Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Tarımsal kapasitenin felce uğratılması: Batı’nın Ukrayna’ya sözde ‘yardımı’

Yayınlanma

Çevirmenin notu: 2014 yılındaki Maydan darbesi, ulusötesi şirketlerin Ukrayna kaynaklarından yararlanmaları için en ideal ortamı yaratmış oldu. Talanın başlangıcı, şüpheye mahal yok ki 1992’de aranmalı. 30 yıldır ulusötesi tarım ve biyoteknoloji firmaları, Ukrayna’nın tarım ve hayvancılık yasalarına sürekli olarak müdahale ediyor. Ukrayna’nın yakın tarihine dair çalışmalarıyla tanınan yazar Peter Korataev, Batı’nın Ukrayna’nın tarım sektöründe uyguladığı talanı anlattığı yazı dizisinin ikinci bölümünde ülkenin tarım potansiyelinin nasıl yok edildiğini açıklıyor.

Ukrayna’nın özelleştirilen tarımı: Küresel gıda güvenliğinin aç garantörü


Peter Korotaev
The Canada Files

17 Mayıs 2023

Editörün notu: Bu yazı, Kanada ve daha geniş anlamda Batı’nın, Maydan darbesi sonrası sadık bir hükümeti, sıradan Ukraynalıların ciddi zararına olacak şekilde tarımı özelleştirmek için nasıl kullandığına dair üç bölümlük yazı dizisinin ikinci bölümü. Bu bölüm, Batı’nın iteklediği özelleştirmenin Ukrayna’nın tarımsal kapasitesini nasıl felce uğrattığına odaklanıyor.

2016 yılında ABD’nin Kiev Büyükelçisi Geoffrey Pyatt, “Ukrayna’nın halihazırda en büyük tarımsal ürün üreticilerinden biri olduğunu ancak tarımsal bir süper güç haline gelmesi gerektiğini” ifade etmişti.

Ukrayna’nın “küresel gıda güvenliğinin garantörü” olarak tanımlanması, Avrupa-Atlantik basınında Ukrayna ile alakalı haberlerin klasiği haline geldi. Bu makale, ABD hükümetinin Ukrayna’nın serbestleştirilmiş tarımına ilişkin övünmelerinin ardındaki gerçekliği inceleyecek. Ukrayna’nın serbestleştirilmiş tarımı yurttaşlarını beslemede ne kadar etkili ve sürdürülebilir?

Ukrayna tarımının ilkelleştirilmesi

Ukrayna’nın Avrupa ve Avrupa-Atlantik Entegrasyonundan Sorumlu Başbakan Yardımcısı 2020’de, 2013’te Yatsenyuk’un AB serbest ticaret anlaşmasını imzalayarak Alman yaşam tarzını benimseyeceği taahhüdünü vermesinden bu yana zerre kadar değişmeyen, Avrupa’ya dair alışıldık iyimserliğini dile getirdi:

“AB ile ortaklık anlaşması ve serbest ticaret bölgesi, Ukrayna ekonomisinin gelişmesinin motoru haline geldi, zira kıtadaki en büyük pazara giden yolu açtı.”

Ancak bu pazar sadece son derece ilkel Ukrayna mallarından oluşan küçük bir listeyle ilgileniyor. Ülkeyi yabancı yatırımlar için tanıtan devlet kurumu UkraineInvest, Ukrayna’yı “ucuz işgücü ve ucuz arazi kirasıyla “tarımda fırsat ülkesi” olarak resmediyor. 2019’da tarım ve gıda ihracatı 2018’e kıyasla yüzde 19 ile tüm ekonomik sektörler arasında en fazla artış gösteren sektör oldu. Fakat işlenmiş tarım ihracatı, ayçiçek yağı sayesinde sadece yüzde 5 arttı. AB’nin Ukrayna’ya pazarını kapattığı ama Ukrayna’nın Kovid sırasında aynı şeyi yapmasına izin vermediği 2020’nin ilk yarısında, iki taraf arasındaki ticaret hacmi yüzde 5,1 oranında düştü. Aynı dönemde Ukrayna’nın AB’ye ihracatının yarısından fazlasını tahıllar, ayçiçek yağı, işlenmiş gıda atıkları ve yağlı tohumlar oluşturdu.

2019 yılında tüm ithalatın yüzde 9,4’ünü tarım ve gıda ürünleri oluştururken 5,7 milyar dolar değerinde üretim gerçekleştirildi. Tüm tarım ithalatının yüzde 46’sını mamul gıda ürünleri oluştururken yurt dışından ithal edilen bu ürünlerin oranı her geçen yıl artıyor.

Ukraynalı ekonomi muhabiri Roman Gubriyenko, Ukrayna ekonomisinin son derece ilkel bir tarım sektörüne bel bağladığı durumu özetliyor:

“Ukrayna’nın devlet gelirlerinin neredeyse yüzde 50’si dış pazarlara yapılan ürün ve hizmet ihracatına bağlı. Aynı zamanda döviz ihracat gelirlerinin yaklaşık yüzde 40’ı tarımsal sanayi kompleksi ürünlerinden geliyor. Devlet Mali Teşkilatına göre, 2019 yılında Ukrayna’nın tarım ürünleri ihracatı yüzde 19 artarak 22,2 milyar dolar gibi rekor bir rakama ulaştı. Tüm tarım ürünleri yelpazesinden sadece 202,9 milyon dolar değerinde hazır gıda ürünü ihraç edildi.”

Ukrayna 2021 yılında ihraç ettiğinden yüzde 30 daha fazla işlenmiş sebze ürünü ithal etti. 2021’de ihraç ettiğinden altı kat daha fazla işlenmiş et ve balık ürünü ithal etti. 2012’de ihraç ettiğinden sadece 3,5 kat daha fazla işlenmiş et ve balık ürünü ithal etmişti, dolayısıyla durum kesinlikle daha da kötüleşti. Ticaret fazlası elde etmeyi başardığı “mamul gıda ürünü” olarak sınıflandırılan tek ürün, teknolojik açıdan pek de karmaşık olmayan ve ithalatın hala ihracatın yüzde 70’i büyüklüğünde olduğu ve arttığı şekerdi.

