Bizi Takip Edin

Görüş

Suriye hezimeti ve Rusya: Birkaç soru ve yanıt

Yayınlanma

Rusya’nın askeri strateji, iç siyasi dengeler ve uluslararası prestij arasında giderek sıkıştığı yeni bir Fetret Devri söz konusu. Moskova’da, Rusya’nın dış politikada attığı adımların başarısız olması halinde kimin suçlanacağı, kimin öne çıkacağı ya da kenara itileceği, kimin “günah keçisi” ilan edileceği konusunda bitmeyen bir hesaplaşma sürüyor.

Öyleyse ilk sorumuzu soralım: Tarih boyunca Rusya’da askeri yenilgi, komutanları, liderleri ve iç siyasi yapıyı nasıl etkiledi? Bilindiği üzere Rusya gibi büyük bir gücün yaşadığı askeri başarısızlıklar, doğrudan komuta kademesinin ve başkomutanın güvenilirliğini sarsar. Üstelik bu sadece askerî bir mesele değildir; kamuoyunun güveni, liderin popülaritesi, hepsi bir arada darbe alır. Zaferin getirdiği kahramanlık payesi, bazen sivil liderin koltuğunu tehlikeye atabilir. Zira büyük bir zaferin mimarı olan komutan, halk nezdinde devlet başkanından daha popüler hale gelebilir. Bu nedenle liderler, zaferin meyvelerini tek başlarına toplamak istedikleri gibi, yenilginin faturasını da başkalarına kesmeye çalışırlar.

Tarih bunun örnekleriyle dolu. Stalin’in, İkinci Dünya Savaşı öncesi dönemde kendi komuta kademesine duyduğu güvensizlik sonucu bazı generallerini kurşuna dizmesi bir sır değil. Zafer sonrasında ise gücünü pekiştirmek adına, Georgiy Jukov gibi muzaffer bir mareşali dahi kenara itmekten geri durmadı. Benzer şekilde bugünün Rusya’sında da liderlerin ve generallerin ilişkisi, askeri başarı ve başarısızlık sarmalında şekilleniyor.

Peki bugün durum ne? Modern Rusya’da Devlet Başkanı Vladimir Putin’in kamuoyu desteği, orduya olan güvenden genellikle biraz daha yüksek çıkıyor. Örneğin Levada Merkezi’nin yıllar boyu yaptığı kamuoyu yoklamalarına göre, halkın orduya güveni her zaman yüksek bir seviyede olsa da başkanın popülaritesi genellikle 10 puan kadar daha önde. Bu da gösteriyor ki Rusya’da devlet başkanlığı makamı, halkın gözünde ordunun da üzerinde bir meşruluk katmanına sahip.

Ancak bu tablo statik değil. Bir zafer dalgası geldiğinde hem başkana hem orduya olan güven artıyor. Ama işler tersine döndüğünde, yani savaş kaybedildiğinde veya kötüye gittiğinde, faturanın kime kesileceği sorusu kaçınılmaz hale geliyor.

Suriye örneği, bu noktada oldukça çarpıcı. Rusya’nın Suriye’de son dönemde yaşadığı durum, özellikle Türkiye’nin ve dolaylı olarak ABD ve İsrail’in hamleleri karşısındaki tutum, Rus Genelkurmayı’nın ve Kremlin’in stratejik başarısızlığına işaret ediyor. Bu başarısızlık, bir askeri bozgundan ziyade, “stratejik geri çekilme” veya “sessiz teslimiyet” olarak da görülebilir. İşte tam da bu noktada soruyoruz: Ne oldu da Rusya, tarih boyunca neredeyse hiç yapmadığı bir şeyi, yani ciddi bir çatışmadan neredeyse kurşun sıkmadan geri çekilmeyi tercih etti?

