Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

Yaptırımlara rağmen İran’ın petrol geliri neden artıyor?

Yayınlanma

Cumhuriyetçiler Biden yönetimini, İran yaptırımlarını uygulamamakla suçluyor. İran yaptırımlarını delen ülke ve şirketlerin yeterince hedef alınmadığını ve bu göz ardı etmenin Tahran’ın petrol gelirini artırdığını iddia ediyorlar. Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, Biden göz ardı ettiği için İran’ın petrol satışının arttığı iddiasının doğru olmadığını savunuyor. Makalenin yazarına göre, yaptırımların etkisiz kalmasının esas sebebi İran ve İran’la ticaret yapan ülke ve şirketlerin yaptırım politikasına uyum sağlamış olması:

 

Biden İran’ın Yaptırım İhlallerini Görmezden mi Geliyor?

Ali Ahmadi 

Cumhuriyetçiler ABD Başkanı’nın İran’ın petrol ihracatını artırmasına izin verdiğini söylüyor. Kanıtlar bunun aksini gösteriyor.

İsrail-Hamas savaşının başladığı 7 Ekim’den bu yana Washington’da, Biden yönetimini İran’a yönelik petrol yaptırımlarını yeterince uygulamadığı gerekçesiyle eleştiren sesler giderek yükseliyor. Şimdi ABD Kongresi’nde İran petrolüne yönelik yaptırımların daha iyi uygulanması için yönetimi teşvik edecek yasa tasarıları sunuldu.

Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) olarak bilinen İran nükleer anlaşmasından çekilme kararının ardından İran ekonomisine uygulanan geniş ambargo hâlâ yürürlükte. Ancak İran’ın petrol satışları arttı. Yerel verilere göre, 2020’de 19 milyar dolar olan İran’ın hidrokarbon ihracat geliri 2021’de 25 milyar dolara ve 2022’de 42 milyar dolara yükselerek önemli oranda arttı.

Cumhuriyetçiler, Biden yönetiminin ABD’nin dışında uygulanan İran yaptırımlarını kasıtlı olarak görmezden geldiğini iddia ettiler. İran nükleer anlaşmasına karşı olan Cumhuriyetçi Senatör Ted Cruz, Biden yönetimini, Trump yönetiminin İran’ın petrol ihraç etmesini durdurma çabalarından geri adım atmakla suçladı. Trump yönetiminin İran’a karşı maksimum baskı politikasını destekleyen lobici bir grup, Biden yönetimini petrol yaptırımlarını seçici bir şekilde uygulamakla suçladı ve stratejisini “maksimum hoşgörü” diye niteleyerek tiye aldı. Wall Street Journal yayın kurulu geçen günlerde Biden’ı, İran’la ilgili petrol yaptırımlarını “uygulamamayı tercih etmekle” suçladı.

Gerçekten de Biden yönetiminin İran’ın petrol satışına kasıtlı olarak izin verdiği düşüncesi, deneyimli İran ve enerji uzmanları arasında bile yaygınlaştı. Bloomberg’den Javier Blas ocak ayında Biden’ın maksimum baskı politikasından uzaklaştığını ve “içindeki komplo teorisyeninin” Biden’ın emtia enflasyonunu kontrol altına almak için İran’ın petrol ihracatını görmezden geldiğine inandığını söyledi. Enerji danışmanı SVB International’ın başkanı Sara Vakhshouri, Trump yönetiminden bu yana İran’ın petrol satışlarına yönelik ciddi bir baskı olmadığını iddia etti. Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü’nden Henry Rome ise azami baskı politikasının hâlâ yürürlükte olduğunu ancak Biden’ın bunu sistematik olarak uygulamadığını savundu. Her üçü de anlaşılır bir şekilde analizlerinin temeli olarak Biden’ın başkanlığı döneminde İran’ın petrol ihracatındaki artışa işaret etti.

Ancak İran’ın petrol ihracatı Biden yönetimi sırasında önemli ölçüde artmış olsa da bu eğilim onun görev süresinden önce başlamış olabilir. İran petrol satışlarının 2020 başlarındaki çok düşük seviyelerinden toparlanmasının aslında Trump yönetimi henüz görevdeyken başladığını gösteren veriler var.

2020’nin sonlarında küresel petrol ticaretini izleyen firmalar İran’ın ihracatında önemli artışlar olduğunu bildirdi. Küresel enerji ticaretini izleyen önde gelen üç firma Wall Street Journal’a İran’ın 2020 sonbaharında petrol ihracatının o yılın başlarına göre iki kattan fazla arttığını bildirdi. Tahminleri büyük ölçüde değişse de bunun nedeni İran’ın daha sofistike kaçakçılık yöntemleri geliştirmesi ve Çin’in talebinin artması.

Yaptırımların hız kaybetmesinin Biden döneminde ABD’nin yaklaşımının yumuşadığı anlamına gelmediği de göz önünde bulundurulmalı. Trump yönetiminin halka dönük dış politika açıklamaları zaman zaman acı verici bir şekilde muğlak ve kafa karıştırıcı olsa da İran yaptırım çabasının maksimum baskı politikası olarak tanımlanması aslında yerindeydi. Amaç, İran ekonomisinin tüm sektörlerine ve kilit ekonomik ağlarına yaptırım uygulayarak şok etkisi yaratmaktı.

Buna karşın Obama yönetimi yetkilileri, yaptırımların zaman içinde artırıldığı bir süreci tercih etti. Bu stratejinin hedef devlette politika değişikliğine neden olmak için en iyisi olduğunu savundular. Ancak Trump’ın İran’a yönelik azami baskı politikasının mimarları, bu yaklaşımı terk ederek ani bir yakıp yıkma stratejisini benimsediler. Bu strateji, ABD Hazine Bakanlığı’nın Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi (OFAC) tarafından genellikle haftada birkaç tur olmak üzere İran’ın dünya ile olan ekonomik ilişkilerini kapsayan ve nefes kesen bir hızda uygulanan yaptırım kararlarını içeriyordu.

Trump yönetimi İran’a o kadar çok yaptırım uyguladı ki, görevdeki son yılında yönetim, belirlenecek hedefler konusunda yetersiz kaldığını kabul etti ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O’Brien, İran gibi ülkelerle ilgili sorunu şöyle özetledi: “Şu anda bu ülkeler üzerinde o kadar çok yaptırımımız var ki, yapabileceğimiz çok az şey kaldı.”

