Avrupa
Alman ekonomisi: Avrupa’nın iktisadi motoru dağılıyor mu?

Almanya’nın Yeşil Ekonomi Bakanı Robert Habeck, geçen ay alışılmadık bir uyarıda bulundu. Ukrayna’nın Rusya ile imzaladığı doğalgaz transit anlaşması gelecek yılın sonunda sona erdikten sonra uzatılmazsa, Almanya sanayi kapasitesini azaltmak ve hatta kapatmak zorunda kalacaktı.
Aynı zamanda başbakan yardımcısı olan Habeck, bu sert uyarısını Almanya’nın doğusunda düzenlenen bir ekonomi konferansında yaptı. Mekan manidardı: Almanya için Alternatif (AfD), doğulu seçmenler arasında birinci sırada görünüyordu ve onları bu partiye çeken en büyük unsurlardan biri de ‘Alman ekonomik mucizesi’nin oralara pek uğramamasıydı. Habeck’e göre, politika yapıcılar enerji arzını güvence altına alacak önlemler alınmadan, ekonominin etkilenmeyeceğini varsayarak aynı hatayı tekrar yapmaktan’ kaçınmalılardı.
Büyüme verileri: İmalat sektöründe alarm zilleri çalıyor
Avrupa’nın iktisadi olarak bir numarası Almanya’nın Ukrayna savaşı, Rusya’ya yönelik yaptırımlar, enerji sorunu ve ABD’deki ‘korumacı’ politikalar nedeniyle zor durumda olduğu genel kabul görüyor.
Örneğin Alman ekonomisi, iki çeyrek üst üste küçülerek teknik olarak resesyona girdi. Bugün (24 Temmuz) açıklanan verilere bakılırsa, Almanya Bileşik PMI Üretim Endeksi üst üste üçüncü ayda da gerileyerek Haziran ayındaki 50,6 seviyesinden 48,3’e düştü. Endeks Ocak ayından bu yana ilk kez 50’nin altında daralma bölgesine girmiş oldu. Mallara yönelik talebin hızla düşmesiyle imalat üretim seviyeleri Mayıs 2020’den bu yana en hızlı düşüşü yaşadı.
Hizmet sektörü de ivme kaybetti ve büyüme son beş ayın en düşük seviyesine ulaştı. Sektör genelinde yeni işler yeniden düşüşe geçerek toplam yeni iş girişlerinde üç yıldan uzun bir süredir görülen en keskin düşüşe yol açtı. Müşteri tereddütleri, stok eritme, yüksek enflasyon ve artan faiz oranları, hem mal hem de hizmet talebindeki düşüşe neden olan faktörler olarak gösteriliyor.
Almanya’da özel sektör genelinde istihdam artış hızı Temmuz ayında önemli ölçüde yavaşladı ve genel istihdam yaratma oranı neredeyse iki buçuk yılın en zayıf seviyesinde gerçekleşti. Hizmet sektöründe işe alımlarda yavaşlama görülürken, imalat sektöründe bordro rakamlarında marjinal bir düşüş yaşandı.
İmalat sektöründeki istihdamın azalması ve hizmet sektörünün işe alımları azaltması nedeniyle işsizlik oranının yükselmeye devam edeceği düşünülüyor. Ayrıca, hizmet sektörü Temmuz ayında girdi ve çıktı fiyatlarında bir artış yaşadı ve enflasyonun hızlı bir şekilde yavaşlayacağına dair umutlar bir başka bahara ertelendi. İmalat sektöründe ise girdi maliyetlerinin artışında bir azalma görüldü.
Sanayi lobisi karamsar
Almanya’daki ‘sanayisizleşme’ tartışmalarında en büyük gürültüyü Alman sanayicilerin kopardığı da aşikar.
Örneğin Alman Sanayi Federasyonu (BDI), sadece büyük şirketlerin değil, KOBİ’lerin de faaliyetlerinin bir kısmını Almanya dışına taşımayı planladığını söylüyor.
BDI Başkanı Siegfried Russwurm, CNBC’ye verdiği mülakatta, “Merkezi Almanya’da bulunan birçok işletme küresel olarak iyi durumda, ancak kendi ülkelerindeki operasyonlarda zorlanıyorlar,” diyor ve mevcut iklimde şirketlerin karşılaştığı ek baskıları ‘bürokrasi ve yavaş yönetim’ olarak sıralıyor. Russwurm, Alman ekonomisinin de 2023 yılında yatay seyredeceğini, küresel GSYİH’nin yüzde 2,3 büyümesi durumunda ülkesinin ‘geride kalacağını’ söyledi.
Otomotiv sektörü küçülüyor
Almanya’nın belki de en önemli endüstrisi diyebileceğimiz otomotiv sektöründe de işler iyi gitmiyor.
Sektör, COVID-19 öncesine kıyasla önemli ölçüde küçüldü. Handelsblatt’ın aktardığı verilere göre, sadece Volkswagen, Audi, BMW ve Mercedes-Benz, Ocak-Mayıs 2023 döneminde, 2019’un aynı dönemine kıyasla kendi kıtalarında yarım milyon daha az binek otomobil üretti. Bu, neredeyse yüzde 20’lik bir düşüşe karşılık geliyor.
COVID-19 kapanmaları ve yarı iletken ve kablo demeti eksikliği 2020 ile 2022 yılları arasında otomobil üretimini yavaşlatmıştı. O dönemde talep arzı aşmış, üretici şirketler de yüksek fiyatlar talep edebilmiş ve kısa süreli pandemi ödeneklerin yardımıyla üretim kayıplarını telafi edebilmişti.
