Diplomasi
IMF, “yeni millileştirme dalgası”na dikkat çekti

IMF, devletlerin özel sektör girişimlerini (millileştirme) son 50 yılda görülmemiş bir hızla ele geçirdiğini öne sürerek, “bu seferki durum farklı” dedi.
Fon’un “Finance & Development” (F&D) dergisinde Nicholas Mulder imzasıyla yayımlanan makalede, “Hükümetler, son 50 yılın en hızlı temposuyla özel şirketleri ve kaynakları kontrol altına alıyor. Geçtiğimiz yüzyılda yaşanan sayısız kamulaştırma dalgasına bakıldığında, bu değişim dünyanın iktisadi manzarasını değiştirecek,” deniyor.
2020 yılından bu yana, her kıtadaki hükümetlerin hem kendi vatandaşlarının hem de yabancı yatırımcıların elindeki mülkleri kamulaştırdığını hatırlatan Mulder, Fransa ve Almanya’nın kamu hizmetleri ve elektrik şirketlerini devraldığının; Fransa’nın Avrupa’nın en büyük tersanesini devlet kontrolü altına aldığının; Birleşik Krallık’nın ise demiryollarını ve çelik üretimini millileştirdiğinin altını çiziyor.
Rusya’nın Şubat 2022’den bu yana limanlarda, fabrikalarda ve tüketim sektöründeki işletmelerde 48 milyar dolardan fazla varlığa el koyduğunu belirten tarihçi, ABD’nin de ülkenin tek yerli nadir toprak element üreticisinde çoğunluk hissesi elde ettiğini; ayrıca giderek artan sayıda ülkenin lityum, altın, uranyum, nikel ve hatta palmiye yağı gibi yabancı sermayeli kaynaklara el koyduğunu vurguluyor.
Mulder, “Değerlemeler konusunda tartışmalar olsa da, yalnızca 2016 ile 2026 yılları arasında 239 milyar ile 544 milyar dolar değerindeki varlıklar millileştirildi,” diye yazıyor.
Mulder şöyle devam ediyor:
“Jeopolitik istikrarsızlık, emtia piyasalarındaki aksaklıklar ve yenilenebilir enerji alanındaki gelişmeler, bu devralma süreçlerini tetikliyor. Ayrıca, giderek daha fazla hükümetin müdahaleci iktisat politikalarını benimsemesi nedeniyle, mevcut millileştirme dalgasının azalacağına dair herhangi bir işaret görülmüyor. Bu devralmalar, küresel iktisadi ve finansal entegrasyonu değiştirecek ama yavaşlatmayacak. Bunun yerine, uluslararası ticaret ve yatırımdaki uzun vadeli eğilimleri yeniden şekillendirebilirler.”
IMF için yazan tarihçi, bunun son 100 yıl içindeki dördüncü büyük millileştirme dalgası olduğunu söylüyor. Mulder’a göre millileştirmelerin hızı ve zamanlaması genellikle “siyasi aciliyet, parasal koşullar ve sermaye hareketliliğinin birleşimini” yansıtır.
Buna göre ilk dalga, 1930’larda Büyük Buhran döneminde yaşandı. İkinci dalga ise, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından birçok ülkenin karma ekonomi sistemlerini kurmaya başlamasıyla 1940’ların sonlarında başladı. 1970’lerde ise sömürgecilikten kurtulma süreci, Bretton Woods döviz kuru sisteminin sona ermesi, enerji krizleri ve enflasyonist baskılar üçüncü dalgayı tetikledi.
Millileştirmelerin biçim ve içerik açısından önemli bir çeşitliliğe sahip olduğunu savunan yazar, bunların hepsinin “devletin mülkiyet iddiası” anlamına gelmediğini hatırlatıyor:
“Bazı durumlarda devletin rolü, zorla satış yoluyla varlıkların bir özel mülk sahibinden diğerine devredilmesini kolaylaştırmak olmuştur. Bazı devralmalar tam anlamıyla müsadere niteliğindeyken, diğerleri tazminatlı müzaderedir. Hepsi de özel mülkiyeti ulusal kontrol altına almak ve devlet ile sermaye arasındaki ilişkiyi yeniden müzakere etmek için siyasi ve hukuki araçlardan yararlanır.”
“2020’lerde yükselen millileştirme dalgasının ayırt edici özelliği nedir?” diye soran Mulder, öncelikle “her biri bir öncekinden daha büyük olan” önceki üç dalganın tarihçesini ele alıyor.
1930’lardaki birinci dalga: Büyük Buhran’a yanıt
Mulder’a göre 1870’lerden 1930’lara kadar süren entegre dünya ekonomisi iki temele dayanıyordu: Göreli serbest ticaret ve uluslararası altın standardı.
