Amerika
AI ve kripto zenginleri özel jet satın alıyor

Flexjet’in patronu, yapay zeka (AI) ve kripto para birimlerinden elde edilen servetin, özel jet sahiplerinden oluşan daha genç bir nesil ortaya çıkardığını söyledi.
İnsanların büyük lüks özel jetlerin kısmi mülkiyetine sahip olmalarını sağlayan grup, artık yirmili yaşlarındaki sahiplere sahip olduğunu belirtti.
Genel müdür Andrew Collins, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte şunları söyledi:
“Ortalama yaşımız 10 yıl düştü. Şu anda, yapay zekadan kaynaklanan servet açısından, yapay zekanın önemli bir etkisini şimdiden görebiliyorum. Teknolojinin gerçekten çok fazla servet yarattığını görüyorsunuz. Kripto da bunun bir parçası… [ve] şu anda [ABD’de] yapay zeka hareketinin bir parçası olan sahiplerimiz var.”
75 milyar dolarlık SpaceX halka arzı gibi “dönüm noktası niteliğindeki olayların”, daha fazla insanın özel seyahat gibi deneyimlere harcamaya istekli olduğu bir servete sahip olduğu anlamına geldiğini belirtti.
İşletme, SpaceX’in halka arzıyla zenginleşen insan akınına henüz tanık olmamasına rağmen, kilitlenme süreleri sona erdiğinde bunun gerçekleşeceğini beklediğini belirtti.
Son iki yılda ultra yüksek net servete sahip bireylerin sayısının, patlayan piyasalar ve teknoloji gibi yeni para kaynaklarının itici gücüyle neredeyse üçte bir oranında arttığını söyledi.
Şirket büyümeye devam ediyor; yıl sonuna kadar filosunu 390’a çıkarmak üzere 50 yeni jet siparişi verdi ve bulabildiği takdirde daha fazla uçak satın alacak.
Flexjet, eylül ayında Farnborough’da özel bir jet terminali açacak; bu tesis, tek bir özel operatöre ayrılmış Avrupa’nın en büyük tesisi ve şirketin dünyadaki en büyük terminali olacak.
Bazı jet kiralama şirketleri, jet yakıtı maliyetlerindeki artışın müşteri talebine etkisine dair uyarıda bulunsa da, Collins, şirketin müşteri talebinde herhangi bir düşüş yaşanmadığını belirtti.
Ona göre yaklaşık iki katına çıkan maliyetler müşterilere yansıtıldı ve talep üzerinde “hiçbir etkisi” olmadı.
Şirketin dikkatini çeken bir gelişme ise İran krizinin başlangıcında seyahatlerdeki patlama oldu.
Yaklaşan jet yakıtı kıtlığı uyarıları, yolcuları planladıklarından daha erken seyahat etmeye teşvik etti ve Yunan adaları ile Nice özellikle popüler destinasyonlar olarak öne çıktı.
Collins şunları söyledi:
“Bu daha çok anekdot niteliğindeydi ama insanların ‘şimdi seyahat etmek istiyoruz’ demelerinin nedeninin… yakıtın tükeneceğine dair çok fazla konuşuluyor olması olabileceğini düşündük.”
Şirket çarşamba günü Formula 1 ile yeni bir ortaklık kurduğunu duyurdu. Bu ortaklık kapsamında, sürücüler de dahil olmak üzere spor dalı için üst düzey seyahat hizmetleri sunacak ve müşterilerine, önümüzdeki hafta sonu Silverstone’da düzenlenecek İngiliz Grand Prix’si de dahil olmak üzere yarışlarda çeşitli deneyimler yaşatacak.
Şirketin halihazırda Ferretti yatları ve LVMH ile ortaklık anlaşmaları bulunuyor.
Collins, Royal Ascot gibi etkinliklere katılan ve Silverstone’a uçan kişilerin, şirketin potansiyel müşteri olarak gördüğü bir “Venn diyagramı” oluşturduğunu belirtti.
Amerika
ABD devlet borçları kimlerin elinde?