Son yıllarda ortalama olarak hasat edilen 90 ila 95 milyon ton tarım ürününün 60 milyonu anında ihraç ediliyor ve sadece geri kalan 30-35 milyonu yurt içinde asgari düzeyde yeniden işleme tabi tutuluyor. Hasat edilen 70 milyon ton tahıl ürününün sadece yaklaşık 20 milyonu yurt içinde işleniyor. Üretimin önemli bir kısmının — hala yarısından biraz fazlasının — yurt içinde işlendiği tek sektör ayçiçek yağı sektörü.

Yevromaydan’dan bu yana Ukrayna’da üretimi istikrarlı bir şekilde artırılanlar sadece oldukça ilkel tarım biçimleri. Hayvansal ve bitkisel yağ (ayçiçek yağı olarak okunabilir) ihracatı 2012’de 4,1 milyar dolardan 2021’de 7,3 milyar dolara fırladı. Tahıl ihracatı ise 7 milyar dolardan 12 milyar dolara yükseldi. Şuradaki grafik, 2021 yılında hangi tarım ürünlerini ithal ettiğinden daha fazla ihraç ettiğini ve hangi tarım ürünlerini ihraç ettiğinden daha fazla ithal ettiğini gösteriyor.

Görüldüğü üzere Ukrayna işlenmemiş tarım ürünleri ihraç ederken, gıda ürünleri ve işlenmiş tarım ürünleri ithal ediyor.

Ukrayna’da hayvancılık üretimi ve kalitesinde düşüş

Önceki yazımızda, büyük tarım işletmelerinin küçük çiftçilerin zararına nasıl yükseldiğini gördük. Ancak bu küçük ölçekli çiftçiler Ukrayna’nın gıda tedariki açısından hayati önem taşıyor. Ukrayna’nın toplam tarım arazilerinin yalnızca yüzde 12’sini kullanmalarına rağmen, ülkenin tarımsal üretiminin yüzde 50’sinden fazlasını üretiyorlar; patatesin yüzde 98’i, sebzelerin yüzde 89’u, sütün yüzde 78’i ve sığır etinin yüzde 74’ü.

Ocak 2020’de Ukrayna’nın brüt tarımsal üretim hacmi Ocak 2019’a kıyasla yüzde 0,7 oranında azaldı. Ocak 2019’da ise sadece yüzde 3 oranında artmıştı. Fakat tarımsal gıda üretiminin tek tek sektörlerine bakıldığında durum daha da kötü.

Hayvancılık

2018’de Poroşenko’nun müttefiki Yurşinin, kendisinin ve diğerlerinin tarım holdinglerine verilen dev teşviklerin kanıtlarıyla karşılaştığında “hükümet Ukrayna’daki hayvancılığın durumunu çok önemsiyor, bu yüzden bu paraları aldık” diye yanıt verdi. Hükümetin hayvancılığa verdiği “önem” her neyse bunun pek bir anlamı yok.

2018 ve 2019 yıllarında kişi başına düşen inek, domuz, koyun ve keçi sayısı azaldı. İhracat pazarlarındaki popülerlikleri nedeniyle sadece yetiştirilen kanatlı hayvan miktarı arttı. Roman Gubriyenko’nun hazırladığı şuradaki grafik Ukrayna’nın 2019 yılı gıda üretimindeki değişimi gösteriyor. Bu grafiğin önemli kısmı turuncu renk; bu, 2018 rakamının yüzdesi olarak kişi başına düşen bu hayvanların sayısını temsil ediyor. Görülebileceği üzere 2018-2019 yılları arasında kanatlı hayvan dışındaki tüm sektörlerde canlı hayvan sayısında büyük bir düşüş yaşandı.

Bunun nedeni Ukrayna’nın tarım piyasasının ekonomik olarak liberalleşmesi. İhracat için kanatlı hayvan yetiştirmek diğer çiftlik hayvanlarına göre daha az zaman alıyor, bu nedenle tarım işletmeleri kanatlı hayvanlara yatırım yapıyor. Domuz, inek ve koyun üretimi Ukrayna’da yüzde eksi 7 ile yüzde eksi 25 arasında değişen negatif kar oranlarına sahip. Bir önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi, bir diğer faktör de Poroşenko ve ABD Dışişleri Bakanlığı’nın iyi bir dostu olan Yuriy Kosyuk’unki gibi büyük kümes hayvanı işletmelerine verilen dev teşvikler.

Nisan 2019 ile Nisan 2020 arasında Ukrayna’daki domuz sayısı yüzde 6 oranında azaldı ve 400 bin domuz kaybedildi. 2020’nin ilk 4 ayında 3500 ton domuz ithal edildi; bir yıl önceki aynı döneme göre 2,3 kat daha az, bu da Kovid karantinasının bir sonucu olarak Ukrayna’nın tüketimindeki düşüşün kayda değer bir göstergesi. Aynı dönemde sadece 900 bin ton domuz ihraç edildi ve bunun yüzde 75’i Ukrayna ile imzalanan özel tarım anlaşmaları kapsamında BAE’ye gitti.

2020-21’de de durum daha iyi değildi. Bu dönemde, domuz dışındaki tüm hayvancılık türlerinde (kümes hayvanları dahil) yüzde 5 ila 6’lık düşüşler yaşandı; burada, domuz konusunda uzmanlaşmış büyük tarım işletmelerinin büyümesi, küçük ölçekli domuz yetiştiriciliğindeki düşüşü telafi etti. Bununla birlikte domuz sayısı sadece yüzde 3,7 oranında arttı. Ayrıca 2021’deki domuz miktarı hala 2019’daki miktardan daha düşüktü, bu da kısa süreli artışın 2020’deki felaket Kovid yılının kayıplarını telafi etmediği anlamına geliyordu.