Bu politikalar, büyük ölçekli yabancı yatırım akışlarının önünü açtı ve Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık gibi zengin ekonomiler, kendi GSYİH’larının yüzde 50 ile 160’ı arasında değişen büyük yurtdışı sermaye stokları biriktirdiler.
Birinci Dünya Savaşı bu sınır ötesi sermaye yatırımlarının büyük bir kısmını erozyona uğratmış olsa da, savaş küresel piyasa entegrasyonunu yok etmedi. Aksine, 1920’lerde yeniden canlanan altın standardı altında uluslararası yatırım ve ticaretin bir kez daha genişlediği dönemde, dünya ekonomisini ABD’nin büyümesi etrafında yeniden yönlendirdi.
Yazara göre Büyük Buhran, serbest ticareti ve sermaye akışlarını sona erdirdi ve ilk küresel millileştirme dalgasını tetikledi. 1928–29 yıllarından itibaren, emtia fiyatlarında, ardından borsalarda ve dünya ticaretinde, son olarak da uluslararası para düzeninde birbirini izleyen bir dizi kriz yaşandı.
Finansal sistemin çöküşünü önlemek için birçok ülkede devlet, bankacılık sistemlerinin tamamını veya bir kısmını devraldı. 1931 ile 1935 yılları arasında ABD, finansal sermayenin yaklaşık üçte birini millileştirdi; Almanya’da ise banka sermayesinin yarısından fazlası devlet mülkiyetine geçti. İtalya, 1931’den 1933’e kadar özel sektöre ait sanayi ve finans varlıklarının yüzde 20’sini kamulaştırdı. Devlet mülkiyeti, havacılık endüstrisini ve demiryollarını kamulaştıran Fransa’da; kömür madenlerini kamulaştıran Birleşik Krallık’ta; ve yabancı sermayeli petrol şirketlerini devralan Bolivya ile Meksika’da genişledi.
Mulder’a göre bu önlemler “genellikle acil bir krize yanıt”tı ve bazıları daha sonra geri alındı. Ne var ki, dönemin en gelişmiş ekonomilerinde gerçekleşmiş olmaları nedeniyle, gelişmekte olan ekonomiler üzerinde önemli bir “kolaylaştırıcı etki” yarattılar.
Dahası, küresel ticaret ve sınır ötesi krediler dramatik bir şekilde daraldı ve birçok hükümet sermaye kontrolleri uyguladı. Bu gelişmeler, sermaye kaçışını tetikleme veya uluslararası piyasalardan tepki görme korkusu olmaksızın, nispeten düşük maliyetle millileştirmelerin yapılmasına imkân sağladı.
1930’lardaki millileştirme dalgası, küresel iktisadi ve finansal çöküşün bir belirtisiydi. Kısa vadede iflasları önledi ama aynı zamanda ulusal pazarları bölünmüş hale getirdi ve uluslararası ticareti ve yatırımı azalttı.
Zamanla, devletin mülkiyet payının artması, hükümetlere politika belirleme konusunda daha fazla özerklik kazandırdı ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda yeni bir uluslararası iktisadi düzene katkıda bulunmalarına imkân sağladı.
1940’lardaki ikinci dalga: Sermaye kaçışı riski olmadan millileştirme
Mulder’ın aktarmına göre İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Avrupa, Latin Amerika ve Asya ekonomilerinde yeni bir kamulaştırma dalgası yaşandı.
Büyük ölçekli kamu yatırımlarının özel piyasa mekanizmalarıyla bir arada var olduğu karma bir iktisadi model ortaya çıktı. 1944’te Bretton Woods’ta kurulan sabit döviz kuru sistemi, uluslararası finansal istikrar sağladı; bu da sermaye kaçışı riskini azaltarak millileştirmelere yardımcı oldu.
Birçok ülkede yüksek enflasyon, hükümetlerin özel hissedarları satın almak için en uygun anı seçmelerine imkân tanıdı. Ayrıca hükümetler millileştirmeleri tahvil ihracı yoluyla finanse ettikleri için, enflasyon borçların reel maliyetini düşürmeye de yardımcı oldu.
Bu şekilde Birleşik Krallık, İngiltere Merkez Bankası ile havacılık, kömür, telefon, ulaştırma, elektrik, gaz ve demir-çelik sektörlerini millileştirdi. Fransa, Banque de France’ı; banka mevduatlarının yüzde 80’ini elinde bulunduran özel finans kurumlarını; kömür, elektrik ve telefon sektörlerini; ve birkaç büyük sanayi dalını devraldı.
Benzer millileştirmeler Arjantin, Avusturya, Brezilya, Çekoslovakya, Hindistan, Endonezya, İran, İtalya, Japonya ve Doğu Avrupa’daki sosyalist devletlerde de gerçekleşti.
Bu ikinci millileştirme dalgası, sektörel açıdan daha geniş kapsamlı, gelişim açısından daha sistematik ve 1930’lardaki “aceleci adımlara” kıyasla daha kademeli bir şekilde uygulandı.
