Bizi Takip Edin

Asya

Cammu ve Keşmir: Yarım asırlık çatışmanın tarihi

Yayınlanma

Hindistan ile Pakistan arasında on yıllardır süren Cammu ve Keşmir anlaşmazlığı, bölgenin statüsü konusundaki belirsizlik ve sık sık yaşanan çatışmalarla devam ediyor. Son olarak 22 Nisan 2025’te yaşanan ve 26 turistin ölümüne yol açan saldırı, iki nükleer güç arasındaki gerilimi yeniden tehlikeli bir boyuta taşıdı ve Hindistan’ın İndus Suları Anlaşması’nı askıya almasına neden oldu.

Hindistan ile Pakistan arasında on yıllardır devam eden Cammu ve Keşmir sorunu, 22 Nisan 2025’te Pahalgam kentinde 26 turistin Direniş Cephesi adlı bir grup tarafından öldürülmesiyle yeniden alevlendi. Yeni Delhi, bu örgütü ABD, Rusya, Hindistan ve diğer bazı ülkelerde terör örgütü olarak tanınan ve yasaklanan Pakistan merkezli Leşker-i Tayyibe’nin bir kolu olarak görüyor. Saldırının ardından Hindistan, Pakistan ile 1960’ta imzalanan ve 1965 ile 1971’deki savaşları atlatan İndus Nehri sularının paylaşımına ilişkin anlaşmayı askıya aldı ve iki ülke arasındaki tek kara sınır kapısını kapattı.

Hindistan altkıtasının kuzeybatısında, Himalayalar ve Tibet’in eteklerinde yer alan Cammu ve Keşmir, 1846’dan itibaren ayrı bir prenslik iken, 1947’den bu yana Hindistan ve Pakistan arasında bir anlaşmazlık konusu oldu. İki ülke, Cammu ve Keşmir için 1947-1948, 1965 ve 1971 yıllarında üç kez savaştı, 2003’ten beri kırılgan bir ateşkes yürürlükte olsa da bölgenin statüsü hâlâ çözüme kavuşturulamadı. Ekim 2019’a kadar Hindistan’ın kontrolündeki Cammu ve Keşmir eyalet statüsündeyken, daha sonra Cammu ve Keşmir ile Ladakh olmak üzere iki birlik toprağına bölündü.

Cammu ve Keşmir’in Hindistan kontrolündeki bölümünde ayrılıkçı eğilimler güçlü olup, 1980’lerin sonlarından itibaren bölgenin kendi kaderini tayin hakkını veya Pakistan’a katılmasını savunan muhalif ve terörist gruplar faaliyet gösteriyor. Yeni Delhi, İslamabad’ı düzenli olarak bu gruplara maddi ve mali destek sağlamakla suçluyor.

Bölgenin coğrafi yapısı ve nüfusu incelendiğinde, Cammu ve Keşmir’in 222 bin 236 kilometrekarelik bir alana sahip olduğu ve 2011 nüfus sayımına göre 12 milyon 541 bin 302 kişilik bir nüfusa ev sahipliği yaptığı görülüyor. Bölge, etnik ve dini açıdan birbirinden oldukça farklı üç bölgeden oluşuyor: Keşmir Vadisi sakinlerinin yüzde 97,2’si Sünni Müslüman iken Hindular (Keşmirli Brahman Panditler) yüzde 2’den az. Cammu’da Dogri dilini konuşan Hindular (yüzde 65 civarında) çoğunlukta olmakla birlikte önemli bir Sünni nüfus (yüzde 35 civarında) da bulunuyor. Ladakh’ta ise nüfusun yaklaşık yüzde 47’si Şii (çoğunlukla Kargil bölgesindeki Baltiler), yaklaşık yüzde 46’sı ise Budist (çoğunlukla Leh bölgesindeki Ladakhlılar). Cammu ve Keşmir, nüfusunun yüzde 72,5’inin köylerde yaşadığı, ağırlıklı olarak kırsal bir bölge. Sakinlerinin neredeyse üçte ikisi doğrudan veya dolaylı olarak tarımla uğraşıyor; pirinç, mısır, buğdayın yanı sıra meyve, kuruyemiş, çiçek, safran yetiştiriciliği ve ünlü Keşmir keçileri de dahil olmak üzere koyun ve keçi yetiştiriciliği yapıyor.

Cammu ve Keşmir’in fiili bölünmüşlüğü

Keşmir’in kontrolü fiilen dört eşitsiz parçaya bölünmüş durumda. Eski prensliğin 1846 sınırlarındaki topraklarının yüzde 45,6’sı Hindistan tarafından kontrol ediliyor; bu alanlar Cammu, Keşmir Vadisi (Keşmir) ve Ladakh’ın bir kısmını içermekte olup, Keşmir’in güney ve güneydoğusunda yer alıyor. 2019’a kadar 22 ilçeden oluşan Cammu ve Keşmir eyaletini oluşturan bu bölgeler, daha sonra Cammu ve Keşmir ile Ladakh olmak üzere iki birlik toprağına ayrıldı. Bunlardan ilki olan Cammu ve Keşmir, idari olarak 20 ilçeye (Cammu ve Keşmir’de onar ilçe) bölündü. Eski eyaletin diğer iki ilçesi ise 2019’da Ladakh birlik toprağını oluşturdu. Bölgenin üçte biri (78 bin 114 km²) Pakistan tarafından tutuluyor; bunlar Azad Keşmir (Özgür Keşmir) ve Gilgit-Baltistan olup, bölgenin kuzey ve kuzeydoğusunda yer alıyor. Geriye kalan yüzde 19,2’lik kısım ise Çin’in kontrolünde. Pekin, iki bölgeyi kontrol ediyor: Ladakh’ın kuzeydoğusundaki Leh’te bulunan ve ÇHC’nin 1962’den beri kontrol ettiği Aksay Çin (37 bin 555 km²) ve Mart 1963’te Pakistan tarafından Çin’e devredilen 5 bin 180 km²’lik Şaksgam Vadisi.

