Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Tibet’in tarihi: Mütevazı spiritüalizmin ardındaki kölelik ve vahşet düzeni

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Tibet’in ruhani lideri Dalay Lama, geçtiğimiz günlerde küçük bir çocuktan “dilini yalamasını” istediği görüntülerinin medyada çıkmasının ardından yoğun tepki gördü. 87 yaşındaki din adamı, daha sonra çocuktan ve ailesinden özür dilediği bir açıklama yaptı. Mazbut bir spiritüalizmle hemhal oldukları zannedilen Tibetli keşişlerin geçmişi hiç de öyle olmadıklarının ispatlarıyla dolu. Çin Halk Cumhuriyeti Tibet bölgesine gelmeden önce sözgelimi din adamlarının sürdürdüğü köleci sistemde çocuk istismarı, tecavüz, işkence ve diğer bir dolu suç oldukça yaygındı. Pekin’in müdahalesinden sonra Tibetli gericiler ABD’den maddi ve lojistik, her anlamda yoğun destek almıştı, Amerikan istihbaratının buna özel programı vardı. Aşağıda bugün Batı’da son derece masumane algılanan Tibet spiritüalizminin kısa bir tarihi var. Makale, Amerikalı Marksist siyaset bilimci Michael Parenti tarafından 2003 yılında kaleme alınarak New Political Science dergisinde yayımlandı. Daha sonra 2007 yılının ocak ayında revize edildi. 26 Aralık 2020’de RedSails.org’da yayımlandı.


Dostane feodalizm: Tibet efsanesi

Michael Parenti

Efendiler ve lamalar için

Dinsel çatışmaların kana bulanmış manzarasının yanında her dinin vaat ettiği iç huzur ve teselli tecrübesi olur, Budizm de bundan fazlası değil. Diğer dinlerin hoşgörüsüz vahşiliğiyle belirgin bir tezat oluşturan Budizm ne fanatik ne de dogmatiktir, ki taraftarları da böyle söyler. Pek çoğu için Budizm bir teolojiden ziyade, bizi doğru yaşam yoluna yönlendirirken içsel bir uyum ve aydınlanmayı teşvik etmeyi amaçlayan meditatif ve araştırmacı bir disiplin. Genel olarak ruhani odak noktası yalnızca kişinin kendisi değil, başkalarının da refahı. Kişi egoist arayışları bir kenara bırakmaya ve tüm insanlar ve şeylerle olan bağlantısına dair daha derin bir anlayış kazanmaya çalışır. “Sosyal olarak angaje Budizm” aydınlanmış bir toplum inşa etmek için bireysel özgürleşmeyi sorumlu sosyal eylemle harmanlamaya çalışır.

Ancak tarihe bakıldığında Budizmin çok sayıda ve çok çeşitli biçimlerinin hepsinin doktriner fanatizmden ve diğer dinlerin karakteristik özelliği olan şiddet ve sömürü arayışlarından arınmış olmadığı görülür. Sri Lanka’da eskiden Budist krallar tarafından yürütülen muzaffer savaşlar hakkında efsanevi ve kutsal sayılan bir tarih var. Yirminci yüzyıl boyunca Budistler Tayland, Burma, Kore, Japonya, Hindistan ve başka bölgelerde birbirleriyle ve Budist olmayanlarla şiddetli çatışmalara girdiler. Sri Lanka’da Budist Sinhalese ve Hindu Tamiller arasındaki silahlı çatışmalar her iki taraftan da çok sayıda cana mal oldu. 1998 yılında ABD Dışişleri Bakanlığı, dünyanın en şiddetli ve tehlikeli otuz aşırılık yanlısı grubunu listeledi. Bunların yarısından fazlası dinsel, özellikle Müslüman, Yahudi ve Budistti. [2]

Güney Kore’de 1998 yılında Budist Chogye tarikatının binlerce rahibi haftalarca süren meydan muharebelerinde yumruklar, taşlar, bombalar ve sopalarla birbiriyle dövüştü. Yıllık 9,2 milyon dolarlık bütçesi, milyonlarca dolar değerindeki mülkleri ve 1700 keşişi çeşitli görevlere atama ayrıcalığıyla Güney Kore’nin en büyüğü olan tarikatı kontrol etmek için kavga ediyorlardı. Kavgalar ana Budist mabetlerine zarar verdi ve bazıları ağır olmak üzere onlarca keşişin yaralanmasına neden oldu. Kore halkı, hangi taraf kontrolü ele geçirirse geçirsin, “ibadet edenlerin bağışlarını lüks evler ve pahalı arabalar için kullanacağını” düşünerek her iki grubu da beğenmiyor gibiydi. [3]

Her dinde olduğu gibi Budist mezhepler arasındaki veya içindeki çekişmeler genellikle liderlerin yolsuzlukları ve kişisel zaaflarından kaynaklanır. Mesele Japonya’nın Nagano kentinde, 1400 yıldan uzun bir süredir Budist mezheplerine ev sahipliği yapan itibarlı tapınakların yer aldığı Zenkoji’de baş rahip Komatsu ile Tacchu arasında “çirkin bir savaş” patlak verdi. Tacchu rahipleri Komatsu’yu kendi çıkarları için tapınağın adıyla yazı ve çizimler satmakla suçladılar. Ayrıca Komatsu’nun kadınlarla görülme sıklığı da onları dehşete düşürmüştü. Komatsu da liderliğini eleştiren keşişleri tecrit etmeye ve cezalandırmaya çalıştı. Bu çatışma beş yıl kadar sürdü ve yargıya taşındı. [4]

Peki ya Tibet Budizmi? Bu tür çekişmeler için bir istisna değil midir? Peki ya yaratılmasına yardımcı olduğu toplum? Pek çok Budist, 1959’daki Çin baskısından önce eski Tibet’in modern sanayileşmiş toplumu saran egoist yaşam tarzlarından, boş materyalizmden ve yozlaştırıcı ahlaksızlıklardan arınmış, ruhani yönelimli bir krallık olduğunu savunur. Batı basını, seyahat kitapları, romanlar ve Hollywood filmleri Tibet teokrasisini gerçek bir Shangri-La olarak tasvir eder. Dalay Lama’nın kendisi Tibet’te “Budizmin yaygın etkisinin”, “bozulmamış bir çevrenin geniş açık alanlarının ortasında barış ve uyuma adanmış bir toplumla sonuçlandığını”, “özgürlüğün ve huzurun tadına vardıklarını” belirtir. [5]

Tibet’in tarihi okunduğunda ortaya biraz farklı bir tablo çıkıyor. Batılı bir Budist talebesi “Eski Tibet’te dini çatışmalar olağan bir durumdu. Tarih, Tibetli lamalar ve takipçilerinin karşılıklı hoşgörü ve şiddet içermeyen iyi niyetle birlikte yaşadığı Shangri-La imajını yalanlıyor. Gerçekten de durum oldukça farklıydı. Eski Tibet daha çok Karşı Reform’un din savaşları esnasındaki Avrupa’ya benziyordu” diye yazıyor. [6] On üçüncü yüzyılda, İmparator Kubilay Han ilk Büyük Lama’yı yarattı; bu kişi diğer tüm lamalara bir papanın piskoposlarına başkanlık ettiği gibi başkanlık edecekti. Birkaç yüzyıl sonra Çin İmparatoru, 25 yaşında hırslı bir adam olan Büyük Lama’yı desteklemek için Tibet’e bir ordu gönderdi ve daha sonra kendisine tüm Tibet’in hükümdarı Dalay [Okyanus] Lama unvanını verdi.

Kendisinden evvelki iki lama “reankarnasyonu” daha sonra daha sonra geriye dönük olarak selefleri olarak tanınmış ve böylece 1. Dalay Lama 3. Dalay Lama’ya dönüştü. Bu 1. [veya 3.] Dalay Lama’nın kendi mezhebine ait olmayan manastırları ele geçirdiğine ve kendi tanrısallık iddiasıyla çelişen Budist yazılarını yok ettiğine inanılır. Yerine geçen Dalay Lama pek çok metresi olan, arkadaşlarıyla parti yapan ve cisimleşmiş bir tanrıya yakışmayacak şekilde davranarak zevk ve sefa içinde bir yaşam sürdü. Bu suçları yüzünden rahipleri tarafından öldürüldü. 170 yıl içinde, tanınmış ilahi statülerine rağmen, beş Dalay Lama yüksek rahipleri veya diğer saray mensupları tarafından öldürüldü. [7]

Yüzlerce yıl boyunca Tibet’in rakip Budist mezhepleri şiddetli çatışmalara ve yargısız infazlara sahne oldu. 1660 yılında 5. Dalay Lama, Karmapa olarak bilinen yüksek lamasıyla rakip Kagyu mezhebinin kalesi olan Tsang eyaletinde bir isyanla karşı karşıya kaldı. 5. Dalay Lama isyancılara karşı sert bir cezalandırma çağrısında bulunarak, Moğol ordusuna erkek ve kadın soylarını ve bebekleri bile “kayalara çarpan yumurtalar gibi”, yani “onlara ait her türlü izi, hatta isimlerini bile” yok etmelerini emretti. [8]

1792’de pek çok Kagyu manastırına el konuldu ve keşişleri zorla Gelug mezhebine [Dalay Lama’nın mezhebi] sokuldu. “Sarı Şapkalılar” olarak da bilinen Gelug okulu, öğretilerini diğer Budist mezhepleriyle harmanlama konusunda çok az hoşgörü veya isteklilik gösterdi. Geleneksel dualarından birinin sözleriyle:

“Büyük varlıklar, yüksek memurlar ve sıradan insanları

Gelug öğretisini kirleten ve yozlaştıranları

Toz parçacıklarına indirgeyen

Sarı Şapka öğretilerinin vahşi tanrısı, sana şükürler olsun”. [9]

Tibetli bir generalin on sekizinci yüzyıla ait bir anısı, ancak Budistler arasındaki bir dini çatışmalarda olabilecek ölçüde acımasız ve kanlı bir mezhep çatışmasını tasvir eder. [10] Tibet Budizminin Batı’daki günümüz takipçileri, bu çirkin tarihe büyük ölçüde yabancı.

Dinlerin yalnızca şiddetle değil, ekonomik sömürüyle de yakın bir ilişkisi oldu. Aslında, çoğu zaman şiddeti gerekli kılan şey ekonomik sömürüydü. Tibet teokrasisinde de durum böyleydi. Dalay Lama’nın Tibet’e en son liderlik ettiği 1959’a yılına kadar ekilebilir arazilerin çoğu hala serfler tarafından işletilen tımarlar şeklinde örgütlenmişti. Bu mülkler iki toplumsal gruba aitti; zengin laik toprak ağaları ve zengin teokratik lamalar. Eski düzene sempati duyan bir yazar bile “gayrimenkullerin büyük bir kısmının manastırlara ait olduğunu ve bunların çoğunun büyük servetler biriktirdiğini” kabul etmektedir. Servetin çoğu “aktif olarak ticaret, alım satım ve borç para vermeyle” biriktirildi. [11]

Drepung manastırı; 185 tımar arazisi, 25 bin serfi, 300 büyük otlağı ve 16 bin çobanı ile dünyanın en büyük toprak sahiplerinden biriydi. Manastırların zenginliği az sayıda yüksek rütbeli lamanın elindeydi. Sıradan keşişlerin çoğu mütevazı bir şekilde yaşıyordu ve büyük servetlere doğrudan erişimleri yoktu. Dalay Lama’nın kendisi “1000 odalı, 14 katlı Potala Sarayı’nda zenginlik içinde yaşıyordu”. [12]

Laik liderler de iyi iş çıkardı. Dikkate değer bir örnek, 4 bin kilometrekarelik araziye ve 3 bin 500 serfe sahip olan Dalay Lama’nın meslekten olmayan ekibinin bir üyesi olan Tibet ordusunun başkomutanıydı. [13] Eski Tibet bazı Batılı hayranları tarafından “halkı gönüllü olarak karma yasalarına uyduğu için polis gücüne ihtiyaç duymayan bir ulus” olarak yanlış tanıtılır. [14] Aslında küçük de olsa profesyonel bir ordusu vardı ve bu ordu esas olarak asayişi sağlamak, mülklerini korumak ve kaçak serfleri avlamak üzere toprak ağalarına jandarma olarak hizmet ediyordu.

Genç Tibetli oğlanlar düzenli olarak köylü ailelerinden alınır ve keşiş olarak eğitilmek üzere manastırlara getirilirdi. Oraya vardıklarında ömür boyu bağlanırlardı. Bir keşiş olan Tashì-Tsering, köylü çocukların manastırlarda cinsel olarak kötü muamele görmesinin yaygın olduğunu bildiriyor. Kendisi de dokuz yaşından itibaren defalarca tecavüze uğramış. [15] Manastır mülkleri ayrıca çocukları ev hizmetçisi, dansçı ve asker olarak ömür boyu hizmet etmek üzere alıyordu.