Pandeminin ardından, tedarik zincirlerinin de artık büyük ölçüde sağlam olduğu düşünülüyordu. Bu nedenle sektör 2023 yılı için üretimde güçlü bir toparlanma bekliyordu. Fakat son veriler, bu beklentinin fazla iyimser olduğuna işaret ediyor.
Çin rekabeti Almanların dengesini bozdu
Otomotiv sektöründeki yeni oyuncu Çin’in Avrupa pazarına hızlı girişi de Almanya’yı düşündürüyor. Geçen Ekim ayında Alman araç kiralama şirketi Sixt’in yaptığı bir anlaşma Almanları endişelendirmişti: Sixt, Avrupalı ya da Alman bir şirketle değil, Çinli otomobil üreticisi BYD ile önümüzdeki yıllarda 100.000 elektrikli otomobilin satın alınmasını içeren bir anlaşma imzaladı.
BYD ve NIO gibi Çinli otomobil üreticilerinin araçlarını Avrupa pazarlarında satmaya başladığına dair haberler, Alman üreticilerin geleceğine ilişkin soru işaretlerini daha da artırdı. Örneğin Almanya’nın en büyük bulvar gazetesi BILD, geçen Mayıs ayında, yeni tedarikçilerin hızla artan pazar paylarına atıfta bulunarak, “Çin otomobilleri Avrupa’ya akın ediyor,” manşetini atıyordu.
Çin’deki elektrikli otomobil pazarına hakim ilk 10 firma arasında da hiç Alman şirket yok. Dünyanın en büyük otomotiv pazarında Alman şirketlerin payı hâlâ yüzde 19, ama iş elektrikli araçlara gelince bu oran yüzde 5 civarında.
Nitekim Alman Mühendisler Birliği (VDI) tarafından yapılan ve 25 Mayıs’ta yayınlanan bir ankette, Almanların %55’inin ‘10 ya da 15 yıl içinde en iyi otomobillerin hala Almanya’dan çıkacağını’ düşünmedikleri ortaya çıktı.
Sadece %12’lik bir kesim kesin olarak böyle düşündüğünü söylerken, %33’ü kesin olmamakla birlikte bunun muhtemel olduğuna inandığını belirtti.
İçeriye ve dışarıya yatırımlar arasındaki makas açılıyor
İmalat sanayisindeki düşüş, yavaşlayan tüketici harcamaları ve zayıf ihracat artışı, yüksek enflasyon ve artan borçlanma maliyetleri ile birleşerek Alman ekonomisinin son iki çeyrekte küçülmesine neden oldu.
Buna bir de yatırım sorunları ekleniyor. Köln merkezli Alman Ekonomi Enstitüsü, OECD verilerine dayanarak, 2022 yılında Alman şirketlerinin yurt dışına yaptığı yatırımlar ile ülkeye yapılan ticari yatırımlar arasındaki farkın kayıtlardaki en büyük fark olduğunu söyledi.
Almanya’nın ticari yatırım çekme kabiliyeti geçen yıl büyük bir düşüş yaşadı. Dışarıya 135 milyar avrodan fazla doğrudan yabancı yatırım (FDI) giderken ülkeye sadece 10,5 milyar avro FDI girdi.
Enstitünün hazırladığı raporda, Alman şirketlerinin yurt dışına yaptığı yatırımların yüzde 70’inin diğer Avrupa ülkelerine gittiği belirtilerek, bunun ‘Avrupalı komşuların yatırımlarının çökmesini özellikle endişe verici’ hale getirdiği ifade ediliyor. Enstitüye göre, Almanya’nın sorunlarının birçoğu kendi iç aksaklıkları ile ilgili: yüksek kurumlar vergisi, aşırı bürokrasi ve kötü durumdaki altyapı. Bu tespitlerin, Avrupa’nın ‘liberteryen’-sağcı hareketlerinden gelen eleştirilerle mükemmel bir uyum taşıdığını, şimdilik not edip geçiyoruz.
ABD’nin ‘savaş ilanı’
Almanya’da Amerikan çıkarlarının en önemli savunucularından Yeşiller’e mensup bir siyasetçinin uyarıları tuhaf görünebilir, ama Habeck’in uyarıları yazının başındaki sözleriyle kalmadı.
Aynı Habeck, Hazirana ayındaki bir konferansta, “[Amerikalılar] yarı iletkenlere sahip olmak istiyorlar, güneş enerjisi endüstrisini istiyorlar, hidrojen endüstrisini istiyorlar, elektrolizörleri istiyorlar,” dedi ve Biden yönetiminin Enflasyonu Düşürme Yasası (IRA) kapsamında devreye soktuğu devlet sübvansiyonları için, “Bu savaş ilanı gibi bir şey,” ifadelerini kullandı.
Financial Times’a (FT) inanacak olursak, Almanya’da ABD’ye karşı misilleme çağrıları artıyor. FT’ye konuşan üst düzey bir Alman yetkili, “İnsanlar DTÖ’ye. Ben de dedim ki: bir savaşın ortasındayız. Şimdi en büyük müttefikimizle kavga etmenin zamanı değil,” diyor.
‘Sanayisizleşme’ mi, ‘rekalibrasyon’ mu?
‘Yeşil dönüşüm’ ve ‘Çin ve Rusya’dan bağımsızlaşma’ söz konusu olduğunda, başını ABD’nin çektiği Avro-Atlantik dünyanın politik bir hamle yapması kaçınılmaz hale geliyor.
Burada tekelleşme ile el ele giden büyük bir yeniden yapılandırma var: Devlet-ekonomi birlikteliği perçinleniyor, sermaye ile devlet arasındaki çizgiler bulanıklaşıyor.