Önceki başarılı yıllara rağmen, karantina nedeniyle AB’ye tavuk eti ve yumurta ihraç etmenin zorlaşması nedeniyle 2020 yılında kümes hayvanı ihracatı azaldı. AB yerli çiftçilere verdiği desteği artırırken, Ukrayna’nın kendi işletmeleri için aynı şeyi yapmasını yasakladı. Gubriyenko’nun yazdığı üzere Ukraynalı büyük tarım holdinglerinin düşük ücretli Ukraynalılardan oluşan küçük iç pazara tedarik sağlamak gibi bir kaygıları yok; bu da ihracat pazarlarındaki dalgalanmaların Ukrayna tarımı üzerinde olumsuz etkileri olduğu anlamına geliyor.

Süt ürünleri

2020, Ukrayna’nın süt ürünlerinde net ithalatçı olduğu ilk yıl oldu; ilk çeyrekte ihracat yüzde 9,3 azalırken ithalat yüzde 167 arttı. Bu tür hayvan sayısının her yıl yüzde 5-7 oranında azaldığı inek endüstrisindeki düşüşün bir sonucu olarak, karlılığına rağmen süt endüstrisi de zarar gördü. Bu durum aynı zamanda Ukrayna’nın peynir ya da kefir (Doğu Slavları arasında popüler olan fermente bir sütlü içecek) gibi değerli gıda işleme endüstrisinin de gerilemesine yol açıyor. 2019 yılında, yeniden işleme tesislerine giden kişi başına sütte 2018’e kıyasla yüzde 25’lik bir düşüş ya da brüt yüzde 9’luk bir azalma yaşandı. İşleme tesisleri tarafından satın alınan yüksek kaliteli süt miktarı kişi başına yüzde 53 oranında azaldı.

Ukrayna’nın süt endüstrisi, ihracatın bir önceki yıla göre yüzde 40 oranında düştüğü 2018 yılında ciddi bir gerileme yaşamaya başladı. Devlet istatistiklerine göre, 2020’nin ilk 3 ayından sonra Ukrayna, süt ürünlerinde halihazırda net ithalatçı konumundaydı. 2020’nin ilk yarısında Ukrayna’nın süt ihracatı yüzde 9 oranında azalırken, ithalat bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 168 oranında arttı. Süt Üreticileri Birliği’ne göre, 2020’nin ilk 10 ayının ardından süt ihracatı bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 20 azaldı. Devlet istatistiklerine göre, 2020 yılı Ukrayna’nın peynir ithalatı için rekor bir yıl oldu ve önceki yılların iki katından fazla bir rakama ulaştı. Süt ve krema ithalatı ise yüzde 310 oranında arttı.

İnek sayısı 2019’da 2018’e kıyasla yüzde 6,35 oranında azaldı. Ulusal bilim merkezi “Tarım Ekonomisi Enstitüsü”ne göre, Ukrayna’nın süt üretimi 2030 yılına kadar yüzde 123, aile çiftçiliği üretimi ise yüzde 31,1 oranında düşecek. Gubriyenko, ineklerin yakında Ukrayna’da nesli tükenmekte olan hayvanların kırmızı listesine alınması gerekeceğini söyleyerek espri yapıyor.

2021’in ilk çeyreğinde Ukrayna’daki işleme tesislerine giden Ukrayna sütünün miktarı yüzde 12,3 oranında azaldı. Aynı rakam 2019 ve 2020 yıllarında yüzde 9,1 ve yüzde 7,6 oranında azalmıştı. 2020 yılında Ukrayna’daki işleme tesislerine giden sütün sadece üçte biri Ukrayna’dan gelmişti.

Gıda kalitesinde düşüş

Sadece süt endüstrisi gerilemekle kalmadı, satılan sütün kalitesi de düştü. Devlet Tüketici Hizmetleri Dairesi, Ukrayna’da sahte içerikle en çok satılan gıda grubunun süt ürünleri olduğunu belirtti. Gerçek süt içermeyen süt ürünleri sattıkları için süt ürünleri dağıtıcılarına sürekli olarak on milyonlarca grivna ceza kesmek zorunda kalıyorlar. Genelde tereyağı ve peynir gizlice trans doymamış yağ, emülgatörler ve palmiye yağı ile yapılıyor.

Gubriyenko’ya göre bunun bir nedeni, gıda kalitesi üretimini titizlikle denetleyecek devlet organlarının zayıflığı ya da olmaması. Deregülasyon ortamında işletmeler en yüksek kârı elde etmek için ne gerekiyorsa yapıyor; devletin tekelcilikle mücadele komitesi bir süt ürünleri şirketinin yasa dışı gerçek süt olmayan maddeler kullanarak yüzde 100 kâr elde ettiğini açıklamıştı.

Gubriyenko, bu durumun aynı zamanda azalan yerli inek sayısı ve süt üretiminden de kaynaklandığını, sonuç olarak tereyağı gibi süt yoğun ürünler için üreticilerin gerçek sütü daha az sağlıklı ürünlerle takviye etmek zorunda kaldıklarını savunuyor. Süt ürünleri üretimi ve ihracatı, yıllık süt üretimi göz önüne alındığında Ukrayna’da üretilebilecek süt ürünleri miktarını fazlaca aşıyor. Gubriyenko, Ukrayna’nın süt ürünlerinin yüzde 25 ila 502sinin sahte içerikli olduğunu hesaplıyor.

