Bizi Takip Edin

Amerika

Epstein e-postalarına kenar notları

Yayınlanma

ABD Adalet Bakanlığının yayınladığı yeni Jeffrey Epstein dosyaları, önceki partilere göre çok daha fazla ses getirmiş gibi görünüyor.

Trump yönetiminin önce kulağının üstüne yattığı, sonra peyderpey açıklamaya başladığı bu belgelerde hakikat, dedikodu, komplo, yalan, vahşet iç içe geçiyor.

Yahudilik, ezoterizm, çocuk kurban etme, okült arayışlarla finansal kapitalizm ve emperyalist işgal iç içe geçiyor. Epstein ve çetesi o kadar çok kişiyle temas halindeki, bu karmaşık bilgi ve belge yığını insanı büyülüyor, afallatıyor, dermansızlaştırıyor. İnsan, belgelerin bu şekilde yayınlanmasının tam da bunu amaçladığını düşünmeden edemiyor.

Bu nedenle, kısmen sadeleşmeye, kısmen kimi soru işaretlerini koyarak cevap aramaya yeltenerek bazı eğilimleri ortaya sermeye çalışacağım.

  • Sosyal medya tuzağı: Cui bono?

Sosyal medyada parça parça paylaşılan bazı e-postalar, Epstein’in ilişkilerine dair fikir verse de bunun politik sonuçlarına dair kafa karıştırmaktan başka bir işe yaramıyor.(1)

Nasıl yarasın ki? Epstein ve çetesi, hem Demokratik müesses nizamla ele ele vermiş, hem de “MAGA” Cumhuriyetçileri ve Amerikan milliyetçileri ile kol kola girmiş. Adam bir yandan Steve Bannon ve Peter Thiel ile takkeler alıp külahlar vermiş, diğer yandan Ehud Barak ve Lord Mandelson’a akıl dağıtmış. JPMorgan gibi “geleneksel” Wall Street devlerine de danışmanlık yapmış, Apollo gibi nevzuhur varlık yönetim şirketlerine de. Trans ideolojisini de benimsemiş, “woke” karşıtı X hesaplarını ve 4Chan ekibini de fonlamış. “Küreselciler” de orada, “milliyetçiler” de.(2)

Bu noktada Epstein için, kapitalizmin aşırı finansallaştığı dönemin en para getiren mesleklerinden biri olan “broker” veya “fixer” demek daha akla yatkın görünüyor: Paraya, nakde, finansmana, küresel finansın kumanda tepelerinde yer alan Amerikan dünyasına, City of London’a ve İsrail’e ulaşmak isteyen herkesin bir noktada Epstein veya çevresindeki herhangi biri ile temasa geçtiğini, aksi ispat edilmediği sürece, önden varsaymak durumundayız. Bu komisyonculuk ve iş bitiricilik mesleğinin “fiktif” sermayenin tüm kolları ile (gayrimenkul, kripto para, spekülasyon, kredi kurumları, varlık yönetimi, vs) iç içe geçmesi ve kişiler, kurumlar, devletlerle aracılık işine girmesi, 50 yıl önce kapitalist dünyanın krize verdiği yanıtla uyumludur.

Bu noktayı daha sonra etraflıca ele almayı umuyorum ama geçerken şunu hatırlatmam gerekiyor: Epstein’in suç ortağı Ghislaine Maxwell’in babası Robert Maxwell ile Adnan Kaşıkçı’nın ilişkisi; Kaşıkçı’nın ve BCCI’nın Afganistan cihadının örgütlenmesindeki kritik rolü bugün iyi biliniyor. Vergi cennetleri, offshore finans merkezleri 1970’lerdeki krize verilen yanıt olmuştu. Kaşıkçı-Maxwell-Epstein çizgisi, bu çatlaklarda, karanlık kovuklarda iş gören parazitlerdi. Bir kere işe koyulduktan sonra hem neden, hem sonuç haline geldiler.

  • Sessizlikle geçiştirilenler

Belgelere üstünkörü de olsa göz atan herkes, Epstein ve çevresinin Yahudi karakterinin belirgin olmasına, kendilerini Yahudi olmayanlardan (“goyim”) üstün görmelerine, yine de herkesle sofraya oturmalarına rağmen, bir kişi ve çevresinin ortalıkta görünmediğini fark etmiştir: Binyamin Netanyahu ve Likud.

Mümkün mü? Hiç zannetmiyorum. Zaten bu nokta, belgelere ve yayınlanış biçimine şüpheyle yaklaşmak için bir başka neden daha sunuyor. Ayrıca, “Kime yarar?” sorusuna dair ipuçları da sunuyor. İsrail’in kurucu politik hattı İşçi Partisi ve öncülleri, o hattın liderlerinden Ehud Barak’ın Epstein ile ilişkileri gözümüze sokularak daha da gayrimeşru hale getiriliyor. Tekrar olacak ama, doğrularla yanlışlar, abartıyla hakikat iç içe geçtiğinde herkesin suçlu olduğu fikri, aslında “her şeyin aynı kalması için bazı şeyleri değiştirmemiz gerekiyor” düsturunu akla getiriyor.

