Dünya Basını
The Economist, küresel silahlanma yarışının maliyetini yazdı

Çevirmenin notu: Ukrayna’daki savaş ve Tayvan gerilimi söz konusu ihtilafların taraflarını silahlanma konusunda agresifleşmeye sevk etti. ABD, Rusya ve Çin sofistikte silah sistemlerinde yarış halindeyken Polonya ve Japonya gibi ülkeler de ordularını büyütmeye başlıyor. The Economist, yaşanan yeni silahlanma yarışının ülkelerin kamu bütçelerine oluşturacağı yüke dair kaba bir hesap yapmış.
Küresel silahlanma yarışının maliyeti
The Economist
23 Mayıs 2023
“Savaş vergisi” küresel ekonomi için ne anlama geliyor?
Soğu Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Amerikan Başkanı George H.W. Bush, savunma harcamalarında kesintiye gidilmesinin ekonomiyi canlandıracağı fikrini yaygınlaştırdı. Bush 1992’de “Bu yıl ve daha sonraki yıllarda savunma bütçelerinin kalıcı olarak azaltılmasıyla gerçek bir barış getirisi elde edebiliriz,” demişti. Dünya bunu dikkate aldı. Amerika 1989’da GSYİH’sinin yüzde 6’sını savunmaya ayırırken bu oran on yıl içinde yüzde 3’e düştü. Ardından 11 Eylül saldırıları ve Afganistan ile Irak’taki savaşlar geldi. Şimdi de Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Amerika ile Çin arasında Tayvan yüzünden çıkan savaş söylentileri ve İran’ın nükleer hırslarıyla ilgili gerginlikler nedeniyle ülkeler bu yüzyılda daha önce hiç olmadığı kadar silahlanıyorlar.
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü düşünce kuruluşuna göre, geçen yıl dünya genelinde savunma harcamaları reel olarak yaklaşık yüzde 4 artarak 2 trilyon doların üzerine çıktı. Savunma firmalarının hisse fiyatları borsanın genelinden daha iyi performans gösteriyor. Başta Almanya olmak üzere pek çok NATO müttefiki, ittifakın hedefi olan GSYİH’nin yüzde 2’si oranındaki savunma harcamalarını karşılamayı ya da aşmayı planlıyor. Diğer ülkeler de savurganlık yapmayı planlıyor. Japonya 2027 yılına kadar savunma harcamalarını üçte iki oranında artırarak savunmaya harcama yapan dünyanın en büyük üçüncü ülkesi olmayı planlıyor.
Toplam yeni savunma taahhütlerinin ve tahmini harcama artışlarının, uygulanması halinde, her yıl küresel olarak 200 milyar doların üzerinde ilave savunma harcaması yaratacağını tahmin ediyoruz. Bu rakam çok daha fazla olabilir. Şu anda yıllık GSYİH’nin yüzde 2’sinden daha az harcama yapan ülkelerin bu seviyeye ulaştığını ve geri kalanların da harcamalarını GSYİH’nin yüzde yarım puanı kadar arttırdığını düşünün. Küresel savunma harcamaları yılda 700 milyar dolara yakın bir artış gösterecektir.
IMF Başkanı Kristalina Georgieva, nisan ayında yaptığı bir konuşmada Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin “son otuz yıldır elde ettiğimiz barış getirisini yok etme riski taşıdığını” söylemişti. Batı, Ukrayna’nın Rusya’ya karşı taarruz başlatmasına destek olmak için giderek daha sofistike hale gelen, daha fazla silah gönderiyor. Dokuz yeni zırhlı tugayının büyük bir bölümünü modern savaş tankları ve daha fazlasıyla donatıldı. Yakında Ukraynalı pilotlar Amerikan yapımı F-16 savaş uçaklarını kullanmaları konusunda eğitilmeye başlanacak.
NATO’nun yüzde 2’lik hedefine ulaşan ülke sayısı 2014’te üç iken geçen yıl yediye yükseldi. Kulüp şimdi bunun “tavan değil taban” olması gerektiğini söylüyor ki bu görüşün temmuz ayında Litvanya’da yapılacak zirvede kabul edilmesi bekleniyor. Bazı ülkeler bunun çok ötesine geçiyor. Polonya bu yıl yüzde 4’e ulaşmayı ve nihayetinde ordusunun büyüklüğünü iki katına çıkarmayı hedefliyor. Fransa “savaş ekonomisine” geçmekten söz ediyor.
Dünyanın diğer ucunda da bir silahlanma yarışı yoğunlaşıyor. Tayvan askerlik süresini dört aydan bir yıla çıkarıyor. AUKUS anlaşması kapsamında Amerika ve Britanya, Avustralya’ya nükleer güçle çalışan denizaltılar tedarik edecek; ayrıca hipersonik füzeler de dahil olmak üzere başka silahlar geliştirmeyi de hedefliyorlar. Geçtiğimiz on yıl içerisinde Hindistan’ın savunma bütçesi reel olarak yaklaşık yüzde 50 oranında artarken, Pakistan’ınki de aynı oranda yükseldi. Ortadoğu’da Körfez ülkeleri silah pazarında yine büyük alışverişler yapıyor.
Çin’in savunma bütçesi son on yılda reel olarak yaklaşık yüzde 75 oranında arttı. Ülke, 2035 yılına kadar kuvvetlerinin “temel modernizasyonunu tamamlamak” ve 2049 yılına kadar “dünya standartlarında” bir askeri güç haline gelmek istiyor. Amerika, Çin’in 2027 gibi erken bir tarihte Tayvan’ı işgal etme kapasitesine sahip olmak istediğini düşünüyor.
Amerika’da kimileri, rekabetin hüküm sürdüğü bir dünyada bu yaklaşımın yeterli olup olmadığını sorguluyor. Son dönemde yapılan bazı artışlara rağmen Amerika’nın savunma bütçesi 2012’den bu yana yaklaşık yüzde 5 oranında küçüldü. Harcamalardaki kesintiler 2007-09 mali krizinin ardından geldi. Ancak Kongre, içinde bulunduğumuz dönemdeki akut gerilimden önce bile ülkenin savunma harcamalarını değerlendirmek üzere bir komisyona yetki vermişti. Komisyon, 2018’de harcamaların en az beş yıl boyunca her yıl reel olarak yüzde 3 ila 5 oranında artırılmasını tavsiye etmişti. Amerikalı stratejist Andrew Krepinevich’e göre Amerika’nın rakiplerine karşı sahip olduğu avantaj geçtiğimiz yüzyılda erozyona uğradı. Birinci, ikinci ve soğuk savaşlar sırasında Amerika’nın rakipleri Amerika’dan çok daha küçük ekonomilere sahipti. Artık öyle değil. Bugün Çin’in gayrisafi yurt içi hasılası Amerika’nınkinin neredeyse yüzde 80’i.
Soğuk Savaş’tan sonraki on yıllarda, ordulara daha az harcama yapmanın, altyapı ve kamu hizmetlerine daha fazla harcama yapmak ve borcu ya da vergileri azaltmak anlamına geldiği düşünülüyordu. 1960’lardan bu yana dünya bu şekilde cari fiyatlarla yılda yaklaşık 4 trilyon dolar harcamayı “serbest bıraktı” ki bu rakam küresel ölçüde devletlerin eğitim bütçesine eşdeğer. Şimdi barış getirisi bir “savaş vergisine” dönüşüyor. Peki bu ne kadar ağır olacak?
Kimin ne harcadığını net bir şekilde tespit etmek zor olabilir. Uluslararası ölçekte karşılaştırma için savunma harcamaları genellikle piyasa döviz kurları üzerinden GSYİH’nin bir payı olarak hesaplanır. Bu ölçüte göre küresel askeri harcamalar, yaklaşık yüzde 2,5 ile Soğuk Savaş sonrası en düşük seviyeye yakın görünüyor. Fakat piyasa döviz kurları, belirli bir dolar askeri harcamanın çok daha fazla silah ve asker için ödeme yapabildiği Çin ve Rusya gibi ülkelerdeki savunma kurumlarının gerçek boyutunu büyük ölçüde küçümsüyor. Büyük güçler arasındaki rekabet beklendiği gibi artarsa bu oran önümüzdeki yıllarda da artacaktır. Daha güvensiz bir dünyada ülkeler komşuları silahlandığı için ya da müttefikleri onları teşvik ettiği için silahlanacaktır.
Silahlara yapılan harcamayı artırmak yapmak soruları gündeme getiriyor. Ülkeler ne satın alacak, para çarçur edilebilir mi ve küresel ekonomi zarar görebilir mi?
Dünyanın açık ara en büyük savunma harcaması yapan ülkesi olan Amerika, geleceğin silahlarının araştırılması ve geliştirilmesine giderek artan miktarlarda kaynak ayırıyor. Çin ve Rusya’yı yakalamak için hipersonik füzeler; insansız hava araçlarını ve füzeleri vurmak için güçlü lazerler gibi “yönlendirilmiş enerji”; yapay zekâ ve robotlar bu silahlar arasında yer alıyor. Ayrıca 155 mm top mermilerinden gemi savar füzelere kadar fabrikalarının üretebildiği kadar çok mühimmat satın alıyor. Ukrayna’daki savaş, bir çatışmada ihtiyaç duyulan olağanüstü miktardaki mühimmatın yanı sıra barış dönemi üretim hatlarının bu talebi karşılamadaki yetersizliğini de gözler önüne serdi.
