Bizi Takip Edin

Rusya

Ukrayna, Almanya, Avrupa: Putin dpa’ya ne cevap verdi?

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in dün, Petersburg Uluslararası Ekonomi Forumu’nda uluslararası haber ajanslarının yöneticileriyle yaptığı basın toplantısı, Putin için bile alışılmamış uzunluğu (Kremlin resmi sitesinde yayınlanan kısmı 50 kitap sayfasından fazla tutuyor) ve cevapların kapsamlılığıyla dikkat çekiyordu.

Harici, Putin’in konuşmasının ana hatlarını sunduğu çok iyi bir özet çıkardı; bu özet mutlaka dikkatle okunmalı ve arşivlenmeli.

Bununla birlikte dpa’nın haber servisi şefi Martin Romanczyk’un sorusu ve Putin’in bu soruya verdiği çok uzun cevap üzerinde de ayrıntılı olarak durmak gerek; zira bu cevap, Kremlin’in Ukrayna’daki çatışmaya, Berlin yönetimine, Almanya’nın siyasi elitine ve Rusya-Almanya ilişkilerinin geleceğine bakışını açık seçik gösteriyor.

Putin: Bu savaşı biz başlatmadık

13 Şubat 2023’te, yani sıcak çatışmanın başlamasından sadece 11 gün önce “Olası bir çatışma üzerine düşünceler” başlığı altında şöyle yazmıştım:

“Ukrayna krizi, sadece Rusya’dan ibaret değil. Bu kriz… Almanya’yı Rusya ile düşman bir kampa girmeye itiyor, zira Almanya’nın sanayi sermayesine haddini bildirmek zorunda. … Alman sanayi sermayesinin bugün kendi bağımsız menfaatlerini Yeşiller’in iktidar ortağı olduğu bir siyasi kombinezonda hiç değilse kısa vadede gerçekleştirmesi, bütünüyle imkânsızdır.”

O yazıdaki diğer başlıklar gibi bu öngörü de eksiksiz doğrulanmıştır. Bu doğrulamanın nedeni, çoğu zaman sanıldığı gibi Almanya devletinin (veya Avrupa’daki başka herhangi bir devletin) yöneticilerinin hain olmasından (buna kuşku yok) kaynaklanmıyor. Burada söz konusu olan şey küresel mali oligarşinin menfaatleridir ve bu menfaatler yerel sanayi sermayeleriyle çatıştığında birinciler kazanıyor. Almanya’da olan tam olarak budur. Siyasi temsilcilerin iradeleri ancak tali bir önem taşır. Bugün sıklıkla unutuluyor: Almanya’da “trafik lambası koalisyonunun” kuruluş protokolünde Almanya’nın çatışma bölgelerine silah sevkiyatının yasaklanması maddesi de vardı. Daha 24 Şubat’tan önce ilk defa dpa, bu protokol maddesinin ne kadar yanlış olduğunu ispatlamaya girişti. Arkasının nasıl geldiğini biliyoruz.

Birçok defa, şansölyeyi Kafka’nın unutulmaz kahramanına benzettim: “Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.” Şansölye ise herhangi bir böcekten, mesela tahtakurusu veya hamamböceğinden çok solucanı andırıyor; çünkü bütün sandalyelerde birden oturmaya çalışırken hepsinden düşüp yerlerde sürünmeye başladı. Batı ülkelerinin yöneticileri irade sahibi rolü yapmayı çok seviyorlar (özellikle banker kökenli olanlar bu konuda çok daha ihtiraslı); oysa bunların hiçbiri bağımsız irade sahibi değildir; bunların hepsi çoktan vasallaşmış devletlerin sözümona yöneticileri olmaktan fazlası değildir; bunların hepsi temsilcisi oldukları sınıfların menfaatleri küresel mali oligarşinin menfaatiyle çatıştığında ikincisinin karşısında boyun kırıp solucana dönüşür.

Başka deyişle, “hayret, neden bağımsızlıktan vazgeçiyorlar?” sorusu yanlış bir sorudur; doğru soru şudur: “siyasi bağımlılık, sömürü pastasından daha ballı dilimler vaat ediyorsa eğer bağımsızlıktan neden vazgeçmesinler?”

Ama beri yandan sınıf mücadelesi devam ediyor; yüzyıllara dayanan demokratik hakları bir bir budanan halklar var; sınıflar ve katmanlar var; bu yıkımın hangi yoldan devam edeceği belirsiz.

