Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Orta Doğu’da ABD’nin beceriksizliği yerini Çin diplomasisine bırakırken…

Yayınlanma

Orta Doğu’daki normalleşme sürecinde “ABD’nin resmin dışında kalması Washington’un otuz yıllık beceriksizliği, kibri ve ikiyüzlülüğünü yansıtan büyük bir dönüşüm… Çin’in bir arabulucu olarak yeni önemi, Yemen ve Sudan’daki gibi çatışmalara kadar uzanabilir… Pekin, Kuşak ve Yol Girişimi’ni engelleyebilecek herhangi bir anlaşmazlığın olabildiğince barışçıl bir şekilde çözülmesini istiyor…”

Orta Doğu’da ABD politikalarının iflası ve bölgesel güçlerin inisiyatif alırken Çin ve Rusya’nın nüfuzunu artırdıkları artık malumun ilânı. Aşağıda tamamını okuyacağınız makalede, Amerikalı tarihçi Juan Cole, bu gerçeği Washington açısından değerlendiriyor. Michigan Üniversitesi’nde Tarih Profesörü olan Juan Cole makalesinde, Orta Doğu’da ABD’nin “istenmeyen kişi” olma ve Çin’in nüfuzunu genişletme sürecine mercek tutuluyor. Makale Washington yönetiminin İran’ı izole etme politikasının neden ve nasıl başarısızlıkla sonuçlandığını açıklamaya çalışıyor. Gelinen noktada Pekin arabuluculuğunda imzalanan İran-Suudi Arabistan normalleşme anlaşmasına özel olarak eğilen yazar, bu anlaşmanın Çin için önemini açıklamanın yanı sıra bölgenin neden buna ihtiyacı olduğuna da değiniyor. Makale, Çin’in bu “diplomatik zaferini” Çin’in başarısından daha çok ABD’nin başarısızlığına fatura eden bakış açısına rağmen Orta Doğu’daki dönüşüm sürecini adım adım açıklaması dolayısıyla dikkate değer. 

Makalenin tamamı:

***

Çin’in Yükselişinin Temelindeki Diplomatik Zaferler

Orta Doğu’daki ilişkileri yeniden tesis etmedeki diplomatik başarısı, yükselen bir güç olarak konumundan çok Amerika’nın bölgesel güvenilirliğindeki şaşırtıcı düşüşü yansıtıyor.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin 6 Mart’ta Pekin’de yayınlanan fotoğrafı Washington’da sismik bir şok etkisi yarattı. Wang Yi, İran Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Şemhani ve Suudi Ulusal Güvenlik Danışmanı Musaad bin Muhammed el-Ayban’ın arasında duruyordu. Karşılıklı diplomatik ilişkilerin yeniden tesis edilmesine yönelik bir anlaşma üzerinde acemice el sıkışıyorlardı. Bu fotoğraf, Başkan Bill Clinton’ın 1993 yılında İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin ve FKÖ lideri Yaser Arafat’ı Oslo Anlaşması’nı kabul ettikleri sırada Beyaz Saray’ın bahçesinde ağırladığı fotoğrafı akla getirmiş olmalı. Uzun zaman önce yaşanan bu anın kendisi de Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve 1991 Körfez Savaşı’ndaki ezici Amerikan zaferinin ardından ABD’nin kazandığı yenilmezlik halesinin bir sonucuydu.

Bu kez ABD resmin dışında kalmıştı; bu sadece Çin’in girişimlerini değil, Washington’un Orta Doğu’daki otuz yıllık beceriksizliğini, kibrini ve ikiyüzlülüğünü yansıtan büyük bir dönüşümdü. Mayıs ayı başında, binlerce Amerikan askerine ev sahipliği yapan ABD müttefiki Birleşik Arap Emirlikleri’nde bir Çin deniz üssünün gizlice inşa edilmesine ilişkin endişelerin Kongre’yi sarmasıyla artçı bir şok yaşandı. Abu Dabi’deki tesis, Afrika’nın doğu kıyısındaki Cibuti’de bulunan ve Halk Kurtuluş Ordusu-Donanması tarafından korsanlıkla mücadele, çatışma bölgelerinden sivillerin tahliyesi ve belki de bölgesel casusluk için kullanılan küçük üsse bir ek olacaktı.