IMF için yazan tarihçiye göre bu durum, özel yatırımcıların beklentilerini ayarlamasına olanak tanıdı, iktisadi dalgalanmayı azalttı ve millileştirmelerin savaş sonrası ilk üç on yıldaki hızlı büyümeyi aksatmasını engelledi.
Büyük bir fark yaratan unsurlardan biri, Avrupa ekonomilerinin esas olarak kendi vatandaşlarına ait mülkleri devralmış olmasıydı. Bu, süreci siyasi kurumlar aracılığıyla yönetebilecekleri ve böylece “daha fazla istikrar ve demokratik meşruiyet” sağlayabilecekleri anlamına geliyordu.
Buna karşılık, gelişmekte olan ekonomiler Batılı yatırımcıların mülklerini devraldığında riskler daha büyüktü ve diplomatik anlaşmazlıklar, hatta doğrudan çatışmalar gerçek bir olasılıktı.
Savaş sonrası millileştirme dalgası, dünya ekonomisi için önemli bir katalizör rolü oynadı. Devlet işletmeleri, yatırım için büyük meblağları harekete geçirmede öncülük etti ve gelişmiş ekonomiler genelinde hızlı iktisadi büyümeyi tetiklemeye yardımcı oldu:
“Kaynak tahsisinde kaçınılmaz verimsizlikler olsa da, yatırım öncelikleri üzerindeki siyasi kontrol açısından buna denk bir kazanç elde edildi. Millileştirilmiş mülkiyet seviyesi yüksek olan ülkeler, 1970’lere kadar özel sektör yatırımlarının daha fazla olduğu ekonomilere göre daha düşük performans göstermedi.”
1970’lerdeki üçüncü dalga: Gelişmekte olan ülkelerde millileştirmeler
Mulder, birinci ve ikinci millileştirme dalgalarının, “Batı ve Kuzey Atlantik ülkelerinin dünya ekonomisine hakim olduğu dönemde” gerçekleştiğini vurguluyor.
Savaşın ardından Avrupa imparatorluklarının dağılmasıyla egemen devletlerin sayısı da arttı ve BM’ye üye ülke sayısı 1945’teki 51 ülkeden 1970’e kadar 127’ye yükseldi.
Bu yeni ulusal ekonomiler, küresel iş bölümünde kendilerine bir yer edinmeye çalıştı ama birçok Latin Amerika, Afrika ve Asya’daki emtia ihraç eden ülke hâlâ yabancı sermayeye bağımlıydı.
Mulder’a göre iki “şok” millileştirmelerde bir artışa yol açtı: İlki, Bretton Woods sisteminin sona ermesiydi. Başkan Richard Nixon’ın Ağustos 1971’de doları devalüe etmesi, ihracat gelirlerini dolar cinsinden elde eden emtia üreticileri için bir şok yarattı.
Petrol üreticisi ülkeler, değer kaybeden dolardan daha fazla gelir payı elde etmek amacıyla yabancı sermayeli petrol şirketlerindeki hisselerini artırdı.
1973 petrol krizi, enerji ve maden fiyatlarında muazzam bir artışa neden oldu; bu da doğal kaynaklara sahip ülkeleri emtia patlamasından yararlanmaya heveslendirdi.
Mulder’ın aktardığı Stephen Kobrin’in araştırması, temellük sürecinin hızlandığını gösteriyor: Bu süreç 1975’te zirveye ulaşmış ve 28 ülke 83 millileştirme gerçekleştirmiş ki bu, ortalama olarak her dört günde bir millileştirme anlamına geliyor.
1971 ile 1980 yılları arasında, gelişmekte olan ekonomiler en az 26 milyar dolarlık yabancı mülkiyetindeki varlığı millileştirdi. Bu rakam, 1980 yılında gelişmekte olan dünyadaki toplam doğrudan yabancı yatırımın yüzde 11’ine denk geliyordu.
Mulder’a göre üçüncü millileştirme dalgası, öncekilerden daha geniş kapsamlı, daha uzun süreli ve söz konusu kaynaklar açısından daha değerliydi.
İlk millileştirmelerin başarısı, diğer ekonomileri de benzer müdahalelerde bulunmaya teşvik etöişti. Para ve enerji şoklarının yol açtığı enflasyon ise, sahiplere yapılan ödemelerin reel olarak daha ucuz hale gelmesi nedeniyle millileştirmeleri kolaylaştırdı.
Böylelikle Latin Amerika, Afrika ve Orta Doğu ekonomileri, 1970’ler boyunca kaynak temellerinin büyük bir kısmını millileştirebildi.
