Diplomasi
Yapay zeka veri merkezleri iklim davalarının hedefinde

Yapay zekanın hızlı büyümesiyle sayıları artan veri merkezleri, yüksek enerji ve su tüketimleri nedeniyle dünya genelinde iklim davalarının hedefi haline geliyor. Londra Ekonomi Okulu’nun yayımladığı yıllık iklim davaları raporuna göre Şili’den İrlanda’ya ve ABD’ye kadar pek çok ülkede çevre örgütleri ve yerel halk, dijital altyapı projelerini yargıya taşıyor.
Yapay zeka sistemlerinin çalışmasını sağlayan veri merkezlerinin hızlı artışı, çevresel konularda giderek daha fazla hukuki mücadeleye konu oluyor.
The Guardian gazetesinin Londra Ekonomi Okulu (LSE) tarafından hazırlanan yıllık iklim davaları incelemesine dayandırdığı habere göre, Şili’den İrlanda’ya ve ABD’ye kadar geniş bir coğrafyada sivil toplum kuruluşları, yerel halk ve çevre aktivistleri; yüksek enerji tüketimi, su kullanımı ve bunlara bağlı iklim riskleri nedeniyle veri merkezlerinin inşasını ve işletilmesini mahkemeler yoluyla engellemeye çalışıyor.
Araştırmacılar, 2015 yılından bu yana dünya genelinde açılan yaklaşık 3 bin 600 iklim davasını analiz ederek veri merkezleriyle bağlantılı davaların sayısında artış yaşandığını tespit etti.
Hukuki süreçlerin odağında ise enerji tedarik kaynakları, sunucuları soğutmak için kullanılan su miktarı ve çevre kirliliği gibi başlıklar yer alıyor.
Bu alandaki ilk davalardan biri, Şili’nin başkenti Santiago’da Google’ın projesine karşı açıldı.
Yerel halk ve belediye yetkilileri, 2020 yılında Cerrillos bölgesinde büyük bir veri merkezi kurulması için verilen inşaat iznine, halihazırda kuraklıkla mücadele eden kentin su kaynaklarını tehlikeye attığı gerekçesiyle itiraz etti.
Mahkeme, projenin iklim üzerindeki etkilerinin yetersiz düzeyde değerlendirildiğine hükmederek kararın yeniden gözden geçirilmesini talep etti.
Şili ve İrlanda’da projelerin çevresel etkileri yargıya taşındı
Araştırma raporu yazarlarının veri merkezleri konusundaki küresel çatışmaların merkezlerinden biri olarak nitelediği İrlanda’da ise durum daha keskin bir boyutta seyrediyor.
Raporda paylaşılan verilere göre, ülkede tüketilen toplam elektrik enerjisinin yüzde 20’sinden fazlası bu sektöre ayrılmış durumda.
Hükümetin sektörü daha da büyütme planlarına karşın, çevre örgütleri yeni tesislerin yenilenebilir kaynaklara geçiş yapana kadar birkaç yıl daha fosil yakıt kullanmasına izin veren resmi kararlara karşı yargı yoluna gidiyor.
ABD ve İngiltere’deki davalar şirketleri taahhüt vermeye zorluyor
ABD’de de veri merkezlerine yönelik çevresel gereklilikler sıkılaşıyor. California eyaletine bağlı Pittsburg şehri yetkilileri, yeni bir veri merkezine yenilenebilir enerji kullanma ve ekipman soğutma işlemleri için geri dönüştürülmüş su tercih etme yükümlülüğü getirdi.
Aynı zamanda birçok eyalette, artan bilişim kapasitesi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla fosil yakıt tabanlı enerji altyapılarının inşasını onaylayan düzenleyici kurumlara karşı açılan davalar inceleniyor.
Elon Musk’ın Mississippi eyaletindeki şirketi xAI’a ait bir proje de hukuki baskıyla karşı karşıya kaldı.
Davacılar, şirketin gerekli çevre izinlerini almadan metan jeneratörleri kullandığını ve böylece Temiz Hava Yasası’nı ihlal ettiğini savunuyor. ABD Adalet Bakanlığı ise projenin ekonomi için taşıdığı önemi vurgulayarak projeyi savundu.
