Dünya Basını
Kültür nereden geldi?

Çevirmenin notu: Kültür ve sanat, toplumsal değişimlerin ve mücadelelerin bir parçası olarak varlığını sürdürür. Son dönemde, şiddetli çatışmaların, emperyalist genişlemenin etkisiyle, sanat ve kültürün gerici politik gündemlerle yakın ilişkilere girdiğine dair yeni farkındalıklar doğdu. Sanat, kültür ve edebiyatın toplumsal eleştiri araçları olarak değil, sansürcülükle yeniden tanımlandığı bir dönemdeyiz. Dolayısıyla kültür kavramı, bu sayfalar için, biraz daha yakından bakılmayı hak ediyor.
Kültür nereden geldi?
Terry Eagleton
25 Nisan 2024
Jude Fawley, Jude the Obscure romanında, Oxford’un Jericho olarak bilinen ve o zamanlar üniversitenin dokusunu koruyan zanaatkâr ve esnaf topluluğuna ev sahipliği yapan Beersheba’da kendini bulur. Jude, kendisi ve diğer zanaatkâr arkadaşlarının, üniversitelerin entelektüel yapısının onsuz var olamayacağını anlaması uzun sürmez: Jude’un ifadesiyle, onların çalışmaları olmadan, “ne sıkı okurlar okuyabilir ne de yüksek düşünürler yaşayabilirdi”. Özetle, kültürün temelinin emek olduğunu kabul eder. Bu etimolojik olarak da doğrudur. Kültür kelimesinin orijinal anlamlarından biri doğal büyümeyi ifade eder, yani tarımı içerir ve soydaş bir kelime olan “coulter” ise saban bıçağı anlamına gelir. Kültür ile tarım arasındaki bağlantı, birkaç yıl önce ABD’deki bir devlet üniversitesinin sanat dekanıyla birlikte verimli tarlaların yanından geçerken aklıma geldi. Dekan, “Bundan birkaç profesörlük elde edebiliriz,” dedi.
Kültür genellikle bu tavrı benimsemekten kaçınır. Ödipus’un oğlu gibi, mütevazı ebeveynliği reddeder ve kendi köklerinden, kendi varoluşunu yarattığına ve şekillendirdiğine inanma eğilimindedir. İdealist filozoflar için düşünce kendine bağımlıdır. Gerisinde daha temel bir şeye ulaşamazsınız, çünkü bunun kendisinin bir düşüncede yakalanması gerekir. Geist sonuna kadar gider.
Burada bir parça ince mizah var; çünkü sanatın maddi bağlamına ve ondan bağımsız durma iddiasına sıkı sıkıya bağlı olan pek az şey vardır. Bu, 18. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan bir fikrin, özerk ve kendi kaderini tayin eden sanat eserinin, gerçek hayatta hızla yükselen insan öznesi versiyonu olmasından kaynaklanıyor. Liberalizmin ve bireyciliğin giderek artan etkisi ve —klasik bir klişeye başvuracak olursak— orta sınıfların yükselişiyle birlikte, artık erkekler ve kadınlar kendi kaderlerinin yazarları olarak görülüyorlar (Rastgele bir tarih kitabını açarsanız, o dönem hakkında size üç şey söyleyecektir; geçiş dönemiydi: hızlı bir değişim dönemiydi ve orta sınıfların yükselişi devam ediyordu. Tanrı’nın orta sınıfları dünyaya gönderme nedeni budur: Güneş gibi parlasınlar, ama hiç batmasınlar.)
Toplum, ekonomik artı üretebilme potansiyeline ulaşmadıkça, galeriler, müzeler ve yayınevleri gibi kültürel kurumlara sahip olamazsınız. Ancak bu noktaya ulaştığınızda, rahiplerden, ozanlardan, DJ’lerden, tefsircilerden, fagotçulardan, LRB stajyerlerinden, film setlerindeki kameramanlardan ve benzerlerinden oluşan bir sınıfı hayatta tutma zorunluluğundan kurtulabilirsiniz. Aslında kültürü, temel ihtiyaçların ötesinde bir lüks olarak tanımlayabiliriz. Yemek yememiz lazımdır ama Ivy League restoranlarında yememize de gerek yoktur. Soğuk iklimlerde giyinmemiz gerekebilir ama bu giysilerin Stella McCartney tarafından tasarlanmış olması gerekmez. Bu tanımın temel sorunu, lüksün insan doğasının bir parçası olmasıdır. İyi ya da kötü, sürekli olarak kendimizi aşmaktayız. Kültür, doğamızın bir parçasıdır. Kral Lear, bu belirsizlikle büyük ölçüde ilgilidir.
Maddi üretimdeki çatışmalar kültürün doğasını sarsarken, kültürün unsurları zaman zaman toplumsal düzeni meşrulaştırmak için kullanılan ideolojik araçlar haline gelir. Her ne kadar kültürün tamamı herhangi bir zamanda ideolojik olmasa da soyut veya yüksek fikirli olabilecek herhangi bir parçası belirli durumlarda bu rolü üstlenebilir. Fakat kültür, egemen güçlere karşı güçlü bir direniş de gösterebilir. Bu direniş, ilginç bir şekilde, sanat pazarındaki bir başka meta ve sanatçı da bir başka küçük meta üreticisi haline geldiğinde daha belirgin hale gelir. Önceki dönemlerde, geleneksel veya modern öncesi toplumlarda kültür genellikle siyasi ve dinsel egemenliğin bir aracı olarak hizmet ederdi; bu da saray şairleri, soylular tarafından himaye edilen ressamlar ve mimarlar, prenslerin maaşlı bestecileri gibi sürekli işler sağlar. Bu tür durumlarda, kimin için yazdığınızı veya resim yaptığınızı genellikle bilirsiniz, ancak pazarda dinleyicileriniz anonimleşir.
Dünya artık kültür emekçisine geçim borcu ödemediği bir çağa adım attı. Ancak alaycı bir şekilde, sanatın piyasa ile iç içe geçmesi ona belirli bir özgürlük sunuyor. Meta haline geldiğinde, kültür kendi başına var olma gücünü bulur. Geleneksel niteliklerinden yoksun kaldığında, bazı modern sanat akımları gibi, kendi varoluşunu sorgulayarak kendine dönebilir; ayrıca ilk defa geniş çapta eleştirel bir rol üstlenme özgürlüğüne kavuşur. Meta haline gelmenin acı dolu yanı, aynı zamanda büyüleyici bir özgürleşme anını barındırır. Marx’ın vurguladığı gibi, tarih çoğu zaman olumsuz yönleriyle ilerler. Kenara itilmenin sürecinde, sanatçılar vizyoner, kehanetçi, bohem ya da yıkıcı bir statü talep etmeye başlarlar, zira kenardakiler bazen gerçekten de merkezdekilerden daha ileri görüşlü olabilirler ama aynı zamanda merkeziyetin kaybını telafi etmeye çalışırlar. Bu sürecin doğurduğu bir akım da Romantizm olarak adlandırılır.
Neredeyse eşzamanlı olarak, kültüre yüklediği sorumluluğun yanı sıra endüstriyel kapitalizm de dikkat çekici bir rahatlıkla, tam da cahil değirmen sahipleri tarafından kovulma tehdidi altındadır. Artık sembolik alan ile fayda dünyası arasında giderek derinleşen bir uçurum mevcut ve bu uçurum insan bedenine kadar nüfuz ediyor. Günlük yaşamın bedensel emeğine pek değer verilmeyen değerler ve enerjiler, sanat, cinsellik ve din gibi üç temel alana çekiliyor. Tehlikeye maruz kalanlardan biri, 18. yüzyılın sonlarında keşfedilen ve günümüzde sanat camiasında saygı gören yaratıcı hayal gücüdür; ancak aynı zamanda Gazze’de soykırım planlamak da oldukça yoğun bir yaratıcılık gerektirir.
