, Kürt sorununu hangi yolu izleyerek çözmeliydi? Oturumda Blunt’ın sözlerinden, Birleşik Krallık siyasal aygıtının bu soruyla hemen Brexit ertesinde meşgul olduğunu anlıyoruz. Blunt, 2017’de Dışişleri Komisyonu olarak hazırladıkları raporu anımsatıyordu. Muhafazakâr milletvekiline göre, Tayyip Erdoğan’ın elinde 2017’de de bir fırsat vardı, 2021’de de: Abdullah Öcalan.[6] 2015’te Suriye (Rojava’ya yönelik Işid istilası) 2016’da Türkiye (Hendek savaşları), 2017’de Kuzey Irak (bağımsızlık referandumu), Kürt siyasal oluşumlarının egemen bir güç oluşturamayacağını teyit etmişken, bağımsız devlet kurma dışında bir çizgi izleyen Öcalan’ın Kürt sorununun çözümünde, o vesileyle Birleşik Krallık Ortadoğu politikası açısından anahtar rol üstlenebileceği anlaşılıyordu.

Öcalan Formülü Üzerine

Öcalan’ın değişen rolü, aslında 2011’den beri Londra’nın nabız yokladığı bir formüldür. Formül İngiliz-Amerikan emperyalizminin ülkemizdeki bayilerinden Cengiz Çandar’ın –yine TESEV bünyesindeki– raporunda geçerken onunla aynı dönemde de İngiliz siyaset aygıtının lûgatına, International Crisis Group’un (ICG), Eylül 2011 tarihli “Türkiye: PKK’nin Silahlı Mücadelesine Son Vermek” başlıklı raporunda giriyordu.

Birleşik Krallık hükümetinin fonladığı, İngiliz diplomasisince başvuru kaynağı olan ICG’nin raporu “Öcalan Çıkmazı” başlığıyla sona ererken, PKK’nin dört parçada ve resmi siyasetten sokak siyasetine uzanan etkili bir örgüt haline geldiğini saptıyordu. Kürt siyaseti bağımsızlık, otonomi gibi taleplerinden vazgeçmişti ve “otoriter nitelik taşıyan” bu örgütün silahsızlanması ancak ağırlaştırılmış müebbet mahkûmu Öcalan aracılığıyla gerçekleşebilecekti: “Öcalan, açıklamalarında açık ve net olmayabilir, ancak Türkiyeli Kürt fraksiyonlarını bir araya getirme konusundaki uzun deneyimi ve yeteneği, onun, eğer isterse Kürt sorununa bir çözüm bulunmasında yardımcı olabilmesini sağlıyor.”[7]

Britanya’nın Kürt realizmi

2021’deki parlamento oturumuna bakıldığında, Britanya siyasetinde Kürtlerin temsiliyeti konusundaki tartışmanın anahatları şöyle ortaya çıkıyor: Britanya’nın Brexit sonrası yeni bir emperyal vizyon oluşturma amacı, Türkiye ile Suriye’nin birlikte bir nüfuz bölgesi olarak ele alınması, PKK’nin silahsızlandırılması (ya da “barış”) ve bunun için de en iyi seçeneğin Tayyip Erdoğan’ın elinde bulunan Öcalan’ın kullanılması.

İlk bakışta bu fikir silsilesi, özellikle de Öcalan’ın Kürt bağımsızlık heveslerine alternatif olarak kullanılması önerisine varan saptamalar, Britanya’nın Kürt politikasında belki Cihan Harbi ertesinde Lord Curzon’unkine benzer bir realizmi benimsediği izlenimi uyandırıyor. O dönem Britanya dış politikasında bir ekol, Kürtlere devlet fikrine soğuk bakmış ve bir Arap devleti olarak Irak adını ilk öneren Sir Arnold Wilson örneğinde görüldüğü üzere yirminci yüzyıldaki ulusal sınırların oluşumuna varan gidişatta pay sahibi olmuştu. Kürtlerin geniş ve dağlık coğrafyaya yayılan dağınık yapıları, parçalılıkları, aşiret bağlılıkları nedeniyle Mezopotamya’da istikrarlı bir toprak egemenliği kuramayacakları, bu nedenle Kürtlerin kendi kendini yönetemeyeceği ve etkin bir dış güç desteği olmadan ayakta kalamayacağı gibi gerekçeler ön plandadır. Sonuçta Kürtler dört ayrı başkentin idaresine taksim edildi ve yeri geldiğinde bu başkentlere karşı da İngiliz politikasının aracı olarak Kürt bağımsızlığından daha işlevli oldu.