Ancak Çin’in İranlı Ayetullahlar ile Suudi monarşisi arasındaki gerilimi yatıştırmaya yönelik ilgisi, bölgedeki herhangi bir askeri hırsından değil, her iki ülkeden de önemli miktarda petrol ithal etmesinden kaynaklanıyordu. Bir diğer itici güç ise hiç şüphesiz Başkan Xi’nin Avrasya’nın kara ve deniz ekonomik altyapısını genişleterek bölgesel ticareti artırmayı hedefleyen ve merkezinde elbette Çin’in yer aldığı iddialı Kuşak ve Yol Girişimi’ydi (BRI). Çin, halihazırda Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’na ve Körfez petrolünün kuzeybatı vilayetlerine taşınmasını kolaylaştırmak için Pakistan’ın Gwadar limanının geliştirilmesine milyarlarca dolar yatırım yaptı.

İran ve Suudi Arabistan’ın savaş halinde olması Çin’in ekonomik çıkarlarını tehlikeye attı. Eylül 2019’da İran’ın bir vekilinin ya da bizzat İran’ın Abkayk’taki devasa rafineri kompleksine bir drone saldırısı düzenlediğini ve Suudi Arabistan’ın günde beş milyon varillik kapasitesini kısa süreliğine devre dışı bıraktığını hatırlayın. Bu ülke şu anda Çin’e günde 1,7 milyon varil petrol ihraç ediyor ve gelecekteki drone saldırıları veya benzer olaylar bu kaynakları tehdit ediyor. Çin’in ayrıca İran’dan günde 1,2 milyon varil kadar petrol aldığına inanılıyor, ancak bunu ABD yaptırımları nedeniyle gizlice yapıyor. Aralık 2022’de ülke çapındaki protestolar Xi’nin “Kovid’e hayır” karantina önlemlerini sona erdirmeye zorladığında bu ülkenin petrol iştahı bir kez daha açığa çıktı ve talep 2022’ye göre şimdiden yüzde 22 arttı.

Dolayısıyla Körfez’de daha fazla istikrarsızlık Çin Komünist Partisi’nin şu anda ihtiyaç duyduğu son şey. Elbette Çin aynı zamanda petrol yakıtlı araçlardan uzaklaşma konusunda da küresel bir lider ve bu da eninde sonunda Orta Doğu’nun Pekin için önemini azaltacak. Ancak o zamana daha 15 ila 30 yıl var.

Her şey farklı olabilirdi

Çin’in sürekli olarak daha da kızışma tehdidinde bulunan İran-Suudi soğuk savaşını sona erdirmekteki çıkarı yeterince açık, ancak bu iki ülke neden böyle bir diplomatik kanal seçti? Ne de olsa Amerika Birleşik Devletleri kendisini hâlâ “vazgeçilmez ülke” olarak tanımlıyor. Ancak bu ifadenin bir anlamı varsa bile, İsrailli sağcıların Oslo barış sürecini sonlandırmasına izin vermek, 2003’te Irak’ta yasadışı bir işgal ve savaş başlatmak ve Trump’ın İran’ı gülünç bir şekilde kötü idare etmesi gibi hatalar yüzünden Amerika’nın vazgeçilmezliğine olan inanç artık gözle görülür bir şekilde azalıyor. Avrupa’dan ne kadar uzak olursa olsun, Tahran yine de NATO’nun etki alanına sokulabilirdi ki Başkan Barack Obama bunu başarmak için muazzam bir siyasi sermaye harcadı. Bunun yerine dönemin Başkanı Donald Trump Tahran’ı doğrudan Vladimir Putin’in Rusya Federasyonu ve Xi’nin Çin’inin kucağına itti.

Her şey gerçekten de farklı olabilirdi. Obama yönetiminin aracılık ettiği 2015 tarihli Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) nükleer anlaşması ile İran’ın nükleer silah yapmasının önündeki tüm pratik yollar kapatılmıştı. İran’ın Ayetullahlarının uzun zamandır, kullanılması halinde potansiyel olarak çok sayıda sivili ayrım gözetmeksizin öldürecek, İslam hukuku etiğiyle bağdaşmayan bir kitle imha silahı istemedikleri konusunda ısrar ettikleri de doğru.