Çin her alanda yatırım yapıyor ve harcamaları geçen yıl reel olarak yüzde 4,2 oranında arttı. Bütçesinin dağılımı, özellikle de teknolojik gelişmedeki “sivil-asker kaynaşması” nedeniyle şeffaf değil. Pasifik’in derinliklerine ulaşabilen kara taarruz ve gemi savar füzeleri ile bir erişimi engelleme ve bölgeden men etme (a2/ad) silahları kümesi geliştirdi. Ayrıca bazı hipersonik füze türlerinde de (balistik olanlara göre önlenmesi daha zor olan) lider konumda. Donanması şimdiden Amerika’nınkinden daha büyük.
Amerika, Rusya ve Çin de nükleer cephaneliklerine yatırım yapıyor. Amerika karadan, havadan ve denizaltından fırlatılan nükleer silahlardan oluşan “üçlüsünün” tüm ayaklarını geliştiriyor. Rusya, propagandacıların övündüğü gibi, yıkıcı gelgit dalgalarına neden olabilecek bir su altı nükleer patlamasını düzenlemek üzere tasarlanmış uzun mesafeli, nükleer enerjili Poseidon torpidosu gibi ezoterik silahlar üzerinde çalışıyor. Pentagon’a göre Çin, cephaneliğini hızla genişleterek 2035’e kadar birkaç yüz savaş başlığından 1500 savaş başlığına çıkaracak.
Teçhizat da pek çok küçük ülke için alışveriş listesinin başında yer alıyor. Almanya yeni F-35 jetlerinin yanı sıra komuta ve kontrol sistemleri de satın alıyor. Polonya, kara kuvvetleri için büyük harcamalar yaparak Amerika ve Güney Kore’den tanklar, obüsler, hassas füzeler ve daha fazlasının yanı sıra savaş uçakları satın alıyor. Japonya, diğer pek çok şeyin yanı sıra, Çin ve Kuzey Kore’yi vurmak için uzun menzilli “karşı saldırı” füzeleri istiyor.
Bu alışveriş çılgınlığı çeşitli riskleri de beraberinde getiriyor. Darboğazlar göz önüne alındığında uzun geliştirme süreçleri, değişen ihtiyaçlar ve savunma firmalarının teknolojinin en ileri noktasında faaliyet göstermesi nedeniyle fiyatların kontrol edilmesinin zor olduğu bir sektörde maliyetlerin artması tehlikelerden biri.
ABD’nin savunma bütçeleri, kendi bölgelerine fayda sağlamak isteyen politikacıların kaprislerine maruz kalabiliyor. Mesela Kongre, hava kuvvetlerinin eskiyen uçakları emekliye ayırmasına izin vermeyi ısrarla reddetti. Avrupa ülkeleri ise büyük ölçekli alımları koordine etme konusunda zayıf. Danışmanlık şirketi McKinsey, bu ülkelerin Amerika’dan çok daha fazla sayıda silah modeline sahip olduğunu belirtiyor; Amerika’daki bir ana muharebe tankına karşılık 15 çeşit ana muharebe tankı; yedi savaş uçağına karşılık 20 savaş uçağı vs.
Daha da kötüsü, yolsuzlukla mücadele örgütü Transparency International’dan Josie Stewart, savunma sanayiinin özellikle rüşvete eğilimli olduğunu belirtiyor. Bunun nedeni, pek çok sözleşmeyi çevreleyen gizlilik, ulusal güvenlik için önemi ve teknik konularda uzmanlaşmış uzmanların “döner kapısı”. Para akışı her şeyi daha da kötüleştirebilir.
Büyük savunma firmalarının ve silah tedarik eden endüstrilerin enflasyonu körükleyerek ya da büyümeyi yavaşlatarak ya da her ikisini birden yaparak küresel ekonomiye yük olacağına dair daha büyük kaygılar da var. Harvard’dan Kenneth Rogoff, “devasa geçici harcamaları önden yükleme ihtiyacının borçlanma maliyetlerini kolayca yükseltebileceğini” belirtiyor.
Enflasyon beklentileri?
Bazı korkular yersiz olabilir. Amerika’daki savunma enflasyonunu —askeri teçhizat alıcılarının karşılaştığı fiyat artışı— ele alalım. Yıllık yüzde 5 civarında seyreden bu oran son on yılların en yüksek oranı. Daha önceki askeri yığınaklar sırasında bu tür savunma enflasyonu keskin bir şekilde artmıştı. Ronald Reagan’ın Amerika’nın askeri kabiliyetlerini geliştirdiği 1980’lerin başında, ekonomi genelindeki fiyat artışlarını kolayca geride bıraktı. Vietnam savaşı sırasında kısa bir süre için yıllık bazda yüzde 48’e ulaşmıştı.
Buna rağmen, yeni Soğuk Savaş’ın keskin bir şekilde enflasyonist olacağına inanmak için çok az sebep var. En ateşli şahinler bile savunma harcamalarının GSYİH’ye oranının 1960’lardaki ya da 1970’lerdeki seviyelere dönmesini talep etmiyor. Büyük güçler arasında sıcak bir savaş çıkmadığı sürece, küresel savunma harcamalarının küresel GSYİH’nin düşük tek haneli rakamlarının üzerine çıkması pek mümkün değil; bu da küresel toplam talep ve dolayısıyla bunun enflasyon üzerindeki etkisinin benzer şekilde az olacağı anlamına geliyor.
Harcamalar tarihsel olarak düşük kalabilir, zira savunma eskiden olduğundan daha verimli. Modern ordular her zamankinden daha az sayıda personele ihtiyaç duyuyor ve bu da askeri planlamacıların personel sayısını azaltmasına olanak sağlıyor (fakat görevdeki personel daha pahalı hale gelebiliyor). Brezilya, bütçesinin yüzde 78’ini personele harcarken bu oran Batı’da yüzde 50’nin altında. Personelin yerine daha iyi makineler var. Pek çok planlamacı her platformun maliyetinin artmasından yakınıyor ama her yinelemede daha iyi hale geliyorlar. Girişim sermayesi şirketi Lux Capital’e danışmanlık yapan emekli hava kuvvetleri albayı James Geurts, “Bugünlerde tek bir bombardıman uçağıyla onlarca hedefi vurabilirsiniz, eskiden bunun tersi geçerliydi,” diyor.
Amerika’dan gelen resmi verilere göre, kalite iyileştirmeleri hesaba katıldığında bir füzenin fiyatı 1970’lerin sonundan bu yana nominal olarak yaklaşık yüzde 30 oranında azaldı. Savaş uçaklarının fiyatı ise yaklaşık olarak sabit. Bugün bir ülke korkutucu kabiliyetler elde etmek için nispeten mütevazı bir harcama yapabilir. Bu nedenle savunma harcamaları özellikle barış döneminde GSYİH’ye oranla azalma eğiliminde.
Generalken başkan olan Dwight Eisenhower’ın “savunma sanayii kompleksi” olarak adlandırdığı yapının değişmesi nedeniyle savunma, göreli olarak daha iyi ve daha ucuz olmaya devam edebilir. Geçmişte savunma bakanlıkları sivillere teknoloji ihraç ederdi; küresel konumlandırma sistemi ve interneti aklınıza getirin. Giderek bunun tam tersi oluyor ve savunma sanayiileri dışarıdan teknoloji ithal ediyor.
Teknolojik yörüngeler
Siber güvenlik, insansız hava araçları ve uydu teknolojisi hem sivil hem de askeri alanı kapsıyor. Elon Musk tarafından kurulan SpaceX, Amerikan askeri uydularını fırlatmıştı. Ukraynalı askerler onun Starlink uydu takımından geniş ölçüde faydalanıyor. Amerikan Savunma Bakanlığı ulusal güvenlik için hayati önem taşıyan 14 kritik teknoloji belirledi. Bu alanlardan belki de 10 ya da 11 tanesi özel. Google ve Microsoft gibi teknoloji firmaları siber güvenlik, veri işleme ve yapay zekâ konularında yardımcı oluyor. Pek çok firma bulut bilişim hizmeti veriyor.
Tüm bunlar, bir zamanlar savunmayı ahlaki açıdan kusurlu bularak dışlayan teknoloji firmalarının kültürel fikriyatının değiştiği anlamına geliyor. Amerika’da, Colorado’da çok sayıda mühendislik uzmanının, Washington DC’de yasama merciilerinin, Los Angeles’ta havacılık uzmanlarının ve San Francisco’da yatırımcıların bulunduğu bir savunma teknolojisi ekosistemi ortaya çıktı. Ancak bu sadece ABD’ye özgü değil. Son on yılda kurulan en büyük savunma ve havacılık firmalarının yaklaşık yarısının merkezi dünyanın diğer bölgelerinde. Amerikalı yatırım şirketi General Catalyst’ten Paul Kwan, “Kurucular artık bir sonraki sosyal medya girişimine geçmek istemiyor,” diyor.
General Catalyst ve risk sermayesi kuruluşu Andreessen Horowitz de dahil olmak üzere Silikon Vadisi’ndeki büyük yatırımcılar, geniş tanımıyla ulusal güvenlikle giderek daha fazla ilgileniyor. Teknoloji firmaları burada fırsat kokusu alıyorlar. Büyük veri analitiğinde uzmanlaşan Palantir, kısa bir süre önce karar alma sürecini hızlandırmak için yapay zekâ destekli yeni bir savunma platformu çıkardı. Savunma, 2022’de 2021’e kıyasla daha fazla girişim sermayesi anlaşmasının yapıldığı birkaç sektörden biri oldu.
