Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Rusya Güvenlik Konseyi Sekreteri Patruşev: ABD, Avrupa’yı işgal etti

Yayınlanma

Aşağıda, Rusya Federasyonu Güvenlik Konseyi Sekreteri Nikolay Patruşev’in 3 Mayıs’ta İzvestiya’ya verdiği mülakatın eksiksiz bir çevirisini bulacaksınız.

Benim birçok yerde “Bay Siloviki” diye tanımladığım, Rusya’da devletin tepesindeki en önemli birkaç isimden biri olan Patruşev, mülakat için genellikle “Argumentı i faktı” dergisini tercih ederdi; bu defa mülakatın İzvestiya’ya verilmesi, bu gazetenin liberal eğilimleri gözönüne alınırsa, özel bir önem taşıyor.

Mülakatın diğer bir önemi, Kiev rejimi tarafından Kremlin’e düzenlenen dron saldırısının arifesinde yayınlanmış olması. Mülakattaki genel atmosfer, batıya karşı sert bir retorikten başka, aslında daha önemlisi, “Ukrayna’nın bir devlet olarak korunmasının [zaten] ABD’nin planları arasında bulunmadığından” hareketle yaklaşan küresel felaketler karşısında batıyla işbirliği çağrısı olması; ama bu çağrı (o kült Sovyet filmine atıfla “kaderin istihzası” diye adlandırmak gerek) Kremlin saldırısıyla birlikte duvara çarptı.

Mülakatın bir başka önemi, 1922’de genç Sovyet cumhuriyetinin Britanya ile yaşadığı, Britanya’nın Rusya İmparatorluğu’nun altın rezervlerine el koymasıyla başlayan derin krize gönderme yapması; ne yazık ki tarih sıkça unutuluyor, bu nedenle tarihi paralelliğin hatırlatılması çok yerinde. Aynı dönemde Britanya’nın başını çektiği dış müdahaleyi de buna eklemeliyiz.

Mülakatın dördüncü önemi, özgül bir batı karşıtı ideolojiyi seslendirmesi. Putin’in geçen yıl ekim ayında Valday forumunda yaptığı konuşmayı yorumlarken bunu “muhafazakâr antikapitalizm” diye tanımlamış ve şunun altını çizmiştim: “Burada muhafazakârlık gelenekçilikten ziyade devrim karşıtı olmak anlamına geliyor.”

Patruşev’in mülakatını bu perspektifle okumayı, hatta mümkünse “muhafazakâr antikapitalizme” geri dönüp gözden geçirmeyi öneriyorum.

***

— Nikolay Platonoviç, sizinle Büyük Anavatan Savaşı’nda zaferin 78’inci yıldönümü arifesinde görüşüyoruz. Günümüz dünyasında, özellikle de batıda birçok insanın bu tarihi unutulmaya terk etmek, ülkemizin İkinci Dünya Savaşı’ndaki rolünü silikleştirmek istedikleri sır değil. Bu türden kampanyaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

— İkinci Dünya Savaşı’nın önemli bir sonucu Birleşmiş Milletler Örgütü’nün kurulmasıydı. Onun oluşturulmasında kilit rolü Sovyetler Birliği oynadı ve orada önde gelen bir mevkiyi işgal etti.

SSCB’nin dağılmasıyla birlikte Washington ve Londra tekkutuplu bir dünya kurma şanslarının doğduğu sanrısına kapıldılar. Anglosaksonlar bu idealden bugün de vazgeçmiyorlar. Batıdakiler dünya düzeninde radikal bir değişiklik yolunun Rusya’nın yok olmasından veya kayyum idaresi altında üçüncü sınıf bir ülke haline gelinceye kadar zayıflamasından geçtiğini düşünüyorlar.

Ancak bu arzuları devletimizin gücünü ve Rusya halkının bağımsızlık iradesini hesaba katmıyor. Bu nedenle egemenlik kurmaya çalışan Anglosaksonlar savaşın sonuçlarını revize etmeyi, Rusya’yı muzaffer ülke ve BM Güvenlik Konseyi daimi üyelik statüsünden yoksun kılmayı, tarihi yeniden yazmayı, çokuluslu Sovyet halkının kahramanca eylemini unutturmayı hedefliyorlar.