Nitekim daha önce, gözden düşen Barak’ın Netanyahu’nun karşısına tekrar çıkarılmasında Epstein’in rol oynadığı iddia edilmiş, dahası Netanyahu, Epstein’in Mossad ajanı olduğunu yazan bir Jacobin makalesini paylaşmıştı.

  • Bir oksimoron olarak siyonizmin evrenselleşmesi

Yukarıdaki noktayla bağlantılı olarak, Judaizmin tam anlamıyla siyonistleştirilmesi meselesi önem kazanıyor.

Ehud Barak ile Jeffrey Epstein arasındaki bir ses kaydında Barak’ın Yahudiliğin tanımının gevşetilmesini, kan bağı koşulunun ortadan kaldırılmasını, bu sayede devletin Yahudiliğe ihtida eden kitleyi “seçme” şansına sahip olarak, örneğin İsrail’in kurucularının yapmak zorunda kaldığı gibi Afrika ya da Arap dünyasından hiç kimseyi Yahudi saymayabileceği önerisi kayda değer. Bunun için ortodoks hahambaşılığın evlilik ve cenaze işleri gibi alanlardaki tekelinin kırılması gerekiyor.

Burada oksimoron iki şekilde ortaya çıkıyor: Sömürgeci/partikülarist bir proje olarak siyonizmin Judaizmin sınırlarını belirsizleştirmesi; ve Judaizmin evrenselleştirildiği oranda nativistleşmesi, kendi içine kapanması, ırkçı bir ideoloji olarak en yüksek seviyeye çıkarılması.

Epstein’in Thiel’e bir e-postasında Brexit’i “kabileciliğe” (tribalism) dönüş, küreselleşme karşıtlığının başlangıcı olarak müjdelemesi ve savunmasının esbab-ı mucibesi de burada aranmalı.

Bu noktada İsrail’in kuruluşunun sorgulanması ve siyonizmin temellerinin sarsılması kimseyi şaşırtmamalı. Hatta daha da ileri gidip siyonizmin evrenselleşmesi ile İsrail’in gereksizleşmesinin aynı sürecin farklı momentleri olabileceğini öne süreceğim.

Dijital olarak birbirine bağlanmış küresel bir ağ devleti fantezisinde, nativist eğilimlerin kendisine yer bulması, hatta desteklenmesi ilk bakışta göründüğü kadar tuhaf değil. İktisadi öznenin sözümona anonimleştiği/dijitalleştiği bir evrende, modernliğin çağrıldığı bir kültürel homojenleşmeden ziyade etno-milliyetçi akımların evrensel bir model haline geldiğini görmek daha olası.

Bu kapsamda evanjelizm, Hindutva ve siyonizmin heyecan uyandırması kaçınılmaz. Siyonistleştirilmiş Yahudilik ise tarihteki en “başarılı” örneklerden biri, belki de en başarılısı olduğu için, doğal olarak “birleştirici” bir rol oynuyor. “Batının/Batı değerlerinin yıkılışı” paniği ise yeni ve yer yer “Doğulu” kölelik biçimlerinin egemen sınıflarının repertuvarlarına dahil edilmesine yarıyor.

  • İdeoloji: Yıkımın normalleştirilmesi ve iktidar

Peter Thiel ve çevresinin Amerikan “sınır zihniyeti” hakkında daha önce yazmıştım (bakınız ve bakınız). Ama bu Amerikan Yeni Sağ hareketlerinin siyonizme intisap etmelerinde siyonizmin sınırda yaşam alanı bulmasının önemine işaret etmek durumundayım.

Sınır zihniyeti kuralın, kanunun, durağanlığın olmadığı; orman kanunlarının, kaçak yaşamanın, yok etmenin ve yıkımın, inovasyonun kucaklandığı bir esriklik haline tekabül ediyor. Amerikan Kızılderililerin soyunun nasıl kırıldığını anlatan vahşet hikayeleri ile Epstein adasında yapılan karanlık ritüellerin birleştiği yer de burası. Kanlı-canlı insanın maddi varlığının ötesine geçme eğilimini yansıtan kadim ve karanlık öğretilerle, kapitalistin kanlı-canlı emekten kurtulma isteği ve sömürgecinin yerliyi ortadan kaldırma iştahı burada ortak. Sınırlar, mecazi ve gerçek anlamıyla ortadan kalkıyor.