Öte yandan Mulder, tarihin en büyük millileştirme dalgasının, 1979’dan itibaren Federal Rezerv tarafından benimsenen daraltıcı para politikalarıyla sona erdiğini hatırlatıyor: Bu politikalar enflasyonu düşürdü ve küresel büyümeyi yavaşlattı.
Mulder’a göre 1970’lerdeki millileştirme dalgasının en önemli uluslararası iktisadi etkisi, yarattığı kamu borcu yüküydü.
Gelişmekte olan ekonomilerin çoğu yatırımcılara tazminat ödediği için dış borç yükümlülükleri arttı.
1980’lerin başında faiz oranları hızla yükseldiğinde, bu durum onları büyük refinansman risklerine maruz bıraktı ve Jamaika’dan Zaire’ye kadar uzanan bir dizi borç krizini tetikledi.
Sonraki yıllarda, sermaye piyasaları daha entegre hale geldikçe ve hükümetler kamu borcunu azaltmanın yollarını aradıkça, millileştirilmiş birçok varlık yeniden özelleştirildi.
2020’lerdeki dördüncü dalga:
Mulder’a göre mevcut millileştirme dalgası, 2008 küresel finans krizinin ardından ve birkaç büyük finans kurumunun acil olarak devralınmasıyla başladı.
Bu adımların çoğu, şirketlerin yeniden özel sektöre satılmasıyla geri alınsa da, 2010’ların sonlarından bu yana daha kalıcı millileştirmeler de yaşandı.
Bunlardan bazıları, 2020 COVID-19 salgını ve Ukrayna savaşıyla tetiklenen 2022 emtia fiyatlarındaki artış gibi büyük küresel arz ve talep şoklarına verilen tepkilerdi.
Diğer el koymalar ise “iklim değişikliği” gibi daha geniş kapsamlı sorunları ele almayı amaçlıyor. Örneğin, yenilenebilir teknolojiler için kullanılan minerallerin millileştirilmesi, ihracatçı ülkelerin fiyat avantajlarından yararlanmasını sağlayabilir.
Devralmaların bir başka türü ise “milli güvenlik” kaygılarını ve hükümetlerin stratejik rekabet açısından hayati öneme sahip kaynakları kontrol etme arzusunu yansıtıyor.
Mulder’a göre jeopolitik millileştirmeler, stratejik rakipler arasındaki doğrudan yabancı yatırımları daha riskli hale getirecek.
Fakat yazara göre bu, küresel iktisadi ve finansal entegrasyonu genel olarak azaltmayacak. Bunun yerine, “jeopolitik olarak uyumlu” bloklar içinde daha fazla ticaret, kredi ve yatırım akışı gerçekleşebilir; tarafsız devletler ise kendilerini güvenilir aracılar ve yatırım için güvenli destinasyonlar olarak konumlandırarak yabancı sermayeyi çekebilirler.
Yazar, millileştirme süreçlerinin “geniş kapsamlı dış ve iç faktörlere tepki verdikleri için” sıklıkla dalgalar halinde gerçekleştiğine dikkat çekiyor: Emtia fiyatları yükseldiğinde, ihracat gelirlerinden daha büyük bir pay elde etme olasılığı cazip hale gelir. Başarılı millileştirme örnekleri, bu tür politikaların diğer ülkeler için ne kadar kolay ve cazip olduğunu gösterir. Bu “örnekleme etkisi”, millileştirme süreçlerinin tarihsel olarak neden dalga benzeri, döngüsel hareketler halinde kümelendiğini açıklamaya yardımcı olur.
Mulder, değerlendirmesini şöyle sonlandırıyor:
“Hükümetler, tazminatlı satın alımların reel maliyetlerinin daha düşük olduğu enflasyon dönemlerinde daha kolay millileştirme yapabilirler. Gelgelelim sermaye hareketliliğinin artması, yatırımcılara daha fazla çıkış seçeneği sunarak ve hükümetleri kısıtlayan piyasa tepkilerini hızlandırarak genellikle millileştirmeleri dizginler. Tarihsel olarak yüksek sermaye piyasası entegrasyonuna rağmen günümüzde millileştirmelerin artması, devralmaları destekleyen güçlü makroekonomik ve jeopolitik güçlere ve jeoekonomik parçalanma çağında millileştirmelerin iktisadi siyasetin hayati bir aracı olduğu yönündeki artan siyasi inanca işaret ediyor.”
Diplomasi
Ukrayna’nın bütçe açığı 2027’de beklenenden yüksek olabilir

Ukrayna, savaşın uzaması ve Batılı donörlerle yürütülen müzakereler kapsamında savunma harcamalarındaki finansman açığının büyümesi riskiyle karşı karşıya. Bloomberg’in aktardığına göre, ülkenin 2027 yılı bütçe açığının önceki tahminlerin üzerine çıkması bekleniyor.
Ukrayna, savaşın uzaması ve Batılı donörlerle süren müzakereler paralelinde savunma alanında giderek büyüyen bir finansman açığıyla karşı karşıya.
Bloomberg’in konuya yakın kaynaklara dayandırdığı haberine göre, Ukrayna’nın 2027 yılı bütçe açığının daha önce yapılan tahminlerin üzerinde gerçekleşmesi bekleniyor.
Uluslararası Para Fonu (IMF), haziran ayında çatışmaların 2026 yılı sonunda biteceği varsayımına dayanarak Ukrayna’nın 2027 yılındaki finansman açığını gayrisafi yurt içi hasılasının (GSYİH) yüzde 17,8’i seviyesinde öngörmüştü.
Ancak ek açığın boyutu ve bunun hangi kaynaklarla karşılanacağı henüz netleşmiş değil.
Ajansa konuşan bir kaynak, çatışmalar uzadıkça bu oranın yukarı yönlü revize edileceğini, açığı kapatacak finansman kaynakları üzerinde ise henüz uzlaşma sağlanamadığını aktardı.
IMF ve AB yardımları vergi düzenlemesine bağlı
Tüm bu gelişmeler yaşanırken Kiev yönetimi IMF ile yeni bir müzakere turuna başladı. Görüşmelerdeki temel anlaşmazlık noktalarından birini, düşük tutarlı yurt dışı posta gönderilerine uygulanan vergi muafiyetlerinin kaldırılmasını öngören yasa tasarısı oluşturuyor.
Tasarının yasalaşması, IMF’den sağlanacak yaklaşık 700 milyon dolarlık dilim ile AB’nin üçüncü çeyrekte Ukrayna’ya aktarmayı planladığı yaklaşık 4 milyar avroluk yardım paketi için şart koşuluyor.
Yükümlülüklerin yerine getirilememesi halinde Kiev, IMF ve AB’nin toplamda yaklaşık 5 milyar dolarlık ortak mali desteğini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalacak.
Ortaya çıkan ek açığın, dondurulan Rus varlıklarının kullanılması konusunu yeniden gündeme getirebileceği belirtiliyor. Habere göre İspanya, Polonya, Hollanda ve İsveç dışişleri bakanları daha önce bu öneriye dönülmesi çağrısında bulunmuştu. Euractiv sitesi de AB içinde Kiev’in finansman açığını kapatmak amacıyla dondurulan Rus varlıklarının kullanılması konusunun yeniden tartışıldığını aktarmıştı.
AB, Belçika merkezli takas kurumu Euroclear bünyesinde bulunan 210 milyar avro tutarındaki Rus varlığını Aralık 2025’te süresiz olarak dondurmuştu.
Bu karardan önce varlıkların dondurulması işlemi altı ayda bir uzatılıyor ve tüm AB üyesi ülkelerin oy birliğini gerektiriyordu.
Söz konusu adımın ardından Rusya Merkez Bankası, oluşan zararın tazmini talebiyle Euroclear aleyhine 18,2 trilyon rublelik dava açtı. Moskova Tahkim Mahkemesi mayıs ayında Merkez Bankasının taleplerini kabul etti ve 3 Haziran’da icra takibi belgesini düzenledi.
Moskova yönetimi, yurt dışındaki varlıklarına yönelik her türlü müdahaleyi yasadışı olarak tanımlıyor. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Batı’nın Rus varlıklarına el koyma girişimlerinin hırsızlık sayılacağını ve karşılıksız kalmayacağını ifade etmişti.
Finansman ihtiyacı sürüyor
Ukrayna Maliye Bakanlığı haziran ayı sonunda yaptığı açıklamada, ülkenin 2026-2029 döneminde ihtiyaç duyduğu toplam dış finansman miktarının 145,9 milyar dolar olduğunu bildirmişti.
Bakanlık, 90 milyar avroluk kredi dahil Batılı müttefiklerin sağladığı desteğe rağmen finansman ihtiyacının yüksek seviyesini koruduğunu kaydetti.
AB, Ukrayna’ya yönelik 90 milyar avroluk kredi paketini 22 Nisan’da onaylamıştı. Söz konusu tutarın 30 milyar avroluk kısmı bütçe desteği, 60 milyar avroluk bölümü ise savunma harcamaları için tahsis edildi.
Evropeyska Pravda’nın aktardığına göre bu kredi, ülkenin iki yıllık ihtiyacının yaklaşık üçte ikisini karşılamayı hedefliyor.
Kiev, bütçe desteği kapsamındaki 3,2 milyar avroluk ilk dilimi 25 Haziran’da teslim alırken yaklaşık 6 milyar avroluk askeri finansmanın daha sonra ödenmesi planlanıyor.
Ukrayna’nın 2026 yılı bütçesi yaklaşık 1,9 trilyon grivna (47,5 milyar dolar) açıkla kabul edilmişti. Kyiv Independent ise Avrupa Komisyonunun bir sunumuna dayandırdığı haberinde, AB kredisinin devreye girmesine rağmen Ukrayna ordusunun 19,6 milyar avroluk bir askeri finansman açığıyla karşı karşıya kalabileceğini aktarmıştı.