İkinci Dünya Savaşı tarihini çarpıtma girişimleri batıda daha son silah sesleri susmadan başladı. Çatışmanın daha ilk aşamalarında İngiltere’de, Avrupa’da savaşın başlamasının temel rolünü Sovyetler Birliği’ne yüklemek için sahte belgelerden bir derleme yayınlamaya giriştiler. Gerçeklerle en ufak vicdan azabı duymadan hokkabazlık yapan modern uzmanlar, Nazi Almanyasının saldırgan ideolojisini SSCB’nin komünist idealleriyle eşit tutmaya çalışıyor, aslında seleflerinin mühürlerini kullanıyorlar.

— Bu bağlamda batıda tarihin unutulmasına faşizmin insanlıkdışı özü hakkında suskunluk eşlik ediyor. Tarihin yeniden yazılmasına yönelim bu türden eğilimleri nasıl açıklarsınız?

— Nasıl susmasınlar? Anglosakson elitinin temsilcilerinin faşist idealleri paylaştıklarına, Hitler’i mali ve örgütsel olarak desteklediklerine dair çok sayıda inkâr edilemez olgu var, oysa bugün “demokratik” yüzlerini korumaları lazım. İster fraklı olsun ister üniformalı, hangi elbiseyi giyerse giysin faşizm ve nazizm mutlak kötülüktür. Dahası, Anglosaksonlar günümüzün jeopolitik problemlerini çözmek için neonazi ideolojisini bile isteye yeniden canlandırıyorlar. Bu tür deneyler hâkimiyete değil küresel bir felakete yol açar, bu nedenle sert ve uzlaşmaz şekilde bastırılmalıdırlar.

— Bazı batılı uzmanlar batının kendi iktisadi refahı için küresel hâkimiyetin zaruri olduğunu ileri sürüyorlar. Bu durumda Rusya tarihi olarak onlara engel mi?

— Bu anlamda onlarla hemfikir olunabilir. Rusya, kendi dünya düzenini kurmaya çalışan batının gırtlağındaki kemik. Yüzyıldan uzun bir zaman önce İngiliz coğrafyacı Mackinder tarihin coğrafi ekseni ve Heartland yani Rusya’nın üzerinde bulunduğu orta-dünya üzerine bilinen teorisini formüle etmişti. Heartland üzerinde kontrolün dünya adası dediği Avrasya üzerinde hâkimiyet anlamına geldiğini gösteriyordu. Ona göre Heartland üzerinde hâkimiyet Avrasya coğrafyası üzerinde kontrolün temelini oluşturur, bu da küresel hâkimiyete yol açar.

Devletimizin Doğu Avrupa’daki küçük devletlerden oluşan bir tür “hijyen koridoru” yardımıyla izole edilmesi düşüncesi de ona ait. Ukrayna’yı ve eski imparatorluğun diğer milli çeperlerini Rusya’dan koparma inisiyatifi Mackinder’den çıkmıştı. Bunca yıl geçti, hedefleri değişmedi.

— Yani batının jeopolitiği onun kalıplarına göre mi gelişiyor?

— Batının Rusya karşıtı küresel stratejisi asırlar geçse de değişmiyor. Mackinder’i hatırlama nedenim, batı uygarlığı denen şeyin Rusya’ya karşı sayısız saldırgan “haçlı” seferinin altına yerleştirenin o olması.

NATO’nun doğuya genişlemesi bile Napoléon, Kayzer Wilhelm ve Hitler’in hareket ettiği istikametlerde ilerliyor.

Ülkemize karşı bütün büyük fetih seferleri, Avrasya’daki başlıca jeopolitik güç olan ülkemizi tasfiye etmek için yürütüldü.

ABD İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından Sovyetler Birliği’ni yok etmek onlarca Sovyet ve aynı zamanda Çin şehirlerini insanlık dışı atom bombardımanıyla yerle bir etmek niyetiyle için bir dizi plan hazırladı. Bu, Hiroşima ve Nagasaki’nin bombalanmasından sonra Japon halkına karşı nükleer terörün cezasız bırakılmasından güç alıyordu.