Bu soruyu cevaplayabilmek için önce Rusya’nın Suriye’deki çıkarlarını, hesaplarını ve bu denklemdeki tüm aktörleri anlamak lazım. Rusya, Suriye topraklarında deniz üssü Tartus ve hava üssü Hmeymim üzerinden Doğu Akdeniz’de stratejik bir varlık sürdürmek istiyor. Bu üsler, Rusya’nın Afrika’ya ve Orta Doğu’ya açılan kapısı. Suriye ordusu ile birlikte hareket eden Rus kuvvetleri, aynı zamanda İran’la bir koordinasyon içindeydi. Ancak son hamlelerde görülen o ki ne İran’ın ne de Suriye rejiminin askeri kapasitesi, Rusya’nın beklediği düzeyde direnç gösteremedi. Üstelik İsrail’in Suriye içlerindeki İran destekli unsurlara gerçekleştirdiği hava saldırıları karşısında Rusya’nın “sessiz kalma” politikası da büyük bir itibar kaybına yol açtı.

Öte yandan Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde, özellikle İdlib ve çevresinde kendi nüfuz alanını genişletiyor. Rusya ile Türkiye, Suriye’de zaman zaman iş birliği, zaman zamansa güç mücadelesi içinde oldular. Ama gelinen noktada Türklerin sahada elde ettiği avantaj, Rusya’nın prestijini ciddi biçimde zedeliyor. Peki bu denge değişimi ne anlama geliyor? Türkiye’nin hamleleri, Rusya’nın Afrika ve Asya’daki müttefiklerine hangi mesajı veriyor? Sanki şu: Rusya, zora düştüğünde dostlarını yarı yolda bırakabilir. Bu da uluslararası ilişkilerde güvenin sarsılmasına yol açıyor.

Bir diğer çarpıcı nokta ise Rusya’nın Suriye’den çekilirken ya da geri adım atarken “günah keçisi” araması. Komuta kademesindeki generaller hedef tahtasına konuyor. Örneğin Suriye’deki Rus kuvvetlerinin komutanı General Sergey Kisel’in görevden alınması, çok takipçili Telegram kanallarında “başarısız generallerin Suriye kum havuzunda itibar aklama girişimleri” şeklinde küçümseyici ifadelere yol açtı. Ancak kimse sormuyor: Kremlin’in eli kolu bağlıyken, generaller ne yapabilirdi? Bu tür soruların sorulmaması, Rus iç siyasetindeki otosansürün bir yansıması.

Tabii bu durum Rus kamuoyunun orduya duyduğu güveni nasıl etkiliyor? Levada’nın son verilerine göre orduya güven hâlâ yüksek seviyelerde seyrediyor olsa da 2022 yılından beri düşüş eğiliminde. Güven 2022’de patlama yapmış, ancak 2023 ve 2024’te yavaş yavaş gerilemeye başlamış. Bu gerileme, Rusya’nın Ukrayna sahasındaki uzun süreli çatışmalar ve Suriye sahasındaki “görünmez” yenilgi ile bağlantılı olabilir mi? Büyük olasılıkla evet. Ayrıca Rusya içerisinde Devlet Başkanı Putin’in popülerliği yüzde 80’lerde seyrederken ordunun güveni yüzde 70’lerde. Bu fark, toplumun liderden beklentilerinin daha yüksek olduğunu, ancak ordunun sahada beklenenleri tam olarak sunamadığında kolayca eleştirilebildiğini gösteriyor.

Diğer yandan, Yevgeniy Prigojin ve Wagner de bu tartışmanın bir parçası. Haziran 2023’teki kısa süreli kalkışma, Rus kamuoyunda ilginç bir etki yarattı. Halkın önemli bir kısmı, Prigojin’in üst düzey bürokratlara yönelttiği eleştirilerde haklılık payı görmüştü. Ancak aynı halk, darbe teşebbüsü fikrini onaylamadı.

Suriye meselesi, şu an için Rus iç kamuoyunda bir şekilde karartılmış durumda. Kremlin, medyada Suriye’deki başarısızlık veya geri çekilme konusunu tartıştırmıyor. Doğrudan bir sansür uygulanmasa da medyada bu konunun ele alınmaması yönünde güçlü bir baskı var. Bu, halkın olan biteni anlamasını zorlaştırıyor. Peki halk gerçekten bu durumu bilmiyor mu? Yoksa bilip de konuşmamayı mı tercih ediyor? Bu, Rusya’da hükümet ile toplum arasındaki kadim bir soru. Büyük ihtimalle halkın önemli bir kısmı durumu sezse de bu konuda konuşmak istemiyor, zira gündem Ukrayna veya iç ekonomik sorunlar gibi daha yakın konularla meşgul.