Sembolik ile pratik arasındaki mesafe, kültürü toplumsal işlevinden mahrum bırakmanın yanı sıra eleştiri için gereken operasyonel mesafeyi sağlar. Kültür, Schiller’den Ruskin’e, Morris’ten Marcuse’a uzanan bir tema olarak, insan gücünün ve kapasitelerinin tam ve özgür ifadesiyle endüstriyel-kapitalist insanlığın kısıtlı ve sakatlanmış durumunu gün ışığına çıkaracaktır. Sanat veya kültür, sözlerinden çok, tuhaf, anlamsız ve yoğun bir şekilde libidinal bir varlık olduğu için toplumda güçlü bir etki yaratabilir. Artık giderek araçsallaşan bir dünyada, sadece kendi iyiliği için var olan az sayıdaki faaliyetten biridir ve siyasi değişimin amacı bu durumu insanlar için de mümkün kılar. Sanat, neredeyse insanlık da orada olacaktır.
Kişinin yeteneklerini keyifli bir amaç doğrultusunda uyumlu bir şekilde kullanması, estetiğin konusu ise, bu aynı zamanda Karl Marx’ın etiğini de içeren Romantik hümanizmin etiğidir. Estetik, sadece sanatla ilgili olmadığında önem kazanır. Marx’ın düşüncesi, herkes için yaşamı daha iyi hale getirecek maddi koşullarla ilgilidir; bu koşullardan biri de iş günlerinin kısaltılmasıdır. Marksizm, boş zamanla ilgilidir, emekle değil. Sosyalist olmanın tek haklı nedeni, sevmediğiniz insanları kızdırmak dışında, çalışmayı sevmemenizdir. Bu açıdan, Marx’a Morris’ten daha yakın olan Oscar Wilde’a göre komünizm, çeşitli ilginç keyiflerde bütün günü geçirerek, bol kırmızı giysiler içinde bir araya gelerek, birbirimize Homeros okuyarak ve absint içerek rahatlamaktı. Ve bu sadece iş günüydü.
Her etikte olduğu gibi, bu vizyon da sorunlarla doludur. Tüm güçlerimiz gerçekleşebilir mi? Mesela Tony Blair’a dayak atmak için beslenen saplantılı arzular ne olacak? Yoksa kişi sadece kendi benliğinin otantik özünden gelen içgüdülerini mi takip etmelidir? Ancak bunu neye göre değerlendireceğiz? Kendimi gerçekleştirmem sizinkine ters düşerse ne olacak? Ve neden çok yönlü bir ifade, Aleksey Navalnıy ya da Emma Raducanu gibi kendini tek bir amaç için adamaktan daha değerli olsun? İnsan yetenekleri gerçekten yabancılaşma, bastırma veya orantısızlaşma sonucu mu kötüleşir? Peki ya bizi yabancılaştıran ve bastıran güçler, insan öznesinin tamamen dışında değil de içinde yer alıyorsa ne olacak?
Hegel ve Marx’ın karşıt kendini gerçekleştirme sorununa yönelik cevaplarından biri, sadece diğerlerinin aynı hakkı kazanmasına olanak tanıyan yeteneklerin gerçekleştirilmesidir. Marx’ın bu karşılıklı kendini gerçekleştirmeye verdiği isim ise “komünizm”dir. Komünist Manifesto’da ifade edildiği gibi, her bireyin özgür gelişimi, herkesin özgür gelişiminin şartıdır. Bir kişinin kendi gerçekleşmesi, diğerinin gerçekleşmesinin zemini veya şartı olduğunda ve bu durumun tersi de geçerli olduğunda, buna sevgi denir. Marksizm, politik tutkuyla ilgilidir. Burada kast edilen sevgi, tabii ki gerçek anlamıyla —agape, caritas— geç kapitalist toplumun büyülediği cinsel, erotik, romantik formlar değildir. Bunun yerine, son derece rahatsız edici ve duygusal olmayan, bir duygu değil, toplumsal bir pratik olan ve öldürme tehdidi taşıyan bir aşktan bahsediyoruz.
Erken dönem sanayi kapitalizminin kültürle ilgili başarılması gereken bir görevi daha vardı. Siyaset sahnesine yeni bir aktör çıkmıştı —endüstriyel işçi sınıfı— ve direnç gösteriyordu. Matthew Arnold’un başlığının diğer yarısı olan anarşiyi engellemek için sofistike ve medeni bir kültüre ihtiyaç vardı. Liberal değerler kitlelere yayılmadıkça, kitleler liberal kültürü bozabilirdi. Din geleneksel olarak sıradan insanlarda sorumluluk, saygı, fedakârlık ve manevi terbiye duyguları yaratmıştı. Fakat, endüstriyel orta sınıflar seküler faaliyetler aracılığıyla toplumsal varlığı mitolojiden arındırdıkça ve ironik bir şekilde, değerli bir ideolojik kaynak olan dini inanç azalmaya başlamıştı. Bu nedenle kültür, sanatçıların günlük hayatın dünyevi yönlerini ebedi hakikate dönüştürmesiyle kiliselerin yerini almak zorundaydı.
Romantizm ve sanayi devrimi döneminde Fransa’daki devrim gibi olaylar meydana geliyordu. Modern çağda, kültürün ön plana çıkması, devrime bir yanıt olarak ve siyasi çalkantıya bir çare olarak ortaya çıkıyordu. Siyaset, kararlar, hesaplamalar ve pratik rasyonalite içerir; şimdiki zamanda gerçekleşir. Oysa kültür, farklı bir boyutta yaşar; gelenekler ve görenekler genellikle kendiliğinden, bilinçsizce, neredeyse buzul yavaşlığıyla gelişir. Bu nedenle, barikatları kurma kavramına meydan okuyabilir. Fakat, modern çağın getirdiği zorluklar ve değişen koşullar altında, kültürün siyasi değişimlere etkisi de değişebilir.
Britanya’daki bu direnişin kaynağı, halkın sevgisini kazanamamış olan egemen güçlerin hüküm sürdüğü İrlanda gibi bir ülkeden gelen Edmund Burke’tür. Burke’e göre, bu kökler devrimci Fransa’da da meyve vermiyordu çünkü Jakobenler ve onların mirasçıları yasayı sadece korkutucu buldukları için değil, aynı zamanda sevdikleri için de anlamamışlardı. Burke’e göre, gereken şey, kendini erdemli bir kadının zarif giysileriyle donatacak bir yasadır, ancak maskülen olmalıdır. Gücün, Ödipal bir isyana dönüşmesini önlemek için baştan çıkarıcı olması gerekir. Eril olanın potansiyel korkunçluğu, dişil olanın zarafetiyle dengelenmelidir; Burke’ün A Philosophical Enquiry into the Origin of Our Ideas of the Sublime and Beautiful adlı eserinde ifade ettiği gibi, iktidarın bu estetikleştirilmesi, Fransız devrimcilerin trajik bir şekilde başaramadığı bir şeydir. Elbette, yasanın maskülen doğasını estetize etmek yanlış olurdu. Fallusunun çirkin dolgunluğu zaman zaman görünür olmalıdır ki vatandaşlar uygun şekilde korkutulabilsin ve itaat edebilsin. Ancak hukukun yalnızca terörle işlemesi mümkün değildir, bu yüzden bazen bir travesti olmak zorunludur.
