Bizi Takip Edin

Dünya Basını

AB Yeşil Mutabakatı’nda büyük geri dönüş: 2025, iklim hedeflerinin esnetildiği yıl oldu

Yayınlanma

Avrupa Birliği, 2025 yılı boyunca jeopolitik baskılar ve ekonomik rekabet kaygılarıyla, daha önce taahhüt ettiği Yeşil Mutabakat kapsamındaki kritik çevre düzenlemelerini erteleme ya da esnetme yoluna gitti. İçten yanmalı motorlardan ormansızlaşma yasasına, pestisit kullanımından yaban hayatının korunmasına kadar pek çok alanda geri adımlar atıldığı görüldü.

Uluslararası jeopolitik dengelerin değişimi, dev şirketlerin lobi faaliyetleri, rekabet gücünü kaybetme korkusu, Ukrayna’daki savaş ve tarım sektörünün protestoları, Avrupa Birliği’nin (AB) çevre politikalarında ani bir fren yapmasına neden oldu.

Birlik, 2050 yılında dünyanın ilk “sıfır emisyonlu” kıtası olma ve on yıl önce imzalanan Paris Anlaşması’na uyma hedefleriyle yola çıkmış, bu kapsamda bir dizi düzenlemeyi onaylamıştı.

Ancak içten yanmalı motorlar, pestisitler, ithalata dayalı ormansızlaşma, şirketlerin çevresel zorunlulukları ve doğanın restorasyonu konusundaki normlar zayıflatıldı ya da ertelendi.

Kurtların koruma statüsü düşürülürken, ABD ve Çin’in yarattığı baskı karşısında endüstriyel rekabetçiliği artırmak adına bürokratik süreçler sadeleştirildi.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, 2019’da onaylanan Yeşil Mutabakat’ın askıya alınmadığını savunsa da önceliklerin değiştiği görülüyor.

Daha önce odak noktası emisyon taahhütlerini yerine getirmekken, ibre artık endüstriyel rekabet gücüne dönmüş durumda.

Her ne kadar 2040 yılı için yüzde 90 emisyon azaltım hedefi korunsa da, bu hedefe ulaşmayı zorlaştırabilecek şekilde çevre yönetmelikleri ve prosedürleri basitleştiriliyor.

“Çin liderliği ele geçirdi, AB fırsatı kaçırdı”

İspanyol La Vanguardia gazetesinin incelemesine göre çevre çevrelerinde endişe yaratan 2025’in son kararlarından biri, aralık ayında içten yanmalı motorlu araçlara yönelik 2035 yasağının esnetilmesi oldu.

Üreticilerin satışlarında CO2 emisyonlarını yüzde 100 yerine yüzde 90 oranında düşürmesi yeterli görüldü; kalan yüzde 10’luk kısım ise telafi edilebilir hale getirildi.

Bu durum, benzinli veya dizel araçların sınırlı sayıda da olsa satılmaya devam edebileceği anlamına geliyor.

Toplam satışların en az yüzde 10’unun içten yanmalı motorlu olabilmesine olanak tanıyan bu hamle, Alman otomotiv endüstrisini koruma girişimi olarak değerlendiriliyor.

Gazeteye konuşan siyaset bilimci Cristina Monge, “La gran oportunidad” (Büyük Fırsat) adlı denemesini tanıtırken, “AB, 20 yıl önce elektrikli mobiliteye yatırım yapma fırsatını kaçırarak büyük bir hata yaptı ve şimdi Çin liderliği ele geçirdi” ifadelerini kullandı.

Greenpeace, Ecologistas en Acción ve Transport & Environment (T&E) gibi kuruluşlar ise bu karara tepki gösterdi.

Avrupa Çevre Ajansı verilerine göre Avrupa, gezegenin en hızlı ısınan kıtası konumundayken, sivil toplum örgülleri hükümetlerden iklim hedeflerini korumalarını ve sıfır emisyonlu ulaşıma gerçek bir geçişi garanti etmelerini talep ediyor.

IEA Başkanı Birol: Dünya resmen elektrik çağına giriyor

Ormansızlaşma yasasında erteleme kararı

Aralık ayında, yürürlüğe girmesine kısa bir süre kala, AB dışındaki ormansızlaşmaya neden olan ürünlerin ithalatını engellemeyi amaçlayan yönetmelik de bir yıl ertelendi.

Başlangıçta 2024 sonunda, ardından 2025’te yürürlüğe girmesi planlanan düzenlemenin uygulanması 2026 sonuna bırakıldı. Bu karar şirketler tarafından memnuniyetle karşılanırken, çevre savunucularının tepkisini çekti.