Gelelim olayın tarihsel boyutuna. Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu, tarih boyunca pek çok kez karşı karşıya geldi. Genellikle Rusya’nın askeri gücü Türkleri zorlamıştı. Şimdi ise “Rusya’nın Suriye topraklarından neredeyse tek kurşun atmadan geri çekilmek zorunda kalması” tarihte pek örneği olmayan bir durum. Özellikle Genelkurmay kademesi, bu durumun farkında ve gelecekteki stratejilerini bu deneyim ışığında şekillendiriyor. Ancak belli ki şu an için bu hesaplaşma erteleniyor, zira Rusya’nın önceliği Ukrayna cephesinde bir zafere ulaşmak. Rusya’nın stratejisinin dayanak noktası bu: Ukrayna cephesindeki mutlak ve kapsamlı bir zafer, Suriye’deki yara izlerini kamuoyu önünde belki biraz olsun hafifletebilir.

Bu gelişmeler Rusya’nın Afrika ve Asya’daki dostları için ne ifade ediyor? Rusya, yıllardır Afrika’da ve başka coğrafyalarda askeri danışmanlık, güvenlik desteği, silah anlaşmaları ve diplomatik koruma gibi hizmetler sunuyor. Peki müttefikleri, Rusya’nın sıkıştığında geri çekileceğini, hatta onları kaderine terk edebileceğini düşünmeye başladığında, Moskova’nın küresel nüfuzu zayıflamaz mı? Kuşkusuz, bu soru Kremlin’i de meşgul ediyor.

Ancak Levada’nın son araştırmalarına baktığımızda, Rusya halkı hala geleceğe dair iyimser. Neredeyse 2/3 oranında Rusya vatandaşı geleceğe güvenle baktığını söylüyor. Özellikle genç nesil, Moskova ahalisi ve ekonomik olarak daha iyi durumda olan kesimler, Putin’in politikalarına onay verenler, gelecek konusunda daha iyimser. Bu iyimserlik, belki de devletin kontrol ettiği medya organlarının yarattığı atmosferden, belki de halkın “millî gururunu” koruma içgüdüsünden kaynaklanıyor. Ya da Rusya halkı, büyük güç siyasetinin bir satranç oyunu olduğunu, bazen bir piyon feda edilse de sonuçta stratejik bir kazanım olacağına inanıyor.

Liderin sarsılmaz konumu, ancak başarılarla beslenir. Başarı olmadığında, gündemde kayıplar, tavizler ve geri çekilmeler olduğunda ise lider etrafındaki hizipler, “Biz daha iyi yapardık,” veya “Biz başından beri uyarmıştık,” diyerek devreye girer. Bu noktada yeni bir soru soralım: Putin’in stratejik vizyonu bu durumdan ne ölçüde etkileniyor? Dışarıdan bakıldığında, Putin 2000’lerin başından beri sistematik bir şekilde Rusya’nın küresel arenadaki rolünü güçlendirme stratejisi güttü. Kırım’ın ilhakı, Suriye müdahalesi, Libya, Orta Afrika Cumhuriyeti, Mali ve diğer Afrika ülkelerinde artan Rus askeri varlığı, bunun parçalarıydı. Ancak Suriye’de yaşananlar, bu stratejinin sınırlarını da gözler önüne seriyor. Ankara, Tel Aviv, Washington gibi güç merkezleri, Rusya’nın esneme paylarını test ediyor. Ve şu an görülen o ki bu testte Rusya, saldırgan değil, savunmacı bir pozisyonda.