Cammu ve Keşmir’in tarihi, 1346’ya kadar Hint hanedanları, 1819’a kadar Müslüman hanedanlar tarafından yönetildi, ardından bölge Sih Pencap’ının kontrolüne geçti. 1845-1846 yıllarında İngilizler bu bölgeyi Sihlerden aldı. Mart 1846’da Dogra halkından Cammu Prensliği racası Gulab Singh, Rajput Dogra hanedanından, Keşmir Vadisi’ni İngilizlerden 7,5 milyon rupi fidye ve yıllık sembolik bir at, 12 Keşmir keçisi ve üç çift Keşmir şalı vergisi karşılığında satın aldı. Bundan önce Ladakh (1834’te) ve Baltistan (1840’ta) bölgelerini de kendine bağladı, ölümünden sonra ise 1860’a kadar Gilgit de tabi kılındı. Böylece, Britanya Hindistanı, Rus İmparatorluğu ve Çing Çin’i arasında bir tampon bölge olarak görülen çok etnikli ve çok dinli bir prenslik kuruldu. Cammu’da Dogra Hinduları çoğunluktayken, Keşmir’de Sünni Müslümanlar (çoğunlukla Keşmirliler), Tibet Ladakh’ında ise Budistler ve Şii Müslümanlar hakimdi. Yeni devlet oluşumunda Dogra Hinduları yönetici sınıfı oluşturmuş ve Keşmirli Brahmanlara dayanırken, Müslüman nüfus (prensliğin yüzde 85’i) ayrıcalıksız çoğunluk konumuna düşürüldü, çeşitli vergilere ve angaryalara tabi tutuldu. 20. yüzyılın ilk yarısında, Müslüman çoğunluğun kültürel ve siyasi haklarını savunan ilk örgütler kuruldu, yerli aydınlar arasında “azadi” (özerklik) ve Sufi İslam’ın ve daha az ölçüde Keşmir Şivacılığı’nın etkisiyle şekillenen özel bir bölgesel Keşmir kimliği olan “Keşmiriyat” fikirleri yayıldı. Temmuz 1931’de prenslik polisinin 20’den fazla silahsız Müslümanı öldürdüğü olaylar, Müslümanların toplumsal ve siyasi seferberliğinin katalizörü oldu. 1940’ların başına gelindiğinde, Keşmir Vadisi’ndeki siyasi örgütler arasında Keşmir milliyetçiliği pozisyonunu savunan Ulusal Konferans başrolü oynadı. Aynı zamanda, Cammu, Punch ve Mirpur Müslümanları, gelecekteki Pakistan’a katılmaya çok daha fazla eğilimli bir parti olan Müslüman Konferansı’nı destekledi.

Ağustos 1947’de Britanya Hindistanı’nın Hindistan ve Pakistan olarak iki bağımsız devlete bölünmesinin ardından Keşmir Prensliği’nin statüsü resmi sınır anlaşmalarıyla belirlenmedi, Hindistan’a mı Pakistan’a mı katılacağı ya da bağımsız kalacağı konusunda seçim yapmasına izin verildi. Maharaca Hari Singh başlangıçta bağımsızlık elde etmeyi ummuştu, ancak kısa süre sonra batı sınırındaki Punch şehrinde Müslüman gazilerin isyanı başladı, Pakistan topraklarından kabilevi Peştun güçleri Keşmir’e girdi ve prensliğin yazlık başkenti Srinagar’a doğru ilerlemeye başladı. Sonuç olarak maharaca Hindistan’dan yardım istedi ve Ekim 1947’de 1846 sınırları dahilinde birliğe katılma anlaşmasını imzaladı. Bu durum, o zamana kadar prensliğin üçte birini kontrol eden Pakistan ile açık bir çatışmayı tetiklemiş, her iki ülke de Birleşmiş Milletler’e (BM) birbirleri hakkında şikayette bulundu. Ertesi ay, nominal olarak maharacanın mülkleri arasında sayılan ancak 1947’ye kadar özel bir İngiliz ajansı tarafından yönetilen Gilgit’teki isyancı askerler, Keşmir valisini tutuklamış ve bu bölgenin Pakistan’a katıldığını ilan etmişti.

İlk savaşın (1947-1948) sonunda Keşmir’e sevk edilen Hint birlikleri, Peştun milislerinin, düzenli Pakistan birliklerinin ve onlara katılan Müslüman isyancıların ilerleyişini durdurdu. Ocak 1949’a kadar çatışmalar durduruldu ve Temmuz 1949’da bölgeyi ikiye ayıran bir ateşkes hattı çizildi: Hint kontrolündeki (Srinagar merkezli Cammu ve Keşmir) ve Pakistan kontrolündeki (Muzafferabad merkezli Azad Keşmir). Bu sırada BM, Cammu ve Keşmir hakkında birkaç karar (No. 38, 39, 47, 51) kabul etti, bunlar arasında bu toprağın kendi kaderini tayini için referandum yapılmasını talep eden 47 sayılı karar da bulunuyor. Başbakan Cevaharlal Nehru da bölgede plebisit düzenleme sözü verdi. Ancak Hindistan ve Pakistan’ın bölgeden askerlerini çekmeyi reddetmesi nedeniyle referandum yapılamadı.

Soğuk barış dönemi

1950-1962 yılları arasında ÇHC, Hindistan ile sınır çatışmaları sonucunda Ladakh’taki Aksay Çin’i kontrol altına aldı, 1963’te ise Pakistan ile yapılan bir anlaşma uyarınca Pekin, İslamabad’dan kuzey Keşmir’in bir başka bölümünü aldı. Hindistan ve Pakistan arasındaki bir sonraki büyük silahlı çatışmalar 1965 ve 1971 yıllarında patlak verdi. 1972’de Simla’daki müzakerelerde ateşkes hattı, Keşmir’in fiili olarak iki idari bölgeye bölünmesini pekiştiren “Kontrol Hattı”na dönüştürüldü. Bu durum, iki ülke arasındaki gerilimi ortadan kaldırmadı. 1980’lerin ortalarından itibaren Hindistan, Karakurum eteklerindeki yüksek rakımlı Siaçen Buzulu’nun büyük bir bölümünü kademeli olarak ele geçirdi. Mayıs 1999’da Pakistan ordusu, Keşmirli ayrılıkçıların Kargil’e geçişini sağladı, bu da aynı yılın Mayıs-Temmuz aylarında ciddi sınır çatışmalarını tetikledi. 2003 yılında taraflar kırılgan bir ateşkese ulaştı, ancak bu ateşkes sürekli olarak bombardımanlar, provokasyonlar ve sınır çatışmalarıyla ihlâl edildi. Bununla birlikte, 2005’te Srinagar ile Muzafferabad arasında otobüs seferleri yeniden başladı, 2008’de ise sınır ötesi ticaret başladı. Durum, sınır olaylarının yoğunluğunun keskin bir şekilde arttığı 2016’dan itibaren yeniden kötüleşmeye başladı, ancak Mayıs 2018’de taraflar 2003 anlaşmalarına geri dönmeyi kabul etti.