Gıda enflasyonu ve açlık

Küresel gıda güvenliğinin garantörü olarak imrenilecek bir konuma sahip olmasına rağmen Ukrayna’nın devlet istatistiklerine göre gıda fiyatları Ocak-Ekim 2021 döneminde 2020’nin aynı dönemine kıyasla yüzde 10,9 arttı. Yumurta fiyatları yüzde 54, şeker yüzde 69, ekmek yüzde 15 ve ayçiçek yağı yüzde 61 oranında arttı. Bu artış, Ukrayna’nın dünyanın en büyük ayçiçek yağı ihracatçısı olarak bilinen konumuna rağmen gerçekleşti.

Tarım ürünlerinin toplam ihracattaki payı 2018’de yüzde 39 iken 2019’da yüzde 44’e yükseldi fakat bunun hayvancılık üretimindeki artıştan kaynaklanmadığını zaten biliyoruz. Ukrayna’nın en çok ihraç ettiği tarım ürünleri buğday, mısır ve ayçiçek yağı olup, bu ürünlerde Ukrayna küresel ihracat liderleri arasında yer alıyor.

Fiyat deregülasyonunda liberal deneyler

Kanada’nın eski Kiev Büyükelçisi Roman Waschuk, Maydan sonrası Ukrayna’yı “ideal dünya deneyleri için bir laboratuvar” olarak nitelendirmişti. Bu deneylerden biri de fiyat düzenlemesi alanındaydı. 2016’da gıda fiyatlarının devlet tarafından düzenlenmesi geçici olarak iptal edildi ve 2017’de bu rejim kalıcı hale getirildi. Dönemin liberal, batı taraftarı başbakanı Vladimir Groysman bunu, devlet düzenlemesinin kendi başına etkisiz olduğunu ve zaten fiyat artışlarını durdurmadığını söyleyerek açıkladı.

Pancar çorbası faciası

2018 yılında, ortalama Ukraynalılar tarafından milli çorba yemekler arasında en çok tüketilen sebze ürünlerinin fiyatını ölçen “pancar çorbası (borş) sepeti”nin fiyatı beş kat arttı. Ocak-Ekim 2019 döneminde ithal edilen lahana, havuç ve kırmızı biber miktarı 2018’in aynı dönemine kıyasla yüzde 20 ila 30 oranında arttı. Domates ithalatı yüzde 15, salatalık ithalatı ise yüzde 38 oranında arttı. Soğan ithalatı ise 26 kat arttı. En kötü vaziyet patates üretiminde yaşandı: Ukrayna Haziran-Ekim 2019 döneminde 2018’in aynı dönemine kıyasla 700 kat daha fazla patates ithal etti. Bu ürünler çoğunlukla Belarus ve Rusya’dan ithal edildi. Gubriyenko, patates üretimindeki düşüşü Ukrayna’nın çiftçi pazarlarına getirdiği ve Herson oblastındaki küçük çiftçilerin protestolarına yol açan Kovid karantina kısıtlamalarına bağlıyor.

Devlet istatistiklerini özetleyen analiz şirketi EastFruit, “pancar çorbası sepetindeki” enflasyonist eğilimler hakkında şunları yazıyor:

“Havucun toptan satış fiyatları geçen yıla göre iki kat, soğan fiyatları iki buçuk kat, beyaz lahana fiyatları üç kat ve sofralık pancar fiyatları da üç kat daha yüksek. Yani, pancar çorbası sebzelerinin ortalama fiyatları Aralık 2020 başına kıyasla 2,6 kat arttı.”

Gubriyenko’nun sözleriyle, “pancar çorbası ürünlerinin fiyatlarındaki dinamiğe bakılırsa, kutsal Ukrayna yemeği geleneksel bir milli mutfak olmaktan çıkıp seçkin bir gastronomik mutfak haline gelecek”. Bu, en iyi pancar çorbası tarifleri üzerine internette yaşanan kavgalar da dahil olmak üzere “pancar çorbası hazırlamanın tarihi ve gelenekleri” adlı bir TV dizisine sponsor olan hükümetin milliyetçi histerisinin ardındaki rahatsız edici hakikat. Ukrayna’nın resmi Twitter hesabı, pancar çorbasının Rusya’ya değil Ukrayna’ya özgü bir yemek olarak kabul edilmesi için sık sık online saldırılar düzenliyor ve konuyu UNESCO’ya kadar götürüyor. Bu, malzemelerinin çoğunun ithal olmasına, hatta Belarus ve Rusya gibi “düşman ülkelerden” gelmesine rağmen durum böyle.

Gubriyenko, pancar çorbasının maliyetinin artmasının ardındaki en önemli etkenin Ukrayna’nın tüm malzemeleri ithal etmeye bağımlı olması olduğunu düşünüyor. Ukrayna, AB’nin olağan ürünlerinin yanı sıra ABD ve Norveç’ten domuz eti, Özbekistan ve Meksika’dan da soğan ithal ediyor. Bu ürünleri çok uzaklardan ithal etmek tek başına fiyatı artırıyor. Buna ek olarak Ukrayna’nın en büyük patates tedarikçisi, ABD’ye “Batı medeniyetinin ileri karakolu” olarak değerini göstermenin bir yolu olarak sürekli çatışmaya çalıştığı Belarus.

2020 yılında küçük Arnavutluk bile Ukrayna’ya lahana tedarikinde mutlak liderdi. Arnavutluk Ukrayna’ya 425 milyon dolar değerinde lahana ihraç ederek Ukrayna’nın ithalat ihtiyacının yüzde 90’ını karşıladı. Ukrayna ise bu normal sebzeden sadece 116 milyon dolar değerinde ihraç etti.

Ukrayna, 2020 yılında ihraç ettiğinden 1377 kat daha fazla patates ithal etti. “Otoriter Belarus” lider oldu; tesadüf değil, küçük ve orta ölçekli çiftçilere oldukça gelişkin bir kamu yardımı sistemine sahip.