Söz konusu yasa; hayvancılık, kakao, kahve, palmiye yağı, kauçuk, soya ve kereste gibi hammaddelerin üretimi için tropikal ormanların yok edilmesini önlemeyi amaçlıyor.

Uygulama başladığında şirketlerin, ithal ettikleri ürünlerin kökenini coğrafi olarak takip etmesi ve ekosistem tahribatını önleyerek emisyonları düşürmesi gerekecek.

Fakat şu an için bu süreç işlemiyor. Avrupa’ya soya ithal eden Cargill firmasının, Amazon’daki ormansızlaşmayla mücadele paktından çekildiği bildirildi.

Mighty Earth örgütünden Carlos Bravo, “Şimdilik Lula yönetimde olduğu için süreç yavaşlayabilir ancak bu senaryoda Avrupa’nın erteleme kararı korkunç bir haber” değerlendirmesinde bulundu.

Berlin’den AB’ye Mercosur resti

Pestisit kontrolleri gevşetildi

Yeşil Mutabakat, 2030 yılına kadar AB çiftçilerinin kullandığı en tehlikeli tarım kimyasallarını ve pestisitleri yarı yarıya azaltmayı hedefliyordu. Ancak tarım sektörünün yoğun tepkisi, bu taahhüdün esnetilmesiyle sonuçlandı.

Yıl sonunda Komisyon, bilimsel tavsiyelerin aksine, toksik ürünlerin yüzde 90’ı üzerindeki denetimi kaldırmaya ve bunlara süresiz yetki vermeye çalıştı.

Gelen itirazlar üzerine kısmi bir geri adım atılsa da tehlikeli pestisitler üzerindeki kontroller gevşetildi. Geçmişte 162 zararlı bileşiğin piyasadan çekilmesini sağlayan mekanizmaların zayıflatılması, Avrupa Çevre Ajansı (AEMA) ve bağımsız araştırmaların biyoçeşitlilik kaybının ana nedeni olarak gösterdiği bu maddelerin kullanımını sürdürebilir kılıyor.

SEO/BirdLife Çevre Yönetişim Koordinatörü Eva Hernández, “Düzenli değerlendirmeler olmadan mancozeb, klorpirifos, fosmet, metolaklor, klorotalonil veya neonikotinoidler gibi son derece tehlikeli maddeler tarlalara, su kaynaklarına ve toprağa karışmaya devam edecek; piyasada kalarak sağlığı ve çevreyi etkilemeyi sürdürecek” uyarısında bulundu.

Dikkat çekici bir diğer örnek ise arılar ve su canlıları için oldukça zehirli olan ve 2029’a kadar kullanım izni bulunan sentetik pestisit sipermetrin oldu.

Geçtiğimiz aralık ayında Avrupa Adalet Divanı, yıllar süren bir sürecin ardından 2021’de verilen izni, maddenin ciddi toksik etkileri nedeniyle yasa dışı ilan etti. Buna rağmen ürün henüz piyasadan toplatılmadı, ancak önümüzdeki aylarda kullanımının kısıtlanması veya yasaklanması gündemde.

Doğa koruma fonlarında belirsizlik

Doğa koruma projeleri de bütçe kesintisi tehdidiyle karşı karşıya. 2025’te yapılan açıklamada, bir sonraki Avrupa bütçesinde LIFE projeleri için özel bir kalem ayrılmayacağı duyuruldu.

Oysa geçtiğimiz yıl, sunulan 1.095 proje ve onaylanan 358 milyon avro finansmanlı 132 proje ile rekor kırılmıştı. İklim değişikliğine uyum ve koruma projelerinin, yeni oluşturulacak “Avrupa Rekabetçilik Fonu”na devredilmesi planlanıyor

Bilim insanları bu durumu, “İber vaşağı gibi türleri korumak yerine daha fazla endüstriyel getiri sağlayan projelerle rekabet etmek zorunda kalacaklar” sözleriyle eleştiriyor.

WWF, SEO/BirdLife ve Client Earth gibi kuruluşların sözcüleri ise bu adımı, “1992’den beri çok iyi sonuçlar veren LIFE programının idam fermanı” olarak nitelendiriyor.

Avrupa’da ve İspanya’da koruma statüsü 2025 yılında zayıflatılan sembolik türlerden biri de kurtlar oldu. Kurt ve insan çatışmasını önlemeyi amaçlayan ve yedi ülkeyi kapsayan LIFE WILD WOLF projesi devam etse de, türün koruma kalkanı inceldi. AB genelinde kurt nüfusunun 2016’dan bu yana yüzde 35 arttığı tahmin ediliyor.