Burke, kültürel alanın —gelenekler, alışkanlıklar, duygular, önyargılar ve benzerleri— ömrünü adadığı siyasetten bağımsız olarak temel bir öneme sahip olduğuna inanıyordu ve bu düşünce doğruydu. Kültürel olanın siyasi olandan üstün olduğunu savunmanın bazı tehlikeli yolları olmuş olabilir, ancak edebi kariyerine bir estetikçi olarak başlayan Burke, ne siyaseti yüksek kültürün yüce bakış açısından küçümser ne de siyaseti kültürel meselelerin içinde eritir. Bunun yerine, antropolojik açıdan kültürün, iktidarın etkili olabilmesi için kendisini yerleştirmesi gereken zemin olduğunu kabul eder. Eğer siyasi olan, kültürel olanın içinde bir yuva bulamazsa, egemenlik de sürdürülemez hale gelir. Bu gerçeği kavramak için Jakobenlere karşı bir nefret beslemek ya da Marie Antoinette’i yüceltmek gerekmez.
Jakobenizmden hoşlanmamasına rağmen, Burke, devrimci Birleşik İrlanda hareketine karşı duyduğu sempatiyle dikkat çekiyordu; bu, bir İngiliz Parlamento üyesi için oldukça alışılmadık bir duyguydu. Kendisi de bir milletvekili olan İrlandalı oyun yazarı Richard Brinsley Sheridan ise, Birleşik İrlanda davasına derin bir bağlılıkla yaklaşıyordu. Aslında, Sheridan gizlice bir destekçiydi; bu gerçek eğer yayılmış olsaydı, Londra’daki seyircilerin yüzlerindeki tebessümü dondurabilirdi. Birleşik İrlandalılar, Romantik milliyetçiler olmalarına rağmen, Aydınlanmacı sömürgecilik karşıtlarını temsil ediyorlardı; ancak 19. yüzyılın başlarında, Romantik milliyetçiliğin yükselişi, kültürü bir kez daha siyasi sahnenin merkezine taşıdı.
Milliyetçilik, tiranları deviren ve imparatorlukları parçalayan modern çağın en etkili devrimci akımıydı; estetik ve antropolojik açıdan kültürün bu projede ne denli hayati bir rol oynadığı kanıtladı. Devrimci milliyetçilik, dil, gelenek, folklor, tarih, din, etnik köken gibi kültürel unsurlarla birlikte insanların ölmeye değecek bir amaç bulduğu veya bulabileceği bir platform sunar. Balzac veya Bowie için pek çok kişi ölmeye istekli olmayabilir, ancak daha derinlemesine kültürel bağlamlarda milliyetçilik, siyasette kilit bir rol oynar. Yeats ve MacDiarmid’den Sibelius ve Senghor’a kadar sanatçılar için yeni bir görev belirir; kamusal figürler ve siyasi aktivistler olarak ortaya çıkarlar. Gerçekten de milliyetçilik, siyasetin en lirik biçimi olarak tanımlanmıştır. İngilizler 1916’da bazı İrlandalı milliyetçi isyancıları idam ederken, bir İngiliz subayının şöyle dediği rivayet edilir: “İrlanda’ya bir iyilik yaptık: onu bazı ikinci sınıf şairlerin elinden kurtardık.”
Ulus, özgün, bütünleşik, kendini kurmuş ve kendi varlığını yaratan bir sanat eserini andırır. Bu ifadeden de anlaşılacağı üzere, sanat ve ulus, modern çağın yüce tanrılarının temsilcileri arasında yer alır. Estetik kültür, toplumsal ritüelleri, sanatçıların rahipliğini, üstünlük arayışını ve dini olan duygunun bir taklididir. Eğer dinin yerini alamıyorsa, bunun nedeni, kültürün sanatsal anlamda çok az insanı içermesi ve kültürün ayırt edici bir yaşam tarzı olarak çok fazla çatışma içermesidir. Tarih boyunca, milyarlarca insanın günlük davranışlarını ve sonsuz gerçekler arasında bir bağlantı kuran dini inanca rakip olabilecek hiçbir sembolik sistem görülmemiştir. Bu, tarihin gördüğü en kalıcı, en köklü, en evrensel popüler kültür biçimidir, ancak Sydney’den San Diego’ya kadar tek bir kültürel çalışmalar dersinde bile bulunmaz.
Liberal hümanist miras için kültür, büyük önem taşıyordu; çünkü aksi takdirde bölünmüş olanlar arasında ortak bir payda oluşturabilecek bazı temel, evrensel değerleri yansıtıyordu. Bu, yalnızca ortak insanlığımızla sağlanabilen bir zemin idi ve herhangi bir sınıf veya unvana sahip olmanız gerekmiyordu. Fakat, ortak insanlığımızın soyutluğu göz önüne alındığında, bunu somut bir deneyime dönüştürecek, görebileceğiniz, dokunabileceğiniz ve tartabileceğiniz bir şeye ihtiyaç vardı: sanat ve edebiyatın gücüne. Eğer size yaşamınızla ilgili neyin önemli olduğu sorulursa, cevap olarak dini bir vaaz veya siyasi bir broşür yerine, Shakespeare’in eserlerinden bir cildi verirdiniz. Bu proje, Marx için olduğu gibi, kendi çıkarını net bir şekilde gösterir: Kültür, burjuva devlet gibi, gerçek çatışmaları ve eşitsizlikleri dengeleyen soyut bir topluluğu ve eşitliği temsil eder. Temel ve evrensel olanın varlığına dayanarak, sınıf, cinsiyet, etnik köken gibi yüzeysel ayrımların ötesine geçmemiz istenir. Ancak liberal hümanizm, kendine özgü bir şekilde, insanların farklılıklarından ziyade ortak noktalarının daha önemli olduğunu kavramıştır. Ancak, politik olarak konuşursak, bu anlayışın yayılması zaman aldı.
Kültür vizyonu, 1960’ların sonlarından itibaren bir dizi evrimle sarsılmaya başladı. Öğrenciler, yüksek öğretime girişte, geçmişlerinin etkisi altında kalmakla birlikte, bu yeni anlayışa katılmakta isteksizdiler. Masumiyetini yitiren kültür kavramı, zaten 19. yüzyılda ırkçı ideoloji ve emperyalist antropolojiyle ilişkilendirilerek tehlikeye atılmış ve devrimci milliyetçilik çekişmeleriyle kirletilmişti. 19. yüzyılın sonlarından itibaren, kültürel üretimin genel olarak üretim sürecine giderek daha fazla entegre olması ve kitlesel fantezi üretiminin son derece karlı hale gelmesiyle, kültür bir endüstri haline geldi. Ancak bu henüz postmodernizmin doğuşu değildi. Postmodernizm, yalnızca kitle kültürünün yükselişiyle değil, tasarımdan reklamcılığa, markalaşmadan politikanın gösterişine, dövmelerden mor saçlara ve gülünç derecede büyük gözlüklere kadar toplumsal varoluşun estetize edilmesiyle gerçekleşir. Eskiden maddi üretimin karşıtlığı olan kültür, artık üretim sürecine dahil oldu.