Alman sanayi sermayesiyle ilgili Putin’in gözlemleri eksiksiz doğrudur: Almanya’da hızla bir sanayisizleştirme yaşanıyor; bu süreç en başında, küresel mali oligarşinin yerli sanayiye ABD’ye veya başka ülkelere taşınarak ve militarize olarak birikimini daha hızlı bir tempoyla artırma vaadi ve dayatması yüzünden Alman sanayi sermayesinin de ağzının suyunu akıtmıştı; ne var ki işler istedikleri gibi yürümüyor, başka ülkelerde sanayi yatırımları Alman sanayisinin geleneksel rekabet yeteneğini boğuyor. Ama bu arada “atı alan Üsküdar’ı geçmiş” oluyor.

Almanya’da olan biten her şeyin altında bu vardır. Çünkü tam da bu durum çok katmanlı bir sınıf mücadelesini tetikliyor — sosyal-demokratların kitle tabanının hızla çözülmesi ve partinin çürümesi bunun sonucudur (kimse aslı daha ucuzken kalitesiz imitasyona para vermez), yeni neoliberal faşizmin koçbaşı Yeşiller az çok yerinde sayıyor, aslında Yeşiller, CDU/CSU ile AfD fiilen aynı kaynaklardan besleniyor — bunların vaatlerinin tek anlamı, yeşillerin tetiklediği siyasette militarizasyon ve faşizm eşiğinin aşılması süreci devam ederken ekonominin militarizasyonunu hızlandırmaktan ibarettir.

Almanya’da tek gerçek alternatif, öyle görünüyor ki, Wagenknecht hareketidir; ancak onu da boğmak için ellerinden geleni yapacaklardır.

Ama bir giriş olmaktan çıkıp ayrı bir yazı haline gelen cümlelere son verelim ve bu konuyu genişletmeyi başka bir yazıya bırakalım.

* * *

Romanczyk’un Putin’e sorusunun son cümlesi şöyleydi:

“Siz Ukrayna’ya silah sevkiyatı kararı aldıktan sonra sayın şansölyeyi bir şekilde uyardınız mı, ihtar veya tehdit ettiniz mi?”

Putin’in uzun cevabı şöyle:

“Alman yönetiminde Alman menfaatlerini savunan hiç kimse yok”

Neden tehdit ettiğimize karar verdiniz? Biz kimseyi tehdit etmiyoruz, hele de başka bir devletin başını. Bu çok kötü bir üslup.

Bizim şu veya bu meseleyle ilgili kendi tutumumuz var. Avrupa devletlerinin, bu beyanda Almanya’nın, Ukrayna’da meydana gelen olaylarla ilgili tutumunu da biliyoruz.

Herkes Ukrayna’daki savaşı Rusya’nın başlattığını düşünüyor. Ama hiç kimse, altını çizmek isterim: batıda, Avrupa’da hiç kimse, bu trajedinin nasıl başladığını hatırlamak istemiyor. Ukrayna’da devlet darbesiyle, anayasaya karşı devlet darbesiyle başladı. İşte savaşın başlangıcı. Bu darbeden Rusya mı suçlu? Hayır. Bugün Rusya’yı suçlamaya çalışanlar, Polonya, Almanya ve Fransa dışişleri bakanlarının Kiev’e gittiklerini ve iç siyasi krizin çözülmesiyle ilgili belgeye krizin barışçıl, anayasal yoldan çözülmesi için garantör olarak imzalarını koyduklarını unuttular mı? Avrupa’da, bu meyanda Almanya’da da hatırlamak istemiyorlar bunu. Hatırlasalar şu soru doğacak: belgenin diğer imzacıları gibi o zamanki Almanya federal cumhuriyeti yönetimi de neden Ukrayna’da devlet darbesi yapan kişilerden hukuki anayasal alana dönmelerini talep etmedi? Muhalefetle o zamanki mevcut iktidar arasındaki mutabakatların garantörü olarak yükümlülüklerini neden ihmal ettiler? Olanlardan, iktidarın anayasa dışı yoldan ele geçirilmesini kışkırtan ABD’deki güçlerle birlikte onlar da suçlu. Bunun arkasından ne geldiği bilinmiyor mu? Bunun arkasından Kırım’da yaşayanların Ukrayna bünyesinden çıkma kararı geldi, Donbass’ta yaşayanların Kiev’de devlet darbesi yapanlara boyun eğmeme kararı geldi. İşte bu çatışmanın başlangıcı.

Sonra Rusya barışçıl yoldan çözüm formülü bulmak için her tür çabayı gösterdi; 2015’te Minsk’te Minsk mutabakatlarını imzaladık; bunlar da, yeri gelmişken, BM Güvenlik Konseyi kararıyla onaylandı. Uygulanması gereken belge buydu. Ama hayır, bu problemi silahlı yoldan örtmeye karar verdiler. Ukrayna’nın güneydoğusundaki sivil halka karşı topçu, tank, hava kuvvetleri kullanımı başladı. Nedense ne Almanya’da, ne diğer Avrupa ülkelerinde, ne ABD’de hiç kimse, tekrar ediyorum hiç kimse bunları hatırlamak istemiyor.

