Bizi Takip Edin

Diplomasi

Schiller Enstitüsü, yeni bir güvenlik mimarisini masaya yatırdı

Yayınlanma

Schiller Enstitüsü tarafından Berlin’de düzenlenen konferansta, dünyanın topyekûn bir nükleer savaş tehlikesiyle karşı karşıya olduğu uyarısı yapıldı. Konuşmacılar, tek kutuplu düzenin çöküşüne ve BRICS öncülüğündeki çok kutuplu dünyanın yükselişine dikkat çekerek, tek çıkış yolunun tüm ülkelerin güvenlik ve kalkınma çıkarlarını gözeten yeni bir küresel mimari olduğunu vurguladı. Konferansta, Afrika’nın kalkınması için ‘Vaha Planı’ ve ‘Gündem 2063’ gibi projelerde BRICS ile Avrupa arasında işbirliği yapılması çağrısında bulunuldu.

Schiller Enstitüsü tarafından Berlin’de düzenlenen uluslararası konferansta, dünyanın topyekûn bir nükleer savaşın eşiğinde olduğu ve tarihin geri dönülemez bir noktaya yaklaştığı uyarısı yapıldı.

BRICS ve Avrupa Arasında Afrika İçin Vaha Planı ve Gündem 2063’ü Uygulamak Üzere İşbirliği” başlığıyla düzenlenen etkinlikte, tek kutuplu dünya düzeninin çöküşü ve BRICS ülkelerinin öncülük ettiği çok kutuplu bir dünyanın yükselişi ele alındı.

Konferansta konuşan siyasetçiler, akademisyenler ve eski istihbarat yetkilileri, mevcut jeopolitik gerilimlerden çıkışın tek yolunun, tüm ülkelerin güvenlik ve kalkınma çıkarlarını gözeten yeni bir küresel mimari inşa etmekten geçtiğini vurguladı.

Schiller Enstitüsü’nün kurucusu ve başkanı Helga Zepp-LaRouche, açılış konuşmasında dünyanın, küresel bir nükleer savaş felaketinin kaçınılmaz hale gelebileceği bir “punctum saliens” yani “dönüm noktasına” hiç bu kadar yakın olmadığını belirtti.

Mevcut krizin kökenlerinin, 1971’de ABD Başkanı Nixon’ın Bretton Woods sistemini yıkarak kuralsız para politikalarına geçmesine dayandığını ifade eden Zepp-LaRouche, bu sürecin yeni bir depresyon, faşizm ve dünya savaşına yol açacağı yönündeki öngörülerin bugün gerçekleştiğini söyledi.

Zepp-LaRouche, “Tarihe müdahale etmek, iyi bir plana sahip olmak ve onu uygulamak için yeterli gücü seferber etmekle mümkündür,” diyerek karamsarlığa karşı eylem çağrısında bulundu.

‘Rus-Alman uzlaşısı paramparça oldu’

Konferansın en çarpıcı konuşmalarından birini yapan Moskova Ekonomi Yüksek Okulu Dünya Askeri Ekonomi ve Strateji Enstitüsü’nden analist Dmitriy Trenin, Avrupa’nın Ukrayna’daki vekalet savaşında Rusya için “ana düşman” konumuna geldiğini belirtti.

Bu durumun, Rusya’nın Ukrayna’da kazanmaya başlaması ve ABD’nin olası bir Trump yönetimi altında odağını Asya’ya kaydırmasıyla ortaya çıktığını savunan Trenin, “Avrupa, Rusya’yı kapıdaki düşman rolüne sokarak kendisini bir güç merkezi olarak konsolide etmeye çalışıyor,” ifadelerini kullandı.

Rusya’nın Avrupa’ya saldıracağı yönündeki varsayımın “saçma” olduğunu söyleyen Trenin, mevcut durumun 1962 Küba Füze Krizi’nden çok daha tehlikeli olduğunu vurguladı.