İspanya’da ise son on yılda yüzde 12’lik bir artış kaydedilirken, koruma statüsünün düşürülmesiyle avlanmanın önü açıldı; yasal izinle Cantabria bölgesinde dokuz kurt öldürüldü.

Doğa restorasyonu yönetmeliği ve Habitat Direktifi gibi ekosistemleri korumayı amaçlayan diğer düzenlemeler şimdilik yürürlükte kalsa da üzerlerindeki baskı artıyor.

İtalya ve Romanya’da “ayı” tartışması

Denizlerde çelişkili politikalar

Okyanusların korunması konusunda da çelişkili adımlar atılıyor. 2025’te deniz yaşamını korumayı amaçlayan ve ileride bir Okyanus Yasası’nı beraberinde getirecek olan Avrupa Okyanus Paktı kabul edildi.

Ancak diğer yandan, 2026 yılı için Akdeniz’de trol avcılığına 143 gün izin verilmesi kararlaştırıldı. AB’nin kendi bilimsel raporları, bu durumun analiz edilen tür popülasyonlarının yüzde 55’i için sürdürülemez bir aşırı avlanma anlamına geldiğini ortaya koyuyor.

2019 tarihli topluluk yönetmeliğine göre aşırı avlanmanın geçen yıl sona erdirilmesi gerekiyordu, ancak balıkçılık sektörünü koruma adına bu hedef gerçekleşmedi.

Bilim insanlarına göre bu durum ekosistemlerin sürdürülebilirliğini riske atıyor.

Brezilya İklim Zirvesi’nde de emisyon azaltımı konusunda bir tutum değişikliği gözlendi. 2040 yılına kadar emisyonların yüzde 90 azaltılması taahhüdü onaylansa da, bu hedefin yüzde 5’ine kadar olan kısmının ağaç dikimi gibi telafi projelerini kapsayan ‘karbon kredileri’ ile karşılanmasına izin verildi.

G20 zirvesinde Avrupa lideri von der Leyen’in Arap ülkeleriyle aynı çizgide durarak, “Fosil yakıtlarla değil, onların emisyonlarıyla savaşıyoruz” demesi, son yıllarda sürdürülen politikada keskin bir değişime işaret etti.

“Bu bir inkarcılık değil, oyalama stratejisi”

Siyaset bilimci Cristina Monge, yaşanan geri adımları çevresel veya bilimsel inkarcılıktan ziyade, “oyalama” (retardism) olarak tanımlıyor.

Monge’ye göre bu tutum, özellikle iklim değişikliği konusunda net siyasi kararlar alınması gereken bir dönemde “adil ve etkili bir geçişi” engelliyor. Monge, “Ekonomi, gezegenin işleyişinden bağımsız olarak gelişemez” değerlendirmesini yapıyor.

Ecologistas en Acción örgütü de benzer endişeleri paylaşıyor. “Fosil lobisi bilimi zayıflattığında: 2040’a doğru AB’nin iklim değişikliğinde kuralsızlaştırma ve kurumsal ele geçirme” başlıklı son raporlarında, 2025 boyunca onaylanan torba yasaların etkisini analiz eden örgüt şu açıklamayı yaptı:

“İklim mücadelesinde ilerlemek ve aciliyete yanıt vermek için Avrupa Bilimsel Danışma Komitesi’nin tavsiyelerine bütünüyle dönmek, yüksek riskli teknolojik çözümler yerine talep yönetimini önceliklendirmek, karbon kredisi kullanımını kaldırmak, ekosistemler ve insanlar üzerinde güvenceler oluşturarak iklim bütünlüğünü sağlamak ve bizi mevcut krizlere getiren mantıktan uzaklaşarak gerçek bir dönüşüme odaklanmak şart.”

Sosyalist Avrupa Parlamentosu Milletvekili Nicolás González Casares ise durumu şöyle özetliyor:

“Avrupa sağının, aşırı sağın etkisiyle girdiği bu yönelim korkunç. Yeşil Mutabakat’tan geri adım atmanın AB’yi savunmak olmadığını, aksine petrole bağımlılığımızı derinleştirdiğini biliyoruz. Bu durum ne rekabetçiliği artırır ne de Avrupalıların refahıyla ilgilidir.”