Benzer uyuşmazlıklar Avrupa genelinde de yaşanıyor.
Birleşik Krallık’ta aktivistler, Buckinghamshire bölgesinde planlanan devasa ölçekteki bir veri merkezi projesinin çevresel değerlendirme raporunun yeniden incelenmesini sağladı.
Yargılama sürecinin ardından resmi makamlar onay sürecindeki eksiklikleri kabul ederken, yüklenici firma ek çevre taahhütleri üstlenmeyi kabul etti.
Araştırmayı hazırlayan uzmanlara göre bu davalar, yargı süreçlerinin hızla büyüyen dijital altyapıyı düzenlemede yeni bir araç haline geldiğini gösteriyor.
Projeler tamamen durdurulmasa bile, açılan davalar şirketleri ve resmi makamları iklim risklerini göz önünde bulundurmaya, kaynak tüketimi verilerini şeffaf şekilde açıklamaya ve enerji stratejilerini yeniden değerlendirmeye zorluyor.
The Guardian’ın aktardığına göre, araştırmanın ortak yazarlarından Londra Ekonomi Okulu Öğretim Üyesi Doç. Dr. Joana Setzer konuya ilişkin olarak, “Burada mesele mutlaka gelişimi durdurmak değil, fosil yakıtlara olan bağımlılığın daha da kalıcı hale gelmesini önlemektir” ifadelerini kullandı.
Setzer, “Bu, son derece yüksek enerji tüketen projeleri, tam da şu an imkan varken yenilenebilir enerji kaynaklarına yönlendirmek için bir fırsattır” değerlendirmesinde bulundu.
Diplomasi
İtalya ve Fransa Rus askerlere vize yasağına karşı çıktı

Avrupa Birliği’nin hazırladığı 21’inci yaptırım paketi kapsamında Ukrayna’daki savaşa katılan eski Rus askerlerinin birliğe girişinin yasaklanması teklifi, İtalya ve Fransa’nın çekinceleriyle karşılaştı. Roma ve Paris, mevcut taslak metindeki ifadelerin tüm Rus vatandaşlarına yönelik genel bir seyahat yasağının önünü açabileceğinden endişe ediyor.
Avrupa Birliği (AB) üyesi iki ülke İtalya ve Fransa, Ukrayna’ya devam eden savaşta yer almış eski Rus askeri personelinin birliğe girişinin yasaklanmasına yönelik yaptırım teklifine karşı mesafeli bir tutum sergiledi.
Bloomberg’in diplomatik kaynaklara dayandırdığı haberine göre Roma ve Paris, AB’nin hazırladığı 21’inci yaptırım paketi kapsamında gündeme gelen bu öneriye şüpheyle yaklaşıyor. Kaynaklar, her iki ülkenin de işgale katılan kişilerin engellenmesi fikrine esasen karşı çıkmadığını, ancak mevcut taslakta yer alan ifadelerin tüm Rus vatandaşlarına yönelik genel bir giriş yasağının yolunu açabileceğinden endişe duyduğunu aktardı.
Hem İtalya hem de Fransa, bu tür hedefli kısıtlamaların yaptırım mekanizmaları yerine doğrudan vize politikaları aracılığıyla düzenlenmesi gerektiğini savunuyor. Bununla birlikte Avrupalı diplomatlar uygulamadaki zorluklara da işaret ediyor. Mevcut taslağa göre, üye devletlerin seyahat etmek isteyen kişilerden hangilerinin savaşa katıldığını, hangilerinin ise katılmadığını kendi imkanlarıyla tespit etmek zorunda kalacağı belirtiliyor.
Yaptırım paketinde uzlaşı arayışı sürüyor
Avrupa Komisyonu tarafından 9 Haziran’da sunulan ve AB ülkelerinin 26 Haziran’da ele alması beklenen 21’inci yaptırım paketi kapsamlı önlemler içeriyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in açıklamalarına göre paket, seyahat yasaklarının yanı sıra enerji, finans, kripto para birimleri, ticaret ve balıkçılık sektörlerine yönelik yeni kısıtlamaları da barındırıyor.
Our sanctions are working.
They are weakening the economic foundations of Russia’s war effort.
Today we double down.
With a 21st package.