Savunma firmalarına teknolojinin dinamizmini aşılama konusunda da giderek artan bir çaba var. Britanya’da kısa süre önce yayımlanan bir parlamento raporunda “eski ‘legacy’ sistemlerin bir çift bot siparişi vermek kadar rutin işleri zorlaştırdığı” kaydedildi. Yeni bir uçak üretmek 10 ila 20 yıl sürebiliyor. Fakat dünyanın en büyük savunma yüklenicisi Lockheed Martin’in patronu Jim Taiclet, firmasının her on yılda bir yeni uçak geliştirmek yerine her altı ila 12 ayda bir performansı artırmak üzere yazılım güncellemeleri sunarak Silikon Vadisi’ni taklit etmeyi hedeflediğini söylüyor.
Sektör daha verimli hale gelirse yeni savunma patlamasının mali sonuçları mütevazı olabilir. Savunmaya karşı diğer her şeyin mübadelesi geçmiş on yıllarda çok şiddetliydi: 1944 yılında Amerika, GSYİH’sinin yüzde 53’ünü askeri güçlere harcıyordu. Ancak bugün bu oran daha düşük. Eğer dünya askeri harcamalarını bir gecede iki katına çıkarırsa (vergilerde ya da borçlarda herhangi bir artış olmadığı varsayılırsa), kamu harcamalarının dengeye gelmesi için yaklaşık yüzde 5 oranında azaltılması gerekecek. Kolay değil ama o kadar da zor değil.
Peki ya bunun büyüme üzerindeki etkisi? Pek çok tarihçi, savunma harcamalarının ekonominin geri kalanı üzerinde yük olduğunu savunuyor. Bir ülkeyi güvende tutmanın büyük bir ekonomik maliyeti olur. Fakat örneğin bir füze satın aldığınızda, bu füze faydalı bir şekilde kullanılmak yerine çoğu zaman depoda bekler. İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerika’da verimlilik artışı yavaşladı, zira insanlar tarlalardan mühimmat fabrikalarına ve askeri birliklere çekildi. Buna karşın, savaş sonrası Japonya ve Batı Almanya’da askeri harcamalara getirilen mecburi sınırlamalar, her iki ülkede de büyük verimlilik artışlarıyla aynı döneme denk geldi.
Ancak bu sadece kısmi bir hikâye. İsrail ve Güney Kore gibi ülkeler canlı ekonomilerini büyük savunma sektörleriyle birleştiriyor. 1960’lardan 2021’e kadar olan Dünya Bankası verilerini analiz ederek askeri harcamalar ve gayrisafi yurt içi hasıla büyümesi arasındaki ilişkiyi araştırdık. Hem uzun yıllar boyunca tek bir ülke içinde hem de tek bir yılda ülkeler arasında, ikisi arasında neredeyse hiçbir korelasyon bulamadık. Basitçe söylemek gerekirse, daha fazla silah daha az tereyağı anlamına gelmiyor.
Savunmayla ilgili araştırma ve geliştirmenin artması daha geniş çaplı inovasyonu destekleyebilir. Savunma kabiliyetlerine yatırımın artırılmasının ekonominin geri kalanı üzerinde de olumlu etkileri olabilir. Berkeley’deki California Üniversitesi’nden Enrico Moretti ve meslektaşlarının yakın tarihli bir makalesi, “genelde kamu tarafından finanse edilen araştırma ve geliştirmenin —ve özellikle savunma ar-ge’sinin— bir ülkenin belirli bir sektördeki toplam inovasyon harcamalarını artırmada etkili olduğunu” ortaya koyuyor.
Vergiler ve tanklar
Hükümetlerin nakit paraları için birbiriyle yarışan pek çok talebi var; bunların arasında yaşlanan nüfusun bakımı, iklim değişikliğiyle mücadele ve borçlar için daha yüksek faiz ödemeleri var. Bazıları daha yüksek vergilerin kaçınılmaz olduğundan ya da maliyetin borçlanma olarak gelecek nesillere aktarılacağından korkuyor. Pek çok hükümet daha yüksek askeri harcamalara yönelik taahhütlerinden geri adım atma baskısıyla karşı karşıya kalacaktır. Yakın zamanda sızdırılan bir istihbarat raporuna göre Kanada Başbakanı Justin Trudeau, NATO liderlerine ülkesinin yüzde 2’lik hedefe asla ulaşamayacağını söylemişti. Japonya ve Polonya’nın savunma harcamalarındaki dev artışları nasıl karşılayacakları henüz belli değil.
Her şeyden önce Washington’daki gelişmeler patlamanın boyutunu ve süresini belirleyecek. Ana akım hala Amerika’nın üstünlüğünü korumasını ve hem Rusya hem de Çin’i savuşturmasını istiyor. Fakat popülist “Önce Amerika” kanadındaki pek çok kişi Ukrayna’ya ve hatta bazı durumlarda Pentagon’a verilen desteğin kesilmesini talep ediyor. Üçüncü bir grup ise askeri harcamaların Avrupa ve Orta Doğu’dan çekilerek Çin’e yoğunlaştırılmasından yana. Dördüncü grupta ise savunmaya daha az, sosyal konulara daha fazla harcama yapılmasını talep eden sol görüşlü isimler yer alıyor. İlk kategori, yani enternasyonalist şahinler, üstünlüğü ele geçirmiş görünüyor. Amerika’nın rakibiyle yüzleşmek, iki partinin de destek verdiği birkaç konudan biri.
Harcamaları birkaç şey artırabilir. Bir kriz tırmanabilir, hatta Amerika’yı doğrudan bir savaşın içine çekebilir ve bu da ülkeyi askeri harcamaları artırmaya zorlayabilir. Mesela Harry Truman, Kore savaşı sırasında başkanken bunlardan birini yönetmişti. Savaş olmadığı takdirde gelecekteki bir başkan askeri yığınak yapmayı tercih edebilir. Pek çok kişi Reagan’ın savunma harcamalarını artırma kararının Sovyetler Birliği’ni iflas ettirmek ve Soğuk Savaş’ı kazanmak açısından son derece önemli olduğu görüşünde.
Öyle ya da böyle, yeni bir yeniden silahlanma dönemi kapıda. Amerikan Genelkurmay Başkanı General Mark Milley’in geçtiğimiz günlerde Senato’ya beyan ettiği üzere: “Hazırlık ve caydırıcılık yoluyla büyük güç savaşını önlemek çok maliyetlidir, ancak savaşmak kadar değil.” Ve kendisinin de açıkladığı gibi bundan daha maliyetli olan tek şey bir savaşı kaybetmektir.
Düzeltme (24 Mayıs): Bu makalenin önceki bir versiyonunda Japonya’nın savunma harcamaları planları ve GSYİH’nin yüzde 2’sini savunmaya harcayan NATO ülkelerinin sayısı yanlış ifade edildi. Özür dileriz.
Dünya Basını
Prof. Wolff: Çin’in yükselişi küresel kapitalizmin tüm dengelerini sarsıyor

İktisatçı Profesör Richard D. Wolff ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD hegemonyasının yapısal sınırlarına ulaştığını ve küresel kapitalizmin derin bir dönüşümün eşiğinde olduğunu belirtti.
Küresel kapitalizmin ve Amerikan hegemonyasının en güçlü finansal sütunlarından biri olan petrol dolar sistemi, Ortadoğu’da yükselen askeri gerilimler ve derinleşen yapısal çelişkilerle birlikte tarihsel bir varoluş kriziyle karşı karşıya.
Massachusetts Amherst Üniversitesi Fahri Ekonomi Profesörü Richard D. Wolff ve Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü, aynı zamanda Yunanistan’ın borç krizi dönemindeki eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, katıldıkları DiEM25 platformu panelinde kapitalizmin bugünkü dönemeçte karşı karşıya kaldığı birikim krizini, petrol doların geleceğini ve küresel güç dengelerindeki kaymaları masaya yatırdı.
Akademisyenler, ABD liderliğindeki finansal ve askeri düzenin sınırlarına ulaştığını, hegemonik bir çöküşün belirtilerinin artık gizlenemez hale geldiğini vurguladı.
“Amerikan imparatorluğu tarihsel bir gerileme evresinde”
Panelin açılışında ABD hegemonyasının tarihsel kökenlerine değinen Profesör Richard D. Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin elde ettiği mutlak ekonomik üstünlüğün geçici ve istisnai koşullara bağlı olduğunu belirtti.
Wolff, “İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kolonyal kapitalist deneyim, karşılıklı kitlesel bir kıyım çılgınlığıyla zirveye ulaştı. 1945 yılında ayakta kalan tek ekonomi, coğrafi konumu sayesinde hiçbir altyapısal yıkıma uğramayan Amerika Birleşik Devletleri oldu” ifadelerini kullandı.
Savaşın, ABD kapitalizmini Büyük Buhran’dan çıkaran temel unsur olduğunu kaydeden Wolff, Marshall Planı aracılığıyla Avrupa ve Japonya’ya kaynak aktarılarak Amerikan üretimine devasa bir talep yaratıldığını hatırlattı. Wolff, bu dönemde İngiliz İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte küresel liderliğin adeta ABD’nin kucağına düştüğünü ifade etti.
Sürecin geçici karakterinin zamanla unutulduğunu ve Amerikan ideolojisinde bu durumun “istisnai bir güç” olarak sunulduğunu belirten Wolff, petrol dolar sisteminin 1970’lerde beliren hegemonyanın sınırlarını tahkim etmek için kurulmuş yapay bir mekanizma olduğunu vurguladı.