Epstein burada “gerici modernizm”, karşı-Aydınlanma, Nietzsche’ci aristokratik isyan gibi temaların vücut bulmuş hali gibi görünüyor. Örnek: Bill Gates, Afrika’daki “hayırseverlik” işlerine Epstein’i de dahil etmek istiyor. Epstein, bundan çok rahatsız görünüyor. Gates’in, kendisini bu işe bulaştırmamasını istiyor. Tüm hayatların eşit olduğunu fikrini “gülünç” buluyor. Yapılan işi, “en kötü haliyle Katoliklik” olarak görüyor. İnsan, Nietzsche egemen sınıfların doğal filozofudur, diyesi geliyor. Merhamet, iyilik, sevgi gibi değerler “köle ideolojisi” sayılıyor, fıtrat değişiyor ama kan aynı kalıyor.

Başka bir örnek: Epstein, Steve Bannon’a verdiği önceden yayınlanmamış bir mülakatında, Newtoncu evrenin her şeyi ölçme eğiliminin başarısızlığından bahsediyor. Ona göre Newtoncu bilimler, öznel meseleleri, örneğin bilinç denen “tuhaf fenomeni” açıklayamıyor. Bu nedenle, maddeden ayrı bir ruh olması gerektiğine inanıyor.(3) Mucizelerden bahsediyor. Kadınların, kendi gibi erkeklerden farklı olarak, akılla açıklanamayacak bir sezgi gücüne sahip olduğunu ileri sürüyor. Ama tabii ki burada bitmiyor: Elbette  rasyonel dünyanın dışına atılan kadınlar (ve azınlıklar), bir başka e-postada, “türünün son örneklerinden” sayılan “Zodiac” isimli gizli bir cemiyete üye olabilecek kapasitede değiller!

Ama bu sözümona “karmaşıklık” ve “öngörülemezlik” vehmi, finansal piyasaların krize eğilimli oluşu bahsinde de ortaya çıkıyor. Burada, kelimenin en kötü anlamıyla “ideoloji” sırıtıyor: Epstein, organik dünyadaki, örneğin vücudumuzdaki öngörülemezliği örnek göstererek, finansal dünyanın da böyle olduğunu savunuyor. Matematik, önceden tahmin, planlama… bunlar boş işler. Kimse sistemin nasıl çalıştığını anlamıyor; sistem, bir mucize. Mistikleştirme ve mitleştirme, yıkım ve güç istenci ile birleşiyor. Belki de bu eğilim, günümüzün her soy ve boydan “filozofunu” birleştiriyor: Bir arkadaşı Epstein’e, Aleksandr Dugin’i okumasını tavsiye ediyor. Görüşlerini ilgi çekici ve “belki de faydalı” buluyor.

Son örnek çok yaygınlaşan bir e-postadan: Thiel ile birlikte Libya’nın, Irak’ın, Suriye’nin yıkılmasından özel zevk alıyorlar. Thiel’e göre Orta Doğu’daki ülkeler ne kadar fazla karışır ve ne kadar fazla “kötü adam” birbirini yemeye başlarsa, ABD bu ülkelere o kadar az karışmak/müdahale etmek durumunda kalır. Epstein ise tüm bunları Obama’nın stratejisi olarak görüyor ve “zekice uygulandığını” savunuyor.

  • Geç kalmış komplocular

Belgeler ortaya saçılınca, Fredric Jameson’ın bir tespiti tekrar yayıldı: Komplo teorileri, yoksul insanın postmodern dönemdeki “bilişsel haritalama” sisteminin bir parçasıydı.

Burada anlaşıl(a)mayan bir dünyayı anlamlandırmadan bahsediyoruz. Oysa Jameson, 20. yüzyılda Amerikan büyük şehirlerinin dönüşümünü takip ederken, hakiki bir komploya işaret eder: Finansal sermaye ve arazi spekülasyonu.

Robert Fitch’in The Assassination of New York [New York’a Suikast] kitabından bahseden Jameson, üretimin kentten (bilinçli olarak) uzaklaştırılıp finansal spekülasyonun galebe çalması çerçevesinde neyin bilinçli bir komplo, neyin sermaye mantığının doğal sonucu olduğunu ayırt etmeye çalışır. 

1920’lerde hazırlanan bir kent planı, açıkça küçük işletmelerin ve emekçilerin oturduğu arazilere çökmeyi ve onları kenti dışına sürmeyi tartışıyor örneğin. Ortada bir “komplo” olduğu açık: Egemen sınıflar, büyük kentlerdeki işçi-göçmen-küçük burjuva hercümerci ile uğraşmak istemez, onların şerrinden korkarken, bir yandan da 1920’lerde tıkanan sermaye birikimini daha kârlı sektörlere, örneğin emlak ve sigorta gibi işlere kaydırmanın hesabını yapıyorlardı. “Eşitsiz yatırım fırsatları”, kapitalist üretimin krizinin hem sonucu hem nedeni haline geliyordu.