Fakat Casares yakın gelecek için iyimser değil:

“İklim değişikliğinin etkilerini artık sadece felaketlerle değil, her alanda biliyoruz. Ancak Avrupa sağı, sürdürülebilirliği garanti eden önlemlerde ısrar etmek yerine Trump’ı veya popülistleri memnun etmek için Yeşil Mutabakat’tan vazgeçtiği sürece bu eğilimi değiştirmek zor.”

Çin ekonomisinde temiz enerji devrimi

Dünya Basını

The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

Yayınlanma

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.

İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.

Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.

Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.

Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.

IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.

“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”

Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.

Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.

İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.

Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.

Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.

“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”

Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.

Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.

İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.

Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.

RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.

Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.

Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.

Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.

Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.

Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.

Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.

Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.

Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.

“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”

Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:

“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”

George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.

London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.

Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.

Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.

“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”

The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.

Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.

Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.

2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.

Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.

Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.

Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.

“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”

Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.

Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.

Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.

Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.

Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.

Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Hanke: Trump İran konusunda kendini çıkamayacağı bir köşeye sıkıştırdı

Yayınlanma

Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, ABD Merkez Bankasının para arzını yok sayarak hedeflerini tutturamadığını açıkladı. Jeopolitik analist Brandon J. Weichert’in sorularını yanıtlayan Hanke, Washington yönetiminin İran politikasının da stratejiden yoksun olduğunu ve peş peşe yenilgiler getirdiğini belirtti.

Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Kıdemli Profesörü ve dünyaca tanınan para uzmanı Steve Hanke, uluslararası girişimci ve yayıncı Mario Nawfal’ın YouTube kanalında, The National Interest dergisinin ulusal güvenlik yazarı ve jeopolitik analisti Brandon J. Weichert’e mülakat verdi.

ABD ekonomisinin mevcut durumu, ABD Merkez Bankasının (Fed) faiz ve para arzı politikaları ile Washington’ın Ortadoğu’da İran’a karşı yürüttüğü askeri faaliyetleri ayrıntılı biçimde ele alan Prof. Hanke, hem para otoritelerine hem de Beyaz Saray’ın dış politika yönetimine yönelik sert eleştirilerde bulundu.

“Fed işini yapmıyor, para arzını görmezden gelerek kör uçuşu yapıyor”

ABD’deki resmi enflasyon verilerine işaret eden Prof. Steve Hanke, enflasyon oranının yüzde 3,4 seviyesinde bulunduğunu ve uzun süredir hedeflenen seviyenin oldukça üzerinde seyrettiğini vurguladı.

ABD Merkez Bankasının yüzde 2’lik resmi enflasyon hedefini tutturamadığına dikkat çeken Hanke, “Ayrıntılarda boğulmadan meseleye uzaktan baktığınızda tablo son derece açıktır: Fed görevini yapmıyor. Hedefini bir türlü vuramıyor ve enflasyon hedeflenenin çok üzerinde kalmaya devam ediyor” dedi.

Bu durumun temel nedeninin doğrudan para arzındaki aşırı hızlanma olduğunu belirten Hanke, şöyle devam etti:

“Enflasyonun hedefin üzerinde kalmasının tek sebebi, para arzının fazlasıyla hızlı büyümesidir. Para arzı tarafına baktığımızda, örneğin benim yüzde 2’lik enflasyon hedefiyle uyumlu kabul ettiğim Hanke’nin altın büyüme oranı yaklaşık yüzde 6 seviyesindedir. Ancak şu anda New York’taki Finansal İstikrar Merkezi tarafından yayımlanan ve bana göre sahadaki en güvenilir, en iyi ölçüm aracı olan Divisia M4 geniş para arzı göstergesi yüzde 6,7 seviyesinde geliyor. Dolayısıyla para arzı olması gerekenden çok daha sıcaktır, giderek hızlanmaktadır ve altın büyüme oranına kıyasla fazlasıyla yüksek kalmaktadır. Enflasyon bütünüyle bir para arzı hikayesidir. Mesele bu kadar basit, berrak ve nettir.”

Para arzı analizinin iktisadi açıdan son derece yalın olmasına rağmen merkez bankası bürokrasisi için anlaşılmaz kaldığını dile getiren Hanke, “Ancak bu durum Fed için o kadar basit değil. Çünkü Fed uzun zamandır para arzını ve paranın miktar teorisini tamamen görmezden geliyor. Paranın miktar teorisine, değişim denklemine ve para arzındaki belirgin değişimlerin belirli bir gecikmeyle varlık fiyatlarını, ekonomik büyüme ile enflasyon oranını içeren nominal gayrisafi yurtiçi hasılayı değiştireceğine inanan parasalcı iktisatçıları resmen kapının önüne koydular. Bu ilkelerin tamamını bir kenara fırlattılar. Fed bünyesinde post-Keynesyen makroekonomik modeller kullanılıyor ve bu modellerin hiçbirinde toplam para arzı ölçümüne yer verilmiyor. Modellerinde hiçbir parasal büyüklük, yani hiçbir büyük M harfi bulunmuyor. Bu anlayış, Fed’in önceki yönetiminin bıraktığı bir mirastır. Para arzındaki değişimler ile ekonomik aktivitedeki değişimler arasında güvenilir bir ilişki bulunmadığını defalarca dile getirdiler ki bu ifade baştan aşağı tam bir saçmalıktır. Dolayısıyla Fed esasen kör uçuşu yapıyor; çünkü para arzına bakmıyorsanız mecburen kör uçuşu yaparsınız” ifadelerini kullandı.