Aslında, Trump yönetiminin son aylarında OFAC, halihazırda hedef alınan kuruluşları nükleer olmayan ek yetkiler altında belirliyor gibi görünüyordu. Bu durum pek çok kişi tarafından gelecekteki yönetimin KOEP’e yeniden katılımı zorlaştırma çabası olarak görüldü. Söz konusu anlaşma özellikle nükleer yaptırımların kaldırılmasına dayandığından İran’daki başlıca ekonomik kuruluşlara terörizm veya diğer tanımlamalar üzerinden yaptırım uygulanması, KOEP’in karşılıklı yeniden başlatılması önünde yeni engeller yaratacaktı.

Bu durum göz önünde bulundurulduğunda, Biden yönetiminin Trump yönetiminin yaptığı gibi hedef belirleme konusunda hummalı bir çalışma yürütmesini beklemek mantıksız. Ancak bu, Biden yönetiminin İran’ın petrol satış hızını yavaşlatmaya çalışmadığı anlamına gelmiyor. İran’ın hidrokarbon ihracatını, petrokimya ağlarını ve yaptırımların delinmesini hedef alan çok sayıda yeni yaptırımın yanı sıra Biden yönetimi, diğer ülkeleri İran petrolü taşımakla suçlanan gemilerin bayraklarını çekme imtiyazlarını iptal etmeye de ikna etti.

İran petrol ihracatının neden arttığını anlamak için hem piyasa hem de yaptırımların bağlamını düşünmek gerekir. Kuşkusuz, yaptırım uygulanan ticaretin ve Çin’in petrol ithalatının şeffaf olmaması kesin sonuçlara varmayı oldukça zorlaştırıyor. İran ve iş ortakları uzun zamandır raporlamama ve şeffaf olmamayı temel karşı yaptırım stratejisi olarak uyguluyor.

Bununla birlikte, İran’ın petrol satışlarının neden bu kadar genişlediğini daha iyi açıklayan birkaç faktör bulunuyor.

Birincisi, Trump yönetimi döneminde İran’ın petrol ihracatı sadece yaptırımlar nedeniyle değil, aynı zamanda Kovid-19 salgını ve buna bağlı olarak küresel ekonomideki yavaşlama nedeniyle de büyük ölçüde baskı altındaydı. Çin’in agresif sıfır-Kovid politikaları, petrol ithalatının diğer birçok ülkeden daha fazla ve daha uzun süreler boyunca yavaşladığı anlamına geliyordu. Dolayısıyla bu dönemde İran’ın ihracat rakamlarındaki azalma Trump yönetiminin maksimum baskı politikasına bağlanırken, geriye dönüp bakıldığında başarının büyük bir kısmının küresel talepteki geniş çaplı yavaşlamadan kaynaklandığı görülüyor.

İkinci olarak, pandeminin gerilemesinin ardından talebin artması yeni fiyat baskıları yarattı ve bu da muhtemelen Çin’in teapot olarak bilinen küçük, bağımsız rafinerilerini daha büyük, devlet tarafından işletilen rafineri devleriyle rekabet etmeye ve daha ucuz petrol aramaya yöneltti. İran’ın petrolü indirimli sunması, varil başına fiyatlar daha yüksek olduğunda çok daha cazip hale geliyor.

Üçüncü olarak, İran ve Çin son yıllarda ekonomik işbirliklerini geliştirmek için çeşitli adımlar attılar. İki ülke Mart 2021’de 25 yıllık bir ekonomik işbirliği anlaşması yaptı ve yakın zamanda bu anlaşmayı işler hale getirmek için bir dizi anlaşma daha imzaladı. İran ayrıca hem Şangay İşbirliği Örgütü’ne hem de BRICS ülkeler grubuna (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika ve İran’ın da aralarında bulunduğu yeni eklenen altı ülkeden oluşan grup) katıldı. Bu konuda bu yazar da dahil olmak üzere, Çin-İran ekonomik ilişkilerinin geleceği konusunda bazı sağlam şüpheler var, ancak eğer Çin İran’ın daha agresif bir şekilde destekçisi olmak istiyorsa, İran’dan daha fazla petrol alımını teşvik etmek muhtemelen bunu başarmanın ilk adımı olacaktır.

Dördüncü olarak, son yirmi yılın çoğunda Çin, Orta Doğu’da ABD’nin planlarına büyük bir engel olarak görülmemek için dikkatli bir strateji izledi. Bu durum şüphesiz hidrokarbonlar da dahil Çin-İran ticareti üzerinde aşağı yönlü bir baskı oluşturdu. Bu strateji Çin-ABD ilişkilerinde ciddi bir bozulmayı geciktirmeyi amaçlıyordu. Bunun oldu bittiye getirilmesiyle Pekin’in İran’dan petrol ithalatını sınırlamasının önemli bir nedeni ortadan kalkmış oldu.

Çin’in eski Tahran Büyükelçisi Hua Liming, 25 yıllık ekonomik işbirliği anlaşmasının imzalanmasını yorumlarken şunları söyledi: “Carter yönetiminden bu yana ABD, Çin’e, ABD-Çin ilişkisine engel olarak görülen İran’la ilişkilerini sık sık hatırlattı. Ancak son aylarda Çin-ABD ilişkilerinde yaşanan köklü değişikliklerle birlikte bu dönem geride kaldı.”

Son olarak, Rusya’ya karşı yaptırım politikasının başlamasından bu yana, yaptırım uygulanan ticarete birçok yeni aktör dahil oldu. Rusya, Batı’nın yaptırım politikasının bu kadar kapsamlı bir şekilde hedef aldığı en büyük ekonomi. Biden yönetimi sırasında Çin’e karşı ihracat kontrollerinde de önemli bir genişleme oldu ki bu da Washington’un pek çok Batı başkentinde Pekin’in revizyonizmi olarak görülen adımlarını durdurmaya çalışırken gelecekteki yaptırım politikasının da habercisi. Yaptırımlar bu yeni büyük güç rekabeti çağında Batı’nın tercih ettiği silah haline geldikçe Pekin, Moskova ve dünyadaki iş ortakları için yaptırımlı ticareti kolaylaştırmak daha büyük bir mali teşvik olacaktır.

Açıkçası, bahsedilen şeffaflık eksikliği nedeniyle, devletlerin ve firmaların yaptırımlı ticaretten kaçınma eğilimlerinin ne ölçüde sulandırıldığı konusunda büyük ölçüde sadece spekülasyon yapabiliriz, ancak bunun gerçekleştiğine dair bazı kanıtlar var.

