Dünya Basını
Tarımsal kapasitenin felce uğratılması: Batı’nın Ukrayna’ya sözde ‘yardımı’

Çevirmenin notu: 2014 yılındaki Maydan darbesi, ulusötesi şirketlerin Ukrayna kaynaklarından yararlanmaları için en ideal ortamı yaratmış oldu. Talanın başlangıcı, şüpheye mahal yok ki 1992’de aranmalı. 30 yıldır ulusötesi tarım ve biyoteknoloji firmaları, Ukrayna’nın tarım ve hayvancılık yasalarına sürekli olarak müdahale ediyor. Ukrayna’nın yakın tarihine dair çalışmalarıyla tanınan yazar Peter Korataev, Batı’nın Ukrayna’nın tarım sektöründe uyguladığı talanı anlattığı yazı dizisinin ikinci bölümünde ülkenin tarım potansiyelinin nasıl yok edildiğini açıklıyor.
Ukrayna’nın özelleştirilen tarımı: Küresel gıda güvenliğinin aç garantörü
Peter Korotaev
The Canada Files
17 Mayıs 2023
Editörün notu: Bu yazı, Kanada ve daha geniş anlamda Batı’nın, Maydan darbesi sonrası sadık bir hükümeti, sıradan Ukraynalıların ciddi zararına olacak şekilde tarımı özelleştirmek için nasıl kullandığına dair üç bölümlük yazı dizisinin ikinci bölümü. Bu bölüm, Batı’nın iteklediği özelleştirmenin Ukrayna’nın tarımsal kapasitesini nasıl felce uğrattığına odaklanıyor.
2016 yılında ABD’nin Kiev Büyükelçisi Geoffrey Pyatt, “Ukrayna’nın halihazırda en büyük tarımsal ürün üreticilerinden biri olduğunu ancak tarımsal bir süper güç haline gelmesi gerektiğini” ifade etmişti.
Ukrayna’nın “küresel gıda güvenliğinin garantörü” olarak tanımlanması, Avrupa-Atlantik basınında Ukrayna ile alakalı haberlerin klasiği haline geldi. Bu makale, ABD hükümetinin Ukrayna’nın serbestleştirilmiş tarımına ilişkin övünmelerinin ardındaki gerçekliği inceleyecek. Ukrayna’nın serbestleştirilmiş tarımı yurttaşlarını beslemede ne kadar etkili ve sürdürülebilir?
Ukrayna tarımının ilkelleştirilmesi
Ukrayna’nın Avrupa ve Avrupa-Atlantik Entegrasyonundan Sorumlu Başbakan Yardımcısı 2020’de, 2013’te Yatsenyuk’un AB serbest ticaret anlaşmasını imzalayarak Alman yaşam tarzını benimseyeceği taahhüdünü vermesinden bu yana zerre kadar değişmeyen, Avrupa’ya dair alışıldık iyimserliğini dile getirdi:
“AB ile ortaklık anlaşması ve serbest ticaret bölgesi, Ukrayna ekonomisinin gelişmesinin motoru haline geldi, zira kıtadaki en büyük pazara giden yolu açtı.”
Ancak bu pazar sadece son derece ilkel Ukrayna mallarından oluşan küçük bir listeyle ilgileniyor. Ülkeyi yabancı yatırımlar için tanıtan devlet kurumu UkraineInvest, Ukrayna’yı “ucuz işgücü ve ucuz arazi kirasıyla “tarımda fırsat ülkesi” olarak resmediyor. 2019’da tarım ve gıda ihracatı 2018’e kıyasla yüzde 19 ile tüm ekonomik sektörler arasında en fazla artış gösteren sektör oldu. Fakat işlenmiş tarım ihracatı, ayçiçek yağı sayesinde sadece yüzde 5 arttı. AB’nin Ukrayna’ya pazarını kapattığı ama Ukrayna’nın Kovid sırasında aynı şeyi yapmasına izin vermediği 2020’nin ilk yarısında, iki taraf arasındaki ticaret hacmi yüzde 5,1 oranında düştü. Aynı dönemde Ukrayna’nın AB’ye ihracatının yarısından fazlasını tahıllar, ayçiçek yağı, işlenmiş gıda atıkları ve yağlı tohumlar oluşturdu.
2019 yılında tüm ithalatın yüzde 9,4’ünü tarım ve gıda ürünleri oluştururken 5,7 milyar dolar değerinde üretim gerçekleştirildi. Tüm tarım ithalatının yüzde 46’sını mamul gıda ürünleri oluştururken yurt dışından ithal edilen bu ürünlerin oranı her geçen yıl artıyor.
Ukraynalı ekonomi muhabiri Roman Gubriyenko, Ukrayna ekonomisinin son derece ilkel bir tarım sektörüne bel bağladığı durumu özetliyor:
“Ukrayna’nın devlet gelirlerinin neredeyse yüzde 50’si dış pazarlara yapılan ürün ve hizmet ihracatına bağlı. Aynı zamanda döviz ihracat gelirlerinin yaklaşık yüzde 40’ı tarımsal sanayi kompleksi ürünlerinden geliyor. Devlet Mali Teşkilatına göre, 2019 yılında Ukrayna’nın tarım ürünleri ihracatı yüzde 19 artarak 22,2 milyar dolar gibi rekor bir rakama ulaştı. Tüm tarım ürünleri yelpazesinden sadece 202,9 milyon dolar değerinde hazır gıda ürünü ihraç edildi.”
Ukrayna 2021 yılında ihraç ettiğinden yüzde 30 daha fazla işlenmiş sebze ürünü ithal etti. 2021’de ihraç ettiğinden altı kat daha fazla işlenmiş et ve balık ürünü ithal etti. 2012’de ihraç ettiğinden sadece 3,5 kat daha fazla işlenmiş et ve balık ürünü ithal etmişti, dolayısıyla durum kesinlikle daha da kötüleşti. Ticaret fazlası elde etmeyi başardığı “mamul gıda ürünü” olarak sınıflandırılan tek ürün, teknolojik açıdan pek de karmaşık olmayan ve ithalatın hala ihracatın yüzde 70’i büyüklüğünde olduğu ve arttığı şekerdi.
Son yıllarda ortalama olarak hasat edilen 90 ila 95 milyon ton tarım ürününün 60 milyonu anında ihraç ediliyor ve sadece geri kalan 30-35 milyonu yurt içinde asgari düzeyde yeniden işleme tabi tutuluyor. Hasat edilen 70 milyon ton tahıl ürününün sadece yaklaşık 20 milyonu yurt içinde işleniyor. Üretimin önemli bir kısmının — hala yarısından biraz fazlasının — yurt içinde işlendiği tek sektör ayçiçek yağı sektörü.
Yevromaydan’dan bu yana Ukrayna’da üretimi istikrarlı bir şekilde artırılanlar sadece oldukça ilkel tarım biçimleri. Hayvansal ve bitkisel yağ (ayçiçek yağı olarak okunabilir) ihracatı 2012’de 4,1 milyar dolardan 2021’de 7,3 milyar dolara fırladı. Tahıl ihracatı ise 7 milyar dolardan 12 milyar dolara yükseldi. Şuradaki grafik, 2021 yılında hangi tarım ürünlerini ithal ettiğinden daha fazla ihraç ettiğini ve hangi tarım ürünlerini ihraç ettiğinden daha fazla ithal ettiğini gösteriyor.
Görüldüğü üzere Ukrayna işlenmemiş tarım ürünleri ihraç ederken, gıda ürünleri ve işlenmiş tarım ürünleri ithal ediyor.
Ukrayna’da hayvancılık üretimi ve kalitesinde düşüş
Önceki yazımızda, büyük tarım işletmelerinin küçük çiftçilerin zararına nasıl yükseldiğini gördük. Ancak bu küçük ölçekli çiftçiler Ukrayna’nın gıda tedariki açısından hayati önem taşıyor. Ukrayna’nın toplam tarım arazilerinin yalnızca yüzde 12’sini kullanmalarına rağmen, ülkenin tarımsal üretiminin yüzde 50’sinden fazlasını üretiyorlar; patatesin yüzde 98’i, sebzelerin yüzde 89’u, sütün yüzde 78’i ve sığır etinin yüzde 74’ü.
Ocak 2020’de Ukrayna’nın brüt tarımsal üretim hacmi Ocak 2019’a kıyasla yüzde 0,7 oranında azaldı. Ocak 2019’da ise sadece yüzde 3 oranında artmıştı. Fakat tarımsal gıda üretiminin tek tek sektörlerine bakıldığında durum daha da kötü.
Hayvancılık
2018’de Poroşenko’nun müttefiki Yurşinin, kendisinin ve diğerlerinin tarım holdinglerine verilen dev teşviklerin kanıtlarıyla karşılaştığında “hükümet Ukrayna’daki hayvancılığın durumunu çok önemsiyor, bu yüzden bu paraları aldık” diye yanıt verdi. Hükümetin hayvancılığa verdiği “önem” her neyse bunun pek bir anlamı yok.
2018 ve 2019 yıllarında kişi başına düşen inek, domuz, koyun ve keçi sayısı azaldı. İhracat pazarlarındaki popülerlikleri nedeniyle sadece yetiştirilen kanatlı hayvan miktarı arttı. Roman Gubriyenko’nun hazırladığı şuradaki grafik Ukrayna’nın 2019 yılı gıda üretimindeki değişimi gösteriyor. Bu grafiğin önemli kısmı turuncu renk; bu, 2018 rakamının yüzdesi olarak kişi başına düşen bu hayvanların sayısını temsil ediyor. Görülebileceği üzere 2018-2019 yılları arasında kanatlı hayvan dışındaki tüm sektörlerde canlı hayvan sayısında büyük bir düşüş yaşandı.