Alman Yeşil Bakan Habeck, BDI Sanayi Günü konferansında bu noktayı tüm açıklığıyla dile getiriyor: “Benim görüşüme göre Almanya hem yeni hem de mevcut şirketler için cazip bir yer. Elbette, malzeme endüstrileri yüksek enerji fiyatlarının bir sonucu olarak baskı altında, fakat alınması gereken siyasi kararlar var.”
Dünya kapitalist sisteminin bu noktasında, bir kez daha yoğunlaşmış bir ‘siyasal ekonomi’ dönemine giriyoruz. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın ve Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde’ın açıklamaları, ‘jeopolitik’ hedeflere bağımlı bir küresel iktisadi siyasetin ufukta olduğunu bildiriyordu.
Almanya da bu dünyanın parçası ve ‘yeşil dönüşüm’den ‘riskten arındırma’ya kadar bir dizi siyasi kararın uygulayıcısı. Nitekim ABD’nin IRA’sına yönelik ilk öfke, yerine ‘ayak uydurma’ya bıraktı. AB, Japonya ve Güney Kore, yeni yatırımları çekmek ya da daha fazla şirketin ABD’ye kaymasını önlemek amacıyla teknoloji ve temiz enerji sektörlerine sübvansiyonlar getirdi. Habeck’in, “Eğer ayak uyduramazsak, onlar [kilit sektörlere] sahip olacak ve biz olamayacağız. Acı gerçek bu,” sözleri, bir kabulleniş bile birlikte ihtirasa da işaret ediyor. Gerek Alman tekelleri, gerekse de Almanya’da imalat yatırımlarına sahip yabancı şirketler, başta Berlin olmak üzere Brüksel’i uyararak IRA’ya alternatif yaratmalarını istiyorlar. Tekel-devlet bütünleşmesinde yeni aşama, mutlaka ‘sanayisizleşme’yi gerektirmiyor: ‘Geleneksel’ sanayiler düşerken, ‘yeni-yeşil’ sanayiler devlet sübvansiyonları ile büyüyor. Almanya’nın doğusunda üç fabrikası bulunan İsviçreli güneş teknolojisi şirketi Meyer Burger CEO’su Gunter Erfurt, IRA’ya ve temiz teknoloji şirketlerine sağladığı teşviklere övgüler yağdırdıktan sonra şöyle diyor: “Biz Avrupalıların aksine Amerikalılar güneş teknolojisinin sadece rastgele bir tedarikçiden en iyi fiyata satın alabileceğiniz bir mal olmadığını, jeopolitiğin oyuncağı olma riski taşıdığını anladılar. Enerji dönüşümü için herkesin buna ihtiyacı var.”
Nitekim Mayıs ayında İsveçli batarya üreticisi Northvolt, Berlin’in projeye yüz milyonlarca avro aktarma sözü vermesinin ardından bir sonraki fabrikasını Almanya’da kurmayı taahhüt etti. Bu yarışı neredeyse ABD ve IRA kazanıyordu. Ama Berlin, artık pek geçici olmayacağı anlaşılan Geçici Kriz ve Geçiş Çerçevesi (TCTF) ile İsveçli devi elde tutmayı başardı. TCTF çerçevesi şimdi güneş enerjisi şirketlerine yardımcı olmak için de kullanılıyor. Haziran ayı sonunda Habeck’in bakanlığı, güneş modülleri veya bileşenleri üretmeyi veya bunları yapmak için gereken kritik hammaddeleri işlemeyi planlayan şirketler için yeni bir sübvansiyon programı için niyet beyanları istedi.
Yine Mayıs ayında Alman hükümeti, bazı işletmeleri yüksek maliyetlerden korumak amacıyla, enerji yoğun endüstriler için elektrik fiyatlarını sübvanse etmek üzere her yıl yaklaşık 4 milyar avro (4,4 milyar dolar) ayırmayı planladığını açıkladı. Habeck, sanayinin Almanya’da kalmasını istediklerini, elektrik sübvansiyonlarının da bunu amaçladığını belirtiyor.
Alman şirketleri ‘yeşil dönüşüm’den kazanabilir
Almanya Merkez Bankası Başkanı Joachim Nagel de 13 Nisan’da yaptığı açıklamada, Almanya’nın enerji krizinin ‘aşağı yukarı çözüldüğünü’ belirterek, ülkenin pandemi ve Ukrayna savaşının yarattığı çifte şoktan kurtulmasını sağlayacak ‘içsel bir güce’ sahip olduğunu söylemişti.
Nagel, “Alman endüstrisi durumla başa çıkmak için iyi bir kapasiteye sahip … ve bunun üstesinden geleceklerine ve pandemiden önce gördüğümüz seviyelere geri döneceklerine inanıyorum,” demişti.
Dahası, Avrupa’nın ‘yeşil teknoloji’ ihracatı, henüz Çin’in gerisinde olsa da hâlâ ABD’nin önünde. Almanya da ABD’yi yakalamaya doğru gidiyor gibi görünüyor (‘düşük karbon teknolojileri’ küresel ihracat pazar payında Almanya yüzde 12 civarında iken ABD yüzde 14 civarında). Ayrıca, ABD pazarına giriş yapan Alman şirketlerinin de bu işten kazançlı çıkacağı unutulmamalı.
Özellikle makine imalatçıları ve ekipman üreticilerinin rahatlığına dikkat çekmeliyiz. IRA sübvansiyonları sayesinde ABD’nin dört bir yanında yeni fabrikalar kuruluyor. Avrupa ekipmanı ve özellikle de Alman makineleri olmadan Kuzey Amerika’da fabrika kurmak çok zor.