Eski Tibet’te bir tür özgür köylü olarak geçinen az sayıda çiftçi ve belki de tüccar, esnaf ve küçük tüccarlardan oluşan “orta sınıf” aileleri oluşturan 10 bin insan daha vardı. Binlerce kişi de dilencilik yapıyordu. Ayrıca hiçbir şeye sahip olmayan, genellikle ev hizmetçisi olan köleler de vardı. Onların çocukları köleliğe doğuyordu. [16] Kırsal nüfusun çoğunluğu serfti. Kölelerden biraz daha iyi muamele gören serfler, okul ya da tıbbi bakımdan yoksundu. Efendinin topraklarında — ya da manastırın topraklarında — ücret almadan ömür boyu çalışmak, efendinin evlerini tamir etmek, mahsullerini taşımak ve yakacak odunlarını toplamakla yükümlüydüler. Ayrıca talep üzerine hayvan taşımaları ve ulaşım sağlamaları da beklenirdi. [17] Efendileri onlara hangi ürünleri yetiştireceklerini ve hangi hayvanları besleyeceklerini söylerdi. Efendilerinin ya da lamalarının rızası olmadan evlenemezlerdi. Ve sahipleri onları uzak bir yerde çalışmak üzere kiralarsa ailelerinden kolayca ayrılabilirlerdi. [18]

Özgür emek sisteminde olduğu gibi ve köleliğin aksine, derebeylerinin serfin bakımıyla ilgili hiçbir sorumluluğu yoktu ve pahalı bir mülk olarak hayatta kalmasında doğrudan bir çıkarı yoktu. Serfler kendi geçimlerini sağlamak zorundaydı. Yine de köle sisteminde olduğu gibi, efendilerine bağlıydılar ve bu da ne örgütlenebilen ne grev yapabilen ne de piyasa bağlamında işçiler gibi serbestçe ayrılabilen sabit ve kalıcı bir iş gücünü garanti ediyordu. Derebeyleri her iki dünyanın da en iyisine sahipti.

Kendisi de kaçak bir serf olan 22 yaşındaki bir kadın anlatıyor: “Güzel serf kızları genellikle ev sahibi tarafından hizmetçi olarak alınır ve dilediği gibi kullanılırdı”, “Hakları olmayan kölelerdi”. [19] Serfler bir yere gitmek için izin almak zorundaydı. Toprak sahiplerinin kaçmaya çalışanları yakalamak için yasal yetkileri vardı. 24 yaşındaki bir kaçak Çin müdahalesini bir “kurtuluş” olarak görmüştü. Serf olarak sürekli çalışma, açlık ve soğuğa maruz kaldığını ifade etti. Üçüncü başarısız kaçışından sonra derebeyinin adamları tarafından ağzından ve burnundan kan gelene kadar acımasızca dövülmüş. Daha sonra acıyı arttırmak için yaralarının üzerine alkol ve kostik soda döktüklerini iddia ediyor. [20]

Serfler evlendiklerinde vergilendiriliyor, her çocuğun doğumunda ve ailedeki her ölümde vergilendiriliyordu. Bahçelerine bir ağaç diktikleri ve hayvan besledikleri için vergilendiriliyorlardı. Dini bayramlarda, halka açık dans eder ve davul çalarlarsa, hapse gönderilirler ve serbest bırakılırlarsa vergilendiriliyorlardı. İş bulamayanlardan işsiz kaldıkları için vergi alınıyor, iş aramak için başka bir köye gittiklerinde ise yol vergisi ödüyorlardı. İnsanlar ödeyemediklerinde, manastırlar onlara yüzde 20 ila 50 faizle borç para veriyordu. Bazı borçlar babadan oğula toruna geçiyordu. Borcunu ödeyemeyenler köleliğe atılma riskiyle karşı karşıya kalıyordu. [21]

Teokrasinin dini öğretileri sınıflı düzene payende oluyordu. Yoksullara ve acı çekenlere, önceki yaşamlarındaki kötü davranışları yüzünden başlarına bu belaları getirdikleri öğretiliyordu. Bu nedenle mevcut varoluşlarının sefaletini karmik bir kefaret olarak ve bir sonraki yaşamlarında durumlarının düzeleceği beklentisiyle kabullenmeleri gerekiyordu. Zenginler ve güçlüler iyi talihlerini geçmiş ve şimdiki yaşamlarındaki erdemlerinin bir ödülü ve somut bir kanıtı olarak görüyorlardı.

Tibetli serfler, kendi baskılarına karşı kör olan batıl inançlı kurbanlardan daha fazlasıydı. Gördüğümüz gibi, bazıları kaçtı; diğerleri açık açık direndi ve bazen korkunç sonuçlara katlandı. Feodal Tibet’te işkence ve sakatlama — göz oyma, dil çıkarma, bağlama ve uzuv kesme dahil — hırsızlara ve kaçan ya da direnen serflere verilen favori cezalardı. [22]

Stuart ve Roma Gelder, 1960’larda Tibet’e yaptıkları bir yolculuk sırasında, bir manastıra ait iki koyunu çalan eski bir köle olan Tsereh Wang Tuei ile görüştüler. Bu yüzden iki gözü oyulmuş ve eli bir daha kullanamayacağı şekilde kesilmişti. Artık Budist olmadığını açıklıyor: “Kutsal bir lama beni kör etmelerini söylediğinde dinin iyi bir şey olmadığını düşündüm”. [23] İnsan canına kıymak Budist öğretilere aykırı olduğundan bazı suçlular şiddetli bir şekilde kırbaçlanır ve ardından dondurucu gecede ölmeleri için “Tanrı’ya havale edilirdi”. Tom Grunfeld, Tibet üzerine yazdığı kitabında “Tibet ile Orta Çağ Avrupası arasındaki paralellikler çarpıcıdır” sonucuna varıyor. [24]

1959 yılında Anna Louise Strong, Tibetli derebeyleri tarafından kullanılan işkence aletlerinin sergilendiği bir sergiyi ziyaret etti. Çocuklar için küçük olanlar da dahil olmak üzere her boyda kelepçeler, burun ve kulakları kesmek, gözleri oymak, elleri koparmak ve bacakları bağlamak için aletler vardı. Kızgın ateşe sokulan damgalar, kırbaçlar ve bağırsakları deşmek için özel aletler vardı. Sergide, hırsızlık nedeniyle kör edilen, sakat bırakılan ya da uzuvları kesilen kurbanların fotoğrafları ve tanıklıkları yer alıyordu. Efendisinin kendisine yuan ve buğday borcu olan ama ödemeyi reddeden bir çoban vardı. O da efendisinin ineklerinden birini çalmış, bu yüzden elleri kesilmiş. Eşinin efendisi tarafından elinden alınmasına karşı çıkan bir başka çobanın da elleri kırılmıştı. Burunları ve üst dudakları kesilmiş komünist aktivistlerin ve tecavüze uğradıktan sonra burnu kesilen bir kadının fotoğrafı vardı. [25]

Tibet’e daha önce gelen ziyaretçiler teokratik despotizm hakkında yorumlarda bulundular. Bir İngiliz olan Dr. A. L. Waddell, 1895’te halkın “keşişlerin dayanılmaz zulmü” ve halkı terörize etmek için uydurdukları şeytani hurafelere marız kaldığını yazmıştı. 1904 yılında Perceval Landon, Dalay Lama’nın yönetimini “baskı makinesi” olarak tanımladı. Aynı tarihlerde bir başka İngiliz gezgin, Yüzbaşı W. F. T. O’Connor, “büyük toprak sahiplerinin ve rahiplerin her birinin kendi egemenlik alanlarında, hiçbir itirazın olmadığı despotik bir güç kullandıklarını”, halkın ise “manastırcılığın ve rahip zanaatının en korkunç şekilde büyümesiyle baskı altında tutulduğu” gözlemini yapıyor. Tibetli yöneticiler “aşağılayıcı efsaneler icat etmiş ve halk arasında batıl inanç ruhunu teşvik ettiler”. 1937’de başka bir ziyaretçi olan Spencer Chapman şöyle yazıyor: “Lamaist keşiş zamanını halka hizmet etmek veya onları eğitmek için harcamaz. […] Yol kenarındaki dilenci keşiş için bir hiçtir. Bilgi manastırların kıskançlıkla korudukları ayrıcalıklarıdır ve manastırların nüfuzlarını ve zenginliklerini arttırmak için kullanılır”. [26] Her ne kadar aksini dilesek de feodal teokratik Tibet Budizmi, Batılı dindaşları tarafından coşkuyla beslenen romantik Shangri-La’dan çok uzaktı.

Sekülerleşme ve maneviyat

Çinli komünistler 1951’de ülkeye girdikten sonra Tibet’e ne oldu? O yıl yapılan anlaşma, Dalay Lama’nın yönetimi altında görünürde özyönetim öngörüyordu ancak Çin’e askeri kontrol ve dış ilişkileri yürütme konusunda münhasır hak tanıyordu. Çinlilere ayrıca “sosyal reformları teşvik etmek için” iç yönetimde doğrudan bir rol verildi. Yaptıkları ilk değişiklikler arasında tefeci faiz oranlarını düşürmek ve birkaç hastane ve yol inşa etmek vardı. Başlangıçta yavaş hareket ettiler ve yeniden yapılanmayı hayata geçirmek için çoğunlukla iknaya güvendiler. Hiçbir aristokrat ya da manastır mülküne el konulmadı ve feodal beyler atalarından bu yana kendilerine bağlı olan köylüler üzerinde hüküm sürmeye devam ettiler. Bir gözlemcinin iddiasına göre, “Batı’daki yaygın inanışın aksine Çinliler, Tibet kültürüne ve dinine saygı göstermeye özen gösterdiler”. [27]

Tibetli efendiler ve lamalar yüzyıllar boyunca Çinlilerin gelip gittiğini görmüş ve Generalissimo Çan Kayşek ve onun Çin’deki gerici Kuomintang yönetimiyle iyi ilişkilere sahip olmuşlardı. [28] Dalay Lama ve Pançen Lama’nın seçimini geçerli kılmak için Kuomintang hükümetinin onayı gerekiyordu. Şu anki 14. Dalay Lama Lhasa’ya ilk kez getirilirken ona yüzyıllardır süregelen geleneğe uygun olarak Çin birliklerinden oluşan silahlı bir eskort ve Çinli bir bakan eşlik ediyordu. 1950’lerin başında Tibetli efendiler ve lamaları üzen şey, bu son Çinlilerin komünist olmasıydı. Komünistlerin kolektivist eşitlikçi planlarını Tibet’e dayatmaya başlamalarının an meselesi olmasından korkuyorlardı.

Mesele 1956-57 yıllarında silahlı Tibetli çetelerin Çin Halk Kurtuluş Ordusu konvoylarını pusuya düşürmesiyle alevlendi. Ayaklanma, ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı’ndan (CIA) askeri eğitim, Nepal’deki destek kampları ve çok sayıda hava ikmali de dahil olmak üzere kapsamlı yardım aldı. [29] [30] Bu arada Amerika Birleşik Devletleri’nde, CIA tarafından finanse edilen bir paravan kuruluş olan Amerikan Özgür Asya Topluluğu, Dalay Lama’nın en büyük kardeşi Thubtan Norbu’nun aktif bir rol aldığı Tibet direnişini enerjik bir şekilde kamuoyuna duyurdu. Dalay Lama’nın ikinci en büyük kardeşi Gyalo Thondup, 1951 gibi erken bir tarihte CIA ile istihbarat operasyonu oluşturdu. Daha sonra bunu CIA tarafından eğitilmiş bir gerilla birliğine dönüştürdü ve bu birliğe katılanlar paraşütle Tibet’e geri döndü. [31]

CIA’in ülkeye soktuğu Tibetli komando ve casusların çoğu aristokrat ailelerin şefleri ya da şeflerin oğullarıydı. CIA’in bir raporuna göre bunların yüzde 90’ından bir daha haber alınamadı, yani büyük olasılıkla yakalanıp öldürüldüler. [30] Hugh Deane, “Pek çok lama, seçkin tabakanın sıradan mensupları ve Tibet ordusunun büyük bir kısmı ayaklanmaya katıldı ama esas olarak halk katılmayarak ayaklanmanın başarısız olmasını sağladı” diye yazıyor. [32] Tibet üzerine yazdıkları kitapta Ginsburg ve Mathos da benzer bir sonuca varıyor: “Tespit edilebildiği kadarıyla Lhasa’nın ve bitişiğindeki kırsal kesimin sıradan halkının büyük bir kısmı, hem ilk başlarda hem de ilerlediğinde Çinlilere karşı mücadeleye katılmadı”. [33] Nihayetinde direniş dağıldı.