Modernizm, artık bir asır geride kalmış olmasına rağmen, kültürü toplumun sert eleştirisini sunan son dönemdi ve bu eleştiri özellikle radikal sağ tarafından başlatılmıştı. Ancak eğer artık bu eleştiriyi yapmıyorsa, belirli bir yaşam tarzı olarak kültür de bu eleştiriyi yapmıyor demektir. Günümüzde bu tür yaşam tarzlarının çoğu, modern uygarlığı sorgulamak için değil, onun içine dahil olmak için yöneliyor gibi görünüyor. Ancak kapsayıcılık veya çeşitlilik de kendi başına iyi bir şey değildir. Samuel Goldwyn’ün ünlü sözü akla gelir: “Beni de alın!” Tüm bunlar bazen kültürel politika olarak adlandırılır ve günümüzde sözde kültür savaşlarına yol açmıştır. Schiller ve Arnold için “kültür savaşları” terimi, örneğin “iş etiği” gibi bir çelişki olurdu (Beckett’in çelişkilere karşı güçlü bir zaafı olduğu söylenir). Onlar için kültür, çatışmanın bir örneği değil, çözümün ta kendisiydi. Ancak artık kültür, politik olanı aşmanın bir yolu değil, bazı temel politik taleplerin çerçevelendiği ve mücadele edildiği bir dil haline gelmiştir. Manevi bir çözüm olmaktan ziyade sorunun bir parçası haline gelmiştir. Ve bu süreçte kültürden kültürlere geçiş yapmış bulunmaktayız.
Günümüzde hem estetik kültür hem de maddi kültür, farklı düzeylerde seviyelendirilmeye maruz kalarak tehdit altında. Estetik kültür, artan bir şekilde tüm ayrımları silen ve değerleri bir düzeye indiren meta formların etkisi altında biçimleniyor. Bu durum, bazı postmodern çevrelerde elitizm karşıtı bir yaklaşım olarak algılanıyor olsa da değer ayrımları sadece Dryden ve Pope gibi klasik figürler arasında değil, aynı zamanda Morrissey ve Liam Gallagher gibi günümüz sanatçıları arasında da varlığını sürdürüyor. Dolayısıyla, elitizm karşıtı kesimlerin kendilerini eşitlikçi bir şekilde yaşamaya yakın görmesi yanıltıcı olabilir. Öte yandan, kültürlerin farklı yaşam tarzları, gelişmiş kapitalizm tarafından giderek daha fazla düzleştiriliyor; dünyanın dört bir yanındaki kuaför salonları ve Kore restoranları, çeşitlilik ve farklılık söylemlerine rağmen, birbirlerine benzer hale gelmeye başlıyor. Kültür endüstrisinin gücünün en yüksek olduğu bir dönemde, kültür hem estetik hem de maddi açıdan krizle karşı karşıya kalıyor.
Çağımızda, kültür genellikle tam anlamıyla bir ideoloji olan kültüralizm haline gelmiştir. Biyolojizm, ekonomizm, ahlakçılık, tarihselcilik ve benzerleriyle birlikte, günümüzün önde gelen entelektüel indirgemeciliklerinden biridir. Bu teoriye göre, kültür her şeyin önünde gelir ve insanlığın doğası kültürle belirlenir. Bu doktrinin arkasında, doğaya karşı direnç gösteren, katı, esnek olmayan ve değişime karşı dirençli bir nefret yatar; ki bu, kültürün geleneksel antitezlerinden biridir. Doğanın belirsiz, öngörülemeyen ve endişe verici bir hızda değiştiği noktada, kültüralizm onu durağan ve değişmez olarak görmekte ısrar eder.
Kültür, sadece doğamızın bir unsuru değil, aynı zamanda parçasıdır. Bedenlerimizin benzersiz özellikleri nedeniyle hem mümkün hem de gereklidir. Gereklidir çünkü fiziksel bakımın kültür tarafından hızla doldurulması gereken bir boşluğa sahibiz, özellikle de bebeklik çağında hayatta kalabilmemiz için. Ayrıca mümkündür çünkü bedenlerimiz, dilin ve soyut düşüncenin gücü kadar dünyayla etkileşim kurma yeteneğine sahiptir; bu da bizi salyangozlar veya örümcekler gibi sınırlamaz, tam tersine dünyada etkileşime girmek için özel olarak tasarlanmıştır. Bu şekilde, bedenlerimize eklediğimiz kültür, bir tür protez gibi işlev görür ve uygarlık oluşturur. Ancak, Yunan trajedisinin de öngördüğü gibi, kendimizi sonsuz bir şekilde genişletebilme yetimiz, duyusal ve içgüdüsel varlığımızla bağlantı kurma yetimizi kaybetmemize yol açabilir, kendimizi aşmamıza ve varoluşumuzun anlamını yitirmemize sebep olabilir. Ancak, bu başka bir hikâye.
Dünya Basını
Eski İngiliz diplomat Proud: Batı diplomatik çözüm aramak yerine mantıksız politikalar izliyor

Eski İngiliz diplomat Ian Proud, Ukrayna ve Orta Doğu’daki gelişmeleri değerlendirerek Batılı hükümetlerin diplomatik müzakereler yerine rasyonel olmayan askeri ve siyasi politikalara yöneldiğini belirtti.
Ukrayna ve Rusya arasındaki savaş devam ederken, Batılı ülkelerin krizi yönetme biçimi ve diplomatik kanalları tamamen kapatması uluslararası ilişkiler uzmanlarının gündeminde.
Eski İngiliz diplomat Ian Proud, Cenevre’de akademisyen Doçent Pascal Lottaz’ın Neutrality Studies adlı video kanalına verdiği mülakatta, Kiev ve Moskova arasındaki çatışmanın arka planını, Batı dünyasının stratejik hatalarını, Avrupa’nın ABD’ye olan bağımlılığını ve küresel diplomasi krizini ayrıntılı bir analizle değerlendirdi.
Moskova’da görev yapmış deneyimli bir eski diplomat olan Proud, mevcut gidişatın Avrupa’yı geri dönülemez bir felakete sürüklediğini ifade etti.
Görüşmenin başında Ukrayna ve NATO unsurlarının Rusya topraklarının derinliklerine yönelik gerçekleştirdiği füze saldırıları ile Rus ordusunun Kiev’e yönelik misilleme bombardımanları ele alındı. Kiev’deki Batılı büyükelçiliklerin tahliye edilmesi ihtimalini değerlendiren Proud, savaşın ilk aşamalarında İngiltere dahil tüm yabancı misyonların şehirden ayrılıp Varşova gibi merkezlerde sürgünde diplomatik faaliyet yürüttüğünü hatırlattı.
Tırmanma aşamasında diplomatların Kiev’de tutulmasının büyük risk taşıdığını belirten Proud, kendisinin görevde olması durumunda tahliye seçeneğini ciddi şekilde düşüneceğini aktardı. Batı’nın bu süreçte itibar kaybetme korkusuyla hareket ettiğini kaydeden Proud, diplomatların varlığına rağmen diplomatik çözüm arayışlarının tamamen durdurulduğunu kaydetti.