Bunun nedeni Ukrayna’nın tarım piyasasının ekonomik olarak liberalleşmesi. İhracat için kanatlı hayvan yetiştirmek diğer çiftlik hayvanlarına göre daha az zaman alıyor, bu nedenle tarım işletmeleri kanatlı hayvanlara yatırım yapıyor. Domuz, inek ve koyun üretimi Ukrayna’da yüzde eksi 7 ile yüzde eksi 25 arasında değişen negatif kar oranlarına sahip. Bir önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi, bir diğer faktör de Poroşenko ve ABD Dışişleri Bakanlığı’nın iyi bir dostu olan Yuriy Kosyuk’unki gibi büyük kümes hayvanı işletmelerine verilen dev teşvikler.
Nisan 2019 ile Nisan 2020 arasında Ukrayna’daki domuz sayısı yüzde 6 oranında azaldı ve 400 bin domuz kaybedildi. 2020’nin ilk 4 ayında 3500 ton domuz ithal edildi; bir yıl önceki aynı döneme göre 2,3 kat daha az, bu da Kovid karantinasının bir sonucu olarak Ukrayna’nın tüketimindeki düşüşün kayda değer bir göstergesi. Aynı dönemde sadece 900 bin ton domuz ihraç edildi ve bunun yüzde 75’i Ukrayna ile imzalanan özel tarım anlaşmaları kapsamında BAE’ye gitti.
2020-21’de de durum daha iyi değildi. Bu dönemde, domuz dışındaki tüm hayvancılık türlerinde (kümes hayvanları dahil) yüzde 5 ila 6’lık düşüşler yaşandı; burada, domuz konusunda uzmanlaşmış büyük tarım işletmelerinin büyümesi, küçük ölçekli domuz yetiştiriciliğindeki düşüşü telafi etti. Bununla birlikte domuz sayısı sadece yüzde 3,7 oranında arttı. Ayrıca 2021’deki domuz miktarı hala 2019’daki miktardan daha düşüktü, bu da kısa süreli artışın 2020’deki felaket Kovid yılının kayıplarını telafi etmediği anlamına geliyordu.
Önceki başarılı yıllara rağmen, karantina nedeniyle AB’ye tavuk eti ve yumurta ihraç etmenin zorlaşması nedeniyle 2020 yılında kümes hayvanı ihracatı azaldı. AB yerli çiftçilere verdiği desteği artırırken, Ukrayna’nın kendi işletmeleri için aynı şeyi yapmasını yasakladı. Gubriyenko’nun yazdığı üzere Ukraynalı büyük tarım holdinglerinin düşük ücretli Ukraynalılardan oluşan küçük iç pazara tedarik sağlamak gibi bir kaygıları yok; bu da ihracat pazarlarındaki dalgalanmaların Ukrayna tarımı üzerinde olumsuz etkileri olduğu anlamına geliyor.
Süt ürünleri
2020, Ukrayna’nın süt ürünlerinde net ithalatçı olduğu ilk yıl oldu; ilk çeyrekte ihracat yüzde 9,3 azalırken ithalat yüzde 167 arttı. Bu tür hayvan sayısının her yıl yüzde 5-7 oranında azaldığı inek endüstrisindeki düşüşün bir sonucu olarak, karlılığına rağmen süt endüstrisi de zarar gördü. Bu durum aynı zamanda Ukrayna’nın peynir ya da kefir (Doğu Slavları arasında popüler olan fermente bir sütlü içecek) gibi değerli gıda işleme endüstrisinin de gerilemesine yol açıyor. 2019 yılında, yeniden işleme tesislerine giden kişi başına sütte 2018’e kıyasla yüzde 25’lik bir düşüş ya da brüt yüzde 9’luk bir azalma yaşandı. İşleme tesisleri tarafından satın alınan yüksek kaliteli süt miktarı kişi başına yüzde 53 oranında azaldı.
Ukrayna’nın süt endüstrisi, ihracatın bir önceki yıla göre yüzde 40 oranında düştüğü 2018 yılında ciddi bir gerileme yaşamaya başladı. Devlet istatistiklerine göre, 2020’nin ilk 3 ayından sonra Ukrayna, süt ürünlerinde halihazırda net ithalatçı konumundaydı. 2020’nin ilk yarısında Ukrayna’nın süt ihracatı yüzde 9 oranında azalırken, ithalat bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 168 oranında arttı. Süt Üreticileri Birliği’ne göre, 2020’nin ilk 10 ayının ardından süt ihracatı bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 20 azaldı. Devlet istatistiklerine göre, 2020 yılı Ukrayna’nın peynir ithalatı için rekor bir yıl oldu ve önceki yılların iki katından fazla bir rakama ulaştı. Süt ve krema ithalatı ise yüzde 310 oranında arttı.
İnek sayısı 2019’da 2018’e kıyasla yüzde 6,35 oranında azaldı. Ulusal bilim merkezi “Tarım Ekonomisi Enstitüsü”ne göre, Ukrayna’nın süt üretimi 2030 yılına kadar yüzde 123, aile çiftçiliği üretimi ise yüzde 31,1 oranında düşecek. Gubriyenko, ineklerin yakında Ukrayna’da nesli tükenmekte olan hayvanların kırmızı listesine alınması gerekeceğini söyleyerek espri yapıyor.
2021’in ilk çeyreğinde Ukrayna’daki işleme tesislerine giden Ukrayna sütünün miktarı yüzde 12,3 oranında azaldı. Aynı rakam 2019 ve 2020 yıllarında yüzde 9,1 ve yüzde 7,6 oranında azalmıştı. 2020 yılında Ukrayna’daki işleme tesislerine giden sütün sadece üçte biri Ukrayna’dan gelmişti.
Gıda kalitesinde düşüş
Sadece süt endüstrisi gerilemekle kalmadı, satılan sütün kalitesi de düştü. Devlet Tüketici Hizmetleri Dairesi, Ukrayna’da sahte içerikle en çok satılan gıda grubunun süt ürünleri olduğunu belirtti. Gerçek süt içermeyen süt ürünleri sattıkları için süt ürünleri dağıtıcılarına sürekli olarak on milyonlarca grivna ceza kesmek zorunda kalıyorlar. Genelde tereyağı ve peynir gizlice trans doymamış yağ, emülgatörler ve palmiye yağı ile yapılıyor.
Gubriyenko’ya göre bunun bir nedeni, gıda kalitesi üretimini titizlikle denetleyecek devlet organlarının zayıflığı ya da olmaması. Deregülasyon ortamında işletmeler en yüksek kârı elde etmek için ne gerekiyorsa yapıyor; devletin tekelcilikle mücadele komitesi bir süt ürünleri şirketinin yasa dışı gerçek süt olmayan maddeler kullanarak yüzde 100 kâr elde ettiğini açıklamıştı.
Gubriyenko, bu durumun aynı zamanda azalan yerli inek sayısı ve süt üretiminden de kaynaklandığını, sonuç olarak tereyağı gibi süt yoğun ürünler için üreticilerin gerçek sütü daha az sağlıklı ürünlerle takviye etmek zorunda kaldıklarını savunuyor. Süt ürünleri üretimi ve ihracatı, yıllık süt üretimi göz önüne alındığında Ukrayna’da üretilebilecek süt ürünleri miktarını fazlaca aşıyor. Gubriyenko, Ukrayna’nın süt ürünlerinin yüzde 25 ila 502sinin sahte içerikli olduğunu hesaplıyor.
Gıda enflasyonu ve açlık
Küresel gıda güvenliğinin garantörü olarak imrenilecek bir konuma sahip olmasına rağmen Ukrayna’nın devlet istatistiklerine göre gıda fiyatları Ocak-Ekim 2021 döneminde 2020’nin aynı dönemine kıyasla yüzde 10,9 arttı. Yumurta fiyatları yüzde 54, şeker yüzde 69, ekmek yüzde 15 ve ayçiçek yağı yüzde 61 oranında arttı. Bu artış, Ukrayna’nın dünyanın en büyük ayçiçek yağı ihracatçısı olarak bilinen konumuna rağmen gerçekleşti.
Tarım ürünlerinin toplam ihracattaki payı 2018’de yüzde 39 iken 2019’da yüzde 44’e yükseldi fakat bunun hayvancılık üretimindeki artıştan kaynaklanmadığını zaten biliyoruz. Ukrayna’nın en çok ihraç ettiği tarım ürünleri buğday, mısır ve ayçiçek yağı olup, bu ürünlerde Ukrayna küresel ihracat liderleri arasında yer alıyor.
Fiyat deregülasyonunda liberal deneyler
Kanada’nın eski Kiev Büyükelçisi Roman Waschuk, Maydan sonrası Ukrayna’yı “ideal dünya deneyleri için bir laboratuvar” olarak nitelendirmişti. Bu deneylerden biri de fiyat düzenlemesi alanındaydı. 2016’da gıda fiyatlarının devlet tarafından düzenlenmesi geçici olarak iptal edildi ve 2017’de bu rejim kalıcı hale getirildi. Dönemin liberal, batı taraftarı başbakanı Vladimir Groysman bunu, devlet düzenlemesinin kendi başına etkisiz olduğunu ve zaten fiyat artışlarını durdurmadığını söyleyerek açıkladı.
Pancar çorbası faciası
2018 yılında, ortalama Ukraynalılar tarafından milli çorba yemekler arasında en çok tüketilen sebze ürünlerinin fiyatını ölçen “pancar çorbası (borş) sepeti”nin fiyatı beş kat arttı. Ocak-Ekim 2019 döneminde ithal edilen lahana, havuç ve kırmızı biber miktarı 2018’in aynı dönemine kıyasla yüzde 20 ila 30 oranında arttı. Domates ithalatı yüzde 15, salatalık ithalatı ise yüzde 38 oranında arttı. Soğan ithalatı ise 26 kat arttı. En kötü vaziyet patates üretiminde yaşandı: Ukrayna Haziran-Ekim 2019 döneminde 2018’in aynı dönemine kıyasla 700 kat daha fazla patates ithal etti. Bu ürünler çoğunlukla Belarus ve Rusya’dan ithal edildi. Gubriyenko, patates üretimindeki düşüşü Ukrayna’nın çiftçi pazarlarına getirdiği ve Herson oblastındaki küçük çiftçilerin protestolarına yol açan Kovid karantina kısıtlamalarına bağlıyor.