Gerginlik, Şubat 2019’da Pakistanlı İslamcı terör örgütü Ceyş-i Muhammed’e mensup bir intihar bombacısının Keşmir’de patlayıcı yüklü bir araçla polis otobüsüne çarpması sonucu 40’tan fazla kişiyi öldürmesinin ardından keskin bir şekilde arttı. Pakistan makamları, terör saldırısıyla ilgileri olduğu yönündeki suçlamaları reddetti. Bunu, Yeni Delhi’nin Ceyş-i Muhammed’in büyük bir eğitim kampına düzenlediği hava saldırısı da dahil olmak üzere bir dizi çatışma izledi. 22 Mart 2019’da Pakistan Başbakanı İmran Han ve Hindistan Başbakanı Narendra Modi, askeri operasyonların durdurulması ve terörle ortak mücadele konusunda anlaştı. Ağustos 2019’da Hint makamlarının Cammu ve Keşmir’in özerkliğini kaldırmasının ardından çatışmaların yoğunluğu keskin bir şekilde arttı, sadece 2020’de 4 binden fazla olay kaydedildi. Ayrıca, Mayıs 2020’de Çin sınırındaki durum tehlikeli bir şekilde kötüleşti. Ancak 2021’de Yeni Delhi ve İslamabad sınırdaki gerilimi yeniden azaltmayı başardı.

Silahlı ayaklanmanın geçmişi ve dönüşümü

Hindistan Keşmiri’nde ayrılıkçılık ve terör, 1951’den 1980’lerin sonuna kadar Cammu ve Keşmir yasama meclisinde 1930’lardan beri var olan Ulusal Konferans partisinin hakimiyetiyle karakterize ediliyor. Partiyi, Cevaharlal Nehru ile iyi ilişkileri olan karizmatik politikacı Şeyh Muhammed Abdullah yönetiyordu. Nehru, Keşmir’i tek bir laik Hindistan çerçevesinde Müslüman ve Hindu topluluklarının bir arada yaşamasının bir “vitrini” haline getirmeyi umuyordu. Ancak 1970’lerin sonlarına doğru eyalette bölgesel ve mezhepsel kutuplaşma güçlendi. 1972’de İslamcı ve açıkça Pakistan yanlısı bir güç olan Cemaat-i İslami temsilcileri ilk kez bölgesel parlamentoya girdi. 1987 seçimlerinden sonra, Birleşik İslam Cephesi’nde birleşen özerklik yanlısı siyasi güçler koalisyonu, kazanan Ulusal Konferans’ı ve Delhi ile diyaloğa açık lideri Faruk Abdullah’ı büyük çaplı sahtekarlıkla suçladı. Bölgede kitlesel protestolar ve gençliğin radikalleşmesi başladı.

İki yıl sonra Cammu ve Keşmir’in kendi kaderini tayin mücadelesi silahlı bir aşamaya geçti ve yüzden fazla silahlı grup ortaya çıktı. Bunlar arasında başlangıçta laik ve ayrılıkçı Cammu ve Keşmir Kurtuluş Cephesi (JKLF) hakimken, 1992’den itibaren Cemaat-i İslami ve Pakistan Servislerarası İstihbaratının (ISI) Keşmir bölümüyle bağlantıları olan Pakistan yanlısı İslamcı Hizbul Mücahidin (HM) öne çıktı. 1990’da Hindistan hükümeti, Keşmir’i “kargaşa bölgesi” ilan eden Silahlı Kuvvetler Özel Yetkiler Yasası’nı (AFSPA) yürürlüğe koydu. 1990’ların ortalarından itibaren partizan-terörist faaliyetlerin yoğunluğu azalmaya başladı ve 11 Eylül 2001 terör saldırılarından sonra Pakistan’ın Keşmirli gruplara açık desteği azaldı. Aralık 2002’ye kadar çatışma, yaklaşık 19 bin muhalif ve yaklaşık 6 bin Hint askeri ve polisi de dahil olmak üzere 35 bin 200 kişinin hayatına mal oldu.

Hindistan güvenlik güçlerinin karşı-partizan operasyonları sonucunda JKLF neredeyse tamamen yok edildi ve HM ciddi şekilde zayıflatıldı, ancak bölgede Pakistan Servislerarası İstihbaratına örgütsel olarak bağımlı olan ve Pakistan topraklarında üsleri ve eğitim kampları bulunan çok sayıda daha küçük ve radikal grup faaliyet göstermeye devam etti. Bunlar arasında El Kaide bağlantılı Ceyş-i Muhammed (Muhammed’in Ordusu) ve Leşker-i Tayyibe bulunuyor. 2010’ların başından itibaren güney Keşmir gençliği arasında Selefi-cihatçı eğilimler de dahil olmak üzere İslam’ın aşırı muhafazakar akımları yayılmaya başladı. Göreceli bir sükunet döneminden sonra, 2013’ten itibaren kitlesel protestolar ve silahlı eylemler yeniden artmaya başladı; HM lideri Burhan Vani’nin Temmuz 2016’da ölümü, cenazesine 20 bin kişinin katılması ve hızla kanlı ayaklanmalara dönüşmesi bu artışın katalizörü oldu. 2000’lerin başında İslamcı silahlı yeraltı örgütleri arasındaki Keşmirlilerin oranı yüzde 30 ila 40’ı geçmezken, 2015’e gelindiğinde bu oran yüzde 77’ye ulaştı.