— ABD Dışişleri Bakanı Blinken Japonya’da nükleer bombaların sebep olduğu insani acılardan bahsetti. Tabii bunları Washington’un yaptığını bilinçli olarak suskunlukla geçiştirdi. Size göre neden nükleer çatışma ihtimalini mahkûm etmedi?

— Şaşılacak bir şey yok. Amerikalılar esasen savaşın ne olduğunu bilmiyorlar. Onların kıtasındaki son toplar 1865’te gümbürdedi. Ablukaların, yıkımların, açlığın, toplama kamplarının dehşetini yaşamadılar, milyonlarca insan kaybetmediler. Bu nedenle onların eliti silahlanmanın zarureti, Rusya’nın askeri olarak bozguna uğratılması, yeni savaşlara hazırlanılması üzerine kolaylıkla akıl yürütüyorlar. Uluslararası mutabakatları ihlal ediyor ve nükleer testleri yeniden başlatmaya tasasızca hazırlanıyorlar. AUKUS askeri birliği çerçevesinde Avustralya’ya nükleer güç reaktörleri bulunan denizaltılar inşa etme teknolojisini verme kararını alay edercesine alıyorlar.

— Ama bu çatışmada Avrupa esasen bütün olayların merkez üssünde bulunuyor. Olan biteni objektif şekilde değerlendirebilecek ve Washington’un önerdiği yolu reddedebilecek siyasetçi yok mu orada?

— Avrupa siyaseti bugün çok derin bir moral ve entelektüel çöküş içinde bulunuyor. En parlak örneği, batılı siyasetçilerin sadece birbirlerine Amerikan dışişleri el kitaplarını okumak için geldikleri Münih Güvenlik Konferansı.

ABD, Kuzey Atlantik İttifakı mekanizmalarını kendi ihtiyaçlarına göre kurmakla esasen Avrupa’yı işgal etti. Çıkışı olmayan bir duruma sokulan Avrupalı devlet adamları Eski Dünya’yı Amerikan deneyleri için ekonomi üssü haline getirdiler; NATO’nun askeri görevlerini uysalca yerine getiriyorlar. NATO komutanlığı ise Pentagon idaresi altında başka ülkelerin resmi yönetimlerini düpedüz görmezden gelerek doğrudan doğruya silah üreticileriyle birlikte çalışıyor.

NATO’nun genişlemesi Doğu Avrupa’nın başka bölgelerinin de kendi kontrolü altına girmesine imkân sağlıyor. Bu bağlamda belirleyici olan, yeni ülkeleri ittifaka katan algoritma. Bu, onay belgelerini başka birine değil ABD hükümetine vermek yoluyla “efendiye” sadakat yemini etmeyi emrediyor.

— Batı bütün eylemlerine teoriler ve gerekçeler getiriyor. Avrupa eliti, Dünya Ekonomi Forumu kurucu ve yöneticisi Klaus Schwab’ın sadece belli bir grup insan için müreffeh bir hayat kurmayı öngören “cesur yeni dünya” konseptine çok ciddi yaklaşmıştı. Eylemlerinin bugün bu konsepte göre belirlendiğini ileri sürebilir miyiz?

— Schwab ve benzerlerinin teorisine göre “cesur dünya” Rusya’yı ve Rusya’da yaşayanları kapsamıyor. Batı planlarına uygun olarak ülkemiz üzerindeki siyasi, askeri ve iktisadi baskısını devamlı şekilde sertleştiriyor.

NATO Doğu Avrupa ülkelerine ek askeri birlikler yerleştirdi. Bölgede yaklaşık 60 bin Amerikan askeri personeli konuşlandırılmış durumda. İttifak sınırlarımıza yakın askeri altyapısını modernize etti, kıtaların operasyon ve muharip hazırlık kapsam ve yoğunluğunu artırdı. Ukrayna’ya askeri araçlar ve silahlar sevk ediyor; Ukrayna ordusu için askerlerin eğitimine yönelik onlarca merkez açtı.