Wolff, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Petrol dolar sistemi, 1970’lerde imparatorluğun ömrünü uzatmak için devreye sokuldu. Ancak bugün, bu imparatorluğun aşamayacağı sınırlara ulaştığı bir gerileme evresindeyiz. Tarihteki her imparatorluk gibi Amerikan imparatorluğu da doğdu, gelişti ve şimdi ölüyor. Bu gerileme Vietnam’daki yenilgiyle başladı; Afganistan, Irak, Ukrayna’daki süreçler ve şimdi de İran ile girilen bu kontrolsüz mücadeleyle en kritik aşamasına ulaştı. İran, Körfez ülkeleri için görmezden gelinemeyecek bir gerçekliktir ve bu durum petrol dolar mekanizmasını doğrudan tehdit etmektedir.”
Yönetimin içsel bir işlevsizlik yaşadığına dikkat çeken Wolff, eski ABD Başkanı Donald Trump’ın bu gerileyen imparatorluğun en somut belirtisi olduğunu ifade etti.
Wolff, “Bir hafta içinde önce Polonya ve Almanya’dan binlerce asker çekeceğini açıklayıp, üç gün sonra Polonya’ya yeniden asker gönderen bir hükümet var karşımızda. Bu, işlevsizliğin sınırında gezinen bir yönetim yapısıdır” dedi.
“Wall Street için hazırlanan kurtarma paketleri simgesel bir panikten ibaret”
Richard D. Wolff’un tarihsel analizini destekleyen Profesör Yanis Varoufakis, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in Körfez ülkeleriyle yaptığı 20 milyar dolarlık takas anlaşmasının arkasındaki gerçeklere odaklandı. Batı medyasının bu gelişmeyi “Körfez ülkelerine yönelik bir kurtarma operasyonu” olarak sunmasının büyük bir hata olduğunu savunan Varoufakis, “Körfez ülkelerinin kurtarılmaya ihtiyacı yok. Suudi Arabistan ve Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin toplamda 6,5 trilyon dolarlık yatırımı var ve bunun yaklaşık 1,7 trilyon doları nakit akışıdır. Dolayısıyla 20 milyar dolarlık bir takas anlaşması onlar için devede kulak bile değildir” açıklamasını yaptı.
Bakan Bessent’in bu hamleyi Wall Street’teki finansal çöküş korkusuyla yaptığını belirten Varoufakis, durumun arka planını şu sözlerle aktardı:
“Scott Bessent, George Soros ile birlikte İngiltere Merkez Bankası’na karşı pozisyon alarak büyük paralar kazanmış, piyasanın kurallarını çok iyi bilen eski bir spekülatördür. Piyasalardaki kurt sürüsünün ABD tahvil ve hisse senedi piyasalarına saldırmak üzere olduğunun farkında ve dehşet içinde. Bu 20 milyar dolarlık teklif, Körfez ülkelerine değil, Wall Street’teki finansörlere verilmiş simgesel bir mesajdır. Bessent, ‘Buradayım ve Amerikan finans piyasalarını ayakta tutmak için gerekirse sınırsız para basmaya hazırım’ demektedir.”
Varoufakis, 1944 yılındaki Bretton Woods konferansından bugüne uzanan süreci dönemlendirerek, 1971’deki “Nixon Şoku” sonrasında ABD’nin ticaret fazlası veren bir ülkeden açık veren bir ülkeye dönüştüğünü hatırlattı.
Dönemin Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger ve ekibinde yer alan Paul Volcker’ın geliştirdiği stratejinin, “dünyanın geri kalanındaki kapitalistlerin tasarruflarını ABD borçlarını fonlamak için kullanmak” olduğunu belirten Varoufakis, petrol doların bu geri dönüşüm mekanizmasının en temel aracı olduğunu söyledi.
“Körfez’den Wall Street’e akacak 3 trilyon dolarlık kaynak kurudu”
Varoufakis, günümüz krizinin en somut nedenlerinden birinin, Trump yönetiminin Körfez ülkelerinden almaya alıştığı haracın kesintiye uğraması olduğunu dile getirdi.
Trump’ın iktidarı döneminde Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Kuveyt gibi ülkelerden önümüzdeki dönem için toplamda 1,8 trilyon dolarlık yapay zeka ve teknoloji yatırımı taahhüdü aldığını, buna ek olarak askeri sınai kompleks için de 1 trilyon dolarlık silah alım sözü kopardığını belirten Varoufakis, “Wall Street’e akması beklenen bu yaklaşık 3 trilyon dolarlık sıcak para akışı artık durdu. Çünkü Körfez ülkeleri petrol dışı gelirlerini kaybetmeye başladı. Dubai’deki otellerin doluluk oranı yüzde 10 seviyelerine geriledi, odaların yüzde 90’ı boş. Likidite akışı kuruduğu için bu taahhütlerin yerine getirilmesi imkansız hale geldi” dedi.
Varoufakis, Wall Street’teki devasa finans balonunun sarsıldığını ve finansörlerin panik halinde olduğunu belirterek, bu durumun ABD içindeki mavi yakalı çalışanların ve reel sektörün sömürülmesi pahasına sürdürüldüğünü kaydetti.
“Avrupa kendi tarihsel önemsizliğine gömülürken histerik bir Rusofobi üretiyor”
Haber analizinin küresel boyutuna Çin Halk Cumhuriyeti’nin yükselişini ekleyen Profesör Richard D. Wolff, Batı merkezli analizlerin en büyük eksikliğinin Asya’daki bu devasa gücü göz ardı etmek olduğunu ifade etti.
Wolff, “Çin’in yükselişi her şeyi değiştiriyor. ABD hegemonyasının gerilemesinden çok daha dramatik olan durum, Avrupa’nın neredeyse tamamen dağılmasıdır. Avrupa ülkelerinde, kendi tarihsel önemsizliklerini örtbas etmek için histerik bir günah keçisi arayışı var. Göçmen düşmanlığının yanı sıra akıl dışı bir Rusofobi dalgasıyla karşı karşıyayız. Avrupa hükümetleri, kendi yok oluşlarını gizlemek için canavarca bir Rusya tehdidi kurgulayarak devasa askeri harcamaları meşrulaştırmaya çalışıyor” değerlendirmesinde bulundu.
ABD içindeki sanayi altyapısının son kırk yılda neredeyse tamamen Çin’e taşındığına değinen Wolff, Amerikan işçi sınıfının bu süreçte mülksüzleştiğini ve bu çaresizliğin Trump’ı iktidara taşıyan “MAGA” (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) hareketini doğurduğunu ekledi. Wolff, insanların artık bu sistemin sınırlarını gördüğünü ve sokaklarda kitlesel bir hesaplaşmanın öncüllerinin biriktiğini savundu.
“Gazze’deki insanların yaşadığı panik, Batı yapay zekasını eğitmek için veri olarak kullanıldı”
Savaşın küresel kapitalizm altındaki yeni bir sömürü boyutuna dikkat çeken Profesör Yanis Varoufakis, Körfez ülkelerindeki bir teknoloji konferansı sonrasında Palantir adlı Amerikan veri analiz şirketinin bir yöneticisiyle yaptığı konuşmayı aktardı.
Varoufakis, Batı kapitalizminin insan acısını doğrudan bir sermaye birikim aracına dönüştürdüğünü belirterek şunları söyledi:
“Palantir çalışanı bana, Gazze’deki askeri operasyonlar sayesinde yapay zekalarını eğitmek için benzersiz bir veri seti elde ettiklerini söyledi. İnsanlar bombalardan kaçarken, cep telefonlarının hareketliliği sayesinde muazzam bir veri akışı oluşmuş. Bu panik verileriyle eğittikleri yapay zeka algoritmasını, panik yönetim aracı olarak İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi’ne 1,4 milyar dolara satmışlar. Bu, klasik Marksist teorideki proletarya emeğinden farklı, yeni bir sömürü biçimidir. İnsanların can havliyle kaçışması, ücretsiz emek girdisi olarak teknolojik sermayeye dönüştürülmüştür.”
Varoufakis, askeri sınai kompleksin her savaşı yeni teknolojilerin test sahası olarak kullandığını, ancak günümüzün “teknofodalizm” düzeninde artık doğrudan insan bedeninin ve hareketinin veri olarak gasp edildiğini kaydetti.
“Piyasaların devlet planlaması olmadan çalışamayacağını liberaller anlamıyor”
Çin’in ekonomik başarısının ardında yatan rasyonel devlet planlamasına vurgu yapan Varoufakis, Batı dünyasındaki serbest piyasa efsanesinin çöktüğünü belirtti.
Çin’in Huawei, Alibaba ve DeepSeek gibi devasa teknoloji şirketlerini sıkı bir kamusal denetim altında tuttuğunu hatırlatan Varoufakis, “Alibaba’nın sahibi Jack Ma, finansal piyasalardan haksız rant elde etmeye kalkıştığında devlet tarafından bir yıl boyunca piyasadan uzaklaştırıldı ve şirketin kâr oranları sınırlandırıldı.
Batı’da ise Jeff Bezos gibi figürler sınırsız bir biçimde kamu kaynaklarını sömürmeye devam ediyor. Liberallerin anlamadığı şey, güçlü bir devlet planlaması ve demir gibi sert kurallarla sınırlandırılmayan piyasaların kendi kendini yok etmeye mahkum olduğudur” dedi.
Profesör Wolff ise Çin’in enflasyon oranlarının yıllardır yüzde 1’in altında seyrettiğini hatırlatarak, Batı dünyasının kendi yarattığı krizleri kaçınılmaz doğa yasaları gibi sunmasının ideolojik bir aldatmaca olduğunu sözlerine ekledi.
Wolff, İran krizinin ABD için yeni bir askeri ve ekonomik bataklığa dönüştüğünü, çünkü Çin’in varlığı nedeniyle petrol fiyatlarındaki dalgalanmaların artık Batı’nın rakiplerini zayıflatmaya yetmediğini vurguladı.
Wolff, “Petrol fiyatlarının artması geçmişte Japonya ve Almanya’yı vuruyordu, çünkü bu ülkelerin kendi kaynakları yoktu. Oysa Çin, enerji dönüşümünü tamamlamak üzere ve devasa kömür ve yenilenebilir enerji altyapısına sahip. Bu yüzden bu savaş, Trump’ın Waterloo’su olacaktır” diyerek analizini tamamladı.
Dünya Basını
Eski ABD Dışişleri yetkilisi Miller: İran için boğazlar nükleer bombadan daha etkili

Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Aaron David Miller, bölgedeki son gelişmeleri, ABD ve İran arasındaki müzakereleri ve bölgesel aktörlerin konumunu değerlendirdi. Miller, Donald Trump’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu üzerindeki mutlak nüfuzuna dikkat çekerken, Lübnan’ın yapısı ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik kartlarını ele aldı.
Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi ve Ortadoğu müzakerelerinde uzun yıllar görev yapmış kıdemli analist Aaron David Miller, yayıncı Mario Nawfal’ın programına katılarak bölgedeki son gelişmeleri, ABD ile İran arasındaki müzakere süreçlerini ve aktörlerin stratejik konumlarını değerlendirdi.
Medyanın ve piyasaların son 72 saatte yaşanan gelişmelere aşırı tepki verdiğini belirten Miller, bu durumun müzakereler için ideal bir zemin sunmadığını kaydetti.
“Bizler labirentteki fareler gibi her açıklamaya tepki veriyoruz”
Aaron David Miller, medya ve kamuoyunun diplomasi sürecindeki anlık gelişmelere odaklanmasını eleştirerek şu ifadeleri kullandı:
“Bizler labirentteki fareler gibiyiz; her sosyal medya paylaşımına, Devrim Muhafızları Ordusu’ndan veya İran müzakere heyetinden gelen her açıklamaya tepki vererek etrafta koşuşturuyoruz. Dürüst olmak gerekirse bu durum şaşırtıcı olmamalı. Burası müzakereler için ideal bir ortam değil. Muhtemelen İranlı ve Amerikalı yetkililer arasında doğrudan bir müzakere yürütülmüyor. Her şey aracılar vasıtasıyla, cep telefonları üzerinden taslak paylaşımlarıyla ve internet aracılığıyla yapılıyor. Birbirine güvenmeyen, karşılıklı itimadı olmayan ve birbirleri hakkındaki en kötü değerlendirmeleri doğrulamaya çalışan iki taraf varken, bu yöntem uygun bir müzakere ortamı sunmuyor.”
Anlaşma metninin büyük bölümünün bir hafta kadar önce şekillendiğini tahmin ettiğini belirten Miller, her müzakerenin son aşamasının en zor bölüm olduğunu vurguladı.
Miller, “Müzakerelerin son çırpınışları her zaman en zorudur çünkü her iki tarafın da kendi kamuoyuna bu anlaşmayı neden yaptıklarını savunması ve açıklaması gerekir. Devrim Muhafızları Ordusu’nun bir kamuoyunun olmadığını düşünebilirsiniz ancak var. Bu kamuoyu İran halkı değil; aralarında Amerikan niyetlerine dair ciddi şüpheleri olan başmüzakereci Muhammed Ali Bakıri’nin de bulunduğu daha şahin unsurlardır” dedi.
“Boğazlar şubat ayında da açıktı, son üç ayın amacı neydi?”
Washington cephesindeki Cumhuriyetçi İran şahinlerinin tepkilerine de değinen Miller, bu kesimlerin argümanlarının güçlü olduğunu belirterek şunları söyledi:
“Her şeyi bir kenara bıraktığımızda ve İran’ın boğazları açmak için hiçbir şart koşmadığını ya da kademeli olarak açtığını varsaydığımızda, bir Amerikan vatandaşı olarak insanlar şu soruyu soracaktır: Bir dakika, Hürmüz Boğazı zaten 27 Şubat’ta açıktı. O halde bu son üç ayın amacı tam olarak neydi? Çünkü zenginleştirilmiş uranyum, İran’ın elindeki 11 tonluk zenginleştirilmiş uranyum ve denetim mekanizmaları gibi temel sorunların hiçbiri çözülmüş değil. Bildiğimiz kadarıyla Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı bu sürecin bir parçası olmadı. İranlıların istediği yaptırımların kaldırılması, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve karşılıklı güvenlik garantileri gibi tüm temel konular, hazırlanan mutabakat zaptında yer alsa bile yeniden müzakere edilmek zorunda kalacak.”
Müzakerelerin daha işlevsel bir aşamaya geçmesini umduğunu ifade eden Miller, “Gerçek Amerikalıların ve İranlıların aynı otelde oturduğu, belki başlangıçta yakınlık görüşmeleriyle başlayıp nihayetinde doğrudan müzakere ettikleri bir aşamaya geçilmeli. Henüz buna dair bir kanıt yok” diye ekledi.
“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarını dikkate almayı uzun süre önce bıraktım”
Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı, abluka ve uranyum konularındaki çelişkili açıklamalarını değerlendiren Miller, bu paylaşımların ciddiyetten uzak olduğunu savundu. Miller, şöyle konuştu:
“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarına dikkat etmeyi uzun zaman önce bıraktım. Konuşmamızın başında labirentteki fareler gibi olduğumuzu söylemiştim; o da tam olarak bizim böyle olmamızı istiyor. Söylediklerinin bir anlam ifade edip etmemesi onun için önemli değil. Medyanın, uluslararası basının tepki vermesini sağlıyor. CNN, MSNBC, BBC ve NPR gibi güvenilir mecralar, iş modelleri gereği Donald Trump’ın ağzından çıkan her kelimeye veya sosyal medya paylaşımına asılmak zorunda kalıyorlar. Ben bunu dert etmeyi bıraktım. Önemli olan kağıt üzerindeki metindir. Ünlü yapımcı Sam Goldwyn’in dediği gibi, ‘Sözlü bir anlaşma, yazıldığı kağıt kadar bile değer taşımaz.’ Bana metni gösterin Mario, metni gösterin ki bu mutabakat zaptının bir anlaşma mı yoksa bir anlaşmazlık belgesi mi olduğunu tartışabilelim.”
“Piyasa psikolojisini yönetmekte oldukça başarılı bir iş çıkarıyorlar”
Trump’ın paylaşımlarının piyasalar üzerindeki etkisine değinen Miller, bu stratejinin bilinçli bir iletişim çalışması olduğunu belirtti.
Miller, “Trump bunu piyasaları kontrol etmek için de kullanıyor ve dürüst olmak gerekirse oldukça etkili bir iş çıkarıyorlar. Petrol fiyatlarının şu an olduğundan çok daha yüksek, finans piyasalarının ise çok daha düşük olması gerekirdi. Ancak piyasalar bu açıklamalara dikkat ediyor. Üç gün içinde bir anlaşma olacağı yönündeki beklentiyle piyasalar sakinleştiriliyor ve güven aşılanıyor. Bu durum büyük ölçüde bir piyasa psikolojisidir ve şu ana kadar işe yaradığını söyleyebilirim” değerlendirmesinde bulundu.
İran’ın bölgedeki kozlarını değerlendiren Miller, Tahran yönetiminin elinde iki önemli kart olduğunu belirtti. Birincisinin coğrafyayı silah olarak kullanma yeteneği olduğunu ifade eden Miller, “İranlılar ne zaman keyifleri kaçsa iki şey yapıyorlar: Boğazların güvenli olmadığını duyuruyorlar ve birkaç insansız hava aracı fırlatıyorlar. Tankerleri vurup vurmamaları önemli değil çünkü burada anahtar petrol üreticilerinde veya Trump’ta değil, sigorta şirketlerindedir. Eğer sigorta şirketleri güvence vermezse, büyük ham petrol taşıyıcıları boğazdan geçemez” dedi.
“İran için yeni nükleer silah Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanmaktır”
İran’ın nükleer altyapısına ve stratejik hedeflerine değinen Miller, şu analizleri paylaştı:
“İran’ın elinde coğrafyanın yanı sıra nükleer altyapı kartı var. Bu altyapı darbe almış olsa da yeniden inşa edilebilir. Artık santrifüjlerin döndüğü büyük salonlar inşa etmek yerine, tespit edilmesi ve imha edilmesi daha zor olan daha küçük laboratuvarlar kurmaya karar verebilirler. Bu baskıcı rejimi yönetenlerin, parayı, silahları, bilgiyi ve petrolü ellerinde tutanların temel amacı, İran’ı savaş öncesindeki konumuna, yani nükleer eşik devlet statüsüne geri getirmektir. Bombaya sahip olmayan ancak bomba yapmak için gerekli tüm unsurları elinde bulunduran bir devlet olmak istiyorlar. Öte yandan, İran için yeni nükleer silahın Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanma yeteneği olduğu da savunulabilir. Bu kart, Körfez petrol üreticileri ve küresel ekonomi için nükleer bir bombadan çok daha etkili, yıkıcı ve sonuç doğurucudur.”
Ali Laricani’nin ölümünün İran iç siyasetindeki dengeleri kalıcı olarak değiştireceğini belirten Miller, “Ali Laricani’nin ölümü, İran’ın bu süreçten nasıl çıkarsa çıksın eski İran olmayacağı anlamına geliyor. Savaş bittikten bir yıl sonra, ocak ve şubat aylarında sokaklarda gördüğümüz halk hareketliliğinin benzerini yeniden göreceğiz. Bir noktada değişim kaçınılmaz olacak ve bu değişim gerçekleştiğinde Donald Trump bunu kendisinin başardığını iddia edecektir” dedi.
“Netanyahu, İran konusunda Trump ne derse onu yapacaktır”
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Donald Trump arasındaki ilişkiyi de değerlendiren Miller, Netanyahu’nun Trump karşısında hiçbir hareket alanının bulunmadığını ifade etti.
Miller, şu açıklamalarda bulundu:
“Eğer bu mutabakat zaptı bir anlaşmaya dönüşürse ve İranlılar Trump’a ‘Lübnan’da gerçek bir ateşkese ihtiyacımız var’ derse, Trump Netanyahu’yu arayacak ve ona Ekim 2025’te söylediğini söyleyecektir. Hatırlanacağı üzere o dönem İsrail, Hamas’ın dış liderliğini ve Salih el-Aruri’yi hedef aldığında Trump, ‘Ya bu anlaşmayı imzalarsın ya da seninle ilişkimi keserim’ demişti. Trump’ın geçen hafta Netanyahu hakkında söylediklerini hiçbir Amerikan başkanı bir İsrail başbakanı için kamuoyu önünde söylememiştir. Trump, ‘Netanyahu, İran konusunda benim ne yapmasını istiyorsam onu yapacaktır’ dedi. Bu sözlerin doğruluğu tartışılmazdır çünkü Netanyahu’nun bu yılki hayatındaki en önemli olay İran ya da Lübnan değil, seçimlerdir. Washington’da Trump’ın desteği olmadan, hatta Trump’ın kendisi için bir seçim karargahı kurmasını sağlamadan bu seçimleri kazanması mümkün değildir. 1992 yılında baba Bush’un dönemin İsrail Başbakanı İshak Şamir’e konut kredi garantilerini vermeyi reddetmesini hatırlıyorum. Bu hamle Şamir’e seçimi kaybettirmiş, İshak Rabin kazanmış ve seçimden üç ay sonra o kredi garantilerini almıştı. Dolayısıyla Netanyahu, Trump’ın sözünden çıkamaz, başka seçeneği yoktur.”
“İbrahim Anlaşmaları fikri şu an uzak bir galaksiye aittir”
Bölgesel ittifak arayışlarına ve İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesi çabalarına değinen Miller, bu durumu “gerçek dışı bir beklenti” olarak nitelendirdi.
Miller, “Trump kötü bir anlaşma müzakere ettiğini biliyor ve bunu daha büyük bir uzlaşı gibi göstermek için süslemeye çalışıyor. İbrahim Anlaşmaları onun ilk başkanlık dönemindeki en önemli başarısı olduğu için yine buna sarılıyor. Birleşik Arap Emirlikleri ve Fas zaten bu sürecin içinde. Ancak Suudilerin, Ummanlıların, Katarlıların, Kuveytlilerin ve hatta İranlıların bu anlaşmalara dahil olacağını düşünmek, çok uzak bir galaksiye bağlı hayali bir düşüncedir” dedi.
Savaş sonrasında İran’ın ciddi bir iç hesaplaşmayla karşı karşıya kalacağını savunan Miller, “Savaş bittiğinde bu rejim yıkılmış, altyapısı tahrip olmuş, meşruiyeti kalmamış bir ülkeyle baş başa kalacak. Halk bir noktada yeniden ayağa kalkacaktır. Bombalar düşerken rejim etrafında geçici bir kenetlenme olabilir ancak bu geçicidir. 91 milyonluk bir nüfus sonsuza kadar sessiz ve iradesiz kalmayacaktır” yorumunu yaptı.
“Lübnan devleti Hizbullah’ı silahsızlandıracak kapasiteye sahip değil”
Lübnan’ın geleceğine dair analizlerini de paylaşan Miller, Beyrut yönetiminin Hizbullah karşısındaki çaresizliğine vurgu yaptı. Miller, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Lübnan hükümeti geçmişte hiç yapmadığı şekilde davranıyor. Başbakan ve cumhurbaşkanı Hizbullah hakkında açıklamalarda bulundu, Washington’daki büyükelçiler düzeyindeki güvenlik görüşmelerine katılmayı kabul etti. Bunlar benzeri görülmemiş adımlar ancak şu an için Hizbullah’ı silahsızlandıracak ne kapasiteleri var ne de bunu yapacak iradeleri. Kuzey İrlanda’daki IRA, Kolombiya’daki FARC gibi örneklerde silahsızlanma, askersizleştirme ve topluma entegrasyon süreçlerinin başarılı olması için üç temel unsur gerekir: Anlaşmayı dayatan devletin güvenilir olması, devlet dışı aktörlere yönetimde siyasi roller sunularak pasifize edilmesi ve devletin bu aktörlerin tabanına karşı koyabilecek güçte olması. Lübnan bu şartların hiçbirine sahip değil.”
Son olarak bölgenin genel jeopolitik yapısına değinen Miller, Ortadoğu’da beş Arap devletinin (Lübnan, Irak, Yemen, Libya ve Suriye) farklı düzeylerde işlevsizlik veya başarısızlık içinde olduğunu belirtti.
Körfez ülkelerinin istikrar ve modernleşme merkezi olma özelliğinin artık garanti altında olmadığını ifade eden Miller, “Bölgede askeri, ekonomik ve güvenlik kapasiteleriyle sınırlarının ötesine güç yansıtma yeteneğine sahip üç gayri-Arap aktör var: İran, İsrail ve Türkiye. Bölgenin geleceğini bu üç aktör arasındaki dengeler belirleyecektir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
Prof. Mercogliano: Küresel petrol rezervleri beş yıllık ortalamanın altına iniyor

Yayıncı Mario Nawfal, küresel denizcilik ve lojistik ağlarında yaşanan son gelişmeleri, denizcilik tarihçisi ve eski askeri yetkili Profesör Sal Mercogliano ile gerçekleştirdiği mülakatta ele aldı.
Mülakatta, Hürmüz Boğazı ve Babülmendep Boğazı başta olmak üzere dünya ticaretinin kilit noktalarındaki askeri ve ekonomik dengeler ile Rusya, Ukrayna ve Ortadoğu eksenindeki küresel krizler analiz edildi.
Yayıncı Mario Nawfal, sahada yaşanan gelişmeler ile siyasi söylemler arasında büyük bir tezat olduğunu belirterek mülakatı açtı. Donald Trump tarafından paylaşılan mesajların oldukça iyimser bir tablo çizdiğini, Lübnan’da ateşkes ilan edildiği ve ablukanın kaldırıldığının öne sürüldüğünü ifade eden Nawfal, “Şu anda iki farklı gerçeklik yaşanıyor. Sahada ise Lübnan’da bir ateşkes yok, Amerikan tarafındaki abluka kaldırılmadı ve İran da Babülmendep Boğazı’nı abluka altına almakla tehdit ediyor” şeklinde konuştu.
Nawfal, her hafta bir çözüme yaklaşıldığı izlenimi doğduğunu ancak pazartesi günleri aynı kriz ortamına geri dönüldüğünü kaydederek, durumu bir kısırdöngüye benzetti.
Denizcilik tarihçisi Profesör Sal Mercogliano, Hürmüz Boğazı’ndaki güncel duruma ilişkin verileri paylaşarak gemi hareketliliklerini aktardı.
Umman’ın hemen kuzeyinde, boğazın güney kesiminden bazı gemilerin çıkış yaptığına dair bilgiler bulunduğunu belirten Mercogliano, “Bu gemilerin ABD desteği aldığını görüyoruz. Bunun temelde uçaklar, helikopterler ve jetler vasıtasıyla sağlanan bir yardım olduğunu düşünüyoruz; bölgede Amerikan gemilerinin bulunduğunu sanmıyoruz” ifadelerini kullandı.
Bu yöntemle günde yaklaşık iki ila üç geminin bölgeden çıkabildiğini dile getiren Mercogliano, asıl büyük sorunun çok sayıda geminin otomatik tanımlama sistemi vericilerini kapatarak seyretmesi olduğunu bildirdi. Vericilerini kapatan gemilerin Hürmüz Boğazı’nın dışındaki Umman Körfezi ve Arap Denizi’ne ulaşana kadar tespit edilemediğini ekledi.
Boğazda mahsur kalan tankerlerin durumuna değinen Mercogliano, derin taslaklı büyük ham petrol taşıyıcıları ile büyük tankerlerin yaklaşık dörtte birinin körfezden çıkmayı başardığını açıkladı.
Körfezde mahsur kalan 109 tankerin 29’unun çıkış yaptığını belirten Mercogliano, “Bu olumlu bir gelişme gibi görünse de günde sadece birkaç geminin çıkabildiği düşünüldüğünde aslında çok az bir miktar” dedi.
ABD’nin, İran tarafından kurulan Fars Körfezi Boğazı Kurumu’nu yaptırım listesine aldığını hatırlatan Mercogliano, bu kurumla iş yapan, geçiş ücreti ödeyen ya da herhangi bir ticari ilişki kuran tüm yapıların yaptırıma maruz kalacağını vurguladı.
“Konteyner gemisi insansız deniz aracıyla vuruldu”
Profesör Mercogliano, mülakatın yapıldığı gün Irak’ın Ümmü Kasr Limanı’ndan çıkan Akdeniz Denizcilik Şirketi’ne ait bir geminin, insansız deniz aracı tarafından vurulduğunu açıkladı.
Saldırıya uğrayan geminin krizin başından beri Basra Körfezi’nde mahsur kaldığını ve limanlar arasında bir mekik gemisi olarak işletildiğini belirten Mercogliano, “Denizcilik şirketlerinin geliştirdiği yöntemlerden biri kara yolu rotaları oluşturmak oldu. Kargoları Kızıldeniz’de, Umman Körfezi’ndeki Füceyre’de, Yenbu’da ve Cidde’de tahliye edip kara yoluyla taşıyorlar ancak malların körfez içinde dahili olarak da hareket ettirilmesi gerekiyor” sözlerini kaydetti.
Hedef alınan Akdeniz Denizcilik Şirketi’nin geçmişte de İran tarafından hedef seçildiğini ifade eden Mercogliano, şirkete ait iki geminin birkaç hafta önce alıkonulduğunu hatırlattı.
ABD güçlerinin abluka hattını ihlal eden Gambiya bayraklı bir gemiyi hedef aldığını belirten Mercogliano, hedef alınan unsurun bir İran gemisi değil, sahte tescilli bir Gambiya gemisi olmasının dikkat çekici olduğunu söyledi.
Aynı süreçte Fransız donanmasının da Murmansk’tan gelen ve sahte Madagaskar bayrağı taşıyan bir Rus tankerini Atlantik’te, uluslararası sularda durdurduğunu bildirdi.
Küresel abluka uygulamalarının ekonomik sonuçlarına dikkat çeken Mercogliano, küresel petrol rezervlerindeki tehlikeli düşüşe işaret etti.
Hem karadaki hem de denizdeki tankerlerde bulunan küresel petrol rezerv haritalarının endişe verici olduğunu aktaran Mercogliano, “28 Şubat’tan bu yana petrol taşımacılığında meydana gelen ve benim ‘artan açık’ olarak adlandırdığım bu delik artık etkisini hissettirmeye başlıyor” uyarısında bulundu.
Denizde ve karada depolanan petrol miktarının beş yıllık ortalamanın altına düşmek üzere olduğunu belirten Mercogliano, bu durumun özellikle gelişmekte olan ülkelerde ciddi sıkıntılara ve kıtlıklara yol açacağını, gelişmiş ülkeler gibi petrol için yüksek kar marjlı rekabet edemeyen bu ülkelerin şimdiden rasyonelleşmeye ve kota uygulamalarına başladığını ifade etti.
“Gemiler açık denizlerde yan yana gelerek akaryakıt transferi yapıyor”
Mario Nawfal’ın, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan günde 30 civarında gemi geçtiği ve Fars Körfezi Boğazı Kurumu aracılığıyla gemilere refakat ederek 1,5 milyar dolardan fazla gelir elde ettiği yönündeki iddiaları sorması üzerine Mercogliano, bu sayıların yanıltıcı olabileceğini belirtti.
Bu verilere küçük ahşap teknelerin ve kıyı gemilerinin dahil olduğunu açıklayan Mercogliano, Hürmüz Boğazı’nı geçmenin gemileri doğrudan açık okyanusa değil, Umman Körfezi’ne çıkardığını kaydetti.
ABD Donanması Merkez Komutanlığı’nın ticari gemilere yönelik bir uyarı yayımladığını belirten Mercogliano, “İran gemilerinin petrol yükleyerek dışarı çıktığı ancak Amerikan ablukasını geçemedikleri için ‘gemiden gemiye transfer’ olarak bilinen yönteme başvurdukları doğrulandı” dedi.
Gemilerin açık denizlerde yan yana gelerek akaryakıt kargolarını birbirine pompaladığını söyleyen Mercogliano, bu yöntemin daha önce Yunanistan, İspanya ve Malezya açıklarında kayıt dışı filo tarafından sistematik olarak uygulandığını anlattı.
Mercogliano, bu yolla Amerikan ablukasının arkasından dolanılmaya çalışıldığını doğrulayarak, ABD’nin bu transferlerde yakıtı teslim alan gemileri de doğrudan İran limanına giriş yapmış gibi suçlu sayacağını ve hedef alacağını ilan ettiğini duyurdu.
İran’ın açıkladığı geçiş sayılarının bölge içinde mekik dokuyan kıyı gemilerinden ibaret olduğunu, 30 geminin Hint Okyanusu’na çıkarak serbestçe dağıldığı anlamına gelmediğini, ABD Donanması’nın bu gemileri tespit etmede oldukça başarılı olduğunu ekledi.
Nawfal’ın, Amerikan tarafının günde üç-dört gemiyi vericilerini kapattırarak Hürmüz Boğazı’ndan gizlice geçirdiği yönündeki iddiaları sorması üzerine Mercogliano, bu bilgilerin gelen duyumlarla uyuştuğunu söyledi.
Gemilerin boğazı geçip dışarı çıktıktan sonra sistemlerini tekrar açtıklarını kaydeden Mercogliano, 18. Hava İndirme Kolordusu’na bağlı 82. Hava İndirme Tümeni’nin Birleşik Arap Emirlikleri’nde konuşlu olduğunu bildirdi. Bu tümenin elinde kara saldırı yeteneklerinin yanı sıra gelişmiş radarlara sahip helikopterler bulunduğunu, bu unsurların insansız deniz ve hava araçlarına karşı oldukça etkili koruma sağladığını belirtti. Bölgedeki iki uçak gemisi grubunun da havadan koruma sağladığını sözlerine ekledi.
“Deniz hukuku eski ve karmaşık kurallardan oluşuyor”
Bölgedeki maden ve mayın tehlikesine de değinen Profesör Mercogliano, Umman tarafından yayımlanan bir videoda ilk kez bölgedeki sahipsiz bir deniz mayınının varlığının somut olarak kanıtlandığını aktardı.
ABD’nin bölgeyi mayından arındırmak amacıyla insansız su altı araçları kullanmaktan bahsettiğini ifade eden Mercogliano, akıntıya kapılan mayınların kıyıya vurmasının olağan olduğunu, benzer durumların Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle Karadeniz’de de yaşandığını ve Romanya ile Türkiye kıyılarına mayınların ulaştığını hatırlattı.
Hürmüz Boğazı’ndaki egemenlik alanları ve deniz hukuku sınırları hakkındaki karmaşıklığa açıklık getiren Mercogliano, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi uyarınca ülkelerin kıyılarından itibaren 12 deniz mili boyunca kara suları egemenliğine sahip olduğunu belirtti.
Boğazın en dar noktasının sadece 21 mil genişliğinde olması sebebiyle Umman ve İran’ın kara sularının üst üste bindiğini açıklayan Mercogliano, “En dar nokta olan kuzey hattı İran ve Umman arasında bölünmüştür ancak doğu ve batı yaklaşımlarında Birleşik Arap Emirlikleri de devreye girer” dedi.
Hem ABD’nin hem de İran’ın bu sözleşmeyi resmi olarak onaylamadığını hatırlatan Mercogliano, buna rağmen sözleşmenin devletlere “transit geçiş hakkı” tanıdığını, Basra Körfezi’nin iç kısımlarında mahsur kalan ülkelerin dış dünyaya açılabilmesi için bu hakkın hukuken korunması gerektiğini vurguladı.
İran’ın, limanları ve üsleri kullanan devletleri “muharip” olarak nitelendirerek geçiş hatlarını kapatma tehdidinde bulunduğunu belirten Mercogliano, “İran, mevcut sözleşmeleri reddederek kara sularını üç mil ile sınırlayan 1958 tarihli eski antlaşmalara göre hareket ettiğini savunuyor. Deniz hukuku oldukça eski, arkaik ve çok nüanslı bir yapıya sahip olduğu için bu tür büyük karmaşalar yaratıyor” değerlendirmesinde bulundu.
“Kayıt dışı seyrüsefer küresel çevre güvenliğini tehdit ediyor”
Rusya’nın kayıt dışı gölge filosuna yönelik Batı yaptırımlarının işleyişini de analiz eden Profesör Mercogliano, G7 ve Avrupa Birliği’nin 2022 yılının şubat ayında küresel enerji piyasalarında büyük bir kesintiye yol açmadan Rusya’yı ekonomik olarak zayıflatmayı hedeflediğini hatırlattı.
Doğrudan bir boykot yerine sigorta sistemleri üzerinden bir yaptırım mekanizması kurulduğunu belirten Mercogliano, dünya denizciliğinin yüzde 90’ını sigortalayan büyük şirketlerin, tavan fiyatın üzerinde petrol taşıyan gemilere hizmet vermesinin yasaklandığını anlattı.
Ancak Rusya, İran ve Venezuela’nın bu kısıtlamaları kendi tescil ve sigorta sistemlerini kurarak veya sigortasız yürüyerek aştıklarını, böylece normal sınırların dışında işleyen “paralel bir filo” oluşturduklarını ifade etti.