Bu durumdan yararlananlardan biri de Almanya’nın güneybatısındaki Mulfingen’de bulunan ve motor ve havalandırma sistemleri üreten ebm-papst. IRA, şirketin elektrikli araç şarj cihazları ve megapack batarya depolama sistemleri için ürettiği soğutma fanlarına yönelik talebi artırdı.
ebm-papst’in Hava Teknolojisi Bölümü’nün Amerika kıtası CEO’su Mark Shiring, “IRA herkes için bir fırsat,” diyor. Şirketi, ABD genelinde planlanan yüksek hızlı elektrikli araç şarj cihazlarının yaygınlaştırılmasından faydalanmaya hazır.
Alman mali gücü teşvikler için hazır
Almanya ve Avrupa, bu konuda ABD’nin gerisinden gelse de, özellikle Almanya gibi mali gücü yüksek ve ihracata bağımlı bir ülkede sübvansiyon şemalarının genişletilmesi ve bürokrasinin gevşetilmesi mukadder. Amerikan çip devi Intel, ülkenin doğusundaki Magdeburg kentinde iki yeni fabrikaya 17 milyar avro yatırım yapmayı planladığını açıklamıştı. Alman hükümeti projeyi 6,8 milyar avro tutarında sübvanse etme sözü vermişti. Sonrasında Intel, yüksek enerji maliyetlerini gerekçe göstererek daha fazlasını istedi. İstediğini de aldı: Hükümet sübvansiyon seviyesini 9,9 milyar avroya yükseltmeyi kabul etti; Intel de yatırım hacmini 17 milyar avrodan 30 milyar avroya çıkardığını duyurdu.
2000’lerden önce de düşük büyüme oranları ve yüksek işsizlik nedeniyle Almanya’ya ‘Avrupa’nın hasta adamı’ muamelesi yapılıyordu. ‘Sanayisizleşme’ ya da ‘iktisadi gerileme’ yaygarasının bir kısmının, ‘geride kalmış’ sermaye kesimlerinden geldiği açık. Üstelik Ukrayna savaşı ile birlikte, Alman savunma sektörüne önemli bir kan pompalandığı da görülüyor. Gerek silah şirketleri, gerekse de onlara bağlı sanayiler, 2022 Şubat’ından beri görülmedik hisse rallileri yapıyorlar. AB’nin ekonomisini savaşa göre yeniden düzenleme arayışları da bazı tekellerin devletle bütünleşmesinin hızlanmasına ve onlar açısından ‘sanayisizleşme’nin hiç de gerçek olmadığına işaret edecek.
Gözden çıkarılabilecekler
Mesela Alman Tekstil Sanayi Birliği Başkanı Ingeborg Neumann, BDI etkinliğinde yaptığı konuşmada, “Enerji maliyetleri, işgücü sıkıntısı, bürokrasi; bizim için Almanya’da üretim yapmak artık cazip değil,” diyordu. Birincisi, Alman ekonomisinde tekstilin payı 1998’den bu yana azalıyor. Sektör hâlâ önemli bir istihdam kaynağı olsa da, gözden çıkarılabilir ya da yakınlardaki başka ülkelere, örneğin Orta ve Doğu Avrupa’ya taşere edilebilir. İkincisi, sektör temsilcisinin saydığı sorunlar, bir şekilde çözülebilir ya da hafifletilebilir: Rusya ile yeniden kurulan bağ; göçmen işgücünün ülkeye çekilmesi; devletin sermayenin işini kolaylaştıracak şekilde yeniden yapılandırılması; ihracat pazarlarına yönelik yeni teşvikler… Üstelik ihracata yönelik imalatçıların zor durumda olması, tablonun tamamını görmemize engel olmamalı: Alman ekonomisi son zamanlarda zorlanırken, ülkenin borsada işlem gören en büyük 40 grubundan oluşan Dax endeksi geçtiğimiz yıl %20 artarak tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı. Alman ekonomisinin hakimi hâlâ hizmetler sektörü ve hizmet sektörü ile imalatçılar arasındaki bu ayrışmanın devam etmesi bekleniyor.
BASF gibi kimya devleri zarar ediyor ve Alman operasyonlarını azaltıyor, bu doğru. Ama, ayrışmanın kendisi, her zaman ‘ekonominin kötü gittiği’ anlamına gelmeyebilir. Örneğin Siemens Energy Mali İşler Direktörü Maria Ferraro, “Şu anda piyasada gerçek bir ivme ile yeniden canlanma görüyoruz. Taşan bir sipariş defterimiz var,” diyordu. Ar-Ge’ye yapılan harcamalar ABD, Çin ve Japonya’nın ardından dünyada dördüncü. Dünya Patent Ofisi verilerine göre Avrupa’da alınan patentlerin yaklaşık üçte biri Almanya’dan geliyor. İnovasyon gücünün büyük bir kısmı Siemens ve Volkswagen gibi büyük şirketlerde yerleşik ve köklü endüstrilere odaklanmış durumda. Patent başvurularında sırasıyla şu sektörler öne çıkıyor: Ulaşım; Elektrikli makine, cihaz, enerji; ölçüm; mekanik elemanlar; bilgisayar teknolojisi. Almanya, diğer G7 ortaklarına göre hâlâ imalat sanayisinin önemli bir rol oynadığı bir ülke. Bloomberg de bir analizinde buna işaret ediyor ve dev Alman bankalarının, Wall Street’tekilerle kıyaslandığında hâlâ ‘cüce’ olduğuna işaret ediyor. Deutsche Bank ile Commerzbank’ın toplam piyasa değeri, JPMorgan şirketinin onda birinden daha az!