Rus medyası bu konuda ne yapıyor? Resmi medya kanalları, Suriye’deki gerilemeyi görmezden gelerek zafer ve başarı anlatısını sürdürmeye çalışıyor. Bu bir tür “hasar kontrolü”. Eğer kamuoyu Suriye’deki durumun ayrıntılarını bilse ve ordunun direnmeden çekildiğini öğrenirse ne olurdu? Halkın orduya güveni daha da düşebilir, belki Putin’e olan destek bir miktar sarsılabilirdi. Bu nedenle Kremlin, konuyu tamamen kapatmasa da gündeme getirmeme, tartıştırmama yolunu seçiyor. Rus analistlerin bir kısmı ise bu durumu, Arap müttefiklerinin yetersizliği veya “Arapların Ruslar kadar dirençli olmadığı” gibi ırkçı söylemlerle açıklamaya çalışıyor. Bu tür açıklamalar, esasen başarısızlığın gerçek nedenlerine bakmaktan kaçınmanın yollarından biri.

Bu durumun uzun vadeli sonuçları ne olabilir? Eğer Rusya gerçekten de Suriye’deki üslerini terk etmeye zorlanırsa – ki bu şu anda müzakere konusu gibi görünüyor – Doğu Akdeniz’deki stratejik mevzilerini kaybedecek. Bu da Rus Donanması’nın Afrika’ya ve Orta Doğu’ya erişimini zorlaştıracak, Akdeniz’deki varlığını sınırlayacak. Böyle bir durumda Rusya, diplomasiyi devreye sokarak “gitmiyoruz ama kalmak için de savaşa girmiyoruz,” gibi bir pozisyon almaya çalışacak. Müzakereler yoluyla Tartus ve Hmeymim üslerini korumaya çabalayacak. Bu amaçla sahadaki yeni güç odaklarıyla anlaşmalar yapmaya yönelecek. Ne kadar başarılı olacaklarını ise zaman gösterecek.

Vzglyad gibi yarı resmi yayın organları, Rusya’nın bu geri çekilme planlarının çok önceden yapıldığını iddia ediyor. Yani Rusya, İdlib merkezli militanların harekete geçmesinden, Amerikan ve İsrail baskılarının artmasından, Türkiye’nin genişlemesinden önce bile “stratejik bir esneme planı” tasarlamış olabilir. Bu, bir nevi “Biz aslında çekilmiyoruz yeniden konuşlanıyoruz,” söylemini destekleyen bir propaganda olabilir. Fakat gerçekten böyle bir plan var mıydı, yoksa bu bir başarısızlığı başarı gibi sunma çabası mı? Bu sorunun kesin cevabını bilmek zor. Fakat şu net: Rusya, uzun ve zorlu bir diplomasi sürecine girecek. Sahada kaybedilen nüfuzu, masada geri kazanma gayretine girecek. Diplomatlar ve istihbaratçılar devreye girecek, Rusya kendisini bölgede hâlâ vazgeçilmez bir güç olarak konumlandırmaya çalışacak.

Peki Rus Genelkurmayı bu süreçte nasıl bir rol oynayacak? Ordu, şu anda Ukrayna cephesine odaklanmış durumda. Orada elde edilecek bir başarı, Suriye’deki yenilgilerin gölgesini azaltabilir. Rusya’nın iç siyasetinde de ordu, gücünü korumak ve ileride daha fazla söz hakkı elde etmek için sabırlı davranıyor. Komutanlar ve generaller, Kremlin’e “Biz uyardık,” veya “Sahadaki koşullar buydu,” diyerek kendilerini savunurken, Putin de suçun tamamen orduda olmadığını biliyor. Ancak bu dengeyi korumak kolay değil.

Ve Suriye’deki gibi çekilmek, askeri geleneğin üzerine gölge düşürebilir. Kremlin, bu gölgeyi dağıtmak için Ukrayna’da beklenen zaferi, Afrika’da genişleyen nüfuz alanını, Çin ve Kuzey Kore ile geliştirilen stratejik ortaklıkları kullanacaktır. Bunlar birer denge unsuru ve kamuoyuna “bakın başka alanlarda güçlüyüz,” mesajının verilmesi için ideal fırsatlar.