Bugün de Kürtlerin iç çatışmaları Britanya diplomasisinin Kürt sorunu konusundaki vurgularından biridir. KDP’nin zorladığı 2017 bağımsızlık referandumuna Goran’ın katılmayıp KYB’nin sınırlı katılımı, PKK’nin KDP’yle hem Kuzey Irak hem Suriye’deki çatışmalı hali pek çok gerilim hattından başlıcaları olarak kaydedilmektedir. Nitekim, yine Dışişleri Komisyonu’nun 2017-19 yıllarını kapsayan “Kürt Hevesleri ve Birleşik Krallık’ın Çıkarları” (Kurdish Aspirations and Interests of the UK) başlıklı tartışmada, “‘Büyük Kürdistan’ idealinin, bir simgesel önem taşımasına rağmen, uygulanabilir bir siyasal hedef olmadığı” yine Kürt siyasetlerinin çeşitli sözcülerinin ağzından aktarılıyordu.[8]

Hedef: Kandil

Yine de, günümüzdeki değerlendirmelerde 1918’den ciddi bir farklılık göze çarpmaktadır: Tam da dört parçada etkili olan ve Öcalan etrafında bütünlük sergileyen PKK merkezinin (Kandil’in) özellikle sorunun kalbi olarak görülmesi. Yukarıda söz ettiğimiz ICG’nin raporunda, KCK’nın bir “pan-Kürtçü şemsiye örgüt” olduğu tespit ediliyor, bunu “PKK’dan ayırt etmek oldukça zor” deniyor, PKK’nin de “KCK sisteminin ideolojik gücü olarak tüm Kürt bölgesinde komiser gibi çalışması gerektiği” yolundaki Karayılan’ın sözlerine dikkat çekiliyordu. Böyle bir yapı, Kürtlerin temsiliyeti meselesini zorlaştırmaktaydı. “BDP’nin statüsünü tehlikeye düşürüyor,” çünkü BDP ve sivil Kürtler üzerinde bir tür sulta oluşturuyor, Demokratik Toplum Meclisi gibi Kürt “avukatlar, çiftçiler, iş adamları ve kadın gruplarının bulunduğu meşru özel ve tüzel kişileri bir araya getiren” yapıları yönettiği belirtiliyordu. PKK’nin silahsızlanması raporunun hazırlayıcıları, “KCK, Türkiyeli Kürt milliyetçi hareketinin terk etmesi gereken, hatalı bir fikir” sözleriyle nihai görüşlerini bağlıyor ve “Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürtlerin gerçek anlamda demokratik geleceğinin önünde bir engel olarak” durduğunu vurguluyorlardı.[9]

Bu rapordaki KCK tasvirinde çizilen coğrafi ve toplumsal kapsam, 1918’deki aşiretçi, feodal Kürt halkı tasvirinden farklıdır. İngiliz raportörleri burada, ayrı coğrafyalardaki Kürt dinamiğini birleştiren, bu arada “modern” toplumsal kesim ve sınıfları etkisi altında tutan bir birleştirici hareket sorunu tespit etmektedir. Britanya diplomasisi bu kez bir engeli kaldırmak, bir “realiteyi” bozmak üzere politika önermektedir.