Terörizmle mücadelenin önemine dair sahtekârca açıklamalar yapan batı, Rusya’ya karşı terörist ve aşırılıkçı örgütleri aktif şekilde kullanıyor, 1990’lı yıllarda Kuzey Kafkasya’da kullandığı yöntemleri eyleme döküyor.

Batılı istihbarat servisleri ülkemiz topraklarında suç işlemeleri için Rusya halkına korku telkin edecekleri, devletimizin anayasal temellerini baltalayacakları umuduyla teröristleri ve sabotajcıları eğitiyor.

Anglosaksonlar Rusya’nın mali varlıklarını bloke etmekle İngiltere’nin Londra’nın Rusya İmparatorluğu’nun altın stokunu utanmadan mülk edindiği 1920’li yıllarda test ettiği şablonları kullanıyorlar.

— Ancak batı, Rusya’ya baskıdan başka Rusyalılar üzerinde enformatif-psikolojik baskıyı da aktif şekilde kullanıyor. Nihai hedefi nedir?

— Batı, ülkemizin ve halkımızın iç birliğini baltalamaya, yurttaşlarımızı demoralize etmeye, onlara değersizlik duygusu telkin etmeye çalışıyor. ABD ve Avrupa’daki bir dizi enstitü yorulmak bilmeksizin en delice sahte-bilimsel teoriler oluşturmak üzerine çalışıyorlar. Rusya vatandaşlarının bilincini yeni baştan formatlamanın, onların sözümona imparatorluk boyunduruğu altında bulunan başka milliyetlerin ve inançların yurttaşları önünde pişmanlığının zaruretini temellendiriyorlar.

Birkaç Amerikan vakfı, ABD Dışişleri ve Savunma Bakanlıkları siparişiyle “Başarısız devlet: Rusya’nın bölünmesi rehberi” başlığı altında alelacele kaleme alınmış bilimsel çalışmalarını Washington elitine sunuyorlar. Bunun yazarlarına göre kozlar esasen Rusya ile komşu devletlerin istikrarsızlığının sağlanması ve devam ettirilmesine, keza “beşinci kolun” desteklenmesini ve Rusya içinde ayrılıkçılığın kundaklanmasını da içeren bir enformasyon savaşına konulmalı.

Sadece George Soros’un yapılar (yeri gelmişken, kendisi İkinci Dünya Savaşı yıllarında Macaristan’daki kabiledaşlarını nazilere teslim etmişti) her yıl uydurma videolara, kurgulanmış fotoğraflara ve sosyal ağlardaki yalan haberlere 800 milyon dolar ayırıyor.

Batı, Rusya’nın ortak ve milli kimliğinin temellerini yıkmaya çalışıyor, bütün gücüyle bize yabancı, sosyal cinsiyet çeşitliliği ve tarihi revizyonizm gibi yeni şeyleri dayatıyor.

— Bu kültürel saldırganlığa engel olabilecek güçte miyiz?

— Rusya’nın karşıtları iyi ve cömert yanlarımızı kötüye kullanmaya alışkınlar. Rusya karşıtı fikirleri savunan batı beslemesi apolojistler liberalizm propagandası yaparak, vatan ve yurt sevgisi kavramlarını inkâr ederek düşmanın değirmenine su taşıyorlar. Bizim milli menfaatlerimizi, kültürümüzü ve tarihimizi, devletin geleceği kaygısıyla, amansızca savunmamız gerek. Batının propaganda makinesi şeref, asalet, metanet ruhuyla, halkımıza has sarsılmaz bir moralle karşılaştığında işleyemez. Rusya karşıtı saldırgan eylemler için zemin teşkil eden yalancı-bilimsel rusofobik teorileri çürütmeyi unutmadan geleneksel manevi-ahlaki değerleri kapsamlı bir şekilde korumak ve güçlendirmek, şart.

— Başka türlü bir baskıdan da söz edelim. Size göre, batının, iklim meselesini kullanarak Rusya’nın doğal kaynaklarının kontrolünü sağlamayı hedeflediği iddiası doğru mu?