Diplomasi
Colby: Kıtanın savunmasının Avrupa öncülüğünde yapılmasını istiyoruz

Pentagon’un politika müsteşarı Elbridge Colby, kıtanın savunmasının daha fazla Avrupalı NATO üyeleri öncülüğünde yürütülmesini istiyor.
Colby, bu hedefe ulaşmak amacıyla yapıldığını belirttiği Avrupa’daki ABD kuvvetlerine ilişkin gözden geçirme sürecinin bir parçası olarak müttefiklerin görüşlerini almak istediğini söyledi.
Washington, Haziran ayında Avrupa’daki ABD askerlerinin konuşlandırılmasına ilişkin altı aylık bir gözden geçirme sürecini duyurmuş ve son haftalarda NATO üyelerine, savunma harcamalarından stratejiye, tedarikten ABD’nin dış politika önceliklerine verilen desteğe kadar çeşitli konuları kapsayan bir anket göndermişti.
Pentagon tarafından yayınlanan konuşma metnine göre, ABD Savunma Bakanlığı Politika Müsteşarı Elbridge Colby, Perşembe günü Brüksel’deki NATO genel merkezinde düzenlenen toplantı sırasında NATO ülkelerini temsil eden büyükelçilere, “Hayatta kalmak ve gerçekten gelişmek için NATO’nun değişmesi gerektiğine inanıyoruz,” dedi.
“Bu, yalnızca mekanlar ve üslerle ilgili dar kapsamlı bir inceleme değildir; elbette bunlar da önemlidir. Daha ziyade, buradaki stratejik duruşumuza daha geniş bir bakış açısıyla ele alınmaktadır,” diyen Colby, “bu incelemenin, kıtanın daha kalıcı ve güçlü, Avrupa öncülüğündeki konvansiyonel savunmasına geçişi teşvik edeceğini, mümkün kılacağını ve hızlandıracağını” da sözlerine ekledi.
Colby ayrıca ittifak içindeki ilerlemeyi övdü ve Avrupa’nın ABD için kritik bir bölge olmaya devam ettiğini söyledi.
Müsteşar, “Danışmak ve işbirliği, bu gözden geçirmenin hayati bir parçasıdır. Sizden görüşlerinizi duymak istiyoruz,” dedi.
Diplomatlar, Pentagon politika şefiyle yapılan görüşmeyi olumlu ama ön hazırlık niteliğinde olarak nitelendirdiler.
Bir NATO diplomatı, toplantının “oldukça iyi geçtiğini ve müttefiklerin yük paylaşımına yönelik çabalarının ve katkılarının yolunda olduğunu gösterdiğini” belirtti.
Bir Avrupalı diplomat ise görüşmeyi “esas olarak nabız yoklama” olarak nitelendirdi ve “Müttefiklerden gelen genel mesaj oldukça netti: Avrupa sorumluluklarını artırıyor ve birlik kilit öneme sahip. Bunun iyi anlaşıldığına inanıyorum,” dedi.
Reuters’ın elde ettiği bir belgeye göre, bu inceleme, Aralık ayındaki son tarihinden çok önce, 6 Kasım’a kadar Savunma Bakanı Pete Hegseth için en az dört farklı seçenek seti ortaya koyacak.
Bu süreç, Avrupa’daki yetkililer arasında ABD yönetiminin bu incelemeyi gerçek bir istişare, sembolik bir jest mi yoksa bir müzakere taktiği olarak kullanmaya çalıştığına dair soruları gündeme getirdi.
NATO müttefikleri, Haziran ayında duyurulan altı aylık gözden geçirme sürecinin, Avrupa genelinde bulunan yaklaşık 80.000 kişilik ABD askeri gücünde büyük çaplı kesintilere yol açacağından ve Başkan Donald Trump’ın, ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşını desteklemediklerini düşündüğü ülkeleri cezalandıracağından endişe duyuyor.
Trump’a yakın Elbridge Colby: Tüm askeri gücümüzü Doğu Avrupa’ya aktarmayacağız
Daha önce ayrıntılı olarak açıklanmamış olan Pentagon’un “Görev Tanımı”, iç incelemenin izleyeceği adımları ve Avrupa genelindeki ABD üsleme kararlarını değerlendirmek için kullanılacak bazı kriterleri açıklıyor.
Belgede yer alan önemli bir açıklama, Avrupa’daki en üst düzey ABD generalinin 18 Eylül’e kadar Elbridge Colby ile bir karar brifingine katılması planına ilişkin.
Belgeye göre, bu brifing Hegseth için geliştirilecek seçeneklerin netleştirilmesinde kilit rol oynayacak.