Devlet istatistiklerini özetleyen analiz şirketi EastFruit, “pancar çorbası sepetindeki” enflasyonist eğilimler hakkında şunları yazıyor:
“Havucun toptan satış fiyatları geçen yıla göre iki kat, soğan fiyatları iki buçuk kat, beyaz lahana fiyatları üç kat ve sofralık pancar fiyatları da üç kat daha yüksek. Yani, pancar çorbası sebzelerinin ortalama fiyatları Aralık 2020 başına kıyasla 2,6 kat arttı.”
Gubriyenko’nun sözleriyle, “pancar çorbası ürünlerinin fiyatlarındaki dinamiğe bakılırsa, kutsal Ukrayna yemeği geleneksel bir milli mutfak olmaktan çıkıp seçkin bir gastronomik mutfak haline gelecek”. Bu, en iyi pancar çorbası tarifleri üzerine internette yaşanan kavgalar da dahil olmak üzere “pancar çorbası hazırlamanın tarihi ve gelenekleri” adlı bir TV dizisine sponsor olan hükümetin milliyetçi histerisinin ardındaki rahatsız edici hakikat. Ukrayna’nın resmi Twitter hesabı, pancar çorbasının Rusya’ya değil Ukrayna’ya özgü bir yemek olarak kabul edilmesi için sık sık online saldırılar düzenliyor ve konuyu UNESCO’ya kadar götürüyor. Bu, malzemelerinin çoğunun ithal olmasına, hatta Belarus ve Rusya gibi “düşman ülkelerden” gelmesine rağmen durum böyle.
Gubriyenko, pancar çorbasının maliyetinin artmasının ardındaki en önemli etkenin Ukrayna’nın tüm malzemeleri ithal etmeye bağımlı olması olduğunu düşünüyor. Ukrayna, AB’nin olağan ürünlerinin yanı sıra ABD ve Norveç’ten domuz eti, Özbekistan ve Meksika’dan da soğan ithal ediyor. Bu ürünleri çok uzaklardan ithal etmek tek başına fiyatı artırıyor. Buna ek olarak Ukrayna’nın en büyük patates tedarikçisi, ABD’ye “Batı medeniyetinin ileri karakolu” olarak değerini göstermenin bir yolu olarak sürekli çatışmaya çalıştığı Belarus.
2020 yılında küçük Arnavutluk bile Ukrayna’ya lahana tedarikinde mutlak liderdi. Arnavutluk Ukrayna’ya 425 milyon dolar değerinde lahana ihraç ederek Ukrayna’nın ithalat ihtiyacının yüzde 90’ını karşıladı. Ukrayna ise bu normal sebzeden sadece 116 milyon dolar değerinde ihraç etti.
Ukrayna, 2020 yılında ihraç ettiğinden 1377 kat daha fazla patates ithal etti. “Otoriter Belarus” lider oldu; tesadüf değil, küçük ve orta ölçekli çiftçilere oldukça gelişkin bir kamu yardımı sistemine sahip.
Ukrayna’nın patates sıkıntıları, AB ile olan sömürü ilişkisine de ışık tutuyor. Mayıs 2020’de, sadece patates kızartması yapımında kullanılan (Kovid karantinaları nedeniyle o dönemde satılamayan) Hollanda patateslerinin, AB’de yasa dışı olan normal patates olarak tüketilmek üzere Ukrayna’ya gönderildiği ortaya çıktı. Ukrayna’da Ukrayna patatesleriyle aynı fiyata satıldılar. Eğer bu olmasaydı, bu patatesler imha edilmiş olacaktı.
Ukrayna en azından makul miktarlarda havuç ihraç etse de yine de 3 kat daha fazla havuç ithal ediyor. Daha da kötüsü bu ithalatı çoğunlukla yüksek ücretli AB ülkelerinden yapıyor, yani AB tüketicileri ucuz Ukrayna havucu alırken, yoksul Ukraynalı tüketiciler temel gıda ürünlerine yüksek AB fiyatları ödemek zorunda kalıyor. Pancar çorbasının ana maddesi olan pancarda durum çok kötü; Ukrayna hiç pancar ihraç etmiyor ve 40 milyon dolar değerindeki pancarı, çiftlikleri işsizlikten kaçan Ukraynalı göçmen işçilerle dolu olan İtalya’dan ithal ediyor. Ukrayna’nın verimli toprakları ve kabiliyetli işçileri var ama tarım ürünlerini yurt dışından alıyor.
Ukrayna’da özellikle yoksullar için temel bir gıda olan karabuğday üretiminde de durum kötü. Ukrayna 2019’un ilk yarısında ihraç ettiğinin iki katı kadar ithalat yaptı ve bu ürüne ayrılan ekili alan miktarı 2018’e kıyasla yüzde 10 azaldı. Büyük miktarlarda mısır ve buğday ihraç eden Ukrayna’nın tüm tahıl ve hububat ithalatı 2018 yılında 2,4 kat arttı.
Domuz cephesinin çöküşü
Salo — iyileştirilmiş domuz yağı — Ukrayna’nın milli yemeği olmak için adaylar arasında. Ne yazık ki 2018 yılı domuz eti ve salo ithalatı için rekor bir yıl oldu ve bir önceki yıla kıyasla yüzde 520 oranında arttı. Bu artan domuz eti ithalat talebinden yararlananlar ise her zamanki gibi Ukrayna’nın “Avrupalı müttefikleri” Polonya, Almanya ve Hollanda oldu. Ukrayna’nın 2018’deki domuz eti ihracatı da yüzde 36 oranında azaldı. Durum 2019’da da düzelmedi ve yılın ilk yarısında domuz eti ithalatı yüzde 5 daha arttı. Ukrayna sadece 32 bin ton salo ihraç ederken 30 bin ton ithal etti.
Gubriyenko’dan faydalı bir infografik. Bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla 2019’un ilk yarısında çeşitli gıda ürünlerinin ithalatındaki yüzde artışı gösteriyor. İlk üç sırada yer alan gıdalar yüzde olarak değil, ithalatın kaç kat arttığını gösteriyor.
Salonun durumu 2021’de daha da kötüleşti. O yılın ilk on ayında Ukrayna ürettiğinden dört kat daha fazla salo ithal etti. Gubriyenko, bu milli mutfak ürününün düşüşüne yol açan iki ana süreci izah ediyor. SSCB’nin dağılmasından bu yana geçen 30 yıl boyunca domuz sayısında daimî bir düşüş yaşandı. Düşüşün boyutu muazzam; 1990’da Ukrayna’da 20 milyon domuz vardı, 2021’de ise 5,9 milyon kaldı. Yalnızca 1990’lardaki özelleştirme kaosunda domuz sayısı yüzde 60 azalarak 8,4 milyona düştü. İkinci aşama 2000-2011 yılları arasında kentleşme, göç ve kırsal alanlardaki genel nüfus kaybı nedeniyle domuz sayısının azalması ve bunun sonucunda domuz yetiştiriciliğinin azalması. Üçüncü aşama, tarım holdinglerinin daha hızlı gelişmeye başladığı 2011-2016 yılları arasında. Bu daha yavaş bir düşüş dönemiydi ve domuz stokları 500 bin azaldı. Son aşama ise Yevromaydan darbesinin zaferini ve Ukrayna’nın AB ile serbest ticaret anlaşmasını takip eden 2016-2021 yılları arasındaydı. Tüm iktisadi düzenlemelerin ortadan kalkması ve tüm gücün büyük tarım işletmelerinin eline geçmesiyle, domuz sayısı sadece 5 yıl içinde bir milyondan fazla azaldı.
Gubriyenko, yerli domuz miktarının kritik derecede düşük olması nedeniyle Ukrayna’nın en çok salo işlediği yılların, Ukrayna’nın canlı domuz ithalatının arttığı yıllar olduğunu göstermeye devam ediyor. Başka bir deyişle Ukrayna’nın salo üretimi ithalata bağımlı hale geldi. Ayrıca Gubriyenko, Ukrayna’nın yerel salo fiyat seviyelerinin ithalat seviyelerine nasıl bağımlı hale geldiğini de tartışıyor. Ukrayna’nın borç ve döviz rezervi sorunları düşünüldüğünde bu epey tehlikeli bir durum. Ukrayna’nın 2014 öncesinde, sonrasına kıyasla yılda neredeyse beş kat daha fazla domuz ve salo ithal etmesi dikkat çekici. Her ne kadar Gubriyenko bundan bahsetmese de bunun 2014 yılında IMF’nin sert kemer sıkma tedbirlerinin kabul edilmesinin ardından Ukrayna’ya getirilen ithalat kısıtlamaları, ihracatın çökmesi, yurtiçi alım gücünün düşmesi ve para biriminin devalüe edilmesinden kaynaklanıyor olması mümkün.
Bu domuz kıyametinin ana nedenlerinden biri, Gubriyenko’nun Batılı üreticilerin Ukrayna’nın domuz pazarına yönelik “blitskrieg saldırısı” olarak nitelendirdiği durum. 2009’dan önce Ukrayna’nın domuz ve salo ithalatının yüzde 95’i Güney Amerika’dan yapılıyordu. Ancak 2015 yılına gelindiğinde Ukrayna’nın domuz ürünleri ithalatının yüzde 70’i, salo ithalatının ise yüzde 100’ü AB’den yapılıyordu. Polonya, Almanya, Hollanda ve Kanada ana kaynaklardı; Batı’nın Ukrayna’nın “Avrupa lehine medeniyet seçiminden” istifade etmesinin bir başka yolu, bir taraf için diğerinden çok daha faydalı olan bir seçim. Ukrayna’nın 2020 yılında ithal ettiği 20 milyon dolarlık domuz eti ürününün 6,5 milyon doları Kanada’dan geldi; Kanada bu ürünlerin hiçbirini Ukrayna’dan ithal etmedi, bu da karşılıklı olarak ne kadar faydalı bir ilişkiye sahip olduklarını gösteriyor. Fakat Ukrayna’nın zayıf iç tarımı, ülkeye ihanetin başka biçimlerinin de mümkün olduğu anlamına geliyor; Ukrayna’nın 2021’in ikinci yarısında salo için ana kaynağı Rusya’ydı.