— ABD ve onun Avrupalı müşterileri hiç utanıp çekinmeden uluslararası örgütlerin tribünlerinden Rusya’nın su kaynaklarının gezegendeki bütün devletler tarafından kullanılması gerektiği fikirlerini ileri sürmeye kendilerinde hak görüyorlar. Rakamlar üzerinde utanmadan cambazlık yapıyor ve güya Rusya’daki tatlı su rezervlerinin bu ülkede yaşayan insanların sayısı ve ülkenin iktisadi faaliyetiyle hiçbir ilgisi olmadığını söylüyorlar. Onlara angaje batılı bilimadamları ve siyasetçiler ise kategorik olarak sadece kolektif batı ülkelerinin dünyadaki doğal kaynaklar üzerinde hak sahibi olduğunu, Rusya’nın ise bu kaynakları adaletsiz şekilde aldığını söyleme cüreti gösteriyorlar. Batı bu tür açıklamalarla aslında Rusya’nın doğal kaynaklarına sahip olmaksızın yapamayacağını itiraf ediyor.

— Nükleer enerjiden vazgeçen Almanya geçtiğimiz günlerde üç nükleer santralini kapattı. Size göre Berlin neye güveniyor?

— Almanya yönetimi enerji kapasitesinin azaltılmasını teşvik ederek milli ekonomiyi enerji üretiminden yoksun kılıyor. Avrupalı yetkililerin güvendiği yenilenebilir enerji kaynakları nükleer santrallerde üretilen enerjinin yerini tamamen dolduramaz. Nükleer enerji sadece güvenilir bir enerji kaynağı değil, aynı zamanda enerji üretiminde ekolojik olarak en temiz yöntemlerden biri.

Avrupa son 20 yıldır ormanlarının dörtte birini kaybetti, zira yenilenebilir enerjinin yüzde 60’ı biyokütleden üretiliyor, bunun da neredeyse yarısı keresteden geliyor. Avrupa bu tempoyla tamamen ormansız kalacak.

Avrupalı yetkililer çevre gündemini ileri sürmekle profesyonel ekolojistlerin enerji alanında Rusya ile işbirliğinin yararı üzerine yaptıkları çıkarımları kategorik olarak gözardı ediyorlar.

— Aternatif enerji kaynaklarının güvenilirliği de birçok şarta bağlı. Mesela Kamçatka’daki Şiveluç volkanının püskürmesi güneş panellerini devirdi. Üstelik Şiveluç ne Vezüv ne de dünyadaki en tehlikeli uyuyan volkan sayılan ABD’deki Yellowstone…

— Yellowstone volkanını mı hatırlattınız? Uyanacak olursa bu benzeri görülmemiş bir felaket olur. İnsanlığın bildiği bütün püskürmelerden bin kat daha fazlasını yapabilir. Gözlemler volkanın aktivitesinin yıldan yıla arttığını, içindeki magmanın büyük bir hızla yüzeye yaklaştığını gösteriyor. Çevresinde meydana gelen depremlerin sayısı da devamlı artıyor; yılda 2 bine ulaşıyor.

Yapılan araştırmalar beklenen püskürme ve sonuçlarını modellemeye imkân veriyor. Kuzey Amerika’da canlı her şeyin ölümü kaçınılmaz sayılıyor. Gezegende yaşayanların büyük bölümü, zincir halinde volkanik püskürmelerden, depremlerden, tsunamilerden ve asit yağmurlarından etkilenecek. Ama bu, Amerika halkını heyecanlandırıyor, Amerika’nın siyasetçilerini değil.

Halkın ve iktisadi altyapının volkanların yokedici gücüne karşı korunması problemi volkanoloji alanında bilimsel araştırmaların geliştirilmesini gerektiriyor. Yaptırımların sayısını obsesif bir şekilde devamlı artıran batılı ülkelerin Rusya’dan uzaklaşması değil bilimsel alanda, jeoloji de içinde, işbirliğini devam ettirmesi gerek. İnsan hayatının geliştirilmesi ve korunması gereği araştırmalar ve başarılar bütün insanlığa ait olmalı.

Ellerinin altında Yellowstone olan Amerikalı yetkililerin halkın bilgeliğini daha sık hatırlamalarını dilemek geliyor içimden. Bir İngiliz atasözü şöyle der: camdan evlerde yaşayanlar taş atmamalı. Başka devletlerin ve halkların kaderini tayin eden Washington’un Pompei’deki antik Romalıların da dertsiz tasasız yaşadıklarını ve sefahatten uzak durmadıklarını hatırlamaları gerek.