Görev Tanımı hakkında sorulan bir soruya yanıt veren üst düzey bir Pentagon yetkilisi, çok çeşitli seçeneklerin ayrıntılı bir şekilde ortaya konacak olmasının sürecin ciddiyetini vurguladığını belirtti.
Yetkili, Reuters’a, “Çeşitli farklı kuvvet seviyeleri veya konuşlandırma seçeneklerinin artılarını ve eksilerini ayrıntılı bir şekilde tartışabilmek istiyoruz,” dedi.
Fakat bu ayrıntıların, gözden geçirme sürecine şüpheyle yaklaşan ve Washington’un kararını neredeyse çoktan vermiş olmasından endişe duyduklarını özel olarak dile getiren Avrupalı yetkilileri ikna edip etmeyeceği belirsiz.
Pentagon yetkilisi, Trump yönetiminin “müttefiklerin öncülüğünde kritik ve daha sınırlı bir destek sağlamaya doğru geçiş yaptığımızı” açıkça belirttiğini söyledi:
“Başkan Trump da son aylarda bazı müttefiklerin davranışlarından oldukça haklı ve açık bir şekilde rahatsızlık duymuştur. Dolayısıyla, Avrupa’daki asker sayımızı azaltacağımızı gösteren seçeneklere yönelik en azından bir miktar talep olduğu açık.”
Yine de yetkili, gözden geçirmenin amacının, ”şu anki durumumuzdan, gözden geçirmenin bizi götüreceği her yere kadar” geniş bir seçenek yelpazesi sunmak olduğunu belirtti.
Trump’ın dış siyaset danışmanı Colby: Çin, Rusya’dan daha tehlikeli
Haziran ayında yapılan gözden geçirmeyi duyururken Hegseth, bazı “bedavacı” NATO müttefiklerini eleştirmiş ve bu gözden geçirmenin ABD ordusunun “erişim, üs kullanımı ve hava sahası geçiş haklarının net bir şekilde tanımlanmasını” sağlayacağını söylemişti.
Görev Tanımı ise bunun ötesine geçiyor. Belgede, müttefik NATO ülkelerinde “ABO” olarak adlandırılan güvenilir erişim, üs kurma ve hava sahası geçiş haklarının sağlanmasının ötesinde, uzay, siber alan ve “ABD’nin küresel güç projeksiyonunu mümkün kılan istihbarat mimarileri ve altyapıları”nın da incelendiği belirtiliyor.
Üst düzey yetkili, Pentagon’un, ABD’nin NATO müttefiklerinin sağladığı her türlü desteği dikkate almasını sağlamak amacıyla ABO’nun tanımını genişlettiğini belirtti.
Görev Tanımı, müttefiklerin değerlendirileceği diğer yollara da değiniyor ve üst düzey yetkililer tarafından daha önce yapılan açıklamalarla uyumlu görünüyor.
Belgede, Pentagon’un, bu yılın başlarında ABD’nin kesintileri açıklanmasının ardından, müttefiklerin NATO harcama taahhütlerini yerine getirmek ve NATO kriz güçlerindeki boşlukları doldurmak için (NATO Kuvvet Modeli olarak bilinen) inandırıcı bir yol izleyip izlemediklerini belirlemeye çalışacağı belirtiliyor.
Diplomasi
Üst düzey NATO rolü için Almanya ve Kanada yarışıyor

19 Eylül’de Danimarka’da yapılacak oylamada NATO Askeri Komitesi liderliği için Almanya ve Kanada temsilcileri yarışacak.
32 müttefik ülkenin savunma kuvvetleri komutanlarının, mevcut başkan Amiral Giuseppe Cavo Dragone’nin halefini seçmesi bekleniyor. Kazanan kişinin Ocak 2028’de göreve başlaması öngörülüyor.
Berlin, Almanya’nın savunma kuvvetleri komutanı Carsten Breuer için aktif bir kampanya yürütüyor ve Avrupalı müttefiklerini onun adaylığını desteklemeye çağırırken, Kanada ise General Jennie Carignan’ı aday gösterdi.
Almanya Dış İlişkiler Konseyi’nde (DGAP) güvenlik uzmanı olan Aylin Matlé, Euractiv’e yaptığı açıklamada, “Başkan seçilmek, NATO içindeki herhangi bir ülke için bir ilerleme anlamına gelir,” dedi.
Matlé, Avrupa’nın ve özellikle Almanya’nın NATO içindeki savunma duruşunu güçlendirme ihtiyacından dolayı Breuer’in seçilmesinin daha büyük bir öneme ve ağırlığa sahip olacağını da sözlerine ekledi.
Başkan, NATO’nun siyasi ve askeri kademeleri arasında kilit bir bağlantı görevi görür; ittifakın en üst düzey siyasi organı olan Kuzey Atlantik Konseyi’ne ve Nükleer Planlama Grubu’na danışmanlık yapar.