Alman sorunu ve AfD
Yaklaşık 20 yıl önce Almanya, ‘Avrupa’nın hasta adamı’ unvanını, özellikle Çin’den makine ve otomobillerine yönelik güçlü talebin etkisiyle sürekli bir refah dönemi başlatan iddialı bir ‘işgücü piyasası reformları’ paketi ile aşmıştı. Almanya, satın aldığından çok daha fazlasını ihraç ediyordu. Şimdi, Rusya ve Çin’den ‘ayrışma’, yeni bir duruma işaret ediyor. AfD’nin yükselişi, ‘ihracatçı Almanya’nın yeni dünyaya ayak uydurmadaki zorlanışı ile de açıklanabilir. AB içinde yeni ekonomik bölgelerin kurulmasından tutulsun da AB’nin ‘kontrollü dağıtılması’na kadar bir dizi öneri, düzen cephesinde zorlukları aşmaya yönelik politika önerileri. Alman ekonomisinin önemli bileşenlerinden KOBİ’ler, yani Mittelstand, ‘sanayisizleşme’ feryadının en büyük taşıyıcısı. AfD fenomenini bir sonraki yazıda bu açıdan değerlendireceğiz.
Avrupa
Polonya kendi uydu ağını kurarak Musk’a bağımlılığı bitirmeyi hedefliyor

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin Starlink benzeri yerli bir uydu iletişim ağı kuracağını açıkladı. 34. Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı (MSPO) kapsamında konuşan Tusk, Polonya ve Avrupa’nın güvenliğinin “tek bir kişinin hevesine bağlı kalamayacağını” vurguladı.
Tusk, Polonya haber platformu Wiadomosci’nin aktardığı konuşmasında projenin ciddiyetine dikkat çekti: “Evet, bu bir meydan okuma, bir hayal; ancak kesinlikle boş bir heves değil. Bugün başlattığımız bu sürecin nihai hedefinin Polonya’nın kendi Starlink sistemi olabileceğini ve olacağını ifade ettik.”
Polonya’nın uzay alanında sahiden kayda değer bir ortak olduğunu belirten Tusk, bu girişimin yalnızca milli bir tatmin meselesi taşımadığını dile getirdi. Başbakan konuşmasını şöyle sürdürdü: “Açık konuşayım: Polonya’nın ve Avrupa’nın güvenliği tek bir kişinin hevesine bırakılamaz. Kendi uydu iletişim sistemimiz olmadan tam bir güvenlikten söz edemeyiz.”
Donald Tusk, yıl sonuna kadar Polonya’nın uzaydan birkaç dakika içinde görüntü aktarabilen dokuz uyduya sahip olacağını kaydetti.
Tusk, savunma fuarında uydu projesinin yanı sıra yeni ağır piyade muharebe aracının adını da duyurdu. “Ayı” (Niedźwiedź) ismi verilen araç, mevcut Borsuk modelinden 12 ton daha ağır bir yapıyla üretildi. Aracın yüksek hareket kabiliyetini koruduğu ve mürettebat korumasını önceliklendirdiği bildirildi.
Polonya basınından Rzeczpospolita gazetesi, ağustos ayında Elon Musk’ın sahibi olduğu SpaceX şirketinin uydu interneti hizmet koşullarını değiştirdiğini yazmıştı.
Yeni kuralların Polonya’yı Avrupa mobil kapsama bölgesinden çıkarması, Polonyalı kullanıcılar açısından maliyet artışı riskini beraberinde getirdi.
Gelişmeler üzerine Polonya Dışişleri Bakanı Radosław Sikorski, sosyal medya üzerinden SpaceX’in sahibi Elon Musk’a yönelik bir uyarıda bulundu. Sikorski mesajında şu ifadelere yer verdi: “Bak Elon Musk, Polonyalı Starlink kullanıcılarına yönelik ayrımcılığı durdur; aksi takdirde hizmetlerin karşılığında sana ödediğimiz yıllık 50 milyon doları yeniden değerlendirebiliriz.”
Ukrayna ordusu, Şubat 2022’de çatışmaların başlamasından bu yana cephede Starlink uydu terminallerini yoğun biçimde kullanıyor. Ukrayna Silahlı Kuvvetleri için sağlanan Starlink hizmetinin faturasını Polonya Dijitalleşme Bakanlığı karşılıyor.
Geçen yılın mart ayında Musk, Starlink erişiminin kesilmesi halinde Ukrayna’nın cephe hattının çökeceğini ileri sürmüştü. Musk yaptığı paylaşımda, “Benim Starlink sistemim Ukrayna ordusunun omurgasını oluşturuyor. Sistemi kapatırsam tüm cephe hatları çöker” demişti.
Polonya Dışişleri Bakanı Sikorski ise Musk’ın bu sözlerine karşılık, Ukrayna’daki Starlink bağlantısının masraflarını karşıladıklarını, böyle bir senaryoda yıllık 50 milyon dolar harcayan Polonya’nın farklı hizmet sağlayıcılarına yönelmek zorunda kalacağını belirtmişti.
Avrupa
Leipzig’deki İHA olayında tanık ifadeleri resmi iddialarla çelişiyor

Leipzig/Halle Havalimanı’nda geçen ay düşürülen insansız hava aracına ilişkin çalışan ifadeleri, Almanya’nın Rusya’yı suçlayan resmi anlatımıyla ve basına yansıyan patlayıcı görüntüleriyle uyuşmuyor. Görgü tanığı personel, kargo alanına inen sıradan bir tüketici cihazının elle yakalandığını, patlayıcı taşımadığını ve hemen peşinden özel ekiplerin olağandışı bir hızla sahaya ulaştığını savunuyor.