“Diplomatlarımız var ama diplomasimiz yok”
Batı başkentlerinin Ukrayna politikasındaki rasyonellik kaybına değinen Proud, hükümetlerin askeri ve mali yardımlarla kördüğüme döndürdüğü süreci şu sözlerle eleştirdi:
“Şu anda diplomatlarımızın olduğu fakat diplomasinin bulunmadığı tuhaf bir durumun içindeyiz. Batılı hükümetler ve özellikle de İngiliz hükümeti bu konuda gerçekten büyük bir suçluluk taşıyor. Her iki tarafta da yalnızca sivil halkı etkileyen bu korkunç savaşı müzakereler yoluyla sona erdirme çabalarını tamamen bıraktık. Ne olursa olsun Ukrayna’yı desteklemek zorunda olduğumuza dair sarsılmaz bir anlatı inşa ettik. İster milyarlarca sterlinlik kaynaklar, ister savaşın gidişatını gerçekten değiştirmeyecek silahlar olsun, hatta diplomatlarımızı bu gerilim döneminde tehlikeye atmak pahasına olsun, bu desteği sürdürüyoruz. Bu savaşın sona ermesi gerektiğini kabul ederek itibar kaybetmekten o kadar korkuyoruz ki mantıksız politikalar izlemeye devam ediyoruz. Bu durum, çok uzun bir mantıksız politikalar listesinin sadece son halkasıdır.”
NATO ile Rusya arasındaki ilişkilerin geleceğine dair karamsar bir tablo çizen eski diplomat, Batı’nın çatışmayı uluslararasılaştırma eğiliminde olduğunu belirtti.
Siyasi elitlerin bir Avrupa savaşını kaçınılmaz bir gerçeklik gibi sunmalarını dehşet verici olarak nitelendiren Proud, diplomasinin dışlanmasının bu süreci hızlandırdığını savundu.
Ukrayna hükümetinin iç yapısındaki usulsüzlükler, askere alma yöntemleri ve ordu içindeki aşırılıkçı ideolojilere Batı’nın göz yumduğunu ifade eden Proud, bu durumun müzakere masasını tamamen ortadan kaldırdığını dile getirdi.
“Avrupa’da yavaş yavaş genel bir savaşa doğru sürükleniyoruz”
Askeri tırmanışın kontrolsüz biçimde sürdürülmesinin yaratacağı bölgesel yıkım konusunda uyarılarda bulunan Proud, şu ifadeleri kullandı:
“Avrupa’da yavaş yavaş genel bir savaşa doğru sürükleniyoruz. Aslında Batılı siyasetçiler bundan sürekli kaçınılmaz bir olguymuş gibi bahsediyorlar ki bu durum en şok edici şeylerden biridir. Aldığımız tüm kararlar, özellikle de diplomasinin peşinden gitmeme yönündeki tercihimiz, bunu doğrular niteliktedir. Zelenskiy rejimine, örneğin yolsuzluğa dair sürekli artan kanıtlara, kendi vatandaşlarına yönelik baskılara, genç erkeklerin cepheye zorla gönderilmesine ve Ukrayna ordusu içinde yaygın olan aşırı milliyetçi ideolojiye rağmen koşulsuz destek veriyoruz. Zelenskiy’i son Ukraynalıya kadar savaşması için desteklemeye o kadar odaklanmış durumdayız ki bu durum bizi körleştiriyor ve savaşı sona erdirecek müzakere olasılıklarını görmemizi engelliyor. Bu zihniyette hiçbir değişiklik görmüyorum ve bu nedenle, birkaç yıl sürecek olsa bile, tamamen önlenebilir olan bir savaşa yol açabilecek yavaş bir tırmanışa doğru ilerlediğimizi hissediyorum.”
NATO’nun sanayi ve üretim kapasitesinin Rusya ile geniş çaplı bir savaşı desteklemekten uzak olduğunu kaydeden Proud, Batılı planlamacıların rasyonel analiz yapmadığını savundu. ABD’nin bile İran ve Ukrayna krizleri nedeniyle mühimmat ve füze üretiminde darboğaz yaşadığına işaret eden emekli diplomat, Rusya’nın askeri gücü ve tarihsel direncinin hafife alınmaması gerektiğini söyledi.
Rus halkının Napolyon ve Nazi işgallerine karşı verdiği mücadeleyi ve İkinci Dünya Savaşı’nda kaybettiği milyonlarca insanı hatırlatan Proud, Moskova’nın her ne pahasına olursa olsun savaşacağını, Rus yönetiminin baskıyla devrileceği yönündeki Batılı beklentilerin ise tamamen hayal ürünü olduğunu belirtti.
“Avrupa’nın rolü Rusya ile gelecekteki ilişkisini belirlemektir”
Avrupa’nın Rusya ile ilişkilerini tamamen koparmasını stratejik bir hata olarak nitelendiren Proud, ilişkilerin yeniden tesis edilmesi için üç aşamalı bir mimari sundu.
Rus devlet geleneğinin Avrupa ile normal ilişkiler kurmaya her zaman açık olduğunu belirten Proud, çözüm için şu analizi yaptı:
“Ukrayna ile Rusya arasında bir barış planından bahsediliyor, bu elbette önemlidir ancak bunun neleri içerdiğini iyi analiz etmeniz gerekir. Çatışmanın iki tarafı olan Ukrayna ve Rusya arasında, silahları bırakıp gelecekte dostça olmasa bile barışçıl bir şekilde bir arada yaşayabilecekleri şartları kabul ettikleri müzakere edilmiş bir anlaşma olmalıdır. Bu sadece işin bir parçasıdır. İkinci parça ise Ukrayna’nın Avrupa ile ilişkisinin ne olacağıdır. İnsanlar bunu sürekli Ukrayna ile Rusya arasındaki barış anlaşmasının içine karıştırmaya çalışıyor. Bu ayrı bir konudur ve Avrupalılar ile Ukrayna arasında yapılması gereken bir görüşmedir. Ancak Avrupalılar, son derece karmaşık ve maliyetli olduğu için bu konuşmayı yapmaya hazır değiller ve konuyu sürekli erteliyorlar. Üçüncü ve hayati parça ise Avrupa’nın gelecekte Rusya ile ilişkisinin ne olacağıdır. Bu parça olmadan, Rusya ile uzun vadeli kriz sürecinde sadece duraklatma düğmesine basmış oluruz. Avrupa, dost olmak zorunda olmasa bile, dünyanın coğrafi olarak en büyük ülkesi ve en büyük askeri güçlerinden biriyle nasıl bir arada yaşayacağını çözmek zorundadır. Bu da Avrupalılar, İngiltere ve Rusya arasında bir diyalog gerektirir. Avrupalılar Rusya ile diplomatik diyalogdan bahsettiğinde, bu Ukrayna-Rusya barışı hakkında olmamalıdır. Bu konuyu Amerikalılara ve bölge dışındaki diğer taraflara bırakmalıyız. Avrupa’nın diplomasideki rolü, Rusya ile kendi gelecekteki ilişkisini belirlemektir. Kaja Kallas gibi isimlerin Rusya’nın ancak 1991 sınırlarına çekilmesiyle konuşabileceğini söyleyen gerçek dışı açıklamalarına baktığımda, bu düzeyde bir stratejik düşüncenin henüz ortaya çıkmadığını görüyorum.”
Avrupa ülkelerinin dış politika yapımında bağımsız hareket edemediğini ifade eden Proud, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in liderlik tarzını eleştirdi.
Kıtanın güvenliğinin ancak sınırları içindeki tüm aktörleri kapsayan bağımsız bir mimariyle sağlanabileceğini belirten eski diplomat, ABD’nin her süreçte devrede olmasının yapıcı sonuçlar üretmediğini kaydetti. Donald Trump’ın olası bir yönetiminde ABD’nin Avrupa’nın güvenlik sorunlarına yönelik ilgisinin azalabileceğini ifade eden Proud, Avrupa ülkelerinin kendi kararlarını alma yeteneğine kavuşması gerektiğini söyledi.