ABD’nin Avrupalı müttefiklerine kıtanın savunması konusunda daha fazla sorumluluk üstlenmeleri için baskı uyguladığı bir dönemde, Berlin’in kendisini Avrupa güvenliğinin önde gelen sağlayıcısı olarak konumlandırma çabaları, Almanya’nın bu konudaki girişimlerine ivme kazandırdı.
Almanya ayrıca Washington’a güvenilir bir ortak olabileceği konusunda güvence vermeye çalıştı.
Bir NATO diplomatının aktardığına göre Ankara’daki NATO zirvesinde Berlin, ABD’nin Avrupa’dan geri çekmeyi planladığı askeri kapasitelerin yerine geçme sorumluluğunun büyük bir kısmını üstlenmeye hazır olduğunu söyledi.
Diplomat, Avrupa savunmasında Almanya’nın rolünü artırmaya yönelik bu daha geniş çaplı çabanın, NATO başkanlığı için yürüttüğü kampanyaya da katkı sağladığını belirtti.
Almanya, Şubat 2026’da Breuer’in adaylığını açıklayarak, adayını nispeten erken bir aşamada ortaya koydu.
Matlé şöyle konuştu:
“Almanya, en azından o dönemde müttefiklerin büyük çoğunluğunun, özellikle de ABD, Birleşik Krallık ve Fransa’nın Breuer’i desteklediğini bilmiyor olsaydı, adaylığını bu kadar erken açıklamazdı. NATO diplomatlarına göre, ABD’nin bu yılın başında Almanya lehine tavır alması da kesinlikle onun lehine bir faktör.”
Kanada ile Almanya arasındaki güvenlik ilişkilerinin yakın zamanda imzalanan denizaltı anlaşmasıyla daha da güçlenmesine rağmen, Ottawa Mayıs ayında kendi adayını ortaya koydu.
Ottawa ile Washington arasındaki ilişkilerin gergin olduğu bir ortamda, Kanada’nın Carignan’ı destekleme kampanyası daha karmaşık bir siyasi ortamla karşı karşıya.
ABD yönetiminin Avrupa’nın yük paylaşımını artırması yönünde baskı yapması nedeniyle, bu durum destek kazanmayı zorlaştırabilir.
Kanada Savunma Bakanlığı’ndan bir sözcü, Euractiv’e yaptığı açıklamada, “Onun adaylığı, Kanada’nın NATO’ya ve kolektif savunma ile transatlantik güvenliğin güçlendirilmesine yönelik kalıcı taahhüdünü yansıtıyor,” dedi.
Kanada ile karşılaştırıldığında, Almanya savunma harcamalarında önemli ölçüde daha fazla para harcamış ve son dönemde NATO’da çok daha belirgin bir rol oynamış durumda.
Matlé, bunun Breuer’in şansını önemli ölçüde artırdığını belirtti.
Fakat başka bir NATO yetkilisi, şu anda açık ara önde giden bir aday olmadığını ve tahminlerde bulunmanın zor olduğunu belirtti.
Bununla birlikte, söz konusu yetkili, Kanadalı adayın şu ana kadar Alman adaydan daha aktif olduğunu vurguladı.
İkinci NATO yetkilisi, “O, adaylığını desteklemek için birkaç mektup gönderirken, Alman aday ise kampanyasının başlangıcından bu yana sadece bir mektup gönderdi,” dedi.
Aynı yetkiliye göre, Carignan NATO’nun askeri yapısı için daha geniş kapsamlı bir vizyon ortaya koyarken, Breuer daha çok Ukrayna konusuna odaklandı.
Bununla birlikte, Breuer siyasi açıdan daha elverişli bir ortamla karşı karşıya kalabilir.
Yetkili, “Kanada ile ABD arasında tırmanan siyasi gerilimler, nihayetinde Alman adayın lehine işleyebilir,” dedi.
Seçim üç hafta sonra yapılacak olsa da, seçilen adayın, görev süresi 2028’in başına kadar sürecek olan Cavo Dragone’nin yerini hemen alması beklenmiyor.
Amerika1 hafta önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Dünya Basını2 hafta önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Görüş2 hafta önceBüyük Oyun III: Enerji ve Dolar Açlığıyla Şekillenen Yeni Dünya
Söyleşi2 hafta önceEmekli Yarbay Daniel Davis Harici’ye konuştu: ABD, İran savaşını kaybetti
Görüş2 hafta önceJaponya’nın Savunma Beyaz Kitabı: Odakta Çin ve “Kapsamlı Ulusal Güç” Stratejisi Var
Dünya Basını3 gün önceMilanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında
Rusya2 hafta önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını2 hafta önceÇin, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktından nasıl fayda sağlayabilir?