Ukrayna’nın patates sıkıntıları, AB ile olan sömürü ilişkisine de ışık tutuyor. Mayıs 2020’de, sadece patates kızartması yapımında kullanılan (Kovid karantinaları nedeniyle o dönemde satılamayan) Hollanda patateslerinin, AB’de yasa dışı olan normal patates olarak tüketilmek üzere Ukrayna’ya gönderildiği ortaya çıktı. Ukrayna’da Ukrayna patatesleriyle aynı fiyata satıldılar. Eğer bu olmasaydı, bu patatesler imha edilmiş olacaktı.

Ukrayna en azından makul miktarlarda havuç ihraç etse de yine de 3 kat daha fazla havuç ithal ediyor. Daha da kötüsü bu ithalatı çoğunlukla yüksek ücretli AB ülkelerinden yapıyor, yani AB tüketicileri ucuz Ukrayna havucu alırken, yoksul Ukraynalı tüketiciler temel gıda ürünlerine yüksek AB fiyatları ödemek zorunda kalıyor. Pancar çorbasının ana maddesi olan pancarda durum çok kötü; Ukrayna hiç pancar ihraç etmiyor ve 40 milyon dolar değerindeki pancarı, çiftlikleri işsizlikten kaçan Ukraynalı göçmen işçilerle dolu olan İtalya’dan ithal ediyor. Ukrayna’nın verimli toprakları ve kabiliyetli işçileri var ama tarım ürünlerini yurt dışından alıyor.

Ukrayna’da özellikle yoksullar için temel bir gıda olan karabuğday üretiminde de durum kötü. Ukrayna 2019’un ilk yarısında ihraç ettiğinin iki katı kadar ithalat yaptı ve bu ürüne ayrılan ekili alan miktarı 2018’e kıyasla yüzde 10 azaldı. Büyük miktarlarda mısır ve buğday ihraç eden Ukrayna’nın tüm tahıl ve hububat ithalatı 2018 yılında 2,4 kat arttı.

Domuz cephesinin çöküşü

Salo — iyileştirilmiş domuz yağı — Ukrayna’nın milli yemeği olmak için adaylar arasında. Ne yazık ki 2018 yılı domuz eti ve salo ithalatı için rekor bir yıl oldu ve bir önceki yıla kıyasla yüzde 520 oranında arttı. Bu artan domuz eti ithalat talebinden yararlananlar ise her zamanki gibi Ukrayna’nın “Avrupalı müttefikleri” Polonya, Almanya ve Hollanda oldu. Ukrayna’nın 2018’deki domuz eti ihracatı da yüzde 36 oranında azaldı. Durum 2019’da da düzelmedi ve yılın ilk yarısında domuz eti ithalatı yüzde 5 daha arttı. Ukrayna sadece 32 bin ton salo ihraç ederken 30 bin ton ithal etti.

Gubriyenko’dan faydalı bir infografik. Bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla 2019’un ilk yarısında çeşitli gıda ürünlerinin ithalatındaki yüzde artışı gösteriyor. İlk üç sırada yer alan gıdalar yüzde olarak değil, ithalatın kaç kat arttığını gösteriyor.

Salonun durumu 2021’de daha da kötüleşti. O yılın ilk on ayında Ukrayna ürettiğinden dört kat daha fazla salo ithal etti. Gubriyenko, bu milli mutfak ürününün düşüşüne yol açan iki ana süreci izah ediyor. SSCB’nin dağılmasından bu yana geçen 30 yıl boyunca domuz sayısında daimî bir düşüş yaşandı. Düşüşün boyutu muazzam; 1990’da Ukrayna’da 20 milyon domuz vardı, 2021’de ise 5,9 milyon kaldı. Yalnızca 1990’lardaki özelleştirme kaosunda domuz sayısı yüzde 60 azalarak 8,4 milyona düştü. İkinci aşama 2000-2011 yılları arasında kentleşme, göç ve kırsal alanlardaki genel nüfus kaybı nedeniyle domuz sayısının azalması ve bunun sonucunda domuz yetiştiriciliğinin azalması. Üçüncü aşama, tarım holdinglerinin daha hızlı gelişmeye başladığı 2011-2016 yılları arasında. Bu daha yavaş bir düşüş dönemiydi ve domuz stokları 500 bin azaldı. Son aşama ise Yevromaydan darbesinin zaferini ve Ukrayna’nın AB ile serbest ticaret anlaşmasını takip eden 2016-2021 yılları arasındaydı. Tüm iktisadi düzenlemelerin ortadan kalkması ve tüm gücün büyük tarım işletmelerinin eline geçmesiyle, domuz sayısı sadece 5 yıl içinde bir milyondan fazla azaldı.

Gubriyenko, yerli domuz miktarının kritik derecede düşük olması nedeniyle Ukrayna’nın en çok salo işlediği yılların, Ukrayna’nın canlı domuz ithalatının arttığı yıllar olduğunu göstermeye devam ediyor. Başka bir deyişle Ukrayna’nın salo üretimi ithalata bağımlı hale geldi. Ayrıca Gubriyenko, Ukrayna’nın yerel salo fiyat seviyelerinin ithalat seviyelerine nasıl bağımlı hale geldiğini de tartışıyor. Ukrayna’nın borç ve döviz rezervi sorunları düşünüldüğünde bu epey tehlikeli bir durum. Ukrayna’nın 2014 öncesinde, sonrasına kıyasla yılda neredeyse beş kat daha fazla domuz ve salo ithal etmesi dikkat çekici. Her ne kadar Gubriyenko bundan bahsetmese de bunun 2014 yılında IMF’nin sert kemer sıkma tedbirlerinin kabul edilmesinin ardından Ukrayna’ya getirilen ithalat kısıtlamaları, ihracatın çökmesi, yurtiçi alım gücünün düşmesi ve para biriminin devalüe edilmesinden kaynaklanıyor olması mümkün.

