Diplomasi
‘Atina’da masada KKTC olsaydı bu olumlu hava yaratılamazdı’

KKTC Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu Harici’ye konuştu. Türkiye ile Yunanistan arasındaki iyileşmenin çok abartılmaması gerektiğini ifade eden Ertuğruloğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Atina ziyaretine ilişkin “masada KKTC konusu yoktu, olsaydı bu olumlu hava yaratılamazdı” dedi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Yunanistan ziyareti ile uzun süreli gerginlik döneminden sonra ikili ilişkilerin normalleştirilmesi yolunda en önemli adımlardan biri atıldı. Erdoğan’ın Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis ile görüşmesi sonrası iki lider yeni işbirliklerine işaret etti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Çözülemeyecek sorunumuz yok” derken, Yunanistan Başbakanı Miçotakis de, “Beraber hareket etmek zorundayız” mesajını verdi.
Erdoğan açıklamasında, Miçotakis ile Kıbrıs meselesini de ele aldıklarını belirterek, “Kıbrıs meselesinin adadaki gerçekler temelinde adil, kalıcı ve sürdürülebilir bir çözüme kavuşturulması tüm bölgenin yararına olacaktır” dedi.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Atina ziyareti, Yunanistan’la ilişkiler ve Kıbrıs sorunu üzerine gazeteci Esra Karahindiba’nın sorularını yanıtladı.

‘Çok abartmamak gerek’
*Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde iyileşme görünüyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kabinesiyle birlikte Yunanistan’a yaptığı ziyarette Yunan Başbakan Miçotakis ile birlikte Atina Bildirgesi’ne imza atıldı. Toplantıda verilen resimde masadaki herkes mutlu ve güler yüzlüydü. Tabi ki toplantı Türkiye ve Yunanistan arasındaydı. Kara suları, hava sahası gibi iki ülkenin yaşadığı sorunların çözümüne odaklanıldığı şüphesiz ama siz bu yakınlaşmadan KKTC adına, iki devletli çözüme yönelik de olumlu gelişmeler bekliyor musunuz? Bildirgeyi nasıl görüyorsunuz?
Konuları çok abartmamak gerekir. Türkiye ve Yunanistan ilişkilerinin iyileşmeye gitmesinden daha doğal bir şey olamaz. Zaten iki komşu ülke. İki NATO üyesi ülke. Doğal olarak ilişkilerinde bir normalleşmeye gitme gayreti içerisine girmeleri gerekir, girdiler. Ama bu, gerçek boyutlarının dışında Kıbrıs konusunda da şu olacak, bu olacak diye bir neticeye götürülecek bir yorumu hak etmiyor benim gördüğüm. Bunun olabilmesi için Rumların, Yunanların Kıbrıs Cumhuriyeti ve hükümeti diye bir varlık ortada yoktur noktasına gelmesi lazım. Eğer biz Kıbrıs’ta Kıbrıs sorunu denen sorunu çözmeye gideceksek bunun başlangıcı Kıbrıs sorununun ne olduğu noktasını tarif ederek “Kıbrıs sorunu nedir” sorusuna samimi bir şekilde cevap vererek olur ve her iki tarafın da bu konuda mutabakat sağlaması halinde bir ilerleme gündeme gelebilir. Şimdi Rum tarafına, Yunanlara sorarsanız ki Erdoğan’ın Miçotakis ile olan görüşmesinde böyle bir konunun konuşulduğunu işitmedim, konuşulduğunu da sanmıyorum.
*Hakan Fidan’a “masada bizimle ilgili bir konu oldu mu” diye sordunuz mu?
Yok, öyle bir görüşme olmadığını çok iyi biliyorum. Çünkü konuşulsa bu olumlu hava yaratılamazdı.
‘Kıbrıs konusunda geri adım başarısızlığa götürür’
*Atina’ya KKTC konusu hiç götürülmedi mi?
Benim bildiğim kadarıyla yok. Öyle bir şey götürülmedi. Çünkü Kıbrıs sorunu nedir? Kıbrıs sorununun tarifinde iki tarafın tarifinde bir mutabakat sağlanmadığı takdirde neyin çözümünden bahsedeceğiz? Rumlara, Yunanlara sorarsanız Kıbrıs sorunu 1974’te başlayan ‘Türk istilası ve devam eden Türk işgali’dir. Bunu söyleyenlere o zaman 1964’ten beri adada BM barış gücü askerleri neden var diye sormak lazım. Cevapları yok. Eğer sorun 74’te başladıysa 64’ten 74’e kadar adada ki hala barış gücü askerleri var, bunun izahı nedir? Dolayısıyla Kıbrıs sorunu 1974’te başlayan Türk istilası ve devam eden işgali sorunu değildir. Ama Rumlara ve Yunanlara göre öyledir. Bize göre Kıbrıs sorunu, Rum tarafının Kıbrıs Hükümeti ve Cumhuriyeti olarak tanınmasıdır. Bu tanınma ortadan kaldırılmadığı ve Güney Kıbrıs’ın sadece bir Rum devleti olarak tanınmadığı sürece siz Kıbrıs sorununun çözümünden bahsedemezsiniz. Dolayısıyla Türkiye ile Yunanistan’ın aralarındaki konuları, Ege konusu olsun, çeşitli sorunlar olsun, bunları çözmeye yönelik bir gayret içerisine girmesi iki NATO üyesi komşu ülke olarak, bundan daha doğal bir şey olamaz. Kıbrıs Türkü olarak bundan rahatsızlık duyan insanlar da değiliz. Ama bunun Kıbrıs konusunda Türk tarafı geri adım atacak, iki egemen eşit devlet noktasından vazgeçilecek, sözde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin içerisine Türklerin nasıl amalgeme (konsolide) edileceği bir politikaya nasıl gelinecek gibi yorumlara sebep olunmaması gerekir. Çünkü bunun gerçekle uzaktan yakından alakası yoktur. Kıbrıs konusuna bu şekilde yaklaşım, başarısızlığa gitmenin garantisidir. Zaten 60 yıl böyle gidildi.