Burada, zenginliğin gitgide özel ellerde birikirken emekçi sınıfların yarattığı genel korkunun kendisinin komplo ürettiğini hatırlatmak istiyorum: Sayıca bir avuç diyebileceğimiz mülk sahiplerinin, mülksüzler kalabalığı karşısında direnmek, düzenini sürdürmek için dalavereye başvurmasından daha doğal ne olabilir? Kan ve irinle dünyaya geldiği andan itibaren üretimi insansızlaştırmayı hedefleyen, sürekli daha fazlasını biriktirmek için nüfusu “artıklaştıran”, kendi zenginliğini mülksüzlerden kaçırmak için uzayı bile fethetmeyi planlayan bir sınıfın bir zamanlar “ahlaklı” olduğu fikri nereden geliyor?

Adam Smith dahi, gizli anlaşmaların sosyal yaşamdaki (olumsuz) rolünü en kötü sözcüklerle dile getiriyor. Benzer zanaate mensup insanların, diyor Milletlerin Zenginliği’nde, eğlenmek veya oyalanmak için nadiren bir araya geldiği durumlarda bile, sohbetleri eninde sonunda gelip kamuya karşı bir komploya (tam olarak bu sözcüğü kullanıyor) ya da fiyatları yükseltmenin bir yolunu bulmaya gelir dayanır. Bunun “lonca” usulü örgütlenmenin rekabeti baskılama aracı olarak kullanılmasına karşı itiraz olduğunu söyleyenler çıkabilir; ama Smith’in aynı “kamuya karşı komplo” fikrini tacirler, koloni şirketleri, hatta soylular için de kullandığını hatırlatmak isterim. Sayıca az zenginler, sayıca çok mülksüzleri yönetmek için fesat ve komploya ihtiyaç duyarlar.

Jameson’a dönelim. New York kent planını hazırlayanlar, aynı zamanda o kentin iş dünyasına mensup kimselerdi. Mülk sahipleri, bir büyük altüst oluşu sermaye-planlama-bilimsel üretim ortaklığında bir komplo ile örgütlemişlerdi. Sınıf mücadelesi başka türlü yürütülemezdi.

  • Eğilimler: Neyin şafağındayız?

Altını çizmemizin gerektiği tek yer şu: Yine Lukacs, proleter olmayan kitlelerin kendilerinin doğrudan sömürüldüklerinin farkına vardıkları yerin, parasal ve ticari sermaye olduğunu öne sürer. Faşizm, “gaspçı” sermaye ile “üretken” sermaye arasında ayrım yaparak, bunu ırkçı bir demagojiye dönüştürür.

Zannediyorum, Epstein belgelerinin bize geleceğe ilişkin belli belirsiz sunduğu eğilim, “eski tip” finansal rejimin geride bırakılacağına ilişkin bir anlatıdan oluşuyor. 2008 krizi ile sarsılan Wall Street elitlerine karşı, Trump ve arkasındaki sermaye grubunun “Main Street”e, üretime, yeniden sanayileşmeye yaptığı yer yer demagojik, yer yer sahici vurgu, belgelerin arka planını oluşturuyor olabilir.(4) Netanyahu bağlantısızlığı ve tekno-sermayenin siyonizm merakı da bu kanıyı güçlendiriyor. Proleterlerin temsilcilerinin pek nadir görüldüğü bir dünyada, proleter olmayan kitlelerin sömürünün kaynağı zannettiği zeminde taraf olması pek de şaşırtıcı değil.

Nitekim pislikler ortaya saçılırken bundan hiçbir adli sonuç çıkmaması da tasfiye edilmesi muhtemel bazı kişilerin, aslında temsil ettikleri çizgiyi sivriltmek için ayak altından temizlendiği anlamına gelir. Bu bakımdan, Clintonların ABD Kongresinde verecekleri ifadelerin içindekilere değil de dışarıda bırakılanlara bakmak daha iyi fikir sahibi olmamızı sağlayacak.


(1) Deli saçması fikirler veya sayıklamalar da mevcut: Örneğin eski Norveç Başbakanı Thorbjørn Jagland bir e-postada yeni dünya parasının renminbi değil ruble olmasını istiyor. Kimsenin ağzı torba değil ki büzesin!
(2) Çok çarpıcı bir örnek: Epstein, 2017’de o dönem New York Times muhabiri olan Landon Thomas’a gönderdiği bir e-postada, Katar-Deutsche Bank-Donald Trump ilişkisine dair önemli ipuçları sunuyor. Epstein’e göre Katar, Deutsche Bank’ın en büyük finansörü (piyasa verilerine göre BlackRock ile birlikte); Deutsche Bank ise Trump’ı finanse ediyor.
(3) György Lukacs, Aklın Yıkımı’nda, felsefi irrasyonalizmin ayırıcı özellikleri arasında, sezgi gibi “rasyonalite ötesi” (supra-rationality) kavramların devreye sokulmasını da sayar. Mekanik felsefi görüşün başarısızlığı ve yarattığı yeni sorunlar, böylece doğal fenomenlerde de “rasyonalite ötesi”nin kanıtı olarak görülür: “Bu, tüm toplumsal ilerlemenin sorgulanabileceği, Şeytan’ın ‘ilk devrimci’ olarak sunulabileceği ve özgürlük ve eşitlik yönündeki her türlü çabanın karalanabileceği temeldir.”
(4) Burada “Trumpist” kampta da anlaşmazlık olduğu bariz. Örneğin 2014 yılında Vatikan’da bir toplantıda konuşan Steve Bannon, “devletçi” kapitalizmin yanı sıra, “Ayn Rand kapitalizmi” olarak adlandırdığı liberteryen kapitalizme de karşı olduğunu söylemiş. Bannon, ikinci Trump döneminde tekno-liberter kampın önderlerinden Elon Musk ile girdiği ağız dalaşıyla da biliniyor.