Covering energy, banks & crypto, trade including fisheries and visa for Russian soldiers ↓ https://t.co/fTIkATOSfN
— Ursula von der Leyen (@vonderleyen) June 9, 2026
Ancak Bloomberg’in aktardığı bilgilere göre, vize konusunun haricinde de paket içinde tartışmalı başlıklar bulunuyor. Petrol fiyat tavanının dondurulması, Rus balık ürünlerinin ithalatına getirilecek kısıtlamalar ve sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) taşıyan gemilere yönelik yaptırımların kapsamının genişletilmesi gibi konular tartışılmaya devam ederken, bazı üye ülkeler bu düzenlemeler için geçiş süreçleri talep ediyor.
Savaşa katılan Rus askerlerine yönelik giriş yasağı girişimi AB gündemine ilk kez gelmiyor. Geçtiğimiz mart ayında Almanya, Baltık ülkeleri, Finlandiya, Polonya, Romanya ve İsveç liderleri; Avrupa Konseyi Başkanı António Costa ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e ortak bir mektup göndermişti. Liderler mektupta, güvenlik tehditlerini gerekçe göstererek Ukrayna’nın işgaline katılan kişilerin Schengen bölgesine girişinin yasaklanmasını talep etmişti.
Öte yandan, Rus vatandaşlarına yönelik genel vize politikası konusunda AB içindeki görüş ayrılıkları varlığını koruyor. Haziran ayında, Almanya’da muhalefette bulunan Hristiyan Demokrat Birlik (CDU/CSU) partisine mensup Avrupa Parlamentosu milletvekilleri, Rus vatandaşlarına yönelik turist vizelerinin tamamen askıya alınması çağrısında bulundu. Alman parlamenterler, geçen yıl 500 binden fazla Rus vatandaşının tatilini Avrupa’da geçirmiş olmasına tepki gösterdi.
Diplomasi
Trump yönetimi Türkiye’ye jet motoru satışı için adım attı

ABD’de Donald Trump yönetimi, Türkiye’ye milli muharip uçak KAAN projesinde kullanılmak üzere 700 milyon doların üzerinde jet motoru satışı yapma niyetini Kongre’ye resmen bildirdi. Bazı Demokrat Kongre üyeleri, Ankara’nın Rus S-400 hava savunma sistemlerine sahip olmasını gerekçe göstererek satışa karşı çıkıyor.
ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Türkiye’ye değeri 700 milyon doların üzerinde olan onlarca jet motoru satma niyetini Kongre’ye resmen bildirdi.
Trump yönetiminin, Türkiye’nin 2019 yılında tedarik ettiği S-400 savunma sistemleri nedeniyle bazı milletvekillerinin itirazlarına rağmen satışı gerçekleştirmeyi planladığı bildirilmişti.
Reuters’ın haberine göre ABD Dışişleri Bakanlığı, Kongre’ye gönderdiği ve 24 Haziran tarihini taşıyan bildiriminde konuya ilişkin ayrıntılara yer verdi.
Çarşamba günü geç saatlerde iletilen bildirimde, “ABD hükümeti; siyasi, askeri, ekonomik, insan hakları ve silahların kontrolü hususlarını dikkate alarak bu malzemelerin ihracatını lisanslamaya hazırdır.” ifadesi kullanıldı.
Söz konusu satış, gelecek ay Ankara’da gerçekleştirilecek kritik NATO zirvesi öncesinde Türkiye’ye ve Trump’ın önemli bir müttefik olarak gördüğü Türkiye Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a yönelik önemli bir jest niteliği taşıyor.
Kongre satışı engellemek için ortak karar tasarısı sunabilir
Kongre’nin satışı engellemek istemesi halinde, ortak bir ret tasarısı sunmak için 15 günlük süresi bulunuyor. Böyle bir tasarının Kongre’nin her iki kanadından da geçmesi gerekiyor ve bu karar Trump tarafından veto edilebiliyor.
Biri ABD’li yetkili olmak üzere iki kaynağın aktardığına göre, Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu’nun en kıdemli Demokrat üyesi ve motor satışının önde gelen muhaliflerinden New York Temsilcisi Gregory Meeks, yönetimle yürütülen gayriresmi inceleme sürecinde itirazlarını dile getirdi ve bu pakete onay vermedi.