Bu ülkenin dini liderlerine inanılsın ya da inanılmasın, KOEP İran’ın çalıştırabileceği santrifüj sayısına, Buşehr’deki nükleer tesisi için uranyum zenginleştirme seviyesine, stoklayabileceği zenginleştirilmiş uranyum miktarına ve inşa edebileceği nükleer tesis türlerine ciddi kısıtlamalar getirdiği için bu soruyu tartışmalı hale getirdi. BM Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı müfettişlerine göre İran 2018’e kadar yükümlülüklerini sadakatle yerine getirdi ve – bunu Trump döneminin bir ironisi olarak kabul edin – bu tür bir uyum nedeniyle Washington tarafından cezalandırıldı.

İran’ın Ayetullahı Ali Hamaney, Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin BM Güvenlik Konseyi’nin daimî üyeleriyle bu utanç verici anlaşmayı imzalamasına ancak Washington’un yaptırımlarından kurtulma sözü karşılığında izin verdi ki bu söz hiçbir zaman yerine getirilmedi. 2016 yılının başlarında Güvenlik Konseyi gerçekten de İran’a yönelik 2006 yaptırımlarını kaldırdı. Ancak bunun anlamsız bir jestti çünkü o zamana kadar Kongre, Hazine Bakanlığı’nın Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi’ni görevlendirerek İran’a tek taraflı Amerikan yaptırımları uygulamıştı ve nükleer anlaşmanın ardından bile Kongre’deki Cumhuriyetçiler bu yaptırımları kaldırmayı reddetti. Hatta İran’ın Boeing’den sivil yolcu uçağı almasını sağlayacak 25 milyar dolarlık bir anlaşmayı bile iptal ettiler.

Daha da kötüsü, bu tür yaptırımlar, bunları ihlal eden üçüncü tarafları cezalandırmak için tasarlanmıştı. Renault ve Total Enerji gibi Fransız firmaları İran pazarına girmeye hevesliydi ama misillemeden korkuyorlardı. Ne de olsa ABD, Fransız bankası BNP’yi bu yaptırımları deldiği için 8.7 milyar dolar para cezasına çarptırmıştı ve hiçbir Avrupalı şirket bu tür bir acıyı yaşamak istemiyordu. İşin özü, Kongre’deki Cumhuriyetçiler ve Trump yönetimi İran’ı, pazarlığın kendisine düşen kısmını yerine getirmiş olmasına rağmen bu kadar ağır yaptırımlar altında tutarken İranlı girişimciler Avrupa ve ABD ile iş yapmak için sabırsızlanıyordu. Kısacası Tahran, Kuzey Atlantik ticaret anlaşmalarına artan bağımlılık yoluyla amansız bir şekilde Batı yörüngesine çekilebilirdi ama öyle olmadı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun şimdi olduğu gibi o zaman da KOEP’ye karşı sıkı bir lobi faaliyeti yürüttüğünü, hatta Kongre’yi anlaşmayı iptal etmeye teşvik için eşi benzeri görülmemiş bir şekilde Başkan Obama’nın üzerine gittiğini unutmayın. Bu oyun bozanlık çabası başarısızlıkla sonuçlandı; ta ki Mayıs 2018’de Başkan Trump anlaşmayı yırtıp atana kadar. Netanyahu, saf Trump’ı bu adımı atmaya ikna ettiği için övünürken kasete yakalandı. İsrail sağ kanadı en büyük endişesinin İran’ın nükleer başlık sahibi olması olduğunda ısrar etse de kesinlikle böyle davranmadı. 2015 anlaşmasını sabote etmek aslında bu ülkeyi tüm kısıtlamalardan kurtardı. Görünüşe göre Netanyahu ve onun gibi düşünen İsrailli siyasetçiler, KOEP’den sadece İran’ın sivil nükleer zenginleştirme programını ele almasından ve asıl tehdit olarak gördükleri Lübnan, Irak ve Suriye’deki İran nüfuzunun geriletilmesini zorunlu kılmamasından rahatsız olmuşlardı.