307. Madde: Özel statü ne anlama geliyor?

Hindistan bünyesinde Cammu ve Keşmir’in özel statüsü ilk olarak 1950’de kabul edilen birlik Anayasası’nın 370. maddesiyle düzenlendi. Buna göre eyalet geniş bir özerklik kazandı, birliğin yasama yetkileri dış politika, savunma ve iletişim konularıyla sınırlandırıldı. 1951’de eyalet meclisi seçilmişti, 1956’da Anayasa kabul edilmişti (Ocak 1957’de yürürlüğe girdi). Bu Anayasa, diğer hususların yanı sıra Keşmirlilere gayrimenkul sahibi olma ve istihdam konularında ayrıcalıklar tanıyan “daimi ikamet edenler” özel statüsünü garanti etti (bu, maharacanın 1927 ve 1932 tarihli kararnamelerindeki hükümlere dayanıyordu). Bu hak, yerel yasama meclisine birlik Anayasası’nın 35-a maddesiyle (1954 tarihli anayasal kararname ile yürürlüğe kondu) tanındı.

Cammu ve Keşmir’in “özel statüsünün” kaldırılması meselesi, Hindistan’daki çeşitli milliyetçi güçlerin ve eyaletin birliğin siyasi sistemine tam entegrasyonunu savunan Cammu politikacılarının bir kısmının taleplerinin merkezinde yer alıyordu. On yıllar boyunca eyalete, birlik parlamentosunun 97 yetkisinden 94’ü ve birlik Anayasası’nın 395 maddesinden 260’ı uygulandı. Ladakh ise birlik toprağı statüsü talep ediyordu.

Modi hükümetinin müdahalesi

2014 yılında milliyetçi Hindistan Halk Partisi’nin (Bharatiya Janata Partisi – BJP) iktidara gelmesinin ardından Cammu ve Keşmir üzerindeki baskı arttı ve 2019 baharındaki seçimler öncesinde eyaletin özel statüsünün kaldırılması BJP’nin başlıca seçim vaatlerinden biriydi. 5 Ağustos 2019’da Narendra Modi hükümeti tek taraflı olarak Anayasa’nın 370. maddesini ve bundan kaynaklanan 35-a maddesini yürürlükten kaldırdı. Eyalet, iki birlik toprağına bölündü: Cammu ve Keşmir (kendi yasama meclisiyle) ve Ladakh (kendi parlamentosu olmadan), bu arada kolluk kuvvetlerinin ve diğer bazı önemli yetkilerin sürdürülmesi işlevleri birlik hükümetine devredildi. Bu karardan önce Keşmir’e 35 bin güvenlik gücü gönderilmiş, tüm eğitim kurumları kapatılmış, üç eski başbakan da dahil olmak üzere neredeyse tüm önemli politikacılar ev hapsine alınmış veya gözaltına alınmış, iletişim ve internet kesilmişti. Bu karar 31 Ekim’de yürürlüğe girdi. Anayasa’nın 370. maddesinin kaldırılmasının ardından diğer eyaletlerden Hintlilerin Cammu ve Keşmir’de toprak, gayrimenkul satın almalarına ve işe girmelerine izin verildi (daha önce bu hak sadece “daimi ikamet edenlere” aitti). Aralık 2023’te Hindistan Yüksek Mahkemesi, eyaletin lağvedilmesi kararını onayladı.

Pakistan kontrolündeki Cammu ve Keşmir kısmı (Azad Cammu ve Keşmir—AJK veya Azad Keşmir), nominal olarak kendi geçici Anayasası (1974), cumhurbaşkanı, hükümeti, yasama meclisi, yüksek ve yüce mahkemesi olan kendi kendini yöneten bir devlet oluşumu. Ancak fiilen tamamen Pakistan’a, Keşmir İşleri Bakanlığı’na ve İslamabad merkezli Keşmir Konseyi’ne bağlı; siyasi-idari ve anayasal-hukuki sistemi Pakistan’daki değişikliklerle eş zamanlı olarak değişti. Tarihi, 5 Ekim 1947’de Ravalpindi’de kurulan ve 24 Ekim’de resmen ilan edilen “sürgündeki hükümete” dayanıyor. Bu hükümet, amacı Dogra hanedanının ve Hint birliklerinin egemenliğinden prensliğin “tamamen kurtarılması” için Müslüman Konferansı liderliğindeki Pakistan yanlısı güçlerin eylemlerini koordine etmek olan geçici bir askeri organ olarak tasarlanmıştı. BM Güvenlik Konseyi, bu hükümeti eyaletin meşru hükümeti olarak tanımadı, 1948’den beri BM bu organı “yerel idare” olarak nitelendiriyor.

Azad Keşmir’in Pakistan ile ilişkileri, Nisan 1949’da Karaçi’de yapılan anlaşmalar ve ardından gelen 1950, 1952 ve 1958 tarihli yasalarla resmileştirilmiş, ancak bölgenin yönetiminde fiilen belirleyici rolü 1948’de kurulan Keşmir İşleri ve Kuzey Bölgeleri Bakanlığı oynadı. 1974’te, Pakistan başbakanının başkanlığındaki İslamabad merkezli Cammu ve Keşmir Konseyi’ne (Keşmir Konseyi) önemli idari ve yasama yetkileri veren Azad Keşmir’in geçici anayasası kabul edildi. 2018’de kabul edilen 13. değişiklik, yerel yasama meclisinin yetkilerini önemli ölçüde genişletti, Keşmir Konseyi’nin 52 yetkisinden 20’si meclise devredildi. Azad Keşmir, resmi olarak Pakistan’ın idari-bölgesel yapısına dahil değil: İslamabad’a göre, statüsü ancak eski prensliğin 1846 sınırları içindeki tüm topraklarında yapılacak bir referandumla kesin olarak çözülmeli. AJK, eski prensliğin Pakistan tarafından işgal edilen üç eski vilayetinin bir kısmında kurulan üç bölgeden (Muzafferabad, Punch ve Mirpur) ve on ilçeden oluşuyor; idari merkezi Muzafferabad. Nüfusu 4,5 milyon kişi olarak tahmin ediliyor. Keşmir Vadisi’ndeki Keşmirce konuşan Müslümanların aksine, Azad Keşmir sakinleri Pencap lehçelerini konuşuyor, bölgede Keşmir için tipik olmayan bir etno-kast sistemi olan biradari yaygın ve yerel halkın Keşmirli mülteciler ve Keşmir bağımsızlığı taraftarlarıyla ilişkileri gergin. Ekim 2005’te bölge, yaklaşık 90 bin kişinin öldüğü yıkıcı bir depremden etkilendi.

