Bizi Takip Edin

Dünya Basını

The Economist, küresel silahlanma yarışının maliyetini yazdı

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Ukrayna’daki savaş ve Tayvan gerilimi söz konusu ihtilafların taraflarını silahlanma konusunda agresifleşmeye sevk etti. ABD, Rusya ve Çin sofistikte silah sistemlerinde yarış halindeyken Polonya ve Japonya gibi ülkeler de ordularını büyütmeye başlıyor. The Economist, yaşanan yeni silahlanma yarışının ülkelerin kamu bütçelerine oluşturacağı yüke dair kaba bir hesap yapmış.


Küresel silahlanma yarışının maliyeti

The Economist
23 Mayıs 2023

“Savaş vergisi” küresel ekonomi için ne anlama geliyor?

Soğu Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Amerikan Başkanı George H.W. Bush, savunma harcamalarında kesintiye gidilmesinin ekonomiyi canlandıracağı fikrini yaygınlaştırdı. Bush 1992’de “Bu yıl ve daha sonraki yıllarda savunma bütçelerinin kalıcı olarak azaltılmasıyla gerçek bir barış getirisi elde edebiliriz,” demişti. Dünya bunu dikkate aldı. Amerika 1989’da GSYİH’sinin yüzde 6’sını savunmaya ayırırken bu oran on yıl içinde yüzde 3’e düştü. Ardından 11 Eylül saldırıları ve Afganistan ile Irak’taki savaşlar geldi. Şimdi de Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Amerika ile Çin arasında Tayvan yüzünden çıkan savaş söylentileri ve İran’ın nükleer hırslarıyla ilgili gerginlikler nedeniyle ülkeler bu yüzyılda daha önce hiç olmadığı kadar silahlanıyorlar.

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü düşünce kuruluşuna göre, geçen yıl dünya genelinde savunma harcamaları reel olarak yaklaşık yüzde 4 artarak 2 trilyon doların üzerine çıktı. Savunma firmalarının hisse fiyatları borsanın genelinden daha iyi performans gösteriyor. Başta Almanya olmak üzere pek çok NATO müttefiki, ittifakın hedefi olan GSYİH’nin yüzde 2’si oranındaki savunma harcamalarını karşılamayı ya da aşmayı planlıyor. Diğer ülkeler de savurganlık yapmayı planlıyor. Japonya 2027 yılına kadar savunma harcamalarını üçte iki oranında artırarak savunmaya harcama yapan dünyanın en büyük üçüncü ülkesi olmayı planlıyor.

Toplam yeni savunma taahhütlerinin ve tahmini harcama artışlarının, uygulanması halinde, her yıl küresel olarak 200 milyar doların üzerinde ilave savunma harcaması yaratacağını tahmin ediyoruz. Bu rakam çok daha fazla olabilir. Şu anda yıllık GSYİH’nin yüzde 2’sinden daha az harcama yapan ülkelerin bu seviyeye ulaştığını ve geri kalanların da harcamalarını GSYİH’nin yüzde yarım puanı kadar arttırdığını düşünün. Küresel savunma harcamaları yılda 700 milyar dolara yakın bir artış gösterecektir.

IMF Başkanı Kristalina Georgieva, nisan ayında yaptığı bir konuşmada Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin “son otuz yıldır elde ettiğimiz barış getirisini yok etme riski taşıdığını” söylemişti. Batı, Ukrayna’nın Rusya’ya karşı taarruz başlatmasına destek olmak için giderek daha sofistike hale gelen, daha fazla silah gönderiyor. Dokuz yeni zırhlı tugayının büyük bir bölümünü modern savaş tankları ve daha fazlasıyla donatıldı. Yakında Ukraynalı pilotlar Amerikan yapımı F-16 savaş uçaklarını kullanmaları konusunda eğitilmeye başlanacak.

NATO’nun yüzde 2’lik hedefine ulaşan ülke sayısı 2014’te üç iken geçen yıl yediye yükseldi. Kulüp şimdi bunun “tavan değil taban” olması gerektiğini söylüyor ki bu görüşün temmuz ayında Litvanya’da yapılacak zirvede kabul edilmesi bekleniyor. Bazı ülkeler bunun çok ötesine geçiyor. Polonya bu yıl yüzde 4’e ulaşmayı ve nihayetinde ordusunun büyüklüğünü iki katına çıkarmayı hedefliyor. Fransa “savaş ekonomisine” geçmekten söz ediyor.

Dünyanın diğer ucunda da bir silahlanma yarışı yoğunlaşıyor. Tayvan askerlik süresini dört aydan bir yıla çıkarıyor. AUKUS anlaşması kapsamında Amerika ve Britanya, Avustralya’ya nükleer güçle çalışan denizaltılar tedarik edecek; ayrıca hipersonik füzeler de dahil olmak üzere başka silahlar geliştirmeyi de hedefliyorlar. Geçtiğimiz on yıl içerisinde Hindistan’ın savunma bütçesi reel olarak yaklaşık yüzde 50 oranında artarken, Pakistan’ınki de aynı oranda yükseldi. Ortadoğu’da Körfez ülkeleri silah pazarında yine büyük alışverişler yapıyor.

Çin’in savunma bütçesi son on yılda reel olarak yaklaşık yüzde 75 oranında arttı. Ülke, 2035 yılına kadar kuvvetlerinin “temel modernizasyonunu tamamlamak” ve 2049 yılına kadar “dünya standartlarında” bir askeri güç haline gelmek istiyor. Amerika, Çin’in 2027 gibi erken bir tarihte Tayvan’ı işgal etme kapasitesine sahip olmak istediğini düşünüyor.

Amerika’da kimileri, rekabetin hüküm sürdüğü bir dünyada bu yaklaşımın yeterli olup olmadığını sorguluyor. Son dönemde yapılan bazı artışlara rağmen Amerika’nın savunma bütçesi 2012’den bu yana yaklaşık yüzde 5 oranında küçüldü. Harcamalardaki kesintiler 2007-09 mali krizinin ardından geldi. Ancak Kongre, içinde bulunduğumuz dönemdeki akut gerilimden önce bile ülkenin savunma harcamalarını değerlendirmek üzere bir komisyona yetki vermişti. Komisyon, 2018’de harcamaların en az beş yıl boyunca her yıl reel olarak yüzde 3 ila 5 oranında artırılmasını tavsiye etmişti. Amerikalı stratejist Andrew Krepinevich’e göre Amerika’nın rakiplerine karşı sahip olduğu avantaj geçtiğimiz yüzyılda erozyona uğradı. Birinci, ikinci ve soğuk savaşlar sırasında Amerika’nın rakipleri Amerika’dan çok daha küçük ekonomilere sahipti. Artık öyle değil. Bugün Çin’in gayrisafi yurt içi hasılası Amerika’nınkinin neredeyse yüzde 80’i.