“Diplomasi her iki tarafın da zaten aynı fikirde olduğu zirvelere katılmak değildir”
Diplomasinin gerçek işlevinin müttefiklerle buluşmak değil, hasımlarla sorunları çözmek olduğunu vurgulayan Proud, Batı’nın son yıllarda düzenlediği uluslararası toplantıları eleştirerek şunları kaydetti:
“Diplomasi zor bir iştir, dostlukla ilgili değildir. Dostluk bir artı değerdir, eğer dost olabiliyorsanız bu daha iyidir. Ancak diplomasi farklılıkları çözmek ve bir arada yaşamanın yollarını bulmakla ilgilidir. İnsanların diplomasinin ne olduğunu yeniden hatırlamaları gerekiyor. Diplomasi, sizinle zaten aynı fikirde olan birçok insanla buluştuğunuz zirvelere katılmak değildir. Bu diplomasi değil, sadece tiyatrodur. Bu barış zirveleri, gönüllüler koalisyonu zirveleri tamamen anlamsız ve işlevsiz etkinliklerdir. Eğer masada krizin diğer tarafı olan Rusya yoksa bu görüşmelerin hiçbir faydası yoktur. Bu nedenle Avrupalıların bağımsız bir duruş sergilemesini umuyorum ancak bunu yapabileceklerine dair ikna olmaktan henüz çok uzağım.”
Batı dünyasının, özellikle de ABD’nin, diplomasiyi askeri hedefler için bir zaman kazanma perdesi olarak kullandığı yönündeki eleştirilere de değinen Proud, Minsk Anlaşmaları’na yönelik değerlendirmelerde bulundu.
Dönemin Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın, Minsk sürecinin Ukrayna’ya zaman kazandırmak için yürütüldüğü yönündeki sonradan yapılan açıklamalarına inanmadığını belirten Proud, Minsk II sürecinin o dönem Avrupa diplomasisinin samimi bir çabası ve Ukrayna tarafının girişimiyle şekillenmiş gerçek bir çözüm fırsatı olduğunu ifade etti.
Görüşmenin son bölümünde ABD’nin İran politikasına ve Orta Doğu’daki gelişmelere değinen Proud, Washington’ın attığı askeri adımlara rağmen arka planda İran ile teknik düzeyde diplomasi yürütüldüğünü aktardı.
Donald Trump’ın İbrahim Anlaşmaları üzerinden yürüttüğü bölge politikasını eleştiren Proud, bu tür adımların Körfez’deki bölünmeleri kalıcı hale getirmeyi amaçladığını söyledi.
Avrupa Birliği’nin Lizbon Antlaşması ile dış politikayı tek bir merkezde toplama çabalarının üye devletlerin özgün diplomatik yeteneklerini körelttiğini belirten Proud, Avrupa halklarının önceliğinin küresel çatışmalar değil, kendi ülkelerindeki ekonomik ve sosyal sorunlar olduğunu ifade etti.
Eski diplomat, konuşmasını, yakın zamanda yayımlanan ve 2004 yılındaki Hint Okyanusu tsunamisinin ardından bölgede görev yaptığı döneme ait insani gözlemlerini aktaran aşk romanının tanıtımını yaparak tamamladı.
Dünya Basını
‘Körfez ülkeleri İsrail’i bölgeye davet etmenin bedelini ödemek zorunda kalacak’

Quincy Sorumlu Devlet Yönetimi Enstitüsü Başkan Yardımcısı Trita Parsi, ABD ile İran arasında yürütülen müzakerelerde tıkanıklığa yol açan dondurulmuş varlıklar krizine yönelik Katar’dan gelen yeni bir teklifin masada olduğunu söyledi.
Küresel ölçekte dünya düzenini geliştiren fikirleriyle 2010 yılında Grawemeyer Ödülü’ne layık görülen ve dış politika analitiği alanında önde gelen kurumlardan biri olan Quincy Sorumlu Devlet Yönetimi Enstitüsü Başkan Yardımcısı Trita Parsi, ABD ile İran arasında perde arkasında yürütülen nükleer ve bölgesel müzakerelerdeki son durumu aktardı.
İran’ın dondurulmuş mali varlıklarının serbest bırakılması konusunun müzakerelerin önündeki en büyük engel olduğunu belirten Parsi, arabulucu rolü üstlenen Katar’ın bu krizi aşmak için yeni ve yaratıcı bir finansal teklif sunduğunu açıkladı.
İran tarafının yaklaşık 12 milyar dolarlık nakit varlığın derhal serbest bırakılması konusunda ısrarcı olduğunu ifade eden Parsi, sürece ilişkin şu bilgileri paylaştı:
“İran’ın dondurulmuş varlıklarının toplam miktarına baktığımızda 120 milyar dolar ile 150 milyar dolar arasında bir hacimden bahsediyoruz. Dolayısıyla şu an talep edilen miktar bunun oldukça küçük bir kısmını oluşturuyor. Bu miktarın yarısı olan 6 milyar dolarlık kısım, aslında 2022 yılında Joe Biden yönetimi döneminde iki ülke arasında zaten müzakere edilmiş ve üzerinde mutabık kalınmış bir tutardı. O dönem varılan anlaşmaya göre, bu para doğrudan İran’a verilmeyecek, Katar’daki bir bankaya aktarılacaktı. İran gıda veya ilaç satın almak istediğinde hazırladığı listeyi Katar’a sunacak, Katar bunu ABD’ye iletecek ve ABD’nin her bir kalemi onaylamasının ardından ödeme yapılacaktı. Ancak bu mutabakattan üç hafta sonra İran’da Mahsa Amini protestoları patlak verdi ve ABD yönetimi geri adım atarak bu fonları hiçbir zaman serbest bırakmadı.”
Katar’ın mevcut süreçte hem Washington’ın iç politika kaygılarını giderecek hem de Tahran’ın nakit ihtiyacını karşılayacak yeni bir formül geliştirdiğini aktaran Parsi, şu ifadeleri kullandı:
“Cumhuriyetçiler, Barack Obama döneminde nükleer anlaşmayı elde etmek için İran’ın fonlarının serbest bırakılmasını çok sert bir şekilde eleştirmişti. Biden yönetimi de şu an iç politikada benzer bir baskı altında kalmak ve İran’a peşinen taviz veriyormuş görüntüsü çizmek istemiyor. Temel gerçek şudur ki İran tarafından önemli nükleer tavizler gerektiren hiçbir anlaşma, İran’ın kendi parasını kendisine iade etmeden gerçekleştirilemez. Bu pratik olarak imkansızdır. Dolayısıyla bu fonların serbest bırakılmasına karşı çıkmak, aslında herhangi bir uzlaşmaya karşı çıkmak anlamına gelir. Katar’ın geliştirdiği son formüle göre, Katar doğrudan kendi kaynaklarından İran’a bir kredi sağlayacak, gelecekte ABD yaptırımları kaldırılıp İran’ın dondurulmuş varlıkları serbest bırakıldığında ise bu kaynaklar İran yerine doğrudan Katar’a aktarılarak kredi mahsup edilecek. Bu sayede ABD yönetimi iç kamuoyuna ‘Biz hiçbir İran varlığını serbest bırakmadık’ diyebilecek ve eleştirileri göğüsleyebilecektir.”
“Hürmüz Boğazı ve uranyumun seyreltilmesi konularında uzlaşı sağlandı”
Müzakere masasındaki diğer teknik pürüzlerin büyük ölçüde aşıldığını belirten Quincy Enstitüsü Başkan Yardımcısı Trita Parsi, özellikle Hürmüz Boğazı’nın güvenliği ve yüksek derecede zenginleştirilmiş uranyum stokları konusunda tarafların esneklik gösterdiğini ifade etti.