Genelde Batılı müttefikler olarak kabul edilen ülkelerin kendi yetki alanlarının Rusya’nın yaptırımlarının delinmesi için kullanılmasına izin verme derecesi, sadece Rusya ile sınırlı kalması pek mümkün olmayan bir modele işaret ediyor. Hindistan gibi bir ülkenin Rus petrolünün teslimatını kolaylaştırmak için liman sigortası şartını kaldırması ve geleneksel olmayan finansman yapılarına başvurması, dünyanın artan yaptırım riskinin yeni ortamına uyum sağladığını gösteriyor, ancak bu her zaman Batı’nın tercih edeceği şekilde olmayabilir.

Sonuç olarak İran’ın petrol satışlarındaki artış veya OFAC yaptırımlarının daha yavaş olması, Biden yönetiminin İran’a karşı daha yumuşak bir yaklaşım benimsediğini iddia etmek için yeterli değil. Trump yönetiminin daha agresif tutumunun yukarıda belirtilen faktörlere karşı daha iyi sonuç vereceği de açık değil. Yaptırım uygulayıcılarının da belirttiği gibi, hedef alınan devletler yaptırımlara belirli bir süre içinde uyum sağlama eğiliminde ve tam olarak iyileşemeseler de yaptırımların etkisi zirveye ulaştıktan sonra bir dereceye kadar azalma eğiliminde. Kafasına vurmak için köstebek aramanın da belli bir sınırı var.

Örneğin, Biden İran’ın petrol satışlarını gerçekten hedef almak isteseydi, İran ham petrolünü taşıyan gemilerden oluşan “hayalet filoyu”, Güneydoğu Asya’daki bölgesel aracıları (ki bir noktaya kadar bunu yaptı) ve İran petrolünün birincil alıcıları olduğu bildirilen Çin küçük ve bağımsız rafinerilerini agresif bir şekilde hedef alabilirdi.

Ancak bu aracıların Batı piyasalarına ya da finans kurumlarına herhangi bir erişimi olup olmadığı net değil ve hayalet gemiler ile bağımsız rafinerilerinin neredeyse erişimi hiç yok. Dolayısıyla OFAC yaptırımları çok da etkili olmayabilir.

İran’ın petrol endüstrisinde yer alan çeşitli Çin şirketlerine yaptırımlar uygulanıp da bir sonuç alınamazsa, bu durum diğer benzer aktörleri İran’la ilişki kurmaya daha mı az, yoksa daha mı çok teşvik eder? Yaptırımlara daha fazla maruz kalan lojistik firmaları gibi çeşitli Çinli kuruluşlar hedef alındı, ancak İran petrolündeki ticaretlerini sürdürüyor gibi görünüyorlar.

Belki de bağımsız rafinerilerine hizmet veren finans kuruluşlarını hedef alan daha kapsamlı bir politika daha etkili olabilir, ancak bu da Çin finans sisteminin Washington’un şu anda hazır olduğundan daha geniş bir şekilde hedef alınmasını gerektirecektir. Yine de Trump yönetiminin tüm bu adımları atma fırsatına sahip olduğunu ama bunu yapmadığını da belirtmek gerekir.

DÜNYA BASINI

İsrailli gazeteci: İsrail yüzüne tükürüldüğünde yağmur sanıyor

Yayınlanma

Yazar

İsrail’in Haaretz gazetesi yazarı ve gazetenin editörler kurulu üyesi, deneyimli gazeteci Gideon Levy, bugünkü köşe yazısında ülkesi ve toplumuna çarpıcı eleştiriler yönelten dikkat çekici bir yazı kaleme aldı. Dikkatinize sunuyoruz:

***

İsrail kendi utancından kendi dışında herkesi sorumlu tutuyor

Gideon Levy

Ulusal onur ve gurura İsrail kadar ihtiyaç duyan çok fazla ülke yok. İster Olimpiyatlar, ister Eurovision ya da dünya tavla şampiyonası olsun, badminton şampiyonasının 16. yarı finalindeki her İsrail zaferi “ulusal gurur” uyandırıyor. Arnavutluk’taki Tekvando Şampiyonası’nda alınan her madalya “onur getiriyor”. Ritmik Cimnastik grup çember yarışmasındaki altın madalya onu dünya haritasına konumlandırıyor, Avrupa RSX Sörf Şampiyonası uluslar arasındaki statüsünü yükseltiyor. Bu yılki Eurovision’da Lüksemburg’u temsil eden eski bir İsrailli? “Mavi ve Beyazın gururu.”

Böylesine küçük başarıların bu kadar önemli görüldüğü başka bir ülke olması pek olası değil. Dünyanın bir yerinde bir atletinin bir buz pateni yarışmasını kazandığı için Kazakistan hakkında daha iyi hisseden biri varmış gibi. İsrail’de bu, cumhurbaşkanından bir arama gerektiren milli bir olay olarak kabul ediliyor.

İsrail önemli konularda onurunu kaybetmeseydi bu çocuksu tanınma özlemi genç bir ülkenin kendi yolunu çizmesi açısından çocuksu hatta dokunaklı olabilirdi. Spor ve Eurovision’daki başarılarını saymazsak İsrail onursuz bir ülke. Belki de Eden Golan’ın Malmö’de sahne almasının Han Yunus’ta yaşananları örtbas edeceğini düşünüyor. Ancak elbette bu boş bir umut.

Onuru konusunda bu kadar kaygılı bir ülkenin uluslararası konumunu umursamıyormuş gibi davranmasına inanmak zor. Gazze Şeridi’ndeki savaş İsrail’in statüsünü daha önce görülmemiş bir seviyeye düşürdü ama İsrail yine çocukça bir tavırla gözlerini ve zihnini kapattı, gerçekleri görmezden gelirse bu utancı da görmezden gelebileceğini umuyor. Duruşunu ve saygınlığını iyileştirmek ve biraz olsun gururunu yeniden kazanmak için hiçbir şey yapmıyor.

Soykırım suçlamasıyla ve yasa dışı işgalin açıkça ne olduğu konusunda görüşünün alınması için bir kaç hafta içinde iki kez Lahey’e giden başka bir ülke düşünmek zor. Peki İsrail? Yüzüne tükürüldüğünde yağmur sanıyor. Lanetli hakimi, antisemitizmi, dünyanın ikiyüzlülüğünü ve kötülüğünü suçluyor. Kendisine yöneltilen suçlamalara karşı çıkmaya yanaşmıyor. Bunlar ilgisini çekmiyor bile. Dünyanın tüm önemli televizyon kanalları bu hafta Lahey’deki mahkeme oturumlarını yayınlarken, sadece İsrail bunu görmezden geldi. İlginç değil, önemli değil. Gözlerimizi kapatırsak bizi görmezler. Lahey’i görmezden gelirsek, Lahey de yok olur gider.