“Warsh parasalcılığa adım atabilir ama geçmişin yöntemlerini nasıl değiştireceğini henüz bilmiyoruz”

Program yöneticisi ve jeopolitik analist Brandon J. Weichert’in, göreve gelmesi beklenen yeni Fed yetkilisi Kevin Warsh’ın kurumdaki bu gidişatı düzeltip düzeltemeyeceğine yönelik sorusu üzerine Hanke, yeni döneme dair temkinli bir değerlendirmede bulundu.

Warsh’ın parasal büyüklükleri yeniden hesaba katan bir çizgiye yönelebileceğine işaret eden Hanke, “Görünen o ki Warsh, para arzının incelendiği, önemli ve kayda değer görüldüğü bir tür parasalcılığa geçiş yapacak. Fakat ne tür bir model uygulayacağını veya tam olarak ne yapacağını henüz kesin olarak bilmiyoruz. Warsh’ı destekleyen ve onu beğenen pek çok çevre, kendisini bir parasalcı ve şahin olarak tanımlıyor. Şahin olarak nitelendirilmek, zaten para arzındaki hareketlere dikkat kesilen bir parasalcı olmakla eşanlamlıdır. Ancak kesin bir yargıya varmak için henüz erken” değerlendirmesinde bulundu.

Kevin Warsh’ın kurumsal süreçleri gözden geçirmek üzere adımlar attığını aktaran Prof. Hanke, şunları kaydetti:

“Warsh, Fed’in operasyonel faaliyetlerini, işleyiş usullerini, iletişim yöntemlerini ve ölçüm problemlerini mercek altına alacak altı ayrı çalışma grubu kurduğunu ifade etti. Geniş para arzının doğru hesaplanması meselesi de doğrudan bu ölçüm problemleri başlığı altına girmektedir. Dolayısıyla bu başlıklara kapıyı aralamış görünüyor. Fakat onu kesin bir dille belirli bir düşünce kampının içine yerleştirmek için henüz çok erken bir aşamadayız. Geçmişte yürütülen yöntemlerden kesinlikle uzaklaşacak ve değişiklikler yapacaktır; ancak bu değişimin tam olarak nasıl gerçekleşeceğini şimdiden kestiremiyoruz.”

Hanke, kurumsal reform adımlarının yanı sıra dış baskılara da dikkat çekerek, “Aynı zamanda olayların akışına kapılıp gitme riski de her zaman mevcuttur. Başkan’ın Warsh ve Fed üzerinde kuracağı şahsi baskılar bulunuyor; ayrıca süregiden savaş sebebiyle hayatın kendi gerçeklikleri de kurum üzerinde ciddi baskılar oluşturacaktır” diye ekledi.

“Trump’ın hiçbir stratejisi yok, günübirlik hamleleri tam bir felaket getirdi”

Weichert’in İran ile devam eden askeri gerilim ve savaş ortamının ABD ekonomisini nasıl etkileyeceğine ilişkin sorusunu yanıtlayan Hanke, ekonomik görünümün iyileşmeyeceğini belirtti.

Hanke, “Ekonomik tablonun ya mevcut haliyle kalacağını ya da daha da kötüleşeceğini düşünüyorum. ABD Başkanı, benim tamamen günübirlik olarak tanımlayabileceğim bir çizgi izledi. Bu da hiçbir stratejisinin bulunmadığı anlamına geliyor. Her şey plansız, anlık ve duruma göre gelişiyor. Aklına ne gelirse onu yapıyor ve gelişmelere yalnızca anlık tepkiler veriyor. Yaptığı her şey de elbette tam bir felaketle sonuçlandı; çünkü bu plansız adımların tamamı gerilimi daha fazla tırmandırmaktan başka bir işe yaramadı. İstediğini elde edemeyince gerilimi tırmandırıyor ve yeniden saldırıya geçiyor” dedi.

Bu kısır döngünün arka arkaya ağır mağlubiyetler doğurduğunu söyleyen Hanke, “Bu tırmandırma döngüsü birbiri ardına gelen birçok yenilgiye yol açtı. 28 Şubat tarihindeki İran’a yönelik büyük saldırı girişimi de dahil olmak üzere, ki öncesinde de birkaç girişim olmuştu, tek bir başarılı adım dahi atılamadı; o büyük harekat tam bir yenilgiydi. Ardından gelen diğer tüm tırmandırma hamleleri de aynı şekilde hezimetle sonuçlandı. Yenilgi derken son derece açık ve net bir olgudan bahsediyorum: ABD, gerilimi her tırmandırma hamlesinin öncesinde, sonrasına kıyasla her zaman daha iyi bir stratejik konumdaydı. Hamle yapıldıktan sonra daha kötü bir konuma düşüyorsanız ben buna yenilgi derim ve bu durum hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak kadar kesindir. Trump, İran konusunda kendini çıkamayacağı bir köşeye sıkıştırmış durumdadır” açıklamasında bulundu.

“Trump gösteriyi yönettiğini sanıyor ama gösteri onu yönetiyor”

Weichert’in sahadaki kötü gidişat karşısında Başkan Trump’ın gerilimi düşürerek bu durumdan kurtulmak isteyip istemediğine dair sorusunu değerlendiren Prof. Hanke, Washington-Tel Aviv hattındaki siyasi ilişkilere dikkat çekti.

Doğrudan bir görüşme yapmadığının altını çizen Hanke, şunları söyledi: “Öncelikle belirtmeliyim ki bu benim şahsi değerlendirmemdir; zira bu meseleyi bizzat Başkan Trump ile konuşmadım. Üstelik üst düzey kurmaylarıyla da İran meselesi özelinde doğrudan bir temasım olmadı; kendileriyle başka konuları görüştüm ancak İran başlığını ele almadım. Benim tahminim ve kanaatim odur ki Trump bu krizin bir anda ortadan kaybolup gitmesini çok isterdi. Ancak bu kriz kendiliğinden yok olup gitmeyecek; yine de içine düştüğü böylesi bir bataktan kim kurtulmak istemez ki?”

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Washington’daki lobi unsurlarının karar alma süreçleri üzerindeki ağırlığına değinen Hanke, sözlerini şöyle tamamladı:

“Buna karşın Netanyahu, Trump’ın bu bataktan çıkmasını istemiyor gibi görünüyor. Asıl ana problem de tam olarak burada düğümleniyor. Trump’ın bu tırmandırma döngüsünü ısrarla sürdürmesinin temel nedenlerinden biri de budur. Netanyahu ve İsrail lobisinin Başkan üzerinde çok ciddi bir nüfuzu bulunuyor. Günün sonunda Trump, Netanyahu ne talep ediyorsa ona boyun eğiyor. Sağa sola kaçıyor, durumu kurtarmak için birçok farklı laf ediyor; fakat nihayetinde gösteriyi Netanyahu’nun yönetmesine izin veriyor. Benim her zaman sevdiğim eski bir söz vardır: ‘Ya gösteriyi sen yönetirsin ya da gösteri seni yönetir.’ Şu anda gösteri doğrudan Trump’ı yönetiyor ve o gösterinin adı da tam olarak Netanyahu ve İsrail’dir.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Çin, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktından nasıl fayda sağlayabilir?

Yayınlanma

Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan paktı, Washington’ın Körfez güvenliğinin tartışmasız merkezi olmaktan çıktığı, daha çok kutuplu bir Orta Doğu güvenlik düzenine işaret ediyor.

Al Monitor, Rosaleen Carroll , Joyce Karam

ABD’nin İran’daki savaşı neredeyse altı ayını doldururken ve Washington açısından hâlâ net bir çıkış stratejisi görünmezken, Körfez’de Çin’in çıkarlarına ve bölgeye yönelik vizyonuna uygun yeni bir güvenlik gerçekliği ortaya çıkıyor.

Geçen cuma Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan liderleri, üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırının tümüne yönelik bir saldırı olarak kabul edilmesini öngören ortak savunma anlaşmasını imzaladı. “Mekke Paktı” olarak adlandırılan anlaşma; istihbarat paylaşımı, eğitim, lojistik ve savunma sanayii işbirliği dahil olmak üzere daha güçlü askeri koordinasyon çağrısında bulunuyor.