Bu domuz kıyametinin ana nedenlerinden biri, Gubriyenko’nun Batılı üreticilerin Ukrayna’nın domuz pazarına yönelik “blitskrieg saldırısı” olarak nitelendirdiği durum. 2009’dan önce Ukrayna’nın domuz ve salo ithalatının yüzde 95’i Güney Amerika’dan yapılıyordu. Ancak 2015 yılına gelindiğinde Ukrayna’nın domuz ürünleri ithalatının yüzde 70’i, salo ithalatının ise yüzde 100’ü AB’den yapılıyordu. Polonya, Almanya, Hollanda ve Kanada ana kaynaklardı; Batı’nın Ukrayna’nın “Avrupa lehine medeniyet seçiminden” istifade etmesinin bir başka yolu, bir taraf için diğerinden çok daha faydalı olan bir seçim. Ukrayna’nın 2020 yılında ithal ettiği 20 milyon dolarlık domuz eti ürününün 6,5 milyon doları Kanada’dan geldi; Kanada bu ürünlerin hiçbirini Ukrayna’dan ithal etmedi, bu da karşılıklı olarak ne kadar faydalı bir ilişkiye sahip olduklarını gösteriyor. Fakat Ukrayna’nın zayıf iç tarımı, ülkeye ihanetin başka biçimlerinin de mümkün olduğu anlamına geliyor; Ukrayna’nın 2021’in ikinci yarısında salo için ana kaynağı Rusya’ydı.

Gıda enflasyonunun sebepleri

Ağustos 2021’de Ukrayna’da gıda fiyatları artmaya devam etti. Gubriyenko bu durumun, gıda fiyatlarının temmuz ayına kıyasla yüzde 1,2 düştüğü küresel eğilimlere zıt olduğuna dikkat çekiyor. Gubriyenko, küresel fiyat eğilimlerinin Ukrayna’daki gıda fiyatlarını neden aşağı çekmediğini merak ediyor, zira hükümet geçmişte gıda fiyat enflasyonunu gerekçelendirirken her zaman küresel fiyat eğilimlerine atıfta bulunuyordu. Gubriyenko, bu durumu “Ukrayna’nın tarımsal süper gücünün paradoksu” olarak nitelendiriyor. Domuz eti, yumurta, süt ve tavuk eti fiyatları ağustos ayının sadece ikinci haftasında yüzde 2 ila 5 oranında arttı. Tüm bunlar, yılın bu döneminde hasadın tamamlanmasıyla tarım ürünü fiyatlarının düşmesi gerektiği gerçeğine rağmen gerçekleşti. Bir bütün olarak gıda fiyat endeksi Ocak-Ağustos 2021 döneminde yüzde 8,6 oranında arttı.

Ukrayna’nın iç gıda piyasasında fiyatlar neden yükselmeyi sürdürüyor? Bunda en önemli gerekçelerinden biri, yerli üretimin azalması ve bunun yerini Kanada gibi uzak ülkelerden ithal edilmek zorunda kalındığı için genellikle daha pahalı olan ürünlerin alması.

Gubriyenko’nun görüştüğü bir uzman, Ukrayna’nın Belarus’un “otoriter insan hakları ihlallerine” duyduğu öfkeyle başlattığı ticaret savaşının oluşturduğu belirsiz siyasi ortamın, küresel eğilimlere rağmen 2021’de üreticilerin gıda fiyatlarını artırmasının sorumlusu olabileceğini savunuyor.

İthalatçı kartelleri de faktörler arasında. Ukrayna’daki süpermarketlerde ayçiçek yağının Polonya’dakinden iki kat daha pahalı olduğu çok tartışılan bir hakikat. Bu da ücretleri Polonya’daki ücretlerden iki-üç kat, AB’deki ücretlerden ise kat kat daha düşük olan Ukraynalıların, AB vatandaşlarının ödediği paradan daha fazla ödediği anlamına geliyor. Ukraynalı haber portalı UNN, tekelcilikle mücadele komitesinin bu sorunu beş yıldır soruşturmasına rağmen herhangi bir karara varamamasının bariz biçimde siyasi maksatlı olduğunu yazıyor. Bu durumu, Ukrayna’nın en büyük tarım şirketi “Kernel”in sahibi ve Ukrayna’nın en zengin 20 adamından biri olan Berevzskiy’in servetiyle ilişkilendiriyorlar.

İthalatçı kartelleri sorunu ayçiçek yağı ile sınırlı değil. Ukrayna İşadamları Birliği, geçen yıl küresel şeker fiyatlarının yüzde 170 ila 190 üzerine çıkan şeker fiyatlarındaki artışın durdurulması için Ukrayna’nın tekelcilikle mücadele komitesine bir mektup gönderdi. Birlik bu durumdan şeker üreticileri ve ithalatçıları arasındaki fiyat kartellerini sorumlu tutuyor ve bu önemli üründeki fiyat artışlarının üretime verdiği zarara dikkat çekiyor.

İthalatından biraz daha fazla ihracat yapmasına rağmen çoğu tarım ürününde olduğu gibi şeker fiyatlarındaki artışta da ithal ikamesi rol oynadı. İhracat 2019’da yüzde 31 ve 2021’de yüzde 2 düşerken, ithalat 2019’da yüzde 5 ve 2021’de yüzde 132 gibi çarpıcı bir oranda arttı. 2021 yılına gelindiğinde Ukrayna, 24 milyon dolar değerinde şeker ihraç ederken 17 milyon dolar değerinde şeker ithal ediyordu.

Bir diğer faktör de enerji enflasyonu. Bu da büyük ölçüde Ukrayna’nın Rusya ile olan kötü ilişkilerinden, ABD’nin Avrupa’nın Amerikan gazı almasını ve Rusya ile daha az ticaret yapmasını sağlamak amacıyla yürüttüğü enerji savaşından kaynaklanıyor. Sonuç olarak Ukrayna, 2021 yılında enerji fiyatları söz konusu olduğunda ilk 5 ülke arasında yer aldı.