Ancak Lahey yaşıyor ve nefes alıyor ve duruşmaları İsrail için büyük bir utanç ve mahcubiyete neden olmalıydı. Dünya Gazze’yi gördükten, gördükten ve ürktükten sonra -böyle tepki vermeyen insan yoktur- Lahey duruşmaları geldi. Soykırım suçlaması ve daha da ötesi işgal konusu keskin, ayakları yere basan ve ciddi suçlamalar. Ancak İsrail bunu görmezden geliyor.

İsrail, dünyanın gözündeki itibarının daha da düşmesi anlamına gelse bile Refah’a saldıracak. Lahey’in işgalle ilgili müzakerelerine katılmayacak. Bu sadece hiçbir savunma hattı olmadığını gösterecektir. İsrail saygınlığının kalıntılarından vazgeçti. Dışlanmış, ötekileştirilmiş bir ülke olmak (tüm dünya bize karşıysa, nasıl davrandığımızın bir önemi yok) kendisine karşı herhangi bir pratik önlem alınmadığı sürece umurunda değil.

Ancak ABD’nin silah ikmalinin, BM Güvenlik Konseyi vetosunun ve şu ana kadar yaptırım uygulanmamasının ötesinde, tıpkı bir insan gibi ülkenin de imajı önemlidir. İsrail bundan vazgeçti. Belki dünyadan umudunu kesti, belki de iyi bir imajı olmadan da idare edebileceğini keşfetti. Her savaştan önce ve sonra göz önünde bulundurduğu faktörler arasında bu kesinlikle yok.

Aynı dünyanın, uluslar ailesinin bir üyesi olarak hareket eden İsrail Devleti’ne aşık olmasının üzerinden çok uzun yıllar geçmedi. İsrail’in kendi kendine söylediği gibi, dünya değerleri küçümseyebilir ve sadece gücü sevebilir, ancak adalet, uluslararası hukuk ve ahlaki düşünceler, sivil toplum ve kamuoyu da var ve bunlar en azından Eurovision 2023’teki “onurlu” üçüncülük kadar önemli.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Politico ‘Jake Sullivan ve Bidenizm’i yazdı

Yayınlanma

Politico’da yer alan bir değerlendirmede, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın çerçevesini çizdiği yeni iktisadi politikalar masaya yatırılıyor ve ‘küreselleşme ve serbest piyasa’ çağının adından ‘Bidenizm’ çağının başlayabileceği öne sürülüyor.

Alexander Ward imzalı yazdıda, geçen sene Brookings Enstitüsü’nde Sullivan’ın yaptığı konuşmanın yarattığı sarsıntıya dikkat çekiliyor. Bunun ‘sessiz bir devrim’ olduğunu öne süren Ward, “Haftalarca, Jake Sullivan ve ekibi, sözümona yönetimin ekonomi hakkındaki görüşleri üzerine bir konuşma hazırlamıştı. Ama bu gerçekte Amerika’nın başkentindeki ortodoksluğun bir eleştirisi, Brookings’in yaldızlı salonlarında ve Washington’un varlıklı kesimleri arasında çok belirgin olan ABD dış politika düşüncesine bir sopa çekme işlevi görecekti,” diye yazıyor.

Ulusal Güvenlik Danışmanı ‘Bidenizm’i yaratırken

Ward’a göre Sullivan’ın son altı yıllık macerası bu konuşmada yankısını bulmuştu. Donald Trump’ın Hillary Clinton’a karşı zafer kazanması ile birlikte Sullivan, modern çağdaki Amerikan dış politika geleneklerinin, ‘neden Minnesota’da birlikte büyüdüğü insanlar arasında bir etki yaratmadığını’ düşünmeye başlamıştı. Böylece Sullivan, Demokratlar arasında kök salan ve 6 Ocak 2021 Kongre baskınından sonra Biden yönetiminin dünya hakkındaki düşüncesinin bel kemiğini oluşturan yeni bir vizyonun oluşturulmasına yardımcı oldu.

Yazıda, Ulusal Güvenlik Danışmanının, Washington’un Kiev’e verdiği desteğin başarısından cesaret alarak, artık ABD politikası için yurtiçinde ve yurtdışında farklı bir vizyon sunma konusunda kendine güvendiği vurgulanıyor. Yazar bunun, Biden tarafından da tamamen benimsendiği şekliyle ‘Bidenizm’ olduğunu söylüyor.

Ward’a göre Sullivan’ın tanımlanmasına yardımcı olduğu şekliyle Bidenizm, bu yönetimin dış politikasının her köşesini etkiledi. Biden’ın Afganistan’dan çekilmeyi seçmesinin bir nedeni de iç cepheye odaklanmaktı. ABD güçlerini Rusya-Ukrayna çatışmasının dışında tutmaya yönelik sarsıcı bir inanç, Amerika’nın tepkisini şekillendirmeye yardımcı oldu.

Trumpizm ile Bidenizm arasındaki halka olarak Sullivan

Bunun yanı sıra Çin’in küresel ekonomide oynadığı rol, Biden ekibinin Donald Trump’ın ticaret savaşının bazı unsurlarını benimsemesine yol açtı. Yazara göre Biden ve Sullivan’ın benimsediği ‘Trumpizm’ unsurları, Biden’ın 2024 seçimlerine giderken Trump’ın dış politikasına yönelik ideolojik meydan okumalarını savuşturmasına yardımcı olabilir.

Politico yazarının aktardığına göre, bu ‘yeni’ bakış açısına ulaşmak için, Sullivan’ın önce kendi içindeki düzen ortodoksluklarını ortadan kaldırması gerekiyordu. Bu ortodoksluklar arasında küreselleşme ve serbest ticaret, ekonomileri büyüten ve bu süreçte insanların yaşamlarını iyileştiren ‘katıksız bir iyilik’ olarak görülüyordu. Borsa için iyi olan şey, aslında, herkes için harikaydı.

Yeterli zaman verildiğinde, şişen cüzdanlar, hükümetinden siyasi ve insan haklarını talep eden istikrarlı bir orta sınıf üretecekti. Bu düşünceye göre, en baskıcı rejimler bile, eninde sonunda içeri akan sermayenin ağırlığı altında parçalanacaktı. Dolar yoluyla tutarlı baskı, çoğu insan için en iyi sonucu veriyordu.