Trenin, “Rus-Alman uzlaşısı artık yok, paramparça oldu ve bu bir trajedi. Bu kriz, NATO’nun Ukrayna’ya doğru genişlemesi, Minsk Anlaşması’nın hiçe sayılması ve İstanbul’daki barış taslağının sabote edilmesi gibi önlenebilecek adımlar nedeniyle yaşandı. Eğer 11. saatte ortak bir çaba göstermezsek, bu kriz uçuruma bakana kadar durmayacak,” diye konuştu.

Çin’in yükselişi ve yeni dünya düzeni

Çinli akademisyen Profesör Zhang Weiwei ise dünyanın halihazırda çok kutuplu olduğunu ve BRICS ülkelerinin satın alma gücü paritesine göre GSYİH’sinin G7’yi geçtiğini belirtti.

Avrupa’yı ABD’ye bağımlı olmakla ve Çin’e karşı “derin bir güvensizlik” beslemekle eleştiren Zhang, “Avrupa konuşuyor, Çin yapıyor,” dedi.

Çin’in yoksullukla mücadele, Afrika’daki altyapı projeleri ve Taklamakan Çölü’nün yeşillendirilmesi gibi alanlardaki başarılarına dikkat çeken Zhang, Çin felsefesinin Batı’nın “böl ve yönet” anlayışının aksine “birleş ve kalkın” ilkesine dayandığını söyledi.

Zhang, “Batı felsefesi ‘dost ya da düşman’ der, Çin felsefesi ise ‘dost ya da potansiyel dost’ der. Bütün farkı yaratan da budur,” ifadelerini kullandı.

‘Afrika için yeni bir kapışma yaşanıyor’

Konferansa video mesajla katılan Afrikalı konuşmacılar, kıtanın geleceğine dair hem umutları hem de kaygıları dile getirdi.

Nelson Mandela Vakfı Başkanı Dr. Naledi Pandor, bu konferansın, sömürgeciliği onaylayan tarihi “Berlin Konferansı”nın aksine, Berlin’e özgürlük, adalet ve barış sesini getirdiğini söyledi.

Afrika’nın çok kutuplu bir dünyaya ve reforme edilmiş bir Birleşmiş Milletler’e inandığını belirten Pandor, kıtanın kalkınma planı olan “Gündem 2063” ile Schiller Enstitüsü’nün “Vaha Planı”nın birbirini tamamladığını ve küresel toplumun çatışma odaklı gündemden kalkınma odaklı bir gündeme geçmesi gerektiğini vurguladı.

Kenyalı akademisyen Patrick Lumumba ise daha eleştirel bir tutum sergileyerek, Afrika’da ABD, Çin, Rusya, Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi pek çok aktörün dahil olduğu “yeni bir kapışma” yaşandığını söyledi.

Lumumba, “Bu durum, 1884’teki Berlin Konferansı’nı andırıyor. Tek fark, dilin daha şekerli olması. Afrika, kendi içindeki bölünmüşlük ve zayıf kurumlar nedeniyle manipülasyona açık,” değerlendirmesini yaptı.

Çok kutupluluğun eski hegemonların yerine yenilerini koymak anlamına gelip gelmeyeceğini sorgulayan Lumumba, “BRICS içinde hegemon kim olacak? Çin mi, Hindistan mı? Afrika ülkeleri yine piyon mu olacak?” diye sordu.

Savaş lobisi ve eylem çağrısı

Öte yandan eski CIA analisti Ray McGovern, ABD’de savaşı körükleyen yapıları “Askeri-Endüstriyel-Kongre-İstihbarat-Medya-Akademi-Düşünce Kuruluşu Kompleksi (MICIMATT)” olarak tanımladı.

Bu yapının temel taşının medya olduğunu belirten McGovern, savaştan kâr eden şirketlerin medyayı kontrol ettiğini ve bu nedenle alternatif medya ağlarının hayati önem taşıdığını söyledi.