Biz Minsk mutabakatlarının imzalanmasına katkıda bulunduk, ama kimsenin kimsenin bunları uygulama niyeti olmadığı açığa çıktı. Eski Almanya şansöliyesi de, eski Fransa devlet başkanı da bunu kamuoyu önünde açıkladılar.

Sayın Romanczyk, bunu nasıl anlamalı? Kamuoyu karşısında, Minsk mutabakatlarını yerine getirmeye niyetleri olmadığını, sadece Ukrayna’yı silahlandırmak ve askeri eylemlerin devam etmesine yönelik şartları yaratmak için imzaladıklarını söylediler. Bizi aptal yerine koydular. Öyle değil mi? Olanlar başka nasıl açıklanabilir?

Sekiz yıl boyunca bu problemin barışçıl yoldan çözümüne ulaşmak için çabaladık. Sekiz yıl!

Bir defasında eski şansölye (Merkel — b.n.) bana şöyle demişti: “Biliyor musun, Kosova’da biz, NATO, evet, o zaman Güvenlik Konseyi kararı olmaksızın harekete geçtik. Ama sekiz yıldır kan dökülüyordu, Kosova’da.” Burada Donbass’ta Rus insanlarının kanı dökülürken bu kan değil de su muydu? Kimse bunu düşünmek, bunu belirtmek istemiyordu.

Nihayetinde, Ukrayna’da o zamanki yetkililer, Minsk mutabakatlarının tek bir maddesinin bile hoşlarına gitmediğini açıkladıklarında, dışişleri bakanı da, “Yapmayacağımız neymiş?” dediğinde bir şeyler yapmak zorunda kaldık.

Bu topraklarda iktisadi ve sosyal çöküntü başlamıştı, anlıyor musunuz? Sekiz yıl. Cinayetlerden, insanların: kadınların, çocukların devamlı öldürülmesinden ise hiç söz etmiyorum.

Ne yapmaya mecbur kaldık? Onların bağımsızlığını tanımaya mecbur kaldık. Neredeyse sekiz yıl bağımsızlıklarını tanımamıştık. Hep barışçıl yoldan anlaşabileceğimizi ve bu meseleyi çözebileceğimizi bekliyorduk. Sekiz yıl! Kimsenin barış mutabakatı filan hayata geçirmeyeceğini açıkladıklarında ne yapmaya mecbur kaldık? Bunu yaptırmak için silah yoluyla girişimde bulunmaya mecbur kaldık.

Bu savaşı biz başlatmadık. Savaş 2014’te devlet darbesinden ve bu devlet darbesini kabul etmeyenleri top mermileriyle bastırma girişiminden sonra başladı.

Şimdi, uluslararası olayları, uluslararası hukuku takip edenler için. Sonra ne oldu, biz ne yaptık? Sekiz yıl boyunca tanımadık. Minsk’teki barış mutabakatlarının hayata geçmesinin kaderde yazılı olmadığını anladığımızda ne yaptık? Lütfen, herkesin dikkatini rica ediyorum: bu kendi kaderini ilan eden cumhuriyetleri tanıdık. Bunu uluslararası hukuk açısından yapmaya hakkımız var mıydı, yok muydu? BM Şartının birinci maddesinin dediğine göre, vardı. Bu, milletlerin kendi kaderini tayin hakkıdır. BM Uluslararası Adalet Divanı, bağımsızlık ve öz yönetim meselesinin çözümünde, eğer herhangi bir ülkenin herhangi bir toprak parçası böyle bir karar alırsa, bu devletin en yüksek organına başvuruda bulunma yükümlülüğü olmadığı kararını almıştı. Bütün bunlar Kosova’yla ilgili yapılmıştı. BM Uluslararası Adalet Divanı’nın kararı var, orada şöyle yazılı: eğer herhangi bir toprak parçası bağımsızlık kararı alırsa bu hakkın hayata geçirilmesi için izin almak üzere başkente başvurmak zorunda değildir. Eğer öyleyse, BM mahkemesi kararında da öyle olduğu yazılı, demek ki o sırada tanınmamış olan cumhuriyetlerin, Donetsk ve Lugansk’ın bunu yapma hakkı vardı. Onlar da bunu yaptılar; peki bizim bu cumhuriyetleri tanıma hakkımız var mıydı? Elbette vardı. Olmaz mı? Biz de onları tanıdık. Sonra anlaşma imzaladık. Onlarla anlaşma imzalama hakkımız var mıydı? Tabii ki evet. Anlaşma, bu cumhuriyetlere saldırı halinde yardımda bulunmayı öngörüyordu. Ama Kiev bizim sekiz yıl boyunca tanımadığımız bu devletlere karşı savaş yürütüyordu. Sekiz yıl.