Bir dönemin bitişini ilan etmek ona düştü

Sullivan, Brookings’teki konuşmasında, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin başı çektiği küresel kapitalist düzenin, küreselleşme ve serbest piyasanın damgasını vurduğu bu düzenin bir zamanlar çok iyi işlediğini ama artık yeni şeyler söylemek gerektiğini ilan ediyordu.

Sullivan, “Değişen bir küresel ekonomi, birçok çalışan Amerikalıyı ve topluluklarını geride bıraktı. Finansal kriz orta sınıfı sarstı. Pandemi, tedarik zincirlerimizin kırılganlığını ortaya çıkardı. Değişen iklim, yaşamları ve geçim kaynaklarını tehdit etti. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, aşırı bağımlılığın risklerinin altını çizdi,” diyordu.

Peki çözüm neydi? Sullivan’ın konuşması, yaygın küreselleşme yerine, yeniden canlanan bir Amerikan ekonomisinin ülkeyi daha güçlü hale getirmesiydi. Pas Kuşağını bir Kobalt Koridoruna dönüştürmenin, sadece mavi yakalı işlere değil, aynı zamanda ‘masmavi yakalı’ kariyerlere de yol açan endüstriler kurmanın zamanı gelmişti. Bu doğru yapılırsa, güçlendirilmiş bir Amerika dünya çapında daha yetenekli hareket edebilirdi.

‘Biden Doktrini’: İçerisi ile dışarısı için yeni konsensüs

Sullivan, bu ‘iç mesele’yi halletmek için, dışarıda da Amerika’nın ortak ve müttefikleri ile ‘yeni bir konsensüs’ oluşturulması çağrısında bulunuyordu. Sullivan, dolaylı olarak, Amerika’nın dış ve ekonomik politikasını destekleyen temel varsayımların on yıllardır yanlış olduğunu söylüyordu. Çin ve ABD’nin liberalleşmiş pazarlarının sonunda ‘Pekin’deki iktidar salonlarında demokrasiye yol açacağına’ ilişkin inanç en göze çarpan örnekti.

Ward, “Saygın izleyicilerin önünde duran Sullivan, küresel ekonomi etraflarında yeniden şekillenirken düz ayak yakalanmak istemediğini söylüyordu. ABD hükümeti, Amerikan gücünü desteklemek için endüstriyel bir strateji arayışında proaktif, hazırlıklı ve gururlu olacaktır. Bu kelimelerle söylemeden, Amerika’yı yeniden büyük yapmak için bir plan sunuyordu,” diyerek, Trumpizm ile Bidenizm arasındaki ‘Sullivan’ halkasına dikkat çekiyor.

Ward’a göre Biden yönetiminde kendini ‘A Takımı’ ilan eden ve Sullivan’ın da içinde yer aldığı bir grup, Trump döneminin ötesine geçmek için bir araya geldi, fakat bazı yönlerden onun unsurlarını benimsediler.

Bunlar, Trump’a atfettikleri ‘yerlici (nativist) demagojiyi’ değil, temellere geri dönme ihtiyacını kabul ediyorlardı: canlı bir sanayi temeli tarafından desteklenen sağlıklı bir orta sınıf, ABD ordusunun tek başına neler başarabileceğine dair bir alçakgönüllülük, sağlam bir müttefik kadrosu, en varoluşsal tehditlere dikkat ve Amerikan demokrasisini ayakta tutan ilkelerin yenilenmesi. “Sullivan,” diyor Politico yazar, “yeni bir gelecek için eski bir yol haritası önerdi.”

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

Milei ve dünya: Maia Colodenco ile Arjantin’in dış politikası üzerine

Yayınlanma

Yazar

Çevirmenin notu: Son yirmi yıldaki tüm ABD yönetimleri, devletin ekonomiyi canlandırmada oynaması gereken hayati rolü anlamış görünüyor. Diğer ülkelere ve IMF’ye en az bu kadar akıllı olmalarını yasakladılar mı? Görünüşe göre, Javier Milei örneğine bakılacak olursa öyle. Dünyanın radikal liberalleri gözlerini ve algılarını sımsıkı bağlayıp tıpkı Milei’nin yaptığı gibi yürüyorlar. Aşağıda tercümesi verilen mülakatta da anımsatılan, Macri’nin IMF’nin desteğiyle başarısız olduğu hakikati, bugün ilgili tarafların hiçbirinin kabullenmek istemediği bir şey. Gidişata bakılırsa Javier Milei sadece siyasi açıdan değil, iktisadi açıdan da başarısız olacak. Dünyanın dört bir yanındaki liberteryenlerin onu alkışlıyor olması tam tersinin olacağını garantilemiyor, zira tüm liberteryen-liberal hareket, tamamen yanlış bir dünya algısından mustarip. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Milei ve dünya

Maia Colodenco ile Arjantin’in dış politikası üzerine mülakat

Camilo Andrés Garzón

Phenomenal World

10 Şubat 2024

Arjantin’in yeni devlet başkanı Javier Milei’nin uluslararası arenada eldivenlerini takması ve dış politikaya yönelik liberteryen yaklaşımını sergilemesi uzun sürmedi. Bazı siyasi jestler, ülkenin en önemli iki ticaret ortağı olan Brezilya ve Çin ile şimdiden çatışmalara yol açtı. Aralık ayında Milei, Brezilya’nın eski devlet başkanı Jair Bolsonaro’yu yemin törenine davet etti ve geçen ay yönetimi, Tayvan ticaret ofisi temsilcileri ve adanın Buenos Aires’teki temsilcisi ile toplantılar düzenleyerek Tayvan ile ilişkileri başlattı.

Kendisini “anarko-kapitalist” olarak tanımlayan Milei, “hür dünya” olarak nitelendirdiği kesim ile bağlarını güçlendirmeyi hedefliyor. Fakat Arjantin’in dış politikasındaki bu ideolojik yönelim, başta Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Çin olmak üzere ülkenin son derece özel bağımlılık ilişkileriyle çatışıyor. Milei’nin Güney Amerika bölgesindeki diğer liderlerle erken çatışmaya girmesi ve BRICS ve Mercosur (Güney Ortak Pazarı) gibi forumlardan hemen uzaklaşması, düşmanlarını hızlı bir şekilde seçme arzusunu ortaya koyuyor ve bu çatışmalar pahalıya mal olabilir.

Milei hükümetinin dış politikasının ilk adımlarını daha iyi anlamak için 2019 yılında Alberto Fernández hükümeti döneminde Arjantin Ekonomi Bakanlığı Uluslararası İlişkiler Birimi Başkanı olan Maia Colodenco ile görüştük. Colodenco, Arjantin’i G20’de temsil etti, Amerikalılar Arası Kalkınma Bankası’nda (IDB) danışman olarak çalıştı ve Washington’daki Dünya Bankası’nda Arjantin İcra Direktörü Baş Danışmanı olarak görev yaptı.

Camilo Garzón: Milei’nin ekonomi ekibinin bazı üyeleri halihazırda açıklandı. Bunlar arasında Ekonomi Bakanı Luis Caputo ve Arjantin Merkez Bankası Başkanı Santiago Bausili gibi daha önce Macri ile çalışmış ekonomi danışmanları da var. Bu ilk ekonomi danışmanları çemberini nasıl görüyorsunuz?

Maia Colodenco: Milei’nin ikinci tur seçimlerini kazanarak iktidara geldiği inkâr edilemez ama bu zaferi elde etmesine yardımcı olacak koalisyon güçlerine ihtiyacı vardı. Bu bir yandan, iktidara gelmesine yardımcı olan güçlerle belirli bir süreklilik müzakeresine işaret ediyor. Öte yandan, ülkenin mevcut iktisadi durumu göz önünde bulundurulduğunda, Milei’nin kampanya söyleminin aksine belirli bir makroekonomik pragmatizme olan ihtiyacı artık kabul ettiğini düşünüyorum. Bu, Macri’nin göreve geldiği ve sonunda iyi sonuçlanmayan şok politikalar uyguladığı dönemden çıkarılan bir ders.

Alberto Fernández’in yönetiminin sonunda çözülmesi gereken bazı makroekonomik dengesizlikler —devam eden ve henüz ele alınmamış olan dengesizlikler— vardı. Döviz kuru sorunlarının analizi hala geçerli ve 2011 yılında uygulanan ve hala yürürlükte olan döviz kıskacının (ülkede döviz birimlerine erişimle ilgili bir dizi kısıtlama) gözden geçirilmesini gerektiriyor. Doların yanı sıra yerel para birimlerini nasıl yapılandıracaklarına dair hala net bir politika yok. Bu zorluklarla karşı karşıya kalan Arjantin Merkez Bankası’nı tasfiye etmek yerine, piyasa sektöründe iyi tanınan Santiago Bausili’yi banka başkanı olarak atadılar. Bu belli bir pragmatizmi yansıtıyor ve bir bakıma Merkez Bankası’nın yükümlülüklerini dolarize etmeye ve nihayetinde tüm ekonomiyi dolarize etmeye dönük bir eğilim ya da odaklanmanın ipuçlarını veriyor.

Dolayısıyla, diğer siyasi alanlarda, en azından ekonomi açısından bazı şok politikaları görebilsem de sektördeki belirli figürlerin devamlılığı pragmatik bir yaklaşıma işaret edebilir. Bu makroekonomik kararın süreklilik tedbirleriyle nasıl uyum sağlayacağı konusunda IMF ile yürütülen dış borç müzakerelerinin rol oynaması muhtemel.

Sizce bu hükümet dış borç ve ülkenin IMF ile ilişkilerini yeniden müzakere ederken nasıl bir yol izleyecek?

IMF ile müzakereler her zaman karmaşıktır ama emsalleri de göz önünde bulundurmamız gerekir. Macri hükümeti 2018’de IMF tarihindeki en büyük borcu üstlenmişti ve bu borç aynı zamanda 45 milyar dolar ile ülke tarihinde hükümet tarafından üstlenilen en önemli krediydi. Bu anlamda, konuyu çözüme kavuşturmanın ve Arjantin ile iyi ilişkileri sürdürmenin IMF’nin de yararına olacağına inanıyorum.

Benim de bir parçası olduğum Alberto Fernández hükümeti döneminde, ilk ekonomi bakanı olan Martín Guzmán, IMF ile borcu Arjantin’e iyi hizmet edecek şekilde yeniden müzakere etmişti.* Yeniden yapılandırma kemer sıkma tedbirleri içermiyordu; herhangi bir işgücü reformu ya da kamuya ait şirketlerin özelleştirilmesi olmadan borcun yeniden finanse edilmesine izin verdi. Gerici olmadan harcamaları kısıtladı. Dünyanın diğer bölgelerindeki örneklerden farklı olarak Guzmán, özel kreditörlere vadelere dayalı bir restorasyon ve sürdürülebilirlik analizi ile yaklaşarak müzakereyi başlattı ve daha sonra IMF ile müzakere etti. Bu yeni bir stratejiydi ve başarılı olduğu ispatlandı. Şu anda savunulan bazı politikaların aksine, Martín Guzmán tarafından müzakere edilen programın Arjantin’de çeşitli faktörlerin nasıl geliştiğine bağlı olarak kademeli bir uyum sağlamayı amaçladığına ve IMF ek ücretlerinin azaltılması konusunu da gündeme aldığına inanıyoruz.

Şimdi, IMF açıkça rakamların toplanmasını istiyor ve ülkedeki insanlara ne olduğu umurunda değil. Bu —Luis Caputo ve kabine sekreteri Nicolás Posse liderliğindeki— hükümet için Milei’nin en son görev hedefi, Arjantin’in IMF’ye olan toplam 1,95 milyar dolarlık borcunun ilk vadelerini yeniden müzakere etmek. Bununla beraber Javier Milei tarafından önerilen ve halen Kongre’de görüşülmekte olan yeni iç tedbirlerin IMF ile müzakerelere de yansıyabileceğinden, etkilerinin değerlendirilmesi gerekiyor.

Bu tedbirler arasında, kamu harcamalarının kayda değer bir kısmını oluşturan emekli maaşlarına dönük reformlar ve sosyal planların azaltılması yer alıyor. Ayrıca sağlık sistemlerine yönelik reformların yanı sıra elektrik ve ulaşım teşviklerinin azaltılmasıyla ilgili her şey de öneriliyor. Bu reformlar IMF ile olan ilişkileri dolaylı olarak etkiliyor, zira bu düzenlemelerle kamu harcamalarının azaltılması ve mali açığın azaltılması hedeflerine ulaşılması amaçlanıyor. Hangi değişkenlere dokunduklarına bağlı olarak, bu hedeflere artan istihdam yoluyla mı yoksa daha az tüketim ve daha az iktisadi teşvik yoluyla mı ulaşıldığına bağlı olarak, etki değişebilir. Her halükârda IMF, mali açığın azaltılması başarılırsa Milei’yi açıkça takdir edecektir. Rakamlar iyileşme gösterdiği sürece bunun nasıl yapıldığının umurlarında olduğunu sanmıyorum.

Öte yandan Arjantin’in bazı küresel ekonomi forumlarındaki varlığı da söz konusu. Milei’nin Davos’taki Dünya Ekonomi Forumu’nda yaptığı son konuşmayı nasıl yorumluyorsunuz?

Bence bu, mevcut duruma ilişkin yanlış yönlendirilmiş ve modası geçmiş, başka bir döneme ait bir teşhisten kaynaklanıyor. Örneğin, konuşmasının artık geçerli olmadığını düşündüğüm tarafları var. Batı’nın iktisadi açıdan başarısız olduğunu iddia ediyor ama bir alternatif sunmuyor. Eğer Güneydoğu Asya iktisadi modeline atıfta bulunuyorsa, bu onun hayranlık duyduğu bir model değil. Bu anlamda biraz çelişki ve sanki Doğu ile Batı arasında hala keskin bir ayrım varmış gibi Soğuk Savaş dönemini hatırlatan bir kategoriler dünyası görüyoruz. Dünya şu anda çok kutuplu, aktörler çok daha atomize ve daha çatışmalı bir küre, fakat sorunlarımızın cevabı kesinlikle onun sunduğu gibi sosyalizme karşı bir haçlı seferi değil. Ayrıca Arjantin’in ulusal ve uluslararası rolüne ilişkin öz farkındalığı konusunda da teşhisin yanlış olduğunu düşünüyorum. Latin Amerika bağlamında Arjantin gibi bir ülke önemsiz olmaktan son derece uzak ama uluslararası ekonominin daha geniş bağlamında sistemik bir aktör değil.

Günümüzün uluslararası sahnesinde önemli eğilimlerden biri, özel sektörün ciddi bir ağırlığa sahip olması. Davos gibi toplantılar, bilhassa borçların yeniden yapılandırılmasına ilişkin tartışmaları etkilemek açısından epey önemli hale geldi. Ülkenin sadece devlet aktörleriyle ilişki içinde olmadığını anlaması gerekiyor; artık çeşitli alanlarda bazı devletler kadar nüfuz sahibi olan bir özel sektör var. Ancak bu, Milei’nin yalnızca bağımsız ve kendi kendine yeten birimler olarak özel şirketlere odaklanması gerektiği anlamına gelmez. Elektrikli otomobil sektöründe meydana gelenler gibi pek çok gelişmeye, kapsamlı devlet kalkınma gündemleri ve yatırımlarıyla yön verildi. Elon Musk gibi biri girişimci inisiyatifini istediği kadar övebilir ama çeşitli sektörlerdeki büyümesi devlet tarafından önemli ölçüde kolaylaştırılmıştı. Bu anlamda, Milei’nin söylemi girişimcileri devlete karşı tek taraflı olarak kutladığında, çelişkiler algılamadan edemyorum. Milei’nin, girişimciler ve devlet temsilcileri olmak üzere her iki tür aktörden oluşan Davos dinleyicilerini yanlış anladığını düşünüyorum.

Milei’nin halihazırda ABD ve İsrail ile yakınlaşmaya işaret ederken Brezilya ve Çin ile arasına mesafe koymasını ilginç buluyorum. Sizce bu değişiklikler Arjantin’in BRICS gibi bir gruptaki varlığını nasıl etkiler?

Arjantin hükümeti BRICS’e katılma davetini reddettiğini resmi olarak açıkladı. Sonuç olarak Arjantin artık küresel Kuzey’in kurumlarına paralel diplomaside kilit öneme sahip bu grubun parçası olmayacak. Daha önce de belirttiğim gibi, Arjantin gibi bir ülkenin daha fazla uluslararası forumda, özellikle de ekonomi forumlarında yer almasının faydalı olacağı aşikâr. Bu forumlara katılım faydalı diplomatik ve güç dinamiklerini geliştirebilir, hatta çeşitli anlaşmalara verilen desteği etkileyebilir.

Örneğin Alberto Fernández’in hükümetinde G20’de yoğun bir şekilde çalıştık. Orada vardığımız anlaşmaların pek çoğu daha sonra IMF veya BM’ye de genişletildi. Tüm bu ısmarlama çalışmalar diğer ülkelerle ilişkiler kurulmasına katkıda bulunuyor. Bu anlamda, [BRICS’e] katılmamanın bir hata olduğuna inanıyorum ve ayrıca Milei’nin bu tür bir mesafeyi diplomatik bir aşırı tepkiye yol açan yanlış bir teşhise dayandırdığını düşünüyorum. ABD Dışişleri Bakanlığı bile hiçbir zaman ülkelerden BRICS’e katılmamaları yönünde talepte bulunmayacağını teyit etmişti.

Milei’nin potansiyel üyelikten çekilmesine baktığımızda, Çin’e karşı resmi bir mesafeden ziyade İran’ın BRICS forumuna yakın zamanda dahil olmasının bu muhalefeti daha güçlü bir şekilde tetiklediğini düşünüyorum. Fakat bu yine de bir hata, Arjantin’in ana ortakları olan Brezilya ve Çin ile ticari ilişkilerini geliştirmesi lazım.

Resmi toplantılar henüz gerçekleşmediği için Mercosur’a ne olacağını bekleyip görmemiz gerekiyor. Dışişleri Bakanı Diana Mondino, kısa bir süre önce Avrupa Birliği ile bir serbest ticaret anlaşması müzakere etmek üzere bu forumun üyeleriyle bir araya geldi; bu, Milei’nin geçen yıl Mercosur’un kusurlu bir gümrük birliği olduğu için lağvedilmesi gerektiğini söylemesine rağmen gerçekleşti. Mondino’nun açıklamaları daha nüanslı; Mercosur’u “modernleştirmekten” söz ediyor ve dört üye ülkenin aralarındaki gümrük engellerinin sayısını azaltması gerektiğini söylüyor. Bir başka cephede, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ile ilgili olarak, Arjantin kesinlikle katılmak için ısrar edecektir; buradaki mesele, OECD’nin girişini kabul edip etmeyeceği.

Arjantin’in bir forum ya da diğeri arasında seçim yapmak zorunda olmaması gerektiğine inanıyorum. Her ikisinde de varlık gösterebilir ama ikisi arasında seçim yapmak Milei’nin siyasi kararı oldu. Bana göre bu karar, hiçbir zaman açıkça talep edilmemiş olan abartılı bir eylem çizgisinden kaynaklanıyor gibi görünüyor. Arjantin daha önce hiç Çin ile ABD arasında seçim yapmak zorunda kalmamıştı.

