Dünya Basını
Rus ekonomist Glazyev yazdı: Stratejik planlama sisteminin iyileştirilmesi üzerine

Aşağıda bulacağınız epey uzun ve bir ölçüde de teorik yazı, giriş kabilinden ilk paragrafı dışında Türkçeye eksiksiz olarak çevrildi.
Bu uzun yazı, tarih, siyaset ve iktisat açısından not alınarak okumaya değer. Meselenin tarih tarafı, Sovyet planlamacılığıyla ilgili. Siyaset tarafı, devlet idaresinin özerklik alanının genişletilmesiyle ilgili. Siyaset tarafıyla iç içe olan iktisat tarafı, tekellerin dizginlenmesi ve merkezi planlamaya tabi kılınmasıyla ilgili.
Ama bu zaten yeterince uzun yazının girişine bir de bu konularda uzun uzadıya yazmak anlamsız olacak. Mülahazaları başka bir zamana bırakalım; ama hiç değilse, benim Rusya ile ilgili hemen bütün yazılarımdan başka Glazyev’in ve Mamedov’un Harici’de daha önce yayınlanmış makalelerini, ama en çok da (Patruşev’in müsteşarı) Nazarov’un stratejik planlama ile ilgili hacimli doçentlik tezine ilişkin Afinogenov’un gene Harici’de yayınlanan incelemesine gönderme yapmak gerek.
Glazyev’in makalesi, 18 Mayıs’ta Duma’da Moskova Maliye ve Hukuk Üniversitesi Devlet Planlama Enstitüsü tarafından düzenlenen konferansta sunuldu.
* * *
“Stratejik Planlama Sisteminin İyileştirilmesi Üzerine”
Sergey Glazyev
… Bilimsel-teknolojik gelişmenin iktisadi kalkınmanın önde gelen bir faktörü olmasıyla birlikte, devletin en önemli işlevi, uzun vadeli tahmin ve bilimsel-teknolojik ve iktisadi kalkınmanın projelendirilmesi haline geliyor. Böylelikle, hızlı teknolojik değişikliklerin yüksek belirsizliği şartlarında devlet, iktisadi faaliyet unsurlarına çok çeşitli olası teknolojik izlekler üzerinde yoğunlaşmalarında ve zamanında doğru yatırım kararları almalarında yardım ediyor. Devlet, iktisadi kalkınmanın gelecekteki istikametlerini tespit eder, bunların hayata geçirilmesi için bilimsel araştırma çalışmalarını, altyapı tesislerini ve öğrenim potansiyelini zamanında kurarken, milli iktisadın rekabet kapasitesini de yükseltir, teknolojik-iktisadi gelişmenin çığır açan alanlarında görece avantajlar yaratır.
Ülkemiz, stratejik planlama işlevlerinin başlatıcısıdır; bu işlevlerin devlet idaresi sisteminde şekillenmesi daha geçtiğimiz yüzyıl Birinci Dünya Savaşı’ndan önce başlar. Rusya devletinin teknolojik geri kalmışlığı aşmak için ana demiryolu hatlarının örgütlenmesi, savunma sanayisi, devasa coğrafyanın kullanıma açılması işlevlerini üstlenmesi gerekmişti. GOELRO (Rusya’nın Elektrifikasyonu Devlet Komisyonu; Lenin’in “Sovyet iktidarı artı elektrifikasyon eşittir komünizm” formülünün ikinci parçası, komünizmin maddi temeli olarak sanayileşmenin tetikleyicisi — H.Y.) planı, başarılı bir devlet stratejik planlamasının klasik örneği oldu. Sovyet planlama sistemi bu yaklaşımı geliştirdi ve konut inşasından başlayarak uzay uçuşlarına kadar karmaşık kalkınma problemlerini çözebildi.
Bununla birlikte SSCB’deki işlek direktif planlama sisteminin bürokratizasyonu ve formalizasyonu, büyük iktisadi devlet kurumlarının menfaatlerinin yeniden üretilmesiyle koşullanan sistematik hataların birikmesine yol açtı. Mevcut sınai ve teknolojik sistemlerin sonu gelmezcesine yeniden üretilmesinin ağır ataleti efektifliğin düşmesine ve SSCB’nin teknolojik geri kalmışlığının artmasına, nihayetinde çöküşüne yol açtı.
Direktif planlamanın katılığı, Sovyet sosyalizm sisteminin karakteristiğidir; bu katılık birçok açıdan SSCB’nin militarizasyonuyla koşullanmıştı, zira SSCB, İkinci Dünya Savaşı’nın muzaffer surette tamamlanmasına kadar düşman bir çevre içinde hayatta kalmak zorundaydı. Ama bunu takip eden ABD ve müttefikleriyle ile soğuk savaş, kamu iktisadının örgütlenmesinde (onun gelişmesini savunma ve milli güvenliğin sağlanması görevlerinin yerine getirilmesine bağımlı kılan) seferberlik yöntemlerinin korunmasına mecbur bıraktı. SSCB’nin dağılmasından ve iki sistemin soğuk savaşının sona ermesinden, sosyalist ülkelerin çoğnluğunun pazar ekonomisine geçmesinden sonra direktif planlama güncelliğini kaybediyor ve yerini sosyal-iktisadi gelişmenin indikatif planlaması alıyor. Böylelikle indikatif planlama stratejik planların tamamlanmasını temin ederken milli iktisadı kalkındırmaya yönelik stratejik idare sisteminin parçası haline geliyor.