Gıda enflasyonunun sebepleri
Ağustos 2021’de Ukrayna’da gıda fiyatları artmaya devam etti. Gubriyenko bu durumun, gıda fiyatlarının temmuz ayına kıyasla yüzde 1,2 düştüğü küresel eğilimlere zıt olduğuna dikkat çekiyor. Gubriyenko, küresel fiyat eğilimlerinin Ukrayna’daki gıda fiyatlarını neden aşağı çekmediğini merak ediyor, zira hükümet geçmişte gıda fiyat enflasyonunu gerekçelendirirken her zaman küresel fiyat eğilimlerine atıfta bulunuyordu. Gubriyenko, bu durumu “Ukrayna’nın tarımsal süper gücünün paradoksu” olarak nitelendiriyor. Domuz eti, yumurta, süt ve tavuk eti fiyatları ağustos ayının sadece ikinci haftasında yüzde 2 ila 5 oranında arttı. Tüm bunlar, yılın bu döneminde hasadın tamamlanmasıyla tarım ürünü fiyatlarının düşmesi gerektiği gerçeğine rağmen gerçekleşti. Bir bütün olarak gıda fiyat endeksi Ocak-Ağustos 2021 döneminde yüzde 8,6 oranında arttı.
Ukrayna’nın iç gıda piyasasında fiyatlar neden yükselmeyi sürdürüyor? Bunda en önemli gerekçelerinden biri, yerli üretimin azalması ve bunun yerini Kanada gibi uzak ülkelerden ithal edilmek zorunda kalındığı için genellikle daha pahalı olan ürünlerin alması.
Gubriyenko’nun görüştüğü bir uzman, Ukrayna’nın Belarus’un “otoriter insan hakları ihlallerine” duyduğu öfkeyle başlattığı ticaret savaşının oluşturduğu belirsiz siyasi ortamın, küresel eğilimlere rağmen 2021’de üreticilerin gıda fiyatlarını artırmasının sorumlusu olabileceğini savunuyor.
İthalatçı kartelleri de faktörler arasında. Ukrayna’daki süpermarketlerde ayçiçek yağının Polonya’dakinden iki kat daha pahalı olduğu çok tartışılan bir hakikat. Bu da ücretleri Polonya’daki ücretlerden iki-üç kat, AB’deki ücretlerden ise kat kat daha düşük olan Ukraynalıların, AB vatandaşlarının ödediği paradan daha fazla ödediği anlamına geliyor. Ukraynalı haber portalı UNN, tekelcilikle mücadele komitesinin bu sorunu beş yıldır soruşturmasına rağmen herhangi bir karara varamamasının bariz biçimde siyasi maksatlı olduğunu yazıyor. Bu durumu, Ukrayna’nın en büyük tarım şirketi “Kernel”in sahibi ve Ukrayna’nın en zengin 20 adamından biri olan Berevzskiy’in servetiyle ilişkilendiriyorlar.
İthalatçı kartelleri sorunu ayçiçek yağı ile sınırlı değil. Ukrayna İşadamları Birliği, geçen yıl küresel şeker fiyatlarının yüzde 170 ila 190 üzerine çıkan şeker fiyatlarındaki artışın durdurulması için Ukrayna’nın tekelcilikle mücadele komitesine bir mektup gönderdi. Birlik bu durumdan şeker üreticileri ve ithalatçıları arasındaki fiyat kartellerini sorumlu tutuyor ve bu önemli üründeki fiyat artışlarının üretime verdiği zarara dikkat çekiyor.
İthalatından biraz daha fazla ihracat yapmasına rağmen çoğu tarım ürününde olduğu gibi şeker fiyatlarındaki artışta da ithal ikamesi rol oynadı. İhracat 2019’da yüzde 31 ve 2021’de yüzde 2 düşerken, ithalat 2019’da yüzde 5 ve 2021’de yüzde 132 gibi çarpıcı bir oranda arttı. 2021 yılına gelindiğinde Ukrayna, 24 milyon dolar değerinde şeker ihraç ederken 17 milyon dolar değerinde şeker ithal ediyordu.
Bir diğer faktör de enerji enflasyonu. Bu da büyük ölçüde Ukrayna’nın Rusya ile olan kötü ilişkilerinden, ABD’nin Avrupa’nın Amerikan gazı almasını ve Rusya ile daha az ticaret yapmasını sağlamak amacıyla yürüttüğü enerji savaşından kaynaklanıyor. Sonuç olarak Ukrayna, 2021 yılında enerji fiyatları söz konusu olduğunda ilk 5 ülke arasında yer aldı.
Küresel gıda güvenliği ama yerelde açlık
Ukrayna, ayçiçek yağı ve mısır gibi ilkel tarımsal hammaddelerin ihracatında listenin başında yer alırken küresel gıda güvenliği endeksinde 113 ülke arasında 63. sırada yer aldı. Gubriyenko, Ukrayna’yı Somali gibi gıda güvencesi olmayan diğer ülkelerle mukayese ediyor. Bu tür ülkelerde devletin ekonomiye müdahalesi yok, yani tarım yerli tüketicilerin zararına ihracat adına yapılıyor. Büyük tarım şirketlerinin Ukrayna’nın küçük iç pazarını tatmin etmek gibi bir derdi yok. 2021 yılında Ukraynalıların yüzde 85’i ayda 300 dolardan az kazanıyordu.
UNICEF’in yıllık açlık raporları, 2018-20 döneminde Ukraynalıların yüzde 20’sinin (yaklaşık 9 milyon insan), 2019-21 döneminde ise yüzde 22,7’sinin (10 milyon kişi) “orta ve şiddetli gıda güvensizliği” sorunu yaşadığını ortaya koydu; karşılaştırma yapmak gerekirse, Avrupa’daki ortalama puan yüzde 8. Bu da Ukrayna’yı, 2018-20 döneminde nüfusun yüzde 23,5’inin orta ve şiddetli gıda güvensizliğinden muzdarip olduğu Brezilya (2014-16 döneminde Ukrayna’nın durumu Brezilya’dan bile daha kötüydü) ile yaklaşık aynı seviyeye yerleştiriyor. Küresel açlık endeksine göre açlık çeken Ukraynalıların miktarı 2007 ve 2014 yıllarında yüzde 7,2’de kalmış ve 2022 yılında yüzde 7,5’e yükselmişti. Bu oran İran, Özbekistan ve Moğolistan’dan daha yüksek bir seviye.
Yevromaydan nedeniyle gelirlerde ve istihdamda yaşanan düşüş, reel tüketimde de düşüşe yol açtı. Resmi Ukrayna istatistiklerine göre, 2013 yılında Ukraynalıların yüzde 54’ü ayda 280 dolardan az kazanıyordu. 2020’de Ukraynalıların yüzde 85’i ayda 291 dolardan daha az kazanıyordu. Ortalama hane halkı et tüketimi 2013’teki 5,1 kilogram seviyesine ancak 2019’da geri dönebildi; 2015’te 4,6 kilograma kadar düşmüştü.
Humuslu toprak, ölü toprak: Ekolojik bozulma
İşte son üzücü ironi. Küresel gıda güvenliğinin garantörü sadece kendi yurttaşlarını besleyememekle kalmıyor. Dar, ihracata dayalı “mısır ve ayçiçeği cumhuriyeti” ünlü “ultra verimli humuslu toprağını” yok ediyor.
Kaygı verici işaretlerden biri de ekilen tarım arazisi alanındaki azalma. On yılın zirvesine 2013 yılında 28 milyon hektar ekilerek ulaşılmıştı. Bu rakam 2008-09 ve 2014-15 krizleri sırasında 26,8 milyon hektara geriledi. 2020 yılında yaklaşık 24 milyon hektarın ekileceği tahmin edilmişti.
Bununla birlikte ilkel tarımsal hammadde ihracatı hızla artıyor; 2019 yılı tahıl ve bakliyat ihracatında rekor bir yıl oldu. Yerli tüketiciler için yapılan tarım zarar görürken ihracat için yapılan tarım daha önce hiç bu kadar iyi olmamıştı. 2020 yılında çiftçiler yağlık ayçiçeği, mısır ve soyaya ayrılan ekili alanların payını artırırken buğday, sebze, patates ve şeker pancarına ayrılan miktarı azalttı. Tüm bunlar küresel tarım piyasasındaki fiyat eğilimlerinden kaynaklanıyor ve aynı zamanda bu gıda ürünleri için yurt içi fiyat enflasyonunu besliyor.
Ukrayna’daki tarım arazilerinin kalitesi hükümet için bir endişe konusu değil. Kendilerini, Ukrayna’nın humuslu toprağının ancak özelleştirme yoluyla ortaya çıkarılabilecek olağanüstü verimliliğine ilişkin beyanlarla sınırlıyorlar. Toprak kalitesinin korunmasına ilişkin son devlet programı 2008-9 yıllarında oluşturuldu. İddialı hedefleri hiçbir zaman gerçekleştirilemedi. Devlet Kadastro Teşkilatı (Gosgeokadastr) hiçbir zaman Ukrayna’nın tüm tarım arazileri hakkında tam bir veri tabanı toplayamadı. Toprak kalitesi sorunu artık Ukrayna hükümeti tarafından gündeme getirilmiyor.
Ekonomik özgürlükçü İktisadi Kalkınma Bakanı Timofey Milovanov, 2019 yılında Gosgeokadastr’ı tasfiye etme arzusunu beyan etti. Bu amaçla, tarımın serbestleştirilmesi sürecinde Gosgeokadastr’ın “desantralize” edileceği ve kontrolün “yerel topluluklara” verileceği bir yasa tasarısı sunuldu. Bu proje hayata geçirilememiş olsa da Gosgeokadastr oldukça ihmal edilmiş durumda ve tasfiye edilmesi yönündeki fikirler yönetici seçkinler arasında popüler.