Küresel gıda güvenliği ama yerelde açlık

Ukrayna, ayçiçek yağı ve mısır gibi ilkel tarımsal hammaddelerin ihracatında listenin başında yer alırken küresel gıda güvenliği endeksinde 113 ülke arasında 63. sırada yer aldı. Gubriyenko, Ukrayna’yı Somali gibi gıda güvencesi olmayan diğer ülkelerle mukayese ediyor. Bu tür ülkelerde devletin ekonomiye müdahalesi yok, yani tarım yerli tüketicilerin zararına ihracat adına yapılıyor. Büyük tarım şirketlerinin Ukrayna’nın küçük iç pazarını tatmin etmek gibi bir derdi yok. 2021 yılında Ukraynalıların yüzde 85’i ayda 300 dolardan az kazanıyordu.

UNICEF’in yıllık açlık raporları, 2018-20 döneminde Ukraynalıların yüzde 20’sinin (yaklaşık 9 milyon insan), 2019-21 döneminde ise yüzde 22,7’sinin (10 milyon kişi) “orta ve şiddetli gıda güvensizliği” sorunu yaşadığını ortaya koydu; karşılaştırma yapmak gerekirse, Avrupa’daki ortalama puan yüzde 8. Bu da Ukrayna’yı, 2018-20 döneminde nüfusun yüzde 23,5’inin orta ve şiddetli gıda güvensizliğinden muzdarip olduğu Brezilya (2014-16 döneminde Ukrayna’nın durumu Brezilya’dan bile daha kötüydü) ile yaklaşık aynı seviyeye yerleştiriyor. Küresel açlık endeksine göre açlık çeken Ukraynalıların miktarı 2007 ve 2014 yıllarında yüzde 7,2’de kalmış ve 2022 yılında yüzde 7,5’e yükselmişti. Bu oran İran, Özbekistan ve Moğolistan’dan daha yüksek bir seviye.

Yevromaydan nedeniyle gelirlerde ve istihdamda yaşanan düşüş, reel tüketimde de düşüşe yol açtı. Resmi Ukrayna istatistiklerine göre, 2013 yılında Ukraynalıların yüzde 54’ü ayda 280 dolardan az kazanıyordu. 2020’de Ukraynalıların yüzde 85’i ayda 291 dolardan daha az kazanıyordu. Ortalama hane halkı et tüketimi 2013’teki 5,1 kilogram seviyesine ancak 2019’da geri dönebildi; 2015’te 4,6 kilograma kadar düşmüştü.

Humuslu toprak, ölü toprak: Ekolojik bozulma

İşte son üzücü ironi. Küresel gıda güvenliğinin garantörü sadece kendi yurttaşlarını besleyememekle kalmıyor. Dar, ihracata dayalı “mısır ve ayçiçeği cumhuriyeti” ünlü “ultra verimli humuslu toprağını” yok ediyor.

Kaygı verici işaretlerden biri de ekilen tarım arazisi alanındaki azalma. On yılın zirvesine 2013 yılında 28 milyon hektar ekilerek ulaşılmıştı. Bu rakam 2008-09 ve 2014-15 krizleri sırasında 26,8 milyon hektara geriledi. 2020 yılında yaklaşık 24 milyon hektarın ekileceği tahmin edilmişti.

Bununla birlikte ilkel tarımsal hammadde ihracatı hızla artıyor; 2019 yılı tahıl ve bakliyat ihracatında rekor bir yıl oldu. Yerli tüketiciler için yapılan tarım zarar görürken ihracat için yapılan tarım daha önce hiç bu kadar iyi olmamıştı. 2020 yılında çiftçiler yağlık ayçiçeği, mısır ve soyaya ayrılan ekili alanların payını artırırken buğday, sebze, patates ve şeker pancarına ayrılan miktarı azalttı. Tüm bunlar küresel tarım piyasasındaki fiyat eğilimlerinden kaynaklanıyor ve aynı zamanda bu gıda ürünleri için yurt içi fiyat enflasyonunu besliyor.

Ukrayna’daki tarım arazilerinin kalitesi hükümet için bir endişe konusu değil. Kendilerini, Ukrayna’nın humuslu toprağının ancak özelleştirme yoluyla ortaya çıkarılabilecek olağanüstü verimliliğine ilişkin beyanlarla sınırlıyorlar. Toprak kalitesinin korunmasına ilişkin son devlet programı 2008-9 yıllarında oluşturuldu. İddialı hedefleri hiçbir zaman gerçekleştirilemedi. Devlet Kadastro Teşkilatı (Gosgeokadastr) hiçbir zaman Ukrayna’nın tüm tarım arazileri hakkında tam bir veri tabanı toplayamadı. Toprak kalitesi sorunu artık Ukrayna hükümeti tarafından gündeme getirilmiyor.

Ekonomik özgürlükçü İktisadi Kalkınma Bakanı Timofey Milovanov, 2019 yılında Gosgeokadastr’ı tasfiye etme arzusunu beyan etti. Bu amaçla, tarımın serbestleştirilmesi sürecinde Gosgeokadastr’ın “desantralize” edileceği ve kontrolün “yerel topluluklara” verileceği bir yasa tasarısı sunuldu. Bu proje hayata geçirilememiş olsa da Gosgeokadastr oldukça ihmal edilmiş durumda ve tasfiye edilmesi yönündeki fikirler yönetici seçkinler arasında popüler.

Gosgeokadastr, Aralık 2019’dan Ocak 2020’ye kadar 199 tarım arazisi denetimi gerçekleştirdi. Tarım mevzuatının 111 kez ihlal edildiğini tespit etti. Dolayısıyla bu yüzeysel araştırma bile Ukrayna’daki tarım arazilerinin kapitalist tarım tarafından ağır bir şekilde kötü muamele gördüğünü ortaya koymuştu.