Soğuk Savaş’tan sonraki on yıllarda, ordulara daha az harcama yapmanın, altyapı ve kamu hizmetlerine daha fazla harcama yapmak ve borcu ya da vergileri azaltmak anlamına geldiği düşünülüyordu. 1960’lardan bu yana dünya bu şekilde cari fiyatlarla yılda yaklaşık 4 trilyon dolar harcamayı “serbest bıraktı” ki bu rakam küresel ölçüde devletlerin eğitim bütçesine eşdeğer. Şimdi barış getirisi bir “savaş vergisine” dönüşüyor. Peki bu ne kadar ağır olacak?

Kimin ne harcadığını net bir şekilde tespit etmek zor olabilir. Uluslararası ölçekte karşılaştırma için savunma harcamaları genellikle piyasa döviz kurları üzerinden GSYİH’nin bir payı olarak hesaplanır. Bu ölçüte göre küresel askeri harcamalar, yaklaşık yüzde 2,5 ile Soğuk Savaş sonrası en düşük seviyeye yakın görünüyor. Fakat piyasa döviz kurları, belirli bir dolar askeri harcamanın çok daha fazla silah ve asker için ödeme yapabildiği Çin ve Rusya gibi ülkelerdeki savunma kurumlarının gerçek boyutunu büyük ölçüde küçümsüyor. Büyük güçler arasındaki rekabet beklendiği gibi artarsa bu oran önümüzdeki yıllarda da artacaktır. Daha güvensiz bir dünyada ülkeler komşuları silahlandığı için ya da müttefikleri onları teşvik ettiği için silahlanacaktır.

Silahlara yapılan harcamayı artırmak yapmak soruları gündeme getiriyor. Ülkeler ne satın alacak, para çarçur edilebilir mi ve küresel ekonomi zarar görebilir mi?

Dünyanın açık ara en büyük savunma harcaması yapan ülkesi olan Amerika, geleceğin silahlarının araştırılması ve geliştirilmesine giderek artan miktarlarda kaynak ayırıyor. Çin ve Rusya’yı yakalamak için hipersonik füzeler; insansız hava araçlarını ve füzeleri vurmak için güçlü lazerler gibi “yönlendirilmiş enerji”; yapay zekâ ve robotlar bu silahlar arasında yer alıyor. Ayrıca 155 mm top mermilerinden gemi savar füzelere kadar fabrikalarının üretebildiği kadar çok mühimmat satın alıyor. Ukrayna’daki savaş, bir çatışmada ihtiyaç duyulan olağanüstü miktardaki mühimmatın yanı sıra barış dönemi üretim hatlarının bu talebi karşılamadaki yetersizliğini de gözler önüne serdi.

Çin her alanda yatırım yapıyor ve harcamaları geçen yıl reel olarak yüzde 4,2 oranında arttı. Bütçesinin dağılımı, özellikle de teknolojik gelişmedeki “sivil-asker kaynaşması” nedeniyle şeffaf değil. Pasifik’in derinliklerine ulaşabilen kara taarruz ve gemi savar füzeleri ile bir erişimi engelleme ve bölgeden men etme (a2/ad) silahları kümesi geliştirdi. Ayrıca bazı hipersonik füze türlerinde de (balistik olanlara göre önlenmesi daha zor olan) lider konumda. Donanması şimdiden Amerika’nınkinden daha büyük.

Amerika, Rusya ve Çin de nükleer cephaneliklerine yatırım yapıyor. Amerika karadan, havadan ve denizaltından fırlatılan nükleer silahlardan oluşan “üçlüsünün” tüm ayaklarını geliştiriyor. Rusya, propagandacıların övündüğü gibi, yıkıcı gelgit dalgalarına neden olabilecek bir su altı nükleer patlamasını düzenlemek üzere tasarlanmış uzun mesafeli, nükleer enerjili Poseidon torpidosu gibi ezoterik silahlar üzerinde çalışıyor. Pentagon’a göre Çin, cephaneliğini hızla genişleterek 2035’e kadar birkaç yüz savaş başlığından 1500 savaş başlığına çıkaracak.

Teçhizat da pek çok küçük ülke için alışveriş listesinin başında yer alıyor. Almanya yeni F-35 jetlerinin yanı sıra komuta ve kontrol sistemleri de satın alıyor. Polonya, kara kuvvetleri için büyük harcamalar yaparak Amerika ve Güney Kore’den tanklar, obüsler, hassas füzeler ve daha fazlasının yanı sıra savaş uçakları satın alıyor. Japonya, diğer pek çok şeyin yanı sıra, Çin ve Kuzey Kore’yi vurmak için uzun menzilli “karşı saldırı” füzeleri istiyor.

Bu alışveriş çılgınlığı çeşitli riskleri de beraberinde getiriyor. Darboğazlar göz önüne alındığında uzun geliştirme süreçleri, değişen ihtiyaçlar ve savunma firmalarının teknolojinin en ileri noktasında faaliyet göstermesi nedeniyle fiyatların kontrol edilmesinin zor olduğu bir sektörde maliyetlerin artması tehlikelerden biri.

ABD’nin savunma bütçeleri, kendi bölgelerine fayda sağlamak isteyen politikacıların kaprislerine maruz kalabiliyor. Mesela Kongre, hava kuvvetlerinin eskiyen uçakları emekliye ayırmasına izin vermeyi ısrarla reddetti. Avrupa ülkeleri ise büyük ölçekli alımları koordine etme konusunda zayıf. Danışmanlık şirketi McKinsey, bu ülkelerin Amerika’dan çok daha fazla sayıda silah modeline sahip olduğunu belirtiyor; Amerika’daki bir ana muharebe tankına karşılık 15 çeşit ana muharebe tankı; yedi savaş uçağına karşılık 20 savaş uçağı vs.

Daha da kötüsü, yolsuzlukla mücadele örgütü Transparency International’dan Josie Stewart, savunma sanayiinin özellikle rüşvete eğilimli olduğunu belirtiyor. Bunun nedeni, pek çok sözleşmeyi çevreleyen gizlilik, ulusal güvenlik için önemi ve teknik konularda uzmanlaşmış uzmanların “döner kapısı”. Para akışı her şeyi daha da kötüleştirebilir.