Sonuç olarak önümüzde karmaşık bir tablo var. Rusya’nın Suriye’deki adımı, bir savaş alanı kaybından ziyade jeopolitik bir prestij kaybı. Bu kayıp, Kremlin ve Genelkurmay arasındaki güç dengesini, orduya ve başkana duyulan güveni, uluslararası ittifakları ve Rusya’nın büyük stratejisini etkiliyor. Ancak Rusya halkı nezdinde görüldüğü kadarıyla şuursuz bir iyimserlik var. Bu umut belki de iç siyasetteki istikrarın, “millî gururun” veya kontrol altındaki medyanın yarattığı yanılsamaların bir ürünü. Yine de Putin ve ekibi için en büyük sınav, önümüzdeki dönemde Ukrayna’da ve diğer coğrafyalarda elde edecekleri somut kazanımlar olacak.

Görüş

Batı, İran ile yeni bir savaşı göze alabilir mi?

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

ABD yönetimleri ne zaman İran’a yönelik “askeri seçenek”ten bahsetse, kamuoyunun dikkati genellikle muharebe gücüne, gelişmiş silah sistemlerine ve ittifak yapılarına yönelir. Oysa ekonomistler ve enerji analistleri, asıl yakıcı sorunun artık ABD’nin yeni bir savaş yürütüp yürütemeyeceği değil, küresel ekonominin böyle bir savaşı kaldırıp kaldıramayacağı olduğunu savunuyor.

Yıllardır süregelen yüksek enflasyon, tedarik zincirindeki aksamalar, Ukrayna’daki savaş ve gelişmiş ekonomilerde biriken kamu borçlarının ardından, İran ile girilecek geniş çaplı bir çatışmanın ekonomik iklimi, geçmişteki Körfez savaşlarından kökten bir farklılık gösteriyor.

Analistler, modern savaşların gücünün artık sadece konuşlandırılan uçak gemileri, savaş uçakları veya hassas güdümlü füzelerle değil; bir ülkenin uzun süreli askeri operasyonları finanse etme, kesintisiz enerji arzı sağlama ve içeride siyasi ve ekonomik istikrarı koruma kapasitesiyle ölçüldüğünü daha yüksek sesle dile getiriyor.

Hürmüz Boğazı: Dünyanın Stratejik Geçit Noktası

Hürmüz Boğazı, Körfez’den çıkan küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatının büyük kısmını taşıyarak dünyanın en kritik deniz koridorlarından biri olma özelliğini koruyor.

Enerji uzmanları, boğazdan yapılan sevkiyattaki kısa süreli bir aksamanın bile ham petrol fiyatlarını, deniz sigortası primlerini, navlun maliyetlerini ve nihayetinde dünya genelinde gıda fiyatlarını, enflasyonu ve elektrik piyasalarını doğrudan etkileyebileceği yönünde uyarıda bulunuyor.

Enerji piyasaları kısa vadeli kesintileri sönümleyecek mekanizmalara sahip olsa da analistler, kesintinin uzaması halinde enerji ithal eden ekonomilerin ağır bir baskı altında kalacağına ve küresel finans piyasalarındaki belirsizliğin tırmanacağına dikkat çekiyor.

Stratejik Petrol Rezervleri Yeterli mi?

ABD ve birçok sanayi ülkesi, büyük krizler sırasında yaşanacak kısa vadeli arz kesintilerini hafifletmek amacıyla stratejik petrol rezervleri bulunduruyor.

Ne var ki enerji uzmanları, son yıllarda kullanılan bu rezervleri yeniden doldurmanın hem zaman hem de ciddi finansal kaynak gerektirdiğini belirtiyor. Daha da önemlisi, acil durum stoklarının uzun süreli bir jeopolitik krizde ticari petrol arzının yerini almaktan ziyade, geçici şokları yumuşatmak için tasarlandığını vurguluyorlar.

Bu nedenle ekonomistler, acil durum stoklarını istikrarlı küresel enerji akışının uzun vadeli bir alternatifi olarak görmemek gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.