Pakistan kontrolündeki eski prensliğin bir diğer kısmı olan Gilgit-Baltistan (2009’a kadar Kuzey Toprakları), uzun süre doğrudan İslamabad’dan yönetilmişti ve ancak 1972’de sınırlı yetkilere sahip bir yasama organı, 2009’da ise kendi hükümetini alarak eyalet statüsüne yaklaştı. Gilgit-Baltistan’ın kontrolü 1950’den beri İslamabad ile Muzafferabad arasındaki ilişkilerde bir gerilim kaynağı: Azad Keşmir makamları, bu bölgenin Keşmir’in bir parçası olduğu konusunda ısrar ediyor. Aynı zamanda, Gilgit-Baltistan’ın Cammu ve Keşmir Prensliği’ndeki statüsü tartışmalı bir konu, çünkü maharacalar bu bölgeler üzerinde egemenlik uygulamış ancak bunları “normal” egemen topraklar olarak yönetmediler ve 1877’den 1947’ye kadar Gilgit, kesintilerle özel bir İngiliz ajansı tarafından yönetildi.

Asya

Japonya ve ABD, yen alımı için ortak müdahaleyi doğruladı; yeni adımların sinyalini verdi

Yayınlanma

Japonya Maliye Bakanlığı pazartesi günü yaptığı açıklamada, Japonya ile ABD’nin koordineli biçimde yen alım müdahalesinde bulunduğunu ve yeni adımlar atmaktan çekinmeyeceğini bildirdi. Böylece, yenin 40 yılın en düşük seviyelerine gerilemesini durdurmayı amaçlayan nadir bir ikili müdahale resmen doğrulanmış oldu.

Analistlere göre bu hamle, yen ve Japon devlet tahvillerindeki satış dalgasının küresel piyasalara yayılmasını, özellikle de halihazırda yükselen ABD Hazine tahvili getirileri üzerindeki yukarı yönlü baskıyı artırmasını önlemek üzere yapıldı.

Bu ortak müdahale, 2011 yılında Japonya’nın doğusunda meydana gelen yıkıcı depremin ardından yeni zayıflatmak amacıyla gerçekleştirilen koordineli müdahaleden bu yana ilk kez yapıldı.

ABD Başkanı Donald Trump, pazar günü yaptığı açıklamada, ABD’nin dostluğun bir göstergesi olarak ve dünya ekonomisine yardımcı olmak amacıyla Japonya’nın yeni desteklemesine yardım ettiğini söyledi.

Analistlere göre müdahale, ABD’nin Asya’daki stratejik müttefiki Japonya’ya destek sağlamasının yanı sıra, yenin olağanüstü ölçüde zayıflamasına ilişkin Washington’ın kaygılarını da giderebilir. Zira yenin değer kaybı, Trump’ın gümrük tarifelerinin sağladığı etkiyi azaltıyor.

Japonya Maliye Bakanlığı açıklamasında, cuma günü ABD Hazine Bakanlığı ile birlikte gerçekleştirilen yen alım müdahalesinin, “son aylarda Japon yeninde görülen aşırı oynaklığa ve düzensiz hareketlere karşı” yapıldığı belirtildi.

Japonya Maliye Bakanı Satsuki Katayama pazartesi günü gazetecilere yaptığı açıklamada, “Yeni koordineli müdahalelerde bulunmaktan çekinmeyeceğiz,” dedi.

Açıklamanın ardından yen yüzde 1’den fazla değer kazanarak dolar karşısında 155,20 seviyesine yükseldi. Bu, mayıs ayı başından bu yana görülen en güçlü seviye olurken, geçen ay kaydedilen dolar başına yaklaşık 164 yenlik 40 yılın en düşük seviyesinden de belirgin biçimde uzaklaşıldı. Yatırımcılar yeni bir müdahale ihtimaline karşı teyakkuzda kalmayı sürdürdü.

Katayama, yetkililerin pazartesi günü de piyasaya müdahale edip etmediğine ilişkin soruları yanıtlamadı.

Gözler Japonya Merkez Bankası’nda

Japonya’nın döviz politikasından sorumlu en üst düzey yetkilisi Atsushi Mimura pazartesi günü gazetecilere yaptığı açıklamada, “Ortak müdahale, Japonya’nın ABD ile ittifakının bir sonucudur,” dedi.

Mimura, “Döviz politikasını Japonya Merkez Bankası’nın para politikasıyla uyumlu hale getirmeyi sürdüreceğiz,” ifadelerini kullandı. Bu açıklama, hükümetin yenin değer kaybını durdurmak için merkez bankasıyla yakın işbirliği içinde hareket edeceğine işaret etti.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent de cuma günü gerçekleştirilen müdahaleyi doğruladı ve Washington’ın “gelecekteki ortak müdahalelere katılmaktan çekinmeyeceğini” söyledi.

Bessent, X platformunda yayımladığı ayrı bir açıklamada, “Yenin ciddi ölçüde düşük değerlenmesini düzeltmek amacıyla Japonya’nın attığı kararlı piyasa ve para politikası adımlarını güçlü biçimde destekliyoruz,” dedi. Bessent ayrıca Japonya Merkez Bankası’na faizleri daha da artırma çağrısını yineledi.

Bu açıklamalar, geçen hafta faizleri değiştirmeyen ancak eylül ayındaki bir sonraki politika toplantısında faiz artırımı yapılabileceği sinyalini veren Japonya Merkez Bankası’nı yeniden gündemin merkezine taşıdı.

Mitsubishi UFJ Morgan Stanley Securities’in baş tahvil stratejisti Naomi Muguruma, “Mimura ve Bessent’in açıklamaları, Japonya Merkez Bankası içindeki şahinlerin kulağına müzik gibi gelmiş olmalı,” dedi.