Trump İran’a mali ve ticari ambargoya varan uygulamaya devam etti. Bunun ardından, bu ülkeyle ticaret yapmak giderek daha riskli bir iş haline geldi. Mayıs 2019’a gelindiğinde Trump kendi standartlarına (ve Netanyahu’nun standartlarına) göre oldukça başarılı olmuştu. İran’ın petrol ihracatını günde 2,5 milyon varilden günde 200.000 varile kadar düşürmeyi başarmıştı. Bu ülkenin liderliği yine de 2019 ortasına kadar KOEP’nin gerekliliklerini yerine getirmeye devam etti, ancak bu tarihten sonra hükümleri çiğnemeye başladılar. İran şu anda yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum üretiyor ve nükleer silah yapma kapasitesine her zamankinden çok daha yakın, ancak hâlâ askeri bir nükleer programı yok ve Ayetullahlar böyle bir silah istediklerini inkar etmeye devam ediyor.

Gerçekte Trump’ın “maksimum baskı kampanyası” Tahran’ın bölgedeki etkisini yok etmek dışında her işe yaradı. Hatta Lübnan, Suriye ve Irak’ta Ayetullahların gücü daha da arttı.

Bir süre sonra İran da petrolünü Çin’e kaçırmanın yollarını buldu ve burada sadece iç pazar için çalışan küçük özel rafinerilere satıldı. Bu firmaların uluslararası bir mevcudiyeti ya da varlığı olmadığı ve dolar üzerinden işlem yapmadıkları için Hazine Bakanlığı’nın onlara karşı harekete geçme imkânı yoktu. Bu şekilde Başkan Trump ve Kongre’deki Cumhuriyetçiler İran’ın ekonomik olarak ayakta kalabilmesi için Çin’e bağımlı hale gelmesine ve bu yükselen gücün Orta Doğu’daki öneminin artmasına yol açtılar.

Suudi dönüşü

Rusya Şubat 2022’de Ukrayna’yı işgal ettiğinde petrol fiyatları yükseldi ve İran hükümetinin işine yaradı. Bunun üzerine Biden yönetimi, Rusya Federasyonu’na Trump’ın İran’a karşı uyguladığı türden maksimum baskı yaptırımları uyguladı. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, İran ve Rusya’nın ticaret ve silah anlaşmaları yaptığı ve İran’ın Ukrayna seferberliği için Moskova’ya insansız hava araçları sağladığı iddiasıyla yeni bir Yaptırım Ekseni oluştu.

Suudi Arabistan’a gelince, fiili lideri Veliaht Prens Muhammed bin Salman son zamanlarda daha iyi danışmanlar edinmiş görünüyor. Mart 2015’te komşu ülke Yemen’de, Şii Zeydi “Allah’ın Yardımcıları” ya da Husi isyancıların ülkenin kalabalık kuzey bölgesini ele geçirmesi yıkıcı ve tahrip edici bir savaş başlattı. Suudiler öncelikle bir gerilla gücüne karşı hava gücü kullandıkları için kampanyalarının başarısız olması kaçınılmazdı. Bunun üzerine Suudi yönetimi Husilerin yükselişini ve direncini İranlılara bağladı. İran gerçekten de Allah’ın Yardımcıları’na bir miktar para sağlamış ve silah kaçakçılığı yapmış olsa da Husiler Suudilere karşı uzun süredir şikayetleri olan yerel bir hareketti. Sekiz yıl sonra savaş yıkıcı bir çıkmaza girdi.