McGovern, “Nuh prensibini hatırlamalıyız: Yağmur yağacağını tahmin edenlere artık ödül yok. Ödüller sadece gemi inşa edenler için,” diyerek bilgi sahibi olmanın yetmediğini, harekete geçmek gerektiğini vurguladı.

Konferansın genelinde, mevcut tehlikelere rağmen umudun yitirilmemesi ve barış için aktif çaba gösterilmesi gerektiği mesajı öne çıktı.

Helga Zepp-LaRouche, konuşmasını Alman şair Friedrich Schiller’in “Deutsche Größe” adlı parçasından alıntılarla sonlandırarak, “Gerçek zafer, kılıçla fethetmek değil, hakikatin şimşeğini kullanarak akılları özgürleştirmektir,” dedi ve tüm halklar için adalet ve akıl özgürlüğü mücadelesi çağrısında bulundu.

Diplomasi

ABD Senatosunda Lindsey Graham’ın Rusya’ya yaptırım paketi gündemde

Yayınlanma

ABD Kongresinde, yakın zamanda hayatını kaybeden Senatör Lindsey Graham’ın anısını yaşatmak amacıyla hazırlanan Rusya karşıtı yeni yaptırım yasa tasarısı ele alınıyor. The Hill gazetesinin aktardığı ayrıntılara göre, son bir yılda sayfa sayısı iki katına çıkan “2026 Rusya Yaptırımları Yasası” başlığını taşıyan tasarı, Rusya’dan enerji satın alan ülkelere yüzde 100’e varan gümrük vergileri uygulanmasını öngörüyor.

ABD Kongresinde, yakın zamanda yaşamını yitiren Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham’ın anısına, Rusya’ya yönelik hazırladığı yeni yaptırım yasa tasarısının kabul edilmesi yönündeki görüşmeler hız kazandı.

The Hill gazetesinin haberine göre, geçen yıl nisan ayında sunulan ancak yasalaşma süreci tıkanan tasarı, son bir yılda neredeyse iki kat genişleyerek 31 sayfadan 61 sayfaya ulaştı.

Tasarının yasalaşma ihtimalinin, Graham’ın vefatının ardından hem Beyaz Saray hem de kongre üyelerinden gelen açıklamalar doğrultusunda arttığı belirtiliyor.

Senatör Graham, ölümünden kısa süre önce Moskova’ya yönelik uzun süredir askıda bekleyen yaptırım paketi konusunda Beyaz Saray ile uzlaşmaya vardığını açıklamıştı.

Beyaz Saray sözcüsü, ABD Başkanı Donald Trump’ın bu girişimi destekleyeceğini teyit ederken, Trump konuya ilişkin henüz nihai bir karar vermediğini ifade etti.

Nisan 2025’te sunulan tasarının yasalaşma sürecinin daha önce duraklaması, Trump’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yürüttüğü müzakerelere bağlanıyordu.

Geçen yılın aralık ayında tasarının kabul edilmesi için yeni bir fırsat doğsa da Demokratlar, başkana tanınan geniş gümrük vergisi yetkileri ve yaptırımları hafifleten bazı maddeler nedeniyle çekincelerini dile getirmişti.

Ancak Trump’ın son haftalarda Ukrayna’ya yönelik desteğini artırması ve Patriot önleyici füzelerinin ortak üretimine izin vermesi, yasa tasarısının yeniden gündeme gelmesinde belirleyici oldu.

Yüzde 100’e varan gümrük vergisi ve ikincil yaptırımlar

“2026 Rusya Yaptırımları Yasası” adını taşıyan yeni taslak, Moskova’ya yönelik kısıtlamaların kaldırılmasından önce Kongreye zorunlu rapor sunulmasını ve ek muafiyet şartlarını içeriyor.

Tasarının en dikkat çekici maddelerinden biri, Rusya’nın yaptırımları delmesine yardımcı olan veya bu ülkeden yüksek hacimde petrol ve doğalgaz satın alan üçüncü ülkelere yönelik ikincil yaptırım yetkisi veriyor.