Amerika

Norveç, Balogun kararı için FIFA’ya şikayette bulunacak

Yayınlanma

Norveç Futbol Federasyonu Başkanı Lise Klaveness, ABD Başkanı Donald Trump’ın 2026 Dünya Kupası’nda ABD’li futbolcu Folarin Balogun’un cezasının kaldırılmasına yönelik müdahalesi gerekçesiyle FIFA Etik Kuruluna başvuracaklarını açıkladı. Sürecin usulüne uygun işletilmediğini ve dış baskılarla hareket edildiğini vurgulayan Klaveness, FIFA yönetimini yapılan hatayı kabullenmeye çağırdı.

Norveç Futbol Federasyonu (NFF), ABD Başkanı Donald Trump’ın ABD Milli Takımı forveti Folarin Balogun’un 2026 Dünya Kupası’ndaki cezasının kaldırılmasına müdahale ettiği gerekçesiyle FIFA Etik Kurulu’na şikayette bulunacak.

NFF Başkanı Lise Klaveness, kararın dış güçlerin etkisiyle ve usule uygun bir süreç izlenmeden alındığını söyledi. Klaveness, FIFA Başkanı Gianni Infantino’ya hatayı kabul etmesi çağrısında bulundu.

Klaveness’in açıklamasını The Times’a dayandıran SPORTbible, NFF başkanının şu sözlerine yer verdi:

“Kuralları bu şekilde ihlal ettiğinizde, bütün oyunu tehlikeye atan kaygan bir yola girersiniz. Hepimiz bu kararı dış güçlerin etkilediğini ve kararın usule uygun biçimde alınmadığını biliyoruz. FIFA’daki liderimizin bunun bir hata olduğunu söylemesine ihtiyacımız var.”

Klaveness, devlet liderlerinin ve siyasetçilerin taleplerine uyum sağlamanın kuruluşun davranışını değiştirdiğini ve futbol işlerine yapılabilecek müdahalenin sınırlarını belirsizleştirdiğini belirtti.

Kararın dışarıdan gelen bir sesin etkisiyle ve kolektif bir tartışma yürütülmeden alınmasının hata olduğunu söyledi.

Balogun, Bosna-Hersek’e karşı oynanan ve ABD’nin 2-0 kazandığı son 32 turu maçında doğrudan kırmızı kart gördü.

Bu nedenle son 16 turunda Belçika’ya karşı oynanan ve ABD’nin 4-1 kaybettiği karşılaşmada forma giyememesi gerekiyordu.

Ancak FIFA Disiplin Komitesi, Balogun’un men cezasını bir yıl süreyle askıya aldı ve futbolcuya 40 bin dolar para cezası verdi.

İngiliz basını, kararın Trump’ın Infantino’dan futbolcunun men durumunu yeniden değerlendirmesini şahsen istemesinin ardından alındığını öne sürdü. Haberlere göre Trump, bu konuyla ilgili FIFA’yı üç kez aradı.

Trump ise Beyaz Saray’da gazetecilerle yaptığı görüşmede, cezalı durumdaki milli takım lideriyle ilgili Infantino’ya ne yapması gerektiğini söylemediğini, ancak futbolcunun neden cezalandırıldığını anlamadığını belirtti. FIFA Başkanı ise kararı bağımsız disiplin komitesinin aldığını savundu.

ABD başkanının müdahalesi Belçika’da, UEFA’da ve insan hakları alanında faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşu FairSquare’de eleştirildi.

The Times gazetesi, UEFA Başkanı Aleksander Čeferin’in bu nedenle final maçını boykot ettiğini yazdı. FairSquare de Infantino hakkında Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ne şikayette bulundu.

FIFA’nın eski Başkanı Sepp Blatter, siyasetçilerin telefon görüşmelerinin ardından kırmızı kartların iptal edilmemesi gerektiğini söyledi.

Blatter ayrıca taraftarları, futbolcuları ve ulusal federasyonları “futbolu kendi ellerine almaya ve yeni bir yönetim altında onu köklerine döndürmeye” çağırdı. 2026 Dünya Kupası’nın siyasi müdahale nedeniyle “güvenilirliğini yitirdiğini” savundu.