Gosgeokadastr, Aralık 2019’dan Ocak 2020’ye kadar 199 tarım arazisi denetimi gerçekleştirdi. Tarım mevzuatının 111 kez ihlal edildiğini tespit etti. Dolayısıyla bu yüzeysel araştırma bile Ukrayna’daki tarım arazilerinin kapitalist tarım tarafından ağır bir şekilde kötü muamele gördüğünü ortaya koymuştu.
Eco-Action adlı STK ve Ukrayna Jeoloji Enstitüsü tarafından 2021 yılında yapılan bir araştırmaya göre, Ukrayna topraklarında tarım holdinglerinin yoğunlaştırılması, ülkenin toprak kalitesi üzerinde kötü etkiler yarattı. Tarımsal işletmelerin artması, Ukrayna’nın ekilebilir arazilerinin yüzde 40’ının mısır, ayçiçeği, kolza tohumu ve soya gibi monokültür tarımla yoğun bir şekilde işlenmesi anlamına geliyor. Bu monokültür ekimlerin payı 2017-2020 yılları arasında yüzde 2,7 oranında, Ukrayna’nın humuslu toprak bulunduran orta ve batı bölgelerinde ise yüzde 6,9 oranında arttı.
Çalışma, tüm bu arazinin, yani Ukrayna’nın ekilebilir kaynaklarının neredeyse yarısının verimsizleşme riski altında olduğunu savunuyor. 2020 yılında Ukrayna’nın tarım arazilerinin yaklaşık yüzde 83’üne tahıl ekilmişti; Ukraynalı bir tarım uzmanının ifadesiyle “bu son derece barbarca, ekilebilir tarım kültürü yok”.
Ukrayna’nın tarım arazilerinin durumuna ilişkin son ayrıntılı veriler, Ukrayna Topraklarını Koruma Devlet Enstitüsü’nün (SIPUS) 2011-2015 yıllarındaki koşullara ilişkin 2018 tarihli raporunda yer alıyor. Raporda şu ifadeler yer alıyor:
“Uzun süreli yoğunlaştırma ve aşırı sürüm, Ukrayna’da toprağın riskli bir duruma gelmesine yol açmıştır. Tarımsal açıdan önemli toprak niteliklerinin azalmasının başlıca nedenleri organik ve mineral gübrelerin yetersiz uygulanması, su ve rüzgâr erozyonu ve güçlü ağır makinelerle aşırı sıkıştırmadır. Ukrayna topraklarında tarım arazilerinin yüzde 57,5’i erozyona maruz kalmaktadır ve bu eğilimler devam etmektedir.”
Raporda ayrıca, uzun vadeli toprak verimliliğinin azalması pahasına hasat boyutlarının artırılması için aşırı azotlu gübre kullanımına da işaret edildi. Rapor, pek çok sorunun gerekçesi olarak Ukrayna’nın tarımsal serbestleşmesini görüyor. Örneğin Ukrayna toprağının zirai kimyasal durumunu analiz etmek için ayrılmış kamu bütçelerinin olmaması. Ya da tarım üreticilerinin topraklarına istediklerini yapmalarına izin veren devlet düzenlemelerinin olmaması.
Ukrayna’da, Ukrayna’yı AB ile kıyas etmek yaygın, fakat genelde okuru Ukrayna’nın “Batılı ortaklarından” gelen tüm talepleri kabul etmeye ikna etmek amacıyla. Gubriyenko da AB ile Ukrayna’yı kıyas ediyor. SIPUS raporunun Almanya’nın tarım sistemini Ukrayna’nınkiyle nasıl olumlu bir şekilde karşılaştırdığını anlatıyor. Almanya’da karmaşık bir toprak düzenleme sistemi var. Tarım üreticileri, toprak kalitesi danışmanlarının tavsiyeleri doğrultusunda belirli ürünleri ekebilir. Bu durum, ürün seçimlerinin toprak kalitesine bakılmaksızın küresel pazarın kaprislerine göre yapıldığı Ukrayna ile tezat oluşturuyor. Buna ek olarak Almanya’da her bir şirketin sahip olduğu tarım arazisi büyüklüğü sınırlı; dolayısıyla çiftçilerin sahip olduğu ortalama tarım arazisi miktarı 20 hektar. Monokültür çiftçileri 5-6 hektarlık araziye sahip olmakla kısıtlanmış. Alman standartlarına göre 400-500 hektar büyük sayılıyor. Ukrayna’da ise büyük tarım holdingleri 300 ila 500 bin hektar araziye sahip.
Ukraynalı zirai ilaç bilimcisi Vadim İvanin bir söyleşisinde, Batı Avrupa ülkelerinde tarım arazilerinin yüzde 50’sinden fazlasının, ABD’de ise yüzde 25’inin ekilmediğini, geri kalanının ise otlatma ve diğer kullanımlara ayrıldığını söylemişti. Bu da toprakların yeterli düzeyde toparlanmasına olanak sunuyor. Ukrayna’da ise arazinin yüzde 90’ı ekiliyor ve neredeyse hiç otlak alan yok. İvanin ayrıca erozyonu önlemek için ormanlık arazi miktarının 12 kat artırılmasını öneriyor; Karpat bölgesi dışında Ukrayna’nın bozkır alanının sadece yüzde 15’i ormanlarla kaplı. AB’de hiçbir ülkede bu oran yüzde 26’dan az değil.
Burada Ukrayna’nın Karpat ormanlarının son yıllarda Avrupalı tomrukçuluk şirketleri tarafından ciddi ölçüde sömürüldüğünü belirtmek gerek. Ukrayna’nın AB ile imzaladığı serbest ticaret anlaşmasındaki yükümlülükleri nedeniyle 2015 yılında ihracat yasağı getirme teşebbüsü AB tarafından gayri meşru bulunmuştu. Ukrayna, Ikea gibi “medeni” Avrupa markaları tarafından kullanılan ucuz kerestenin kaynağı olarak hizmet veriyor. Genel eğilimlerin şaşırtmayan bir örneği.
Bu yazı dizisinin üçüncü bölümünde Kanada’nın rolü ele alınacak.
Dünya Basını
Prof. Hanke: Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz

Ekonomist Steve Hanke, Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışının savaş öncesi düzeyin yaklaşık yüzde 60 gerisinde kaldığını ve Washington’ın bu gerçeği kamuoyundan gizlediğini açıkladı. ABD’nin tırmandırdığı gerilim döngüsünü kaybettiğini belirten Hanke, tek taraflı yaptırımların ve yanlış dış politikaların Batı dünyasında derin bir kriz yarattığına dikkat çekti.
Maryland eyaletinin Baltimore kentindeki Johns Hopkins Üniversitesi’nde görev yapan Amerikalı ekonomist ve uygulamalı ekonomi profesörü Steve Hanke, yayıncı Mario Nawfal’ın kanalında jeopolitik analisti Brandon J. Weichert’ın sorularını yanıtladı.
ABD ordusu, akademi ve iş çevrelerine jeopolitik ile yüksek teknoloji araştırma ve geliştirme alanlarında dersler veren, “Uzayı Kazanmak: Amerika Nasıl Süper Güç Kalır” ve “Gölge Savaş: İran’ın Üstünlük Arayışı” adlı kitapların yazarı Weichert’ın sunduğu yayında; Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışı, tırmanan İran gerilimi, ABD yönetiminin kamuoyunu yönlendirme çabaları, küresel enerji piyasaları, yaptırımların sonuçları ve Avrupa’daki sanayi krizine ilişkin kapsamlı değerlendirmeler ele alındı.
Weichert, New York Times gazetesinin tanker takip verilerine dayandırdığı haberini hatırlatarak yayına başladı. Haberde Hürmüz Boğazı’ndan son yedi günde günlük ortalama 6,7 milyon varil petrol geçtiği ve bu hacmin çatışma öncesi seviyelerin yaklaşık yüzde 60 altında kaldığı vurgulandı.
Weichert, Washington yönetiminin sahadaki bu tabloyu nasıl ele aldığını sorarak profesörün görüşlerine başvurdu.
“Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz”
Hükümetin gerçek durumu saptırdığını ve kamuoyuna her şeyin yolunda olduğu yönünde bilgi aktardığını belirten Steve Hanke, “Yönetim gerçekleri çarpıtıyor. Oradan her türlü petrolün çıktığını söylüyorlar. Ben boğazdan geçen gemi trafiğini takip eden kuruluşların yanı sıra Kepler gibi bağımsız izleme şirketlerinin verilerini ve Kızıldeniz tarafındaki hareketliliği düzenli olarak izliyorum. Geçiş hacmi, Washington’ın çizdiği tablonun çok ama çok altında seyrediyor. Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz. Bu durum sadece mevcut yönetimle sınırlı bir mesele değildir. Hükümetler yalan söyler, gerçekleri eğip büker. Dış politika alanına girdiğinizde ise istihbarat teşkilatları süreci tamamen yönlendirir” ifadelerini kullandı.
Ana akım medyada çıkan haberlerin büyük kısmının istihbarat kurumlarının yönlendirmesiyle şekillendiğini dile getiren Hanke, “Bugün New York Times veya Wall Street Journal gibi büyük yayın organlarında okuduğunuz haberlerin çoğu, Merkezi İstihbarat Teşkilatı ve diğer istihbarat servislerinin dolaşıma soktuğu verilerden ibarettir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana mekanizma böyle işliyor. Geçmişe bakın, Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın CBS televizyonundaki en önemli ismi Walter Cronkite idi. Cronkite, ülkenin en saygın, en güvenilir haber sunucusuydu. Amerikalıların büyük bölümü ona inanırdı ancak o teşkilatın bir parçasıydı” dedi.
Weichert ise dönemin ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın Vietnam Savaşı sürecinde “Cronkite’ı kaybettiysek savaşı da kaybettik demektir” sözünü hatırlattı. Johnson’ın sokak zekasına sahip bir lider olduğunu ifade eden Hanke, “Johnson, siyaset arenasına adım atan bir kişinin kaçınılmaz olarak bir enformasyon savaşının içine girdiğini çok iyi biliyordu. Bilgiyi kontrol etmek zorundaydınız. Bu yüzden bağımsız basın fikri bir hayalden öteye geçemiyor. Gerçeğe ulaşmanın yolu uluslararası basını, Fransız, Rus ve Avrupa medyasını, sosyal ağları çapraz kontrol etmekten geçiyor. Fakat sıradan bir insanın buna vakti ve donanımı yetmiyor. Eskiden Sovyetler Birliği’nin Pravda gazetesini okuyup satır aralarını çözemeyenler hiçbir şey anlayamazdı. Pravda yönlendirme içerirdi ama içinde doğruyu bulmaya yarayan çok kıymetli ayrıntılar gizliydi” sözleriyle değerlendirmesini sürdürdü.