Büyük savunma firmalarının ve silah tedarik eden endüstrilerin enflasyonu körükleyerek ya da büyümeyi yavaşlatarak ya da her ikisini birden yaparak küresel ekonomiye yük olacağına dair daha büyük kaygılar da var. Harvard’dan Kenneth Rogoff, “devasa geçici harcamaları önden yükleme ihtiyacının borçlanma maliyetlerini kolayca yükseltebileceğini” belirtiyor.

Enflasyon beklentileri?

Bazı korkular yersiz olabilir. Amerika’daki savunma enflasyonunu —askeri teçhizat alıcılarının karşılaştığı fiyat artışı— ele alalım. Yıllık yüzde 5 civarında seyreden bu oran son on yılların en yüksek oranı. Daha önceki askeri yığınaklar sırasında bu tür savunma enflasyonu keskin bir şekilde artmıştı. Ronald Reagan’ın Amerika’nın askeri kabiliyetlerini geliştirdiği 1980’lerin başında, ekonomi genelindeki fiyat artışlarını kolayca geride bıraktı. Vietnam savaşı sırasında kısa bir süre için yıllık bazda yüzde 48’e ulaşmıştı.

Buna rağmen, yeni Soğuk Savaş’ın keskin bir şekilde enflasyonist olacağına inanmak için çok az sebep var. En ateşli şahinler bile savunma harcamalarının GSYİH’ye oranının 1960’lardaki ya da 1970’lerdeki seviyelere dönmesini talep etmiyor. Büyük güçler arasında sıcak bir savaş çıkmadığı sürece, küresel savunma harcamalarının küresel GSYİH’nin düşük tek haneli rakamlarının üzerine çıkması pek mümkün değil; bu da küresel toplam talep ve dolayısıyla bunun enflasyon üzerindeki etkisinin benzer şekilde az olacağı anlamına geliyor.

Harcamalar tarihsel olarak düşük kalabilir, zira savunma eskiden olduğundan daha verimli. Modern ordular her zamankinden daha az sayıda personele ihtiyaç duyuyor ve bu da askeri planlamacıların personel sayısını azaltmasına olanak sağlıyor (fakat görevdeki personel daha pahalı hale gelebiliyor). Brezilya, bütçesinin yüzde 78’ini personele harcarken bu oran Batı’da yüzde 50’nin altında. Personelin yerine daha iyi makineler var. Pek çok planlamacı her platformun maliyetinin artmasından yakınıyor ama her yinelemede daha iyi hale geliyorlar. Girişim sermayesi şirketi Lux Capital’e danışmanlık yapan emekli hava kuvvetleri albayı James Geurts, “Bugünlerde tek bir bombardıman uçağıyla onlarca hedefi vurabilirsiniz, eskiden bunun tersi geçerliydi,” diyor.

Amerika’dan gelen resmi verilere göre, kalite iyileştirmeleri hesaba katıldığında bir füzenin fiyatı 1970’lerin sonundan bu yana nominal olarak yaklaşık yüzde 30 oranında azaldı. Savaş uçaklarının fiyatı ise yaklaşık olarak sabit. Bugün bir ülke korkutucu kabiliyetler elde etmek için nispeten mütevazı bir harcama yapabilir. Bu nedenle savunma harcamaları özellikle barış döneminde GSYİH’ye oranla azalma eğiliminde.

Generalken başkan olan Dwight Eisenhower’ın “savunma sanayii kompleksi” olarak adlandırdığı yapının değişmesi nedeniyle savunma, göreli olarak daha iyi ve daha ucuz olmaya devam edebilir. Geçmişte savunma bakanlıkları sivillere teknoloji ihraç ederdi; küresel konumlandırma sistemi ve interneti aklınıza getirin. Giderek bunun tam tersi oluyor ve savunma sanayiileri dışarıdan teknoloji ithal ediyor.

Teknolojik yörüngeler

Siber güvenlik, insansız hava araçları ve uydu teknolojisi hem sivil hem de askeri alanı kapsıyor. Elon Musk tarafından kurulan SpaceX, Amerikan askeri uydularını fırlatmıştı. Ukraynalı askerler onun Starlink uydu takımından geniş ölçüde faydalanıyor. Amerikan Savunma Bakanlığı ulusal güvenlik için hayati önem taşıyan 14 kritik teknoloji belirledi. Bu alanlardan belki de 10 ya da 11 tanesi özel. Google ve Microsoft gibi teknoloji firmaları siber güvenlik, veri işleme ve yapay zekâ konularında yardımcı oluyor. Pek çok firma bulut bilişim hizmeti veriyor.

Tüm bunlar, bir zamanlar savunmayı ahlaki açıdan kusurlu bularak dışlayan teknoloji firmalarının kültürel fikriyatının değiştiği anlamına geliyor. Amerika’da, Colorado’da çok sayıda mühendislik uzmanının, Washington DC’de yasama merciilerinin, Los Angeles’ta havacılık uzmanlarının ve San Francisco’da yatırımcıların bulunduğu bir savunma teknolojisi ekosistemi ortaya çıktı. Ancak bu sadece ABD’ye özgü değil. Son on yılda kurulan en büyük savunma ve havacılık firmalarının yaklaşık yarısının merkezi dünyanın diğer bölgelerinde. Amerikalı yatırım şirketi General Catalyst’ten Paul Kwan, “Kurucular artık bir sonraki sosyal medya girişimine geçmek istemiyor,” diyor.

General Catalyst ve risk sermayesi kuruluşu Andreessen Horowitz de dahil olmak üzere Silikon Vadisi’ndeki büyük yatırımcılar, geniş tanımıyla ulusal güvenlikle giderek daha fazla ilgileniyor. Teknoloji firmaları burada fırsat kokusu alıyorlar. Büyük veri analitiğinde uzmanlaşan Palantir, kısa bir süre önce karar alma sürecini hızlandırmak için yapay zekâ destekli yeni bir savunma platformu çıkardı. Savunma, 2022’de 2021’e kıyasla daha fazla girişim sermayesi anlaşmasının yapıldığı birkaç sektörden biri oldu.

Savunma firmalarına teknolojinin dinamizmini aşılama konusunda da giderek artan bir çaba var. Britanya’da kısa süre önce yayımlanan bir parlamento raporunda “eski ‘legacy’ sistemlerin bir çift bot siparişi vermek kadar rutin işleri zorlaştırdığı” kaydedildi. Yeni bir uçak üretmek 10 ila 20 yıl sürebiliyor. Fakat dünyanın en büyük savunma yüklenicisi Lockheed Martin’in patronu Jim Taiclet, firmasının her on yılda bir yeni uçak geliştirmek yerine her altı ila 12 ayda bir performansı artırmak üzere yazılım güncellemeleri sunarak Silikon Vadisi’ni taklit etmeyi hedeflediğini söylüyor.