ABD Hazine tahvillerini ve dolayısıyla devlet borçlarını elinde en fazla bulunduran ülkeler arasında Çin ve Japonya öne çıkıyor.
LSE Siyasal İktisat bölümünde yardımcı doçent olan Benjamin Braun, hem Amerikan dolar rezervlerinin hem de Hazine tahvillerinin kimlerin elinde olduğunun bir dökümünü çıkardı.
Kendi internet sitesinde bulgularını yayınlayan Braun, ABD ile Avrupa arasında yaşanan gerilimlerden yola çıkarak bazı Avrupalıların ABD’ye karşı “finansal savaş” açıp Kıta’daki Amerikan varlıklarını elden çıkarmayı önerdiğini hatırlattı.
Tahvil piyasasının pek şeffaf olmadığının altını çizen yazar, buna rağmen sadece kamuya açık verilerden yola çıkarak Hazine tahvillerinin küresel dağılımı hakkında bilgi edinebileceğimize işaret ediyor.
Braun bu kapsamda önce genel olarak küresel resmi rezerv varlıklarına göz atıyor, ardından özellikle ABD devlet borçlarının sahiplik yapısına değiniyor ve son olarak da Trump’ın gümrük vergilerini uygulayarak ticaret savaşlarını başlattığı “Kurtuluş Günü”nden bu yana Fed’de tutulan yabancı resmi Hazine tahvillerine ne olduğunu gösteren haftalık verilerle yazıyı sonlandırıyor.
IMF’nin Resmi Döviz Rezervlerinin Bileşimi veri seti (COFER) aracılığıyla küresel rezervleri takip eden Braun, küresel resmi döviz rezervlerinin 1999 ile 2020 yılları arasında 1,25 trilyon dolardan 12 trilyon dolara çıktığını hesaplıyor.
Yazara göre bu, Asya finans krizinin artçı etkileri ve başta Çin ve Japonya olmak üzere ülkelerin muazzam ticaret fazlaları tarafından beslenen, meşhur “resmi döviz rezervi fazlalığı.”
ABD doları cinsinden rezervlerin toplam hacminin son yıllarda ılımlı bir düşüş kaydettiği de görülüyor. Öte yandan, bu küresel rezerv varlıklarının bileşimi açısından ise, durum kademeli bir değişim gösteriyor: Doların payı 1999’daki %71’den günümüzde %58’e düşmüş durumda ama bu düşüş oldukça sınırlı.
Üstelik, 1999’daki değer tüm zamanların en yüksek seviyesini temsil ediyordu. 1995’te ise doların payı %59 idi ki bu da 2025 itibariyle doların küresel rezerv olma payının 1995 civarında seyrettiğini gösteriyor.
Braun, Avustralya ve Kanada dolarlarının yanı sıra renminbinin ortaya çıkışının, resmi rezerv portföylerinin çeşitlendirilmesine yönelik net bir eğilimi gösterdiğini kabul ediyor. Bununla birlikte bu verilerin toplu veriler olması nedeniyle, ancak daha ayrıntılı bir düzeyde görülebilen değişimleri gizleyebileceğine işaret ediyor.
Tek tek ülkelerin elindeki ABD menkul kıymetleri hakkında daha fazla bilgi edinmek için Braun, Treasury International Capital (TIC) verilerine bakıyor.
Yazar, ülkeleri kendisi açısından “en mantıklı olan gruplar” halinde bir araya getiriyor. Bu kapsamda Braun Çin ve Japonya’nın yanı sıra, offshore finans merkezlerine (Eski Britanya İmparatorluğu: Birleşik Krallık ve İngiliz Denizaşırı Toprakları; Avrupa: Benelüks, İrlanda, İsviçre; Asya: Hong Kong-Singapur) ve petrol ihraç eden ülkelere de vurgu yapıyor.
Braun’un bulgularına göre bu gruplar, yabancıların elindeki Hazine tahvillerinin dörtte üçünü elinde bulunduruyor.
TIC verileri, uzun vadeli (vade süresi bir yıl veya daha fazla) ve kısa vadeli Hazine tahvillerini birbirinden ayırıyor.