“Finans basınının yüzde 95’i ya yanlıştır ya ilgisizdir”
Öğrencilerine ekonomi derslerinde aktardığı ilk kurala değinen Hanke, “Derslerime başlarken öğrencilerime ilk anlattığım şey Hanke’nin yüzde 95 kuralıdır. Genel basını bir kenara bırakın, yalnızca ekonomi ve finans basını için bile geçerlidir bu. Finans basınında okuduğunuz haberlerin yüzde 95’i ya tamamen yanlıştır ya da konudan bütünüyle uzaktır. Öğrenciler iktisat bilimini tam öğrenemedikleri için doğru ile yanlışı ayırmakta zorlanıyor ve ilgisiz verileri tekrarlayıp duruyor. Haberi doğru okumak ustalık, tecrübe ve zaman ister. Her sabah işe gitmek zorunda olan sıradan bir yurttaşın gazetedeki yanlışları ayıklaması mümkün olmuyor” dedi.
Weichert, ABD Merkez Komutanlığı’nın mayıs ortasında Umman kıyılarında başlattığı refakat harekatıyla yaklaşık 1600 ticari gemiye eşlik ettiğini ve 800 milyon varil petrolün boğazdan geçişine destek sağladığını duyurduğunu anımsattı. Bu verilerin gerçekçi olup olmadığını soran Weichert’a yanıt veren Hanke, rakamların gerçeği yansıtmadığını dile getirdi:
“Açıklanan rakamlar gerçeğin çok uzağında. Hem Umman hem de İran tarafı dahil olmak üzere boğazdan günde sadece dört veya beş gemi geçiyor. Merkez Komutanlığı ordunun kontrolü elinde tuttuğu imajını yaymaya çalışıyor. Ordunun doğruyu söylediği nerede görüldü? Bu tamamen hayal dünyasıdır. Gerçekte olan şey, küçük bir akıntıdan ibarettir ve açıklanan sayılarla sahadaki gerçeklik arasında devasa bir uçurum vardır.”
“Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti”
Dizel yakıt fiyatlarındaki hızlı yükselişe dikkat çeken Weichert, enerji piyasalarında yeni bir eşiğe gelinip gelinmediğini sordu. Fiyatların daha da tırmanacağını ifade eden Hanke, “Bu durum geçici bir sıçrama değildir, fiyatlar daha da yükselecektir. Trump’ın yürüttüğü politikaların faturasıdır bu. İran ile karşılıklı saldırı döngüsüne girdiler. ABD birkaç hedefi vuruyor, ardından İran daha büyük bir karşı saldırı düzenliyor. Her hamle döngüsünün sonunda ABD geriye düşüyor ve kaybediyor. Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti. Albert Einstein’a atfedilen meşhur bir söz vardır: Aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuç beklemek deliliktir. Bu yaklaşım, atılan adımların akıl sınırları dışında kaldığını gösteriyor” açıklamasını yaptı.
Askeri adımların başarısızlıkla sonuçlandığını belirten Hanke, sözlerini şöyle sürdürdü: “Önce bir hava harekatı denediler, ardından birinci abluka geldi. Sonuç alamayınca ikinci ablukayı devreye soktular. Şimdi de karşılıklı misilleme sarmalına girdiler. Hep aynı eylemleri tekrarlayıp bu kez kazanacaklarını sanıyorlar ancak bu gerçekleşmeyecek. İran sadece askeri alanda değil, uluslararası kamuoyu algısında da üstünlük sağladı. Bu harekat öncesinde küresel kamuoyunda İran’ın kırılgan olduğu, ekonomisinin çöktüğü ve iç muhalefetin rejimi sarsacağı yönünde güçlü bir algı hakimdi.”
“Körfez’de en hızlı büyüyen ekonomi İran oldu”
Körfez bölgesindeki ekonomik göstergeleri detaylandıran Hanke, İran ekonomisinin çöktüğü yönündeki tezlerin asılsız olduğunu rakamlarla açıkladı: “2008 küresel finans krizinden başlayarak çatışmaların patlak verdiği 2026 yılı başına kadar olan kişi başına düşen gayrisafi yurt içi hasıla verilerini inceledim. Bu dönemde Körfez bölgesinde kişi başına geliri en hızlı büyüyen ülke İran oldu. İkinci sırada hemen hemen aynı oranla Suudi Arabistan yer alıyor. Diğer ülkelerin grafiği ise son derece olumsuzdur. Örneğin Kuveyt’te 2008 yılı 100 baz alındığında, kişi başına düşen milli gelir endeksi 65 seviyesine kadar geriledi. Yaptırımların ve baskıların İran ekonomisini tamamen çökerttiği söylemi gerçeği yansıtmıyor.”
Weichert’ın Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesini hatırlatarak İran’ın diplomatik yalnızlıktan uzak göründüğünü belirtmesi üzerine Hanke, Tahran yönetiminin uluslararası saygınlığını artırdığını vurguladı: “İran her geçen gün yalnızlıktan uzaklaşıyor ve daha fazla saygı görüyor. Orta ölçekli bir güç, küresel bir süper gücü askeri açıdan köşeye sıkıştırdı. Boğazdaki kontrolü ele aldılar; oysa savaştan önce böyle bir hakimiyetleri yoktu. Bölgedeki askeri üstünlük bütünüyle kaybedildi. Sivillerin hayatını kaybettiği yoğun saldırılar karşısında küresel kamuoyunda İran’a yönelik büyük bir sempati gelişti. Kamuoyu algısı tamamen tersine döndü.”
Hanke, BRICS grubunun Hindistan’daki zirvesine atıfta bulunarak, “Eskiden bu toplantılar içi boş birer diplomasi vitriniydi, somut bir netice doğurmazdı. Fakat artık durum değişti. Washington’ın izlediği politikalar BRICS grubuna doğrudan can suyu veriyor. Benzer bir kırılma İsrail için de geçerlidir. İsrail’in devasa kamuoyu yönlendirme aygıtına rağmen, dünya genelinde İsrail’e yönelik bakış açısı son derece olumsuz bir noktaya sürüklendi” değerlendirmesinde bulundu.
“Bugün herkes Amerikalıları birer düşman olarak görüyor”
Küresel Güney ülkelerinin artan ağırlığını ve Batı’nın ekonomik hakimiyetini değerlendiren Weichert’a cevap veren Hanke, dünyada Washington’a yönelik algının kökten dönüştüğünü söyledi: “Birçok ülke artık ABD’yi bir tehdit olarak algılıyor. Sadece geleneksel rakipler değil; Kanada ve Meksika gibi en yakın komşular dahi bu kaygıyı taşıyor. Dünyanın hangi köşesine bakarsanız bakın, ABD’nin gerçek bir dostu kalmadı. Masada görünen sembolik ortaklıklar hariç tutulursa hemen herkes Amerikalıları bir tehdit ve hasım olarak konumlandırıyor. Bu yüzden yüzlerini Washington’dan öteye çeviriyorlar.”
Küresel Güney’in ve BRICS’in güç kazandığını ancak ABD’nin elindeki yapısal kozların yabana atılmaması gerektiğini kaydeden Hanke, 1998 Asya finans krizinde dönemin Endonezya Devlet Başkanı Suharto’ya başdanışmanlık yaptığı dönemi şu sözlerle anlattı:
“1998 krizinde Endonezya para birimi çökmüş, enflasyon patlamış ve gıda isyanları baş göstermişti. Suharto, Uluslararası Para Fonu’nun reçetelerini uygulamış ancak ekonomi daha da kötüleşmişti. Beni davet etti. Kendisine Hong Kong modeline benzer bir para kurulu sistemi kurmayı önerdim. Rupi basılacak, bu para yüzde 100 ABD doları rezerviyle desteklenecek ve kura sabitlenecekti. Bu model enflasyonu anında kıracaktı ve Suharto koltuğunda kalacaktı. Fakat dönemin ABD Başkanı Bill Clinton yönetimi bunu engellemek istedi; amaçları Suharto’yu kriz yoluyla tasfiye etmekti. Clinton, Suharto’yu arayarak ‘Eğer Profesör Hanke’nin para kurulu sistemini kurarsanız, vadedilen 43 milyar dolarlık yardımı alamazsınız’ diyerek açıkça tehdit etti.”
Suharto’nun yardımı reddederek para kurulunu kurma iradesini koruduğunu aktaran Hanke, sürecin askeri güç gösterisiyle noktalandığını belirtti: “Suharto eski bir generaldi, ekonomik tehditlere boyun eğmedi. Ocak ayında başlayan çekişme mayısa kadar sürdü. Sonunda ABD ne yaptı? Pasifik Filosu’ndan büyük bir deniz gücünü Cakarta açıklarına gönderip askeri tatbikatlara başladı. Bu askeri hamle Endonezya ordusunu korkuttu ve generaller Suharto’yu para kurulu kararından vazgeçmeye zorladı. Suharto’yu geri adım attıran şey 43 milyar dolarlık yaptırım tehdidi değil, doğrudan donanmanın varlığı oldu.”
“Dünyadaki piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York’tadır”
Bugün benzer bir askeri baskının İran üzerinde kurulamadığını dile getiren Hanke, gücün temel unsurlarını şu sözlerle özetledi: “Bir ülkenin gücünü milli gelirin büyüklüğü, askeri kapasitesi ve finansal hakimiyeti belirler. ABD açısından en belirleyici unsur, doların küresel rezerv para birimi niteliğidir. Dolarsızlaşma tartışmaları tamamen dayanaksızdır. Dolar bir yere gitmiyor. Dünyada derinliğe ve likiditeye sahip tek tahvil piyasası ABD Hazine tahvilleridir. Büyük ölçekli sermaye hareketlerinde yönelebileceğiniz başka bir adres yoktur. Hisse senedi piyasalarına baktığınızda, dünyadaki toplam piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York borsalarında yer alıyor. Toronto veya diğer borsalar bunun yanında çok küçük kalır.”