‘Pesimist değil gerçekçiyim’
*Biraz pesimist yaklaşmadınız mı?
Ben gerçekçi olmayı tercih ederim. Gerçekçiliği pesimizm diye yorumlamak isteyen olursa buyursun yapsın. Ben gerçekçilikten bahsediyorum. Kıbrıs Türk’ü hiçbir zaman Rum tarafını Kıbrıs Cumhuriyeti’nin temsilcisi olarak kabul etmeyecektir. Adına Kıbrıs Cumhuriyeti denen Rum devletinin bir statüsü konumunu asla kabul etmeyecektir. Kıbrıs Türkü bir toplum değildir. Kıbrıs Türkü egemen bir devlet sahibi bir halktır. Bu statüsü kabul görmediği sürece ve Kıbrıs konusunun uzlaşıya yönelik bir müzakere süreci gündeme gelecekse iki egemen eşit devletin varlığı temelinde bir süreç gündeme gelmeyecekse, herhangi bir görüşme sürecinin olmayacağı da işin gerçeğidir. Buna nasıl bakarlarsa baksınlar, bunu pesimist diye mi gerçekçi diye mi nitelerler. Bu benim problemim değil. Ben bir Kıbrıs Türk insanı olarak devlet sahibi bir halk noktasından geri adım atarak bir Rum devletinin içerisinde bir toplum statüsünü benimsememizi asla kabul edecek bir halk olmadığımızı bildiğim için bu şekilde net konuşuyorum. Hayal gücüyle toz pembe senaryolar çizerek Kıbrıs konusuna bakmak isteyenler nasıl isterse öyle baksın. Ben gerçekçi bakmayı tercih ederim.
‘Rusya’nın diplomatik temsilciliği tanıma anlamına gelmiyor’
*Rusya’nın KKTC’de diplomatik temsilcilik açma kararı Türkiye’de hareketliliğe neden olmuştu. “Acaba Rusya, KKTC’yi tanır mı, bu hamle bir işaret mi” şeklinde tartışmalar yapıldı. Bu konunun detayları nelerdir? Ayrıca KKTC’nin tanınması konusunda Türk Devletleri Teşkilatı üye ülkeleri bakımından bir ilerleme var mı? Örneğin Azerbaycan’ın KKTC’yi tanımasının önünde AB’nin koz olarak kullandığı söylenen Karabağ sorunu gibi bir sorun vardı. Bu konudaki diplomatik girişimlerinizde son durum nasıl?
Konu ilk günden itibaren yanlış yansıdı. Sıra dışı bir konu da değildi. Çünkü ABD’nin kuzey Lefkoşe’de, güneydeki Büyükelçiliklerinin bir irtibat ofisi var. İngilizlerin var. Bunların hiçbirinin adı konsolosluk değil, başkonsolosluk değil. Rusya’nın da güneyde Büyükelçiliği var. Kuzeyde Amerikanlar, İngilizler, Fransızlar, Almanlar gibi bir irtibat ofisi açtılar. Bunun nedeni de bizim kuzeyde artan bir Rus nüfus. Bunlar Güney Kıbrıs’a geçemiyor. Rum, bunların Güney Kıbrıs’a geçmesine izin vermiyor çünkü adaya KKTC’den geldiler. Rumlara göre KKTC’den gelen kişi “bizim adamıza gayrimeşru giren kişi” olarak nitelendiriliyor. Ruslar da şimdi böyle bir ofis açarak kuzeydeki Rus vatandaşlarına konsolosluk hizmeti verecek. Ama bu KKTC’nin tanındığı anlamında yorumlanmaması lazım. Güneydeki elçiliklerinin bir uzantısı, güneye akredite. Bize akredite değil. Amerikalılar da değil, İngilizler de değil. Ama gayri resmî olarak bizimle çalışıyorlar.