Hürmüz Boğazı konusunda İran ile Umman’ın ortak yönetim modeline Körfez İşbirliği Konseyi içindeki bazı ülkelerin destek verdiğini, ancak Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın bu duruma mesafeli durduğunu kaydeden Parsi, buna rağmen konunun müzakereleri tıkayan bir kriz olmaktan çıktığını söyledi.
Yüksek derecede zenginleştirilmiş uranyum konusundaki uzlaşmaya da değinen Parsi, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Uranyumun seyreltilmesi veya ülke dışına çıkarılması konusunda bir mekanizma kurulmuş durumda. Donald Trump döneminde ABD’nin pozisyonu, zenginleştirilmiş uranyumun tamamının ülke dışına sevk edilmesi yönündeydi ve yerinde seyreltme işlemine izin verilmiyordu. Gelinen noktada İran’ın bu stokların bir kısmını kendi tesislerinde seyrelteceği, bir kısmını ise sevk edeceği bir formül üzerinde uzlaşıldığı görülüyor. Her iki taraf da bu başlıkta gerekli esnekliği gösterdi. Şu an masadaki tek büyük düğüm finansal kaynakların serbest bırakılmasıdır ve eğer Katar’ın son önerisine Washington’dan olumlu bir yanıt gelirse, çok kısa sürede nihai bir mutabakat zaptı imzalanması beklenebilir.”
İran’ın ekonomik olarak ciddi sıkıntılar yaşadığını ve son dönemde ABD’nin deniz ablukasını sıkılaştırmasıyla ilaç ve gıda taşıyan kargo gemilerinin dahi engellendiğini belirten Parsi, “ABD yaptırımlarının ve ablukalarının İran üzerinde çok büyük bir ekonomik maliyeti var. Ancak ABD tarafı iki şeyi her zaman yanlış hesaplıyor: Bu maliyetlerin İran rejimini çok hızlı çökerteceğini düşünüyorlar ya da baskı arttığında İran’ın geri adım atacağına inanıyorlar. Oysa tarihsel olarak İran her baskı karşısında gerilimi daha da tırmandırarak yanıt vermiştir. Nitekim son günlerde Körfez’de yaşanan askeri tırmanma ve ardından gelen karşılıklı geri adım bunun en somut örneğidir” dedi.
“Lübnan’daki İsrail varlığına göz yuman bir ateşkes planı sürdürülebilir değildir”
Müzakerelerin önündeki en büyük bölgesel riskin Lübnan sahası olduğunu vurgulayan Parsi, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Lübnan üzerinden süreci sabote etme potansiyeline sahip olduğunu belirtti.
Lübnan topraklarındaki İsrail işgalinin sınırlandırılması veya tamamen sonlandırılması konusunun Tahran için müzakere edilemez bir aşama olduğunu ifade eden Parsi, şöyle konuştu:
“Lübnan’da İsrail’in işgal ettiği topraklardan tamamen çekilmesi İran için son derece açık ve kesin bir kırmızı çizgidir. İran’ın bu konudaki pozisyonundan geri adım atacağını kesinlikle düşünmüyorum. Müzakereler sırasında Donald Trump’ın İsrail tarafına çok net bir mesaj ilettiğini ve yakın zamanda bir anlaşmaya varmak üzere olduğunu belirterek, Lübnan’da bu süreci sabote edecek herhangi bir askeri tırmanmaya tolerans göstermeyeceğini bildirdiğini biliyoruz. Ancak ortada halen çok büyük belirsizlikler var. Eğer Lübnan hükümetinin de kabul etmek zorunda kaldığı aşamalı plan uygulanırsa, ilk aşamada bir ateşkes ilan edilecek, ikinci aşamada ise Hizbullah Litani Nehri’nin kuzeyine çekilirken İsrail de güney Lübnan’dan çekilecektir. Ne var ki biz bu tarz aşamalı planları daha önce Gazze’de de gördük. İsrail yönetimi daha ilk aşama imzalanırken hiçbir zaman ikinci aşamaya geçme niyetinde olmadığını açıkça beyan ediyordu. Tüm kritik tavizleri ilk aşamada karşı taraftan alıp, kendi vermesi gereken tavizleri içeren sonraki aşamaları askıya almak İsrail’in klasik bir taktiğidir.”
Hizbullah’ın, İsrail’in işgal ettiği Lübnan topraklarından eş zamanlı olarak çekilmesi şartıyla Litani Nehri’nin güneyinden çekilmeyi kabul eden bir karşı öneri sunduğunu hatırlatan Parsi, “Bu aslında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin ilgili kararlarıyla da uyumlu, son derece adil bir tekliftir. Eğer bu formül hayata geçirilirse hem Hizbullah hem de İsrail kendi kamuoylarına bir zafer anlatısı sunabilir. Ancak buradaki temel soru şudur: İsrail’in gerçek hedefi sınır güvenliği midir, yoksa Güney Lübnan’ı işgal edip buralarda yasa dışı yerleşim birimleri kurarak topraklarını ilhak etmek mi? Bugün İsrail kabinesinde açıkça Lübnan topraklarının ilhak edilmesini ve buralarda yerleşim yerleri inşa edilmesini savunan bakanların bulunması, bu endişelerin ne kadar haklı olduğunu göstermektedir” değerlendirmesinde bulundu.
“Körfez ülkeleri İsrail’i bölgeye davet etmenin bedelini ödemek zorunda kalacak”
İran dini lideri Ali Hamaney’in kıdemli askeri danışmanı Muhsin Rızai’nin, İsrail ile ilişkilerini normalleştiren Körfez ülkelerine yönelik tehdit mesajlarını da değerlendiren Trita Parsi, bu açıklamaların son derece ciddi bir stratejik yön değişimi olduğunu belirtti.
Rızai’nin, Birleşik Arap Emirlikleri ve Kuveyt gibi ülkelerin savaş sonrasında hedef alınabileceğine ve toprak bütünlüklerinin tehlikeye gireceğine yönelik sözlerinin bölgesel yansımalarını analiz eden Parsi, şu ifadeleri kullandı:
“Rızai’nin açıklamaları kesinlikle hafife alınmamalıdır, bu son derece ciddi bir tehdittir. Bu durum, bölgedeki yeni güç dengesinin parametrelerini göstermektedir. İbrahim Anlaşmaları’na imza atarak sadece ABD ile stratejik ortaklık kurmakla kalmayıp, İsrail’i doğrudan Basra Körfezi’ne davet eden ülkeler bu stratejik hatanın bedelini ödemek zorunda kalacaktır. Körfez İşbirliği Konseyi içinde şu an çok net bir bölünme var. Katar, Umman ve Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri’nin İsrail ile kurduğu bu yakın ilişki modeline tamamen karşı çıkıyor. Hatta bu ülkeler, BAE’nin Suudi Arabistan’ı İran ile doğrudan bir savaşa sürüklemek istediğini, ancak Riyad yönetiminin bu baskıya direnerek savaşa girmediğini düşünüyor. BAE eğer bugün geriye dönüp bu kararı yeniden değerlendirme fırsatına sahip olsaydı, muhtemelen İbrahim Anlaşmaları yoluna girmezdi. Ancak şu an bu sürecin çok derinindeler ve geri dönüş onlar için son derece sancılı olacaktır.”