Çin’in küresel ticaretteki yükselişini değerlendiren Hanke, ABD’nin uyguladığı tek taraflı yaptırımların Washington aleyhine sonuçlar doğurduğunu kaydetti: “Çin, Kanada veya Meksika gibi değildir. ABD’nin hatalarından en büyük kazancı Pekin yönetimi elde ediyor. 11 Eylül sonrasında Bush döneminden başlayarak Obama, Trump ve Biden yönetimleri boyunca yaptırımlar kontrolsüz bir şekilde artırıldı. Bu iki partinin de benimsediği bir akıl tutulmasıdır. ABD Kongresi’nin ne yaptığını bilmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Yaptırımlar tamamen bir kaybedenler oyunudur. Ben hem ilkesel olarak hem de pratikte yaptırımlara bütünüyle karşıyım. Hiçbir zaman işe yaramazlar ve bumerang gibi uygulayanı vururlar. Bugün Avrupa’nın derin bir krizle boğuşmasının ana sebebi Rusya’ya uygulanan yaptırımlar ve Kuzey Akım boru hattının imha edilerek ucuz doğalgaz akışının kesilmesidir.”
“Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır”
Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif partisinin Saksonya seçimlerindeki başarısını gündeme getiren Weichert’a yanıt veren Hanke, Almanya’nın bugünkü durumunun temelinde eski Başbakan Angela Merkel’in tercihlerinin yattığını dile getirdi:
“Merkel dönemine bakmak gerekiyor. O dönemde Merkel adeta dokunulmaz bir lider gibi görülüyordu fakat büyük hatalar yaptı. Hristiyan Demokrat Birlik partisi içindeyken sol kanadı ve Yeşilleri kontrol altına almak için onları koalisyona dahil etti. Bunun bedeli ise nükleer santralleri kapatmak oldu. İkinci adımda ise sağ kanadı frenlemek adına açık kapı politikası güderek ülkeyi düzensiz göçmen akınına uğrattı. Bu durum devasa toplumsal yaralar açtı ve Almanya için Alternatif partisinin yükselişine zemin hazırladı.”
Almanya için Alternatif partisinin siyasi programında nükleer enerjiye dönüş, sınır güvenliğinin sağlanması ve Rusya ile sürdürülen vekalet savaşının sonlandırılması maddelerinin öne çıktığını belirten Hanke, ana akım partilerin bu partiyi tecrit etme çabalarını antidemokratik olarak nitelendirdi: “Bu partinin etrafına güvenlik duvarı örmeye çalıştılar, aldıkları oy ne olursa olsun koalisyona almayacaklarını açıkladılar. Hatta iç istihbarat üzerinden terör soruşturması açarak partiyi yasa dışı ilan etmeye kalktılar. Demokrasi söylemi dilinden düşmeyenlerin sergilediği bu tutum tamamen antidemokratiktir.”
Sanayinin durumuna ilişkin çarpıcı rakamlar aktaran Hanke, “Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır. İmalat sektörünün milli gelir içindeki payı diğer Avrupa ülkelerinde ortalama yüzde 12 iken, Almanya’da yüzde 23 seviyesindedir. Ağır sanayi devasa miktarda enerji ve elektrik tüketir. Bugün dünyadaki en pahalı enerji nerede satılıyor? Almanya’da. Volkswagen yönetim kurulu 50 bin çalışanını işten çıkaracağını duyurdu. Dünyanın en büyük kimya üreticisi BASF fabrikalarını kapatıp Çin’e taşındı. Alman otoyolları çöküyor, efsanevi dakikliğiyle bilinen trenler artık asla vaktinde kalkmıyor” sözleriyle tablonun vahametine işaret etti.
“İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır”
Weichert’ın, popülaritesi yüzde 13’e kadar gerileyen Başbakan Friedrich Merz’in bu çöküşü perdelemek adına savaş söylemlerine yönelip yönelmediği sorusu üzerine Hanke, dikkat çekici bir tespitte bulundu: “İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır. Savaş başlatırsanız, işler sarpa sardığında Ukrayna’da yapıldığı gibi sıkıyönetim ilan eder ve koltuğunuzu korursunuz. Merz köşeye sıkışmış durumdadır ve savaşı körüklemek istemektedir. Almanya’daki bir havalimanında Ukrayna uçağına yönelik olayı hemen Rusya’ya bağladılar. Bu büyük ihtimalle bir sahte bayrak operasyonudur. Rusların bu kadar acemice bir işe imza atacağını düşünmek saflıktır.”
ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında planladığı ancak uygulamadığı sanayisizleştirme hedeflerini hatırlatan Hanke, “Morgenthau Planı ile Almanya’yı fabrikalarından arındırıp tarım toplumuna dönüştürmek istemişlerdi. Bu gerçekleşmedi ve serbest piyasa modeliyle muazzam bir kalkınma yaşandı. Ancak 1968’de Paris’te başlayan öğrenci ayaklanması Almanya’ya ve tüm Avrupa’ya sıçradı. O tarihten bu yana üniversite eğitim standartları hızla geriledi. Johns Hopkins Üniversitesi’nde 57 yıldır profesörlük yapıyorum; bugünkü akademik seviyenin geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde düştüğünü bizzat gözlemliyorum. Chicago’daki DePaul gibi üniversitelerin standart giriş sınavı puanlarını aramaktan vazgeçmesi çöküşün açık bir göstergesidir. Kalitesini koruyan sadece roket ve mühendislik üreten Caltech gibi birkaç kurum kaldı” dedi.
“Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir”
Avrupa kıtasının geneline yayılan hantal bürokrasiye değinen Hanke, Brüksel’in ulusal iradeleri devre dışı bıraktığını ifade etti: “Avrupa muazzam bir bürokrasi yığınına hapsolmuştur. Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir; üyeleri seçimle işbaşına gelmez. Egemen devletlerin kararlarını bütçe ve para gücünü kullanarak ezerler. Ekonomist olarak para akışını takip ederseniz her şeyi görürsünüz. Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, kıtadaki Rusya karşıtlığının başını çekmektedir. Rusya düşmanlığının toplandığı neresi varsa kendisi tam ortasında yer alır.”
İngiltere’nin durumuna da değinen profesör, “İngiltere çok daha ağır bir ekonomik çöküş içindedir. Göçmen krizi, zayıflayan ordu ve eski sömürge alışkanlıklarıyla her şeye burnunu sokma eğilimi ülkeyi tüketiyor. Başbakan Starmer hızla görevi bıraktı. Yeni gelen başbakan Andy Burnham ilk dış gezisini Kiev’e yaptı. Kendi ülkesinde bunca devasa sorun varken kalkıp oraya gitmesi akıl tutulmasıdır. Eski Manchester Belediye Başkanı olan bu kişi tamamen yetersiz görünmektedir. 2022 yılında Ukrayna ile Rusya arasında Türkiye’de varılan barış anlaşmasını masadan kaldıran kişi de dönemin Başbakanı Boris Johnson idi. O dönem barış anlaşmasını doğrudan Londra sabote etti ve bugünkü faturayı bütün dünya ödüyor” dedi.
“Putin’in karşısına konuyu hiç bilmeyen iki kişi oturdu”
Weichert, ABD’li temsilciler Witkoff ve Kushner’in Moskova’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile gerçekleştirdiği üç saatlik görüşmeyi hatırlatarak diplomatik temasların geleceğini sordu. Hanke görüşmeyi şu sözlerle değerlendirdi: “Putin’in masadaki muhataplarını ciddiye aldığını kesinlikle düşünmüyorum. Rusya lideri nezaket kurallarına uyar fakat karşısına konulara hiçbir şekilde hakimiyeti olmayan iki kişi oturdu. Karşılıklı derinliği olmayan insanların bir araya gelmesi oldukça utanç vericidir.”
Avrupa’nın geleceğini son derece karanlık gördüğünü aktaran Hanke, kıtadaki liderlik krizini şöyle özetledi: “Fransa’da Macron, Almanya’da Merz, İngiltere’de Burnham veya İtalya’da Meloni gibi isimlere bakın. Meloni uzun süredir koltukta oturuyor ama somut hiçbir başarı elde edemedi. İtalya kötü durumda ve Meloni’nin siyasi geleceği sallantıda. Avrupa’nın içine girdiği bu çıkmazdan kurtulması için masada makul bir seçenek dahi bulunmuyor.”
“Çin, Adam Smith’in 1776’daki serbest ticaret modeline sarıldı”
Programın kapanış bölümünde küresel dengelerin geleceğine ilişkin nihai görüşlerini aktaran Steve Hanke, Amerikan imparatorluğunun bir anda yok olmayacağını ancak dengelerin hızla Doğu’ya kaydığını vurguladı:
“Küresel eksen kayması yaşanıyor fakat bunu bir günde gerçekleşecek bir felaket gibi okumamak gerekir. ABD askeri, ekonomik ve pazar gücüyle varlığını koruyacaktır. Bir düğmeye basıp Amerikan gücünü veya doları bir gecede silemezsiniz. Ancak Çin her geçen gün arayı kapatıyor. Beş yıl önce Çin otomobillerinden kimse bahsetmezdi, bugün pazarı ele geçiriyorlar. Yapay zekada ABD’nin mutlak hakim olacağı söyleniyordu, şimdi Çin çok daha az veri merkeziyle ve düşük maliyetlerle bu seviyeyi yakaladı.”
Çin’in uyguladığı küresel ekonomi modeline dikkat çeken Hanke, sözlerini şu ifadelerle noktaladı: “Pekin yönetimi, Adam Smith’in 1776 tarihli Ulusların Zenginliği eserinde çerçevesini çizdiği serbest ticaret modelini benimsedi. Herkesle ticaret geliştirmek istiyorlar. Örneğin Kenya başta olmak üzere kendileriyle ikili ticaret anlaşması imzalayan tüm Afrika ülkelerine yönelik gümrük vergilerini tamamen sıfırladılar. Ticareti serbestleştiren bu yaklaşım Çin’i küresel sahnede durdurulamaz bir noktaya taşıyor.”