‘Azerbaycan’ın açılımı KKTC’yi nihai tanımaya gidebilir’
Tanınma konusunda ise çok aceleci olmayın. Bakın, tanınma politikamız 2017’den sonra gündeme geldi. Yıllardır biz tanınmayı talep eden bir politika güttük ve başaramadık gibi bir durum yok. Bu şekilde eleştiren muhaliflerimiz var. Ama doğru değil. Biz Kıbrıs konusunda 60 yıl sürdürülen BM müzakereleri süreci içerisinde tanınma politikası gündeme getirmedik. Çünkü ortaklık kurmak için müzakere ederken tanınmayı talep etmek tutarlı değildi. 2017’de Crans-Montana’da müzakere süreci çöktüğü için onun sonrasında egemen eşit devlet, eşit uluslararası statü politikasına girdik. Dolayısıyla daha çok yeni bir politikadır. Bunun hemen bugün yarın netice vereceği kolay bir süreç olmadığını biliyoruz zaten. Hayal kurarak girmedik bu sürece. Evet, Türk Devletleri Teşkilatı’na Türkiye’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sayesinde gözlemci üye ülke olduk; ilk defa anayasal ismimizle ve bayrağımızla… Ama tabi o örgütte de her şey istediğimiz gibi bir iddia sahibi değiliz. En uygun ilişkilerimiz şu anda Azerbaycan’la gerçekleşti; o da Karabağ olayı bittikten sonra Azerbaycan’ın açılımı gündeme geldi. Ve İlham Aliyev’in orada gerçekleştirilen bir toplantıda “KKTC bayrağı burada her zaman dalgalanacaktır” diye beyanatı olmuştu. Karabağ olayı gerçekleştikten sonra Azerbaycan’ın bizimle olan ilişkilerinde ciddi bir açılım içerisine girdiğini görüyoruz. Bu önümüzdeki zaman diliminin ne kadar olacağıyla ilgili kimse net bir şey söyleyecek durumda değil ama bunun nihai tanınmaya gideceği yorumunu yapmak mümkün. Şunu da kimse unutmasın, Rum tarafı; Türk devletleri olsun, Türk Devletleri Teşkilatı’ndaki üye ülkeler olsun, İslam İşbirliği Teşkilatı ülkeleri olsun, özellikle Avrupa Birliği ile ilişkilerini silah olarak kullanıp bizimle olan ilişkileri sabote etmeye ciddi ciddi gayret sarf ediyor. Mesela Kazakistan, en son orada yapılan liderler zirvesine KKTC’yi davet etmedi. Ersin Tatar gidemedi çünkü KKTC davet edilmedi. Liderler Zirvesi için bize davet gelmedi Kazakistan’dan. Bunun sebebi de Rum tarafının AB ilişkilerini kullanarak Kazakistan’a ticari ilişkileri, AB’nin Kazakistan’daki projeleri, programları, finansman sağladığı konuları kullanarak baskı yapması.
Bir de tabi BM Güvenlik Konseyi’nin Kıbrıs konusunda aldığı kararları aleyhimize kullanıyor. Sanki bu kararlar bağlayıcı kararlarmış gibi. Biliyorsunuz, KKTC kurulduğunda BM Güvenlik Konseyi bunu eleştiren ve bu devlete yardımcı olunmaması çağrısı yapan kararlar aldı. Bunları kullanarak bizimle olan ilişkileri sabote ediliyor bu ülkelerin. Şimdi şu nokta göz ardı ediliyor: Güvenlik Konseyi’nin Kıbrıs konusunda aldığı kararların hiçbiri bağlayıcı kararlar değildir; tavsiye niteliğindedir. Bunlara uymayan ülkelere BM’nin yaptırım uygulaması söz konusu değildir. Buna en tipik ve tek örnek de Türkiye’dir. Türkiye, o kararlara uygun hareket etmiyor. Rum tarafını tanımıyor; KKTC’yi tanıyor, oraya büyükelçi gönderiyor. KKTC’den büyükelçi kabul ediyor. Dolayısıyla BMGK’nın Kıbrıs’la ilgili aldığı kararların hilafına politika uyguluyor. Kimse bugüne kadar BM’nin Türkiye’ye yönelik ceza, müeyyide uyguladığını söyleyemez. Çünkü yok, olamaz. Bu kararların hepsi de tavsiye niteliğindedir. O yüzden böyle oyunlarla KKTC’nin önü kapatılmaya çalışılıyor. Biz kararlı olduğumuz sürece devletimize sahip çıkarak anavatanımızla birlikte bütün zorluklara göğüs gererek geleceğimizi şekillendirmeye kararlıyız.
‘BM, tampon bölgede Rumlara toprak verdi’
*Birleşmiş Milletler’den söz etmişken Pile – Yiğitler yoluyla ilgili ciddi bir kriz yaşandı. BM Barış Gücü askerleriyle Türk kolluğu arasında gerginlik yaşanmıştı. Orada da bir çifte standart söz konusuydu. Bölgedeki köylerde yaşayan Rumlar gümrük uygulamasından geçmeden merkeze ulaşabilirken aynı hak Türklere sağlanmıyordu. O dönemki gerginlik KKTC ve BM arasındaki ilişkiyi zedeledi mi? Yol projesiyle ilgili en son hangi aşamaya gelindi?
Zaten hiçbir zaman BM ile doğru düzgün bir ilişkimiz olmadı. BM her zaman Rum tarafını ödüllendirdi. Şiddet olayı da BM askerlerinin hadsizliğinden kaynaklanmıştı. Planlanan bir olay değildi. Olayı çok iyi biliyorum. Çünkü BM ile Pile yolunu müzakere eden, başından beri, halen bugün de olayı bilen kişi benim. BM Barış Gücü Özel Temsilcisi ve misyon şefi Colin Stewart ile süreci müzakereli götüren, anlaşmayı sağlayan benim.
*Anlaşma var olduğu halde mi o sonuçla karşılaştınız?