Almanya basını ile NATO müttefiklerinin yayın organlarında yer alan ve Leipzig Havalimanı sahasına geçen ay Rus ajanları tarafından yerleştirildiği iddia edilen patlayıcı düzeneğe ait fotoğrafların gerçek olmadığına dair ikna edici kanıtlar ortaya çıktı.
Ukraynalı araştırmacı gazeteci Anatoliy Şariy, havalimanı çalışanlarının tanıklıklarına dayandırdığı anlatımında, yayımlanan görsellerin olay yerindeki ilk manzarayla örtüşmediğini, söz konusu hava aracının ise fotoğraf ve video çekimi amacıyla üretilmiş, piyasada kolayca erişilebilen küçük ve ucuz bir tüketici cihazı olduğunu kaydetti.
Şariy’nin 6 Eylül tarihinde X platformunda paylaştığı ayrıntılı aktarım, insansız hava aracının ele geçirilişine ve sonrasındaki resmi müdahaleye bizzat tanıklık eden havalimanı personeline dayanıyor.
The source also draws attention to the situation around the airport following the incident. According to him, police officers are now stationed around the clock near the emergency gate by the S8a, where spotters previously gathered at night and from where drones had periodically…
— Anatolij Sharij (@anatoliisharii) September 6, 2026
Anlatılanlara göre çalışanlardan biri, böylesi bir cihazın kayda değer ilave bir yük taşıyabileceğinden dahi şüphe duyuyor.
Berlin yönetimi ise Leipzig’deki hadiseden doğrudan Moskova’yı sorumlu tutuyor. Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, 1 Eylül günü yaptığı açıklamada Rusya’yı işaret ederek şunları söyledi:
“Leipzig’deki saldırı girişimiyle Rus yönetimi, zaten ağır baskı altındaki ikili ilişkilerimize bilinçli şekilde daha büyük zararlar verme kararı almıştır. Federal İçişleri Bakanı’nın az önce dile getirdiği hükümet çizgisi geçerlidir. Almanya güvenliğini koruyor; güvensizlik yaymak isteyen karşı güçlere karşı kendini savunuyor. Federal Hükümet bu nedenle Leipzig’deki hibrit saldırının faili olarak Rusya’ya karşı gerekli adımları atıyor.”
Wadephul, Rusya’nın sergilediği tutumu Avrupa genelindeki eylemlerin bir halkası olarak niteledi:
“Rusya Federasyonu’nun az önce tarif edilen tehlikeli adımları; Avrupa’ya dönük istikrarsızlaştırma, dezenformasyon yayma, tehdit, sabotaj ve saldırganlık girişimlerinin uzun bir zincirini oluşturuyor. Ne yazık ki Almanya da bunun dışında kalmadı. Rus liderliği ülkemize açık bir husumetle yaklaşıyor.”
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise aynı gün Rus basınına verdiği demeçte suçlamaları reddederek hadisenin bir kurgu olduğunu savundu. Putin, meselenin iç siyasetle ilişkili olduğunu öne sürdü:
“Bunun büyük ölçüde iç siyasi durumla ilgili olduğuna inanıyorum. Şansölye’nin siyasi pozisyonu karmaşık. Vatandaşları kendisine güvenmiyor. Bunun sebebi de açık; ulusal çıkarları savunmak yerine bunları heba ediyor. Belirgin ekonomik hatalar ortada: İşletmeler kapanıyor, insanlar işlerini kaybediyor, hayat standartları hızla geriliyor. Bu adımı neden attıkları meçhul. Sadece tek bir açıklamaları var: ‘Saldırgan Rusya’ya’ karşı durmak zorundalar. Kanıt mı istiyorsunuz? İşte oraya kendileri yerleştirdi.”
Kuzey Akım boru hattına yönelik sabotaja da değinen Putin, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Birkaç ay ya da bir yıl önce Alman makamlarının Kuzey Akım boru hattını patlatmakla Rusya’yı suçladığını herkese hatırlatmak isterim. Böylesine tuhaf bir fikir ortaya atmalarına gerçekten şaşırmıştım; zira biz Avrupa’ya gaz satmak istiyorduk. Bugün de gaz sağlamaya hazırız. Yapmaları gereken tek şey düğmeye basmak, bu kararı almak. Ancak ABD yaptırımları ve diğer her şey yüzünden buna cesaret edemiyorlar. Güzel, ama şimdi attıkları adımların ardındaki sebepleri açıklamak zorundalar. Düşen oy oranları ve Saksonya dahil yaklaşan seçimler göz önüne alındığında, Alman iktidar çevrelerinin siyasi geleceği tartışmalı hale geliyor. Bence açıklama tam olarak budur. Bunun yeni bir hata olduğunu ve Alman halkının menfaatleriyle çeliştiğini düşünüyorum.”
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da 6 Eylül’de yaptığı değerlendirmede, Berlin yönetiminin suçlamalarını fiili bir savaş ilanı olarak gördüklerini dile getirdi. Vesti internet sitesinin aktardığına göre Lavrov şu ifadeleri kullandı:
“Leipzig, havalimanı. Orada bir insansız hava aracı buldular. Rus yapımı olduğunu söylediler, kimse araştırmaya dahi gerek duymadı. Bu durum, özünde gerçek bir savaşın başlangıcıdır. Başkonsolosluğu Bonn’dan çıkardılar, anlaşmayı feshettiklerini ilan ettiler. Berlin’deki Rus Evi kapatılıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, daha doğrusu Büyük Vatanseverlik Savaşı’nın başlamasından önce de Almanların diplomatik temsilciliklerini kapattığını hatırlıyorum. Merz’in Almanya’yı yeniden Avrupa’nın lider askeri gücü yapma yönündeki tüm açıklamaları hayata geçiriliyor. Aslında bize savaş açıyor. Tarihin dersleri hiç alınmamış. Nazizmin metastazlarının yeniden yüzeye çıktığı görülüyor. Bu tehlikeli bir gelişme. Rus liderliğinin gereken sonuçları çıkaracağına inanıyorum.”