Dünya Basını
Çin-Mısır ortak tatbikatı, Pekin’in askeri erişiminin göstergesi

Çin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarları destekleyecek askeri gücü küresel ölçekte kullanma kapasitesi geliştirmeye başlıyor.
Mohamed Ibrahim Hafez & Sebastian Contin Trillo-Figueroa
South China Morning Post, 02.09.2026
Çin, yurt dışındaki ekonomik varlığını, bu varlığı koruyup sürdürebilmek için gerekli askeri erişim kapasitesiyle eşleştirmeye başlıyor.
Bunun en açık göstergesi Mısır’da ortaya çıktı. Çin’e ait J-16 savaş uçakları kısa süre önce Mısır’a gönderildi ve havada yakıt ikmali yapan YU-20 tanker uçakları tarafından desteklendi. Çin jetleri, Mısır’ın “Medeniyet Kartalları” tatbikatında Mısır’a ait Rafale ve MiG-29 savaş uçaklarıyla birlikte görev aldı. Bu, Çin’in savaş uçaklarını ilk kez Afrika’ya göndermesi anlamına geliyor ve Pekin’e kıtalar arası bir muharip gücü taşıma ve büyük bir Arap ordusuyla ortak operasyon yürütme deneyimi kazandırıyor.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Mısır ziyareti, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin 70. yılını simgeliyor. Bu süre içerisinde ilişkiler yalnızca diplomasi ve ticaretten ibaret olmaktan çıkarak altyapı, teknoloji ve artık askeri işbirliği alanlarına kadar genişledi.
Çin’in ekonomik çıkarları özellikle Süveyş Kanalı çevresinde derin biçimde yerleşmiş durumda. Çinli şirketler Mısır’da üretim ve lojistik operasyonları kurarak ülkeyi Avrupa, Afrika ve Orta Doğu pazarlarına uzanan tedarik zincirleri için bir üretim ve dağıtım merkezi olarak kullanıyor.
Bu ekonomik ayak izi giderek büyüyor. Mısırlı şirketler geçen ay Çinli alıcılarla toplam 168 milyon dolar değerinde 17 ihracat anlaşması imzaladı. Pekin’in 2026’nın ilk yarısında Mısır’a yaptığı yatırımın ise 2 milyar dolara kadar ulaşabileceği tahmin ediliyor. Bu yatırımların önemli bölümü mevcut projelerin genişletilmesine yöneliyor.
Pekin ayrıca Mısır ürünlerine sıfır gümrük vergisi uygulaması getirdi ve daha önce yüzde 30’a kadar çıkan vergileri kaldırdı. Ancak ticari ilişki hâlâ dengesiz durumda: Mısır’ın Çin ile ticaret açığı geçen yıl 18 milyar doları aştı.
Çin’in ekonomik varlığının güvence altına alınması gerektiğinde riskler de artıyor. Limanlar, fabrikalar, lojistik ağları ve tedarik zincirleri, istikrarsızlıkların erişimi bozması halinde kırılgan hâle geliyor. Çin’in çıkarları ne kadar genişlerse, bu bölgelere ulaşabilecek askeri bir varlık da o kadar değer kazanıyor. Mısır’daki tatbikat, bu kapasiteye dair bir fikir verdi.
Yıllar boyunca Çin’in küresel genişlemesi esas olarak ticari nitelikteydi. Ardından Kuşak ve Yol Girişimi, altyapı yatırımları gerçekleştirdi, yeni pazarlar açtı ve stratejik bölgelerde Çinli şirketlerin yerleşmesini sağladı. Bir sonraki aşama ise bu ekonomik varlığı koruyacak askeri erişim kapasitesinin geliştirilmesi. Mısır, bu dönüşümün nasıl görünebileceğini ortaya koyuyor.
Benzer bir eğilim teknoloji alanında da görülüyor. Huawei, Mısır hükümeti için Ascend çiplerini kullanacak yapay zekâ veri merkezleri kurmak üzere teklif verdi. Buna karşılık Washington ise Nvidia, Advanced Micro Devices ve Microsoft’un dahil olduğu rakip bir teklif hazırlamaya çalışıyor.
Mısır’ın yapay zekâ stratejisi, bilgi ve iletişim teknolojileri sektörünün gayrisafi yurt içi hasılaya katkısını 2030 yılına kadar yüzde 7,7’ye çıkarmayı hedefliyor. Bu nedenle Amerikan ve Çinli teknoloji sağlayıcılarına erişim, ülkenin yerli teknoloji endüstrisini geliştirme çabasının daha geniş bir parçası hâline geliyor. Bu durum aynı zamanda Kahire’ye, stratejik önem taşıyan bu sektörde hangi şirketlerin yer edineceği konusunda pazarlık gücü sağlıyor.
Dolayısıyla Çin’in Mısır’daki varlığı, Pekin’in uzun vadeli çıkarları açısından kritik sektörlerin tamamına yayılıyor: üretim, lojistik, teknoloji ve savunma.
Ancak Kahire, Çin ile ilişkilerini diğer ortaklıklarının pahasına geliştirmiyor. Mısır hâlâ ABD’den önemli miktarda askeri yardım alıyor ve Amerikan, Fransız ve Rus uçaklarından oluşan karma bir hava filosu işletiyor. Çin ile ilişkilerini genişletirken Rusya ile bağlarını sürdürüyor, Avrupa ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştiriyor ve BRICS grubuna katılıyor.
Savunma tedariki de aynı yaklaşımı yansıtıyor. Mısır’ın savaş uçağı filosunu çeşitlendirmek amacıyla Çin’in J-10C savaş uçağıyla ilgilendiği bildiriliyor. Tatbikatlar, Mısır ordusuna Çin sistemlerini tanıma fırsatı verirken Kahire, Batı menşeli uçaklarını kullanmaya ve mevcut savunma ilişkilerini sürdürmeye devam ediyor.
Bu durum iki tarafın da istediği kazanımları sağlıyor. Çin, Orta Doğu ve Afrika’da erişim ve operasyonel deneyim kazanıyor. Mısır ise yeni bir askeri tedarikçi ve yakın ilişkiler kurmak isteyen büyük bir güç elde ediyor.
Aynı hesaplama güvenlik politikası alanında da geçerli. Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’deki Filistinlilerin başka yerlere taşınması önerisini gündeme getirmesinin ardından geçen yıl şubat ayında Beyaz Saray görüşmelerine katılmayı reddetti.
Mısır ayrıca, Süveyş Kanalı’na verdiği ekonomik zarara rağmen ABD’nin Husilere yönelik askeri operasyonlarına mesafeli durdu. Kızıldeniz’deki saldırılar nedeniyle gemilerin rotalarını değiştirmesi sonucu kanal gelirleri 2024 yılında yüzde 61 düştü. Kahire’nin doğrudan çıkarı, deniz trafiğinin yeniden sağlanması ve kanalın korunmasıydı; ancak verdiği tepki, bu çıkarların nasıl korunacağına ilişkin kendi değerlendirmesi tarafından şekillendirildi.
Çin’in büyüyen varlığı tam da burada Mısır için önem kazanıyor. Çin’in doğrudan yabancı yatırımları Amerikan askeri yardımlarıyla birlikte var olabilir. Çin teknolojisi Amerikan teknolojisiyle rekabet edebilir. Çin uçakları, Mısır’ın Batı sistemlerini kullanmaya devam ettiği bir ortamda Mısır uçaklarıyla ortak tatbikat yapabilir.
Washington açısından ise hesaplama daha rahatsız edici hâle geliyor. Kahire’nin yalnızca güvenilir alternatiflere sahip olması bile Amerikan baskısının maliyetini artırmaya yetiyor. Her yeni tedarikçi, yatırımcı veya askeri ortak, Mısır’a herhangi bir aktör karşısında daha fazla hareket alanı sağlıyor.
Bunun küresel sonuçları da bulunuyor. Washington ve Pekin arasındaki rekabet, iki taraf tarafından genellikle rakip stratejik kamplar arasındaki mücadele olarak tanımlanıyor. Ancak Kahire, orta ölçekli güçlerin iki tarafın da ilgisini canlı tutarak hiçbirine münhasır bir nüfuz alanı vermeden hareket edebileceğini gösteriyor. Böylece bu rekabetten yatırım, teknoloji, askeri kapasite ve diplomatik avantaj elde ediyor.
Çin açısından daha büyük anlam ise ekonomik varlığı ile askeri güç projeksiyonu arasındaki mesafenin giderek azalması. Pekin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarların arkasına askeri güç koyabilmek için gerekli lojistik, erişim ve operasyonel deneyimi geliştiriyor.
Bu dönüşüm, Çin’in ekonomik çıkarları ile askeri kapasitesinin birleşmeye başladığı Mısır’da görünür hâle geliyor. Kahire, daha yetenekli bir Çin’in kendisine başka bir güçlü ortaklık sunması nedeniyle bu sürece izin verme konusunda teşviklere sahip.
Bundan sonraki jeopolitik mücadele ise Çin’in bu modeli ne kadar genişletebileceği, küresel ekonomik ayak izinin ne ölçüde askeri erişim kapasitesini destekleyebileceği ve rakiplerinin buna nasıl karşılık vereceği olacak.
Dünya Basını
“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.
Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.
Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.
“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”
Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.
Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.
Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.
Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.
“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”
Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.
Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.
Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.
Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.
“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”
Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.
Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:
“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”
Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.
Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.
“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”
Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.
OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.
Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.
Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.
“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”
Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.
Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.
Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.
Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.
Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.
“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”
Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.
OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.
Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.
Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.
San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.
“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”
Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.
OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.
Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.
Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.
Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.
Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.
Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.
Avrupa7 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa6 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Avrupa7 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya5 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya2 hafta önceÇin insansı robot pazarında liderliği hedefliyor