Suudiler ayrıca Arap dünyasının başka yerlerinde de İran’ın etkisine karşı koymaya çalışmış ve Suriye’deki iç savaşa, otokrat Beşar Esad hükümetine karşı köktendinci Selefi isyancıların yanında müdahale etmişti. 2013’te Lübnan’ın Şii Hizbullah milisleri Esad’ı desteklemek üzere savaşa katıldı ve 2015’te Rusya isyancıların yenilgisini sağlamak üzere hava gücü gönderdi. Çin de Esad’ı (askeri olarak olmasa da) desteklemiş ve ülkenin savaş sonrası yeniden inşasında sessiz bir rol oynamıştı. İran ve bölgesel müttefikleriyle gerilimi azaltmak için Çin’in aracılık ettiği son anlaşmanın bir parçası olarak Suudi Arabistan, Esad hükümetini Arap Birliği üyeliğine geri döndürme kararına öncülük etti (2011’de Arap Baharı isyanlarının zirvesinde ihraç edilmişti).

2019’un sonlarına doğru, Abkayk rafinerilerine yapılan insansız hava aracı saldırısının ardından, Bin Selman’ın İran’la olan bölgesel mücadelesini kaybettiği belli olmuştu ve Suudi Arabistan bir çıkış yolu aramaya başladı. Diğer şeylerin yanı sıra Suudiler, dönemin Irak Başbakanı Adil Abdülmehdi’ye ulaşarak İranlılarla (iletişim için) arabulucu olmasını istedi. O da İran Devrim Muhafızları Kudüs Tugayı Komutanı General Kasım Süleymani’yi Suud Hanedanı ile yeni bir ilişkiyi değerlendirmek üzere Bağdat’a davet etti.

Çok az kişinin unutacağı üzere, 3 Ocak 2020’de Süleymani sivil bir uçakla Irak’a geldi ve Amerikalıları öldürmeye geldiğini iddia eden Başkan Trump’ın emriyle Bağdat Uluslararası Havalimanı’nda bir Amerikan insansız hava aracı saldırısıyla öldürüldü. Trump, Suudilerle yakınlaşmayı engellemek mi istiyordu? Ne de olsa bu ülkeyi ve diğer Körfez ülkelerini İsrail ile birlikte, İran karşıtı bir ittifaka çekmek damadı Jared Kushner’in “İbrahim Anlaşmaları”nın merkezinde yer alıyordu.

Çin’in yükselişi, Amerika’nın çöküşü

Washington artık istenmeyen kişi. İranlılar arabulucu olarak Amerikalılara asla güvenmeyeceklerdi. Suudiler, başka bir Hellfire füzesine eşdeğer bir füzenin ateşlenmesi korkusuyla onlara müzakerelerini anlatmaktan çekinmiş olmalı. 2022 sona ererken Başkan Xi, İran’la ilişkilerin açıkça bir konuşma konusu olduğu Suudi başkenti Riyad’ı fiilen ziyaret etti. Çin Dışişleri Bakanlığına göre, Başkan Xi’nin Körfez’deki iki rakip arasında arabuluculuk yapma konusunda kişisel taahhüt geliştirirken İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi Şubat ayında Pekin’e gitti. Şimdi, yükselen bir Çin, “bölge dışındaki bazı büyük ülkelerin” “kişisel çıkar” nedeniyle “Orta Doğu’da uzun vadeli istikrarsızlığa” neden olduğundan şikâyet ederken, diğer Orta Doğu ülkeleri arasında arabuluculuk teklif ediyor.

Çin’in bir arabulucu olarak yeni önemi, yakında Yemen ve Sudan’daki gibi çatışmalara kadar uzanabilir. Gözü Avrasya, Orta Doğu ve Afrika’ya diken ve dünyadaki yükselen güç olan Pekin, Kuşak ve Yol Girişimi’ni engelleyebilecek herhangi bir anlaşmazlığın olabildiğince barışçıl bir şekilde çözülmesi için açıkça istekli.

Çin, üç uçak gemisi saldırı grubuna sahip olmanın eşiğinde olmasına rağmen, bunlar evlerinin yakınında faaliyet göstermeye devam ediyor ve Amerika’nın Orta Doğu’da Çin askeri varlığına ilişkin korkuları şu ana kadar temelsiz.