Paktın pratikte ne ölçüde önem taşıyacağı henüz belirsiz. Ancak anlaşma, bölgesel güçlerin tamamen ABD’ye bağımlı olmayan güvenlik düzenlemeleri oluşturma çabasını yansıtıyor.

Çin paktı resmen desteklemiş değil. Bununla birlikte devlet haber ajansı Xinhua, anlaşmayı bölgede artan güvenlik kaygılarına verilen bir yanıt olarak öne çıkardı. Daha genel anlamda pakt, Pekin’in uzun süredir savunduğu, Orta Doğu ülkelerinin güvenliklerini dışarıdan bir güce dayanmak yerine bölgesel güvenliğin şekillenmesinde öncü rol oynamaları gerektiği yönündeki görüşüyle örtüşüyor. Çin, “ortak, kapsamlı, işbirliğine dayalı ve sürdürülebilir güvenlik” olarak tanımladığı yaklaşımı teşvik ederken, dış aktörlerin daha az egemen olduğu bölgesel bir güvenlik mimarisini savunuyor.

Pekin, anlaşmadan üç şekilde fayda sağlayabilir.

  1. ABD’den uzaklaşarak çeşitlenme

Stimson Center Çin Programı Direktörü ve kıdemli araştırmacı Yun Sun, Al-Monitor’a yaptığı açıklamada, “Şimdiye kadar pakt Çin tarafından olumlu karşılandı çünkü Orta Doğu’daki güvenlik düzenlemelerinin çeşitlenmesini temsil ediyor ve bu da ABD’nin güvenlik sağlayıcısı olarak merkezi rolünü azaltıyor,” dedi.

Sun, Çin’in “ABD etkisinden daha bağımsız, bölgenin kendi iç dinamiklerinden doğan bir güvenlik düzenlemesi” çağrısında bulunduğunu söyledi.

Pekin yıllardır bu fikrin farklı biçimlerini gündeme getiriyor. Çin, Devlet Başkanı Xi Jinping’in 2022’de Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiği ziyaret sırasında Körfez ülkelerinin güvenliklerini korumalarına ve Körfez için “yeni ve kapsamlı” bir güvenlik mimarisi oluşturmalarına destek vereceğini açıklamıştı. Çinli yetkililer ve akademisyenler, bölgesel aktörlerin daha fazla sorumluluk üstlenmesini aynı zamanda bir yük paylaşımı biçimi olarak çerçeveliyor: Bölge ülkeleri kendi güvenliklerini daha fazla kendileri sağlarken, dış güçler daha az merkezi rol oynuyor.

Bu, Pekin’in Washington’ın yerine bölgenin güvenlik garantörü olmayı amaçladığı anlamına gelmiyor. Çin ne bölgede bu rolü üstlenebilecek ölçekte askeri bir varlığa sahip ne de şu ana kadar böyle bir sorumluluğu üstlenme isteği gösterdi. Ancak daha çeşitlendirilmiş bir güvenlik ortamı, Pekin’e bölgede zaten genişlemekte olan ilişkilerini daha da derinleştirme imkânı verebilir.

Pakt, Washington’ın Orta Doğu’daki askeri varlığının sürdürülebilirliği konusunda giderek daha fazla soru işaretiyle karşı karşıya kaldığı bir dönemde imzalandı. ABD hâlâ Körfez’de ve bölgenin diğer kesimlerinde geniş bir üs ve askeri güç ağına sahip. Ancak İran’la savaş, bu askeri varlığın kırılganlıklarını ortaya koydu. ABD askeri tesisleri İran’ın füze ve insansız hava aracı saldırılarına defalarca hedef oldu. Bu durum hem Washington’da hem Körfez ülkelerinde ABD’nin askeri varlığının yeniden yapılandırılması gerekip gerekmediğine ilişkin tartışmaları tetikledi.

Çin açısından ortaya çıkan fırsat askeri olduğu kadar siyasi de. Körfez ülkelerinin savunma ortaklıklarını çeşitlendirdiği bir bölge, Pekin’in Washington’ın uzun süredir sağladığı türden bir ittifak garantisi sunmasına gerek kalmadan Çin diplomasisine, silah satışlarına, teknolojisine ve yatırımlarına daha açık hale gelebilir.

  1. Pakistan kozu

Pakistan, Pekin’in en yakın savunma ortaklarından biri ve Çin silahlarının başlıca alıcılarından biri. İki ülke, savaş uçakları ve denizaltılardan ortak insansız hava aracı üretimine kadar uzanan geniş kapsamlı bir işbirliği geliştirdi. Örneğin Pakistan Hava Kuvvetleri’nin belkemiğini oluşturan JF-17 savaş uçağı, Pakistan Aeronautical Complex ile Çinli Chengdu Aircraft Industry Group tarafından ortaklaşa geliştirildi.