Dünya Basını
Eski ABD’li müzakereci Alan Eyre: Ateşkes anlaşmasına varmaya çok yakınız

İran ile ABD ve İsrail arasında yeniden başlayan savaşı değerlendiren ABD Dışişleri Bakanlığının eski İran Danışmanı ve nükleer anlaşma müzakerecisi Alan Eyre, ABD Başkanı Trump’ın İsrail Başbakanı Netanyahu’yu İran’a misilleme yapmaması konusunda uyaracağını belirtti.
İran’ın İsrail topraklarına yönelik gerçekleştirdiği çok dalgalı füze saldırılarının ardından bölgede askeri hareketlilik ve diplomatik trafik en üst düzeye ulaştı.
ABD Dışişleri Bakanlığının eski İran Danışmanı ve Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) eski müzakerecisi Alan Eyre, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, sahadaki son gelişmeleri, ABD Başkanı Donald Trump’ın bu krize yönelik yaklaşımını ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hükümetinin bölgesel stratejisini derinlemesine analiz etti.
Eyre, Trump’ın İsrail’in İran’a yönelik doğrudan bir askeri misillemede bulunmasını engellemek için doğrudan devreye girdiğini belirterek çarpıcı açıklamalarda bulundu.
“İran, tırmanma üstünlüğünü elinde tutmak istiyor”
İran’ın İsrail’e yönelik gerçekleştirdiği beş dalgalı füze saldırısının stratejik boyutuna değinen Alan Eyre, bu saldırının basit bir askeri tepkinin ötesinde anlamlar taşıdığını ifade etti.
Eyre, İsrail’in Beyrut’un güneyine düzenlediği saldırıların ardından İran’ın askeri bir yanıt vermekten başka seçeneği kalmadığını belirterek, “İran disproportionate, yani orantısız bir şekilde yanıt veriyor çünkü tırmanma üstünlüğünü kurmak istiyor. Hizbullah dosyası ile İran dosyasının birbirinden ayrılamayacağını göstermeyi amaçlıyorlar ki İsrail’in yapmaya çalıştığı tam olarak bu ayrımı sağlamaktır” ifadelerini kullandı.
İsrail’in kırmızı çizgileri aşama aşama test ettiğini kaydeden eski müzakereci Alan Eyre, “İsrail’in yaptığı şey tam olarak şu: Kırmızı çizgiyi görüyorlar, ona doğru milim milim yaklaşıyorlar. Sonra o çizgiyi hafifçe geçip kimsenin fark edip etmediğini görmek için etraflarına bakıyorlar” şeklinde konuştu.
Eyre, Lübnan hükümetinin de uzun bir aradan sonra ilk kez Hizbullah’ın silahsızlandırılması konusunda İsrail ile stratejik olarak paralel bir beklenti içinde olduğunu ve bu durumun İsrail hükümetine operasyonları sürdürmek için alan açtığını kaydetti.
“Trump, Netanyahu’yu köşeye sıkıştırabilir”
ABD Başkanı Donald Trump’ın İsrail basınına yansıyan ve Netanyahu’ya yönelik “misilleme yapma” çağrısını içeren açıklamalarını değerlendiren Alan Eyre, Trump’ın İsrail üzerindeki siyasi gücünün belirleyici olduğunu savundu.
Trump’ın İsrail’de son derece popüler bir lider olduğunu ve Netanyahu’nun yaklaşan seçimler öncesinde ABD desteğini kaybetmeyi göze alamayacağını hatırlatan Eyre, konuya dair şu değerlendirmeyi yaptı:
“Eğer Başkan Trump, en azından İran’a yönelik saldırılar konusunda ‘dur’ derse, Netanyahu buna uymak zorunda kalacaktır. Trump, İsrail’in el kuklası olmadığını ve onlara ne yapacaklarını söyleyebileceğini göstermek istiyor. Bu durum Netanyahu’yu İsrail içindeki sağ kanadın saldırılarına karşı daha savunmasız hale getirecektir. Bu yüzden Netanyahu, İran’ın gerilimi tırmandırmasını sağlayacak başka yollar arayacak ve böylece sadece yanıt verdiğini iddia edebilecektir.”
Eyre, Trump’ın doğrudan askeri çatışmaları durdurma isteğinin arka planında ekonomik kaygılar olduğunu da sözlerine ekledi. Trump’ın piyasaları ürkütmekten kaçındığını söyleyen Eyre, “Başkan Trump’ın savaşı yeniden başlatmak istemediğini kesin bir veri olarak kabul ediyorum. Çünkü bunun piyasaları sarsacağını biliyor ve bu durumdayken kendi hedeflerine ulaşamaz. Kayıplarını sınırlandırmak, zafer ilan etmek ve İran’ın nükleer silah geliştirmeyeceğine dair bir mutabakat zaptı imzalamak istiyor” dedi.
“İki ila üç sayfalık bir mutabakat zaptının ötesine geçemeyiz”
ABD ile İran arasında yürütülen diplomatik temasların niteliğine dair gerçekçi bir çerçeve çizen Alan Eyre, kapsamlı bir nükleer anlaşmanın kısa vadede mümkün görünmediğini ancak ilk aşama mutabakatı konusunda iyimser olduğunu ifade etti.
Eyre, taraflar arasındaki müzakere dinamiklerini şu sözlerle açıkladı:
“İki ülke arasında doğrudan bir müzakere yürütülmüyor. Sadece Pakistan, Katar ve diğer aracılar vasıtasıyla mesajlar gidip geliyor. Muhtemelen bir birinci aşama anlaşması elde edeceğiz. Ancak kötü haber şu ki, Hürmüz Boğazı tamamen trafiğe açılmayacak. Kapsamlı bir anlaşma olmadığı sürece deniz sigorta şirketleri kargo ve gemi sigorta oranlarını eski seviyelerine düşürmeye yanaşmayacaktır. ABD ile İran arasında bir mutabakat zaptı imzalanması ihtimalini yüzde 50’nin üzerinde görüyorum ancak Gazze’deki birinci aşama anlaşmasında olduğu gibi, belirsizliklerle dolu iki ila üç sayfalık bir metnin ötesine geçemeyiz.”
İran’ın dondurulmuş varlıklarına erişim talebi ile Trump yönetiminin mali yardımlara yönelik katı duruşu arasındaki çelişkiye dikkat çeken Eyre, Katar veya diğer Körfez ülkelerinin aracı olabileceği kredi mekanizmalarının bu sorunu aşmak için kullanılabileceğini ancak teknik zorlukların sürdüğünü belirtti.
Eyre, Trump yönetiminin stratejik tutarsızlıklar sergilediğini ve bunun müzakereleri zorlaştırdığını da sözlerine ekledi.
Görüş7 gün önceXi liderliğinde yükselen Çin diplomasisi: Bütün yollar Pekin’e çıkıyor
Dünya Basını1 hafta önceABD’li iktisatçı Wolff: Küresel güney artık yeni bir dünya düzeni kuruyor
Görüş1 hafta önceÇok kutupluluğun çift yönlü asimetrisi: Yeni dünya dengesini nasıl bulacak?
Görüş2 hafta önceBüyük Güç Rekabetinden Stratejik İstikrara: Çin-ABD İlişkilerinde Yeni Yönelim
Dünya Basını2 hafta önceKomünizme karşı siper olarak Siyonizm
Görüş6 gün önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1
Diplomasi5 gün önceErmenistan ve ABD, Trump koridoru projesi için anlaşma imzaladı
Asya2 hafta önceQUAD ülkeleri kritik mineral ortaklığını başlatıyor