Ülkemizde SSCB’nin çöküşüyle eşzamanlı olarak merkezi planlama sistemi de parçalanırken (üstelik bu sistemin yerine bugüne kadar, sosyal-iktisadi kalkınma hedeflerine erişilmesi için milli iktisadın entegrasyonuna yönelik hiçbir alternatif mekanizma da konulmuş değildir) dünyadaki önde gelen devletlerin çoğunda planlama metodolojisi gelişmeye ve iyileştirilmeye devam etti. Çin Halk Cumhuriyeti’nde direktif planlamadan stratejik planlamaya geçiş, özel bir ilgi konusudur; Çin, sadece sosyalist oryantasyonunu korumakla kalmadı, 21’inci yüzyılda efektif bir sosyal-iktisadi kalkınma idaresinin de örneği oldu.
Dünyadaki iktisaden kalkınmış ülkelerin çoğunda devlet planlama ve düzenleme sistemi, planlamanın taban genişliğini daraltan, ekonominin işlevsellik parametrelerini içeren detaylı ve kapsayıcı belgelerin birbirine bağlı vertikal, piramidal organizasyonu şeklinde formüle ediliyor. Devletler uzun vadeli düzenleyici faaliyetleri çerçevesinde orta vadeli kalkınma programları üzerinde çalışıyor ve bunları gerçekleştiriyorlar. Orta vadeli programlar çerçevesinde de kısa vadeli devlet planlaması, ekonominin ve sosyal alanın düzenlenmesi yapılıyor. Bunlar, mali, vergi ve diğer yıllık döngüsel vasıtalar aracılığıyla konjonktürel düzenleme şeklinde hayata geçiriliyor.
Rusya’da bu türden bir belgelerin hiyerarşik örgütlenme sistemi, 28 Haziran 2014’te kabul edilen “Rusya Federasyonu’nda Strateji Planlama” federal kanunuyla düzenlenir. Bundan başka 8 Kasım 2021’de Rusya Başkanı imzasını taşıyan 633 sayılı “Rusya Federasyonu’ndan stratejik planlama alanında devlet siyasetinin temellerinin onaylanması hakkında” kararname de çıktı. Bunlara uygun olarak idarenin bütün alanlarında onbinlerce stratejik planlama belgesi üzerinde çalışılıyor. Ancak problem şu: mevcut normlar, bunların gerçekleşmesi ve planlanan göstergelere ulaşılmasında sorumluluk mekanizmaları öngörmüyor. Diğer bir problem, bu muazzam miktardaki stratejik planlama belgelerini birbiriyle koordine etmek, bunları denge ve kaynak temini açısından denetlemek.
Son yıllarda hükümet tarafından bu problemlerin idari sisteme modern dijital teknolojiler katmak temelinde çözümü için etkili tedbirler alındı. Bu teknolojiler, federal seviyedeki stratejik planlama belgelerini, bunların hayata geçirilmesine yönelik etkinlikleri ve uygulanmasının kontrolünü birleşik bir enformasyon sistemine bağlıyor. 2021’de bu çalışmanın teknolojik iskeleti şekillendirildi; hükümet Koordinasyon Merkezi kuruldu, temel kısa, orta ve uzun vadeli görevler dijitalize edildi, bunlar ilk defa birleşik bir mali, personel ve proje dengesinde bir araya getiriliyorlar, milli projelerin hedef ve ödevleri üç yıllık bütçede yansımasını buluyor. Hükümetin üretkenliği en az iki kat arttı; 2000-2020 arasında hükümetin yıllık ortalama 950 kanunu (kararnamesi) kabul edilmişti, 2020-2022’de ise yılda 2000’den çok kanun geçti; milli projelerin bütçe uygulaması da büyük artış gösterdi; 2019’da planın yüzde 90’ı seviyesindeyken 2020 ve 2021’de yüzde 97 ve üzerine çıktı. Proje ve program finansmanı, kamu-özel ortaklıkları ve interaktif stratejik planlama için planlar ve prosedürler üzerinde çalışılıyor.