Tabi. Yiğitler köyünden Pile güzergahına doğru BM’ye göre ara bölge sayılan, bize göre bizim toprağımız saydığımız Çayhan Düzü var. Pile’nin üst başı burası. Orada bizim bir de askeri birliğimiz var. Ama bir noktasında, Pile’ye bir, bir buçuk kilometre mesafede bizim de ara bölge diye kabul ettiğimiz bir yer var. Onevler denen bölge orası. Dolayısıyla BM’nin otoritesini kabul ettiğimiz bir yer. Ara bölgede otorite BM’dedir. Bizim yol geldi, Yiğitler’den çıktı, Çayhan Düzü’nü geçti. O ara bölgenin başladığı yerde durduk. Çünkü BM işte burada hata yaptı. Bizimle yol projesini müzakere edip mutabakat sağlarken bizimle istişare etmediği konularda Rum tarafıyla başka bir anlaşma yapmış. Tam bizim yolun geçeceği güzergahın olduğu yerde, Rum’a parselasyon izni vermiş ve Rumlar orada yerleşim yeri, evler inşa edecek.
*Tampon bölgede Rumlara nasıl toprak verilebilir?
Verdi işte. Bu tamamen BM’nin olayı yüzüne gözüne bulaştırması olayıdır. Çok büyük bir fiyaskodur. Çünkü biz yolu nerden yapacağımızı kendilerine harita vererek gösterdik. Güzergahın neresi olduğunu biliyorlar. Bizim güzergahımızı etkileyecek şekilde Rum’un parselasyon çalışması yapmasına izin veriyorlar. Ki bizim herhangi bir şekilde buna onayımız yok. Hiçbir şekilde kabul etmiyoruz.
*Size sordular mı peki?
Sormadılar. “Rumlarla anlaşma yapıyormuşsunuz” dedik. “Evet” dediler. “Anlaşmayı bize verir misiniz” dedik. “Vermem” dediler. Sonra fiiliyatta gördük. Yol geldi, devam edeceğiz. Karşımıza Rum’un inşaat çalışmaları çıktık. Biz de tepki gösterdik. Asker boy gösterdi. Durdular.
*Peki parselasyon çalışması iptal oldu mu yoksa askıya mı alındı?
Yok, çekildiler ama biz de yola devam edemiyoruz çünkü etmemiz için ara bölgeye girmemiz lazım. BM’nin onayı olmadan ara bölgeye girmek demek, büyük bir sorun demek.
*Fakat o dönem hem KKTC hem de Türk yetkiler çok net konuşmuştu. “Biz bu yolu kim ne dersin yapıp bitireceğiz” denmişti.
Yapacağız. Yine aynı şeyi söylüyorum. 18 Ağustos’ta gerginlik çıktı. O krizi çözmek için diplomasiye geçildi. Defalarca BM heyetiyle görüşüldü. Biz yol projesini yapma konusunda mutabakatı 9 Ekim’de sağladık. Mutabakat neticesinde 9 Ekim’e kadar ara bölgeye kadar olan yolu da yapmaya devam ettik. Ama ara bölgeye geldiğimizde karşımızda Rum’u bulduk. Bu BM’nin samimiyetsizliğidir. BM, bizim yolumuzun nereden geçeceğini bile bile, bizim projemizi sabote edecek şekilde Rum’la anlaşma yapıp önümüzü yerleşim projeleriyle kesmeye çalıştı. Şu anda proje donmuş durumda. Bizim yolumuz durdu. Rumların da inşaatı yok ortada. Tepkimiz üzerine parselasyon durdu. Şu anda iki taraf da duruyor.
*Rumlar, “BM burayı bize verdi, inşaatımızı yaparız” derse ne olacak?
Yapamazlar. Mümkün değil. Bunun mümkün olmadığını bildikleri için durdular zaten.
‘Kıbrıs sorununun İsrail-Filistin konusuyla benzerliği yok’
*Türkiye, İsrail ve Filistin arasında garantörlük modelini tartışırken Kıbrıs modeli örnek gösterildi. Dışişleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin düzenlediği panelde de yine Kıbrıs’taki garantörlük modeli örnek gösterilmişti. Bazı akademisyenler bu modeli tartışırken diğerleri de İsrail’in Filistin’e karşı uyguladığı orantısız güç bakımından iki ülke arasındaki problemin Kıbrıs’ta Rumlar ve Türkler arasında olanlarla benzeşmediğini öne sürüyor. Kıbrıs modeli Türkiye’nin garantörlük açısından gerçekten örnek gösterilebilir mi? Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bence Türkiye’nin ortaya koyduğu garantörlük politikasıyla Kıbrıs modelinin karıştırılmaması gerekir. O çok farklı bir garantörlük. Benim gördüğüm kadarıyla Sayın Hakan Fidan’ın söz konusu garantörlükle ilgili söyleminde net bir duruş, nasıl bir garantörlük olacağıyla ile ilgili herhangi bir detay yok. Askeri varlık mı olacak yoksa askeri varlığın olmadığı başka bir garanti sistemi mi olacak? Bu netleştirmesi gereken apayrı bir konu. Kıbrıs’taki garanti sistemi ile hiçbir alakası olmayan bir garanti sistemi olacaksa olacak bana göre. Bizim için önemli olan Gazze’de yaşananlardan sonra yıllarca bize Kıbrıs konusunda “Türkiye’nin garantisinden asla vazgeçilmemesi gerekir, vazgeçmeyiz” yönündeki politikalarımızı eleştiren muhaliflerimiz, “garanti sistemleri artık çağdışı kalmıştır, Kıbrıs’ta Avrupa Birliği garantisi yeterlidir, AB üyesi Kıbrıs’ın AB üyesi olmayan bir ülke yani Türkiye tarafından garanti edilmesi gibi bir olay söz konusu değildir” yönündeki eleştirilerinin ne kadar anlamsız, ne kadar gerçekle bağdaşmayan yaklaşımlar olduğu, garanti sisteminin ne kadar gerekli olduğu ortaya çıkmıştır.
Ama Kıbrıs konusundaki garanti sisteminin aynen veya onun bir modalitesinin Gazze konusunda uygulamaya girmesi gibi bir yorumu da ben gerekli görmüyorum. O bambaşka bir olay. Kıbrıs’taki Rum-Türk meselesinin İsrail-Gazze konusuyla özdeşleştirilmesiyle doğru bulmuyorum. Farklı bir konudan bahsediyoruz. Kıbrıs konusunun İsrail-Filistin olayıyla bir benzerliği yok çünkü Kıbrıs sui-generis (kendine özgü) bir konudur. Kıbrıs’ta bir ortaklık devletinin bozulmasından bahsediyoruz. Ortalık devletinin kurulmasında anlaşmalara imza atan bir Türk tarafı var. Bizim imzamız olmadan Kıbrıs Cumhuriyeti diye bir devlet 1960’da kurulamazdı. O bambaşka bir olay. Bu ortaklığı bozan bir Rum tarafı var. Dünyanın Rum’u ortaklığı bozan taraf olmasına rağmen Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıması Kıbrıs sorunudur. Bunun Filistin-İsrail konusuyla uzaktan yakından bir benzerliği yok.
Diplomasi
Çin’den Orta Doğu’daki çatışmalarda diyalog çağrısı

Çin’den Afrika ve Orta Doğu’da diplomatik ataklar yükselirken, üst düzey İranlı yetkili, Tahran’ın egemenliğini koruyacağını söyledi.
Çin’in en üst düzey diplomatı Wang Yi, pazartesi günü Pekin’de üst düzey İranlı yetkiliyle yaptığı görüşmede, Orta Doğu’daki çatışmaların siyasi yollarla çözülmesi gerektiğini bir kez daha vurgulayarak silahlı çatışmanın bir çıkış yolu olmadığını belirtti.
Çin devlet haber ajansı Xinhua’nın aktardığına göre Wang, İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreter Yardımcısı Ali Bagheri Kani’ye, Orta Doğu’daki çatışmaları çözmenin yolunun diyalog ve müzakereden geçtiğini belirtti.
Wang ayrıca Çin’in, egemenliğini ve güvenliğini koruma konusunda İran’ı desteklediğini ifade etti.
Wang Yi, “Orta Doğu’daki çatışmalar uzadıkça ve daha geniş bir bölgeye yayılma riski arttıkça, diyalog ve müzakereler ileriye dönük tek uygulanabilir yol olmaya devam ediyor” dedi.
Wang, “Tüm taraflar, yeniden silahlı çatışmaya başvurmak yerine akılcı ve pragmatik bir anlayışla siyasi çözüme odaklanmalı” ifadelerini kullandı.
Çin Dışişleri Bakanlığına göre Kani, bölgesel duruma ilişkin İran’ın tutumunu aktararak Tahran’ın baskı ve tehditler karşısında güvenliğini, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü kararlılıkla koruyacağını, bununla birlikte tüm taraflarla müzakerelere açık olmaya devam edeceğini söyledi.
Çin’den Orta Doğu ve Afrika’ya diplomatik seferberlik
Çin, yine pazartesi günü yaptığı açıklamada, üç özel temsilcisinin Orta Doğu, Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu bölgesindeki ülkelere bir dizi ziyaret gerçekleştireceğini duyurdu.
Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mao Ning, Orta Doğu Özel Temsilcisi Zhai Jun’un kasım ayının başı ile ortası arasında İran, Umman ve Suudi Arabistan’ı ziyaret edeceğini bildirdi.
Afrika İşleri Özel Temsilcisi Liu Xianfa da Etiyopya, Cibuti ve Mısır’a gidecek. Afrika Boynuzu İşleri Özel Temsilcisi Hu Changchun ise kasım ayı başında Eritre’yi ziyaret edecek.
Mao, “Çin’in özel temsilcilerinin bölge ülkelerine eş zamanlı ziyaretleri, barış görüşmelerini teşvik etmeyi, gerilimi azaltmayı ve bölgesel barış ile istikrarın korunmasında yapıcı bir rol oynamayı amaçlıyor” dedi.
ABD ara seçimleri sonrasında İran’a yeni saldırı ihtimali
Bu diplomatik hareketlilik, salı günü yapılacak ABD ara seçimlerinin ardından Washington ile Tahran arasındaki çatışmanın yeniden alevlenme tehdidinin ortaya çıktığı bir döneme denk geliyor.
ABD Başkanı Donald Trump, seçimlerin ardından İran’a yönelik askeri operasyonların yeniden başlayabileceğini defalarca ima etti.
İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney ise geçen hafta, yeni saldırıların gerçekleşmesi halinde “coğrafi sınırlama olmaksızın derhal ve etkili” şekilde misilleme yapılacağı uyarısında bulundu.
Haberlere göre ABD yönetimi, bazı Körfez Arap ülkelerini ara seçimlerin ardından İran’a karşı düzenlenebilecek “kısa ve yoğun” bir askeri harekâta hazırlıklı olmaları konusunda uyardı.
Bu arada Suudi Arabistan ile Yemen’deki Husiler arasındaki çatışma da ciddi biçimde tırmandı. Bu gelişmeler, Kızıldeniz’den geçen hayati önemdeki deniz ticaret yollarını tehdit ediyor.
Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı diplomasinin odağında
Coğrafi açıdan Mısır, Süveyş Kanalı üzerinden Kızıldeniz’in kuzey girişini kontrol eden stratejik bir konumda bulunuyor. Afrika Boynuzu’ndaki Eritre ve Cibuti ise Kızıldeniz’in güneyinde, Yemen ve Suudi Arabistan kıyılarının tam karşısında yer alan Babülmendep Boğazı’nın iki yanında bulunuyor.
Cibuti, aralarında Çin’in de bulunduğu çeşitli ülkelerin askeri üslerine ev sahipliği yapıyor.
Yaklaşık 138 milyonluk tahmini nüfusuyla dünyanın en kalabalık denize kıyısı olmayan ülkesi olan Etiyopya ise Afrika Boynuzu’nun iç kesimlerinde yer alıyor ve deniz ticaretine erişim konusunda büyük ölçüde Kızıldeniz’e bağımlı.
Kasım ayında gerçekleştirilecek ziyaretler, Pekin’in geçen ay çatışmanın önemli taraflarıyla yürüttüğü yoğun diplomatik temasların devamı niteliğinde olacak.
Bu temaslar kapsamında Birleşik Arap Emirlikleri Devlet Başkanlığı Özel Temsilcisi Haldun el-Mübarek ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı Danışmanı Prens Halid bin Bender bin Sultan da Pekin’de görüşmeler gerçekleştirmişti.
İki hafta önce Wang Yi, Cibutili mevkidaşı Abdulkadir Hüseyin Ömer ile bir araya gelmişti. Görüşmede iki ülke, Kızıldeniz, Afrika Boynuzu ve Babülmendep Boğazı üzerinden geçen uluslararası deniz taşımacılığı güzergâhlarının güvenliğinin sağlanması çağrısında bulunmuştu.
Xi Jinping: Orta Doğu büyük güçlerin rekabet alanına dönüşmemeli
Öte yandan Umman Sultanı Heysem bin Tarık, pazartesi günü Pekin’de Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile görüştü.
Xi, görüşmede Orta Doğu’nun “büyük güçler arasındaki rekabetin ve jeopolitik çatışmaların sahnesine dönüşmemesi gerektiği” uyarısında bulundu.
Görüşmenin ardından yayımlanan Çin-Umman ortak bildirisinde Maskat yönetimi, Çin’in Orta Doğu’ya yönelik barış önerilerini desteklediğini ve Pekin’in bölgede kalıcı istikrarın sağlanmasında “daha büyük bir rol” üstlenmesini beklediğini açıkladı.
Diplomasi
Trump, olası seçim yenilgisinin faturasını NATO’ya çıkarabilir

NATO ülkeleri, yarın (3 Kasım) yapılacak ABD ara seçimlerinde en kötü senaryoya karşı hazırlık yapıyor.
POLITICO’ya konuşan beş NATO diplomatına göre, Avrupalı müttefikler, Cumhuriyetçilerin yenilgisinin Başkan Donald Trump’ı ittifaka yönelik saldırılarını önemli ölçüde artırmaya itebileceğinden endişe duyuyor.
Onların endişesi, Trump’ın iç politikada Kongre tarafından kısıtlanması durumunda, ABD ordusunun başkomutanı olarak daha serbest hareket edebildiği dış politika alanında mirasını pekiştirmeye çalışma ihtimali.
Diplomatlardan üçü, bunun Avrupa’dan binlerce askerin daha çekilmesi anlamına gelebileceğini söyledi.
“Genellikle görev süresi dolmak üzere olan başkanların dış politikada sergilediği tutum, hayal kırıklıklarını dışa vurma ile maceracılığın bir karışımıdır,” diyen üst düzey bir Avrupalı savunma yetkilisi, NATO’ya saldırmanın “Trump’ın dünya görüşünün tutarlı bir parçası gibi göründüğünü” ekledi.
Beyaz Saray Basın Sözcüsü Yardımcısı Olivia Wales, POLITICO’ya “Başkan Trump, NATO için herkesten daha fazlasını yaptı” dedi ve müttefiklerin 2035 yılına kadar savunma harcamalarını GSYİH’nin %5’ine çıkarma, Grönland’daki ABD askeri varlığını güçlendirme ve Rusya’nın Ukrayna’daki topyekûn savaşını sona erdirme çabaları konusunda anlaşmalar sağlamadaki başarılarına atıfta bulundu.
Fakat Wales, İran’daki savaş konusunda “Başkan, NATO müttefiklerimizin ABD’nin yanında olması gerektiği konusunda kararlılığını sürdürüyor,” dedi ve şunları ekledi:
“Başkan, Batı’nın kontrollü çöküşünü asla kabul etmeyecek ve yurt içinde ve yurt dışında çıkarlarımızı pişmanlık duymadan savunmaya devam edecek.”
Demokratların Temsilciler Meclisi’ni kazanması ve Senato’da kontrolü ele geçirmesi beklenirken, Trump’ın kişisel onay oranları tarihinin en düşük seviyesine geriledi.
Bu endişeler, ara seçimlerden haftalar önce ABD’nin Ukrayna’ya yönelik Starlink uydu hizmetlerini kesmesi ve Trump ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında yeni bir yakınlaşma yaşanmasının ardından artan transatlantik gerilimleri vurguluyor.
NATO diplomatlarından biri, seçimlerin kaybedilmesi durumunda Trump için, “Çok sinirlenebilir. [O durumda] çok sert davranacaktır,” dedi.
Endişelerin merkezinde, Aralık ayına kadar yapılması beklenen Avrupa’daki ABD kuvvetlerine ilişkin yaklaşan gözden geçirme yer alıyor.
Üç diplomat, Trump’ın yurt içinde yasama faaliyetlerinin engellenmesi durumunda, MAGA tabanını harekete geçirmek için bu geri çekilmenin kapsamını önemli ölçüde artırmaya çalışabileceğini söyledi.
Eski bir NATO yetkilisi ve Britanya merkezli Royal United Services Institute (RUSI) düşünce kuruluşunda seçkin araştırmacı olan Oana Lungescu, başkanın kıtadaki ABD varlığının devamını, Avrupa’nın Ukrayna’da ABD destekli bir barış anlaşmasını kabul etmesine bağlamaya da karar verebileceğini belirtti:
“Tüm bu konuların, yani ABD’nin askeri varlık gözden geçirmesi, Ukrayna, Avrupa güvenlik düzeni… bir şekilde Putin ile yapılacak çok daha büyük bir anlaşmanın parçası olarak ele alınması riski var, bu da Avrupa’nın güvenliği açısından çok tehlikeli bir durum yaratır.”
Diplomatlar, Trump’ın ayrıca ittifakın ortak fonuna yapılan ABD katkılarını azaltma, Ukrayna için NATO destekli PURL silah satın alma programını sınırlama ve Rusya ile ilişkileri daha da derinleştirme yönünde adımlar atabileceğini belirttiler.
Cumhuriyetçilerin seçimlerde büyük bir yenilgiye uğraması, Pentagon’da da büyük değişikliklere yol açabilir ve bu durum, şu anda Pentagon’da hazırlanan tüm planlar üzerinde domino etkisi yaratabilir.
Savunma Bakanı Pete Hegseth, milletvekillerine, özellikle de Demokratlara bütçe ve operasyonlar hakkında düzenli brifingler vermeyi reddetmesi nedeniyle Kongre’de son derece sevimsiz bir figür haline geldi.
Popülaritedeki bu düşüş, Trump’ın seçimlerde ağır bir yenilgiye uğraması halinde Hegseth’in görevden alınabileceğine dair spekülasyonlara yol açtı.
Bunun nedenlerinden biri de, Demokratların çoğunlukta olduğu bir Kongre’nin, Hegseth’e, onlarca general ve amirali sebepsiz yere görevden alması ve İran’la süren ve tıkanma noktasına gelen savaş nedeniyle soruşturmalar açacağı düşüncesi.
Bu duruşmalar ve soruşturmalar, Hegseth ve ekibinin elini kolunu bağlayacak ve yönetim için utanç verici bir durum yaratabilir.
Hegseth görevinden ayrılırsa, Pentagon’da bir geçiş dönemi yaşanacak ve bu da ABD birliklerinin Avrupa’dan çekilmesine ilişkin kararların haftalarca hatta aylarca ertelenmesine neden olabilir.
Teorik olarak, Temsilciler Meclisi ve Senato’da Demokratların çoğunlukta olması, ABD yasaları şu anda Avrupa’daki asker varlığı için 76.000 kişilik bir alt sınır getirmiş olsa bile, Trump’ın manevra alanını dışişleri ve savunma konularında bile kısıtlayacak.
Fakat Defense Priorities düşünce kuruluşunda kıdemli araştırmacı olan Jennifer Kavanagh, “En azından asgari asker sayısının hukuki incelemeye dayanabileceği şüpheli ve her halükarda Trump, mahkemeleri görmezden gelmeye son derece istekli davrandı. Trump yönetimi, Kongre’nin finansman yönergelerini düzenli olarak göz ardı ederek, yasama organının yetki vermediği faaliyetlere para harcadı,” dedi.
Trump daha kapsamlı bir asker çekilmesine karar verirse, Avrupa’nın elektronik harp yetenekleri, hava savunma sistemleri, istihbarat ve keşif desteği, havada yakıt ikmali ve bazı lojistik türleri dahil olmak üzere kaynakları yenilemekte “en büyük zorluğu” yaşayacağını belirtti.
Diğer müttefikler ise Trump’ın NATO’ya ağır darbe indireceği konusunda daha şüpheci.
Karadağ Savunma Bakanı Dragan Krapović, POLITICO’ya verdiği demeçte, “Trump’ın NATO’dan ayrılacağına dair sürekli spekülasyonlar var… fakat bu şimdiye kadar gerçekleşmedi. Avrupa’daki asker sayısının azaltılmasına ilişkin nihai kararı Kongre veriyor,” dedi.
Gelgelelim “Başarı olasılığı yüksek varsayımlarda bulunmak için rasyonel kararlar alan bir inceleme nesnesine ihtiyaç vardır,” diyen altıncı bir NATO diplomatı, Trump ile bu noktaya geldiklerini sanmadığını ekledi.
Diplomasi
Erdoğan, Güney Kore’ye nükleer ve AI ortaklığı teklif edecek

Üç günlük Güney Kore gezisine başlayan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Asya ülkesi ile nükleer enerji, yapay zeka (AI) ve savunma alanlarında işbirliği yapmak istiyor.
Bugünkü (2 Kasım) ziyaretine başlamadan önce Güney Kore’nin resmi haber ajansı Yonhap’a konuşan Erdoğan, Türkiye’nin planladığı Sinop nükleer santralinin geliştirilmesinde bir ortak olabileceğini söyledi.
Cumhurbaşkanı, devlet kuruluşu Korea Electric Power Corp ile Karadeniz projesinin teknik ve iktisadi şartlarını incelediklerini söyledi.
Erdoğan, Ankara’nın bir ortak seçmeden önce finansman, elektrik maliyetleri ve Türk ekonomisine sağlayacağı faydaları değerlendireceğini de sözlerine ekledi.
Seul ve Ankara, geçen yıl Cumhurbaşkanı Lee Jae Myung’un Türkiye’ye yaptığı ziyaret sırasında nükleer enerji alanında işbirliğine ilişkin bir mutabakat zaptı imzalamıştı.
Anlaşma, reaktör teknolojisi, saha değerlendirmesi, ruhsatlandırma, finansman ve iş modelleri alanlarındaki işbirliğini kapsıyor.
Cumhurbaşkanı, “Bu konuyla ilgili Kore ile yürüttüğümüz müzakerelere büyük önem veriyoruz. Koreli dostlarımızın nükleer enerji alanındaki deneyimlerinin farkındayız,” dedi.
Erdoğan, Yonhap’a verdiği mülakatta savunma, yarı iletkenler, yapay zeka ve robotik alanlarını da potansiyel işbirliği alanları olarak belirledi ve Güney Kore’den daha fazla yatırım ve ortak üretim çağrısında bulundu.
Erdoğan, “Amacımız, bu potansiyel fırsatları somut girişimlere dönüştürmek, şirketlerimiz için iş fırsatlarını kolaylaştırmak ve karşılıklı yatırımları artırmak,” dedi.
Ülkelerin 15 milyar dolarlık ikili ticaret hedefi doğrultusunda çalıştıklarını belirten Erdoğan, Güney Kore lehine olan dengesizliğin giderilmesi için çaba gösterilmesi çağrısında bulundu.
Cumhurbaşkanı, Güney Kore’nin Türkiye’nin PD170 turbo dizel uçak motoruna gösterdiği ilgiyi memnuniyetle karşıladı ve insansız hava araçları, motor teknolojileri ve elektronik sistemler gibi alanlarda ikili savunma sanayi işbirliğini genişletmek için önemli fırsatlar gördüğünü belirtti.
Erdoğan şöyle devam etti:
“Güçlü üretim altyapısı, nitelikli işgücü ve stratejik konumu ile Türkiye, Koreli yatırımcılara önemli fırsatlar sunuyor. Güney Kore’nin teknoloji ve inovasyon alanındaki uzmanlığını Türkiye’nin üretim gücüyle birleştirerek çok daha büyük başarılara imza atabiliriz.”
Erdoğan, mevcut ikili işbirliğinin örnekleri olarak Hyundai Motor Group’un Türkiye’deki uzun süredir devam eden otomotiv üretim faaliyetlerini ve POSCO’nun çelik sektöründeki yatırımlarını gösterdi.
Aynı zamanda Hyundai’nin İzmit’teki fabrikasında elektrikli araç üretimine başlamasını memnuniyetle karşıladı.
Ayrıca, Hürmüz Boğazı’ndan geçenler de dahil olmak üzere küresel enerji piyasaları ve ticaret yollarına yönelik ciddi risklere işaret ederek, Güney Kore’nin Türkiye’nin ulaştırma ve lojistik altyapısına daha fazla yatırım yapması çağrısında bulundu.
“Mevcut kriz, uluslararası ticaret için güvenilir alternatif güzergâhlar geliştirmenin ne kadar hayati önem taşıdığını bir kez daha ortaya koydu,” diyen Erdoğan, tarihi Hicaz Demiryolu’nu yeniden canlandırma planları da dahil olmak üzere, Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan ulaştırma ve lojistik bağlantılarını genişletmeye yönelik Türkiye’nin çabalarına dikkat çekti.
“Kore şirketlerinin Türkiye’nin bölgesel ulaştırma ve lojistik yatırımlarına daha fazla katılımını arzu ediyoruz,” diyen Erdoğan, Ankara’nın ülkede yatırım yapmak isteyen Kore firmalarını desteklemeye hazır olduğunu da sözlerine ekledi.
Erdoğan, iki ülkenin uzun soluklu dostluğunu geleceğe taşımaları çağrısında bulunarak, aralarındaki bağı “kanla pekiştirilmiş” bir bağ olarak nitelendirdi:
“Nesiller boyu aktarılan kardeşlik ve karşılıklı güven bağları, ilişkilerimizin merkezinde yer alıyor. Bu değerli mirası gelecek nesillere daha da güçlü bir şekilde aktarmak bizim sorumluluğumuz. Ziyaretimizin, iki ülke arasındaki işbirliğini daha da ileriye taşımak için somut adımların atılmasına zemin hazırlayacağına inanıyorum.”
Güney Kore ve Türkiye, gelecek yıl diplomatik ilişkilerin 70. yıl dönümünü kutlayacak.
Diplomasi1 hafta önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Amerika2 hafta önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceProf. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor
Görüş2 hafta önceFransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma
Söyleşi1 hafta önce“AfD, Alman büyük sermayesindeki iç çelişkinin bir ifadesi”
Dünya Basını2 hafta önceAmerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar
Dünya Basını2 hafta önce“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı
Asya6 gün önceMao gafı krize yol açtı: Mbappe özür diledi, Çin’de boykot başladı