Meeks, çarşamba günü yaptığı açıklamada, yönetimin hem ikili ilişkiler hem de Türkiye’nin S-400’lere sahip olmasının satış üzerindeki etkileri konusunda kendisini bilgilendirmek için “iyi niyetli” bir çaba göstermediğini belirterek bu durumu eleştirdi.
Meeks açıklamasında, “Bu malzemeler yıllarca teslim edilmeyecek ve yönetim, ABD politikasının kilit yönlerine ilişkin bilgi ve açıklama taleplerini defalarca görmezden geldi” ifadesine yer verdi.
Çarşamba günü jet motorları, F-35 programı ve Ankara’daki zirveye ilişkin planları sorulan Trump, “Muhtemelen onları çok mutlu edecek bir şey yapacağım” şeklinde yanıt verdi.
General Electric motorları milli muharip uçak KAAN’a güç verecek
General Electric tarafından üretilen motorlar, Türkiye’nin ilk milli muharip uçağı KAAN’a güç verecek. KAAN, NATO üyesi Türkiye’nin savunmada daha kendi kendine yetebilme çabalarının bir parçası olarak 2016 yılında başlatılan büyük bir proje olarak biliniyor.
Türkiye, Batı ile geçmişte yaşadığı inişli çıkışli ilişkiler ve bazı silah ambargoları nedeniyle hayal kırıklığına uğramıştı.
Bununla birlikte Türk yetkililer, KAAN’ın hava kuvvetlerinin omurgasını oluşturan ABD yapımı F-16’ların yerini almasının yıllar alacağını kabul ediyor.
Türkiye’nin 2019 yılında Rus hava savunma sistemlerini satın alması, ABD ile ilişkileri bozmuş ve Kongre’nin Ankara’ye olan desteğini engellemişti.
Washington bu adıma yanıt olarak yaptırımlar uygulamış ve Türkiye’yi F-35 savaş uçağı programından çıkarmıştı.
Kongre ayrıca, Rus sistemlerinin ABD yapımı savaş uçakları için güvenlik riski oluşturduğunu belirterek, Ankara S-400’leri elinde tuttuğu sürece Türkiye’ye herhangi bir F-35 satışını yasaklayan bir yasayı kabul etmişti.
Bu durum, Türkiye’nin Trump yönetiminde Washington ile daha sıcak ilişkilere sahip olmasına rağmen o zamandan beri iki ülke arasında önemli bir anlaşmazlık noktası olmaya devam ediyor.
Perşembe günü bazı Demokrat milletvekilleri, motor satışına karşı çıktıklarını belirterek yönetimi Ankara’ya herhangi bir F-35 satışı yapılması konusunda uyardı.
New Hampshire Temsilcisi Chris Pappas, bir sosyal medya paylaşımında, “ABD yasalarını ihlal etmeye ve güvenilir, demokratik müttefiklerimizi tehdit etmeye devam eden Erdoğan hükümetini ödüllendiremeyiz. Türkiye’ye kesinlikle F-35 verilmemeli” ifadelerini kullandı.
Nevada’dan Demokrat Temsilciler Meclisi Üyesi Dina Titus da jet motorlarının satışına atıfta bulunarak yaptığı sosyal medya paylaşımında, “Eğer ABD Başkanı bu yolda ilerlemeye devam ederse, bir ortak reddetme tasarısı sunacağım” dedi.
Diplomasi
Vance: İran ile gerilimi düşürecek bir kanal kurmak istiyorduk ve bunu başardık

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsviçre’de İran tarafı ile yürütülen maraton barış görüşmelerinin ardından, iki ülke orduları arasında Doha merkezli yeni bir güvenlik ve çatışmasızlık kanalı kurulması konusunda ilkesel olarak uzlaşıldığını açıkladı.
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, İsviçre’de Pakistan ve Katar’ın ara buluculuğunda İranlı muhataplarıyla gerçekleştirilen maraton barış görüşmelerinin ardından, dönüş yolunda Air Force Two uçağında UnHerd editörü Sohrab Ahmari’ye özel mülakat verdi.