Hükümetin kurduğu Koordinasyon Merkezi, milli projelerin, devlet programlarının uygulanmasını, ülkenin siyasi yönetiminin koyduğu sosyal-iktisadi kalkınma hedeflerinin hayata geçirilmesi çalışmasını online olarak takip etmeye imkân sağlıyor. Sorumluların istikametlere göre tespiti, planlanan etkinliklerin yerine getirilmesinde kontrolü temin ediyor. Neticede sisteme girilen stratejik planlama belgelerinin hayata geçirilmesi için etkinliklerin uygulanması faaliyetinde bütünlük, komplekslik, şeffaflık ve yüksek bir efektivite temin ediliyor. Bu sistem tamamlanan etkinliklerin gerçek sonuçlarının göstergeleriyle tamamlanabilirse (üretim çıktısı ve sağlanan hizmet hacimlerindeki büyüme, yeni teknolojilerin geliştirilmesi ve uygulanması, istihdam yaratılması, sermaye yatırımları ve hayata geçirilen üretim kapasiteleri) ve bunlar materyal ve sektörler arası bilanço sistemine taşınırsa, bu durumda hayata geçirilen etkinliklerin efektivitesinin makroekonomik göstergelerde yansımasını almak da mümkün olabilir.
Sosyal-iktisadi kalkınmanın stratejik planlamasında ana çizgilerin meydana getirilmesini tamamlamak için başta para-kredi olmak üzere makroekonomik siyasetin eksiz bileşenlerini de ona katmak zaruridir. Şu anda para-kredi siyaseti otonom şekilde yürütülüyor, stratejik planlama belgelerine değil IMF tavsiyelerine uygun ve bu tavsiyeler de siyasi seviyede alınan iktisadi kalkınma hedeflerine erişilmesini dışlıyor. Başkan bir iktisadi atılım görevi koyuyor, Merkez Bankası ise bunun gerçekleşmesini bloke ediyor, “enflasyon hedeflerine varılması” bahanesiyle yatırım kredilerini kısıyor; devlet bankaları yatırım kredileri yerine mevduat sahiplerinden komisyon alarak kâr etmeye yoğunlaşıyorlar, işletmeler de gelirlerini gelişmeye yatırmak yerine offshore hesaplarına yönlendiriyorlar. Neticede ne sınai büyüme, ne enflasyonun azaltılması hedeflerine ulaşılabiliyor.
Para-kredi siyasetini ve bankacılık sistemini stratejik planlamaya sokmadan siyasi yönetim tarafından belirlenen kalkınma hedeflerinin gerçekleştirilmesini sağlamak mümkün değildir. Örneğin ithal ikamesi siyasi ortama ve AB ülkelerinden ithalatın kesilmesiyle açılan geniş imkânlara rağmen ağır ilerliyor. Zira bunların hayata geçirilmesi için işletmelere üretim çıktılarını artırmaları ve yeni ürünler geliştirmeleri için makul faiz oranlarında kredi vermek ve keza istikrarlı bir ruble kuru sunmak gerekiyor.
Merkez Bankası ne birini ne diğerini sağlıyor. Oysa bankanın şu anda sınai üretimi artırmak hedefiyle ticari bankaları ve kalkınma kuruluşlarını yeniden finanse etmeye yönelik özel vasıtaları devreye sokmuş olması gerekirdi. Batılı şirketlerin ayrılmasıyla kendi mamullerimizde üretimi yüzde 25 artırma imkânı ortaya çıktı. Bunun için gerekli boş üretim kapasitesi mevcut (bunların sanayideki ortalama büyüklüğü yüzde 60’dan az fazla), ama döner sermayenin uygun şekilde yenilenmesine ve teknolojik eksikleri aşmak için zaruri yatırımları gerçekleştirmeye yönelik erişilebilir kredi yok.
Sorumluluk, finansman ve bilimsel destek sunan gerçek bir devlet planlaması uygulanmadıkça ithal ikamesi de gerçekleşmez; dış ticaret sadece batıdan doğuya ve güneye kaymış olur. Oysa ithal ikamesi yeterince esnek olmalı ve iktisadi birimlerle devlet organlarının muhtelif menfaatlerini pazar-hukuk mekanizmaları temelinde genel bir eylem planı içinde birleştirmelidir.
Bu tür mekanizmalar müktesebatta mevcut. İlgili işletmelerle federal ve bölgesel iktidar organları arasında özel yatırım sözleşmeleri ve diğer çok taraflı yatırım mutabakatı biçimleri pratikte geniş şekilde kullanılıyor. Ancak bunlar stratejik planlama ile ilişkili değil, sadece yatırım projelerini gerçekleştirmek için devletten imtiyaz ve garanti almayı hedefleyen iktisadi birimlerin inisiyatifleri temelinde. Bunları birleştirmek gerek: strateji kalkınma belgelerinin uygulanması özel-devlet ortaklığı mekanizmaları aracılığıyla, bankalar ve kalkınma kuruluşlarının hâlihazırda mevcut işbirliği biçimleriyle ilişki içinde hayata geçirilmeli. Böylelikle stratejik planlama belgelerinin gerçekleşmesi için indikatif bir planlama kumaşı da örülecektir; bu kumaşta tarafların sorumlulukları aralarındaki sözleşmelerle tespit edilir.