Pakistan aynı zamanda paktın tek nükleer gücü.

Sun, “Çin’in Pakistan üzerindeki çok büyük etkisi göz önüne alındığında, bu durum dolaylı olarak Çin’in nüfuzunun artmasına katkı sağlıyor,” dedi.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, mayıs ayında Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ile yaptığı görüşmede Çin-Pakistan ilişkilerini “sarsılmaz” olarak nitelendirmişti.

Pakistan Körfez güvenlik düzenlemelerine daha fazla entegre oldukça, Çin yapımı sistemlerin, eğitim programlarının ve bakım ağlarının bölgede daha geniş bir rol üstlenmesi mümkün olabilir.

Suudi Arabistan da son yıllarda Çin’le askeri ve ekonomik işbirliğini genişletti. Mart ayında yayımlanan haberlerde Riyad ile Pekin’in, Cidde’de Çin yapımı Wing Loong-3 silahlı insansız hava araçları için bir üretim hattı kurulmasını öngören 5 milyar dolarlık bir anlaşmaya vardığı belirtildi. İki hükümet de söz konusu anlaşmayı kamuoyuna açık biçimde doğrulamadı. Ancak böyle bir anlaşma, Suudi Arabistan’ın Çin ekipmanını yalnızca satın alan bir ülke olmaktan çıkıp bunları yerel olarak üreten bir ülkeye dönüşmesi anlamına gelir ve Pekin’in krallığın savunma sanayisindeki varlığını derinleştirir.

Türkiye ise giderek daha fazla kendi yerli savunma sanayisine öncelik veriyor ve stratejik ilişkilerini çeşitlendiriyor. Türkiye’nin Pakistan’la savunma ortaklığı hâlihazırda oldukça kapsamlı. Suudi Arabistan da Türk insansız hava araçlarının önemli müşterilerinden biri. Çin açısından bu durum, Türkiye’nin Çin’le savunma ilişkileri Pekin’in Pakistan’la ilişkileri kadar gelişmiş olmasa bile, üç pakt üyesi arasında kesişen tedarik zincirleri ve ortak projeler açısından potansiyel bir alan yaratıyor.

  1. Çin için daha fazla savunma satışı

İran savaşı, Körfez güvenliği açısından insansız hava araçlarının, füzelerin ve hava savunma sistemlerinin ne kadar merkezi hale geldiğini ortaya koydu. Çin, nispeten uygun fiyatlı silahlı insansız hava araçları, hava savunma sistemleri ve giderek artan ölçüde yerel üretim ve teknoloji ortaklıkları sunabilmesi nedeniyle bu pazarda güçlü bir rekabet konumunda bulunuyor.

Suudi Arabistan’daki Wing Loong-3 projesine ilişkin haberler bu modelin cazibesini ortaya koyuyor. Çin, yalnızca tamamlanmış bir platform satmak yerine Suudi Arabistan’ın eğitim, bakım, tedarik zinciri ve sanayi altyapısına kalıcı biçimde entegre olabilir. Haberlere göre Cidde’de kurulacak tesis yılda yaklaşık 48 insansız hava aracı üretecek.

Mekke Paktı bu tür olanakları daha cazip hale getirebilir. Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasındaki savunma koordinasyonunun artması, birlikte çalışabilir sistemlere, ortak eğitim programlarına ve sanayi işbirliğine yönelik talep yaratabilir. Pakistan’ın uzun süredir Çin ekipmanlarını kullanması Pekin’e pakt üyelerinden birinde önemli bir avantaj sağlarken, Suudi Arabistan’ın gündemdeki insansız hava aracı üretim planları Çin’e diğer bir ülkede daha geniş bir sanayi ayağı kazandırabilir.

Pakt, ABD ile bağların kopması anlamına gelmiyor. Üye ülkeler anlaşmanın savunma amaçlı olduğunu ve Washington’la ya da NATO’yla olan mevcut düzenlemeler dahil olmak üzere mevcut anlaşmaların yerini almadığını vurguladı.

Ancak pakt, Washington’ın artık Körfez güvenliğinin tartışmasız merkezi olmadığı, daha çok kutuplu bir Orta Doğu güvenlik düzenine işaret ediyor. Bu değişim Çin’in lehine işliyor: Pekin, bölge ülkeleri kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk üstlenirken siyasi nüfuzunu, silah ihracatını ve savunma sanayii bağlarını genişletebilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English