Çinliler 1959’dan sonra her ne kadar yanlışlar yapmış ve yeni baskılar getirmiş olsalar da köleliği ve Tibet’in köle emeğine dayalı serflik sistemini ortadan kaldırdılar. Birçok ezici vergiyi ortadan kaldırdılar, iş projeleri başlattılar ve işsizliği ve dilenciliği büyük ölçüde azalttılar. Laik okullar kurarak manastırların eğitim tekelini kırdılar. Ve Lhasa’da içme suyu ve elektrik sistemleri inşa ettiler. [34]

Heinrich Harrer [daha sonra Hitler’in SS’lerinde çavuş olduğu ortaya çıktı] Tibet’teki tecrübeleri hakkında çok satan bir kitap yazdı ve bu kitap popüler bir Hollywood filmi haline getirildi. Çinlilere direnen Tibetlilerin “ağırlıklı olarak soylular, yarı soylular ve lamalardan oluştuğunu, yollarda ve köprülerde çalıştırılmak gibi en aşağılık işleri yapmak zorunda bırakılarak cezalandırıldıklarını, turistler gelmeden önce kenti temizlemek zorunda bırakılarak daha da aşağılandıklarını” bildirdi. Ayrıca dilenciler ve serseriler için ayrılmış bir kampta yaşamak zorunda bırakıldılar; tüm bunlar Harrer tarafından Çin işgalinin korkunç tabiatının kesin kanıtları olarak ele alınıyor. [35]

1961 yılına gelindiğinde Çinli işgal yetkilileri efendilerin ve lamaların sahip olduğu toprak mülklerini kamulaştırdı. Binlerce dönüm araziyi kiracı çiftçilere ve topraksız köylülere dağıtarak onları yüzlerce komün halinde yeniden örgütlediler. Bir zamanlar soyluların sahip olduğu sürüler, yoksul çobanlardan oluşan kolektiflere devredildi. Hayvancılıkta ıslah çalışmaları yapıldı, yeni sebze çeşitleri ve yeni buğday ve arpa türleri getirildi ve sulama iyileştirmeleri yapıldı; tüm bunların tarımsal üretimde artışa yol açtığı bildirildi. [36] [37]

Pek çok köylü her zamanki gibi dindar kaldı ve din adamlarına sadaka verdi. Ancak çocukken dini tarikatlara alınan keşişler artık manastır hayatından vazgeçmekte özgürdü ve özellikle genç olanlar olmak üzere binlercesi vazgeçti. Geriye kalan din adamları mütevazı devlet maaşları ve dua ayinlerinde, düğünlerde ve cenazelerde görev alarak elde ettikleri ekstra gelirlerle hayatlarını sürdürdüler. [38]

Hem Dalay Lama hem de yardımcısı ve en küçük kardeşi Tendzin Choegyal, “Çin işgalinin sonucu olarak 1,2 milyondan fazla Tibetlinin öldüğünü” iddia etti. [39] Çin baskısından altı yıl önce yapılan 1953 resmi nüfus sayımında Tibet’te ikamet eden tüm nüfus 1 milyon 274 bin olarak kaydedildi. [40] Diğer nüfus sayımları Tibet’teki nüfusu yaklaşık iki milyon olarak gösteriyor. Eğer Çinliler 1960’ların başında 1,2 milyon kişiyi öldürmüş olsalardı, Tibet’in neredeyse tamamı insansızlaştırılmış, ölüm kampları ve toplu mezarlarla dolu bir ölüm tarlasına dönüştürülmüş olurdu ki bu konuda elimizde hiçbir kanıt yok. Tibet’te çok az sayıda bulunan Çin kuvvetleri, tüm zamanlarını başka hiçbir şey yapmadan geçirmiş olsalar bile bu kadar insanı toplayıp, avlayıp yok edemezlerdi.

Çinli makamlar, ceza biçimi olarak kırbaçlama, sakatlama ve uzuv kesme uygulamalarına son verdiklerini iddia ediyor. Ancak kendileri de sürgündeki Tibetliler tarafından gaddarlıkla suçlanıyorlar. Yetkililer, özellikle dini inançlara yönelik zulmün hem Çin’de hem de Tibet’te had safhaya ulaştığı 1966-76 Kültür Devrimi sırasında “hatalar” yaptıklarını kabul ediyorlar. 1950’lerin sonundaki ayaklanmadan sonra binlerce Tibetli hapsedildi. Büyük İleri Atılım sırasında Tibet köylüsüne zorla kolektifleştirme ve tahıl tarımı dayatıldı, bu da bazen üretim üzerinde feci etkiler yarattı. 1970’lerin sonlarında Çin, kontrolleri gevşetmeye başladı ve “önceki yirmi yıl boyunca verilen zararın bir kısmını telafi etmeye çalıştı”. [41]

1980 yılında Çin hükümeti, Tibet’e daha fazla özerklik ve özyönetim vermek üzere tasarlandığı duyurulan reformları başlattı. Tibetlilerin artık özel arazilerini ekmelerine, hasat fazlalarını satmalarına, hangi ürünleri yetiştireceklerine kendileri karar vermelerine ve yak ve koyun beslemelerine izin verilecekti. Dış dünyayla iletişime yeniden izin verildi ve bazı Tibetlilerin Hindistan ve Nepal’deki sürgündeki akrabalarını ziyaret edebilmeleri için sınır kontrolleri gevşetildi. [42] 1980’lere gelindiğinde önde gelen lamaların çoğu Çin ile yurt dışındaki sürgün toplulukları arasında gidip gelmeye başladı, “Tibet’teki manastırlarını restore ederek Budizmin orada yeniden canlandırılmasına ön ayak oldular”. [43]

2007 itibariyle Tibet Budizmi hâlâ yaygın olarak uygulanıyor ve resmi makamlar tarafından hoşgörüyle karşılanıyordu. Hac ziyaretlerine ve diğer standart ibadet biçimlerine ancak sınırlar dahilinde izin veriliyordu. Tüm rahip ve rahibeler dini konumlarını ayrılık ya da muhalefeti körüklemek için kullanmayacaklarına dair bir sadakat yemini imzalamak zorundaydı. Ve Dalay Lama’nın fotoğraflarını sergilemek yasa dışı ilan edildi. [44]

1990’larda Çin’in muazzam nüfusunun yüzde 95’inden fazlasını oluşturan etnik grup olan Hanlar, kayda değer sayılarda Tibet’e taşınmaya başladı. Lhasa ve Shigatse sokaklarında Han kolonizasyonunun izleri kolaylıkla görülebiliyor. Fabrikaları, dükkanların ve satış tezgahlarının çoğunu Çinliler işletiyor. Su arıtma tesislerine ve konutlara harcanması daha iyi olabilecek bütçelerle yüksek ofis binaları ve büyük alışveriş merkezleri inşa edildi. Tibet’teki Çinli kadrolar Tibetli komşularını sıklıkla geri kalmış ve tembel, iktisadi kalkınmaya ve “vatanseverlik eğitimine” muhtaç olarak görüyor. 1990’larda milliyetçi sempati beslediğinden şüphelenilen Tibet hükümeti çalışanları görevlerinden tasfiye edildi ve Dalay Lama’yı itibarsızlaştırmak için bir kez daha kampanyalar başlatıldı. Tibetli bazı şahısların ayrılıkçı faaliyetler yürüttükleri ve “siyasi bozgunculuk” yaptıkları gerekçesiyle tutuklandıkları, hapsedildikleri ve zorla çalıştırıldıkları bildirildi. Bazıları yeterli yiyecek, su ve battaniye olmadan idari gözaltında tutuldu, tehditlere, dayağa ve diğer kötü muamelelere maruz kaldı. [45]

Tibet tarihi, kültürü ve tabii ki dini okullarda göz ardı ediliyor. Tibetçeye çevrilmiş olsa da ders kitapları esas olarak Çin tarihi ve kültürüne odaklanıyor. Çin aile planlaması düzenlemeleri Tibetli aileler için üç çocuk yapmasına izin veriyor [Çin genelinde Han aileleri için yalnızca bir çocuk sınırı ve ilk çocuğu kız olan taşradaki Han ailelerine iki çocuk sınırı var]. Tibetli bir çift üç çocuk sınırını aşarsa, fazla çocuklar devlet destekli kreş, sağlık bakımı, barınma ve eğitimden mahrum bırakılabilir. Bu cezalar düzensiz olarak uygulanıyor ve bölgelere göre değişiyor. [45] Bu çocuk hizmetlerinin hiçbirinin Çin’in idareyi ele geçirmesinden önce Tibetlilere sunulmadığı belirtilmeli.

Zengin lamalar ve laik efendiler için komünist müdahale tam anlamıyla bir felaketti. Çoğu yurt dışına kaçtı, tıpkı kaçışında CIA’den yardım alan Dalay Lama’nın kendisi gibi. Bazıları yaşamak için çalışmak zorunda kalacaklarını dehşet şekilde öğrendi. Ancak birçoğu bu kaderden kurtuldu. Dışişleri Bakanlığı tarafından 1998 yılında yayımlanan belgelere göre, 1960’lar boyunca Tibetli sürgünler CIA’den el altından yılda 1,7 milyon dolar alıyordu. Bu hakikat kamuoyuna açıklandıktan sonra Dalay Lama’nın örgütü, Maocu devrimin altını oymak üzere Tibet’e silahlı sürgün birlikleri göndermek için 1960’lı yıllar boyunca CIA’den milyonlarca dolar aldığını itiraf eden bir bildiri yayımladı. Dalay Lama’nın CIA’den aldığı yıllık ödeme 186 bin dolardı. Hem onu hem de diğer Tibetli sürgünleri Hindu istihbaratı da finanse etti. Kendisinin ya da kardeşlerinin CIA için çalışıp çalışmadığını söylemeyi reddetti. Teşkilat da yorum yapmayı reddetti. [46]

1995 yılında Kuzey Carolina’da yayımlanan News & Observer of Raleigh gazetesi, Dalay Lama’nın gerici Cumhuriyetçi senatör Jesse Helms tarafından kucaklandığını gösteren renkli bir fotoğrafı “Budist, Dindar Sağın Kahramanını Esir Aldı” başlığıyla manşetine taşıdı. [47] Nisan 1999’da Dalay Lama, Margaret Thatcher, Papa 2. John Paul ve ilk George Bush ile birlikte Britanya’yı ziyaret etmekte olan Şili’nin eski faşist diktatörü ve uzun süredir CIA müşterisi olan Augusto Pinochet’nin serbest bırakılması için İngiliz hükümetine çağrıda bulundu. Dalay Lama, Pinochet’nin insanlığa karşı işlediği suçlar nedeniyle yargılanmak üzere İspanya’ya gitmeye zorlanmamasını talep etti.