İsviçre’deki diplomatik temasları değerlendiren Vance, müzakerelerden somut bir kazanımla ayrıldıklarını ifade etti.
Görüşmelerin en büyük çıktısının ABD ve İran askeri yapıları arasında doğrudan bir iletişim mekanizması kurulması yönündeki ilkesel uzlaşı olduğunu belirten Vance, “Ortaya koymak istediğimiz şeylerden biri, İran tarafında çatışmayı azaltacak bir kanal oluşturulmasıydı. Bunu başardık. Onlar da ‘Tamam, güzel, Devrim Muhafızları Ordusu’ndan (DMO) birini Doha’da CENTCOM’dan biriyle vakit geçirmesi için göndereceğiz’ dediler ve bu anlaşmazlıkların çoğunu bu şekilde çözeceğiz” ifadelerini kullandı.
Söz konusu askeri kanal, Trump yönetiminin İran ile girdiği sıcak savaş döneminde dış müdahalelere karşı mesafeli duruşuyla bilinen ve yönetim içindeki “itidalliler” ekibinin lideri olarak görülen Vance için siyasi bir dönüm noktası teşkil ediyor.
İlk bombaların düşmesinin hemen ardından diplomasinin sorumluluğunu üstlenen Vance, İsviçre’nin yemyeşil yamaçlarında yer alan Luzern Gölü kıyısındaki lüks bir tesiste İranlı muhataplarıyla bir araya geldi.
Zirvenin perde arkasında ise dikkat çekici diplomatik temaslar yaşandı. Otel lobisinde dört ülkenin diplomatları ve basın mensupları saatlerce vakit geçirirken, Farsça bilen gazeteci Ahmari, İranlı yetkililerin aralarındaki konuşmalara şahit oldu.
Bir İranlı diplomatın, “Tüm dünya bundan yoruldu, inşallah burada bir şeyler başaracağız” demesi, Tahran’ın kamuoyuna yansıyan soğuk açıklamalarının aksine bir anlaşmaya duyduğu isteğe işaret etti. Diğer yandan bir devlet televizyonu muhabirinin, Lübnan Hizbullahı ile ilişkili “direniş cephesi medyası bizi yakından izliyor” uyarısı, Tahran’ın da kendi müttefiklerinin baskısı altında olduğunu gösterdi.
Zirvede iki taraf delegelerinin 48 saat boyunca bir arada kalması, arızalı asansör hakkında yapılan şakalar ve basın ordusunu uzak tutma çabaları gibi insani temaslar, iki ülke arasında bir “yarı-normalleşme” sürecinin ilk işaretlerini verdi. Ancak bu durum zaman zaman protokol krizlerine de yol açtı.
Pazar günü dört ülkenin liderlerinin katıldığı quadrilateral toplantı öncesinde, Vance ile İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi arasında beklenen el sıkışma gerçekleşmedi. Arakçi salona girip hızlıca çıktı, Galibaf ise başlangıçta ortalıkta görünmedi.
Daha sonra basının dışarı çıkarılmasının ardından Galibaf ve Arakçi salona geçti ancak ikili el sıkışma kamuoyunun gözünden uzak kaldı. ABD’deki şahin yorumcular bu durumu Vance için bir “aşağılanma” olarak sunsa da, taraflar o gün zaten doğrudan ikili formatta görüşmüştü.
Vance, İran ile diyalog kurmanın zorluklarına değinirken ilk temaslarını hatırlattı:
“Onlarla ilk kez İstanbul’da masaya oturduğumuzda bu neredeyse bir performans gibi hissettirdi; belirli şeyleri dışa vurmaları gerekiyordu, bizi bazı konularda suçlamak zorundaydılar ve ilerlemek zordu. Ancak daha sonra aslında bir sohbet gerçekleştirebileceğimiz iyi bir noktaya ulaştık. Bu sefer de benzer bir unsur vardı: ‘Bunu biz istemedik ama İran ulusu büyüktür, vesaire, vesaire. Ancak barış hakkında konuşmaktan mutluluk duyarız.'”