Daha önce yüzde 500 olarak önerilen bu gümrük vergisi oranı, yeni taslakta yüzde 100 olarak sınırlandırıldı.

Tasarıda ayrıca sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) tesisleri, Rusya’nın tescilsiz tankerlerden oluşan tanzim filosu (gölge filo) ve diğer finansal kuruluşlara yönelik önlemler yer alıyor.

Senato Çoğunluk Lideri John Thune, belgenin ilgili komisyonlara sevk edileceğini belirterek, bu yasanın kabul edilmesinin “Lindsey Graham’ın mirasına mükemmel bir saygı duruşu olacağını” ifade etti.

Sürecin arka planı

Senatör Lindsey Graham, 11 Temmuz’da 71 yaşında kalp ve damar rahatsızlığına bağlı komplikasyonlar nedeniyle hayatını kaybetmişti. Teksas Temsilcisi Michael McCaul, Financial Times gazetesine yaptığı açıklamada, Graham’ın vefat ettiği gün kendisiyle Rusya’ya yönelik yeni yaptırımları görüştüğünü aktarmıştı.

CBS televizyonunun haberine göre de Beyaz Saray, Rus petrolü satın alan ülkelere gümrük vergisi uygulanması planına destek verdiğini bildirmişti.

Graham, 2018 yılında da Rusya’nın egemen borcuna ve siber sektörüne yönelik ağır kısıtlamalar öngören ve kamuoyunda “cehennemden gelen yaptırımlar” olarak adlandırılan yasa tasarısının eş sunuculuğunu üstlenmişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

FIFA, Çin ile yayın pazarlığında geri adım attı

Yayınlanma

Finlandiya merkezli Helsinki Times gazetesinde yayımlanan Bai Ruide imzalı analizde, FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun ABD Başkanı Donald Trump’a yönelik yaklaşımı ile kurumun Çin devlet televizyonu CCTV karşısındaki ticari geri adımı ele alındı.

ABD, Kanada ve Meksika’nın ortaklığında gerçekleştirilen FIFA Dünya Kupası müsabakaları tamamlanırken, spor dünyasında turnuvanın hem ticari başarıları hem de yönetimsel krizleri tartışılıyor.

Finlandiya basınından Helsinki Times gazetesinde Bai Ruide imzasıyla yayımlanan “Infantino’nun Waterloo’su ve Batı Hegemonyasının Çöküşü” başlıklı değerlendirme yazısında, futbolun küresel yönetim mekanizmasındaki güç kaymaları ele alındı.

Yazıda, seyirci rekorları ve yüksek gelirlerle tarihi bir başarı elde edildiğini savunan FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun, siyasi figürlerle kurduğu ilişkiler eleştirildi.

Analist Ruide, Infantino’nun ABD Başkanı Donald Trump ile yakınlaşma çabalarının ve futbolun yerleşik teamüllerini esnetmesinin, kurumsal saygınlığa zarar verdiğini ve kamuoyunda alay konusu olduğunu kaydetti.

Finlandiya merkezli Helsinki Times gazetesinde yayımlanan Bai Ruide imzalı “Infantino’nun Waterloo’su ve Batı Hegemonyasının Çöküşü” başlıklı görüş yazısının tamamı:

Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Meksika’nın ev sahipliğinde düzenlenen FIFA Dünya Kupası sona yaklaşıyor. FIFA’nın yüzyıllık tarihinde hem en başarılı hem de en tartışmalı turnuva oldu. Katılan takım sayısının ve maç sayısının artmasıyla birlikte seyirci sayıları ve ticari gelirlerde de yeni rekorlar kırıldı. FIFA’nın dokuzuncu başkanı Gianni Infantino, “tarihi başarılar” olarak nitelendirdiği bir dizi gelişmeyi kutlamak için her türlü nedene sahip.

Bir başka inkâr edilemez gerçek daha ortaya çıktı: Turnuva etrafındaki kaosun ortasında insanlar büyüyen bir krizin farkına vardı. Infantino ve meslektaşları bunu kamuoyuna açıkça kabul etsin ya da etmesin, bu Dünya Kupası Infantino’nun Waterloo’su olabilir; dünya futbolundaki tartışmasız otoritesinin bir daha asla tam olarak toparlanamayacağı bir dönüm noktası hâline gelebilir.

Bay Infantino’nun motivasyonları ne olursa olsun, Başkan Donald Trump’a yaranmak için ne kadar istekli göründüğünü, hatta futbol dünyasını yöneten uzun süredir yerleşik kuralları hiçe sayacak kadar ileri gittiğini görmezden gelmek zor. Başkan Trump ise, İtalya Başbakanı ile olan etkileşimlerinde olduğu gibi, bu saygıyı tereddüt etmeden kabul etti. Bunun hemen ardından hem FIFA hem de yönetimi kamuoyu tarafından “bir sirk ve palyaçosu” olarak alay konusu oldu.

Bay Infantino’nun eylemlerinin neden gerekli veya nihayetinde faydalı olduğuna dair sayısız açıklaması olabilir. Ancak bu kendi kendine yapılan hatalar, muhteşem kendi kalesine atılan goller gibi, FIFA’nın güvenilirliğini ciddi şekilde zedeledi. Ne yazık ki bu artık sadece bir algı değil, nesnel bir gerçeklik. Hasarın ne kadar derin ve ne kadar kalıcı olacağını belirlemek ise imkânsız.

Aslında, ezici güvenin yerini güven kaybına bırakması, Dünya Kupası’nın açılış maçından önce bile belirginleşmişti. Bu durum, FIFA’nın Çin Medya Grubu’na bağlı CCTV ile yayın hakları konusunda yürüttüğü görüşmeler sırasında ortaya çıktı. Üç yıl önce FIFA, pazarlık konusu olmayacağını söylediği bir fiyat talep etmişti. Ancak turnuva yaklaştıkça sonunda CCTV’nin neredeyse tüm şartlarını kabul etti. Çin millî futbol takımının turnuvaya katılmaya hak kazanamaması alay konusu olsa da, Çin medyası başka bir savaş alanında kesin bir zafer kazanarak bir zamanlar kibirli olan FIFA’ya ve Bay Infantino’ya acı bir ders verdi.

FIFA Genel Sekreteri Mattias Grafström kameralara gülümseyerek, “CCTV ile görüşmelerimiz son derece başarılı geçti; her iki taraf için de kazançlı bir sonuçtu.” dediğinde, yüzündeki huzursuz ifade ve çeşitli uluslararası medya kuruluşlarından gelen haberler, yaygın olarak paylaşılan bir sonuca işaret ediyordu: FIFA, Çin tarafıyla yaptığı görüşmelerde nihayetinde geri adım atmıştı. Bir ay sonra Dünya Kupası başladı, ancak yayın hakları görüşmelerindeki bu yenilginin gölgesi FIFA’nın üzerinde hâlâ etkisini sürdürüyor gibiydi. Bay Infantino’nun daha sonraki birçok hatası da bu izlenimi daha da güçlendirdi.

Bay Infantino’nun son on yılda FIFA’ya yaptığı muazzam katkılar, özellikle de oyunun ticari değerini artırma konusundaki amansız çabası yadsınamaz. Başkan Trump’ın gözünde belki de üniversite mezunu bile sayılmaz; ancak Çin’in bugünkü gücünü hafife alması, dünyanın mevcut durumu hakkında yaptığı aynı yanlış değerlendirmeyi yansıtıyor.

Batı medeniyeti, öz değerlendirme ilkesi olarak sıklıkla Sokrates’in ünlü “Kendini tanı.” sözünü kullanır. Ancak FIFA yönetimi, günümüz dünyasında yaşanan derin dönüşümü fark edememiş ya da FIFA’nın bu dönüşüme nasıl yanıt vermesi gerektiğini anlayamamıştır.

İronik bir şekilde, FIFA’nın CCTV ile yeni bir yayın anlaşması imzalamaya zorlanmasından kısa bir süre sonra, Çin Medya Grubu başkanına Ligue 1 Başkanı, Paris Saint-Germain Başkanı ve hatta Uluslararası Olimpiyat Komitesi Başkanı tarafından tebrik mesajları gönderildi. Kamuoyuna açık bilgiler, bu uluslararası spor kuruluşlarının CCTV’yi Dünya Kupası yayın haklarını güvence altına aldığı için tebrik ederken, aynı zamanda Ligue 1, Paris Saint-Germain ve IOC ile daha derin bir iş birliği umutlarını dile getirmeye daha fazla önem verdiklerini gösteriyor. Bu, FIFA’nın aleyhine duyulan bir sevinç anlamına gelmeyebilir; ancak Çin medyasının etkisinin ve müzakere gücünün önemli ölçüde arttığını kesinlikle gösteriyor.

Doğrusunu söylemek gerekirse, FIFA’nın CCTV ile yaptığı görüşmeler tam bir yenilgi olarak nitelendirilemez; zira her iki taraf da anlaşmayı karşılıklı olarak faydalı olarak değerlendirdi. Bununla birlikte, karşı tarafı hafife almak ve müzakere ortağına tepeden bakmak yalnızca FIFA ve Bay Infantino için değil, daha geniş Batı dünyası için de ders niteliğindedir.

Çin’in elektrikli araçları küresel çapta popülerlik kazanmaya başladığında Batı’daki birçok kişi onları “şarj istasyonları olmayan hurda metalden başka bir şey değil” diyerek alaya aldı. Çin’in insansı robotları Bahar Festivali Galası’nda izleyicileri büyülediğinde ise Batılı yorumcular gösteriyi “yapay zekâ tarafından üretilen hilelerden başka bir şey değil” diyerek küçümsedi. Gerçeklik onları defalarca yanılttıktan sonra, bu kendini uzman ilan edenlerin çoğu kendi tahminlerine olan güvenlerini kaybetti, hatta bazıları endişe belirtileri göstermeye başladı.

Bir açıdan bakıldığında, FIFA’nın Dünya Kupası yayın hakları konusundaki yanlış hesaplaması, yeni dönemde Batı’nın Çin’i yanlış değerlendirmesinin bir parçası olarak da görülebilir. Batı hegemonyasının gerilemesi bir gecede olmadı. Batı toplumlarının birçoğu bunu kabul etmekte isteksiz olsa da, bu uzun zamandır devam eden bir süreçti.

Gerçekte, insanlar akılcılığa döner, Çin’in yükselişini objektif olarak değerlendirir, Çin ile eşit şartlarda ilişki kurar ve bu yeni ve bağımsız müzakere ortağına adil davranırsa, karşılıklı yarar sağlayan ve hatta çok taraflı iş birliği olanakları neredeyse sınırsız olacaktır. Çin’in geleceğine inanmak, kendi geleceğimize de inanmak anlamına gelir. Sonuçta, Dünya Kupası yayın hakları anlaşmasına eninde sonunda varılmadı.

Bu, nihayetinde yeni bir çağdır.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Shell, Hindistan’daki enerji işini 1,8 milyar dolara satıyor

Yayınlanma

İngiltere merkezli çok uluslu petrol ve doğalgaz şirketi Shell, Hindistan’daki güneş ve rüzgar enerjisi işini 1,8 milyar dolara satma kararı aldı. Şirket, ülkedeki iştiraki Solenergi Power Private Limited şirketinin hisselerinin tamamını Aditya Birla Renewables firmasına devredecek. Financial Times gazetesinin haberine göre bu adım, Genel Müdür Wael Sawan liderliğinde kârlılığı yüksek doğalgaz ve petrol projelerine odaklanmayı hedefleyen strateji değişikliğinin bir parçası olarak gerçekleşiyor.