Moskova’dan yazan deneyimli gazeteci John Helmer’ın aktardığı kulis bilgilerine göre bazı Alman kaynaklar, Alman polis ve istihbaratınca izlenen, içine sızılmış yerel muhalif grupların ve aşırı sol yapıların bu olayda kullanılmış olabileceğine işaret ediyor.
Güvenlik birimlerinin hadiseden önceden haberdar olabileceğini öne süren kaynaklar, Kızıl Ordu Fraksiyonu çizgisindeki aşırı sol unsurların askeri üretime müdahale tatbikatları yaptığını savunuyor.
Aynı kaynaklar, Ukrayna tarafının sahip olduğu insansız hava aracı tecrübesiyle Rus parçalarından cihazlar üretip sahte bayrak operasyonu yürütebilecek yetenekte olduğunu ve Kuzey Akım soruşturmasında Almanya’da tutuklanan dalgıçların intikamını alma saikine sahip olabileceğini iddia ediyor.
Hadiseye ilişkin yeni tanıklıkları kamuoyuna taşıyan Ukraynalı gazeteci Anatoliy Şariy, 2012 yılından bu yana sürgünde yaşıyor ve uzun yıllardır çeşitli fiziki saldırıların hedefi durumunda.
Şariy’nin İngilizce kaleme aldığı ve havalimanı tanıklıklarına dayanan haberi şu detayları aktarıyor:
Leipzig/Halle Havalimanı sahası daha önce güvenlik ihlallerine sahne olmuştu. 1 Ağustos 2024 tarihinde “Letzte Generation” (Son Nesil) adlı çevre hareketine mensup yedi eylemci, dış güvenlik çitlerini üç ayrı noktadan keserek havalimanının kısıtlı bölgesine girmişti. Eylemcilerden beşi kendilerini taksi yollarına yapıştırmış, diğer iki kişi ise eylemi gerçekleştiremeden yakalanmıştı. Yaşanan bu olay, yabancı kişilerin gece vakti güvenlik çemberini aşarak uçuş operasyon sahasına erişebildiğini belgelemişti.
Şariy’ye konuşan çalışan, insansız hava aracı hadisesinin kamuoyuna yansıtılandan çok farklı bir seyir izlediğini aktarıyor. Olay, gece saatlerinde DHL uçaklarının bakımının yapıldığı ve Antonov uçaklarının konuşlandığı “Vorfeld 2” bölgesinde, bir kargo uçağının yükleme aşamasında meydana geldi. Havalimanı personeli daha önce de tesis çevresinde uçan cihazlara rastlıyordu. Havalimanı sınırından geçen S8a karayolunun yakınında bir acil çıkış kapısı ile pisti rahat gören bir nokta bulunuyor. Gece saatlerinde havacılık meraklıları iniş ve kalkış yapan uçakları fotoğraflamak için bu alanda toplanıyor. Kaynak, geçmişte bu bölgede çok sayıda insansız hava aracının görüldüğünü, ancak bu araçların insanlara veya uçaklara bu denli yaklaşmadığını dile getiriyor.
Olay gecesi ise yükleme sürerken küçük bir hava aracı kargo uçağının etrafında dönmeye başladı ve bir personelin hemen yanında havada asılı kaldı. Görgü tanığı çalışanlar aygıtın nereden havalandığını göremedi. Cihaz yeterince alçaldığında personel müdahale ederek aracı eliyle yere bastırdı ve pervanelerine hasar vererek etkisiz hale getirdi. Ardından telsizle cihazın zaptedildiğini bildirdi.
Tanık çalışanın asıl dikkat çektiği nokta bundan sonraki süreç oldu. Telsiz anonsunun hemen ardından, yalnızca birkaç dakika içinde polis ekipleri, bomba imha uzmanları, itfaiye personeli, özel bomba imha robotu dahil ağır ekipmanlar ve televizyon ekipleri aprona ulaştı. Havalimanının Leipzig kent merkezine yaklaşık 20 kilometre mesafede yer alması, personelin zihninde soru işaretleri doğurdu. Zira dışarıdan gelen kişilerin doğrudan piste girmesi mümkün değil; güvenlik kontrolünden geçip “Tagesausweis” (günlük giriş kartı) almaları gerekiyor. Kaynak, yalnızca bu onay prosedürünün bile ciddi vakit aldığını, dolayısıyla tam teçhizatlı özel ekiplerin ve kameramanların anonsun hemen peşinden alana ulaşmasının olağandışı bir hız taşıdığını belirtiyor.
Tanık, cihazda patlayıcı veya fünye bulunduğu yönündeki haberleri kesin bir dille reddediyor. Aracı eliyle düşüren personelin hiçbir patlayıcı madde ya da fünye görmediğini aktaran kaynak, basında Çek yapımı Semtex patlayıcı ile servis edilen fotoğrafların sahadaki ilk durumla uyuşmadığını ifade ediyor. İlgili çalışan, haberleri izledikten sonra olayın kamuoyuna sunuluş biçimine tepki gösterse de işini kaybetme endişesiyle sessiz kalıyor.
Olayın ardından havalimanı çevresinde güvenlik önlemleri artırıldı. Daha önce uçak gözlemcilerinin beklediği S8a yolu üzerindeki acil çıkış kapısı çevresinde artık polis ekipleri 24 saat nöbet tutuyor.