NFF daha önce de Infantino’nun girişimiyle Trump’a verilen FIFA Barış Ödülü nedeniyle FIFA Etik Kurulu’na şikayette bulunmuştu.

FIFA Barış Ödülü, Infantino tarafından kuruluşun yönetim kurulunun önceden yaptığı bir tartışma veya onay olmadan tesis edildi.

Ödül, 5 Aralık 2025’te 2026 Dünya Kupası kura çekimi töreni esnasında Washington’da Trump’a verildi.

Ödül için adaylık süreci, jüri veya seçim kriterleri oluşturulmadı. FIFA, ödülün “barış adına istisnai ve olağanüstü eylemlerde bulunarak dünyanın dört bir yanındaki insanları bir araya getiren kişilere” verileceğini açıkladı.

Trump, ödülü “hayatındaki en yüksek onurlardan biri” diye niteledi ve Hindistan, Pakistan ile diğer ülkelerde çıkması muhtemel savaşları önleyerek “binlerce hayat kurtardığını” söyledi.

NFF, o dönemde insan hakları kuruluşu FairSquare’in başvurusuna destek verdi.

Federasyon, görevdeki bir siyasetçiye ödül verilmesinin FIFA Etik Kuralları’nı ihlal ettiğini savundu ve Infantino’nun FIFA Yönetim Kurulu’na danışmadan ödül verme kararı almasından rahatsızlık duyduğunu açıkladı.

NFF ayrıca açık bir soruşturma yürütülmesini istedi ve FIFA Etik Kurulu’na “bu konuda şeffaf olması” çağrısında bulundu. Federasyon, soruşturma açılmaması halinde bunun nedeninin açıklanmasını talep etti.

Klaveness, NFF’nin o dönemde İsveç ve Almanya futbol federasyonlarından gayriresmi destek aldığını da söylemişti.

Okumaya Devam Et

Amerika

Goldman Sachs’tan kripto piyasaları için regülasyon çağrısı

Yayınlanma

Uluslararası yatırım bankası Goldman Sachs’ın Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su David Solomon, dijital varlık piyasaları için yeni düzenleyici çerçeve öngören Clarity Act’in ilerletilmesini istedi. Solomon’ın desteği, tüketici bankalarını riske atacağını savunan bankacılık çevrelerinin itirazlarına rağmen geldi.

Goldman Sachs Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO’su David Solomon, dijital varlık piyasaları için yeni bir düzenleyici çerçeve oluşturacak Clarity Act’in ilerletilmesini desteklediğini açıkladı.

Solomon, Politico’ya verdiği röportajda, “Clarity Act, bütün yasalar gibi kusursuz değil. Tartışabileceğiniz ve itiraz edebileceğiniz pek çok nokta var. Ancak bence yasanın yaptığı en önemli şeylerden biri, piyasa istikrarını güçlendirecek ve bu piyasaların uygun biçimde gelişmesine imkân verecek eşit bir zemin oluşturması” dedi.

Solomon, “Clarity Act’in ilerletilmesini güçlü biçimde destekliyorum. Böylece piyasa yapısını oluşturabilir ve yenilik sürecini ilerletmeye başlayabiliriz” diye konuştu.

Solomon, Cumhuriyetçi senatörlerin gelecek hafta Senato Genel Kurulu’nda yapılabilecek oylama öncesinde yasa tasarısının yeni metnini dolaşıma sokmasından kısa süre sonra açıklama yaptı.

Solomon’ın desteği, aralarında JPMorgan Chase CEO’su Jamie Dimon’ın da yer aldığı diğer bankacıların itirazlarının ardından geldi. Bu bankacılar, dolar karşılığı sabitlenen stablecoin’leri platformlarında tutan müşterilere getiriye dayalı ödüller veren kripto şirketlerinin haksız avantaj elde edeceğini ve bunun tüketici bankalarını riske atacağını savunuyor.

Dimon, mayıs ayında kripto yöneticisi Brian Armstrong’ın yasa tasarısı için yürüttüğü lobi faaliyetleri nedeniyle Coinbase CEO’sunu kamuoyu önünde eleştirmişti.

Yasa tasarısı, kendi piyasalarına göre şekillendirilmiş hukuki bir çerçeve oluşturulması için yıllardır çalışan ve seçim kampanyalarına yüz milyonlarca dolar katkı yapan dijital varlık şirketlerinin başlıca öncelikleri arasında yer alıyor.

ABD’nin Washington kentindeki en etkili gruplardan American Bankers Association, Bank Policy Institute, Consumer Bankers Association, Financial Services Forum, Independent Community Bankers of America ve National Bankers Association, çarşamba günü ortak açıklama yayımladı. Gruplar, Clarity Act’teki stablecoin hükmünün “ABD’de ekonomik faaliyeti yönlendiren yerel kredi akışına” risk oluşturduğunu söyledi.

Solomon, diğer bankacıların yasa tasarısına ilişkin görüşleri hakkında yorum yapmayacağını belirtti.

Solomon, “Goldman Sachs’ın tutumu, herkesin katılabileceği tek bir sisteme güçlü biçimde ihtiyaç duyduğumuza inanmak. İlerledikçe yapılması gereken başka şeyler olacak. Ancak bu, doğru yönde atılmış bir adım” dedi.

Bankacılık lobisi tasarıya karşı büyük ölçüde ortak tutum sergilerken, Goldman Sachs gibi ticari veya tüketici mevduatlarına daha az bağımlı yatırım bankaları, finans sisteminin köklü kurumlarının dijital varlıkları ve blockchain teknolojisini nasıl kullanabileceğini düzenleyecek hükümlere odaklanıyor.

ABD bankacılık sektörü stabil kripto paralara karşı birleşti

Solomon, yasa tasarısında “kenarda kalmış düzenlemeye tabi kurumların daha etkin katılım göstermesine imkân verecek” ifadelerin yer aldığını söyledi. Solomon, “Bu aşamada bence en önemli husus bu” dedi.

Piyasa yapısını düzenleyecek yasa tasarısı, partiler üstü ve uzun süren müzakerelere konu oldu.

Ancak stablecoin’ler üzerindeki sert tartışmalar, kolluk kuvvetlerinin itirazları ve son olarak federal yetkililerin kendi token’larını çıkarmasını yasaklayacak etik hükümler nedeniyle tasarının yasalaşma yolu belirsizliğini koruyor.

Başkan Donald Trump ve ailesi, büyük ölçüde kripto projelerinden elde edilen gelir sayesinde geçen yıl 1 milyar dolardan fazla kazandı.

Bu projeler, gündelik yatırımcılar için benzer getiri oranları sağlayamadı. Senato Demokratları, bu kazanca tepki göstererek reform çağrılarını güçlendirmek için konuyu gündemde tutuyor.

Demokratlar, Cumhuriyetçi senatörlerin çarşamba günü açıkladığı yeni metnin kendi taleplerini yeterince karşılamadığını söyledi.

Demokratların, Genel Kurul oylamasından önce değişiklik yapılması için baskıyı sürdürmesi bekleniyor.

Okumaya Devam Et

Amerika

Trump yönetimi ticaret savaşında yeni yasal dayanaklara yöneldi

Yayınlanma

Trump yönetimi, mahkemelerdeki yenilgilere rağmen gümrük vergilerini küresel bir iktisadi baskı aracı olarak kullanmayı sürdürüyor. Kanada ve Brezilya’ya yönelik yeni tarifeler yürürlüğe girerken Cumhuriyetçiler, ABD’de hayat pahalılığının artmasından çekiniyor.

Donald Trump yönetimi, ticaret alanındaki araçlarını daraltan çeşitli hukuk mücadelelerini kaybetmesine rağmen gümrük vergilerini dünya çapında iktisadi baskı aracı olarak kullanma politikasını hız kesmeden sürdürüyor.

ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer, çarşamba günü Senato Finans Komisyonu’nda verdiği ifadede, hukuki yenilgilerin yönetimi caydırmayacağını söyledi.

Greer açılış konuşmasında, “Bu yönetimin kullandığı belirli yetkiler değişti, ancak ticaret stratejisi değişmedi. Ekonomimizi yeniden sanayileştirmek, Amerikalı işçileri korumak ve ücretlerini artırmak, ticaret açığımızı küçültmek amacıyla gümrük vergilerini kullanmayı ve anlaşmalar müzakere etmeyi sürdürmeye kararlıyız” dedi.

Greer’in sözleri, Başkan Trump’ın son günlerde Kanada ve Brezilya’ya karşı gümrük vergilerinin kullanımını artırdığı ve ileride yeni tarifeler getirmekle tehdit ettiği bir dönemde geldi.

Yönetimin gümrük vergisi politikası, yüzde 10’luk küresel tarifelerin cuma günü sona ermesiyle yeni bir evreye geçecek.

ABD Yüksek Mahkemesi’nin Trump’ın olağanüstü hal kapsamında uyguladığı tarifeleri anayasaya aykırı bularak iptal etmesinin ardından Trump, şubat ayı sonunda temel tarife oranını yürürlüğe koyan kararnameyi imzaladı.

Yüzde 10’luk tarifeler, 1974 tarihli Ticaret Yasası’nın 122’nci maddesine dayandırıldı. Ancak bu madde, tarifelerin yalnızca 150 gün uygulanmasına izin veriyor.

Bu süre sınırı, Trump ile Greer’i ticaret anlayışlarını hayata geçirmek için yeni yollar aramaya yöneltti.