Savaşın Maliyeti

Çeşitli ABD araştırma kuruluşlarının yayımladığı öngörülere göre, askeri operasyonların süresine ve kapsamına bağlı olarak, geniş çaplı bir askeri çatışmanın maliyeti on milyarlarca dolardan yüz milyarlarca dolara ulaşabilir.

Finansal yük, doğrudan savunma harcamalarının çok ötesine uzanıyor. Bu yükün olası yansımaları şunlardır:

  • Küresel enerji fiyatlarının yükselmesi.
  • Nakliye ve deniz sigortası maliyetlerinin artması.
  • Uluslararası ticaretin sekteye uğraması.
  • Ticari yatırımların gerilemesi.
  • Enflasyonist baskıların artması.
  • Devletlerin borçlanma ve borç servis maliyetlerinin yükselmesi.

Ekonomistler, bu birleşik etkilerin, özellikle küresel ekonomik büyümedeki yavaşlamayla eşzamanlı gerçekleşmesi durumunda, Atlantik’in her iki yakasındaki tüketiciler tarafından doğrudan hissedileceğini savunuyor.

Amerika’nın İç Siyaset Hesabı

Washington’daki siyasi iklim, bugün denizaşırı ülkelerde girişilecek yeni bir askeri müdahaleye destek verme konusunda geçmişe kıyasla çok daha parçalı bir görünüm sergiliyor.

Kongre, başkanın savaş yetkilerinin anayasal sınırlarını tartışmaya devam ederken, artan sayıda milletvekili uzun süreli askeri operasyonlara onay verilmeden önce Kongre denetiminin güçlendirilmesini savunuyor.

Bu sırada Amerikan kamuoyunun geniş kesimleri, süregelen enflasyon, artan hanehalkı giderleri ve federal borç yüküne dair endişeler nedeniyle dış müdahalelerin ekonomik maliyetlerine karşı giderek daha hassas hale geliyor.

Siyasi analistler, Beyaz Saray’da hangi parti oturursa otursun, uzayan bir çatışmanın hızla iç siyasetin belirleyici gündem maddesine dönüşebileceğini öngörüyor.

NATO Karmaşık Bir Denklemle Karşı Karşıya

NATO bünyesindeki üye devletler, birbirinden oldukça farklı ekonomik ve siyasi gerçekliklerle mücadele ediyor.

Müttefiklerin çoğu son yıllarda savunma harcamalarını önemli ölçüde artırmış olsa da yavaşlayan ekonomik büyüme, yüksek enerji maliyetleri, enflasyonist baskılar, demografik sorunlar ve enerji dönüşümü için gereken büyük yatırımlarla baş etmeye çalışıyor.

Analistler, bu yapısal farklılıkların, yeni bir bölgesel krizin patlak vermesi durumunda ittifakın uzun vadeli bir askeri taahhüdü sürdürme kabiliyetini zorlaştırabileceğine inanyor.

Ukrayna ve Askeri Gücün Yeniden Değerlendirilmesi

Ukrayna’daki savaş, modern çatışmaların kaderini sadece cephedeki üstünlüğün değil; endüstriyel kapasitenin, üretim direncinin, lojistiğin ve tedarik zinciri güvenliğinin belirlediğini gösterdi.

Mühimmat üretimini sürdürebilmek, askeri teçhizatı yenileyebilmek ve savunma tedarik zincirlerini kesintisiz işletebilmek, teknolojik üstünlüğün kendisi kadar stratejik bir önem kazandı.

Savunma uzmanları, bu derslerin Batılı hükümetleri gelecekteki olası bir uzun süreli çatışmaya karşı hazırlık seviyelerini yeniden gözden geçirmeye sevk ettiğini belirtiyor.

Doğu: Stratejik Karmaşanın Ortasında Büyüyen İşbirliği

Diğer taraftan son yıllarda, Kuzey Kore ile yürütülen çeşitli düzeylerdeki ilişkilerin yanı sıra İran, Rusya ve Çin arasında genişleyen bir siyasi ve ekonomik işbirliğine tanıklık ediliyor.