Mevcut tablo, hadiseye dair birbiriyle taban tabana zıt iki anlatı ortaya koyuyor: Resmi makamların sunduğu, tehlikeli bir insansız hava aracının tespit edilip acil durum protokollerinin işletildiği anlatım ile sıradan bir sivil cihazın personelce düşürüldüğü ve hemen ardından önceden hazırlanmış izlenimi veren geniş çaplı bir güvenlik ve medya operasyonunun başlatıldığını savunan çalışan anlatımı.
Havalimanı personelinin ifadeleri olayın kesin olarak provokasyon olduğunu tek başına kanıtlamasa da yanıtlanması gereken somut sorular barındırıyor: Telsiz anonsu tam olarak saat kaçta yapıldı; polis, uzmanlar ve gazeteciler hangi saatte arandı; ekipler kısıtlı alana ne zaman ayak bastı; patlayıcıyı ilk kim, hangi aşamada tespit etti; patlayıcı madde düşürüldüğü an cihaza monteli halde miydi; aygıtı ilk hangi görevli inceledi; bomba uzmanları gelmeden önce çekilmiş fotoğraflar mevcut mu ve medya çalışanları aprona nasıl giriş sağladı?
Avrupa
Almanya’da Rus gazı kesintisinin bütçeye faturası 50 milyar euroyu aştı

Rusya’nın sevkiyatı kesmesinin ardından enerji piyasasını dengelemeye çalışan Almanya federal bütçesinden 50,4 milyar euro harcandı. Maliye Bakanlığı verilerine göre kişi başına 600 euroya ulaşan bu fatura, tavan fiyat uygulamasını ve acil yardım paketlerini kapsıyor.
Rusya’nın doğalgaz sevkiyatını kesmesi, Almanya federal bütçesine 50 milyar euroyu aşkın mali yük getirdi.
Alman Bild gazetesinin haberine göre Maliye Bakanlığı, Yeşiller Partisi Federal Meclis Milletvekili Robin Wagener’in soru önergesine verdiği yanıtta krizin faturasını paylaştı.
Resmi belgedeki verilere göre krizin etkilerini sınırlamak için bütçeden 50,4 milyar euro harcandı. Enerji krizine karşı atılan acil yardım ve istikrar adımlarını kapsayan bu bütçe, gaz ve elektrik fiyatlarına tavan getirilmesini, Aralık ayı acil destek paketini ve diğer yardım ödemelerini finanse etti.
Gazete, söz konusu maliyetin kişi başına 600 euroya karşılık geldiğini aktardı.
Alman Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü (DIW Berlin) enerji uzmanı Claudia Kemfert, harcamaların büyüklüğünü Almanya’nın Rus gazına duyduğu bağımlılıkla açıkladı.
Kemfert, “Almanya kendisini yaklaşık yüzde 55 oranında Rus gazına dayanan tehlikeli, tek taraflı bir bağımlılığa sürükledi. Rusya sevkiyatı durdurduğunda, bu fiyat şoku ülkeyi bilhassa sert vurdu” değerlendirmesinde bulundu.
Alman Ekonomi Uzmanları Konseyi Üyesi Veronika Grimm, 50 milyar euroluk rakamı “gerçekçi” olarak nitelendirdi ancak krizin fiili sonuçlarının çok daha ağır olduğunu vurguladı.
Grimm, devlet müdahalelerinin iflas dalgasını önlemek ve haneleri aşırı mali yükten korumak adına zorunlu olduğunu belirtti.
Bonn Üniversitesi uzmanı Frank Umbach da yeni sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) terminalleri harcamaları ve yüksek enerji fiyatlarının getirdiği ek yükler hesaba katılmadığı için bütçeye yansıyan gerçek zararın çok daha yüksek olduğunu kaydetti.
Almanya için Alternatif (AfD) partisinin lideri Alice Weidel, 9 Eylül’de yaptığı açıklamada Kuzey Akım boru hatlarının onarılmasını ve Rus gazına geri dönülmesini talep etti.
Aynı gün Rusya Devlet Başkanı’nın yabancı ülkelerle yatırım ve ekonomik işbirliği özel temsilcisi Kirill Dmitriyev, “Rus gazı olmadan Alman sanayisi var olamaz” dedi.
2022 öncesinde Rusya, Almanya’nın ithal ettiği ham petrolün üçte birinden fazlasını ve tüketilen doğalgazın yarısından fazlasını sağlıyordu. Reuters ajansı, Almanya’nın Kuzey Akım boru hattının devre dışı kalmasının ardından toparlanmakta güçlük çektiğini yazdı.
İktidar koalisyonundaki Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) eş genel başkanı Lars Klingbeil ise geçen yıl Mart ayında yaptığı açıklamada, ülkenin Rus gazı olmadan yaşamaya alıştığını ve geçmişe dönmeyi düşünmediğini ifade etti.
Klingbeil, Ukrayna’daki çatışmalar sona erse dahi Berlin’in Rusya’dan enerji ithalatına bağımlı kalmaktan kaçınması gerektiğini söyledi.
Avrupa Birliği Konseyi açıklamasına göre AB, Rusya’dan boru hattı yoluyla gaz ithalatını 30 Eylül 2027, sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) ithalatını ise Ocak 2027 itibarıyla tamamen yasaklayacak; mevcut sözleşmeler için tanınan geçiş süreci de bu tarihlerde sona erecek.
Yasağa karşı çıkan Macaristan ve Slovakya, Rus yakıtını ithal etmeyi sürdürüyor ve her iki ülke kısıtlamaları iptal ettirmek üzere Avrupa Adalet Divanı’nda dava açtı.
Avrupa4 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa4 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”
Avrupa4 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya3 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek








