Bizi Takip Edin

Dünya Basını

CIA’in eski Rusya analisti Beebe: Avrupa kamuoyunda bir tür kitlesel hipnoz yaşanıyor

Yayınlanma

Merkezi İstihbarat Teşkilatının eski Rusya analizi direktörü George Beebe, Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen ile gerçekleştirdiği mülakatta, ABD’nin küresel stratejisindeki öncelik değişimlerini ve Ukrayna krizinin tırmanma dinamiklerini değerlendirdi. Washington yönetiminin askeri varlığını Avrupa’dan çekmesinin taşıdığı riskleri ele alan Beebe, diplomatik bir uzlaşı sağlanmadığı takdirde kıtanın topyekun bir istikrarsızlık sarmalına sürüklenebileceğini ifade etti.

Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen, gerçekleştirdiği yayında, ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatının eski Rusya analizi direktörü ve Quincy Sorumlu Devlet Yönetimi Enstitüsünün mevcut büyük strateji direktörü George Beebe’yi ağırladı.

Görüşmede, küresel güç dengelerindeki değişimler, Washington yönetiminin askeri öncelikleri ve Ukrayna üzerinden şekillenen Rusya-Avrupa gerilimi ayrıntılı biçimde ele alındı.

Siyaset bilimci Glenn Diesen, ABD’nin çok kutuplu güç dağılımına uyum sağlamak zorunda kaldığını, artık her bölgede aynı anda bulunamayacağını ve belirli coğrafyalara öncelik vermesi gerektiğini belirtti. Washington’ın mantıksal olarak kendi yarım küresine ve en büyük rakibinin yer aldığı Doğu Asya’ya öncelik verdiğini kaydeden Diesen, tarihte ilk kez Avrupa’nın birinci öncelik olmaktan çıkarak uzak bir üçüncülüğe gerilediğini ifade etti.

Bu durumun, başkanın kim olduğundan bağımsız olarak ABD’nin Avrupa’dan eksen kaydırmasını zorunlu kıldığını vurgulayan Diesen, Donald Trump sonrasında da bu eğilimin sürmesinin beklendiğini aktardı.

Diesen, Beebe’nin yakın zamanda kaleme aldığı, Almanya’dan Amerikan askerlerinin çekilmesinin mantıklı olduğunu fakat bunun öngörülemeyen veya tahmin edilebilir sonuçlar doğurabileceğini ele alan makalesini hatırlatarak mevcut durumu nasıl değerlendirdiğini sordu.

“Askeri çekilme düzenli ve kontrollü bir şekilde yürütülmeli”

George Beebe, ABD’nin Avrupa’daki varlığını ve taahhütlerini azaltmasının stratejik açıdan gerekli olduğunu, ancak bunun zeminini hazırlaması gerektiğini belirtti.

Bu sürecin Avrupa’yı harap, istikrarsız ve çatışmaya eğilimli bir halde bırakacak şekilde değil, yönetilen ve düzenli bir yöntemle yapılması gerektiğini vurgulayan Beebe, şu ifadeleri kullandı:

“Trump yönetiminin aniden ve fevri bir kararla Avrupa’dan askeri tenkisata gitmeye karar vermesi, uzun vadede buradaki Amerikan varlığının azaltılması ve transatlantik ilişkilerinin yeniden dengelenmesi hedeflerine hizmet etmiyor.”

Varlığın bu şekilde azaltılmasının Avrupa’daki istikrarsızlık riskini artıracağını dile getiren Beebe, istikrarsız bölgelerin ABD’ni yeniden kendi içine çekme eğilimi taşıdığını ve buralardan bağları koparmanın çok güç hale geldiğini söyledi.

Almanya’dan birkaç taburun geri çekileceğine dair duyurunun görünüşte bir tenkisat adımı gibi algılandığını belirten Beebe, bu açıklamadaki asıl önemli unsurun Joe Biden yönetiminin Almanya topraklarına orta menzilli füzeler yerleştirme kararının iptal edilmesi olduğunu kaydetti.

Beebe, bu hamlenin yüzeyde Avrupa’daki yükümlülükleri azaltma yönünde bir adım gibi durduğunu, ancak nihayetinde daha büyük bir istikrarsızlığa yol açmasından ve transatlantik ilişkilerinin her iki tarafı için de çok daha zor bir süreç üretmesinden endişe ettiğini vurguladı.

Glenn Diesen, artan istikrarsızlık ortamında ABD geri çekilirken, Avrupa ülkelerinin Ukrayna savaşından vazgeçmeye hazır olmadıklarını ve gerilimi tırmandırma eğilimi gösterdiklerini ifade etti.

Avrupalı liderlerin, Rusya topraklarının derinliklerini vurmak üzere kitlesel insansız hava aracı üretimi yaptıklarını gururla ilan ettiklerini hatırlatan Diesen, artık silah tedarik etmedikleri veya hedef seçimine yardım etmedikleri yönündeki iddiaların tamamen ortadan kalktığını belirtti.

Mevcut tablonun doğrudan Rusya’ya karşı yürütülen bir savaşa benzemeye başladığını kaydeden Diesen, Avrupalıların bu tırmandırma hamleleri karşısında Rusların da misilleme yaparak caydırıcılıklarını yeniden tesis etme yönünde daha büyük bir baskı altına girdiklerini söyledi.

ABD’nin geri çekildiği bu dönemin, Rusya açısından misilleme yapmak ve caydırıcılığı geri kazanmak için uygun bir fırsat gibi göründüğünü aktaryan Diesen, Moskova’nın son dört yıl boyunca gösterdiği itidalin karşı tarafta bir zayıflık olarak yorumlandığını ve düşmanlarını cesaretlendirdiğini ifade etti. Diesen, bu durumun kasıtlı olmasa bile tarafları doğrudan bir savaşa doğru sürükleyebileceğini dile getirdi.

“Rusya askeri ateş gücünün büyük kısmını henüz kullanmadı”

George Beebe, bu analize bütünüyle katıldığını ve tarafların çok istikrarsız, krizlere gebe bir döneme doğru ilerlediğini teyit etti. Rusya’nın Ukrayna’da askeri ateş gücünün önemli bir kısmını kullanmaktan bilerek kaçındığını belirten Beebe, bu durumun birçok insana tuhaf gelebileceğini ancak gerçeği yansıttığını ifade etti.

Rusya’nın Ukrayna’ya karşı devreye sokabileceği çok büyük bir hava gücüne sahip olduğunu ancak bunu yapmadığını söyleyen Beebe, bunun ilk sebebinin NATO ile doğrudan bir çatışmaya girmekten kaçınmak, ikinci sebebinin ise ABD ile uzlaşmaya dayalı bir çözüm ve ilişkilerin normalleşmesi kapısını açık tutmak istemesi olduğunu dile getirdi.

Beebe, ilişkileri normalleştirmenin Vladimir Putin için jeopolitik başta olmak üzere pek çok nedenden ötürü önem taşıdığını kaydetti.

Putin’in, ABD ile ilişkilerin normalleşmesinin artık mümkün olmadığı yönünde bir kanaate varması durumunda bu dengenin değişeceğini vurgulayan Beebe, Rus liderin Trump yönetiminin ilişkileri normalleştirecek güce sahip olmadığını düşünebileceğini söyledi. Beebe, şu sözleri aktardı:

“Putin’in bu aşamaya tamamen geldiğini düşünmüyorum, ABD-Rusya ilişkilerinin normalleşebileceğine dair umudunu henüz tamamen kesmedi. Ancak Trump’ın hem İran’daki savaş hem de iç siyasi durum nedeniyle çok zayıf düştüğü ve Washington’daki Rusya karşıtı havayı kırıp bu normalleşmeyi yönetemeyeceği sonucuna varırsa, Ukrayna’ya bir ders verme ve caydırıcılığı yeniden tesis etme motivasyonu çok yükselecek.”

“Moskova’da iç siyasi baskılar her geçen gün artıyor”

Putin’in iç siyasette de bir şeyler yapması yönünde ciddi bir baskı altında olduğunu ifade eden Beebe, Rusya’daki pek çok insanın bu savaşın bitmesini istediğini ancak bunun her ne pahasına olursa olsun gerçekleşmesini kabul etmediğini aktardı.

Rus kamuoyunun ya makul, uzlaşmacı bir çözüm istediğini ya da Putin’in Ukrayna’ya karşı çok daha sert askeri adımlar atarak onları Rusya’nın hak iddia ettiği topraklardan tamamen söküp atmasını talep ettiğini belirten Beebe, bu iç baskının giderek büyüdüğünü kaydetti.

Bu baskının bir yönünün de internete yönelik kısıtlamalara verilen tepkilerle ilgili olduğunu dile getiren Beebe, bu kısıtlamaların Ukrayna’nın insansız hava araçlarıyla hedef tespiti yapmasını engellemek amacıyla yürürlüğe konduğunu hatırlatmakta fayda gördü.

Trump’ın Avrupa’dan çekilmesinin ve Avrupalılara “Rusya ile bir çatışmayı kışkırtırsanız yanınızda olmayacağız” mesajı vermesinin Putin’in karar alma süreçlerini etkileyeceğini söyleyen Beebe, bu durumun Rus lideri doğrudan Avrupalılara karşı olmasa bile çok kararlı ve sert adımlar atmaya teşvik edebileceğini belirtti.

Putin’in ilk etapta gerilimi geniş bir Avrupa çatışmasına dönüştürmeden, Ukrayna’ya karşı çok ağır askeri darbeler vurarak işe başlayabileceğini ifade eden Beebe, ABD’nin kalan nüfuzunu kullanarak Ukrayna çatışmasını çok yakında uzlaşmacı bir çözüme doğru yönlendirememesi halinde durumun son derece tehlikeli bir hal alacağını vurguladı.

Beebe, sonbahar aylarına gelindiğinde Rusların hem adım atma yönünde büyük bir baskı hissedecekleri hem de ABD ile doğrudan çatışmaya girme kaygısını daha az taşıyacakları bir tehlike bölgesine girileceğini beyan etti.

Siyaset bilimci Glenn Diesen, yakın zamanda Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e, Boris Yeltsin’e ve Mihail Gorbaçov’a danışmanlık yapmış olan Sergey Karaganov ile bir mülakat gerçekleştirdiğini aktardı. Karaganov’un Kremlin’in nükleer doktrinini değiştirmesinde önemli bir rol oynadığını hatırlatan Diesen, Rus uzmanın diplomatik çözüm yolları hususunda eski dönemlerin uzlaşı ruhunun tamamen bittiğini düşündüğünü belirtti.

Karaganov’un, Batı’nın Ukraynalıları kullanarak Rusya’ya karşı bir savaş yürüttüğü gerekçesiyle Avrupalıların doğrudan vurulması gerektiği fikrini savunduğunu kaydeden Diesen, Rus uzmanın ilk aşamada Almanya’ya yönelik bir Oreşnik füzesi darbesini veya Avrupalıları cezalandırmak amacıyla taktik nükleer silah kullanımını dışlamadığını ifade etti.

Karaganov’un iki yıl önce nükleer doktrinin değiştirilmesini talep ederken küçük bir azınlığı temsil ettiğini ancak bugün ezici bir çoğunluğun kendi tarafında olduğunu söylediğini aktaran Diesen, Putin üzerindeki sertleşme baskısının arttığını belirtti. Diesen, gerilimin tırmanma basamaklarının nasıl şekilleneceğini ve Rusya’nın bir önceki gece bin 600 insansız hava aracı ve füze kullanarak savaşın rekorunu kırdığını hatırlatarak Avrupalıların nasıl hedef alınabileceğini sordu.

Diesen, bu saldırıların arkasında kimin olduğunun gizlendiği stratejik bir belirsizlikle mi yoksa doğrudan üstlenilerek mi yapılacağını öğrenmek istediğini dile getirdi.

“İlk aşama Ukrayna tahkimatlarının tamamen yıkılması olacak”

George Beebe, tırmanma merdiveninin ilk basamağının Ukrayna’ya karşı çok daha yıkıcı askeri operasyonlar düzenlemek olacağını ifade etti.

Putin’in, Rus ordusunun Donbass’taki faaliyetlerini Kiev tarafından dayatılan faşist yönetimden insanları kurtarma hamlesi olarak sunmak istediğini belirten Beebe, kurtarma söyleminin arka planda büyük bir yıkım bırakmama şartını beraberinde getirdiğini kaydetti.

Rusya’nın Donetsk’te Ukrayna kontrolündeki tahkim edilmiş kale şehirleri enkaza çevirmek istemediğini, çünkü bunu yaparken aynı zamanda oradaki halkı özgürleştirdiklerini iddia etmenin mümkün olamayacağını söyleyen Beebe, şu ifadeleri kullandı:

“Ancak Putin üzerindeki kesin sonuç alma ve Ukrayna işgalindeki toprakları geri alma yönündeki baskı arttıkça, Rus lider ilk adım olarak hava gücünü çok daha yıkıcı bir biçimde devreye sokarak o kale şehirleri moloz yığınına çevirme yoluna gidebilir.”

Bu aşamadan sonra Rus kara unsurlarının çok az kayıpla bu şehirleri ele geçirebileceğini belirten Beebe, Moskova’nın hak iddia ettiği Donbass topraklarında askeri kontrolü sağladığını ilan edebileceğini dile getirdi.

Rusya’nın bu noktada kritik bir karar vermek zorunda kalacağını ifade eden Beebe, ilhak edilen ancak tamamen kontrol edilemeyen diğer iki bölgenin üzerine gidilmesi veya tek taraflı ateşkes ilan edilerek mevzilerin tahkim edilmesi seçeneklerinin masada bulunacağını söyledi.

Beebe, Rusya’nın savaşı tam bir barış antlaşmasıyla bitirmese bile, kendi talepleri kabul edilmeden Ukrayna’nın geri kalanının yeniden inşa edilmesini engelleyecek bir pozisyon alabileceğini kaydetti.

Sürecin genel bir Rusya-Avrupa çatışmasına evrilip evrilmeyeceğinin tamamen Avrupalıların vereceği yanıta bağlı olduğunu vurgulayan Beebe, Avrupa ülkelerinin Rusya topraklarının derinliklerine yönelik büyük bir insansız hava aracı kampanyası başlatması durumunda Rusların gerilimi daha da tırmandıracağını belirtti.

Bir sonraki adımın Kiev ve diğer nüfus merkezlerine yönelik, geçmişte görülmemiş ölçekte kitlesel bombardımanlar ve füze saldırıları olacağını söyleyen Beebe, Ukrayna’nın bunu engelleyecek bir hava savunma sistemine sahip olmadığını ve yakın zamanda ABD veya Avrupa’dan böyle bir kabiliyet edinme şansının bulunmadığını aktardı.

Beebe, Ukrayna hava savunmasının fiilen işlevsiz kalacağı bu ayların Rusya’ya büyük bir hareket alanı sağlayacağını ifade etti.

“Nato topraklarındaki askeri fabrikalar hedef alınabilir”

Avrupa ülkelerinin gerilimi daha da tırmandırması halinde Rusya’nın lojistik tedarik zincirlerini ve doğrudan Avrupa topraklarındaki, yani NATO coğrafyasındaki fabrikaları vurmayı düşünebileceğini kaydeden George Beebe, Ukrayna’nın kullandığı insansız hava araçlarının tamamının Ukrayna topraklarında üretilmediğini, Avrupa’dan gelen pek çok bileşenin bu sürece dahil olduğunu belirtti.

Rusların tırmanma riskinden ötürü bu tesisleri vurmaktan kaçındığını ancak gerilimin bu aşamaya gelmesi halinde buraları hedef alabileceğini söyleyen Beebe, şu değerlendirmede bulundu:

“Böyle bir senaryo transatlantik ittifakı içinde çok büyük bir kriz yaratacaktır. Müttefikler Washington’a dönerek Rusya’nın kendilerine saldırdığını belirtecek ve Washington Antlaşması’nın beşinci maddesinin yürürlüğe konmasını talep edecektir.”

Bu durum karşısında Trump yönetiminin Rusya ile doğrudan askeri bir çatışmaya girip girmeme konusunda çok zor bir dönemeçte kalacağını ifade eden Beebe, Washington’da Avrupalıların Ukrayna’ya barış getirmek için çalışmadığı, Rusya ile bir uzlaşıya karşı durduğu ve Moskova’nın tamamen teslim olması için askeri, iktisadi ve diplomatik baskıyı artırmaktan başka bir şey istemediği yönünde bir algının bulunduğunu belirtti.

Beebe, bu algı sebebiyle Trump yönetiminin Rusya ile bir çatışmaya dahil olma konusunda isteksiz davranabileceğini ve Avrupalılara yönelik büyük bir sempati beslemeyebileceğini kaydetti.

Glenn Diesen, Avrupa medyasındaki temel başlıkların Rusya üzerindeki baskıyı artırma yönünde olduğunu, bunun intihara meyilli bir yaklaşım gibi durduğunu ifade etti.

Avrupa’nın geleceğine bakıldığında ekonomik ve askeri gerilemenin yanı sıra siyasi istikrarsızlığın ve radikalleşen bir liderlik anlayışının öne çıktığını belirten Diesen, Avrupalı yöneticilerin Rusya’nın aynı şekilde karşılık verebileceğini hesaba katmadan savaşı Rus topraklarına taşıma konusunda bir saplantı içinde olduklarını kaydetti.

Alman liderlerin Rusya’ya acı çektirmek amacıyla uzun menzilli füzelerin kitlesel üretimine geçilmesi gerektiğini savunduklarını hatırlatan Diesen, Moskova’daki öfke birikiminin Avrupa’da yeterince idrak edilmediğini söyledi.

Geçmişte Amerikalıları pervasız ve saldırgan bulan, kendisi ise temkinli davranan Avrupa’nın bugün çok daha radikal bir konuma savrulduğunu vurgulayan Diesen, George W. Bush’un 2008 yılında Ukrayna’yı NATO üyesi yapma girişimini o dönem çok tehlikeli bulan Avrupa ülkelerinin şimdi tamamen farklı bir çizgide olduğunu belirtti.

“Avrupa kamuoyunda bir tür kitlesel hipnoz yaşanıyor”

George Beebe, Avrupa’nın mevcut düşünce yapısında mantıklı bir açıklama bulmanın zor olduğunu ve kıtada adeta bir kitlesel hipnoz durumunun hüküm sürdüğünü ifade etti.

İnsanların Rusya ile mücadelenin tek yolunun daha fazla baskı ve caydırıcılık olduğuna inandıklarını belirten Beebe, tehditleri azaltmak ve çatışma ihtimalini düşürmek amacıyla Rusya ile diplomatik temas kurma fikrinin Avrupa genelinde tamamen dışlandığını kaydetti.

Bunun çok tehlikeli bir hata olduğunu vurgulayan Beebe, şu ifadeleri kullandı:

“Soruna yalnızca caydırıcılık prizmasından yaklaşırsanız, kontrol dışına çıkabilecek bir tırmanma sarmalını körüklemiş olursunuz. Bu nedenle caydırıcılık ile diplomasinin bir arada yürütülmesi gerekiyor fakat Avrupalıların şu an bu netlikte düşünebildiğinden emin değilim.”

Sürecin pragmatizm, soğukkanlılık ve Rusya ile üretken bir şekilde angajmana girilebileceğine dair bir özgüven gerektirdiğini belirten Beebe, Avrupa’da Ruslarla konuşmanın bile kıta içi birliği ve istikrarı sarsacağına dair büyük bir korkunun mevcut olduğunu dile getirdi.

Glenn Diesen, Avrupa Birliği içindeki yirmi yedi ülkenin ortak bir dış politika üzerinde uzlaşmasının zor olduğunu, bu nedenle uzlaşının konuyu tamamen siyah ve beyaz, iyi ve kötü şeklinde sunarak sağlandığını ifade etti.

Rusya’nın bir şer imparatorluğu, liderinin ise yeni bir Hitler olarak sunulmasıyla her türlü farklı sesin ahlak dışı ilan edildiğini kaydeden Diesen, diplomasi kapısı açılıp Rusya’nın güvenlik kaygıları konuşulmaya başlandığında bu yapay birliğin dağılacağından korkulduğunu belirtti.

Walter Lippmann’ın devletlerin halkı savaşa seferber etmek için her şeyi iyi ve kötü savaşı olarak sunduğu ancak barış zamanı geldiğinde bu propagandanın çöktüğü yönündeki tezini hatırlatan Diesen, kötüyle uzlaşılamayacağı için uygulanabilir bir barışın imkansız hale geldiğini söyledi.

Savaşın kışkırtılmamış bir işgal olduğu anlatısı üzerine kurulması sebebiyle Rusya’ya verilecek her tavizin bir yatıştırma politikası olarak görüldüğünü aktaran Diesen, Avrupa Birliği’nin başına Kaja Kallas gibi Rusya’yı parçalara bölmekten açıkça bahseden en uç figürlerin getirildiğini, bu anlatı tuzağının barış ihtimalini tamamen kilitlediğini ifade etti.

“Avrupa’nın büyük aktörleri sorumluluk almaktan kaçınıyor”

George Beebe, Walter Lippmann atfının tamamen doğru olduğunu ve bu anlatı tuzağının Avrupa Birliği içi birlik arayışından çok daha büyük bir sorun teşkil ettiğini belirtti.

Avrupa’da geleneksel olarak Fransa, Almanya ve İtalya gibi büyük aktörlerin liderlik yaptığını ve diğer büyük güçlerle olan hayati ilişkilerin küçük devletlerin konsensüs arayışlarına rehin bırakılmasına müsaade etmediklerini hatırlatan Beebe, mevcut durumda bu büyük devletlerin sorumluluk almadıklarını kaydetti.

Almanya ve Fransa’nın Rusya ile angajman kurma konusunda hiçbir çaba sarf etmediğini, sadece konuşma ihtimali üzerine çok erken aşamada bazı zayıf diyalogların döndüğünü belirten Beebe, bu yönde bir ivmenin Estonya veya Polonya’dan değil, ancak Avrupa’nın ağır sıklet ülkelerinden gelebileceğini fakat şu an o iradenin bulunmadığını söyledi. Birleşik Krallığın Avrupa Birliği üyesi olmadığını ve ortak dış politika uzlaşısı zorunluluğuna tabi bulunmadığını hatırlatan Beebe, buna rağmen İngilizlerin de Rusya ile diplomatik temasa en sert şekilde karşı çıkan aktörlerin başında yer aldığını, bunun yapısal bir kural sorunundan ziyade bütünüyle bir zihniyet problemi olduğunu vurguladı.

Diesen ise İngiltere’nin Birleşik Krallığın Avrupa Birliğinden ayrılması sürecinin ardından kıtada kendine yeni bir askeri rol biçmek ve Churchill rolünü yeniden oynamak adına bu sertliği göstererek durumları daha da kötüleştirdiğini ekledi.

“Amerika’nın çıkarı Ukrayna’da uzlaşmacı bir çözümün sağlanmasındadır”

George Beebe, ABD’nin ulusal çıkarlarının Ukrayna’daki savaşı uzlaşmaya dayalı bir barışla sonlandırmaktan geçtiğini çok güçlü bir şekilde dile getirdi.

Çatışmanın Avrupa’ya ihale edilerek ABD’nin devreden çıkması durumunda Rusya ile Avrupa arasında olağanüstü yıkıcı bir savaş riskinin yükseleceğini belirten Beebe, bunun Washington’ın lehine olmayacağını ifade etti.

Genişleyen bir Avrupa-Rusya geriliminin Moskova’yı Pekin ile daha yakın bir stratejik ittifaka zorlayacağını kaydeden Beebe, şu sözleri paylaştı:

“ABD’nin çıkarı, hem Çin hem de Batı dünyasıyla ilişkileri olan daha özerk ve bağımsız bir Rusya’nın varlığındadır. Bu durum, Çin’in oluşturduğu meydan okumalarla mücadele etmeyi Washington için çok daha basit hale getirecektir.”

Avrupa’nın sürekli bir çatışma içinde ve zayıf kalmasının ABD’nin Hint-Pasifik gibi daha yüksek öncelikli alanlara odaklanmasını engelleyeceğini belirten Beebe, Amerikan liderlerinin, kabine üyelerinin ve Beyaz Saray yönetiminin zaman ve dikkat sınırlarının olduğunu, dünyadaki her krizin bu dikkati dağıttığını söyledi.

NATO’nun amacının değişmesi ve ABD ile Avrupa arasında yüksek teknoloji işbirliğine, kritik minerallere, çiplere, tedarik zincirlerine, uzay çalışmalarına, kuantum bilgisayarlara ve yapay zekaya odaklanması gerektiğini vurgulayan Beebe, Çin’in bu alanda ölçek avantajına sahip olduğunu, transatlantik ittifakının ise birlikte çalışarak bu avantajı dengeleyebileceğini ve Batı’nın teknolojik refahını büyütebileceğini kaydetti.

Avrupa’nın daimi bir savaş içinde kalması halinde bu işbirliğinin imkansızlaşacağını belirten Beebe, stratejik olarak hayati olan bu unsurları hayata geçirmek için Ukrayna’daki savaşın bir an önce uzlaşıyla bitirilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

Glenn Diesen, transatlantik ilişkilerinin yeniden tanımlanması gerektiğini, Avrupa zihniyetinin ya tamamen ABD’nye tabi olmak ya da keskin bir Amerikan karşıtlığına savrulmak şeklinde uçlarda gezindiğini ifade etti. Çok kutuplu dönemde ortaklığın faydalarını koruyarak bağların yeniden şekillendirilmesi gerektiğini söyleyen Diesen, Avrupa basınında Ukrayna’nın yeniden kazanmaya başladığı yönündeki propagandaların sürdüğünü kaydetti.

Rus ordusunun 9 Mayıs askeri geçit töreninde ağır silahlar sergilememesinin törene saldırı davetiyesi çıkarmamak için değil, silahı olmadığı için yani zayıflıktan kaynaklandığı iddialarının ortaya atıldığını belirten Diesen, Putin’in yeniden ölümcül bir hastalığa yakalandığı yönündeki söylentilerin savaş desteğini tahkim etmek için üretilen anlatılar olduğunu dile getirdi.

Dünya Basını

The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

Yayınlanma

İsrail gazetesi The Jerusalem Post, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasının İsrail için ne anlama geldiğini tartışan bir makale yayınladı. Sizler için çevirdik:

Suudi Arabistan’ın Türkiye ve Pakistan ile yaptığı yeni anlaşma, istikrarı tehlikeli bir zemine sürüklüyor

Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan cuma günü Mekke’de, Ortadoğu’daki stratejik dengeyi değiştirebilecek ortak bir savunma anlaşması imzaladı.

Anlaşmaya göre üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış sayılacak.

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise cumartesi günü bir adım daha ileri giderek düzenlemenin teknik açıdan NATO’nun 5. Maddesi’ndeki kolektif savunma taahhüdüne eşdeğer olduğunu söyledi.

Reuters ve Jerusalem Post çalışanlarının cumartesi günü aktardığı, Eli Leon’un da katkıda bulunduğu habere göre Fidan, ittifak kapsamında bir bakanlar komitesi kurulacağını ve Suudi Arabistan merkezli bir genel sekreterliğin oluşturulacağını söyledi. Mısır da ileride ittifaka katılabilir.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, anlaşmanın “kolektif caydırıcılık ilkesi”ne dayandığını ve güvenlik, savunma ve terörle mücadele alanlarındaki işbirliğini genişleteceğini söyledi.

Ardından İsrail’in görmezden gelemeyeceği bir açıklama geldi.

Pakistan Savunma Bakanı İsrail’e karşı ‘birleşik askeri cephe’ çağrısı yaptı

Anlaşmanın duyurulmasından bir gün sonra Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif, İsrail’i “tüm Müslüman dünyası için bir tehdit” olarak nitelendirerek İsrail’e karşı “birleşik bir askeri cephe” kurulması çağrısında bulundu.

Post yazarı Danielle Greyman-Kennard’ın pazar günü aktardığına göre Asif, çağrısını çözüme kavuşmamış Filistin meselesiyle ilişkilendirdi ve İslam dünyasını İsrail’e karşı birlikte hareket etmeye çağırdı.

Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü Körfez Araştırmaları Programı Başkanı Dr. Yoel Guzansky, Greyman-Kennard’a yaptığı açıklamada, söz konusu paktın İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşmeye “kapıyı tamamen kapatmadığını” söyledi.

“Ülkelerin istikrara ihtiyacı var. Suudilerin istikrara ihtiyacı var,” diyen Guzansky, Riyad’ın yaklaşımını kısa ve öz biçimde şöyle tarif etti: “Bu bir dengeleme stratejisi.”

Eski Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Jacob Nagel de Post tarafından cuma günü aktarılan 103FM röportajında benzer bir değerlendirmede bulundu.

Nagel, anlaşmayı “daha çok Amerikan yönetimine baskı yapmayı amaçlayan diplomatik bir manevra” olarak nitelendirerek Riyad’ın kendisini giderek daha savunmasız hissettiği için alternatifler aradığını savundu.

Bu kırılganlık yıllardır artıyor. Suudi Arabistan, İran’ın ve vekil güçlerinin bölgenin farklı noktalarına saldırı düzenleme kabiliyetini ortaya koymasını izledi.

Krallığın Abkayk ve Hurays petrol tesislerine 2019’da düzenlenen saldırı, Suudi Arabistan’ın savunmasının sınırlarını açığa çıkardı ve Riyad’da bir kriz halinde dış desteğin ne ölçüde geleceğine ilişkin soru işaretleri doğurdu.

Dolayısıyla İsrail, Suudi Arabistan’ın bu dengeleme arayışını ciddiye almalı.

Riyad güvenlik, pazarlık gücü ve stratejik bağımsızlık arıyor. İsrail ve ABD açısından soru, bu arayışın nihayetinde nereye varacağıdır.

Erdoğan yönetimindeki Türkiye, İsrail’e karşı giderek daha düşmanca bir tutum benimsedi. Pakistan’ın İsrail’le diplomatik ilişkileri yok ve savunma bakanı şimdiden Yahudi devletine karşı Müslümanların askeri birlikteliğini gündeme getiriyor.

Suudi Arabistan bunun yarattığı sorunu anlamalı. Üst düzey yöneticileri İsrail’i bölgesel bir düşman olarak gösteren ülkelerle kurulacak bir savunma ortaklığı, normalleşme sürecinin üzerine kaçınılmaz olarak gölge düşürecektir.

İsrailli liderler, ittifak üyelerinden biri şimdiden Müslüman dünyasını İsrail’e karşı askeri olarak örgütlemekten söz ederken bu ittifakı yalnızca teknik bir düzenleme olarak göremez.

Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesi mevcut savunma paktından daha büyük fırsatlar sunuyor

Buna rağmen Tel Aviv, Riyad’a açılan kapıyı ardına kadar açık tutmalı.

İsrail’in çıkarı, Suudi Arabistan’ı İsrail’in ve ılımlı Arap devletlerinin de yer aldığı Amerikan öncülüğündeki bölgesel güvenlik mimarisine dahil etme çabalarını hızlandırmaktır.

Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesinin stratejik vaatleri büyükelçilikler, turizm ve ticaretin çok ötesine uzanıyor.

Böyle bir normalleşme; İran’la mücadele edebilecek, füze ve hava savunma işbirliğini geliştirebilecek, ticaret yollarını koruyabilecek ve İsrail’i Arap dünyasına daha derinden bağlayabilecek kalıcı bir bölgesel hizalanma imkanı sunuyor.

İbrahim Anlaşmaları, İsrail’le ilişkilerin Arap devletlerinin ekonomik ve stratejik çıkarlarına hizmet edebileceğini gösterdi. Suudi Arabistan, bu bölgesel çerçeveye önemli bir siyasi ve ekonomik ağırlık kazandıracaktır.

Bu stratejik hedef artık daha da acil hale geldi.

Washington, Mekke’de yaşananlara yakından dikkat etmeli. ABD’nin uzun süredir ortağı olan bir ülke, Ankara’dan ve nükleer silahlara sahip İslamabad’dan ilave güvenlik güvenceleri aradı. Bu, Amerikan garantilerine duyulan güvenin azalmakta olduğuna dair bir uyarıdır.

ABD, en önemli Arap ortaklarından birinin neden alternatif bir güvenlik yapılanmasına ihtiyaç duyduğunu düşündüğünü ve bu yapının açıkça İsrail karşıtı bir nitelik kazanmasının nasıl önlenebileceğini sorgulamalı.

İsrail de normalleşme arayışını sürdürürken Riyad’a açık mesajlar vermeli.

Suudi Arabistan, daha istikrarlı bir Ortadoğu’nun inşasında merkezi bir rol oynayabilir. İsrail’in onu kendisine daha fazla yaklaştırmak için her türlü nedeni var.

Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.

Mekke anlaşması, bu tercihten kaçınmayı çok daha zor hale getirdi.

Mısır, üçlü pakta neden katılmadı?

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Foreign Affairs: Amerika Ortadoğu’dan Vazgeçmeli

Yayınlanma

“Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlerini Ortadoğu’dan çekmesinin, ABD ve uluslararası hukuku ihlal eden hükümetleri silahlandırmayı bırakmasının ve bölgesel düzenin garantörü rolüne son vermesinin zamanı çoktan gelmiştir.”

2021-2022 yılları arasında Başkan Joe Biden’ın Özel Asistanı ve Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in Özel Kalem Müdür Yardımcısı olarak çalışmış olan, Obama yönetimi döneminde ise Doğu Asya ve Pasifik İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Vekili ve Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın Özel Asistanı olarak görev yapmış olan Michael Fuchs, Foreign Affairs’te yazdı:

Amerika Ortadoğu’dan Vazgeçmeli

Başarısız İran Savaşı, Uzun Zamandır Gecikmiş Bir Geri Çekilmeyi Başlatmalı

İran’la yürütülen savaş destansı bir felakettir. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, uluslararası hukuku ihlal eden, en az 307’si çocuk olmak üzere 1.700 İranlı sivili öldüren, sivil altyapıda geniş çaplı hasara yol açan ve bölgesel kargaşayı derinleştiren gereksiz bir harekât başlattı. İran’ın misillemeleri, komşu ülkelerdeki üslerde görev yapan 18 ABD askerinin ölümüne ve 600’den fazlasının yaralanmasına neden oldu. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla enerji fiyatlarında yaşanan sıçramanın etkileri ise dünyanın dört bir yanında hâlâ hissediliyor.

Bu savaş, ABD’nin son 35 yılda izlediği ve ülkeyi daha güvensiz hâle getirirken Ortadoğu’daki çatışmaları şiddetlendiren bir dizi politikanın en son sonucudur. Bu başarısızlıkların temelinde, Washington’ın ABD güvenliğini ilerletmek için sürekli savaşlar başlatması ve devam eden çatışmalara müdahale etmesi gerektiği yönündeki yanlış inancını besleyen bölgedeki Amerikan askerî varlığı yatmaktadır. Amerikan üslerini ve birliklerini topraklarında kabul eden ülkeler de kendilerini daha savunmasız hâle getirmiş, İran’ın ve İran destekli grupların doğrudan saldırılarına açık duruma düşmüştür.

Amerika Birleşik Devletleri onlarca yıldır Ortadoğu’daki askerî varlığı, Amerikan stratejik çıkarları ve bölgesel güvenlik açısından vazgeçilmezmiş gibi hareket etti. İsrail ve Körfez ülkeleri gibi ortaklarını korumaya, İran’ı ve diğer hasımlarını sınırlamaya ve terörizmle mücadele etmeye çalıştı. Ancak uygulamada ABD’nin askerî konuşlanması istikrarsızlığa ve yıkıma katkıda bulundu. Bunun en açık biçimde görüldüğü yer İran’a karşı yürütülen harekâttır; savaş, önlemeyi amaçladığı tehlikeleri bizzat üretmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlerini Ortadoğu’dan çekmesinin, ABD ve uluslararası hukuku ihlal eden hükümetleri silahlandırmayı bırakmasının ve bölgesel düzenin garantörü rolüne son vermesinin zamanı çoktan gelmiştir. Böyle bir adım, Washington’ın Asya ve Avrupa’da büyük güçler arasında çıkabilecek bir savaşı caydırmak da dâhil olmak üzere daha yüksek öncelikli hedeflere yoğunlaşmasını sağlayacaktır.

KAN VE SERVET

Amerika Birleşik Devletleri uzun zamandır Ortadoğu’da etkin olsa da 1990-91 Körfez Savaşı, ABD’nin bölgedeki askerî rolünü kalıcılaştırdı. Soğuk Savaş sonrası Amerikan gücünün zirvesi olarak başlayan süreç —Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgaline son vermek amacıyla uluslararası bir koalisyon kurulması— onlarca yıl sürecek bir yükümlülüğe dönüştü. Birbiri ardına gelen yönetimler, sürekli konuşlu bir gücün enerji akışının serbestliğini koruyacağı, İsrail’i destekleyeceği, terör örgütleriyle mücadele edeceği ve İran’ı caydıracağı inancıyla bölgede on binlerce personel bulundurdu. Şu anda Irak’ta yaklaşık 2 bin, Suudi Arabistan’da 2 bin 300, Birleşik Arap Emirlikleri’nde 3 bin 500, Ürdün’de 4 bin, Bahreyn’de 8 bin, Katar’da 10 bin ve Kuveyt’te 13 bin Amerikan askeri bulunuyor. Kesin sayılar ve konuşlanma yerleri yıllar içinde değişiklik gösterse de bu varlık devasa, geniş bir alana yayılmış ve bölgeye derinden yerleşmiş olmayı sürdürdü.

Ancak askerî varlık başlı başına bir yükümlülüğe dönüşebilir; ev sahibi ülkeleri misillemelere açık hâle getirebilir ve Amerika Birleşik Devletleri’ni yerel çatışmaların içine çekebilir. Üsler bölgenin dört bir yanına dağılmışken Amerikan çıkarlarına yönelik tehditler süreklilik kazanmakta ve her bir tehdit, askerî varlığın daha da genişletilmesi için yeni bir gerekçeye dönüşmektedir. Örneğin ABD’nin 2003 işgalinden sonra Irak’ı işgal altında tutması, Amerikan güçlerini yalnızca uzun ve kanlı bir çatışmaya sürüklemekle kalmadı, aynı zamanda onları İran destekli milislerin saldırılarına açık hâle getirdi. Bu durum, ABD’nin Irak, Suriye ve başka yerlerde misilleme operasyonları düzenlemesine yol açtı. Bu arada Afganistan’daki savaş Pakistan’a sıçradı ve Amerika Birleşik Devletleri, sınırın ötesindeki Amerikan askerlerine saldıran militanlara karşı yüzlerce insansız hava aracı saldırısı gerçekleştirdi. ABD, 2011’de Irak’tan büyük ölçüde çekildikten sonra, işgalin yarattığı kaostan doğan IŞİD’le mücadele etmek üzere 2014’te yeniden asker göndermek zorunda kaldı.

Bunun bedeli ağır oldu. Amerika Birleşik Devletleri, 11 Eylül sonrasındaki “teröre karşı savaş” kapsamında Afganistan, Irak ve diğer cephelerde yürütülen savaşlara 8 trilyon dolar harcadı. Brown Üniversitesi’nin araştırmalarına göre yaklaşık üç milyon Amerikalı bu çatışmalarda görev yaptı; 15 binden fazla asker ve yüklenici hayatını kaybetti, 1,8 milyon asker ise engelli hâle geldi. Bölgedeki halklar da bu sonuçların acısını çekti ve çekmeye devam ediyor. Doğrudan şiddet nedeniyle 432 bini sivil olmak üzere 940 binden fazla kişi öldü; Afganistan, Irak, Pakistan, Suriye ve Yemen’de devlet yapılarının çökmesinin dolaylı etkileri 3,6 milyon insanın ölümüne yol açtı; 38 milyon kişi ise yerinden edildi. Ancak yalnızca rakamlar, anne ve babalarını kaybeden çocukların, evlerini yitiren ailelerin ve sürekli çatışmalar nedeniyle normal bir hayat sürme imkânı ellerinden alınan bir kuşağın yaşadıklarında görülen insani bedeli anlatmaya yetmez. Bu politikalara ve sonuçlarını doğuran eylemlere ilişkin hesap verebilirliğin bulunmaması da dikkat çekicidir.

Amerika Birleşik Devletleri, başka ülkeler tarafından gerçekleştirilen şiddet ve baskıya da doğrudan katkıda bulundu. ABD askerlerinin Ortadoğu’nun dört bir yanında konuşlandırılması, Washington’ın çoğu kendi bölgesel gündemlerine sahip olan baskıcı hükümetlerle yakın çalışma eğilimini güçlendirdi. Mısır’daki gibi otokratik yönetimleri ayakta tuttu, Suudi Arabistan’ın Yemen’deki harekâtını destekledi ve Birleşmiş Milletler araştırmacılarının soykırım niteliğinde eylemler belgelendirdiği Sudan iç savaşında Birleşik Arap Emirlikleri’nin rolünü mümkün kıldı. Bu tür ortaklıklar, söz konusu ülkelerin hükümetlerine ve Amerika Birleşik Devletleri’ne yönelik halk öfkesini körükledi.

ABD’nin İsrail’le ilişkisi, derin güvenlik ilişkilerinin kalıcı üslenmeyle birleştiğinde nasıl felaket sonuçlar doğurabileceğinin örneğidir. İsrailli ve Filistinli liderler arasındaki Oslo müzakerelerinin 1990’larda yavaş yavaş çökmesinden bu yana ABD desteği, birbiri ardına gelen İsrail hükümetlerine verilmiş açık çeke dönüştü. Bu hükümetler, Batı Şeria’daki aşamalı ilhak ve sistematik baskı politikalarıyla Filistinlilerle barış ihtimalini aşındırdı. Son birkaç yılda bu destek, bir BM araştırma komisyonunun Gazze’de soykırım olarak nitelendirdiği ve bir dizi İsrailli akademisyen ile sivil toplum kuruluşunun da paylaştığı sonuçlara yol açan İsrail operasyonlarını mümkün kıldı. Ardından Şubat 2026’da Amerika Birleşik Devletleri, İsrail’le birlikte İran’a karşı hukuka aykırı bir savaş başlattı.

ÇIKIŞ YOLU

Ortadoğu’daki ABD askerî varlığının yol açtığı zarardan hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi başkanlar sorumludur. Bu varlık, Amerika Birleşik Devletleri’ni uluslararası insancıl hukukun ciddi biçimde ihlal edilmesine ortak etmiştir. Washington, İran’la istikrarlı bir ateşkes sağlanır sağlanmaz güçlerini çekmeye başlayarak politikasının yönünü değiştirmelidir.

ABD’li liderler şimdi, İran savaşı sırasında hasar gören üslerin yeniden inşa edilip edilmeyeceği ve bölgesel ortaklara yeni silahların satılıp satılmayacağı da dâhil olmak üzere kalıcı sonuçlar doğuracak bir dizi kararla karşı karşıyadır. Bazı savunma analistleri daha küçük bir askerî varlığın korunmasını savunmuş, The Wall Street Journal’ın haberine göre Pentagon da bu seçeneği değerlendirmeye almıştır. Ancak kısmi bir geri çekilme bile Amerika Birleşik Devletleri’ni bölgedeki süreklilik arz eden risklere maruz bırakmaya devam edecektir. İran, son beş ay içinde en az 15 Amerikan askerî tesisindeki bina ve teçhizatı tahrip etmiş veya hasara uğratmıştır. ABD birlikleri bir ya da iki üste toplansa bile İran ve vekil güçleri açısından öncelikli hedef olmaya devam edecek, dolayısıyla kuvvetlerin korunması için önemli kaynaklar gerekecektir. Tam bir geri çekilme gerçekleşmediği sürece Washington, ABD personeline ve ortaklarına verdiği desteği sürekli güçlendirme zorunluluğu hissedecek ve Amerika Birleşik Devletleri çatışmaların içine çekilmeye devam edecektir.

ABD askerlerinin tamamının Ortadoğu’dan çekilmesi, bölgedeki ortaklarla bütün işbirliğinin sona erdirilmesini gerektirmez. Örneğin Lübnan gibi bazı ülkelerde güvenlik yardımları sürdürülebilir; Lübnan Silahlı Kuvvetlerine verilen Amerikan desteği, devlet kapasitesini güçlendirebilir ve Lübnan egemenliğinin korunmasında resmî kurumların rolünü pekiştirebilir. Ancak Washington’ın, yardım ve silah satışlarının ABD hukukuna uygun olmasını sağlaması kendi çıkarınadır. Amerikan hukuku, İsrail’in Gazze’de yaptığı gibi yardım alan ülkelerin ağır insan hakları ihlalleri gerçekleştirmesi hâlinde bu tür yardımların durdurulmasını gerektirmektedir. Washington, ABD ve uluslararası hukuku ihlal eden tüm güvenlik yardımlarını ve silah ihracatını askıya alarak desteğinin diğer ülkelerin pervasız politikalarını teşvik etmesi ve Amerika Birleşik Devletleri’ni bölgesel krizlerin daha derinlerine çekmesi riskini azaltabilir.

Amerika Birleşik Devletleri, bölgedeki askerî varlığını azaltırken insan haklarını ve anlaşmazlıkların barışçıl biçimde çözülmesini destekleyen diplomatik, ekonomik ve insani çabalarını artırabilir ve artırmalıdır. Bu çabanın bir parçası olarak Filistinlilere yönelik insani yardımları artırmalı; aynı zamanda enerji ihracatını Hürmüz Boğazı’nın dışından geçirecek yeni boru hatları gibi istikrarı ve refahı teşvik edebilecek ekonomik entegrasyon projelerini desteklemelidir. Washington ayrıca geri çekilme sürecini, Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail gibi ülkeler insan hakları sicillerini iyileştirene ve istikrarsızlaştırıcı bölgesel politikalarına son verene kadar bu ülkelere sağlanan yardımları azaltacağını açıkça göstermek için kullanmalıdır. Amerika Birleşik Devletleri bu hükümetleri reform yapmaya zorlayamaz; ancak onların baskı ya da saldırganlık politikalarını mümkün kılan teçhizat ve finansmanı sağlamayı reddedebilir.

Mevcut yönetimin bu yaklaşımı benimsemesi düşük bir ihtimal olsa da Kongre’nin alacağı kararlar, ABD’nin gelecekteki bölge politikasını şekillendirebilir. Kongre üyeleri, Pentagon’un mühimmat stoklarını yenilemek ve üsleri onarmak için alacağı fonların miktarını sınırlandırarak ve bu fonlara koşullar bağlayarak Amerika Birleşik Devletleri’ni geri çekilmeye yöneltebilir.

KORKULAR VE GERÇEKLER

Bazıları, ABD ordusunun Ortadoğu’dan çekilmesinin ciddi riskler taşıdığını savunacaktır. Bu riskler gerçektir ancak yönetilebilir niteliktedir. Öncelikle enerji piyasalarını ve ABD’nin geri çekilmesi durumunda petrol ve doğal gaz ihracatının kesintiye uğrayabileceği korkusunu ele alalım. Washington yıllarca, bölgedeki Amerikan varlığının seyrüsefer özgürlüğünü koruduğunu varsaydı. Oysa Hürmüz Boğazı’nı kapatan, ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş oldu ve Amerikan ordusu boğazı güç kullanarak yeniden açamadı. Bu durum, Beşinci Filo’nun Bahreyn’de konuşlandırılmasının etkinliği konusunda şüphe doğurdu. Boğazdaki açmaz nasıl çözülürse çözülsün, devletler geçiş ücreti uygulayıp uygulayamayacakları konusunda anlaşmazlık yaşasa bile İran ile Körfez ülkelerinin enerji akışını sürdürmek konusunda ortak çıkarı vardır. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nin artık büyük bir enerji üreticisi olması, yenilenebilir enerji sektörünün dünya genelinde büyümesi ve üreticilerin boğazı baypas etmenin yollarını araştırması sayesinde küresel arz daha fazla çeşitlenmiştir. Bu da deniz taşımacılığında yaşanabilecek yeni kesintileri daha az tehditkâr hâle getirmektedir.

Trump yönetimi ve Kongre’deki destekçileri, komşularını istikrarsızlaştıran İran’ı sınırlamak için Amerikan askerî gücünün gerekli olduğunu da savunmaktadır. Ancak mevcut savaş, Amerika Birleşik Devletleri’nin Körfez’deki ortaklarını İran saldırılarından koruyamadığını göstermiştir. Körfez ülkeleri, birbirleriyle Washington’a bağımlı olmayan yeni güvenlik düzenlemeleri oluşturmalıdır; Washington yine de ekonomik ve diplomatik destek sağlayabilir. Yeni düzenlemelerin daha iyi sonuç vereceğinin garantisi yoktur; ancak ABD destekli mevcut sistem işlememektedir. En azından bölge ülkelerinin öncülüğünde şekillenecek yeni bir düzende Amerika Birleşik Devletleri artık istikrarsızlığı beslemeyecektir. Bölgesel diplomasiyi, diyaloğu ve İran’la gerilimi düşürmeyi önceliklendirmesi hâlinde böyle bir çerçeve, istikrara giden daha kalıcı bir yol sunabilir. Zamanla Ortadoğu ülkeleri dış askerî güvencelere daha az bağımlı hâle gelebilir.

Terörizmle mücadele de uzun süreli Amerikan askerî varlığı sayesinde kolaylaşmamaktadır. 11 Eylül’den bu yana terör tehdidi, karar vericileri Amerikan ordusuna yaslanmaya yöneltmiştir. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin çok sayıda sivili öldüren insansız hava aracı saldırıları ile gerçekleştirdiği çok sayıda işgal, muhtemelen terör örgütlerinin ABD personeline karşı daha fazla saldırı düzenlemesini teşvik etmiştir. Amerikan güçlerinin şimdi çekilmesi, terörizmle mücadele kabiliyetinden vazgeçilmesi anlamına gelmez. Bölge hükümetleri ve NATO müttefikleriyle istihbarat paylaşımı, giderek daha uzak mesafelerden gözetlemeye imkân veren ileri teknolojiyle birlikte Washington’ın tehditleri izlemesini sağlayabilir. Son çare olarak ABD’yi tehdit eden bir kriz ortaya çıkarsa, Amerikan liderleri belirli bir görev için yeniden asker gönderebilir.

Bir diğer mesele İsrail’in güvenliğidir. Nükleer silahlara ve bölgenin en gelişmiş ordusuna sahip bir devlet olan İsrail, kendisini savunabilecek kapasitenin fazlasına sahiptir. Aslında ABD’nin bölgedeki varlığı, İsrail’i kendisine yönelik tehditleri artıran politikalar benimseme konusunda cesaretlendirmiştir. Washington; askerî yardımları İsrail’in Filistin topraklarındaki işgaline son vermesi, Filistinlilerle barış arayışına girmesi ve İran, Lübnan ve Suriye’deki askerî harekâtlarını durdurması koşuluna bağlayarak bu döngüyü kırabilir. Bu adımlar İsrail’in kendi kendisi için yarattığı tehlikeleri azaltacak ve Amerikan güvencesinin ortadan kalkmasına eşlik edebilecek genel riski düşürecektir.

Son olarak Ortadoğu’daki askerî taahhütlerin azaltılmasına karşı çıkanlar, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’daki başarısızlıklarından hemen sonra gerçekleştirilecek bir geri çekilmenin ABD’nin hasımlarına zayıflık mesajı vereceğinden endişe etmektedir. Washington, kendi yakın çevrelerinde iddialarını giderek daha güçlü biçimde ortaya koyan Çin ve Rusya’yı caydırma konusunda gerçekten de ciddi bir sınamayla karşı karşıyadır. Ancak Amerika Birleşik Devletleri Ortadoğu’da saplanıp kalırsa, Pekin’in ya da Moskova’nın başka bölgelerdeki hamlelerine karşı Asyalı ve Avrupalı müttefikleriyle çalışmakta daha fazla zorlanacaktır. Ayrıca bu iki ülkenin ABD’nin bölgedeki konumunu devralması ihtimali de son derece düşüktür. Çin, ordusunu yakın çevresinin ötesinde kullanma konusunda hâlâ oldukça temkinlidir; Rusya’nın Ortadoğu’daki varlığı ise Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın devrilmesinden bu yana yalnızca küçülmüştür.

KAMUSAL BİR HESAPLAŞMA

Ortadoğu’da onlarca yıldır neredeyse kesintisiz biçimde devam eden savaşların ardından Amerikalılar, ülkenin dış çatışmalara karışmasından yorulmuştur. Searchlight Institute tarafından yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre katılımcıların yüzde 62’si “mümkün olduğunca savaşların dışında kalmayı” tercih ederken, yüzde 33’ü “ülkenin yararına olduğunda askerî güç kullanılmasını” desteklemektedir. Bütün bir kuşak barış dönemini hiç yaşamamıştır ve 18-44 yaş arasındaki Cumhuriyetçilerin yarısından fazlası da dâhil olmak üzere genç Amerikalıların çoğunluğu 2026’daki İran savaşına karşı çıkmaktadır. Bu savaş, kamuoyu desteğinin genellikle en yüksek olduğu başlangıç aşamasından itibaren halkın karşı çıktığı, modern kamuoyu araştırmaları dönemindeki ilk savaş olmuştur.

Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyadaki rolüne ilişkin bu kamusal hesaplaşmaya rağmen Amerikan liderleri seçmenlerinin gerisinde kalmaktadır. ABD Başkanı Donald Trump, Ortadoğu’daki bitmek bilmeyen savaşlardan sorumlu tuttuğu adayları eleştirerek iki seçim kazandı, ancak daha sonra kendisi bir savaş başlattı. İsrail politikasına karşı çıkan kişiler ve kurumlar olduğunda başkan, devlet gücünü onları hedef almak için kullandı; üniversitelerin fonlarını kesti, protestocuları sınır dışı etti ve hapse attı. Üstelik Amerikalıların en önemli kaygısının günlük yaşamın temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek olduğu bir dönemde Pentagon bütçesi 2026’da yaklaşık 1 trilyon dolarla tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı ve yönetim 2027’de bu bütçenin yüzde 50 daha artırılmasını talep ediyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel güvenlikte hâlâ önemli bir rolü vardır: Avrupa ve Asya’daki askerî varlığı ve güvenlik garantileri, büyük güçler arasında savaş çıkmasını önlemeye yardımcı olmaktadır. Ancak Washington’ın Ortadoğu’daki güvenlik rolünü yerine getirme biçimi, sağladığı faydadan çok daha fazla zarar vermektedir. Yön değiştirmek kolay olmayacaktır ancak gereklidir. Onlarca yıldır sürdürülen yanlış tasarlanmış savaşlar ve karmaşık angajmanlar, ABD’nin güvenliğine çok az katkı sağlarken sayısız cana ve devasa miktarda kaynağa mal olmuş, Washington’ın dikkatini Asya ve Avrupa’daki acil sınamalardan uzaklaştırmıştır. Amerika Birleşik Devletleri ordusunun Ortadoğu’dan ayrılmasının zamanı gelmiştir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Yen müdahalesinin asıl mesajı: Doların rezerv para statüsü artık eskisi kadar güçlü değil

Yayınlanma

ABD Hazine Bakanlığı ile Japonya Maliye Bakanlığının geçen hafta yen para birimine yönelik gerçekleştirdiği ortak müdahalenin arkasında önemli bir mesaj var. Ancak bu mesaj, piyasaların çıkardığı sonuç değil.

Financial Times, Barry Eichengreen (California Üniversitesi, Berkeley’de George C. ve Helen N. Pardee Ekonomi ve Siyaset Bilimi Profesörü)

Japon yetkililerin iki gün içinde yaklaşık 14 trilyon yen, yani 88 milyar dolar tutarında gerçekleştirdiği tahmin edilen müdahale, piyasaların büyüklüğüyle karşılaştırıldığında hâlâ oldukça sınırlı. Bu müdahale yene bir miktar değer kazandırabilir, ancak etkisi geçici olacaktır. Maliye Bakanlığının yönlendirmesi altındaki Japonya Merkez Bankası, yeni ve menkul kıymetler satın alarak para biriminin değerini yükseltebilir. Fakat yatırımcıların temel koşulların değiştiğine inanmak için bir nedeni yoksa, aynı miktarda yen cinsinden menkul kıymet satarak para birimini yeniden aşağı çekebilirler.

Daha kalıcı bir etki için bu temel koşulların değişmesi gerekir. Japonya Merkez Bankası faiz oranlarını daha hızlı artırmayı taahhüt etseydi, bu zayıf yene karşı koymaya yardımcı olabilirdi. Birçok yatırımcı da bunu arzu edilir bulacaktır; çünkü merkez bankasına göre Japonya’da enflasyon yüzde 2’lik hedefi aşabilir. Ancak Japonya Merkez Bankası, zayıf tüketici talebinden endişe ederek gösterge faiz oranını pek de kısıtlayıcı sayılamayacak yüzde 1 seviyesinde tutmayı tercih etti.

Döviz piyasasına yapılan müdahalenin, Japonya’nın kur konusundaki kaygısının boyutunu gösterdiği ve bu kaygının Japonya Merkez Bankasını gelecekte yeni desteklemek amacıyla faiz oranlarını daha hızlı artırmaya yöneltebileceği ileri sürülebilir. Bu, müdahalenin sözde “sinyal etkisi”dir. Ancak zayıf para birimi Japonya Merkez Bankası Başkanı Kazuo Ueda açısından gerçekten önemli bir endişe kaynağıysa, kuşkusuz bunu şimdiye kadar yaptığından daha güçlü biçimde dile getirir ve sözlerini icraatla desteklerdi.

Elbette Japon yetkililer daha önce de yen döviz piyasasına müdahale etmişti; son müdahale yalnızca üç ay önce gerçekleşmişti. Bu nedenle dikkat çekici olan, ABD Hazine Bakanlığının da müdahaleye katılmasıdır. Bu, ABD’nin Japonya ile 15 yılı aşkın süredir gerçekleştirdiği ilk ortak operasyondu. Ayrıca ABD, yen satın alırken dolar değil avro kullandı.

Dolayısıyla geçen haftaki müdahale, dolar hakkında kaygı verici bilgiler içeriyor. Verilen mesaj şu: ABD Hazine Bakanı Scott Bessent ve ekibi, yeni desteklemek için dolar cinsinden menkul kıymet satılmasının ABD Hazine tahvili piyasasının uzun vadeli bölümündeki baskıyı daha da artıracağından endişe etti. Bu bölüm, ABD Merkez Bankası Başkanı Kevin Warsh’un geçen hafta piyasalarda olumsuz karşılanan basın toplantısının ardından zaten baskı altındaydı.

Avro satılması, kısmen ABD’nin Döviz İstikrar Fonu’nda elden çıkarabileceği varlıkların niteliğini yansıtıyordu. Ancak bu aynı zamanda, dolar pozisyonunu azaltmak için satılacak ek ABD Hazine tahvillerini piyasanın absorbe etmesini istememenin de bir yoluydu. Böyle bir satış, zaten hassas olan durumu daha da ağırlaştırabilirdi.

Benzer bir sinyal, Japonya’nın Federal Rezerv’in Yabancı ve Uluslararası Para Otoriteleri Repo Kolaylığı, yani FIMA olarak adlandırılan aracını kullanacağını açıklamasında da görüldü. Bu araç, ABD Hazine tahvillerinin doğrudan satılması yerine alternatif fakat sınırlı bir likidite sağlamak üzere tasarlanmıştır.

Her iki adım da doların rezerv para statüsünün artık eskisi gibi olmadığının göstergesidir. Merkez bankaları, ABD Hazine tahvili piyasaları likit olduğu için döviz rezervlerini dolar cinsinden tutmaya alışkındır. Merkez bankaları, serbestçe alınıp satılabildiği ve müdahalelerde kullanılabildiği için ABD Hazine tahvili tutar. Fakat artık durum böyle değil; en azından sınırsız miktarlar söz konusu olduğunda.

Bunun yerine ABD Hazine Bakanlığının, müdahaleye katkısının bir parçası olarak avro satışlarıyla devreye girdiğini görüyoruz. Böylece Japon yetkililerin gerçekleştirmesi gereken dolar satışlarının hacmi sınırlandırıldı.

ABD Hazine Bakanlığının bu müdahalesi, Japon yetkililerin dolar rezervi satışlarını artıracak kadar cesur davranmaları hâlinde onları örneğin gümrük vergisi gibi sonuçlarla tehdit eden Trumpvari bir tepkiden daha iyidir. Bessent, iki hükümetin neden koordineli müdahalede bulunduğunu açıklarken ABD ile Japonya hükümetleri arasındaki dostane ilişkileri vurguladı.

Ancak bir para birimini desteklemek amacıyla yapılacak müdahale, Washington’daki yetkililerin aynı derecede sıcak duygular beslemediği bir hükümet tarafından gerçekleştirildiğinde, ABD’nin caydırıcılığı Trumpvari bir biçim alabilir.

Sonuç olarak Washington, ABD finans piyasaları açısından doğacak sonuçlardan korktuğu için yabancı merkez bankalarının dolar rezervlerini kullanmasını istemiyor. Bu durum bize doların artık eskisi kadar cazip bir rezerv para olmadığını gösteriyor.

Bu mesaj diğer ülkeler tarafından tam olarak kavrandığında, daha cazip ve kolaylıkla kullanılabilir alternatifler arayışı hızlanacaktır. Rezervlerin çeşitlendirilmesi büyük olasılıkla ivme kazanacaktır.

Piyasa analisti Foo: Çin artık ABD hazine tahvillerini tamamen gözden çıkardı

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English