Ancak analistler, bu ilişkilerin mutlaka resmi bir askeri ittifak olarak görülmemesi gerektiği konusunda uyarıyor. Bu durum daha ziyade, özellikle Batı yaptırımlarına karşı, belirli ekonomik, diplomatik ve güvenlik alanlarında kesişen stratejik çıkarları yansıtıyor.

Yaptırımlar ayrıca bu ülkelerin bir kısmını ulusal para birimleriyle ticareti yaygınlaştırmaya; enerji, altyapı, ileri teknoloji ve finansal sistemlerdeki işbirliğini derinleştirmeye teşvik etti.

Ekonomi ve Teknoloji: Yeni Stratejik Muharebe Alanı

Pek çok uzman, Doğu ile Batı arasındaki bugünkü rekabetin geleneksel askeri gücün çok ötesine geçtiğini savunuyor.

Yapay zeka, yarı iletken üretimi, kritik madenler, tedarik zinciri direnci, siber güvenlik ve teknolojik inovasyon, geleceğin küresel güç dengesini şekillendiren temel sütunlar olarak öne çıkıyor.

ABD ve müttefikleri teknolojik liderliklerini korumaya çalışırken, Çin ve ortakları yerli inovasyona büyük yatırımlar yapmaya ve Batı teknolojilerine olan bağımlılıklarını azaltmaya devam ediyor.

Bu Savaşın Bir Kazananı Olabilir mi?

Çoğu ekonomist, Körfez’de yaşanacak büyük bir askeri çatışmanın, dereceleri farklı olsa da tüm taraflara ağır maliyetler yükleyeceği konusunda hemfikir.

Yükselen petrol fiyatları bazı enerji ihracatçıları için kısa vadeli kazanımlar sağlasa da eşzamanlı olarak küresel büyümeyi baltalayacak, yatırımları azaltacak ve büyük ekonomiler üzerindeki enflasyonist baskıyı artıracaktır.

Finans piyasaları da artan jeopolitik belirsizliğin ortasında yatırımcıların güvenli liman arayışına girmesiyle yüksek dalgalanmalara sahne olabilir.

Sonuç

Mevcut ekonomik ve jeopolitik göstergeler, İran ile girilecek geniş çaplı bir askeri çatışmanın, etkileri cephenin çok ötesine uzanacak riskler barındırdığına işaret ediyor.

Bu nedenle temel stratejik soru, hangi tarafın daha üstün askeri kabiliyetlere sahip olduğu değil; hangisinin uzayan bir çatışmanın ekonomik, siyasi ve stratejik maliyetlerine dayanabileceğidir.

Uluslararası sistemin köklü bir dönüşümden geçtiği, teknoloji, enerji, sanayi kapasitesi ve ekonomik direnç üzerindeki rekabetin kızıştığı bir dönemde birçok analist, krizleri etkin bir şekilde yönetmenin ve gerilimi düşürmenin, dünyanın en hassas bölgelerinden birinde askeri gücün sınırlarını sınamaktan çok daha az maliyetli olacağını savunuyor.

Kaynaklar:

  • ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) – Dünya Petrol Geçiş Noktaları.
  • Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) – Petrol Piyasası Raporu.
  • Kongre Araştırma Servisi (CRS) – Savaş Yetkileri Yasası.
  • Brown Üniversitesi – Savaşın Maliyetleri Projesi.
  • Uluslararası Para Fonu (IMF) – Küresel Ekonomik Görünüm.
  • Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) – Askeri Harcamalar Veri Tabanı.
  • Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) – Askeri Denge.
  • NATO – NATO Ülkelerinin Savunma Harcamaları.
  • Dünya Bankası – Küresel Ekonomik Beklentiler.
  • OECD – Ekonomik Görünüm.
Okumaya Devam Et

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

Avatar photo

Yayınlanma

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.

İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.

Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.

Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.

“2026 savaşına hazırlanıyoruz”

Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.

İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.

Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.

Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.

İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.

Türkiye’ye düşen füzeler

Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.

Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.

Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.

Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.

Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.

İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı

Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.

İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.

İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.

Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.

Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu

Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.

ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.

Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.

Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.

Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.

İran gerçekten süper güç olabilir mi?

Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.

Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.

İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.

Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.

İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.

İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English