Tanımaya hakkımız var mıydı? Vardı. Sonra BM Şartı 51’inci madde uyarınca onlara yardımda bulunduk. Biliyor musunuz, kim ne derse desin, ben sayın Guterres’e de aynısını, dosdoğru bu mantığı söyledim — adım adım. Burada hata nerede? Uluslararası hukukun ihlali nerede? Böyle bir şey yok, eğer uluslararası hukuk açısından konuşuyorsanız ihlal yok.

Evet, sonra şu cevabı duyuyoruz: olsun, ama siz saldırdınız. Biz saldırmadık, biz kendimizi koruduk, herkes anlasın. Savaşa ilk adımı anayasa karşıtı kanlı devlet darbesini teşvik edenler attı.

Şimdi, silah sevkiyatı konusu. Bir çatışma bölgesine silah sevkiyatı her zaman kötüdür. Bilhassa da bu, sevkiyatı yapanların sadece silah sevk etmekle kalmayıp silahları idaresini de elinde bulundurmasıyla ilişkili olduğunda; bu çok ciddi ve çok tehlikeli bir adımdır. Siz de biz de biliyoruz ki Almanya’da bu inkar edilmiyor (gerçi basına nasıl düştüğünü bilmiyorum): bir Bundeswehr generali nereye nasıl bir saldırı yapılacağını tartışıyor: Kırım köprüsüne mi yoksa Rusya topraklarındaki başka bir tesise mi — üstelik Rusya’ya ait olduğundan kimsenin kuşkusu olmayan toprak parçalarında.

Ukrayna topraklarında Alman yapımı ilk Alman tankları göründüğünde bu Rusya’da moral ve etik bir şok yarattı, çünkü Rusya toplumunda Almanya’ya yönelik tutum her zaman çok iyiydi. Çok iyiydi. Bugün ise Rusya topraklarındaki tesislere saldırı düzenleyebilecek bir takım füzeler de ortaya çıkacağı söylenirken bu elbette Rusya-Almanya ilişkilerini kesinkes tahrip ediyor. Ama, ünlü Alman siyasetçilerinden birinin dediği gibi, Almanya’nın İkinci Dünya Savaşından sonra hiçbir zaman kelimenin tam anlamıyla egemen bir devlet olmadığını biliyoruz. Sayın Scholz ile temas halindeydik, devamlı görüşüyorduk, federal hükümetin çalışmasının niteliğiyle ilgili bir değerlendirme yapmak istemiyorum şimdi, ama bu değerlendirmeyi Alman halkı, Alman seçmeni yapıyor. Yakında Avrupa Parlamentosu seçimleri var; bakalım ne olacak orada. Bildiğim kadarıyla — ben elbette kayıtsız değilim Almanya’ya, orada ülke içinde herhangi bir zorluğa maruz kalmamaları için temas etmemeye çalıştığım birçok dostum var, onlarla ilişkilerimi sürdürmemeye çalışıyorum — bu insanları uzun yıllardır tanıyorum, güvenilir dostlar olduklarını biliyorum, Almanya’da böyle dostlarım da çok. Kısacası, Almanya’da siyasi arenada güç dengesini biliyorum; anladığım kadarıyla, yanılmıyorsam, CDU/CSU şu anda yüzde 30 civarında, sosyal-demokratlar yüzde 16 civarında, AfD yüzde 15 oldu, geri kalanları ise düşüyor. Bu, seçmenin cevabı. Almanların ruh hali, Alman halkının ruh hali.

Almanya’nın savunma alanında, genel olarak güvenlik alanında bağımlılığını anlıyorum. Siyaset, enformasyon siyaseti alanında bağımlılığını da anlıyorum; çünkü orada nereye baksanız, hangi büyük yayın kuruluşu olursa olsun nihai hak sahibi okyanus ötesinde, Amerikan fonlarından biri. Şükür öyle; Amerikan fonlarını bu siyaseti sürdürdükleri için alkışlıyorum; harikalar, Avrupa’nın enformasyon mecrasını kendi menfaatleri açısından sımsıkı ellerinde tutuyorlar. Üstelik kendilerini, burunlarını göstermemeye çalışıyorlar.

Bütün bunlara tamam. Ama nüfuz muazzam, buna karşı koymak da çok güç. Buna da tamam. Ama bir takım elementer şeyler var — bu elementer şeyler hakkında konuşmalıyız. Bugünkü Alman yönetiminde Alman menfaatlerini savunan hiç kimsenin olmaması tuhaf. Biliniyor: Almanya’nın tam bir egemenliği yok, ama Almanlar, varlar. Onların menfaatlerini de hiç değilse birazcık düşünmek gerek.