“Muhtıra nükleer anlaşmadan çok daha jenerik bir belgedir”
Vance, İsviçre’de üzerinde çalışılan mutabakat muhtırasının (MOU) Barack Obama dönemindeki nükleer anlaşma (Kapsamlı Ortak Eylem Planı – KOEP) ile karşılaştırılmasına karşı çıkarak şunları söyledi:
“KOEP ile yapılan karşılaştırmada hoşuma gitmeyen çok şey var ancak bunlardan biri, MOU’nun KOEP’e göre çok daha jenerik bir belge olmasıdır. Bu gerçekten kurucu bir belgedir: Boğaz’ı açalım, birbirimize ateş etmeyi bırakalım ve bir nükleer anlaşma yapıp yapamayacağımızı göreceğiz. Onların perspektifinden ise ‘Ablukayı kaldıralım, birbirimize ateş etmeyi bırakalım ve bir yaptırım anlaşması olup olamayacağını göreceğiz’ şeklindedir. Temel olarak çıkış noktası burasıdır.”
İranlıların bu kez KOEP’ten kökten farklı öneriler sunduğunu belirten Vance, “Çok daha sıkı bir denetim rejimi ve İslam Cumhuriyeti’nin elindeki mevcut zenginleştirilmiş uranyum stokunun ortadan kaldırılmasını öneriyorlar. İşin diğer boyutu ise ABD ve dünya ile temelden dönüşmüş bir ilişki istiyorlar ancak ortada nerede buluşabileceğimizi henüz bilmiyorum” değerlendirmesinde bulundu.
Körfez ülkelerinin de bu yeni diplomatik yaklaşıma sıcak baktığını ifade eden Vance, “Arap ülkeleri bunu takdir ediyor çünkü İranlılarla bizzat görüşüyorlar. Körfez İşbirliği Konseyi içindeki açık ara en şahin ve en İsrail yanlısı ülke olan BAE, İranlılarla, hatta DMO ile daha önce hiç yapılmamış görüşmeler gerçekleştiriyor. Çeşitli ekonomik teşvikler hakkında konuşuyorlar ve İranlılar da ‘Tamam, evet, tüm bunları yapmaya hazırız’ diyor” bilgisini paylaştı.
“Tüm tarafların meşru müdafaa hakkı var ancak biz gerilimi düşürmek istiyoruz”
Lübnan’daki durum ve İsrail’in pozisyonu hakkında da konuşan Vance, zirve sonundaki basın toplantısında meşru müdafaa hakkına dair yeni bir perspektif sundu:
“İsrail ve bölgedeki diğer tüm uluslar meşru müdafaa hakkına sahiptir. Ancak biz herkesin bu meşru müdafaa hakkına, gerilimi nasıl düşüreceğimizi konuştuğumuz bir arka planda sahip olmasını sağlamak istiyoruz.”
Vance, bu yaklaşımın sadece İsrail için değil, bölgedeki diğer ülkeler için de ilk kez bu düzeyde dillendirildiğini belirterek, Lübnan’daki ateşkes sürecine ilişkin şu güncel bilgileri verdi:
“Şu anda Lübnan’daki ateşkesin fiilen korunduğu 48 saati geride bıraktığımızı düşünüyorum. Daha beş gün önce Katarlılar ve Pakistanlılar beni arıyordu. Dört-beş gün önceki durum ile üç hafta öncesini yan yana koyduğumda, evet can sıkıcı gelişmeler oluyor ve üzerinde çalışmaya devam edeceğiz ama birkaç hafta öncesine göre çok daha iyi bir durumdayız. Bu sadece sürekli devam eden bir süreçtir.”
İran rejiminin ideolojik temellerinin ve sertlik yanlılarının varlığının farkında olduğunu belirten Vance, temkinli bir iyimserlik içinde olduğunu ifade ederek, “Geçmişe göre kesinlikle daha farklı bir tonda konuşuyorlar. Bunun doğru olmasının pek çok nedeni var. Ancak bu eyleme dökülecek mi, nihai anlaşma genel hatlarıyla vadettikleri bazı hususları gerçekten karşılayacak mı, işte çözmemiz gereken asıl büyük soru işareti budur” dedi.
Amerika1 hafta öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Avrupa2 gün önceKuzey Akım sabotajında ‘porno filmi kılıfı’ iddiası
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Ortadoğu2 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4