Muguruma, “Eylül ayında faiz artırımının artık kesinleştiğini düşünüyorum. Japonya Merkez Bankası’nın ekim ayına kadar bekleyerek yeni bir yen satış dalgasına yol açması mantıklı olmaz,” değerlendirmesinde bulundu.

Kısa vadeli para politikası adımlarına en duyarlı gösterge olan iki yıllık Japon devlet tahvili getirisi, piyasaların erken faiz artırımı ihtimalini fiyatlamasıyla pazartesi günü kısa süreliğine yüzde 1,545’e çıktı. Bu, 1995’ten bu yana görülen en yüksek seviye oldu.

Fed’in likidite imkânı devrede

Japonya, ithalat fiyatlarını yükselten, genel enflasyonu körükleyen, hanehalkı bütçelerini zorlayan ve Başbakan Sanae Takaichi’nin kamuoyu desteğini olumsuz etkileyen yenin kesintisiz değer kaybını durdurmakta zorlanıyor.

Tokyo’nun nisan sonu ile mayıs başı arasında tek taraflı olarak gerçekleştirdiği müdahale, yende yalnızca kısa süreli bir toparlanma sağlamıştı. Japonya Merkez Bankası’nın haziran ayında politika faizini 31 yılın en yüksek seviyesi olan yüzde 1’e çıkarması da zor durumdaki para birimine kalıcı bir destek veremedi.

Japonya Merkez Bankası verilerine göre Japonya, cuma günü ABD ile birlikte yapıldığı doğrulanan müdahaleden önce, perşembe günü New York piyasalarında yen satın almak amacıyla 58,97 milyar dolara kadar döviz satmış olabilir.

Japonya ile ABD arasındaki koordinasyonun daha da güçlendiğine işaret eden bir başka gelişmede Bessent, geçici dolar likiditesi sağlayan ABD Merkez Bankası’nın repo imkânının büyüklüğünün önümüzdeki aylarda artırılmasının değerlendirileceğini söyledi ve bu aracı “önemli bir güvence mekanizması” olarak nitelendirdi.

Bu açıklama, Japonya Maliye Bakanlığı’nın cumartesi günü X platformunda nadir görülen bir paylaşım yaparak, piyasalardaki likidite ihtiyaçlarını karşılamak için Fed’in geçici dolar likiditesi sağlayan repo imkânına erişim de dahil olmak üzere “geniş bir araç yelpazesine” sahip olduğunu belirtmesinin ardından geldi.

Covid-19 salgını sırasında piyasaları istikrara kavuşturmak amacıyla 2020 yılında devreye alınan Fed imkânı, Japonya’nın ABD Hazine tahvillerini doğrudan satmadan dolar likiditesi sağlamasına olanak tanıyor. Bu da Tokyo’nun döviz müdahaleleri için ihtiyaç duyduğu finansman üzerindeki baskıyı hafifletebilir.

Bununla birlikte bazı analistler, son müdahale dalgasının yenin değer kaybına yol açan yapısal unsurları tersine çevirip çeviremeyeceğinden kuşku duyuyor. Bu unsurlar arasında Orta Doğu’daki çatışmalar nedeniyle artan yakıt maliyetleri ve Japonya ile ABD arasındaki faiz farkının hâlâ geniş olması yer alıyor.

NLI Research Institute kıdemli ekonomisti Tsuyoshi Ueno, “Ortak müdahalenin açıklanmasının yarattığı etki, Japonya’nın tek taraflı müdahalesinden çok daha büyük,” dedi.

Ueno, “Ancak yenin zayıflamasına yol açan temel dinamikler değişmedi. Bu nedenle müdahalenin ardından yende tek yönlü ve sürekli bir değerlenme görmemiz muhtemel değil,” değerlendirmesinde bulundu.

Okumaya Devam Et

Asya

İki dakikalık diziler dünyayı ele geçirdi: Sektör 11 milyar dolara ulaştı

Yayınlanma

Çin’de ortaya çıkan ikişer dakikalık dikey mobil diziler, kısa sürede 11 milyar dolarlık dev bir küresel sektöre dönüştü. Süresi üç dakikayı geçmeyen bu yapımlar, Hollywood devlerinin ve küresel markaların da dikkatini çekerek dünyada en hızlı büyüyen mobil içerik formatı haline geldi. Analiz raporları, mobil kullanıcıların bu uygulamalarda geçirdiği günlük sürenin hızla arttığını gösteriyor.

Bloomberg’in “Çin Bütün Dünyayı İki Dakikalık Mikrodramalara Bağımlı Yaptı” başlıklı haberine göre, bir dönem kalitesiz pembe diziler olarak görülen ikişer dakikalık bölümlerden oluşan mobil yapımlar, 11 milyar dolarlık küresel bir sektöre dönüştü.

Mobil telefonlardan izlenmek üzere dikey formatta çekilen ve her bölümü iki ila üç dakika süren bu mikrodramalar, Hollywood stüdyolarının da radarında.

Dijital ve mobil analiz şirketi Sensor Tower’ın verilerine göre, mikrodrama uygulamalarında geçirilen ortalama günlük süre Nisan 2026 itibarıyla 25 dakikaya ulaştı. Bu rakam, Ocak 2025 kıyasla yüzde 85’lik bir artışa işaret ediyor.

Çinli şirketler küresel pazara yüz milyonlarca dolar yatırdı

İlk örnekleri 2018 civarında Çin’de ortaya çıkan mikrodramaların gelirleri, 2024 yılına gelindiğinde Çin’deki toplam sinema gişe hasılatını geride bıraktı.

Çinli ReelShort ve DramaBox gibi şirketler, uluslararası pazara açılmak için yüz milyonlarca dolar yatırım yaptı.

Satış alanını genişleten kısa drama uygulamalarının sayısı Şubat 2025 itibarıyla yurt dışında 200’ü aştı. Bu sayı, bir önceki yılın aynı dönemine göre yaklaşık dört katlık bir artış anlamına geliyor.

Maliyeti onlarca bin doları geçmeyen ve çekimleri genellikle iki haftadan kısa süren bu yapımlar, reklam, abonelik ve bölüm başı ödemeler sayesinde milyonlarca dolar kazanç getirebiliyor. İzleyici kitlesinin en büyük bölümünü ise 18 ile 35 yaş arasındaki kadınlar oluşturuyor.