Bakın: talihsiz boru hatları Baltık denizinin dibinde havaya uçuruldu. Kimse kızmadı bile: öyle olması gerekiyordu, oldu. Biz Avrupa’ya Ukrayna toprakları üzerinden gaz sevkiyatı yapıyoruz, dahası buna devam edeceğiz. Bunu yapıyoruz. Orada iki boru hattı sistemi vardı; birini Ukrayna tarafı kapattı, vanayı çevirdi, kapattı ve bitti; oysa bunun için bir neden bulunmuyor. Sadece bir boru hattı sistemini bıraktılar — peki. Ama oradan Avrupa’ya gaz gidiyor mu, gidiyor; Avrupalı tüketiciler de bu gazı alıyor. Türkiye üzerinden de Türk Akım’dan — gene bizim gazımız Türk Akım’dan Avrupa’ya gidiyor, Avrupalı tüketiciler onu da alıyor.

Peki, Kuzey Akım’ın bir borusunu havaya uçurdular, ama Kuzey Akım’ın diğer borusu, tanrıya şükür, hayatta. Almanya neden bu borudan bizim gazımızı almak istemiyor? Bunun mantığının ne olduğunu biri açıklayabilir mi? Ukrayna üzerinden alınabilir, Türkiye üzerinden alınabilir, ama Baltık denizinden alınamaz. Bu ne saçmalıktır? Bunun hiçbir formel mantığı yok, anlamıyorum.

Avrupa artık hiç gaz almamalı deselerdi neyse. Peki, tamam, üstesinden geliriz, Gazprom üstesinden gelir. Ama buna ihtiyacınız yok; sizin okyanus ötesinden getirdikleri üç kat pahalı sıvılaştırılmış gazı almanız lazım. Peki sizin “ekolojistleriniz” ne güne duruyor, sıvılaştırılmış doğalgazın nasıl temin edildiğini bilmiyorlar mı? Hidrolik kırılma yoluyla. Bu gazın üretildiği ABD’de yaşayanlara sorun; orada musluklardan bazen su yerine çamur akıyor. Sizin hükümetteki “ekolojistleriniz” bunu bilmiyor mu? Herhalde biliyorlardır.

Polonya da işe girişti ve Yamal-Avrupa’daki kendi vanasını kapattı. Almanya’ya gaz Polonya üzerinden gidiyordu. Biz kapatmadık; Polonyalılar kapattılar bunu. Enerji alanındaki ilişkilerimizin kesilmesinin Almanya ekonomisi üzerine etkisinin sonucunu siz benden daha iyi biliyorsunuz. Bu üzücü bir sonuç. Birçok büyük sanayi işletmesi ayak basacak bir yer arıyor, yeter ki Almanya toprakları olmasın. ABD’de açılıyorlar, Asya’da açılıyorlar. Ama üretim şartları öyle ki rekabet edemez hale geliyorlar. Üstelik bu genel olarak Avrupa ekonomisi için de ağır sonuçlar doğurabilir, çünkü Almanya ekonomisi (diğer Avrupalıları gücendirmek için değil; herkes iyi biliyor bunu) Avrupa ekonomisinin lokomotifi. Aksırıp tıksıracak olsa bütün diğerleri gribe yakalanır. Fransa ekonomisi de şu anda resesyon sınırında, bunu da herkes biliyor. Alman ekonomisi daha da düşüşe geçerse bütün Avrupa’yı sarsar.

Ben bir takım Avrupa-Atlantik bağlarının tahribi çağrısı yapmıyorum, bunu istemiyorum, yoksa başlayacaklar (siz veya başkası), birileri dediklerimi duyup diyecek ki: işte, Avrupa-Atlantik dayanışmasında bölünme çağrısı yapıyor. Hayır, bu değil; dinleyin, bence sizde yanlış bir siyaset var, her adımında fena halde yanlış. Bence şu anda olanlar ABD için de büyük, devasa bir yanlış. Liderliğini koruma arzusu yüzünden, üstelik de şimdi yaptıkları gibi, kendine zarar veren vasıtalarla. Ama Avrupa için daha da kötüsü. Evet, şöyle demek mümkün: “Sizi burada, burada ve burada destekliyoruz, ama bu da bizim. Dinleyin, eğer kendi ekonomimizi baltalarsak bu herkes için kötü olur. Bunu asla yapmamak gerek, biz karşıyız, bu bir tabu, sakın denemeyin.”