The Wall Street Journal, başkanın ticaret ekibinin 1974 tarihli Ticaret Yasası’nın 301’inci maddesine başvurmasının beklendiğini yazdı. Bu madde, federal hükümete adil olmayan uygulamalara başvuran yabancı ülkelere gümrük vergileriyle karşılık verme yetkisi tanıyor. Hukuken daha dayanıklı kabul edilen bu tarifeler, Greer’e göre ABD ticaretinin yüzde 99’unu kapsayacak.

Trump’ın bazı Brezilya mallarına getirdiği yüzde 25’lik gümrük vergisi, ülkenin adil olmayan ticaret uygulamalarına başvurduğu sonucuna varan soruşturmanın ardından çarşamba günü yürürlüğe girdi. Tarifeler, 301’inci madde uyarınca uygulanıyor. Trump, Brezilya’ya yönelik tarifeleri yakın müttefiki eski Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’nun yargılanmasıyla da açıkça ilişkilendirdi.

ABD ile Kanada arasında daha geniş çaplı bir ticaret çatışması da başladı. Trump, “ayrımcı” ticaret tedbirlerini gerekçe göstererek pazartesi günü bazı Kanada mallarına yüzde 50 ilave gümrük vergisi getirdi.

Tarife, 1930 tarihli Tarife Yasası’nın 338’inci maddesine dayandırıldı. Bu madde, ABD ticaretine karşı ayrımcılık yapan, ticarete yük getiren veya onu dezavantajlı duruma düşüren yabancı ülkelere vergi uygulama yetkisini başkana veriyor. Bir yönetim yetkilisi, tarifelerin Trump’ın kararnameyi imzalamasından 30 gün sonra yürürlüğe gireceğini söyledi.

Tarifelerin etkilediği ürünler arasında şarap ve çimento da var.

Karar, Trump ile Kanada Başbakanı Mark Carney arasındaki gerilimi artırdı. Carney, tarifelerin Trump’ın ilk başkanlık döneminde kabul ettiği ABD-Meksika-Kanada Anlaşması’nın (USMCA) “doğrudan ihlali” olduğunu savundu.

Carney, X sosyal medya platformunda paylaştığı açıklamada, “Bu ticaret anlaşmazlığı, özellikle ABD’deki ailelerin maliyetlerini artırdı. Kanada, çözülmemiş meseleleri vatandaşlarımızın karşılıklı yararına ele almak amacıyla ABD ile yoğun temas kurmaya hazır” dedi.

Kanada, tarifelere karşılık Detroit ile Ontario’daki Windsor kentini birbirine bağlayan Gordie Howe Uluslararası Köprüsü’nün açılışı için planlanan ortak töreni iptal etti. Kanada, bunun yerine pazartesi günkü planlı açılıştan önce cuma günü kendi törenini düzenleyecek.

Kanada Altyapı Bakanı Gregor Robertson’ın sözcüsü Jenna Ghassabeh, Associated Press’e, “ABD’nin bu haftanın başında tehdit ettiği ticari tedbir göz önüne alındığında, iki ülkenin ortak bir kutlama etkinliği düzenlemesi uygun olmaz” dedi.

Trump yönetimi, geçmiş müzakere turlarında yeni bir anlaşmaya varılamamasının ardından bu ayın başında USMCA’yı mevcut haliyle yenilemeyi reddetti. Ülkeler anlaşmayı 16 yıl daha uzatma konusunda uzlaşamazsa USMCA 2036’ya kadar yürürlükte kalacak. Ancak yönetimin kararı, anlaşmanın geleceğini kuşkulu hale getirdi.

Greer, ABD’nin üçüncü tur müzakereler için bu hafta Meksika ile görüşeceğini daha önce söylemişti.

Carney, salı günü gazetecilere yaptığı açıklamada, aynı sabah Trump ile konuştuğunu ve ikilinin gelecek haftalarda müzakereleri “yoğunlaştırma” konusunda anlaştığını belirtti.

Trump salı günü, üreticilerin imalatı ABD’ye taşımaması halinde ithal jenerik ilaçlara Ağustos 2028’den itibaren yüzde 100 gümrük vergisi uygulanacağı uyarısında bulundu.

Trump’ın tarifelerinin kamuoyunda rağbet görmemesi de başkanı politikasını sürdürmekten caydırmadı. Çarşamba günü yayımlanan YouGov anketinde, ABD’li yetişkinlerin yüzde 70’inden fazlası tarifelerin fiyatları artırdığı görüşünü dile getirdi.

Kongre’deki Cumhuriyetçiler de siyasi açıdan tehlikeli bir dönemde hayat pahalılığını artırabileceği kaygısıyla Trump’ın Kanada’ya yönelik yeni tarifelerini destekleme konusunda ihtiyatlı davranıyor.

Teksaslı Cumhuriyetçi Senatör John Cornyn, The Hill’e, “İthalata uygulanan gümrük vergilerinin Amerikan ürünlerinin fiyatlarını artırdığına şüphe yok. Dolayısıyla evet, bu konuda kaygılıyım” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English