Yirmi birinci yüzyılda ABD Kongresi, National Endowment for Democracy ve CIA’den daha saygın görünen diğer kanallar aracılığıyla Hindistan’daki Tibetlilere yılda 2 milyon dolar ve Tibetli sürgün camiasındaki “demokrasi faaliyetleri” için ek milyonlar tahsis etmeye devam etti. Dalay Lama bu paralara ek olarak finansör George Soros’tan da para aldı. [48]

Dalay Lama, CIA ve çeşitli gericilerle olan ilişkileri ne olursa olsun sık sık barış, sevgi ve şiddetsizlikten söz etti. Kaçtığında henüz 25 yaşında olan Dalay Lama, Tibet’in eski rejiminin suistimallerinden dolayı gerçekten de suçlanamaz. 1994 yılında verdiği bir röportajda, ülkesinde okullar ve yollar inşa edilmesini desteklediğini belirtti. Köylülere uygulanan corvée [zorla ücretsiz serf işçiliği] ve bazı vergilerin “son derece kötü” olduğunu söyledi. Ve insanların bazen nesilden nesile aktarılan eski borçlarla yükümlü tutulmasından hoşnut değildi. [49] Batı dünyasında yaşadığı yarım yüzyıl boyunca, eski Tibet2te pek bilinmeyen insan hakları ve din özgürlüğü gibi kavramları benimsemişti. Hatta Tibet için yazılı bir anayasa ve temsili bir meclis içeren bir demokrasi bile önermişti. [39]

1996 yılında Dalay Lama, sürgündeki cemaat üzerinde tedirgin edici bir etki yaratmış olması muhtemel bir bildiri yayımladı. Bildirinin bir kısmı şöyleydi: “Marksizm ahlaki ilkeler üzerine kuruludur, kapitalizm ise yalnızca kazanç ve karlılığa bakar. Marksizm üretim araçlarının adil kullanımını teşvik eder ve çalışan sınıfların kaderini ve sömürü kurbanlarını önemser. Bu nedenlerden dolayı sistem bana cazip geliyor ve kendimi yarı Marksist, yarı Budist olarak görüyorum”. [50]

Ancak “bolluk içinde yaşayanlara” da güven verici bir mesaj gönderdi: “Zengin olmak iyi bir şeydir… Bunlar hak eden amellerin meyveleridir, geçmişte cömert olduklarının kanıtıdır”. Yoksullara ise şu öğüdü verdi: “Mülk ve servet sahibi olanlara karşı öfkelenmek ve isyan etmek için iyi bir neden yoktur… Olumlu bir tutum geliştirmek daha iyidir”. [51]

2005 yılında Dalay Lama, diğer on Nobel Ödülü sahibi ile birlikte Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi uyarınca, dünyanın her yerinde çalışan insanların kendi çıkarlarını korumak için sendikalar kurma yönündeki “devredilemez ve temel insan hakkını” destekleyen ve geniş çapta duyurulan bir bildiriye imza attı. Bildiride, “Bu temel hak pek çok ülkede yeterince korunmamakta, bazılarında ise açıkça yasaklanmakta ya da acımasızca bastırılmaktadır” denildi. Burma, Çin, Kolombiya, Bosna ve diğer bir dizi ülke en kötü suçlular arasında gösterildi: “Amerika Birleşik Devletleri bile işçilerin sendika kurma ve toplu pazarlık yapma haklarını yeterince koruyamamaktadır. Milyonlarca ABD’li çalışan sendika kurmak için yasal korumadan yoksundur…” [52]

Dalay Lama ayrıca Tibetli rahibelerin eğitim almasını engelleyen kökleşmiş geleneksel engellerin kaldırılmasına da tam destek verdi. Sürgüne vardıklarında çok az rahibe okuma yazma biliyordu. Tibet’te faaliyetlerini gün boyu süren dua ve ilahilere adamışlardı. Fakat kuzey Hindistan’da artık Budist felsefesi okumaya ve eski Tibet’te yalnızca rahiplere açık olan teolojik çalışma ve tartışmalara katılmaya başladılar. [53]

Dalay Lama, 2005’in kasım ayında Stanford Üniversitesi’nde “Şiddetsizliğin Kalbi” konulu bir konuşma yaptı, ancak tüm şiddeti topluca kınamaktan kaçındı. İlerideki acıları azaltmak için yapılan şiddet eylemlerinin kınanmaması gerektiğini söyleyen Lama, İkinci Dünya Savaşı’nı demokrasiyi korumaya yönelik kıymetli bir çaba örneği olarak gösterdi. Peki ya Irak’ta dört yıl süren katliam ve kitlesel yıkım, dünyanın çoğu tarafından — hatta muhafazakâr bir papa tarafından bile — uluslararası hukukun açık ihlali ve insanlığa karşı bir suç olarak kınanan savaş? Dalay Lama kararsızdı: “Irak savaşına doğru ya da yanlış demek için henüz çok erken”. [54] Daha önce ABD’nin Yugoslavya’ya yönelik askeri müdahalesini ve daha sonra da Afganistan’a yönelik askeri müdahalesini desteklemişti. [55] [56] [57]

Feodal teokrasiden çıkış

Shangri-La efsanesine göre, eski Tibet’te insanlar manastır ve laik efendileriyle mutlu ve huzurlu bir ortak yaşam sürüyorlardı. Zengin lamalar ve yoksul keşişler, varlıklı toprak sahipleri ve yoksul serfler, derin bir ruhani ve barışçıl kültürün rahatlatıcı merhemiyle karşılıklı olarak birbirlerine bağlanmışlardı.

Bu, insana G. K. Chesterton ve Hilaire Belloc gibi son dönem muhafazakâr Katolikler tarafından sunulan idealize edilmiş feodal Avrupa imajını hatırlatıyor. Onlar için Orta Çağ Hıristiyan dünyası, kiliselerinin güvenli kollarında, lordlarının az çok iyi niyetli koruması altında yaşayan mutlu köylülerin dünyasıydı. [58] Yine belirli bir kültürü, karanlık maddi tarihinden arındırılmış, idealize edilmiş biçimiyle kabul etmeye davet ediliyoruz. Bu, onu kayırılan sınıf tarafından, ondan en çok istifade edenler tarafından sunulduğu şekliyle kabul etmek anlamına gelir. Tibet’in Shangri-La imgesi, Orta Çağ Avrupa’sının pastoral imgesinden daha fazla tarihsel gerçekliğe oturmuyor.

Tüm acımasız gerçeklikleriyle bakıldığında eski Tibet daha önceki bir kitapta ifade ettiğim görüşü, yani kültürün nötr olmaktan başka bir şey olmadığı görüşünü doğruluyor. Kültür, toplumun ayrıcalıklı bir kesimine geri kalanı için büyük bedeller ödeterek, bir dizi vahim adaletsizliğin meşrulaştırıcı kılıfı olarak işleyebilir. [59] Teokratik feodal Tibet’te egemen çıkarlar, geleneksel kültürü servetini ve iktidarını tahkim etmek için manipüle etti. Teokrasi, karşıt fikir ve eylemleri şeytani etkiyle bir tutuyordu. Derebeyinin üstünlüğü ve köylünün değersizliği genel varsayımını yaymıştı. Zenginler iyi bir yaşamı, yoksullar ise alçak bir varoluşu hak ediyor olarak kabul gördü, tüm bunlar geçmiş yaşamlardan biriken erdem ve erdemsizliğin karmik kalıntılarına dair öğretilerde kodlandı ve Tanrı’nın iradesinin bir parçası olarak sunuldu.

Daha varlıklı lamalar sadece bir şeyi vaaz edip gizlice başka bir şeye inanan ikiyüzlüler miydi? Büyük olasılıkla kendileri için böylesine iyi sonuçlar getiren bu inançlara gerçekten bağlıydılar. Teolojilerinin maddi ayrıcalıklarını böylesine mükemmel bir şekilde desteklemesi, benimsedikleri inancın samimiyetini güçlendiriyordu.

Biz modern seküler dünyanın sakinlerinin, geleneksel anlamda ruhani toplumları karakterize eden mutluluk ve ıstırap, memnuniyet ve örf denklemlerini kavrayamadığımız söylenebilir. Bu muhtemelen doğru ve bazılarımızın neden bu tür toplumları idealize ettiğini açıklayabilir. Ancak yine de oyulmuş bir göz oyulmuş bir gözdür; kırbaç kırbaçtır; ve serflerin ve kölelerin öğütücü sömürüsü, kültürel ambalajı ne olursa olsun acımasız bir sınıf adaletsizliğidir. Her ikisi yan yana var olsa bile, manevi bağ ile insan esareti arasında bir fark söz konusu.

Pek çok sıradan Tibetli, Dalay Lama’nın ülkelerine geri dönmesini istiyor, ancak çok azının onun temsil ettiği toplumsal düzene geri dönülmesini istediği görülüyor. Washington Post’ta 1999 yılında yayımlanan bir haberde Dalay Lama’nın Tibet’te saygı görmeye devam ettiği kaydediliyor, ancak:

“[…] Tibetlilerin çok azı 1959’da kendisiyle birlikte kaçan ve yardımcılarının büyük kısmını oluşturan yozlaşmış aristokrat ailelerin geri dönmesini hoş karşılayacaktır. Örneğin pek çok Tibetli çiftçi, Çin’in toprak reformu sırasında kazandıkları toprakları ailelere teslim etmeye hevesli değil. Tibet’in eski köleleri de eski efendilerinin iktidara dönmesini istemediklerini söylüyorlar. Tibet Budizminin en kutsal yerlerinden biri olan Shigatse’ye her yıl yaptığı hac ziyareti için en iyi kıyafetlerini giyen 67 yaşındaki eski köle Wangchuk, ‘Bu hayatı zaten daha önce bir kez yaşadım’ dedi, Dalay Lama’ya taptığını söyledi ama ekledi: ‘Çin komünizminde hür olmayabilirim ama köle olduğum zamandan daha iyi durumdayım”. [60]

Dalay Lama’nın çocuklukta reenkarne olarak seçilen tek yüksek mevkideki lama olmadığı unutulmamalı. Bir veya daha fazla reenkarne lama veya tulku — tekrar tekrar yeniden doğmak üzere seçilmiş özel saflıkta bir ruhani hoca — çoğu büyük manastıra başkanlık ederken bulunabilir. Tulku sistemi Tibet Budizmine özgüdür. Çok sayıda Tibetli lama reenkarne tulku olduklarını iddia eder.

İlk tulku, ilk Dalay Lama’dan yaklaşık üç asır önce ortaya çıkan ve Karmapa olarak bilinen bir lama. Karmapa, Karma Kagyu olarak bilinen Tibet Budist geleneğinin lideri. Dalay Lama tarafından yönetilen Gelugpa mezhebinin yükselişi, Kagyu ile beş yüz yıl süren ve bugün Tibet sürgün camiası içinde kendini göstermeye devam eden politik-dinsel bir rekabete yol açtı. Bu durumu yaratan Kagyu mezhebinin son otuz beş yılda dünya çapında yaklaşık altı yüz yeni merkez açıp meşhurluk kazanarak büyümesi değil.

Erik Curren, tulku arayışının her zaman bazı Hollywood filmlerinde tasvir edildiği gibi tamamen ruhani bir şekilde yürütülmediğini hatırlatıyor: “Bazen manastır yetkilileri, manastıra daha fazla siyasi nüfuz kazandırmak için güçlü bir yerel soylu aileden bir çocuk istiyordu. Diğer zamanlarda ise, çocuğun yetiştirilmesini etkileyecek çok az kozu olan alt sınıftan bir aileden çocuk istiyorlardı”. Başka durumlarda ise “yerel bir savaş ağası, Çin imparatoru ve hatta Dalay Lama’nın Lhasa’daki hükümeti siyasi sebeplerle kendi tulku seçimini bir manastıra dayatmaya çalışmış olabilir”. [61]

Sürgündeki manastırı Hindistan’ın Sikkim eyaletindeki Rumtek’te bulunan 17. Karmapa’nın seçiminde de böyle bir durum yaşanmış olabilir. 1993 yılında Karma Kagyu geleneğine mensup rahiplerin kendi seçtikleri bir aday vardı. Dalay Lama, birkaç muhalif Karma Kagyu lideriyle birlikte [ve Çin hükümetinin desteğiyle!] başka bir çocuğu destekledi. Kagyu rahipleri, Dalay Lama’nın kendi mezhepleri için bir lider seçme teşebbüsünde bulunarak yetkisini aştığını ileri sürdüler: “Ne siyasi rolü ne de kendi Gelugpa geleneğinde bir lama olarak konumu, ona farklı bir geleneğin lideri olan Karmapa’yı seçme hakkı tanıyordu…” [62] Kagyu liderlerinden birinin ısrarla belirttiği gibi, “Dharma kendin için düşünmektir. Ne kadar saygı duyulan bir hoca olursa olsun, her konuda otomatik olarak bir hocayı takip etmek değildir. Budistler herkesten çok diğer insanların haklarına — insan haklarına ve din özgürlüklerine — saygı göstermelidir”. [63]

Bunu Tibet sürgün camiasında aralıklı isyanlar, gözdağı verme, fiziksel saldırılar, kara listeye alma, polis tacizi, davalar, resmi yolsuzluklar ve Karmapa’nın Rumtek’teki manastırının Gelugpa hizbinin destekçileri tarafından yağmalanması ve zarara uğratılması ile noktalanan on yıllık çatışma izledi. Tüm bunlar en azından bir Batılı dindarın sürgün yıllarının Tibet Budizminin ahlaki yozlaşmasını hızlandırıp hızlandırmadığını merak etmesine neden oldu. [64]

Açık olan şu ki, Tibetli Budistlerin tamamı Dalay Lama’yı teolojik ve ruhani akıl hocaları olarak kabul etmiyor. Kendisinden “Tibet’in ruhani lideri” olarak bahsedilse de pek çok kişi bu unvanı formaliteden biraz daha fazlası olarak görüyor. Bu ona Tibet’in kendi dini ekolü dışındaki dört dini ekolü üzerinde yetki tanımıyor, “tıpkı ABD başkanına ‘hür dünyanın lideri’ demenin ona Fransa veya Almanya’yı yönetme konusunda herhangi bir rol vermemesi gibi”. [65]

Tibetli sürgünlerin tamamı eski Shangri-La teokrasisine hayran değil. Berkeley Kaliforniya’da bir Budist rahiple şifa yöntemleri üzerine çalışan Kim Lewis, rahibin binasında yaşayan ondan fazla Tibetli kadınla uzun uzun konuşma fırsatı buldu. Anavatanlarına geri dönme konusunda ne hissettiklerini sorduğunda aldığı yanıtlar oybirliğiyle olumsuzdu. Lewis, ilk başta bu isteksizliklerinin Çin işgaliyle ilgili olduğunu düşünmüş ama kadınlar hemen aksini söylemişler: “Dört ya da beş erkekle evlenmek zorunda kalmadıkları, neredeyse her zaman hamile olmadıkları ya da kocalarını terk ettikleri için cinsel yolla bulaşan hastalıklarla uğraşmadıkları için son derece minnettar olduklarını” söylediler. Genç kadınlar “eğitim almaktan çok memnundu, herhangi bir dinle kesinlikle alakaları olmasını istemiyorlardı ve Amerikalıların [Tibet konusunda] neden bu kadar saf olduklarını merak ediyorlardı”. [66]

Lewis’in görüştüğü kadınlar, büyükannelerinin onları “bilgelerin eşleri” olarak kullanan keşişlerle yaşadıkları çileli hikayeleri anlattılar. Büyükannelere, keşişlerle yatarak “aydınlanmaya giden yolu” kazandıkları söylenmişti, ne de olsa Buda’nın kendisi de aydınlanmaya ulaşmak için bir kadınla birlikte olmak zorundaydı.