Ama bugünkü federal hükümet bunu yapmıyor. Ben, dürüst olmak gerekirse, bu davranışın ne mantığı var diye bazen hayrete düşüyorum. Peki, Rusya ekonomisini baltalamaya niyetlendiler, üç-dört, altı ay içinde bunun olacağını sandılar. Ama herkes bunun olmadığını görüyor. Geçen yıl ekonomideki büyüme yüzde 3,4’tü, bu yıl ilk çeyrekte Rusya ekonomisinin büyümesi yüzde 5,4 oldu. Dahası, Dünya Bankası da uluslararası mali-iktisadi örgütlerin verilerine dayanarak yeniden hesaplama yaptı (önümüze hedef koymuştuk) — dünyada satın alma gücü paritesi açısından beşinciydik; önümüze dördüncü sıraya yükselme hedefini koymuştuk. Dünya Bankası geçtiğimiz günlerde, daha geçen hafta sanırım, GSYH’mızı hesapladı ve Japonya’yı geçtiğimiz sonucuna vardı. Dünya Bankası’nın görüşüne göre Rusya bugün satın alma gücü paritesinde dünyanın dördüncü ekonomisi. Yani hedefe ulaşıldı.

Elbette önemli olan bu değil; bu kendi başına bir hedef değil. Tempoyu, ileriye hareketi korumak önemli, bu da şimdilik gerçekleşiyor. Neden söylüyorum bunları? Övünmek için değil; bizi engellemeye, zarar vermeye, gelişmemizi frenlemeye çabalayanların, yaptıklarının bizden çok kendilerine zarar verdiğini anlaması için. Bunu anlayıp bir takım çıkarımlar yapmalı ve davranışlarını bir şekilde düzeltmeliler. Kendileri için, sevdikleri için. Ama hayır, bu olmuyor.

Kimseyi gücendirmek istemiyorum, ama kararları alan kişilerin profesyonel hazırlık seviyesi, bu beyanda Almanya’dakiler de, benim görüşüme göre daha iyisinin arzu edilmesine yol açıyor.

Rusya

Rusya Maden Rezervleri Komisyonu Başkanı rüşvetten mahkemeye çıkıyor

Yayınlanma

Rusya Devlet Maden Rezervleri Komisyonu Genel Müdürü İgor Şpurov hakkında yaklaşık 3 milyon ruble rüşvet aldığı iddiasıyla ceza davası açıldı. Soruşturma Komitesinin yürüttüğü dosya kapsamında mahkeme Şpurov’un tutuklanma talebini görüşürken, ilgili maddeden 15 yıla kadar hapis cezası istenebiliyor.

Rusya Devlet Maden Rezervleri Komisyonu (GKZ) Genel Müdürü İgor Şpurov hakkında yaklaşık 3 milyon ruble rüşvet aldığı iddiasıyla ceza davası açıldı.

RBK medya kuruluşuna konuşan kolluk kuvvetlerindeki kaynaklar, Moskova’daki Basmannıy Bölge Mahkemesinin 2 Ekim günü müfettişlerin Şpurov hakkında talep ettiği tutuklama başvurusunu değerlendireceğini aktardı.

Rusya Ceza Kanunu’nun 290. maddesinin 6. fıkrası uyarınca suçlanan GKZ başkanının karşı karşıya olduğu en yüksek ceza 15 yıl hapis olarak öngörülüyor.

Federal Maden Kullanım Ajansı (Rosnedra), Şpurov hakkında soruşturma işlemlerinin sürdüğünü doğruladı.

Kurumdan yapılan açıklamada, “Şu anda soruşturma işlemleri yürütülüyor. Rosnedra, kolluk kuvvetlerine gerekli yardımı sağlıyor” ifadelerine yer verildi.

Maden rezervlerinin onayından sorumlu tepe kurum

Rosnedra bünyesinde devlet ekspertiz organı olarak faaliyet gösteren GKZ, kullanıma sunulan maden sahalarının rezervleri ile jeolojik, ekonomik ve çevresel verilerinin resmi incelemesini yürütüyor.

Kurum aynı zamanda maden rezervlerini inceleyen ve onaylayan yetkili komisyonlara organizasyonel ve metodolojik destek veriyor.

1964 yılında Tümen’de doğan İgor Şpurov, 1987’de Tümen Endüstri Enstitüsünden maden mühendisi olarak mezun oldu.

1985 ile 1999 yılları arasında SibNİİNP bünyesinde Samotlor petrol sahasının geliştirilmesi projelerinde görev alan Şpurov, 1999 ve 2000 yıllarında aynı sahanın jeoloji ve geliştirme departmanı direktörlüğünü yürüttü. Şpurov, Aralık 2013’te GKZ genel müdürlüğü görevine atanmıştı.

Uzak Doğu’da da maden yetkilileri tutuklanmıştı

Rusya’da maden sahalarına ilişkin rüşvet soruşturmaları daha önce de üst düzey bürokratları hedef almıştı.