Sektör daha verimli hale gelirse yeni savunma patlamasının mali sonuçları mütevazı olabilir. Savunmaya karşı diğer her şeyin mübadelesi geçmiş on yıllarda çok şiddetliydi: 1944 yılında Amerika, GSYİH’sinin yüzde 53’ünü askeri güçlere harcıyordu. Ancak bugün bu oran daha düşük. Eğer dünya askeri harcamalarını bir gecede iki katına çıkarırsa (vergilerde ya da borçlarda herhangi bir artış olmadığı varsayılırsa), kamu harcamalarının dengeye gelmesi için yaklaşık yüzde 5 oranında azaltılması gerekecek. Kolay değil ama o kadar da zor değil.

Peki ya bunun büyüme üzerindeki etkisi? Pek çok tarihçi, savunma harcamalarının ekonominin geri kalanı üzerinde yük olduğunu savunuyor. Bir ülkeyi güvende tutmanın büyük bir ekonomik maliyeti olur. Fakat örneğin bir füze satın aldığınızda, bu füze faydalı bir şekilde kullanılmak yerine çoğu zaman depoda bekler. İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerika’da verimlilik artışı yavaşladı, zira insanlar tarlalardan mühimmat fabrikalarına ve askeri birliklere çekildi. Buna karşın, savaş sonrası Japonya ve Batı Almanya’da askeri harcamalara getirilen mecburi sınırlamalar, her iki ülkede de büyük verimlilik artışlarıyla aynı döneme denk geldi.

Ancak bu sadece kısmi bir hikâye. İsrail ve Güney Kore gibi ülkeler canlı ekonomilerini büyük savunma sektörleriyle birleştiriyor. 1960’lardan 2021’e kadar olan Dünya Bankası verilerini analiz ederek askeri harcamalar ve gayrisafi yurt içi hasıla büyümesi arasındaki ilişkiyi araştırdık. Hem uzun yıllar boyunca tek bir ülke içinde hem de tek bir yılda ülkeler arasında, ikisi arasında neredeyse hiçbir korelasyon bulamadık. Basitçe söylemek gerekirse, daha fazla silah daha az tereyağı anlamına gelmiyor.

Savunmayla ilgili araştırma ve geliştirmenin artması daha geniş çaplı inovasyonu destekleyebilir. Savunma kabiliyetlerine yatırımın artırılmasının ekonominin geri kalanı üzerinde de olumlu etkileri olabilir. Berkeley’deki California Üniversitesi’nden Enrico Moretti ve meslektaşlarının yakın tarihli bir makalesi, “genelde kamu tarafından finanse edilen araştırma ve geliştirmenin —ve özellikle savunma ar-ge’sinin— bir ülkenin belirli bir sektördeki toplam inovasyon harcamalarını artırmada etkili olduğunu” ortaya koyuyor.

Vergiler ve tanklar

Hükümetlerin nakit paraları için birbiriyle yarışan pek çok talebi var; bunların arasında yaşlanan nüfusun bakımı, iklim değişikliğiyle mücadele ve borçlar için daha yüksek faiz ödemeleri var. Bazıları daha yüksek vergilerin kaçınılmaz olduğundan ya da maliyetin borçlanma olarak gelecek nesillere aktarılacağından korkuyor. Pek çok hükümet daha yüksek askeri harcamalara yönelik taahhütlerinden geri adım atma baskısıyla karşı karşıya kalacaktır. Yakın zamanda sızdırılan bir istihbarat raporuna göre Kanada Başbakanı Justin Trudeau, NATO liderlerine ülkesinin yüzde 2’lik hedefe asla ulaşamayacağını söylemişti. Japonya ve Polonya’nın savunma harcamalarındaki dev artışları nasıl karşılayacakları henüz belli değil.

Her şeyden önce Washington’daki gelişmeler patlamanın boyutunu ve süresini belirleyecek. Ana akım hala Amerika’nın üstünlüğünü korumasını ve hem Rusya hem de Çin’i savuşturmasını istiyor. Fakat popülist “Önce Amerika” kanadındaki pek çok kişi Ukrayna’ya ve hatta bazı durumlarda Pentagon’a verilen desteğin kesilmesini talep ediyor. Üçüncü bir grup ise askeri harcamaların Avrupa ve Orta Doğu’dan çekilerek Çin’e yoğunlaştırılmasından yana. Dördüncü grupta ise savunmaya daha az, sosyal konulara daha fazla harcama yapılmasını talep eden sol görüşlü isimler yer alıyor. İlk kategori, yani enternasyonalist şahinler, üstünlüğü ele geçirmiş görünüyor. Amerika’nın rakibiyle yüzleşmek, iki partinin de destek verdiği birkaç konudan biri.

Harcamaları birkaç şey artırabilir. Bir kriz tırmanabilir, hatta Amerika’yı doğrudan bir savaşın içine çekebilir ve bu da ülkeyi askeri harcamaları artırmaya zorlayabilir. Mesela Harry Truman, Kore savaşı sırasında başkanken bunlardan birini yönetmişti. Savaş olmadığı takdirde gelecekteki bir başkan askeri yığınak yapmayı tercih edebilir. Pek çok kişi Reagan’ın savunma harcamalarını artırma kararının Sovyetler Birliği’ni iflas ettirmek ve Soğuk Savaş’ı kazanmak açısından son derece önemli olduğu görüşünde.

Öyle ya da böyle, yeni bir yeniden silahlanma dönemi kapıda. Amerikan Genelkurmay Başkanı General Mark Milley’in geçtiğimiz günlerde Senato’ya beyan ettiği üzere: “Hazırlık ve caydırıcılık yoluyla büyük güç savaşını önlemek çok maliyetlidir, ancak savaşmak kadar değil.” Ve kendisinin de açıkladığı gibi bundan daha maliyetli olan tek şey bir savaşı kaybetmektir.

Düzeltme (24 Mayıs): Bu makalenin önceki bir versiyonunda Japonya’nın savunma harcamaları planları ve GSYİH’nin yüzde 2’sini savunmaya harcayan NATO ülkelerinin sayısı yanlış ifade edildi. Özür dileriz.

Dünya Basını

“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.

Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.

Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.

“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”

Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.

Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.

Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.

“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”

Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.

Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.

Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.

Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.

“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”

Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.

Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:

“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”

Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.

Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.