Kadınlar ayrıca Gelugpa mezhebinde sözde ruhani ve perhizkar rahiplerin birbirleriyle yaptıkları “yaygın” seksten de bahsettiler. Anne olan kadınlar, acı bir şekilde Tibet’te manastırın küçük erkek çocuklarına el koymasından bahsettiler. Bir oğlan çocuğu annesi için ağladığında kendisine “Neden onun için ağlıyorsun, o senden vazgeçti, o sadece bir kadın” denildiğini iddia ettiler.

Kaliforniya’da siyasi sığınma hakkı verilen keşişler kamu yardımı için başvuruda bulundular. Kendisi de bir dönem adanmış olan Lewis, evrak işlerinde yardımcı olmuş. Keşişlerin Medicare ile birlikte devletten ayda 550 ila 700 dolar tutarında çek almaya devam ettiklerini gözlemliyor. Ayrıca keşişler güzel döşenmiş dairelerde kira ödemeden ikamet ediyorlar: “Hiçbir fatura ödemiyorlar, faks makineleri, ücretsiz cep ve ev telefonları ve kablolu TV ile birlikte kendilerine sağlanan bilgisayarlarda internete ücretsiz erişebiliyorlar”.

Ayrıca Amerikalı takipçilerinden gelen katkı ve aidatlarla birlikte tarikatlarından aylık ödeme alıyorlar. Bazı adanmışlar keşişler için market alışverişi yapmak, evlerini ve tuvaletlerini temizlemek gibi işleri hevesle yerine getiriyor. Lewis, aynı kutsal adamların “Amerikalıları ‘maddi şeylere olan takıntıları’ nedeniyle eleştirmekte bir sakınca görmediklerini” belirtiyor. [67] Tibet’teki eski feodal teokrasinin sona ermesini memnuniyetle karşılamak, bu ülkedeki Çin yönetimiyle ilgili her şeyi alkışlamak anlamına gelmez. Bu husus bugünün Batı’daki Shangri-La inananları tarafından nadiren anlaşılıyor. Bunun tersi de doğru: Çin işgalini kınamak, eski feodal rejimi romantikleştirmemiz gerektiği anlamına gelmez. Tibetliler mükemmelleştirilmiş ruhaniler ya da masum siyasi semboller olarak değil, gerçek insanlar olarak algılanmayı hak ediyorlar. Tibet’e giden muhalif Çinli gezgin Ma Jian [şu anda Britanya’da yaşıyor] “Onları idealize etmek, insan olduklarını inkâr etmektir” diyor. [68]

Batı’daki Budist takipçileri arasındaki yaygın şikâyet, Tibet’in dini kültürünün Çin işgali tarafından zarar gördüğü. Bir dereceye kadar durum böyle görünüyor. Manastırların çoğu kapalı ve teokrasinin çoğu tarihe karışmış gibi görünüyor. Çin yönetiminin iyileştirme mi yoksa felaket mi getirdiği buradaki temel mesele değil. Asıl soru eski Tibet’in nasıl bir ülke olduğu. İtiraz ettiğim şey, işgal öncesi kültürün sözüm ona bozulmamış ruhani doğası. Eski Tibet hakkındaki mitolojiyi benimsemek zorunda kalmadan yeni bir Tibet için dini özgürlük ve bağımsızlığı savunabiliriz. Tibet feodalizmi Budizme bürünmüştü ama bu ikisi aynı kefeye konulmamalı. Özünde eski Tibet bir Kayıp Cennet değildi. Shangri-La’dan çok uzakta, aşırı ayrıcalıklı ve yoksul, gerici ve baskıcı bir teokrasiydi.

Son olarak, Tibet’in geleceği Çin’in gelişmekte olan serbest piyasa cenneti içinde bir yerde konumlanacaksa, bunun Tibetliler için iyiye işaret olmadığını söyleyelim. Çin yüzde 8’lik göz kamaştırıcı bir ekonomik büyüme oranına sahip ve dünyanın en büyük endüstriyel güçlerinden biri olarak öne çıkıyor. Fakat ekonomik büyümeyle birlikte zengin ile yoksul arasında giderek derinleşen bir uçurum oluştu. Çinlilerin çoğu yoksulluk sınırına yakın ya da çok altında yaşarken yeni palazlanan ufak bir grup kapitalist, şaibeli memurlarla işbirliği yaparak büyük kazançlar elde ediyor. Bölgesel bürokratlar, halktan zorla rüşvet alarak ve yerel hazineleri yağmalayarak ülkeyi kurutuyor. Açgözlü müteahhitler ve rüşvetçi memurların kentlerde ve taşrada halkın zararına arazi gaspı neredeyse her gün yaşanan bir hadise. Ülke genelinde on binlerce halk protestosu ve karışıklık patlak verdi, bunlar genellikle gaddar polis gücüyle karşılandı. Yolsuzluk o kadar yaygın ve o kadar çok yere ulaşmış durumda ki normalde kayıtsız olan ülke liderliği bile bunu fark etmek zorunda kaldı ve 2006’nın sonlarında harekete geçti.

Çin’de şirketlerin hakimiyetindeki “iş bölgelerinde” sendikalaşmaya çalışan işçiler işlerini kaybetme ya da dövülme ve hapsedilme riskiyle karşı karşıya. Milyonlarca iş bölgesi işçisi günde on iki saat asgari ücretle çalışıyor. Sağlık sisteminin özelleştirilmesiyle birlikte milyonlarca kişi için ücretsiz ya da uygun fiyatlı tıbbi tedavi artık mümkün değil. Erkekler iş aramak için kentlere akın ederken kadınlar, çocuklar ve yaşlılarla dolu giderek yoksullaşan bir kırsal kesim bıraktılar. İntihar oranı, özellikle kadınlar arasında dramatik biçimde arttı. [69]

Çin’in doğal çevresi ne yazık ki kirlenmiş durumda. Dillere destan nehirlerinin çoğu ve birçok göl, milyarlarca ton endüstriyel emisyon ve arıtılmamış insan atığı nedeniyle öldü ve durum, geniş çaplı balık ölümlerine yol açtı. Pestisitler ve herbisitler de dahil olmak üzere zehirli atık sular yeraltı sularına ya da doğrudan sulama kanallarına sızıyor. Su yolları boyunca yer alan köylerde kanser oranları bin kat arttı. Yüz milyonlarca kent sakini, endüstriyel büyüme ve son zamanlarda milyonlarca otomobilin eklenmesiyle kirlenen, tehlikeli derecede sağlıksız olarak değerlendirilen havayı soluyor. Her yıl tahminen 400 bin insan hava kirliliği nedeniyle erken ölüyor. Hükümete bağlı çevre teşkilatlarının havayı kirletenleri durdurmak için hiçbir yaptırım gücü yok ve hükümet, genellikle bu tür sorunları görmezden geliyor ya da inkâr ediyor, bunun yerine endüstriyel büyümeye odaklanıyor. [44]

Çin’in kendi bilim kuruluşları, sera gazları engellenmediği takdirde, ülkenin önümüzdeki yıllarda büyük ürün kıtlıklarının yanı sıra feci gıda ve su kıtlıklarıyla karşı karşıya kalacağını bildiriyor. 2006-2007 yıllarında şiddetli kuraklık Çin’in güneybatısını etkisi altına almaya başlamıştı. [70]

Eğer Çin hızlı serbest piyasa kalkınmasının büyük başarı öyküsü ise ve Tibet’in geleceği için bir model ve ilham kaynağı olacaksa, o zaman eski feodal Tibet, hakikaten de olduğundan çok daha iyi görünmeye başlayabilir.


Kaynakça

  • Mick Brown, The Dance of 17 Lives(Bloomsbury 2004).
  • Erik D. Curren, Buddha’s Not Smiling: Uncovering Corruption at the Heart of Tibetan Buddhism Today(Alaya Press 2005)
  • Stuart Gelder and Roma Gelder, The Timely Rain: Travels in New Tibet(Monthly Review Press, 1964).
  • Melvyn C. Goldstein, A History of Modern Tibet 1913-1951(Berkeley: University of California Press, 1989).
  • Melvyn C. Goldstein, The Snow Lion and the Dragon: China, Tibet, and the Dalai Lama(University of California Press, 1995).
  • Felix Greene, A Curtain of Ignorance(Garden City, N.Y.: Doubleday, 1961).
  • Tom Grunfeld, The Making of Modern Tibetrev. ed. (Armonk, N.Y. and London: 1996).
  • Heinrich Harrer, Return to Tibet(New York: Schocken, 1985).
  • Pradyumna P. Karan, The Changing Face of Tibet: The Impact of Chinese Communist Ideology on the Landscape(Lexington, Kentucky: University Press of Kentucky, 1976).
  • Donald Lopez Jr., Prisoners of Shangri-La: Tibetan Buddhism and the West(Chicago and London: Chicago University Press, 1998).
  • Gaby Naher, Wrestling the Dragon (Rider 2004).
  • Anna Louise Strong, Tibetan Interviews(Peking: New World Press, 1959).
  • Lea Terhune, Karmapa of Tibet: The Politics of Reincarnation (Wisdom Publications, 2004)

  1. Shashi Kei, 2019. “Why are Tibetans leaving India when the Dalai Lama is still there?”, Medium. https://medium.com/@kei_shashi/why-are-tibetans-leaving-india-when-the-dalai-lama-is-still-there-52d8e6fa0307
  2. Mark Juergensmeyer, Terror in the Mind of God, (University of California Press, 2000).
  3. Kyong-Hwa Seok, “Korean Monk Gangs Battle for Temple Turf,” San Francisco Examiner, 3 Aralık 1998.
  4. Los Angeles Times, Şubat 25, 2006.
  5. Lopez, s. 205.
  6. Curren, s. 41.
  7. Gelders, s. 119, 123; Goldstein 1995, s. 6-16.
  8. Curren, s. 50.
  9. Stephen Bachelor, “Letting Daylight into Magic: The Life and Times of Dorje Shugden,” Tricycle: The Buddhist Review, 7, 1998.
  10. Tenzin Paljor Dhoring, A True History of the Dhoring Gazhi Family, s. 8.
  11. Karan, s. 64.
  12. Gary Wilson, Worker’s World, 6 Şubat 1997.
  13. Gelders, s. 62, s. 174.
  14. Lopez, s. 9.
  15. Melvyn C. Goldstein, William Siebenschuh, and Tashì-Tsering, The Struggle for Modern Tibet: The Autobiography of Tashì-Tsering(Armonk, N.Y.: M.E. Sharpe, 1997).
  16. Gelders, s. 110.
  17. Goldstein 1989, s. 5.
  18. Strong, s. 15, s. 19-21, s. 24.
  19. Strong, s. 25.
  20. Strong, s. 31.
  21. Gelders, s. 175-176; Strong, s. 25-26.
  22. “The earliest known footage of Tibet” (BBC, 2017-05-26). https://www.bbc.com/news/av/science-environment-40050597
  23. Gelders, s. 113.
  24. Grunfeld, s. 9, s. 7-33; Greene, s. 241-249; Goldstein 1989, s. 3-5; Lopez, N/A.
  25. Strong, s. 91-96.
  26. Gelders, s. 123-125.
  27. Goldstein 1995, s. 52.
  28. Harrer, s. 29.
  29. Kenneth Conboy ve James Morrison, The CIA’s Secret War in Tibet(Lawrence, Kansas: University of Kansas Press, 2002)
  30. William Leary, “Secret Mission to Tibet,” Air & Space, December 1997/Ocak 1998.
  31. Loren Coleman, Tom Slick and the Search for the Yeti(London: Faber and Faber, 1989).
  32. Hugh Deane, “The Cold War in Tibet,” CovertAction Quarterly(Winter 1987).
  33. George Ginsburg ve Michael Mathos, Communist China and Tibet(1964).
  34. Greene, s. 248; Grunfeld, N/A.
  35. Harrer, s. 54.
  36. Karan, s. 36-38, s. 41, s. 57-58.
  37. London Times, 4 Temmuz 1966.
  38. Gelders, N/A.
  39. Tendzin Choegyal, “The Truth about Tibet,” Imprimis(publication of Hillsdale College, Michigan), Nisan 1999.
  40. Karan, s. 52-53.
  41. Elaine Kurtenbach, Associated Pressreport, 12 Şubat 1998.
  42. Goldstein 1995, s. 47-48.
  43. Curren, s. 8.
  44. San Francisco Chronicle, 9 Ocak 2007.
  45. International Committee of Lawyers for Tibet, A Generation in Peril(Berkeley Calif.: 2001)
  46. Jim Mann, “CIA Gave Aid to Tibetan Exiles in 60s, Files Show,” Los Angeles Times, 15 Eylül 1998; New York Times, 1 Ekim, 1998.
  47. Lopez, s. 3.
  48. Heather Cottin, “George Soros, Imperial Wizard,” CovertAction Quarterly 74 (2002).
  49. Goldstein 1995, N/A.
  50. The Dalai Lama in Marianne Dresser (ed.), Beyond Dogma: Dialogues and Discourses(Berkeley, Calif.: North Atlantic Books, 1996).
  51. Nikolai Thyssen, “Oceaner af onkel Tom,” Dagbladet Information, 29 Aralık 2003, (Julius Wilm tarafından Dancadan çevrildi). http://www.information.dk/Indgang/VisArkiv.dna?pArtNo=20031229154141.txt
  52. “A Global Call for Human Rights in the Workplace,” New York Times, 6 Aralık 2005.
  53. San Francisco Chronicle, 14 Ocak 2007.
  54. San Francisco Chronicle, 5 Kasım 2005.
  55. Times of India, 13 Ekim 2000.
  56. Samantha Conti’s report, Reuters, 17 Haziran 1994.
  57. Amitabh Pal, “The Dalai Lama Interview,” Progressive, Ocak 2006.
  58. Gelders, s. 64.
  59. Michael Parenti, The Culture Struggle(Seven Stories, 2006).
  60. John Pomfret, “Tibet Caught in China’s Web,” Washington Post, 23 Temmuz 1999.
  61. Curren, s. 3.
  62. Curren, s. 13, s. 138.
  63. Curren, s. 21.
  64. Erik D. Curren, “Not So Easy to Say Who is Karmapa”, 22 Ağustos 2005. https://www.buddhistchannel.tv/index.php?id=22.1577,0,0,1,0.
  65. Kim Lewis, 14 Temmuz 2004.
  66. Kim Lewis, 15 Temmuz 2004.
  67. Ma Jian, Stick Out Your Tongue(Farrar, Straus & Giroux, 2006).
  68. PBS documentary, China from the Inside, Ocak 2007. https://www.pbs.org/kqed/chinainside/
  69. “China: Global Warming to Cause Food Shortages,” People’s Weekly World, 13 Ocak 2007.

Dünya Basını

Prof. Hanke: Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz

Yayınlanma

Ekonomist Steve Hanke, Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışının savaş öncesi düzeyin yaklaşık yüzde 60 gerisinde kaldığını ve Washington’ın bu gerçeği kamuoyundan gizlediğini açıkladı. ABD’nin tırmandırdığı gerilim döngüsünü kaybettiğini belirten Hanke, tek taraflı yaptırımların ve yanlış dış politikaların Batı dünyasında derin bir kriz yarattığına dikkat çekti.

Maryland eyaletinin Baltimore kentindeki Johns Hopkins Üniversitesi’nde görev yapan Amerikalı ekonomist ve uygulamalı ekonomi profesörü Steve Hanke, yayıncı Mario Nawfal’ın kanalında jeopolitik analisti Brandon J. Weichert’ın sorularını yanıtladı.

ABD ordusu, akademi ve iş çevrelerine jeopolitik ile yüksek teknoloji araştırma ve geliştirme alanlarında dersler veren, “Uzayı Kazanmak: Amerika Nasıl Süper Güç Kalır” ve “Gölge Savaş: İran’ın Üstünlük Arayışı” adlı kitapların yazarı Weichert’ın sunduğu yayında; Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışı, tırmanan İran gerilimi, ABD yönetiminin kamuoyunu yönlendirme çabaları, küresel enerji piyasaları, yaptırımların sonuçları ve Avrupa’daki sanayi krizine ilişkin kapsamlı değerlendirmeler ele alındı.

Weichert, New York Times gazetesinin tanker takip verilerine dayandırdığı haberini hatırlatarak yayına başladı. Haberde Hürmüz Boğazı’ndan son yedi günde günlük ortalama 6,7 milyon varil petrol geçtiği ve bu hacmin çatışma öncesi seviyelerin yaklaşık yüzde 60 altında kaldığı vurgulandı.

Weichert, Washington yönetiminin sahadaki bu tabloyu nasıl ele aldığını sorarak profesörün görüşlerine başvurdu.

“Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz”

Hükümetin gerçek durumu saptırdığını ve kamuoyuna her şeyin yolunda olduğu yönünde bilgi aktardığını belirten Steve Hanke, “Yönetim gerçekleri çarpıtıyor. Oradan her türlü petrolün çıktığını söylüyorlar. Ben boğazdan geçen gemi trafiğini takip eden kuruluşların yanı sıra Kepler gibi bağımsız izleme şirketlerinin verilerini ve Kızıldeniz tarafındaki hareketliliği düzenli olarak izliyorum. Geçiş hacmi, Washington’ın çizdiği tablonun çok ama çok altında seyrediyor. Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz. Bu durum sadece mevcut yönetimle sınırlı bir mesele değildir. Hükümetler yalan söyler, gerçekleri eğip büker. Dış politika alanına girdiğinizde ise istihbarat teşkilatları süreci tamamen yönlendirir” ifadelerini kullandı.

Ana akım medyada çıkan haberlerin büyük kısmının istihbarat kurumlarının yönlendirmesiyle şekillendiğini dile getiren Hanke, “Bugün New York Times veya Wall Street Journal gibi büyük yayın organlarında okuduğunuz haberlerin çoğu, Merkezi İstihbarat Teşkilatı ve diğer istihbarat servislerinin dolaşıma soktuğu verilerden ibarettir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana mekanizma böyle işliyor. Geçmişe bakın, Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın CBS televizyonundaki en önemli ismi Walter Cronkite idi. Cronkite, ülkenin en saygın, en güvenilir haber sunucusuydu. Amerikalıların büyük bölümü ona inanırdı ancak o teşkilatın bir parçasıydı” dedi.

Weichert ise dönemin ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın Vietnam Savaşı sürecinde “Cronkite’ı kaybettiysek savaşı da kaybettik demektir” sözünü hatırlattı. Johnson’ın sokak zekasına sahip bir lider olduğunu ifade eden Hanke, “Johnson, siyaset arenasına adım atan bir kişinin kaçınılmaz olarak bir enformasyon savaşının içine girdiğini çok iyi biliyordu. Bilgiyi kontrol etmek zorundaydınız. Bu yüzden bağımsız basın fikri bir hayalden öteye geçemiyor. Gerçeğe ulaşmanın yolu uluslararası basını, Fransız, Rus ve Avrupa medyasını, sosyal ağları çapraz kontrol etmekten geçiyor. Fakat sıradan bir insanın buna vakti ve donanımı yetmiyor. Eskiden Sovyetler Birliği’nin Pravda gazetesini okuyup satır aralarını çözemeyenler hiçbir şey anlayamazdı. Pravda yönlendirme içerirdi ama içinde doğruyu bulmaya yarayan çok kıymetli ayrıntılar gizliydi” sözleriyle değerlendirmesini sürdürdü.

“Finans basınının yüzde 95’i ya yanlıştır ya ilgisizdir”

Öğrencilerine ekonomi derslerinde aktardığı ilk kurala değinen Hanke, “Derslerime başlarken öğrencilerime ilk anlattığım şey Hanke’nin yüzde 95 kuralıdır. Genel basını bir kenara bırakın, yalnızca ekonomi ve finans basını için bile geçerlidir bu. Finans basınında okuduğunuz haberlerin yüzde 95’i ya tamamen yanlıştır ya da konudan bütünüyle uzaktır. Öğrenciler iktisat bilimini tam öğrenemedikleri için doğru ile yanlışı ayırmakta zorlanıyor ve ilgisiz verileri tekrarlayıp duruyor. Haberi doğru okumak ustalık, tecrübe ve zaman ister. Her sabah işe gitmek zorunda olan sıradan bir yurttaşın gazetedeki yanlışları ayıklaması mümkün olmuyor” dedi.

Weichert, ABD Merkez Komutanlığı’nın mayıs ortasında Umman kıyılarında başlattığı refakat harekatıyla yaklaşık 1600 ticari gemiye eşlik ettiğini ve 800 milyon varil petrolün boğazdan geçişine destek sağladığını duyurduğunu anımsattı. Bu verilerin gerçekçi olup olmadığını soran Weichert’a yanıt veren Hanke, rakamların gerçeği yansıtmadığını dile getirdi:

“Açıklanan rakamlar gerçeğin çok uzağında. Hem Umman hem de İran tarafı dahil olmak üzere boğazdan günde sadece dört veya beş gemi geçiyor. Merkez Komutanlığı ordunun kontrolü elinde tuttuğu imajını yaymaya çalışıyor. Ordunun doğruyu söylediği nerede görüldü? Bu tamamen hayal dünyasıdır. Gerçekte olan şey, küçük bir akıntıdan ibarettir ve açıklanan sayılarla sahadaki gerçeklik arasında devasa bir uçurum vardır.”

“Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti”

Dizel yakıt fiyatlarındaki hızlı yükselişe dikkat çeken Weichert, enerji piyasalarında yeni bir eşiğe gelinip gelinmediğini sordu. Fiyatların daha da tırmanacağını ifade eden Hanke, “Bu durum geçici bir sıçrama değildir, fiyatlar daha da yükselecektir. Trump’ın yürüttüğü politikaların faturasıdır bu. İran ile karşılıklı saldırı döngüsüne girdiler. ABD birkaç hedefi vuruyor, ardından İran daha büyük bir karşı saldırı düzenliyor. Her hamle döngüsünün sonunda ABD geriye düşüyor ve kaybediyor. Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti. Albert Einstein’a atfedilen meşhur bir söz vardır: Aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuç beklemek deliliktir. Bu yaklaşım, atılan adımların akıl sınırları dışında kaldığını gösteriyor” açıklamasını yaptı.

Askeri adımların başarısızlıkla sonuçlandığını belirten Hanke, sözlerini şöyle sürdürdü: “Önce bir hava harekatı denediler, ardından birinci abluka geldi. Sonuç alamayınca ikinci ablukayı devreye soktular. Şimdi de karşılıklı misilleme sarmalına girdiler. Hep aynı eylemleri tekrarlayıp bu kez kazanacaklarını sanıyorlar ancak bu gerçekleşmeyecek. İran sadece askeri alanda değil, uluslararası kamuoyu algısında da üstünlük sağladı. Bu harekat öncesinde küresel kamuoyunda İran’ın kırılgan olduğu, ekonomisinin çöktüğü ve iç muhalefetin rejimi sarsacağı yönünde güçlü bir algı hakimdi.”