Şubat ayında Primorskiy Krayı’ndaki mahkeme, Uzak Doğu Federal Bölgesi Maden Kullanım Departmanı Başkanı Dmitriy Tsukanov ile yardımcısı Artem Neveselıy hakkında rüşvet suçlamasıyla tutuklama kararı vermişti.

Soruşturma makamlarına göre Tsukanov, değeri 17,5 milyon rubleyi aşan bir Lexus LX600 marka otomobili rüşvet olarak kabul etti. Tsukanov’un ticari bir şirketin temsilcisine kurumsal bilgileri aktardığı ve Magadan bölgesindeki maden arama ile işletme ruhsatının lehte koşullarla verilmesini sağladığı öne sürülüyor.

Yardımcısı Neveselıy ise jeolojik araştırma lisansının uzatılmasına aracılık etmek ve gizli bilgileri sızdırmak karşılığında aracılar üzerinden 350 bin ruble almakla suçlanıyor. Söz konusu davada rüşveti veren kişinin de tutuklandığı bildirildi.

Okumaya Devam Et

Rusya

Rusya: Saldırıya uğrayan rafinerilerin yüzde 10’unda onarım sürüyor

Yayınlanma

Rusya Başbakan Yardımcısı Aleksandr Novak, petrol şirketlerinin Ukrayna saldırıları sonrası rafinerileri daha hızlı devreye aldığını ve hasarın azaldığını açıkladı. Rusya Savunma Bakanlığı bir gecede 646 İHA’nın düşürüldüğünü duyururken dört rafinerinin hedef alındığı bildirildi.

Rusya Başbakan Yardımcısı Aleksandr Novak, petrol şirketlerinin Ukrayna saldırılarının ardından rafinerileri işletmeye alma süresini kısalttığını ve tesislerdeki hasarın belirgin ölçüde azaldığını öne sürdü.

TASS haber ajansının aktardığına göre Novak, bu durumun şirketler, Enerji Bakanlığı ve Savunma Bakanlığının ortaklaşa yürüttüğü savunma önlemleri sayesinde sağlandığını söyledi.

Novak, rafinerilere yönelik tehdit modellerine uygun pasif koruma sistemleri kurulduğunu ve hava savunma araçlarıyla aktif korumanın güçlendirildiğini belirterek “Tesislerimize yönelik sürekli akınlardan kaynaklanan hasarın son dönemde çok daha düşük olduğunu gözlemliyoruz” dedi.

Novak ayrıca petrol şirketlerinin, üretimin durmasından kaynaklanan yüksek zararlar sebebiyle güvenlik önlemlerini kendi bütçelerinden finanse ettiğini kaydetti.

Dört rafineriye saldırı düzenlendi

Novak, 2 Ekim gecesi Ukrayna ordusunun Rusya topraklarındaki dört petrol rafinerisini hedef aldığını, saldırıların tümünün püskürtüldüğünü iddia etti. Teknolojik ekipmanın zarar görmediğini savunan Novak, yalnızca bir tesiste hasar tespit çalışmalarının devam ettiğini açıkladı.

Rusya Savunma Bakanlığı ise aynı gece Rusya bölgeleri, Kırım, Karadeniz ve Azak Denizi üzerinde toplam 646 insansız hava aracının düşürüldüğünü duyurdu. Volgograd Bölge Valisi Andrey Boçarov da gece saatlerinde bir sanayi altyapısına yönelik saldırı gerçekleştiğini kaydetti.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 1 Eylül’de yaptığı açıklamada hasar gören rafinerilerin yaklaşık yüzde 10’luk kısmının onarılmayı beklediğini bildirmişti.

Novak ise bu açıklamanın hemen ertesinde, bakımdan çıkan tesislerin tedariki artırmasıyla yakıt piyasasının daha istikrarlı hale geldiğini savunmuştu.

Başbakan Birinci Yardımcısı Denis Manturov da rafinerilerdeki onarım ve restorasyon sürelerini asgariye indirmeye çalıştıklarını, çalışmaların hasarın boyutuna ve parça ihtiyacına göre değiştiğini fakat önceliğin tesisleri hızla devreye almak olduğunu ifade etmişti.

Manturov, kapasitelerin korunması, yedeklenmesi ve onarım sürelerinin kısaltılması talimatını vermişti.

Putin, rafinerilerin güvenliğini ağustos ayı sonunda sanayi ve enerji tesisleri dahil kritik altyapıların korunmasına yönelik imzaladığı kararnameyle ilişkilendirmişti.

Tesislerin teçhizat ve korunması için on milyarlarca ruble ayrıldığını kaydeden Putin, kararnamede yer alan geçici yönetim uygulamasının bir kamulaştırma anlamına gelmediğini vurgulamıştı.