Sektörün en büyük gelir kaynağı ABD oldu. 2026 yılının başında küresel uygulama içi satın almaların yüzde 37’si ABD’den gerçekleşti. 2025 yılında yapımcılarına 11 milyar dolar kazandıran sektörün büyüklüğünün, 2030 yılına kadar 26 milyar dolara ulaşması bekleniyor.

Hollywood devleri ve dünyaca ünlü markalar formata girdi

Dev akış platformları da dikey formatı uygulamalarına entegre etmeye başladı. NBCUniversal bünyesindeki Peacock, Mayıs ayında mobil uygulamasına lisanslı mikrodramalardan oluşan dikey bir video akışı ekleyen ilk büyük ABD’li yayın platformu oldu.

TikTok, PineDrama adıyla müstakil bir uygulama çıkarırken Fox kanalı ise “Farmer Wants a Wife” adlı yarışma programının bölümlerini My Drama uygulaması için iki dakikadan kısa parçalara bölmeye başladı.

Sadece yayıncılar değil, küresel markalar da bu rüzgara katıldı. Ayakkabı markası Crocs, ReelShort platformuyla ortaklaşa beş bölümlük “Charmed to Meet You” projesini yayınladı. Yapım, platformda ilk 10’a girdi ve 10 milyondan fazla izlendi.

Starbucks, Çin’de “Eski Zamanlarda Starbucks Açmak” adlı altı bölümlük bir mikrodrama başlattı. Dizi, ilk gününde 2 milyon izlenmeye ulaşarak şirketin sezonluk içecek satışlarını artırdı.

Netflix ise 10’ar dakikalık 20 bölümden oluşan Meksika yapımı “Entre padre e hijo” dizisini yayınladı. Yapım, ilk haftasında platformun İngilizce dışındaki içerikler kategorisinde küresel olarak ilk 3’e girdi.

Format Rusya’da da yaygınlaşıyor. 2025 yılında “MTS Media” ve Scroll Studios, mikrodrama formatında diziler üretmek üzere anlaştı. Projelerde drama, komedi, eğitici-eğlence (edutainment), romantizm ve yaşam tarzı temalarına odaklanılacağı duyuruldu. Aynı yıl çevrim içi sinema platformu “Ivi” de bünyesinde mini drama bölümünü faaliyete geçirdi.

Yapay zeka maliyetleri yüzde 90 düşürdü

Tüm bu yükselişe rağmen sektör bazı zorluklarla karşı karşıya. Bölüm başına ödeme modeli Asya ve Latin Amerika’da beklenen ilgiyi görmedi. Öte yandan şirketler, maliyetleri kısmak amacıyla yapay zeka teknolojilerine yöneldi.

Yurt dışı pazarını domine eden Çinli üç dev şirket Kunlun Tech, COL Group ve DramaBox, yapay zekayı stratejilerinin merkezine koydu. Kunlun Tech; ses ve görüntü dahil tüm üretim süreçlerine yapay zekayı entegre ederek dizi başına maliyeti 200 bin dolar seviyesinden 20 bin dolara indirdi ve masrafları yüzde 90 azalttı. Bu adım, şirketin 2026’nın ilk çeyreğinde pozitif operasyonel nakit akışına ulaşmasını sağlasa da net zarar 132 milyon dolar olarak gerçekleşti.

ReelShort kurucusu Joey Jia, 2027 yılına kadar yapay zeka tarafından üretilen içeriklerin şirketin toplam üretiminin yüzde 90’ından fazlasını oluşturacağını söyledi.

Jia, bu durumun giderleri mevcut seviyenin yüzde 10’una kadar düşüreceğini kaydetti. Rekabetten endişe duyduğunu da saklamayan Jia, “Büyük bir korku hissediyorum. Yapay zeka rekabet ortamını tamamen değiştiriyor” ifadelerini kullandı.

Okumaya Devam Et

Asya

“Hamam böceği” protestolarının başarısı Modi hükümetine yönelik eleştirileri güçlendirdi

Yayınlanma

Hindistan’da Modi hükümeti yeni meydan okumalarla karşı karşıya. İktidardaki BJP’nin etanol katkılı yakıtı zorunlu tutmasına karşı çıkanlar, öğrencilerin öncülük ettiği hareketten esinlenerek yeni bir kampanya başlattı.

Hindistan’da gençlerin öncülük ettiği ve büyük yankı uyandıran protestoların yankısı devam ediyor.

Yeni kurulan Cockroach Janta Party (CJP-Hamam Böceği Halk Partisi), yalnızca 36 gün içinde sınav sistemindeki aksaklıklara karşı yüz binlerce öğrenciyi harekete geçirdi. Hareket, Başbakan Narendra Modi’yi nadir görülen bir geri adım atmaya zorladı ve Eğitim Bakanı Dharmendra Pradhan’ın istifasını sağladı.

Hindistan’da protestoların yıllarca büyük ölçüde görmezden gelindiği veya bastırıldığı, Modi’nin ise siyasi söyleme hâkim olduğu bir dönemin ardından CJP’nin hükümeti geri adım atmaya zorlaması, şimdiden benzer bir protesto hareketine ilham verdi. Analistler, başka hareketlerin de ortaya çıkmasını bekliyor.

Modi hükümeti benzine etanol karıştırılması nedeniyle tepkiyle karşı karşıya

Adını yüzde 20 etanol içeren yeni yakıt karışımından alan E20 Janta Party, pazar günü sosyal medya platformu X’te ortaya çıkmasının ardından 24 saat içinde 34 bin takipçiye ulaştı. Hareket, daha fazla yakıt tüketimine yol açacağı ve eski motorlara zarar vereceği yönündeki endişelere rağmen hükümetin bu yakıtı ülke genelinde zorunlu tutmasına yönelik kamuoyu tepkisinden yararlanmayı hedefliyor.

CJP gibi E20 Janta Party de hükümet politikasının değiştirilmesini istiyor. Hareket, tüm akaryakıt istasyonlarında uygun fiyatla yüzde 100 benzin seçeneği sunulmasını ve ilgili bakanın istifa etmesini talep ediyor.

E20 Janta Party, X’teki profilinde kendisini “Halkın Sesi” olarak tanımlıyor ve adalet, şeffaflık, hesap verebilirlik ile “halkın hakları” çağrısında bulunuyor.

Hint siyaset bilimci ve Princeton Üniversitesi öğretim görevlisi Pratap Bhanu Mehta, gençlerin yürüttüğü “hamam böceği” kampanyasının, “devletten taleplerde bulunmanın yeni bir yoluna ilişkin model” sunduğunu ve başkalarına da ilham vereceğini söyledi.

Mehta, “Bu E20 Janta Party’nin ne kadar ivme kazanacağını bilmiyorum ancak bu, tam da bu tür hareketlere bir örnek. İnsanlar taleplerini resmî kurumsal kanallar üzerinden dile getirebileceklerine şüpheyle yaklaşıyor. Bu nedenle ne zaman önemli bir talep ortaya çıksa, bir kamuoyu protesto hareketi oluşturma girişimi de olacaktır” dedi.

E20 kampanyası, oğulları etanol üreten bir aile şirketi işleten Modi hükümetinin Ulaştırma Bakanı Nitin Gadkari’yi hedef alıyor. Gadkari herhangi bir çıkar çatışması bulunduğunu reddetti ve oğullarının Hindistan’daki etanol pazarının yüzde 0,5’inden daha azına sahip olduğunu söyledi.

Yeni etanol karışımına açıkça karşı çıkan siyasi analist Tehseen Poonawalla, cuma günü Gadkari’nin evine yönelik bir “otomobilli yürüyüş” çağrısında bulundu. Delhi’deki taksi şoförleri de geçen hafta yakıt meselesi nedeniyle 4 Ağustos’ta parlamentoya yürüyeceklerini duyurdu.

CJP liderleri, hükümeti taviz vermeye zorlayan başarılarının ardından hareketi yeniden yapılandırırken yakıt protestolarını destekleyip desteklemeyeceklerini henüz değerlendirmedi. Hükümetin verdiği tavizler arasında sınav sisteminin yeniden düzenlenmesi ve Hindistan’ın ulusal tıp fakültesi giriş sınavının iptal edilmesinin ardından intihar eden öğrencilerin ailelerine tazminat ödenmesi sözü de bulunuyor.

Ancak CJP’nin başsözcüsü ve hükümetle yürütülen görüşmelerde yer alan isimlerden Saurav Das, “Hükümet artık uyanmalı ve gerçeği görmeli” dedi.

Das, “İnsanlar artık hiçbir tartışma, görüşme veya müzakere yapılmadan politika ve yasaların kendilerine dayatılmasını kabul etmeyecek” ifadelerini kullandı.

Etanol katkılı yakıt politikasına yönelik öfke, CJP’nin hükümetle anlaşmaya varmasından bir gün sonra, pazar günü Mumbai’de de ortaya çıktı. Hindistan’ın finans merkezinde binlerce kişi Pradhan’ın istifasını kutlamak için bir araya geldi.

Mitinge katılan Hindistan Öğrenciler Federasyonu Mumbai Başkanı Aamir Kazi, protestocular arasında etanol katkılı yakıtın zorunlu tutulmasına karşı bir muhalefet bulunduğunu ve hükümetin eğitim politikasına karşı “mücadelenin devam ettiğini” söyledi.

Kazi, başka gösteriler planlanıp planlanmadığı sorusuna, “Bunun üzerinde çalışıyoruz” yanıtını verdi.

BJP, 2024’te parlamentodaki çoğunluğunu kaybetmesini fazla önemsememiş, art arda eyalet seçimlerini kazanmış ve muhalefet milletvekillerini saf değiştirmeye ikna etmişti.

Eleştirmenler, iktidar partisinin son on yılda gücünü artırmasıyla birlikte mahkemeler, seçim kurumu ve ana akım medya gibi kurumların giderek BJP’nin iradesine boyun eğdiğini ve muhalefet alanını daralttığını savunuyor.

Hindistan’daki gençlik hareketleri üzerine çalışan London School of Economics Profesörü Shakuntala Banaji, “Yalnızca Delhi’de değil, farklı yerlerde benzer meseleler etrafında başka hareketler de yükseliyor” dedi.

Banaji, E20 yakıt protestolarının da yayılabileceğini belirterek, “Çünkü insanlar, özellikle orta sınıf BJP seçmenlerini ve onların çocuklarını doğrudan etkileyen meselelerin kamuoyunda gerçekten karşılık bulduğunu fark etti” ifadelerini kullandı.

Öğrenci protestoları, özellikle kendi çocukları da gösterilere katılan BJP üyeleri arasında huzursuzluğa yol açtı.

Kamuoyunda geniş yankı uyandıran bir olayda, ülkenin kuzeydoğusundaki Assam eyaletinde BJP öncülüğündeki hükümette görev yapan bir bakanın kızı, sosyal medyada yayımlanan videolarda bir CJP protestosu sırasında Modi’ye öfkesini dile getirirken görüldü.

Bazı BJP üyeleri, çoğunlukla barışçıl geçen gösterilerde öğrenci protestocuların polis tarafından dövülmesi ve göz yaşartıcı gaza maruz bırakılması karşısında yaşadıkları şaşkınlığı özel görüşmelerde dile getirdi.

Muhalefetteki Aam Aadmi Party’nin öğrenci kanadından Eeshna Gupta, CJP kampanyasının Hindistan’da “kültürü değiştirdiğini” söyledi.

Gupta, “Bu hareket, Z kuşağının siyasi olamayacağı veya sesini yükseltemeyeceği yönündeki klişeyi ortadan kaldırdı” dedi.

“Hareket başladığında bile insanlar bizi ciddi biçimde küçümsüyordu” diyen Gupta, “Benim kişisel görüşüm, bu hareketin burada sona ermeyeceği yönünde” ifadelerini kullandı.

CJP sözcüsü Das ise durumu şöyle özetledi:

“Bir sonraki genel seçime kadar önümüzdeki üç yıl boyunca Modi hükümetinin insanları dinlemeye başlaması kendi açısından daha iyi olur.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English