“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”

Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.

OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.

Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.

Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.

“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”

Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.

Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.

Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.

Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.

Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.

“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”

Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.

OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.

Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.

Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.

San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.

“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”

Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.

OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.

Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.

Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.

Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.

Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.

Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Pettifor: Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek

Yayınlanma

İktisatçı Ann Pettifor, ABD yönetiminin ekonomi politikalarının küresel finansal sistemi yıkıcı bir çöküşe sürüklediğini açıkladı. Pettifor, borç krizlerinin ve piyasaların denetimsizliğinin dünya genelinde otoriterleşmeyi tırmandırdığını belirterek kamu otoritelerinin piyasaları yeniden kontrol altına alması gerektiğini vurguladı.

Progressive Economy Forum ve Goldsmith’s College Political Economy Research Center’dan iktisatçı Ann Pettifor, Substack platformundaki “System Change” adlı bülteninde 26 Ağustos 2026 tarihinde yayımladığı makalede, küresel finans sisteminin benzeri görülmemiş bir borç yükü altında yeni ve yıkıcı bir çöküşün eşiğinde olduğunu belirtti.

Pettifor, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin dış politika ve ekonomi alanındaki adımlarının bu istikrarsızlığı daha da derinleştirdiğini kaydetti.

“Trump küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor”

Risk Management News bültenine atıfta bulunan Pettifor, kamuoyunda dolaşan sahte bir videoda Trump’ın Jeffrey Epstein dosyalarının açılması ve kendisinin batması halinde herkesi beraberinde götüreceğini söylediği iddiasına değindi. Bu videonun kurgu olabileceğini belirten Pettifor, asıl tehlikenin farklı bir alanda yaşandığını vurguladı.

Makalede, “İran’a karşı yürütülen savaşta yaşanan feci ve aşağılayıcı askeri kayıpların ardından Trump, yalnızca İran’ı çökertmekle kalmayıp Hazine Bakanı Scott Bessent’ın geçen hafta bilinçdışı bir ifadeyle ifşa ettiği gibi küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor” denildi.

Pettifor, Bessent tarafından ilan edilen “Economic Parya Operasyonu”nun İran ekonomisini boğmayı ve Çin dahil olmak üzere İran ile ticaret yapan her ülkeye zarar vermeyi amaçladığını aktardı. Dünyanın korkunç boyutlarda orman yangınlarıyla sarsıldığı bir dönemde “boğmak” ifadesinin kullanılmasını eleştiren Pettifor, bu yaklaşımı biyosfere ve toplumun yaşam destek sistemine yönelik sorumsuz bir cehalet olarak nitelendirdi.

“Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek”

Küresel finans sisteminin tarihte benzeri görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle yakında yeniden patlak vereceğini savunan Pettifor, yapay zeka sektöründeki aşırı borçlanmaya dikkat çekti. BlueSky platformunda Æðelwułf adlı kullanıcının “Giderek borçlanan yapay zeka sektörünün halka arzları kötü karşılanırsa bu süreç şiddetle sonuçlanabilir ve yüz milyarlarca dolarlık finansman kısa sürede değersizleşebilir” değerlendirmesini aktaran Pettifor, yaklaşan çöküşün tarihsel köklerine işaret etti.

Pettifor, 1873 yılındaki ilk küresel finans krizinden bu yana krizlerin temelinde hükümet müdahalesinden ve denetiminden kaçınan serbest para piyasalarının yattığını belirtti. Yüksek reel faiz oranlarının devasa borç balonuna yöneltilmiş hançerler gibi işlev gördüğünü belirten iktisatçı, 2006 ve 2007 yıllarında ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Alan Greenspan’in tutsat (subprime mortgage) balonunu söndürmek amacıyla faiz artırmakta ısrar etmesinin krizi patlattığını hatırlattı.

“Merkez bankalarının düşük enflasyon hedefi alacaklıları koruyor”

Makalede Donald Trump’ın Fed fonlama oranını düşürme baskısına geniş yer verildi. Pettifor, “Trump her zaman başkalarının parasıyla zenginleşti ve borç yükümlülüklerini sınırlamak için düşük faiz oranlarına ihtiyaç duyuyor” tespitinde bulundu. ABD’de milyonlarca insanın kredi kartı ve konut kredisi borcuyla yaşadığını belirten yazar, ABD kredi kartı borcunun 2025’in son çeyreğinde 1,277 trilyon dolarla rekor kırdığını ve 2021’in ilk çeyreğine kıyasla yüzde 63 arttığını bildirdi.

Trump’ın vergi indirimlerinin kamu borcunu artırdığını ancak iktisatçı Dean Baker gibi kendisinin de kamu borcunu birincil tehdit olarak görmediğini belirten Pettifor, asıl sorunun alacaklılar ile borçlular arasındaki güç dengesizliği olduğunu yazdı.

Pettifor, merkez bankalarının düşük enflasyon hedefini şu sözlerle eleştirdi: “Bütün merkez bankaları temel görevlerinin düşük enflasyon olduğunu iddia ediyor. Enflasyonun tüketicilere ve sabit gelirlilere zarar verdiği kısmen doğrudur. Ancak asıl gerçek, enflasyondan en çok zarar görenlerin alacaklılar olduğudur. Merkez bankalarının enflasyonla mücadele görevi, tam istihdam ve finansal istikrar gibi diğer hedeflerin önüne geçiyor; çünkü enflasyon, dünya alacaklıları olan yüzde 1’lik kesime borçlu olunan paranın değerini aşındırıyor. Yüzde 99’u oluşturan borçlu çoğunluk ise merkez bankacılarının daha az umurunda.”

Enflasyonun borcun reel değerini düşürerek borçlulara fayda sağladığını 1970’li yıllardaki kendi deneyimleriyle aktaran Pettifor, alacaklıların gelirleri ve fiyatları düşüren kemer sıkma politikalarını tercih ettiğini, 1960’lardan bu yana ekonomi politikalarının alacaklıların çıkarları doğrultusunda şekillendiğini kaydetti.

“Bessent tahvil piyasasına müdahale ederek kendine zarar verdi”

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’ın tahvil piyasasındaki geri alım hamlesini değerlendiren Pettifor, Hazine bakanlarının likiditeyi yönetmek amacıyla piyasaya müdahale etme hakkı bulunduğunu ve önceki Hazine Bakanı Janet Yellen döneminde de benzer adımlar atıldığını hatırlattı. Janney Baş Sabit Getiri Stratejisti Guy LeBas’ın verilerine yer veren Pettifor, Yellen yönetiminde 2024 yılında yalnızca 7 aylık dönemde 32 milyar dolar, 2025’te yaklaşık 78 milyar dolar ve 2026 yılında şu ana kadar yaklaşık 50 milyar dolarlık tahvil geri alımı yapıldığını aktardı.