Eco-Action adlı STK ve Ukrayna Jeoloji Enstitüsü tarafından 2021 yılında yapılan bir araştırmaya göre, Ukrayna topraklarında tarım holdinglerinin yoğunlaştırılması, ülkenin toprak kalitesi üzerinde kötü etkiler yarattı. Tarımsal işletmelerin artması, Ukrayna’nın ekilebilir arazilerinin yüzde 40’ının mısır, ayçiçeği, kolza tohumu ve soya gibi monokültür tarımla yoğun bir şekilde işlenmesi anlamına geliyor. Bu monokültür ekimlerin payı 2017-2020 yılları arasında yüzde 2,7 oranında, Ukrayna’nın humuslu toprak bulunduran orta ve batı bölgelerinde ise yüzde 6,9 oranında arttı.

Çalışma, tüm bu arazinin, yani Ukrayna’nın ekilebilir kaynaklarının neredeyse yarısının verimsizleşme riski altında olduğunu savunuyor. 2020 yılında Ukrayna’nın tarım arazilerinin yaklaşık yüzde 83’üne tahıl ekilmişti; Ukraynalı bir tarım uzmanının ifadesiyle “bu son derece barbarca, ekilebilir tarım kültürü yok”.

Ukrayna’nın tarım arazilerinin durumuna ilişkin son ayrıntılı veriler, Ukrayna Topraklarını Koruma Devlet Enstitüsü’nün (SIPUS) 2011-2015 yıllarındaki koşullara ilişkin 2018 tarihli raporunda yer alıyor. Raporda şu ifadeler yer alıyor:

“Uzun süreli yoğunlaştırma ve aşırı sürüm, Ukrayna’da toprağın riskli bir duruma gelmesine yol açmıştır. Tarımsal açıdan önemli toprak niteliklerinin azalmasının başlıca nedenleri organik ve mineral gübrelerin yetersiz uygulanması, su ve rüzgâr erozyonu ve güçlü ağır makinelerle aşırı sıkıştırmadır. Ukrayna topraklarında tarım arazilerinin yüzde 57,5’i erozyona maruz kalmaktadır ve bu eğilimler devam etmektedir.”

Raporda ayrıca, uzun vadeli toprak verimliliğinin azalması pahasına hasat boyutlarının artırılması için aşırı azotlu gübre kullanımına da işaret edildi. Rapor, pek çok sorunun gerekçesi olarak Ukrayna’nın tarımsal serbestleşmesini görüyor. Örneğin Ukrayna toprağının zirai kimyasal durumunu analiz etmek için ayrılmış kamu bütçelerinin olmaması. Ya da tarım üreticilerinin topraklarına istediklerini yapmalarına izin veren devlet düzenlemelerinin olmaması.

Ukrayna’da, Ukrayna’yı AB ile kıyas etmek yaygın, fakat genelde okuru Ukrayna’nın “Batılı ortaklarından” gelen tüm talepleri kabul etmeye ikna etmek amacıyla. Gubriyenko da AB ile Ukrayna’yı kıyas ediyor. SIPUS raporunun Almanya’nın tarım sistemini Ukrayna’nınkiyle nasıl olumlu bir şekilde karşılaştırdığını anlatıyor. Almanya’da karmaşık bir toprak düzenleme sistemi var. Tarım üreticileri, toprak kalitesi danışmanlarının tavsiyeleri doğrultusunda belirli ürünleri ekebilir. Bu durum, ürün seçimlerinin toprak kalitesine bakılmaksızın küresel pazarın kaprislerine göre yapıldığı Ukrayna ile tezat oluşturuyor. Buna ek olarak Almanya’da her bir şirketin sahip olduğu tarım arazisi büyüklüğü sınırlı; dolayısıyla çiftçilerin sahip olduğu ortalama tarım arazisi miktarı 20 hektar. Monokültür çiftçileri 5-6 hektarlık araziye sahip olmakla kısıtlanmış. Alman standartlarına göre 400-500 hektar büyük sayılıyor. Ukrayna’da ise büyük tarım holdingleri 300 ila 500 bin hektar araziye sahip.

Ukraynalı zirai ilaç bilimcisi Vadim İvanin bir söyleşisinde, Batı Avrupa ülkelerinde tarım arazilerinin yüzde 50’sinden fazlasının, ABD’de ise yüzde 25’inin ekilmediğini, geri kalanının ise otlatma ve diğer kullanımlara ayrıldığını söylemişti. Bu da toprakların yeterli düzeyde toparlanmasına olanak sunuyor. Ukrayna’da ise arazinin yüzde 90’ı ekiliyor ve neredeyse hiç otlak alan yok. İvanin ayrıca erozyonu önlemek için ormanlık arazi miktarının 12 kat artırılmasını öneriyor; Karpat bölgesi dışında Ukrayna’nın bozkır alanının sadece yüzde 15’i ormanlarla kaplı. AB’de hiçbir ülkede bu oran yüzde 26’dan az değil.

Burada Ukrayna’nın Karpat ormanlarının son yıllarda Avrupalı tomrukçuluk şirketleri tarafından ciddi ölçüde sömürüldüğünü belirtmek gerek. Ukrayna’nın AB ile imzaladığı serbest ticaret anlaşmasındaki yükümlülükleri nedeniyle 2015 yılında ihracat yasağı getirme teşebbüsü AB tarafından gayri meşru bulunmuştu. Ukrayna, Ikea gibi “medeni” Avrupa markaları tarafından kullanılan ucuz kerestenin kaynağı olarak hizmet veriyor. Genel eğilimlerin şaşırtmayan bir örneği.

Bu yazı dizisinin üçüncü bölümünde Kanada’nın rolü ele alınacak.

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yayınlanma

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.

Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.

Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.

Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.

Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.

“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”

Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”

ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.

“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”

Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.

JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.

Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.

“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”

Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:

“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”

Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.

Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.

“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”

Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.

Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:

“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”

Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.

“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”

Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.

Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.

Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:

“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”

Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English