Novak, şirketlerin savunma önlemlerini Savunma Bakanlığı ve Ulusal Muhafızlar (Rosgvardiya) ile koordineli yürüttüğünü aktardı.

Okumaya Devam Et

Rusya

Schröder Rusya’da 22 mağazalı hipermarket zincirinin yönetimine geçti

Yayınlanma

Almanya’nın eski Başbakanı Gerhard Schröder, Rusya’da faaliyet gösteren perakende zinciri Globus’un stratejik yönetimini üstlendi. Ülkede sekiz bölgede 22 hipermarketi kapsayan ağda görev alan Schröder, gıda tedarikinde ekonomik bağların korunması gerektiğini savundu.

Almanya’nın eski Başbakanı Gerhard Schröder, Rusya’da faaliyet gösteren perakende zinciri Globus’un stratejik gelişim süreçlerini yönetecek.

Rus medya kuruluşu RBK’ya konuşan şirket temsilcisi, OOO Giperglobuş Genel Kurulu kararıyla Schröder’in denetim kurulu üyeliğine getirildiğini duyurdu.

Temsilcinin verdiği bilgiye göre Schröder, Rusya pazarındaki genel yönetim süreçlerine dahil olacak ve şirketin uzun vadeli planlamasına katkı sunacak.

Globus Holding hissedarı ve OOO Giperglobuş’un sahibi Thomas Bruch, basın servisi aracılığıyla yaptığı değerlendirmede, atamanın şirketteki uzmanlık desteğini artırma ihtiyacından kaynaklandığını bildirdi.

Bruch, eski başbakanın Rusya’nın siyasi ve iktisadi hayatındaki uzun yıllara dayanan tecrübesinin, mevcut koşullarda “diyalog odaklı bir yaklaşım” izlemeyi ve yapıcı çözümler geliştirmeyi kolaylaştıracağını kaydetti.

Gerhard Schröder ise ekonomik temasların ve yatırımların sürdürülmesinin önemini vurgularken, gıda tedarik sektörünü temel bir işbirliği alanı olarak niteledi.

Basın servisinin aktardığına göre Schröder, “Kriz dönemlerinde bu bağlar birbirini dinlemeyi ve geleceğe dönük yollar belirlemeyi mümkün kılması açısından ayrı bir değer taşıyor” ifadesini kullandı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, daha önce yaptığı bir değerlendirmede, Avrupa tarafından Rusya ile yürütülecek diyalog zemini için Schröder’in tercih edilen bir müzakereci olduğunu dile getirmiş ve bu öneriyi kendisine duyduğu yüksek güvenle gerekçelendirmişti.

Putin, 2026 yılında St. Petersburg Uluslararası Ekonomi Forumu (SPIEF) marjında uluslararası haber ajanslarının temsilcileriyle gerçekleştirdiği toplantıda, Schröder’in tutumunu savunma cesaretine sahip bir siyasetçi olduğunu söylemişti.

Rusya Devlet Başkanı, eski başbakanın Kuzey Akım gibi altyapı projelerini hayata geçirerek Almanya sanayisine uygun maliyetli ve güvenilir sevkiyat sağlamayı amaçladığını da anımsatmıştı.

Rusya’daki perakende yapısı OOO Giperglobuş, Ocak 2025’te Almanya merkezli Globus Holding bünyesinden ayrıldı.

Rusya’nın Merkez Federal Bölgesi’ndeki sekiz bölgede faaliyet gösteren ağın bünyesinde, 2025 yılı sonu itibarıyla 22 hipermarket yer alıyor. Şirket, faaliyetlerini doğrudan ana şirketin finansmanına bağlı kalmaksızın kendi öz kaynaklarıyla yürüttüğünü açıklıyor.

Almanya kökenli zincir, gıda odaklı hipermarket segmentinde orta ve üst gelir grubuna hitap ediyor.

Rusya pazarına 2006 yılında Moskova bölgesindeki Şçyolkovo kentinde açtığı ilk mağazayla giren Globus, 2022 yılı sonrasında ülkeden ayrılmayan az sayıdaki yabancı perakendeci arasında yer alıyor.

Ülkedeki varlığını sürdüren yabancı şirketler arasında Alman Metro Cash & Carry, Fransız Auchan ve eski adı Leroy Merlin olan Lemana PRO da bulunuyor.

Rusya’da yabancı şirketlerin mülkiyet yapısına dönük idari adımlar ise genişliyor.

Vladimir Putin, eylül ayı ortasında imzaladığı kararnameyle Auchan, Lemana PRO, lojistik şirketi FM Logistic ve Nestle’nin Rusya operasyonlarının yönetimini L.E.V. Management şirketine devretti. 28 Eylül’de ise Metro’nun ülkedeki ticari varlıkları UK Torg Rus yönetiminin idaresine verildi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English