Esasında Arjantin Merkez Bankası ile yaptıkları swap anlaşması aracılığıyla Çin hükümeti ile tarihsel olarak çok iyi bir mali ilişkimiz oldu ve bu iki ülkenin iktisadi ilişkileri açısından oldukça önemliydi. Aynı zamanda IMF ile yapılan anlaşma da oldukça önemli oldu. Bu da gösteriyor ki ABD ile Çin ile iyi ilişkiler sürdürmeye aykırı olmayan çok uygun anlaşmalar yapabiliyoruz.

Arjantin’in Çin ve Tayvan ile ilişkilerini detaylandırabilir misiniz?

Arjantin her zaman Tek Çin ilkesine bağlı kaldı. Bölgemizde yalnızca Paraguay Tayvan’ı bağımsız bir devlet olarak açıkça tanıdı. 2012 yılından bu yana Arjantin ile Çin arasındaki ilişki, altyapı yatırımlarının artmasıyla birlikte gelişti. Sadece 2007-2020 yılları arasında Arjantin, Çinli şirketlerden, özellikle enerji, madencilik ve finans sektörüne odaklanan 10 milyar dolarlık yatırım aldı.

Tarihsel olarak Arjantin, Çin ile güçlü ve olumlu bir bağ kurdu. İki ülke arasındaki ticaret hacmi kilit bir unsur oldu. İkinci en büyük ticaret ortağımız olarak, ticari işlemler için bir kredi hattına sahip olma imkânı çok önemli oldu. Bu düzenleme, döviz takaslarında doların doğrudan kullanılmasının önüne geçmemizi ve dolayısıyla ticaret hacmimizin artmasını sağladı. Ayrıca Çin, takas anlaşması yoluyla Arjantin’in uluslararası rezervlerinin desteklenmesinde kayda değer bir rol oynadı. Ayrıca Arjantin’de, Santa Cruz’daki demiryolları ve barajlar da dahil olmak üzere Çin tarafından finanse edilen büyük altyapı projeleri bulunuyor. Bu yatırımların çoğu ihracata yönelik lojistikle ilgili olup genel olarak altyapı geliştirmeye odaklanıyor.

Elbette, Çin’in zaman içinde başlıca çıkarlarını yönlendirdiği yerlere bakıldığında Arjantin’in Çin yatırımlarında oynadığı rolün bir miktar azaldığı görülüyor. Fakat Arjantin hala Latin Amerika’da doğrudan yabancı yatırım alan ilk üç ülke arasında yer alıyor. Bu anlamda, Çin’e ilişkin bu görüş değişikliğinin iyi işlemediğine inanıyorum; Arjantin’in Çin pazarını kaybetmekten, hatta sadece kaybetme riskiyle karşı karşıya kalmaktan kazançlı çıkmayacağı açık.

Arjantin’in başlıca ticaret ortağı olan Brezilya örneğinden devam edelim. Her iki hükümet de bu kadar farklı siyasi tutumlara sahipken bu ilişkinin nasıl geliştiğini görüyorsunuz?

Alberto Fernández yönetimindeki ulusal hükümet Mercosur’u güçlendirme konusunda çaba sarf etmişti. Mercosur’un modernize edilmesi ve daha verimli hale getirilmesi gerektiğine inanırken, komşu ülkeler arasındaki bu önemli ittifakı da korumaya devam ettik. Lula’nın şimdi bu ilişkinin koruyucusu olacağını ve Mercosur’u bir çerçeve olarak korumaktan sorumlu olacağını düşünüyorum ama şu anda alternatif bölgesel kurumlar oluşturma ihtimalini araştırmak istemediğinden şüpheleniyorum.

Brezilya ile doğrudan ilişkilerimize gelince, Bolsonaro’nun iktidarda olduğu dönemden farklı bir durum söz konusu. O zamanlar, dostane bir ilişki olmasa bile, pek çok ilişki iyi korunuyordu. Brezilya stratejik ve tarihi bir ortak olduğu için ortak kimliklerimizi gözden kaçırma lüksümüz yok. Ancak Milei daha çatışmacı bir tutum takınabileceğini şimdiden gösterdi. Nikaragua, Küba ve Venezuela’daki Arjantin büyükelçilerini geri çekti ve şu anda [Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo] Petro ile şimdilik sadece sosyal medya üzerinden olsa da bir anlaşmazlık içinde.

Milei, Donald Trump veya Jair Bolsonaro gibi ideolojik muadillerinin artık iktidarda olmadığı bir kavşağa geldi. Latin Amerika’da Venezuela, Arjantin ve Brezilya gibi ülkelerde sol eğilimli politikaların hükümetler arasında sıklaştığı ve nihayetinde UNASUR (Güney Amerika Ülkeleri Birliği) ve BancoSur (Güney Bankası) gibi bölgesel kurumların önünü açtığı bir dönem vardı. Sizce Milei kendi liberteryen politikalarıyla uyumlu bölgesel muhataplar bulursa benzer bir şey olabilir mi?

Milei’nin “pembe dalga” olarak nitelendirilen dönemde var olana benzer bir şey yaratmak istediğine dair herhangi bir işaret görmedim. Bu eninde sonunda gerçekleşmeyeceği anlamına gelmiyor ama Milei gibi bir şekilde kurum karşıtı bir karaktere sahip biri için benzer bir bölgesel kurum geliştirmenin daha zor olacağını görüyorum. Trump ve Bolsonaro’dan farklı olarak tüm bu çok taraflı ortamlara daha kuşkuyla yaklaşıyor. Üçü de çeşitli çok taraflı forumlardan çekilme yönünde diplomatik bir eğilimi paylaşıyor.

Milei’nin ikili ilişkileri genelde pragmatizmden yoksun, ancak bazı makroekonomik konularda gerçekçi olduğunu gösterdi. Uluslararası siyasetin bazı yönlerinin nasıl yeniden şekilleneceğini göreceğiz ama Arjantin’in ne uluslararası çatışmaların içinde kalması ne de bunlara aşırı tepki vermesi gerektiğine inanıyorum.


(*) Guzmán Aralık 2019’dan Temmuz 2022’ye kadar ekonomi bakanı olarak görev yaptı. Daha sonra Sergio Massa, Alberto Fernández’in devlet başkanlığı döneminin sonuna kadar bu görevi üstlendi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English