Ancak Bessent’ın son müdahalesinin tam bir fiyaskoya dönüştüğünü belirten Pettifor, tahvil getirilerinin düşmek yerine yükseldiğini ve yapay zeka hisselerine odaklanan borsada panik yarattığını yazdı.

Financial Times tahvil piyasası uzmanı Katie Martin’in değerlendirmesine atıfta bulunan Pettifor, Martin’in şu sözlerini aktardı: “Bugün piyasalara hükmetmeye ve onlara haksız olduklarını söylemeye yönelik çaba istenen etkiyi yaratmıyor. Dürüst olmak gerekirse hiçbir zaman yaratmaz. Güveni tesis etmek için acilen bir rota düzeltmesine ihtiyaç var.”

Pettifor; Paul Krugman, The New Yorker ve The Wall Street Journal gibi yayınların da Bessent’ın piyasa karşısındaki başarısızlığına dikkat çektiğini belirterek hükümetin güven sarsıcı yönetim tarzını eleştirdi.

“Kamu otoriteleri piyasalara yeniden hükmetmek zorundadır”

Piyasaların hükümetlere hükmetme gücünü ne zaman devraldığını sorgulayan Pettifor; Michael Hudson’ın “The Arc of Time: Pro-creditor history” çalışmasına, Adam Smith ve David Hume’un 18. yüzyıldaki liberal piyasa teorilerine ve Alexander Zeven’ın The Economist dergisi üzerine yaptığı incelemeye atıf yaptı.

Denetimsiz para piyasalarının yalnızca ekonomik çöküşlere değil, yapay zeka gibi teknolojilerin denetlenememesine de yol açtığını belirten Pettifor, Geoff Mulgan’ın kurumsal güç ile kamusal güç arasındaki asimetriye dair tespitlerine ve Demis Hassabis’in özdenetim savunularına değindi.

Tarihteki en zalim yönetimlerin bile somut toplumsal yapılar içinde hesap verebilir olduğunu, günümüzde ise seçilmiş liderlerin The Economist verilerine göre 1,5 ila 3 trilyon dolar büyüklüğe ulaşan gölge bankacılık ve özel kredi piyasalarına boyun eğmek zorunda bırakıldığını savunan Pettifor, bu tablonun küresel ölçekte otoriterleşmeyi körüklediğini belirtti.

Makalede, “Bu yaklaşım otoriterliği ve gücün dizginlerini görünmez piyasalardan çekip alacak ‘güçlü bir lider’ talebini körüklüyor; bu gücü Başkan Trump, Başkan Putin, Başbakan Modi, Başbakan Meloni ve potansiyel olarak Cumhurbaşkanı Le Pen’e iade ediyor” ifadelerine yer verildi.

Karl Polanyi’nin 1930’lardaki altın standardı ve “kurgusal metalar” analizine dikkat çeken Pettifor, paranın bir meta değil, düzenleme ve yasalarla güvence altına alınması gereken toplumsal bir borç ödeme vaadi olduğunu vurguladı. Pettifor, krizlerin önlenmesi için kamu otoritelerinin piyasaları gecikmeden ve yetkin bir şekilde yeniden denetim altına alması gerektiği çağrısıyla makalesini sonlandırdı.

‘2008’den daha büyük ölçekte bir krizin daha yaşanacağından hiç şüphem yok’

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Milanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında

Yayınlanma

Dünya Bankası Araştırma Dairesi eski başekonomisti Profesör Branko Milanovic, küresel gerilimlerin tırmandığı mevcut konjonktürün 1914 Birinci Dünya Savaşı öncesindeki kutuplaşmayla büyük benzerlikler taşıdığını vurguladı. Milanovic, Batı ekonomilerinin Çin karşısındaki sanayi ve teknoloji yenilgisini askeri harcamaları artırarak telafi etmeye çalıştığına ve tank üretiminin refah açısından tamamen kaynak israfı olduğuna işaret etti.

Dünya Bankası Araştırma Dairesinde yaklaşık yirmi yıl boyunca başekonomist olarak görev yapan, “Büyük Küresel Dönüşüm” adlı eserin yazarı, New York Şehir Üniversitesi Lisansüstü Merkezi Araştırma Profesörü ve Londra Ekonomi Okulu Misafir Profesörü Branko Milanovic, Birleşik Arap Emirlikleri merkezli yayın yapan Going Underground adlı programda gazeteci Afshin Rattansi’nin sorularını yanıtladı.

Milanovic, küresel finansal dalgalanmalardan uluslararası koalisyonların çatışma dinamiklerine, Dünya Bankasının tartışmalı rollerinden Çin ekonomik modelinin niteliğine ve Batı’daki sanayisizleşmenin yarattığı askeri Keynesçiliğe kadar geniş bir yelpazede değerlendirmelerde bulundu.

“Gittikçe netleşen koalisyonlarımız var: Bir yanda Çin, Rusya ve İran, diğer yanda Avrupa ve ABD”

Program sunucusu Rattansi’nin, ABD yönetiminin Japonya’nın ABD tahvillerini elden çıkarmasını engellemek adına avro satıp yen alması, Orta Doğu kıyılarında alev alan gemiler ve Gazze’deki durum gibi sarsıcı gelişmelerin gölgesinde dünyanın yeni bir savaşa ne kadar yakın olduğuna ilişkin sorusunu yanıtlayan Milanovic, mevcut tablonun Birinci Dünya Savaşı öncesindeki dinamiklerle doğrudan örtüştüğünü belirtti.

Milanovic, Birinci Dünya Savaşı öncesinde birbirine saldırmaya hazır blokların kurulduğunu hatırlatarak şunları söyledi:

“1870 yılında Prusya’ya, yani sonradan Almanya haline gelen devlete karşı kaybettikleri savaş yüzünden Fransız ordusuna ‘intikam ordusu’ denildiğini unutmamak gerekir. İnsanlar savaşa can atmıyordu belki ama savaşa gitmeye tamamen hazırlardı. Günümüzde de tamamen aynı duruma sahibiz. Gittikçe netleşen koalisyonlarımız var: Bir yanda Çin, Rusya ve İran, diğer yanda ise Avrupa ve ABD bulunuyor.”

Toplumların savaşın getireceği yıkımın farkında olmadığını vurgulayan Milanovic, geçmişteki yanılgıların bugün de tekrarlandığına dikkat çekti:

“İnsanlar savaşın ne getireceğinden habersiz. Tıpkı o dönemde olduğu gibi büyük bir aymazlık ve aşırı bir iyimserlik içindeler. Hani o meşhur ‘Noele kadar evde olacağız’ hikayesi vardır ya; sadece hangi Noel olacağını hesap edemediler. 1914 Noeli olacağını sanıyorlardı ancak 20 ila 30 milyon insanın ölümünün ardından geri dönüşleri 1918 Noelini buldu. Bu tabloyu kesinlikle hafife almamalıyız. Ya tarih bilinci olmayan ya da ailelerinde, büyükanne ve büyükbabalarında savaşa maruz kalmış kimse bulunmayan insanlar savaşı bir tür oyun zannediyor.”

“Ekonomik işbirliğinin zirve noktasında nasıl oluyor da kendimizi savaşın içinde buluyoruz?”

Neoliberal küreselleşme döneminde savunulan “ticari karşılıklı bağımlılığın savaşı imkansız kılacağı” tezinin tarihsel olarak çürüdüğünü aktaran Milanovic, Birinci Dünya Savaşı öncesinde de benzer bir iyimserliğin hakim olduğuna işaret etti. Ivan Bloch ile sonradan Nobel Edebiyat Ödülü alan Norman Angell’ın savaşın yaratacağı devasa yıkım nedeniyle fiziksel değilse de rasyonel olarak imkansız olduğunu savunan kitaplar yazdıklarını hatırlatan Milanovic, şunları kaydetti:

“Neoliberal küreselleşme boyunca neredeyse herkesin savunduğu daimi bir anlatı vardı: Küreselleşme, karşılıklı bağımlılık ve değişim öyle bir durum yaratır ki savaş adeta imkansız hale gelir; çünkü her iki tarafın kayıpları o kadar büyük olur ki insanlar savaşa girmek istemez, zira ticaret, satış ve işbirliği yoluyla çok daha fazla para kazanırlar. Bu teori Birinci Dünya Savaşı öncesinde de mevcuttu.”

Milanovic, bu iktisadi varsayımın gerçek dünya koşullarıyla çeliştiğini şu sözlerle dile getirdi:

“Peki, küreselleşmenin ve ekonomik işbirliğinin en tepe noktasında nasıl oluyor da kendimizi bir savaşın içinde buluyoruz? İktisatçıların buna verecek gerçek bir cevabı yok, çünkü iktisat dünyasının mantığına göre bunun yaşanmaması gerekirdi. Bugün de benzer bir tablonun içerisindeyiz. Çok uzun bir küreselleşme döneminin sonuna geldik. Ticaretin gayrisafi yurt içi hasılaya oranındaki azami seviyeye salgın öncesinde ulaşıldı ve şu anda İkinci Dünya Savaşı sonrasının en kötü siyasi atmosferini yaşıyoruz. İktisat teorisinde yan yana gelmemesi gereken bu iki olgu, gerçek dünyada bir arada duruyor.”

“Büyük şirketler rakiplerini tasfiye etmek için devlet aygıtını, askerleri ve füzeleri kullanıyor”

Küreselleşme derinleştikçe çatışmaların kaçınılmaz olarak büyüyeceğini belirten teorisyenlere atıfta bulunan Milanovic, piyasa rekabetinin jeopolitik güç kullanımıyla iç içe geçtiğini ifade etti:

“John Hobson, Rosa Luxemburg ve Lenin tarafından dile getirilen ve sonradan doğruluğu kanıtlanan tez şuydu: Küreselleşme koşullarında büyük şirketler toprak, pazarlar, ucuz iş gücü ve tekel kârlarına erişim için birbirleriyle mücadele eder. Ve tam da şu anda yaşandığı gibi, bu şirketler konumlarını güçlendirmek ve rakiplerini tamamen oyun dışına itmek için devleti, devlet gücünü ve nihayetinde orduyu devreye sokar. Şu an tam olarak bunu yaşıyoruz. Büyük şirketler, örneğin Elon Musk ve ABD hükümeti ile ordu arasında açık bir ortak yaşam ilişkisi var. Tek bir şahsın Starlink kullanımıyla Rusya ile Ukrayna arasındaki bir savaşın gidişatını az çok belirleyebilmesi olağanüstü bir tabloydu. Kâr peşinde koşan ve bu amaca ulaşmak için devlet aygıtını, askerleri ve füzeleri kullanan muazzam bir özel sektör müdahalesiyle karşı karşıyayız.”

“Sorunlar para aktarılarak yamalanamaz; Viyana, Versay veya Yalta benzeri genel bir konferans toplanmalı”

Rattansi’nin, Dünya Bankasının Ukrayna yönetimine aktardığı 90 milyar dolarlık İdari Kapasite ve Dayanıklılık için Kamu Harcamaları programı üzerinden kurumun çatışmaları finanse ettiği yönündeki sorusunu yanıtlayan Milanovic, meselenin finansal desteklerle çözülemeyecek kadar yapısal olduğunu belirtti.

Dünya Bankasında araştırma biriminde görev yaptığını ve bu birimin kurumun genel siyasi politikalarını doğrudan belirlemediğini ifade eden Milanovic, barışın ancak kapsamlı bir mutabakat zeminiyle sağlanabileceğini şu ifadelerle açıkladı:

“Sorunlar para aktarılarak yamalanamaz, çünkü bu sorunlar temel niteliktedir. Meselelerin kapsamlı ve genel bir konferans yoluyla çözülmesi gerektiğine inanıyorum. İnsanlar geçmişte toplanan bu büyük kurullara son derece olumsuz yaklaşsa da Viyana, Versay ve Yalta konferansları nihayetinde meseleleri bir çözüme bağlamıştı. Bence silahlı çatışmaları derhal durdurmamız gerekiyor. 1914 yılı benzetmesine dönersek, Rusya ve Ukrayna örneğinde dört yıldır bir uçurumun kenarında yürüyoruz. Savaşın en başında insanlar çok korkmuştu, sonrasında ‘Hiçbir şey olmuyor, bu iki ülke birbiriyle savaşıyor ama biz bunun dışındayız’ demeye başladılar. Ancak bir uçurumun kenarında dört yıl boyunca yürürseniz eninde sonunda aşağı yuvarlanırsınız. Düşmeden önce Viyana, Versay veya Yalta benzeri gerçek bir konferans toplamamız şart.”

“Yeni BRICS kurumlarının Dünya Bankası ve IMF’ye alternatif oluşturması zaman alacaktır”

Dünya Bankasının tarihsel süreçte Polonya, Meksika veya Arjantin gibi ülkelerdeki dönüşüm programlarına ilişkin geçmiş deneyimlerini aktaran Milanovic, Polonya’nın 1987-1990 döneminde hem özel hem de Paris Kulübü kapsamındaki kamu alacaklılarına karşı borçlarını ödeyemez durumda olduğunu, sonrasında ise uygulanan politikalarla kişi başına düşen gelir düzeyinde İtalya seviyesine ulaşarak tarihinin en başarılı iktisadi dönemlerinden birini yaşadığını kaydetti.

Batı dışı aktörlerin ve BRICS ülkelerinin alternatif uluslararası kurumlar inşa etme çabalarını değerlendiren Milanovic, şu tespitte bulundu:

“Posta Birliğinden itibaren yakın döneme kadar kurulan tüm uluslararası örgütler esasen Batılı güçler tarafından hayata geçirildi ve bu güçler örgüt kurmayı iyi biliyor. Milletler Cemiyeti, Birleşmiş Milletler veya UNESCO gibi yapılara bakıldığında durum böyledir. Üyelerin çok farklı çıkarları bulunduğu için uluslararası kurumlar inşa etmek hiç kolay değildir. BRICS üyelerinin de kendi aralarında son derece farklı menfaatleri var. Katılıp ardından ayrılan üyeler oldu; şu anda üye sayısı 10 veya 11 civarında. Uluslararası kurumlar oluşturmaya gayret ediyorlar fakat bu süreç sanıldığı kadar kolay değil. Dolayısıyla Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonuna rakip veya alternatif olacak yapıların ağırlık kazanması zaman alacaktır.”

“Neoliberalizm iç politikada sürdürülürken dış politikada korumacılık ve gümrük vergilerine dönülüyor”

Çin’in son 45 yılda yakaladığı büyüme hamlesinin dünya iktisat tarihinde benzersiz bir ölçek sunduğunu belirten Milanovic, bu tecrübenin diğer ülkelere mekanik biçimde aktarılamayacağını şu sözlerle anlattı:

“Tarihe baktığımızda bu kadar uzun bir süre boyunca bu denli çok sayıda insanın gelirinde böylesine muazzam bir artış hiç yaşanmadı. 1945-1985 arası Japonya, Sanayi Devrimi dönemindeki İngiltere veya 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başındaki yüksek büyüme dönemindeki ABD dahi Çin ile karşılaştırıldığında tamamen farklı bir büyüklük basamağında kalır. Ancak Çin modelinde son 45 yılda o kadar çok tesadüfi ve kendine has gelişme yaşandı ki bu modelin paketlenip dışarıya aktarılması kolay değil. Washington Mutabakatı’nın avantajı, bazı açılardan abartılı ve yanlış olsa bile çok basit ve anlaşılır olmasıydı. Çinli iktisatçıların, ülke deneyiminden çıkarılabilecek temel politika adımları üzerinde bir uzlaşı sağlayarak başka yerlerde uygulanabilecek uygulanabilir bir çerçeve oluşturması faydalı olacaktır.”

Küresel ideolojik kırılmayı “tarihin sonunun sonu” ifadesiyle niteleyen Profesör Milanovic, Francis Fukuyama ile özdeşleşen ideolojik dönemin kapandığını belirtti ve yeni yapıyı şu sözlerle analiz etti:

“Neoliberal küreselleşmenin temelini oluşturan ve geniş ölçüde Fukuyama ile ‘tarihin sonu’ tezine bağlanan ideoloji nihayete erdi. ‘Büyük Küresel Dönüşüm’ adlı kitabımda da ele aldığım üzere, yeni ideoloji iç politikada neoliberalizmi muhafaza ediyor. Bunu ABD’de artan kuralsızlaştırmada, sermaye sahiplerine ve en üst gelir grubuna yönelik düşük vergilendirmede açıkça görüyoruz. Dış politikada ise neoliberalizm tamamen terk ediliyor; gümrük vergilerine, korumacılığa, ekonomik baskı araçlarına ve siyasi mekanizmaların doğrudan kullanımına geri dönülüyor.”

“Tankları yiyemezsiniz; askeri Keynesçilik sanayideki başarısızlığı maskeleme yöntemidir”

Batılı hükümetlerin Çin ve Hindistan karşısında kaybettikleri sanayi üstünlüğünü askeri harcamalarla örtbas etmeye çalıştıklarını belirten Milanovic, askeri Keynesçiliğin toplumsal refaha hiçbir katkı sağlamayacağını şu şekilde ifade etti:

“Askeri Keynesçilik hükümetlerin fazlasıyla işine geldi, çünkü ülkeler ciddi bir sanayisizleşme gerçeğiyle karşı karşıya kaldı. Çin, son olarak otomobil üretimi de dahil olmak üzere her alanda onları geride bırakıyor ve vaktiyle Almanya’nın elinde olan pazarları devralıyor. Daha sert bir ifadeyle belirtmek gerekirse; otomobil üretiminde Çin ile rekabet edemeyeceklerini anladıkları noktada tank üretmeye karar verdiler, zira tank üretiminde küresel bir rekabetle karşılaşmazsınız, tankı kendi içinizde üretirsiniz. Askeri Keynesçilik ve güvenliği takıntı haline getirme eğilimi, özellikle Avrupa’nın sınai ve imalat üretimi yarışında tutunamayarak yaşadığı ekonomik başarısızlığın bir sonucudur. Yapay zeka ve üst düzey teknolojilerde artık yalnızca Çin ile değil, giderek Hindistan ile de yarışamaz hale geldiler.”

Söz konusu silahlanma harcamalarının tabandaki geniş halk kesimlerinin refahını artırmayacağını net bir dille vurgulayan Milanovic, iktisadi hesaplamalardaki çelişkiye dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Bu harcamalar tamamen para israfıdır. Refah açısından bütünüyle faydasız araçlar üretiyorsunuz. Tankları yiyemezsiniz. Gayrisafi yurt içi hasıla hesabı, tıpkı faydalı bir malı hesapladığı gibi tankı da ekonomik büyümenin içine dahil eder. Bu sayede gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 3 oranında arttığını gösterebilirsiniz; oysa bu artış tamamen faydasız olan askeri üretimden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla askeri Keynesçilik, sanayileşmede yaşanan yapısal sorunları maskelemenin bir yolundan ibarettir.”

Branko Milanović: Soğuk Savaş ekonomisi toplumsal sınıfların varlığını inkar etme girişimiydi

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English