Nitekim, söz yerindeyse bu fazla büyük Kürt siyasal yapısına ilişkin olumsuz bakış, 2017 yılında, Britanya Dışişleri’nin parlamento oturumuna gönderdiği notta boyut kazanarak devam etmiştir. Bu notta PKK merkezli siyasetin Suriye’de Esad’la bağlantıları (madde 9), Rusya’da ofis açması (madde 19), İran’la bağları (madde 18), diğer Kürt gruplarına Suriye’de alan tanımaması (madde 22) sözkonusu harekete ilişkin İngiliz diplomasisinin rezervlerini yansıtıyordu.[10]

Böyle bir odağın tasfiye edilmesinden çıkan mantıksal sonuç, Kürt siyasetinin karaya vurmuş balina misali parçalanarak yeniden ayrı merkezlere bağlanmasıdır ve 2024 yılından itibaren Kürt hareketlerinin Türkiye’de Türkiyelileşme, Suriye’de entegrasyon ve bu arada Irak’ta Bağdat’a bağlanma yoluyla “çözüm” süreçlerine sokulduğunu görebiliyoruz. (Bu yazının kaleme alındığı sırada, Irak’taki PKK uzantısı Yezidi milislerinin Bağdat yönetimine bağlanması konusunda artık somut adımlar atılıyordu.) Bunun, Irak’ın Irak, Suriye’nin Suriye ve Türkiye’nin Türkiye olmaktan çıkması sonrasında gerçekleşmesi ise emperyalizmin uzun vadeli politikalarıyla tutarlı görünüyor.

İkinci Balkanlara Doğru

Peki Birleşik Krallık neden böyle bir yapıyı dağıtmayı öne koyuyor, üstelik Kandil’den “demokratik emperyalizm” temalı işbirliği mesajları yirmi beş yıldır eksik olmamasına rağmen? Neden Kürtlerin temsiliyetini değiştirmeyi öne koyuyor? Bunun hem jeopolitik hem sosyolojik iki boyutunu iki ayrı yazıya bırakıyorum. Ama “Küresel Britanya” etiketiyle emperyalist dengeleri yeniden dizmeye girişen Londra, kendi tarihsel ürünleri olan Türkçülük ve İslamcılığın Türkiye’deki iktidarıyla uyumunu daha da değerlendirecek görünüyor. Buna bir de Kürt-İslamcılığı eklerse, ülkemizi yönetenlerin Hamidist rüyalarıyla da tam bir bütünleşme sağlanmış olur. Bu, Kandil’in de Sovyetler ve Esad gibi çözülmesi için oluşturulan kuşatıcı baskının muhtemel sonuçlarından biri. Ama evdeki hesap ne kadar çarşıya uyacak? Britanya kendi krizi içinde bu “küresel” ufku ne denli koruyabilecek? Önümüzdeki süreçte bu gerilimi izleyeceğiz.

Barış Zeren

https://x.com/zerenbaris

instagram.com/bariszeren.ig

[1] House of Commons: Foreign Affairs Committee, “The UK’s Relations with Turkey”, Report of Session 2016-17, prf 40-41, s. 18.

[2] Wendy Morton (Foreign, Commonwealth and Development Office), “Kurdish political representation and equality in Turkey”, Debate Pack, 28 Ekim 2021, s. 11.

[3] Amanda Milling’in konuşması, House of Commons, “Kurdish Political Representation and Equality in Turkey

Volume 702” 2 Kasım 2021 içinde, Column 311WH (https://hansard.parliament.uk/commons/2021-11-02/debates/5E2BA5CB-9E50-4B3D-B63A-D26E7DDA2C60/KurdishPoliticalRepresentationAndEqualityInTurkey)

[4] House of Commons: Foreign Affairs Committee, “The UK’s Relations with Turkey”, Report of Session 2016-17, Madde 155.

[5] Cristin Blunt’ın konuşması, “Kurdish Political Representation”, Column 305WH.

[6] Aynı yer.

[7] International Crisis Group, “Türkiye: Pkk’nın Silahlı Mücadelesine Son Vermek”, Avrupa Raporu no: 213, 20 Eylül 2011, s. 36.

[8] House of Commons Foreign Affairs Committee, Kurdish aspirations and the interests of the UK raporu içinde, Kasım 2017, s. 7.

[9] International Crisis Group, aynı rapor, s. 28-29.

[10] House of Commons Foreign Affairs Committee, “Written Evidence From The Foreign And Commonwealth Office (KUR0015)”, Kurdish aspirations and the interests of the UK raporu içinde, Kasım 2017.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English