“Körfez’de en hızlı büyüyen ekonomi İran oldu”

Körfez bölgesindeki ekonomik göstergeleri detaylandıran Hanke, İran ekonomisinin çöktüğü yönündeki tezlerin asılsız olduğunu rakamlarla açıkladı: “2008 küresel finans krizinden başlayarak çatışmaların patlak verdiği 2026 yılı başına kadar olan kişi başına düşen gayrisafi yurt içi hasıla verilerini inceledim. Bu dönemde Körfez bölgesinde kişi başına geliri en hızlı büyüyen ülke İran oldu. İkinci sırada hemen hemen aynı oranla Suudi Arabistan yer alıyor. Diğer ülkelerin grafiği ise son derece olumsuzdur. Örneğin Kuveyt’te 2008 yılı 100 baz alındığında, kişi başına düşen milli gelir endeksi 65 seviyesine kadar geriledi. Yaptırımların ve baskıların İran ekonomisini tamamen çökerttiği söylemi gerçeği yansıtmıyor.”

Weichert’ın Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesini hatırlatarak İran’ın diplomatik yalnızlıktan uzak göründüğünü belirtmesi üzerine Hanke, Tahran yönetiminin uluslararası saygınlığını artırdığını vurguladı: “İran her geçen gün yalnızlıktan uzaklaşıyor ve daha fazla saygı görüyor. Orta ölçekli bir güç, küresel bir süper gücü askeri açıdan köşeye sıkıştırdı. Boğazdaki kontrolü ele aldılar; oysa savaştan önce böyle bir hakimiyetleri yoktu. Bölgedeki askeri üstünlük bütünüyle kaybedildi. Sivillerin hayatını kaybettiği yoğun saldırılar karşısında küresel kamuoyunda İran’a yönelik büyük bir sempati gelişti. Kamuoyu algısı tamamen tersine döndü.”

Hanke, BRICS grubunun Hindistan’daki zirvesine atıfta bulunarak, “Eskiden bu toplantılar içi boş birer diplomasi vitriniydi, somut bir netice doğurmazdı. Fakat artık durum değişti. Washington’ın izlediği politikalar BRICS grubuna doğrudan can suyu veriyor. Benzer bir kırılma İsrail için de geçerlidir. İsrail’in devasa kamuoyu yönlendirme aygıtına rağmen, dünya genelinde İsrail’e yönelik bakış açısı son derece olumsuz bir noktaya sürüklendi” değerlendirmesinde bulundu.

“Bugün herkes Amerikalıları birer düşman olarak görüyor”

Küresel Güney ülkelerinin artan ağırlığını ve Batı’nın ekonomik hakimiyetini değerlendiren Weichert’a cevap veren Hanke, dünyada Washington’a yönelik algının kökten dönüştüğünü söyledi: “Birçok ülke artık ABD’yi bir tehdit olarak algılıyor. Sadece geleneksel rakipler değil; Kanada ve Meksika gibi en yakın komşular dahi bu kaygıyı taşıyor. Dünyanın hangi köşesine bakarsanız bakın, ABD’nin gerçek bir dostu kalmadı. Masada görünen sembolik ortaklıklar hariç tutulursa hemen herkes Amerikalıları bir tehdit ve hasım olarak konumlandırıyor. Bu yüzden yüzlerini Washington’dan öteye çeviriyorlar.”

Küresel Güney’in ve BRICS’in güç kazandığını ancak ABD’nin elindeki yapısal kozların yabana atılmaması gerektiğini kaydeden Hanke, 1998 Asya finans krizinde dönemin Endonezya Devlet Başkanı Suharto’ya başdanışmanlık yaptığı dönemi şu sözlerle anlattı:

“1998 krizinde Endonezya para birimi çökmüş, enflasyon patlamış ve gıda isyanları baş göstermişti. Suharto, Uluslararası Para Fonu’nun reçetelerini uygulamış ancak ekonomi daha da kötüleşmişti. Beni davet etti. Kendisine Hong Kong modeline benzer bir para kurulu sistemi kurmayı önerdim. Rupi basılacak, bu para yüzde 100 ABD doları rezerviyle desteklenecek ve kura sabitlenecekti. Bu model enflasyonu anında kıracaktı ve Suharto koltuğunda kalacaktı. Fakat dönemin ABD Başkanı Bill Clinton yönetimi bunu engellemek istedi; amaçları Suharto’yu kriz yoluyla tasfiye etmekti. Clinton, Suharto’yu arayarak ‘Eğer Profesör Hanke’nin para kurulu sistemini kurarsanız, vadedilen 43 milyar dolarlık yardımı alamazsınız’ diyerek açıkça tehdit etti.”

Suharto’nun yardımı reddederek para kurulunu kurma iradesini koruduğunu aktaran Hanke, sürecin askeri güç gösterisiyle noktalandığını belirtti: “Suharto eski bir generaldi, ekonomik tehditlere boyun eğmedi. Ocak ayında başlayan çekişme mayısa kadar sürdü. Sonunda ABD ne yaptı? Pasifik Filosu’ndan büyük bir deniz gücünü Cakarta açıklarına gönderip askeri tatbikatlara başladı. Bu askeri hamle Endonezya ordusunu korkuttu ve generaller Suharto’yu para kurulu kararından vazgeçmeye zorladı. Suharto’yu geri adım attıran şey 43 milyar dolarlık yaptırım tehdidi değil, doğrudan donanmanın varlığı oldu.”

“Dünyadaki piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York’tadır”

Bugün benzer bir askeri baskının İran üzerinde kurulamadığını dile getiren Hanke, gücün temel unsurlarını şu sözlerle özetledi: “Bir ülkenin gücünü milli gelirin büyüklüğü, askeri kapasitesi ve finansal hakimiyeti belirler. ABD açısından en belirleyici unsur, doların küresel rezerv para birimi niteliğidir. Dolarsızlaşma tartışmaları tamamen dayanaksızdır. Dolar bir yere gitmiyor. Dünyada derinliğe ve likiditeye sahip tek tahvil piyasası ABD Hazine tahvilleridir. Büyük ölçekli sermaye hareketlerinde yönelebileceğiniz başka bir adres yoktur. Hisse senedi piyasalarına baktığınızda, dünyadaki toplam piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York borsalarında yer alıyor. Toronto veya diğer borsalar bunun yanında çok küçük kalır.”

Çin’in küresel ticaretteki yükselişini değerlendiren Hanke, ABD’nin uyguladığı tek taraflı yaptırımların Washington aleyhine sonuçlar doğurduğunu kaydetti: “Çin, Kanada veya Meksika gibi değildir. ABD’nin hatalarından en büyük kazancı Pekin yönetimi elde ediyor. 11 Eylül sonrasında Bush döneminden başlayarak Obama, Trump ve Biden yönetimleri boyunca yaptırımlar kontrolsüz bir şekilde artırıldı. Bu iki partinin de benimsediği bir akıl tutulmasıdır. ABD Kongresi’nin ne yaptığını bilmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Yaptırımlar tamamen bir kaybedenler oyunudur. Ben hem ilkesel olarak hem de pratikte yaptırımlara bütünüyle karşıyım. Hiçbir zaman işe yaramazlar ve bumerang gibi uygulayanı vururlar. Bugün Avrupa’nın derin bir krizle boğuşmasının ana sebebi Rusya’ya uygulanan yaptırımlar ve Kuzey Akım boru hattının imha edilerek ucuz doğalgaz akışının kesilmesidir.”

“Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır”

Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif partisinin Saksonya seçimlerindeki başarısını gündeme getiren Weichert’a yanıt veren Hanke, Almanya’nın bugünkü durumunun temelinde eski Başbakan Angela Merkel’in tercihlerinin yattığını dile getirdi:

“Merkel dönemine bakmak gerekiyor. O dönemde Merkel adeta dokunulmaz bir lider gibi görülüyordu fakat büyük hatalar yaptı. Hristiyan Demokrat Birlik partisi içindeyken sol kanadı ve Yeşilleri kontrol altına almak için onları koalisyona dahil etti. Bunun bedeli ise nükleer santralleri kapatmak oldu. İkinci adımda ise sağ kanadı frenlemek adına açık kapı politikası güderek ülkeyi düzensiz göçmen akınına uğrattı. Bu durum devasa toplumsal yaralar açtı ve Almanya için Alternatif partisinin yükselişine zemin hazırladı.”

Almanya için Alternatif partisinin siyasi programında nükleer enerjiye dönüş, sınır güvenliğinin sağlanması ve Rusya ile sürdürülen vekalet savaşının sonlandırılması maddelerinin öne çıktığını belirten Hanke, ana akım partilerin bu partiyi tecrit etme çabalarını antidemokratik olarak nitelendirdi: “Bu partinin etrafına güvenlik duvarı örmeye çalıştılar, aldıkları oy ne olursa olsun koalisyona almayacaklarını açıkladılar. Hatta iç istihbarat üzerinden terör soruşturması açarak partiyi yasa dışı ilan etmeye kalktılar. Demokrasi söylemi dilinden düşmeyenlerin sergilediği bu tutum tamamen antidemokratiktir.”

Sanayinin durumuna ilişkin çarpıcı rakamlar aktaran Hanke, “Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır. İmalat sektörünün milli gelir içindeki payı diğer Avrupa ülkelerinde ortalama yüzde 12 iken, Almanya’da yüzde 23 seviyesindedir. Ağır sanayi devasa miktarda enerji ve elektrik tüketir. Bugün dünyadaki en pahalı enerji nerede satılıyor? Almanya’da. Volkswagen yönetim kurulu 50 bin çalışanını işten çıkaracağını duyurdu. Dünyanın en büyük kimya üreticisi BASF fabrikalarını kapatıp Çin’e taşındı. Alman otoyolları çöküyor, efsanevi dakikliğiyle bilinen trenler artık asla vaktinde kalkmıyor” sözleriyle tablonun vahametine işaret etti.

“İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır”

Weichert’ın, popülaritesi yüzde 13’e kadar gerileyen Başbakan Friedrich Merz’in bu çöküşü perdelemek adına savaş söylemlerine yönelip yönelmediği sorusu üzerine Hanke, dikkat çekici bir tespitte bulundu: “İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır. Savaş başlatırsanız, işler sarpa sardığında Ukrayna’da yapıldığı gibi sıkıyönetim ilan eder ve koltuğunuzu korursunuz. Merz köşeye sıkışmış durumdadır ve savaşı körüklemek istemektedir. Almanya’daki bir havalimanında Ukrayna uçağına yönelik olayı hemen Rusya’ya bağladılar. Bu büyük ihtimalle bir sahte bayrak operasyonudur. Rusların bu kadar acemice bir işe imza atacağını düşünmek saflıktır.”

ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında planladığı ancak uygulamadığı sanayisizleştirme hedeflerini hatırlatan Hanke, “Morgenthau Planı ile Almanya’yı fabrikalarından arındırıp tarım toplumuna dönüştürmek istemişlerdi. Bu gerçekleşmedi ve serbest piyasa modeliyle muazzam bir kalkınma yaşandı. Ancak 1968’de Paris’te başlayan öğrenci ayaklanması Almanya’ya ve tüm Avrupa’ya sıçradı. O tarihten bu yana üniversite eğitim standartları hızla geriledi. Johns Hopkins Üniversitesi’nde 57 yıldır profesörlük yapıyorum; bugünkü akademik seviyenin geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde düştüğünü bizzat gözlemliyorum. Chicago’daki DePaul gibi üniversitelerin standart giriş sınavı puanlarını aramaktan vazgeçmesi çöküşün açık bir göstergesidir. Kalitesini koruyan sadece roket ve mühendislik üreten Caltech gibi birkaç kurum kaldı” dedi.

“Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir”

Avrupa kıtasının geneline yayılan hantal bürokrasiye değinen Hanke, Brüksel’in ulusal iradeleri devre dışı bıraktığını ifade etti: “Avrupa muazzam bir bürokrasi yığınına hapsolmuştur. Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir; üyeleri seçimle işbaşına gelmez. Egemen devletlerin kararlarını bütçe ve para gücünü kullanarak ezerler. Ekonomist olarak para akışını takip ederseniz her şeyi görürsünüz. Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, kıtadaki Rusya karşıtlığının başını çekmektedir. Rusya düşmanlığının toplandığı neresi varsa kendisi tam ortasında yer alır.”

İngiltere’nin durumuna da değinen profesör, “İngiltere çok daha ağır bir ekonomik çöküş içindedir. Göçmen krizi, zayıflayan ordu ve eski sömürge alışkanlıklarıyla her şeye burnunu sokma eğilimi ülkeyi tüketiyor. Başbakan Starmer hızla görevi bıraktı. Yeni gelen başbakan Andy Burnham ilk dış gezisini Kiev’e yaptı. Kendi ülkesinde bunca devasa sorun varken kalkıp oraya gitmesi akıl tutulmasıdır. Eski Manchester Belediye Başkanı olan bu kişi tamamen yetersiz görünmektedir. 2022 yılında Ukrayna ile Rusya arasında Türkiye’de varılan barış anlaşmasını masadan kaldıran kişi de dönemin Başbakanı Boris Johnson idi. O dönem barış anlaşmasını doğrudan Londra sabote etti ve bugünkü faturayı bütün dünya ödüyor” dedi.