Fransız donanması tarafından durdurulan Madagaskar bayraklı geminin durumuna değinen Mercogliano, Madagaskar hükümetinin gemiyi tanımadığını ve kendilerine ait bir tescil kaydı bulunmadığını açıkladığını aktardı.
Bu durumun uluslararası hukuka göre gemiye müdahale hakkı doğurduğunu belirten Mercogliano, “Eğer bir gemi düzgün bir şekilde tescil edilmemiş ve sigortalanmamışsa, yaşanacak bir kazada kıyılarınıza sızacak milyonlarca varil petrolün temizlik maliyetini hiçbir şirket üstlenmez; yük tamamen mağdur ülkenin üzerinde kalır” uyarısında bulundu.
İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kurallara dayalı işleyen centilmenlik antlaşmalarının, Rusya, İran ve Venezuela’ya yönelik ağır yaptırımlar nedeniyle sarsıldığını ve bu ülkelerin açık okyanusta kendi alternatif sistemlerini inşa ettiklerini sözlerine ekledi.
“Babülmendep Boğazı’nın kapanması rotayı 8 bin kilometre uzatır”
Ortadoğu’daki askeri tırmanışın deniz lojistiği üzerindeki etkilerini değerlendiren Profesör Mercogliano, krizin sadece ABD ve İran arasında iki taraflı bir denklem olmadığını, İsrail’in de dahil olduğu üçlü bir mekanizma olarak okunması gerektiğini vurguladı.
İran’ın hem Hürmüz Boğazı’nı hem de Babülmendep Boğazı’nı kilitleme kapasitesine sahip olduğunu belirten Mercogliano, “Şu anda Yenbu Limanı’ndan günde yaklaşık 5 milyon varil petrol çıkıyor ve bu miktar küresel piyasalar için tamamen hayati önem taşıyor. Kızıldeniz’in orta kesiminde yüklenmeyi bekleyen büyük bir tanker birikmesi var” dedi.
Babülmendep Boğazı’nın kapanması durumunda gemilerin Süveyş Kanalı’na yönelmek zorunda kalacağını ancak çok büyük ham petrol taşıyıcılarının kanaldan geçemeyecek kadar büyük olduğunu aktardı.
Bu durumun Akdeniz’de küçük gemiler arasında yük transferi yapılmasını ya da gemilerin tüm Afrika kıtasını dolaşmasını zorunlu kılacağını belirten Mercogliano, Afrika rotasının Asya’ya giden bir sefere fazladan 8 bin kilometre ekleyeceğini, bunun da petrol kıtlığı kaynaklı ekonomik krizi büyüteceğini bildirdi.
Süveyş Kanalı’nın 2021 yılında yaşanan kaza nedeniyle ne kadar kolay kapanabileceğinin görüldüğünü hatırlatan Mercogliano, Suudi Arabistan’ın tüm petrol akışını Yenbu üzerinden gerçekleştirdiğini, bu hatta yönelik bir füze veya mayın saldırısının tüm sistemi çökerteceğini ifade etti.
“Denizciler körfezde mahsur kalmak istemiyor”
Bölgedeki diplomatik müzakerelere karşı temkinli olduğunu dile getiren Mercogliano, 13 haftadır aynı kriz döngüsünün sürdüğünü ve siyasi liderler arasında bir uzlaşı sağlansa bile denizcilik şirketlerinin Basra Körfezi’ne dönmekte çok istekli olmayacağını savundu.
Bölgede kalıcı bir güvenlik garantisi verilmedikçe riskin süreceğini belirten Mercogliano, sigorta primlerinin çok yüksek kalacağını ifade etti.
Haberlere yansımayan önemli bir sorunun da gemilerde mahsur kalan yaklaşık 20 bin denizcinin rotasyonu olduğunu açıklayan Mercogliano, “Hava yolları çalışıyor ancak nakliye şirketleri bölgeye gönderecek yedek mürettebat bulmakta zorlanıyor. Kimse Basra Körfezi’nde mahsur kalacağı ve öldürülme riski taşıyan bir gemide sözleşme imzalamak istemiyor” şeklinde konuştu.
Gazze ve Yemen eksenindeki önceki uzlaşmalara rağmen Kızıldeniz ve Babülmendep hattında deniz ticaretinin hiçbir zaman bu yılın şubat ayı öncesindeki normal seviyelerine dönmediğini de sözlerine ekledi.
Ticari gemilerin kendilerini korsanlara veya insansız hava araçlarına karşı koruyacak askeri savunma sistemleriyle donatılması fikrine de değinen Profesör Mercogliano, ticari gemilerin savaş gemilerine dönüştürülmesinin liman otoriteleri tarafından kabul görmediğini açıkladı.
Somali’deki korsanlık döneminde gemilere üç-beş kişilik silahlı özel güvenlik ekiplerinin konulduğunu ancak bu ekiplerin uluslararası limanlara girmeden önce açık denizde gemiden indirilmesi gerektiğini anlattı.
Hiçbir ülkenin kendi limanlarına ağır silahlı sivillerin girmesini istemediğini belirten Mercogliano, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ticari filoların korunması görevinin tamamen ulusal donanmalara devredildiğini hatırlattı.
ABD bayraklı iki geminin geçişi sırasında gemilere Amerikan deniz piyadelerinin ve insansız hava araçlarına karşı savunma sistemlerinin yerleştirildiğini, geçiş tamamlandıktan sonra ise bu personelin ve silahların gemiden tahliye edildiğini aktardı.
Limanlardaki sıkı kontroller nedeniyle denizcilerin karaya çıkmasının bile zor olduğunu ekleyen Mercogliano, silah taşımak yerine radarları yanıltıcı sistemlerin ve sinyal karıştırıcı ekipmanların kullanımının daha olası bir çözüm olduğunu ifade etti.
“Trump uzun süren bir savaş istemiyor”
Donald Trump’ın diplomasi yürütme tarzını ve sosyal medya paylaşımlarını siyasi bir strateji olarak yorumlayan Mercogliano, Trump’ın kamuoyuna yönelik açıklamalarıyla bilgi savaşını yürüttüğünü belirtti.
“Eğer yeterince bilgi paylaşır ve çok şey söylerseniz, geçmişten bir anı cımbızla çekip kendinizin haklı olduğunu her zaman kanıtlayabilirsiniz” diyen Mercogliano, Trump’ın arka planda tamamen farklı bir siyasi oyun oynadığını ve ortalama seçmenin zihnini karıştırarak olası bir uzlaşmanın siyasi maliyetini düşürmeye çalıştığını savundu.
Askeri kanattan ve generallerden gelen bilgilere odaklanılması gerektiğini belirten Mercogliano, Trump yönetiminin krizin bu kadar uzun süreceğini tahmin etmediğini, ablukayı uygulayacak deniz gücü unsurlarının bile operasyon başladıktan bir ay sonra bölgeye ulaştırılabildiğini kaydetti.
Trump’ın görev süresi boyunca uzun savaşlardan kaçındığını vurgulayan Mercogliano, Trump’ın zafer ilan ederek bölgedeki sorumluluğu Fransa ve İngiltere gibi müttefiklere devredip çıkış stratejisi arammasından endişe duyduğunu sözlerine ekledi.
Ukrayna ve Rusya arasındaki savaşa da değinen Profesör Mercogliano, cephe hattının Birinci Dünya Savaşı’ndaki gibi bir kilitlenme noktasına ulaştığını söyledi.
Savaşın büyük lojistik hareketlerden ziyade devasa ölçekte bir insansız hava aracı mücadelesine dönüştüğünü belirten Mercogliano, Rusya’nın enerji sevkiyatı için Kuzey Kutbu rotasını kullanmaya başladığını ve Katar ile Birleşik Arap Emirlikleri’nin lojistik olarak sıkıştığı bu dönemde Çin’e sıvılaştırılmış doğalgaz tedarik ederek ekonomik olarak avantajlı bir konuma geçtiğini bildirdi.
Ukrayna’nın ise hava savunma mühimmatı sıkıntısı çektiğini ve ABD savunma sanayisinin üretim kapasitesinin öngörülen harcamaların gerisinde kalması nedeniyle zorlandığını ifade etti.
Savaşların askeri cephelerden ziyade ekonomik dayanıklılıkla kazanıldığını belirten Profesör Mercogliano, “Bir askeri çöküş yaşanmadığı sürece bu durum bir ekonomik yıpratma savaşıdır. Şu an için Rusya’nın yaptırımsız petrol akışı ve açık piyasadan topladığı tankerlerle ekonomik olarak tahmin edilenden daha uzun süre dayanabileceği görülüyor” diyerek mülakatı tamamladı.
Dünya Basını2 hafta önceProf. Mearsheimer: Trump, İran savaşını sonlandırmak için Çin’den yardım istedi
Dünya Basını2 hafta önceİktisat tarihçisi Chance: Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı
Asya2 hafta önceRusya ve Çin liderleri Pekin’de stratejik ortaklığı görüştü
Diplomasi2 hafta önceXi ve Putin ‘çok kutuplu bir dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler’ çağrısı yaptı
Amerika2 hafta önceBolivyalı işçi ve köylüler başkent La Paz’ı kuşattı
Asya2 hafta önceLai, Tayvan’ın “özgürlüğünden vazgeçmeyeceğini” söyledi, yeni İHA bütçeleri sözü verdi
Asya2 hafta önceRusya ve Çin arasındaki ticaret hacmi 240 milyar dolara ulaştı
Asya2 hafta önceİran’daki savaş yuan için küresel ticarette fırsat penceresi açtı