Bu arada, Amerika’da kimileri olası bir püskürme halinde en güvenli yerlerin Doğu Avrupa ve Sibirya olacağını ileri sürüyorlar. Belli ki bu noktada Anglosakson elitinin neden bu Heartland’a sahip olma amacı güttükleri sorusunun cevabı da açığa çıkıyor.

— İnsani felaketler ve bunların yakınlaşması ülkeleri çatışmalara değil işbirliğine itmeli. Ama koronavirüsle mücadeledeki küresel deneyim tam tersini gösterdi. Ne dersiniz, benzer ölçekte yeni bir problemin ortaya çıkması halinde ülkelerin bölünmüşlüğü tecrübesi tekrar mı edecek? Yoksa insanlar durumu hükümetlerinden başka türlü mü görüyorlar?

— Dost olmayan diğer ülkelerde olduğu gibi ABD’de de Rusya’ya yönelik olumlu düşünceler besleyen insanlar yaşadığını unutmamak gerek. Saygın Amerikalılar ve Avrupalılar Washington’un Rusya karşıtı propagandasını tamamen görmezden gelebilir, ülkemize gelebilir ve Rusya kanunlarına uyma ve kültürümüze saygı gösterme şartıyla Rusya Federasyonu vatandaşları olabilirler.

Yeri gelmişken, devamlı ikametgâh olarak Rusya’yı tercih etmek isteyenlerin sayısı artıyor. Bunların çoğunluğu, Rusya’da korunan ama Amerika’da çoktan ayaklar altına alınmış olan moral ve ahlaki değerler bağlamında yakın olan inançları güçlü hıristiyanlar.

Bilgi için: geçtiğimiz yıl başka ülkelerin pasaportlarını alan ABD vatandaşlarının sayısı üçe katlandı. Meşum “Amerikan rüyası” miti havaya savruldu. Birleşik Devletler bugün kelimenin tam anlamıyla Ortaçağ’a yuvarlandı. ABD yetkilileri radikalleşen bireylerin vahşetine seyirci kalıyor, yurttaşlarını Black Lives Matter aktivistleri önünde eğilmek zorunda bırakıyor. Medya organlarının temsilcilerine yönelik şiddetlenen zulüm gerçek bir cadı avı olarak tanımlanabilir. Son iki yıldır ABD’de muhabirlere 300’ün üzerinde saldırı yapıldı. Onlarca gazeteci, yetkililerin susmayı tercih ettikleri konularda röportajlar hazırlarken sırf mesleki yükümlülüklerini yerine getirdikleri yüzünden tutuklandılar.

ABD’deki iç siyasi gelişmeler çalkantılı bir nitelik kazanıyor ve elit, şirketler ve iktidar yapıları arasındaki uzlaşmaz ihtilaflar yüzünden kontrol edilemez hale geliyor.

— Çalkantı sadece bu ülkenin içinde değil sınırları dışında da gözlenebiliyor. Ve bütün bunlar doğal afetler ve ardı kesilmeyen iktisadi krizler ortamında yaşanıyor. Sizin görüşünüze göre, eğer öyleyse bu şartlarda Ukrayna, ABD’nin nesine gerek?

— Ukrayna Amerikalılara sadece mevcut doğal kaynakların geleneksel nüfus olmaksızın acımasızca sömürü objesi olarak gerek. Washington bu neonazi siyasetini takip ederek ülkeyi milyonlarca insanın ülke dışında sosyal-iktisadi problemlere ve profaşist zulme karşı koruma kazanmak için kitlesel olarak terk ettiği bir toprak parçasına çevirdi. Ukrayna’da Washington tarafından örgütlenen 30 yıldır süren depremler ülke nüfusunu iki kat azalttı. Bugün Beyaz Saray Rusya ile savaşa son Ukraynalıya varıncaya kadar kolaylıkla devam ediyor. Bu bağlamda Ukrayna’nın bir devlet olarak korunması, ABD planları arasında bulunmuyor.

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English