Suudi Arabistan ve İran’da olduğu gibi iki tarafın da çatışmadan bıktığı bir yerde, Pekin artık açıkça dürüst arabulucu rolünü oynamaya hazır. Bununla birlikte, bu ülkeler arasındaki ilişkileri yeniden tesis etme konusundaki olağanüstü diplomatik başarısı, yükselen bir Orta Doğu gücü olarak konumundan ziyade, otuz yıllık sahte vaatler (Oslo), fiyaskolar (Irak) ve geriye dönüp bakıldığında artık çoktan vadesi dolmuş bir dizi alaycı emperyal böl-yönet taktiğinden daha önemli bir şeye dayanmadığı görülen kaprisli politikalardan sonra Amerika’nın bölgesel güvenilirliğindeki şaşırtıcı düşüşü yansıtıyor.

Dünya Basını

FT: Müttefikleri ABD’den bağımsızlaşmaya çalışıyor

Yayınlanma

Amerika’nın müttefikleri ABD’den bağımsızlık ilan etmeye bakıyor. Geleneksel ortaklar ekonomik bağlarını yeniden düşünüyor.

Gideon Rachman, Financial Times baş diplomasi yazarı
23 Haziran 2026

ABD gelecek ay Bağımsızlık Bildirgesi’nin 250. yıldönümünü kutladığında, dostları ve müttefikleri de bu kutlamalara katılacak. Ancak perde arkasında, aynı ülkelerin çoğu Amerika’dan bağımsızlıklarını artırmaya çalışıyor.

Washington’ın geleneksel ortakları, ABD ile uzun süredir devam eden bağların onları Trump yönetiminin kötü muamelesinden ve baskı taktiklerinden muaf tutmadığını keşfetmiş durumda. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, ABD başkanının demokratik müttefiklere çoğu zaman otoriter rakiplerden daha kötü davrandığından şikâyet ederek birçok kişinin hissiyatına tercüman oldu.

Bu yeni atmosferde, bir zamanlar güç olarak görülen Amerika ile yakın bağlar giderek potansiyel bir kırılganlık gibi görünmeye başladı. En güçlü uyarı zili geçen yıl Donald Trump’ın dost ve düşman ayırt etmeksizin ağır gümrük tarifeleri uygulamasıyla çaldı. Yönetimi, bu ay tüm yabancı ülke vatandaşlarının Anthropic’in öncü yapay zekâ modelleri Mythos 5 ve Fable 5’e erişimini kısıtlama kararıyla yeni alarm zillerini harekete geçirdi.

Trump yönetimi politikasında değişikliğe gidebilir. Ancak mesajın alındığı görülüyor. “Mythos anı”, Avrupa’nın en önde gelen yapay zekâ girişimi olan Fransa merkezli Mistral’in CEO’su Arthur Mensch’in bu yılın başlarında dile getirdiği bir tespiti doğrular nitelikteydi. Mensch bir panelde, yapay zekânın dünya ekonomisinin işleyişi açısından giderek kritik hale geldiğini belirterek şöyle demişti: “Avrupa için en büyük risk… tüm sanayimizin… ABD karar verirse kapatılabilecek bir teknoloji üzerinde çalışmasıdır.”

Bu ihtimalden ürken Avrupa hükümetleri, ABD şirketlerine ve modellerine bağımlılığı azaltmak anlamına gelen “yapay zekâ egemenliği” ihtiyacından giderek daha fazla söz ediyor. Mistral’in kendisi de bundan fayda sağlayacak konumda.

Amerikan “kapatma düğmeleri” konusundaki endişe yapay zekâyla sınırlı değil. Trump’ın bu yılın başlarında Grönland’ı ilhak etme tehditleri, Avrupalılara ABD silahlarına olan bağımlılıklarını hatırlattı. ABD’nin büyük savunma şirketleri — “ana yükleniciler” — şimdi bunun sonucunda satış kaybetmeye başladıklarından endişe ediyor.

Bu meseleler Avrupa’nın çok ötesine uzanıyor. Hindistan’a uygulanan tarifeler ve Trump’ın Pakistan’la yakınlaşması Delhi’de çok kötü karşılandı. Hindistan hükümetinin düşünce dünyasını çoğu zaman yansıtan bir düşünce kuruluşu olan Observer Research Foundation, kısa süre önce yayımladığı bir raporda “Trump faktörünün”, Hindistan’ın Fransa’dan savaş uçağı satın alma kararında ağır bastığını savundu.