Fiilen bütün gelişmiş ve başarılı şekilde gelişmekte olan ülkeler sosyal-iktisadi kalkınmada devlet planlama vasıtalarını kullanırlar. Bu en etkili olarak dünyadaki yeni iktisadi düzenin çekirdeği ülkelerde, Çin ve Hindistan’da yapılıyor. Bunlar stratejik planlamayı pazar rekabeti mekanizmalarıyla, kredi planlamasını özel inisiyatifler birleştirerek iktisadi potansiyel ve üretim hacmi bakımında dünya liderliğine yükseldiler. Bilimsel-teknolojik, coğrafi, enerji, ulaştırma planlaması kurumları batı ülkelerinde de para-kredi ve vergi-bütçe siyaseti vasıtalarıyla desteklenerek sistematik biçimde kullanılıyor.
Bir stratejik idare sistemini başlatmak için devletin ekonominin düzenlenmesi alanındaki bütün işlemlerini tek bir sisteme bağlamak ve bunların her birinin ortak hedeflere erişim amacına yoğunlaştırmak zaruridir; böylece iktisadi kalkınmanın idaresi sistemini oluşturabilir ve başlatabiliriz. Eğer bu olmazsa, ekonominin işleyici resmi olarak belirlenmiş hedeflerle değil başka faktörlerce tayin olunur. İyi hedefler koyabilirsiniz, ama bu hedeflere erişim için bir koordinasyon mekanizması olmazsa sistem işlemez.
Stratejik planlama metodolojisi uzun, orta ve kısa vadeli tahminler sisteminin, iktisadi kalkınma, vasıta ve bunların hayata geçirilmesi mekanizmalarının seçimini öngörür; bu vasıta ve mekanizmalar uzun vadeli konsept, orta vadeli program ve plan, uygun faaliyetin örgütlenmesi için kurumlar, keza konulan hedeflere erişilmesinin kontrol ve sorumluluk metotlarını içerir. Stratejik planlama sistemi iktisadi büyümenin gelecek vaat eden istikametlerini göstermeli, devlet kalkınma kurumlarının faaliyetlerini ve bunların uygulanması için iktisadi düzenleme vasıtalarını yönlendirmelidir. Sistem şunları içermelidir: bilimsel-teknolojik süreç tahmini, stratejik planlama, bilimsel-teknolojik potansiyeli meydana getirmenin öncelikli istikametlerinin seçimi, bunların hayata geçirilmesi için vasıta ve mekanizmaların kullanılması (konsept, program, indikatif planlar), zaruri sonuçların alınması için sorumluluk kontrol ve mekanizması yöntemlerinin devreye sokulması. Devlet sektörünün yıllık orta vadeli faaliyet planlarını üretim, yatırım ve mali parametrelere göre dengelenmiş olarak ve devlet bankalarının, korporasyonların, kalkınma kuruluşlarının kilit önemlerini gözönünde bulundurarak kabul etmek zaruridir. Sosyal-iktisadi, sektörel ve bölgesel stratejik planlama belgeleri yekpare bir bütün içermeli ve bunlar üzerinde genel metodolojik temelde çalışılmalıdır.
Kalkınma kuruluşlarının, büyük şirketlerin, korporasyonların ve devlet ortaklı bankaların, büyük mali-sınai grupların devlet stratejik planlama sistemine entegrasyonu özel bir önem taşır. Bunların toplam üretim, mali ve idari potansiyelleri sadece stratejinin geliştirilmesi sırasında değil hayata geçirilmesinde de entegre edilmelidir. Devlet kalkınma kuruluşlarının, bankaların, korporasyonların ve ajansların faaliyet alanlarına göre çalışmalarına yönelik hedefler belirlenmeli, bu hedefler yeni teknolojik temelde üretimin dünya pazarında rekabet kapasitesinin yaratılmasını öngörmeli, bunların zamanında hayata geçirilmesi için gerçek sorumluluk mekanizmaları kurulmalıdır.
Bu alanda bilimsel olarak temellendirilmiş öneriler hazırlanması için Moskova Maliye ve Hukuk Üniversitesi Devlet Planlama Enstitüsü kuruldu. Bu, bugün Rusya’nın sosyal-iktisadi kalkınmasının devlet tarafından planlanma metodolojisini iyileştirmek üzere önerilerle uğraşan biricik teşkilat. Enstitü bu amaçla mevcut yerli ve yabancı tecrübeleri analiz ediyor ve genelliyor, iktidarın ilgili organları ve ülke yönetimi için bilimsel olarak temellendirilmiş öneriler hazırlıyor, bunların tartışılması için düzenli konferanslar ve seminerler düzenliyor.
Dünya Basını
Çin-Mısır ortak tatbikatı, Pekin’in askeri erişiminin göstergesi

Çin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarları destekleyecek askeri gücü küresel ölçekte kullanma kapasitesi geliştirmeye başlıyor.
Mohamed Ibrahim Hafez & Sebastian Contin Trillo-Figueroa
South China Morning Post, 02.09.2026
Çin, yurt dışındaki ekonomik varlığını, bu varlığı koruyup sürdürebilmek için gerekli askeri erişim kapasitesiyle eşleştirmeye başlıyor.
Bunun en açık göstergesi Mısır’da ortaya çıktı. Çin’e ait J-16 savaş uçakları kısa süre önce Mısır’a gönderildi ve havada yakıt ikmali yapan YU-20 tanker uçakları tarafından desteklendi. Çin jetleri, Mısır’ın “Medeniyet Kartalları” tatbikatında Mısır’a ait Rafale ve MiG-29 savaş uçaklarıyla birlikte görev aldı. Bu, Çin’in savaş uçaklarını ilk kez Afrika’ya göndermesi anlamına geliyor ve Pekin’e kıtalar arası bir muharip gücü taşıma ve büyük bir Arap ordusuyla ortak operasyon yürütme deneyimi kazandırıyor.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Mısır ziyareti, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin 70. yılını simgeliyor. Bu süre içerisinde ilişkiler yalnızca diplomasi ve ticaretten ibaret olmaktan çıkarak altyapı, teknoloji ve artık askeri işbirliği alanlarına kadar genişledi.
Çin’in ekonomik çıkarları özellikle Süveyş Kanalı çevresinde derin biçimde yerleşmiş durumda. Çinli şirketler Mısır’da üretim ve lojistik operasyonları kurarak ülkeyi Avrupa, Afrika ve Orta Doğu pazarlarına uzanan tedarik zincirleri için bir üretim ve dağıtım merkezi olarak kullanıyor.
Bu ekonomik ayak izi giderek büyüyor. Mısırlı şirketler geçen ay Çinli alıcılarla toplam 168 milyon dolar değerinde 17 ihracat anlaşması imzaladı. Pekin’in 2026’nın ilk yarısında Mısır’a yaptığı yatırımın ise 2 milyar dolara kadar ulaşabileceği tahmin ediliyor. Bu yatırımların önemli bölümü mevcut projelerin genişletilmesine yöneliyor.
Pekin ayrıca Mısır ürünlerine sıfır gümrük vergisi uygulaması getirdi ve daha önce yüzde 30’a kadar çıkan vergileri kaldırdı. Ancak ticari ilişki hâlâ dengesiz durumda: Mısır’ın Çin ile ticaret açığı geçen yıl 18 milyar doları aştı.
Çin’in ekonomik varlığının güvence altına alınması gerektiğinde riskler de artıyor. Limanlar, fabrikalar, lojistik ağları ve tedarik zincirleri, istikrarsızlıkların erişimi bozması halinde kırılgan hâle geliyor. Çin’in çıkarları ne kadar genişlerse, bu bölgelere ulaşabilecek askeri bir varlık da o kadar değer kazanıyor. Mısır’daki tatbikat, bu kapasiteye dair bir fikir verdi.
Yıllar boyunca Çin’in küresel genişlemesi esas olarak ticari nitelikteydi. Ardından Kuşak ve Yol Girişimi, altyapı yatırımları gerçekleştirdi, yeni pazarlar açtı ve stratejik bölgelerde Çinli şirketlerin yerleşmesini sağladı. Bir sonraki aşama ise bu ekonomik varlığı koruyacak askeri erişim kapasitesinin geliştirilmesi. Mısır, bu dönüşümün nasıl görünebileceğini ortaya koyuyor.
Benzer bir eğilim teknoloji alanında da görülüyor. Huawei, Mısır hükümeti için Ascend çiplerini kullanacak yapay zekâ veri merkezleri kurmak üzere teklif verdi. Buna karşılık Washington ise Nvidia, Advanced Micro Devices ve Microsoft’un dahil olduğu rakip bir teklif hazırlamaya çalışıyor.
Mısır’ın yapay zekâ stratejisi, bilgi ve iletişim teknolojileri sektörünün gayrisafi yurt içi hasılaya katkısını 2030 yılına kadar yüzde 7,7’ye çıkarmayı hedefliyor. Bu nedenle Amerikan ve Çinli teknoloji sağlayıcılarına erişim, ülkenin yerli teknoloji endüstrisini geliştirme çabasının daha geniş bir parçası hâline geliyor. Bu durum aynı zamanda Kahire’ye, stratejik önem taşıyan bu sektörde hangi şirketlerin yer edineceği konusunda pazarlık gücü sağlıyor.
Dolayısıyla Çin’in Mısır’daki varlığı, Pekin’in uzun vadeli çıkarları açısından kritik sektörlerin tamamına yayılıyor: üretim, lojistik, teknoloji ve savunma.
Ancak Kahire, Çin ile ilişkilerini diğer ortaklıklarının pahasına geliştirmiyor. Mısır hâlâ ABD’den önemli miktarda askeri yardım alıyor ve Amerikan, Fransız ve Rus uçaklarından oluşan karma bir hava filosu işletiyor. Çin ile ilişkilerini genişletirken Rusya ile bağlarını sürdürüyor, Avrupa ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştiriyor ve BRICS grubuna katılıyor.
Savunma tedariki de aynı yaklaşımı yansıtıyor. Mısır’ın savaş uçağı filosunu çeşitlendirmek amacıyla Çin’in J-10C savaş uçağıyla ilgilendiği bildiriliyor. Tatbikatlar, Mısır ordusuna Çin sistemlerini tanıma fırsatı verirken Kahire, Batı menşeli uçaklarını kullanmaya ve mevcut savunma ilişkilerini sürdürmeye devam ediyor.
Bu durum iki tarafın da istediği kazanımları sağlıyor. Çin, Orta Doğu ve Afrika’da erişim ve operasyonel deneyim kazanıyor. Mısır ise yeni bir askeri tedarikçi ve yakın ilişkiler kurmak isteyen büyük bir güç elde ediyor.
Aynı hesaplama güvenlik politikası alanında da geçerli. Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’deki Filistinlilerin başka yerlere taşınması önerisini gündeme getirmesinin ardından geçen yıl şubat ayında Beyaz Saray görüşmelerine katılmayı reddetti.
Mısır ayrıca, Süveyş Kanalı’na verdiği ekonomik zarara rağmen ABD’nin Husilere yönelik askeri operasyonlarına mesafeli durdu. Kızıldeniz’deki saldırılar nedeniyle gemilerin rotalarını değiştirmesi sonucu kanal gelirleri 2024 yılında yüzde 61 düştü. Kahire’nin doğrudan çıkarı, deniz trafiğinin yeniden sağlanması ve kanalın korunmasıydı; ancak verdiği tepki, bu çıkarların nasıl korunacağına ilişkin kendi değerlendirmesi tarafından şekillendirildi.
Çin’in büyüyen varlığı tam da burada Mısır için önem kazanıyor. Çin’in doğrudan yabancı yatırımları Amerikan askeri yardımlarıyla birlikte var olabilir. Çin teknolojisi Amerikan teknolojisiyle rekabet edebilir. Çin uçakları, Mısır’ın Batı sistemlerini kullanmaya devam ettiği bir ortamda Mısır uçaklarıyla ortak tatbikat yapabilir.
Washington açısından ise hesaplama daha rahatsız edici hâle geliyor. Kahire’nin yalnızca güvenilir alternatiflere sahip olması bile Amerikan baskısının maliyetini artırmaya yetiyor. Her yeni tedarikçi, yatırımcı veya askeri ortak, Mısır’a herhangi bir aktör karşısında daha fazla hareket alanı sağlıyor.
Bunun küresel sonuçları da bulunuyor. Washington ve Pekin arasındaki rekabet, iki taraf tarafından genellikle rakip stratejik kamplar arasındaki mücadele olarak tanımlanıyor. Ancak Kahire, orta ölçekli güçlerin iki tarafın da ilgisini canlı tutarak hiçbirine münhasır bir nüfuz alanı vermeden hareket edebileceğini gösteriyor. Böylece bu rekabetten yatırım, teknoloji, askeri kapasite ve diplomatik avantaj elde ediyor.
Çin açısından daha büyük anlam ise ekonomik varlığı ile askeri güç projeksiyonu arasındaki mesafenin giderek azalması. Pekin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarların arkasına askeri güç koyabilmek için gerekli lojistik, erişim ve operasyonel deneyimi geliştiriyor.
Bu dönüşüm, Çin’in ekonomik çıkarları ile askeri kapasitesinin birleşmeye başladığı Mısır’da görünür hâle geliyor. Kahire, daha yetenekli bir Çin’in kendisine başka bir güçlü ortaklık sunması nedeniyle bu sürece izin verme konusunda teşviklere sahip.
Bundan sonraki jeopolitik mücadele ise Çin’in bu modeli ne kadar genişletebileceği, küresel ekonomik ayak izinin ne ölçüde askeri erişim kapasitesini destekleyebileceği ve rakiplerinin buna nasıl karşılık vereceği olacak.
Dünya Basını
“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.
Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.
Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.
“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”
Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.
Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.
Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.
Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.
“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”
Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.
Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.
Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.
Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.
“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”
Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.
Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:
“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”
Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.
Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.
“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”
Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.
OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.
Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.
Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.
“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”
Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.
Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.
Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.
Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.
Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.
“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”
Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.
OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.
Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.
Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.
San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.
“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”
Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.
OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.
Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.
Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.
Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.
Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.
Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.
Dünya Basını
İktisatçı Pettifor: Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek

İktisatçı Ann Pettifor, ABD yönetiminin ekonomi politikalarının küresel finansal sistemi yıkıcı bir çöküşe sürüklediğini açıkladı. Pettifor, borç krizlerinin ve piyasaların denetimsizliğinin dünya genelinde otoriterleşmeyi tırmandırdığını belirterek kamu otoritelerinin piyasaları yeniden kontrol altına alması gerektiğini vurguladı.
Progressive Economy Forum ve Goldsmith’s College Political Economy Research Center’dan iktisatçı Ann Pettifor, Substack platformundaki “System Change” adlı bülteninde 26 Ağustos 2026 tarihinde yayımladığı makalede, küresel finans sisteminin benzeri görülmemiş bir borç yükü altında yeni ve yıkıcı bir çöküşün eşiğinde olduğunu belirtti.
Pettifor, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin dış politika ve ekonomi alanındaki adımlarının bu istikrarsızlığı daha da derinleştirdiğini kaydetti.
“Trump küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor”
Risk Management News bültenine atıfta bulunan Pettifor, kamuoyunda dolaşan sahte bir videoda Trump’ın Jeffrey Epstein dosyalarının açılması ve kendisinin batması halinde herkesi beraberinde götüreceğini söylediği iddiasına değindi. Bu videonun kurgu olabileceğini belirten Pettifor, asıl tehlikenin farklı bir alanda yaşandığını vurguladı.
Makalede, “İran’a karşı yürütülen savaşta yaşanan feci ve aşağılayıcı askeri kayıpların ardından Trump, yalnızca İran’ı çökertmekle kalmayıp Hazine Bakanı Scott Bessent’ın geçen hafta bilinçdışı bir ifadeyle ifşa ettiği gibi küresel finans sistemini havaya uçurmakla tehdit ediyor” denildi.
Pettifor, Bessent tarafından ilan edilen “Economic Parya Operasyonu”nun İran ekonomisini boğmayı ve Çin dahil olmak üzere İran ile ticaret yapan her ülkeye zarar vermeyi amaçladığını aktardı. Dünyanın korkunç boyutlarda orman yangınlarıyla sarsıldığı bir dönemde “boğmak” ifadesinin kullanılmasını eleştiren Pettifor, bu yaklaşımı biyosfere ve toplumun yaşam destek sistemine yönelik sorumsuz bir cehalet olarak nitelendirdi.
“Tarihte görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle sistem çökecek”
Küresel finans sisteminin tarihte benzeri görülmemiş borç seviyeleri nedeniyle yakında yeniden patlak vereceğini savunan Pettifor, yapay zeka sektöründeki aşırı borçlanmaya dikkat çekti. BlueSky platformunda Æðelwułf adlı kullanıcının “Giderek borçlanan yapay zeka sektörünün halka arzları kötü karşılanırsa bu süreç şiddetle sonuçlanabilir ve yüz milyarlarca dolarlık finansman kısa sürede değersizleşebilir” değerlendirmesini aktaran Pettifor, yaklaşan çöküşün tarihsel köklerine işaret etti.
Pettifor, 1873 yılındaki ilk küresel finans krizinden bu yana krizlerin temelinde hükümet müdahalesinden ve denetiminden kaçınan serbest para piyasalarının yattığını belirtti. Yüksek reel faiz oranlarının devasa borç balonuna yöneltilmiş hançerler gibi işlev gördüğünü belirten iktisatçı, 2006 ve 2007 yıllarında ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Alan Greenspan’in tutsat (subprime mortgage) balonunu söndürmek amacıyla faiz artırmakta ısrar etmesinin krizi patlattığını hatırlattı.
“Merkez bankalarının düşük enflasyon hedefi alacaklıları koruyor”
Makalede Donald Trump’ın Fed fonlama oranını düşürme baskısına geniş yer verildi. Pettifor, “Trump her zaman başkalarının parasıyla zenginleşti ve borç yükümlülüklerini sınırlamak için düşük faiz oranlarına ihtiyaç duyuyor” tespitinde bulundu. ABD’de milyonlarca insanın kredi kartı ve konut kredisi borcuyla yaşadığını belirten yazar, ABD kredi kartı borcunun 2025’in son çeyreğinde 1,277 trilyon dolarla rekor kırdığını ve 2021’in ilk çeyreğine kıyasla yüzde 63 arttığını bildirdi.
Trump’ın vergi indirimlerinin kamu borcunu artırdığını ancak iktisatçı Dean Baker gibi kendisinin de kamu borcunu birincil tehdit olarak görmediğini belirten Pettifor, asıl sorunun alacaklılar ile borçlular arasındaki güç dengesizliği olduğunu yazdı.
Pettifor, merkez bankalarının düşük enflasyon hedefini şu sözlerle eleştirdi: “Bütün merkez bankaları temel görevlerinin düşük enflasyon olduğunu iddia ediyor. Enflasyonun tüketicilere ve sabit gelirlilere zarar verdiği kısmen doğrudur. Ancak asıl gerçek, enflasyondan en çok zarar görenlerin alacaklılar olduğudur. Merkez bankalarının enflasyonla mücadele görevi, tam istihdam ve finansal istikrar gibi diğer hedeflerin önüne geçiyor; çünkü enflasyon, dünya alacaklıları olan yüzde 1’lik kesime borçlu olunan paranın değerini aşındırıyor. Yüzde 99’u oluşturan borçlu çoğunluk ise merkez bankacılarının daha az umurunda.”
Enflasyonun borcun reel değerini düşürerek borçlulara fayda sağladığını 1970’li yıllardaki kendi deneyimleriyle aktaran Pettifor, alacaklıların gelirleri ve fiyatları düşüren kemer sıkma politikalarını tercih ettiğini, 1960’lardan bu yana ekonomi politikalarının alacaklıların çıkarları doğrultusunda şekillendiğini kaydetti.
“Bessent tahvil piyasasına müdahale ederek kendine zarar verdi”
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’ın tahvil piyasasındaki geri alım hamlesini değerlendiren Pettifor, Hazine bakanlarının likiditeyi yönetmek amacıyla piyasaya müdahale etme hakkı bulunduğunu ve önceki Hazine Bakanı Janet Yellen döneminde de benzer adımlar atıldığını hatırlattı. Janney Baş Sabit Getiri Stratejisti Guy LeBas’ın verilerine yer veren Pettifor, Yellen yönetiminde 2024 yılında yalnızca 7 aylık dönemde 32 milyar dolar, 2025’te yaklaşık 78 milyar dolar ve 2026 yılında şu ana kadar yaklaşık 50 milyar dolarlık tahvil geri alımı yapıldığını aktardı.
Ancak Bessent’ın son müdahalesinin tam bir fiyaskoya dönüştüğünü belirten Pettifor, tahvil getirilerinin düşmek yerine yükseldiğini ve yapay zeka hisselerine odaklanan borsada panik yarattığını yazdı.
Financial Times tahvil piyasası uzmanı Katie Martin’in değerlendirmesine atıfta bulunan Pettifor, Martin’in şu sözlerini aktardı: “Bugün piyasalara hükmetmeye ve onlara haksız olduklarını söylemeye yönelik çaba istenen etkiyi yaratmıyor. Dürüst olmak gerekirse hiçbir zaman yaratmaz. Güveni tesis etmek için acilen bir rota düzeltmesine ihtiyaç var.”
Pettifor; Paul Krugman, The New Yorker ve The Wall Street Journal gibi yayınların da Bessent’ın piyasa karşısındaki başarısızlığına dikkat çektiğini belirterek hükümetin güven sarsıcı yönetim tarzını eleştirdi.
“Kamu otoriteleri piyasalara yeniden hükmetmek zorundadır”
Piyasaların hükümetlere hükmetme gücünü ne zaman devraldığını sorgulayan Pettifor; Michael Hudson’ın “The Arc of Time: Pro-creditor history” çalışmasına, Adam Smith ve David Hume’un 18. yüzyıldaki liberal piyasa teorilerine ve Alexander Zeven’ın The Economist dergisi üzerine yaptığı incelemeye atıf yaptı.
Denetimsiz para piyasalarının yalnızca ekonomik çöküşlere değil, yapay zeka gibi teknolojilerin denetlenememesine de yol açtığını belirten Pettifor, Geoff Mulgan’ın kurumsal güç ile kamusal güç arasındaki asimetriye dair tespitlerine ve Demis Hassabis’in özdenetim savunularına değindi.
Tarihteki en zalim yönetimlerin bile somut toplumsal yapılar içinde hesap verebilir olduğunu, günümüzde ise seçilmiş liderlerin The Economist verilerine göre 1,5 ila 3 trilyon dolar büyüklüğe ulaşan gölge bankacılık ve özel kredi piyasalarına boyun eğmek zorunda bırakıldığını savunan Pettifor, bu tablonun küresel ölçekte otoriterleşmeyi körüklediğini belirtti.
Makalede, “Bu yaklaşım otoriterliği ve gücün dizginlerini görünmez piyasalardan çekip alacak ‘güçlü bir lider’ talebini körüklüyor; bu gücü Başkan Trump, Başkan Putin, Başbakan Modi, Başbakan Meloni ve potansiyel olarak Cumhurbaşkanı Le Pen’e iade ediyor” ifadelerine yer verildi.
Karl Polanyi’nin 1930’lardaki altın standardı ve “kurgusal metalar” analizine dikkat çeken Pettifor, paranın bir meta değil, düzenleme ve yasalarla güvence altına alınması gereken toplumsal bir borç ödeme vaadi olduğunu vurguladı. Pettifor, krizlerin önlenmesi için kamu otoritelerinin piyasaları gecikmeden ve yetkin bir şekilde yeniden denetim altına alması gerektiği çağrısıyla makalesini sonlandırdı.
‘2008’den daha büyük ölçekte bir krizin daha yaşanacağından hiç şüphem yok’
Dünya Basını2 hafta önceMilanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında
Amerika2 hafta önceKıyamete beş kala – 1: Thiel, Deccal’i arıyor
Ortadoğu2 hafta önceMekke Anlaşması için İran iddiası: Tahran teklifi inceliyor
Avrupa2 hafta önceAlman tarihçi Kittel, savaştan Hitler’i değil Stalin’i sorumlu tuttu
Rusya2 hafta önceTürkiye’den Rusya’ya ilk deniz yolu benzin sevkiyatı yola çıktı
Görüş1 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Ortadoğu2 hafta önceSDG’nin feshi için yapılan anlaşmanın ayrıntıları
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”