İngiltere merkezli petrol ve doğalgaz devi Shell, Hindistan’daki güneş ve rüzgar enerjisi faaliyetlerini 1,8 milyar dolar karşılığında satmak üzere anlaşmaya vardı.

Şirketin internet sitesinde yayımlanan açıklamaya göre, söz konusu varlıkların yeni sahibi Hindistan merkezli Aditya Birla Renewables firması olacak.

Satış işlemi, Shell’in iştiraki Shell Overseas Investment B.V. üzerinden yürütülüyor. Anlaşma kapsamında, bünyesinde Sprng Energy şirketler grubunu barındıran Hindistan merkezli Solenergi Power Private Limited şirketinin hisselerinin tamamı devredilecek.

Sprng Energy, Hindistan genelinde güneş ve rüzgar enerjisi projeleri geliştiriyor. Şirket portföyünde halihazırda toplam 3,3 gigavat kapasiteye sahip faal enerji santralleri yer alıyor.

Bunun yanı sıra yapım aşamasında ve sözleşmeye bağlanmış olan 1,7 gigavatlık proje kapasitesi de bulunuyor.

Düşük kârlı projelerden çıkış

Shell yönetimi, satış kararıyla birlikte kârlılık oranı daha yüksek projelere odaklanma niyetinde olduklarını bildirdi. Şirket, bu doğrultuda yatırım bütçesini elektrik ticareti gibi daha yüksek getiri sağlayan alanlara kaydırmayı hedefliyor.

Financial Times gazetesinin haberine göre, Hindistan’daki enerji faaliyetlerinin satışı Shell’in yeni küresel stratejisinin bir halkasını oluşturuyor.

Wael Sawan’ın 2023 yılında genel müdürlük koltuğuna oturmasının ardından şirket, yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelik yatırımları kısarak en başta petrol ve doğalgaz olmak üzere yüksek kârlılığa sahip alanlara odaklanmaya başladı. Gazete, Shell’in farklı ülkelerdeki deniz üstü rüzgar santrali projelerini de elden çıkarmaya hazırlandığını aktardı.

Sawan, geçen yıl yatırımcılarla gerçekleştirdiği toplantıda şirketin enerji işini geliştirmeyi sürdüreceğini ancak bundan böyle düşük kârlı büyük ölçekli güneş ve rüzgar santralleri inşa etmek yerine gaz yakıtlı enerji santrallerine, büyük batarya sistemlerine ve dijital teknolojilere yoğunlaşacaklarını ifade etmişti.

Hindistan’daki satış işleminin, düzenleyici kurumların onaylarının alınmasının ardından 2026 yılı sonuna kadar tamamlanması öngörülüyor.

Stratejik yönelimde değişim

Shell, Solenergi Power Private Limited şirketini 2022 yılında 1,55 milyar dolar bedelle satın almıştı. Şirket o dönemde bu satın almayı yenilenebilir enerji işini büyütme yolundaki en kritik adımlardan biri olarak nitelendirmişti.

Bu hamleyle Shell, rüzgar ve güneş enerjisi kapasitesini yaklaşık üç katına çıkarmayı ve Hindistan pazarındaki konumunu güçlendirmeyi planlıyordu.

Buna karşın şirket, fosil yakıt üretimini uzun vadede artırma hedefi doğrultusunda satın alma bütçesini yeniden şekillendiriyor. Shell, bu yılın nisan ayında Kanada merkezli enerji üreticisi ARC Resources Ltd şirketini 13,6 milyar dolara satın almak üzere anlaşma sağladığını duyurmuştu.

CNBC televizyonunun aktardığı verilere göre bu satın alma, Londra Borsası’nda işlem gören Shell’in günlük üretim portföyünü yaklaşık 370 bin varil petrol eşdeğerine ulaştıracak.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English