“Putin’in karşısına konuyu hiç bilmeyen iki kişi oturdu”

Weichert, ABD’li temsilciler Witkoff ve Kushner’in Moskova’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile gerçekleştirdiği üç saatlik görüşmeyi hatırlatarak diplomatik temasların geleceğini sordu. Hanke görüşmeyi şu sözlerle değerlendirdi: “Putin’in masadaki muhataplarını ciddiye aldığını kesinlikle düşünmüyorum. Rusya lideri nezaket kurallarına uyar fakat karşısına konulara hiçbir şekilde hakimiyeti olmayan iki kişi oturdu. Karşılıklı derinliği olmayan insanların bir araya gelmesi oldukça utanç vericidir.”

Avrupa’nın geleceğini son derece karanlık gördüğünü aktaran Hanke, kıtadaki liderlik krizini şöyle özetledi: “Fransa’da Macron, Almanya’da Merz, İngiltere’de Burnham veya İtalya’da Meloni gibi isimlere bakın. Meloni uzun süredir koltukta oturuyor ama somut hiçbir başarı elde edemedi. İtalya kötü durumda ve Meloni’nin siyasi geleceği sallantıda. Avrupa’nın içine girdiği bu çıkmazdan kurtulması için masada makul bir seçenek dahi bulunmuyor.”

“Çin, Adam Smith’in 1776’daki serbest ticaret modeline sarıldı”

Programın kapanış bölümünde küresel dengelerin geleceğine ilişkin nihai görüşlerini aktaran Steve Hanke, Amerikan imparatorluğunun bir anda yok olmayacağını ancak dengelerin hızla Doğu’ya kaydığını vurguladı:

“Küresel eksen kayması yaşanıyor fakat bunu bir günde gerçekleşecek bir felaket gibi okumamak gerekir. ABD askeri, ekonomik ve pazar gücüyle varlığını koruyacaktır. Bir düğmeye basıp Amerikan gücünü veya doları bir gecede silemezsiniz. Ancak Çin her geçen gün arayı kapatıyor. Beş yıl önce Çin otomobillerinden kimse bahsetmezdi, bugün pazarı ele geçiriyorlar. Yapay zekada ABD’nin mutlak hakim olacağı söyleniyordu, şimdi Çin çok daha az veri merkeziyle ve düşük maliyetlerle bu seviyeyi yakaladı.”

Çin’in uyguladığı küresel ekonomi modeline dikkat çeken Hanke, sözlerini şu ifadelerle noktaladı: “Pekin yönetimi, Adam Smith’in 1776 tarihli Ulusların Zenginliği eserinde çerçevesini çizdiği serbest ticaret modelini benimsedi. Herkesle ticaret geliştirmek istiyorlar. Örneğin Kenya başta olmak üzere kendileriyle ikili ticaret anlaşması imzalayan tüm Afrika ülkelerine yönelik gümrük vergilerini tamamen sıfırladılar. Ticareti serbestleştiren bu yaklaşım Çin’i küresel sahnede durdurulamaz bir noktaya taşıyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Çin-Mısır ortak tatbikatı, Pekin’in askeri erişiminin göstergesi

Yayınlanma

Çin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarları destekleyecek askeri gücü küresel ölçekte kullanma kapasitesi geliştirmeye başlıyor.

Mohamed Ibrahim Hafez & Sebastian Contin Trillo-Figueroa
South China Morning Post, 02.09.2026

Çin, yurt dışındaki ekonomik varlığını, bu varlığı koruyup sürdürebilmek için gerekli askeri erişim kapasitesiyle eşleştirmeye başlıyor.

Bunun en açık göstergesi Mısır’da ortaya çıktı. Çin’e ait J-16 savaş uçakları kısa süre önce Mısır’a gönderildi ve havada yakıt ikmali yapan YU-20 tanker uçakları tarafından desteklendi. Çin jetleri, Mısır’ın “Medeniyet Kartalları” tatbikatında Mısır’a ait Rafale ve MiG-29 savaş uçaklarıyla birlikte görev aldı. Bu, Çin’in savaş uçaklarını ilk kez Afrika’ya göndermesi anlamına geliyor ve Pekin’e kıtalar arası bir muharip gücü taşıma ve büyük bir Arap ordusuyla ortak operasyon yürütme deneyimi kazandırıyor.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Mısır ziyareti, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin 70. yılını simgeliyor. Bu süre içerisinde ilişkiler yalnızca diplomasi ve ticaretten ibaret olmaktan çıkarak altyapı, teknoloji ve artık askeri işbirliği alanlarına kadar genişledi.

Çin’in ekonomik çıkarları özellikle Süveyş Kanalı çevresinde derin biçimde yerleşmiş durumda. Çinli şirketler Mısır’da üretim ve lojistik operasyonları kurarak ülkeyi Avrupa, Afrika ve Orta Doğu pazarlarına uzanan tedarik zincirleri için bir üretim ve dağıtım merkezi olarak kullanıyor.

Bu ekonomik ayak izi giderek büyüyor. Mısırlı şirketler geçen ay Çinli alıcılarla toplam 168 milyon dolar değerinde 17 ihracat anlaşması imzaladı. Pekin’in 2026’nın ilk yarısında Mısır’a yaptığı yatırımın ise 2 milyar dolara kadar ulaşabileceği tahmin ediliyor. Bu yatırımların önemli bölümü mevcut projelerin genişletilmesine yöneliyor.

Pekin ayrıca Mısır ürünlerine sıfır gümrük vergisi uygulaması getirdi ve daha önce yüzde 30’a kadar çıkan vergileri kaldırdı. Ancak ticari ilişki hâlâ dengesiz durumda: Mısır’ın Çin ile ticaret açığı geçen yıl 18 milyar doları aştı.

Çin’in ekonomik varlığının güvence altına alınması gerektiğinde riskler de artıyor. Limanlar, fabrikalar, lojistik ağları ve tedarik zincirleri, istikrarsızlıkların erişimi bozması halinde kırılgan hâle geliyor. Çin’in çıkarları ne kadar genişlerse, bu bölgelere ulaşabilecek askeri bir varlık da o kadar değer kazanıyor. Mısır’daki tatbikat, bu kapasiteye dair bir fikir verdi.

Yıllar boyunca Çin’in küresel genişlemesi esas olarak ticari nitelikteydi. Ardından Kuşak ve Yol Girişimi, altyapı yatırımları gerçekleştirdi, yeni pazarlar açtı ve stratejik bölgelerde Çinli şirketlerin yerleşmesini sağladı. Bir sonraki aşama ise bu ekonomik varlığı koruyacak askeri erişim kapasitesinin geliştirilmesi. Mısır, bu dönüşümün nasıl görünebileceğini ortaya koyuyor.

Benzer bir eğilim teknoloji alanında da görülüyor. Huawei, Mısır hükümeti için Ascend çiplerini kullanacak yapay zekâ veri merkezleri kurmak üzere teklif verdi. Buna karşılık Washington ise Nvidia, Advanced Micro Devices ve Microsoft’un dahil olduğu rakip bir teklif hazırlamaya çalışıyor.

Mısır’ın yapay zekâ stratejisi, bilgi ve iletişim teknolojileri sektörünün gayrisafi yurt içi hasılaya katkısını 2030 yılına kadar yüzde 7,7’ye çıkarmayı hedefliyor. Bu nedenle Amerikan ve Çinli teknoloji sağlayıcılarına erişim, ülkenin yerli teknoloji endüstrisini geliştirme çabasının daha geniş bir parçası hâline geliyor. Bu durum aynı zamanda Kahire’ye, stratejik önem taşıyan bu sektörde hangi şirketlerin yer edineceği konusunda pazarlık gücü sağlıyor.

Dolayısıyla Çin’in Mısır’daki varlığı, Pekin’in uzun vadeli çıkarları açısından kritik sektörlerin tamamına yayılıyor: üretim, lojistik, teknoloji ve savunma.

Ancak Kahire, Çin ile ilişkilerini diğer ortaklıklarının pahasına geliştirmiyor. Mısır hâlâ ABD’den önemli miktarda askeri yardım alıyor ve Amerikan, Fransız ve Rus uçaklarından oluşan karma bir hava filosu işletiyor. Çin ile ilişkilerini genişletirken Rusya ile bağlarını sürdürüyor, Avrupa ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştiriyor ve BRICS grubuna katılıyor.

Savunma tedariki de aynı yaklaşımı yansıtıyor. Mısır’ın savaş uçağı filosunu çeşitlendirmek amacıyla Çin’in J-10C savaş uçağıyla ilgilendiği bildiriliyor. Tatbikatlar, Mısır ordusuna Çin sistemlerini tanıma fırsatı verirken Kahire, Batı menşeli uçaklarını kullanmaya ve mevcut savunma ilişkilerini sürdürmeye devam ediyor.

Bu durum iki tarafın da istediği kazanımları sağlıyor. Çin, Orta Doğu ve Afrika’da erişim ve operasyonel deneyim kazanıyor. Mısır ise yeni bir askeri tedarikçi ve yakın ilişkiler kurmak isteyen büyük bir güç elde ediyor.

Aynı hesaplama güvenlik politikası alanında da geçerli. Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’deki Filistinlilerin başka yerlere taşınması önerisini gündeme getirmesinin ardından geçen yıl şubat ayında Beyaz Saray görüşmelerine katılmayı reddetti.

Mısır ayrıca, Süveyş Kanalı’na verdiği ekonomik zarara rağmen ABD’nin Husilere yönelik askeri operasyonlarına mesafeli durdu. Kızıldeniz’deki saldırılar nedeniyle gemilerin rotalarını değiştirmesi sonucu kanal gelirleri 2024 yılında yüzde 61 düştü. Kahire’nin doğrudan çıkarı, deniz trafiğinin yeniden sağlanması ve kanalın korunmasıydı; ancak verdiği tepki, bu çıkarların nasıl korunacağına ilişkin kendi değerlendirmesi tarafından şekillendirildi.

Çin’in büyüyen varlığı tam da burada Mısır için önem kazanıyor. Çin’in doğrudan yabancı yatırımları Amerikan askeri yardımlarıyla birlikte var olabilir. Çin teknolojisi Amerikan teknolojisiyle rekabet edebilir. Çin uçakları, Mısır’ın Batı sistemlerini kullanmaya devam ettiği bir ortamda Mısır uçaklarıyla ortak tatbikat yapabilir.

Washington açısından ise hesaplama daha rahatsız edici hâle geliyor. Kahire’nin yalnızca güvenilir alternatiflere sahip olması bile Amerikan baskısının maliyetini artırmaya yetiyor. Her yeni tedarikçi, yatırımcı veya askeri ortak, Mısır’a herhangi bir aktör karşısında daha fazla hareket alanı sağlıyor.

Bunun küresel sonuçları da bulunuyor. Washington ve Pekin arasındaki rekabet, iki taraf tarafından genellikle rakip stratejik kamplar arasındaki mücadele olarak tanımlanıyor. Ancak Kahire, orta ölçekli güçlerin iki tarafın da ilgisini canlı tutarak hiçbirine münhasır bir nüfuz alanı vermeden hareket edebileceğini gösteriyor. Böylece bu rekabetten yatırım, teknoloji, askeri kapasite ve diplomatik avantaj elde ediyor.

Çin açısından daha büyük anlam ise ekonomik varlığı ile askeri güç projeksiyonu arasındaki mesafenin giderek azalması. Pekin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarların arkasına askeri güç koyabilmek için gerekli lojistik, erişim ve operasyonel deneyimi geliştiriyor.

Bu dönüşüm, Çin’in ekonomik çıkarları ile askeri kapasitesinin birleşmeye başladığı Mısır’da görünür hâle geliyor. Kahire, daha yetenekli bir Çin’in kendisine başka bir güçlü ortaklık sunması nedeniyle bu sürece izin verme konusunda teşviklere sahip.

Bundan sonraki jeopolitik mücadele ise Çin’in bu modeli ne kadar genişletebileceği, küresel ekonomik ayak izinin ne ölçüde askeri erişim kapasitesini destekleyebileceği ve rakiplerinin buna nasıl karşılık vereceği olacak.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.

Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.

Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.

“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”

Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.

Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.

Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.

“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”

Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.

Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.

Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.

Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.

“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”

Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.

Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:

“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”

Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.

Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.

“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”

Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.

OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.

Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.

Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.

“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”

Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.

Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.

Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.

Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.

Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.

“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”

Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.

OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.

Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.

Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.

San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.

“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”

Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.

OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.

Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.

Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.

Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.

Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.

Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English