Hem ABD’ye hem de Çin’e bağımlılığı nasıl azaltacağını en sistematik biçimde düşünen ülke ise Kanada olabilir. Trump, Kanada’nın Amerika’nın 51. eyaleti olması gerektiğini defalarca ima etmişti.

Kanada hükümeti, özel çalışmalarında egemenlik açısından kritik önemde dokuz ekonomik alan belirledi. Bunlar arasında yapay zekâ, yarı iletkenler, enerji ile ödeme ve takas sistemleri yer alıyor.

Bu alanlarda hem Amerika’ya hem de Çin’e bağımlılıktan kaçınmayı hedeflemek anlaşılır bir şey. Peki bu mümkün mü? Örneğin Kanada, ticaretinin yaklaşık yüzde 70’ini dev güney komşusuyla yapıyor. Mistral, Amerikalı yapay zekâ rakipleriyle kıyaslandığında çok küçük kalıyor. ABD dahil tüm Batı dünyası, Çin’den gelen kritik minerallere olan bağımlılığının rahatsız edici biçimde farkına varmış durumda.

Bu bağımlılıklar derin. Tamamen ortadan kaldırılamazlar. Ancak azaltılabilirler.

Asya’daki bazı çevreler, Kapsamlı ve İlerlemeci Trans-Pasifik Ortaklığı Anlaşması’nı bir model ve yapı taşı olarak gösteriyor. Bu serbest ticaret anlaşması şu anda Japonya, Kanada, Şili, Avustralya, Birleşik Krallık ve Singapur’un da aralarında bulunduğu 12 ülkeyi kapsıyor. AB ile CPTPP şimdi bloklar arası bir anlaşma için görüşmelere başlamış durumda; böyle bir anlaşma tarifeleri genel olarak düşürebilir. Delhi’de Hindistan’ın da bu pakta katılmayı istemesi gerekip gerekmediği konusunda ciddi bir tartışma var.

AB, Hindistan, Japonya ve Birleşik Krallık’ı içeren; ancak Çin ve ABD’yi dışarıda bırakan bir orta güçler ticaret anlaşması belli bir etki yaratabilir. Buna rağmen, dünyanın en büyük iki ekonomisi ve yapay zekâda iki küresel lideri olan Çin ve Amerika’dan tam ekonomik egemenlik kurma fikri gerçekçilikten uzak kalıyor.

Bununla birlikte, Trump’ın ya da onun haleflerinin iyi niyetine aşırı bağımlılık sorununa bakmanın başka yolları da var. Yapay zekâ, silahlar ya da enerji alanında bir Amerikan “kapatma düğmesi” tehdidine verilecek cevap, muhtemelen ABD teknolojisinden ya da kaynaklarından tamamen bağımsızlaşmaya çalışmak değildir. Böyle bir politika pahalı, verimsiz ve nihayetinde gerçekçi olmaktan uzak olur.

Alternatif strateji, Çin’in hâlihazırda gösterdiği stratejidir: Kendi kapatma düğmeni bulmak. Xi yönetimi, son derece yüksek Amerikan tarifelerine kritik mineral ihracatını ciddi biçimde kısıtlayarak karşılık verdi. Bu etkili bir taktikti ve ABD’yi tarifeleri düşürmeye zorladı.

Diğer dünya güçlerinin de, bir gün ihtiyaç duyabilecekleri ihtimaline karşı, kendi ekonomik silahlarını bulmaları gerekiyor. Hindistan için bu, ülkenin jenerik ilaç üreticisi olarak oynadığı kritik rol olabilir. Kanada için bu, Amerikan çiftliklerinin bağımlı olduğu gübrelerin kritik bir bileşeni olan potas olabilir. Avrupa için ise Hollandalı şirket ASML’nin sağladığı benzersiz teknolojiler ya da Avrupa’nın uranyum ve türbin ihracatçısı olarak rolü olabilir.

Dünya demokrasilerinin birbirleriyle muhtemel ekonomik savaşa hazırlanmak zorunda kalması üzücü. Ancak Trump’ın yarattığı dünya bu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English