Kısa vadeli Hazine tahvillerinin tutarı sadece 1 trilyon dolar iken, uzun vadeli borç 6 trilyon dolar.
ABD hükümetinin en büyük iki yabancı alacaklısı olan Çin ve Japonya’nın payı, küresel finansal krizin (2008) hemen ardından tüm yabancıların elindeki Hazine tahvillerinin %50’sinin biraz üzerinde zirveye ulaşmıştı.
Bu pay o zamandan beri istikrarlı bir şekilde azalmış ve %25’e gerilemiş görünüyor.
Braun, “Bu, Çin ve Japonya’nın elindeki ABD Hazine tahvillerini sattığı anlamına mı geliyor?” diye soruyor ve bunu anlamak için nominal tutarlara bakmak gerektiğini söylüyor.
Uzun ve kısa vadeli tüm vade türlerinde yabancıların elindeki ABD Hazine tahvillerine bakıldığında görülen şu:
“Yabancıların elindeki ABD borçlarının toplam hacminin 1994’ten bu yana 500 milyar dolardan 8 trilyon doların üzerine fırladığını görebiliriz. İki büyük ülkeye yakından bakıldığında, Çin’in ABD Hazine tahvili portföyünü 2011’deki 1,3 trilyon dolardan bugün 780 milyar dolara kadar oldukça önemli ölçüde küçülttüğü görülüyor.”
Ne var ki Braun’a göre durum o kadar da basit değil: Doğrudan tutulan tahvillerdeki bu düşüş, 2010’dan sonra Belçika’daki emanetçi [custodial] hesaplar yoluyla dolaylı olarak tutulan tahvillerde yaşanan önemli artışla dengeleniyor.
Japonya ise doğrudan Hazine tahvili portföyünü daha yavaş bir tempoda azaltmış durumda; bu portföyün değeri şu anda 1,1 trilyon dolar seviyesinde.
Çin’in Belçika’daki emanetçi hesaplarındaki varlıklarının kesin büyüklüğü ne olursa olsun, hem Çin hem de Japonya Hazine tahvili birikimlerini tersine çevirmiş ya da yavaşlatmış olsa bile ABD hükümetinin açık ara en büyük yabancı alacaklıları olmaya devam ediyorlar.
Braun’a göre bu noktada göz ardı edilemeyecek bir gerçek var: Kamunun elinde bulunan toplam ABD devlet borcu son yıllarda muazzam bir artış göstermiş ve bugün 30,8 trilyon dolar seviyesinde; üstelik hükümet içi varlıklar bu toplam rakama 7,7 trilyon dolar daha ekliyor.
Braun şöyle soruyor: “Açıkça görülüyor ki, bu artan arzı yurt içi yatırımcılar karşılamış olmalı. Peki bunlar kimler?”
Yazar, ABD Hazine tahvillerinin sahiplik yapısındaki yurt içi dağılımı ve yurt içi-yurt dışı ayrımını daha iyi anlamak için Fed’in finansal hesaplarına başvuruyor.
Braun, yalnızca COFER ve TIC verilerine bakıldığında gözden kaçan şeyi Fed hesaplarının hemen ortaya koyduğunu vurguluyor: 1945 ile 2008 yılları arasında Hazine tahvillerinin sahipliğindeki devasa uluslararasılaşma.
1945’te neredeyse sıfır olan bu oran, 2008’e gelindiğinde tedavüldeki hacmin yarısından biraz daha azına ulaşmış.
Braun’a göre aynı derecede şaşırtıcı olan ise, bu eğilimin o zamandan beri tersine dönmüş olması: Şu anda yabancıların elindeki Hazine tahvilleri toplamın yaklaşık %30’unu oluşturuyor.
Başka bir deyişle, yabancıların elindeki ABD Hazine tahvillerinin miktarı artmaya devam etse de, küresel finansal krizden bu yana tahvil sahipleri yapısı içindeki yabancıların göreli payı düşüş eğiliminde.
Braun’a göre “elbette bu boşluğu Fed doldurdu.” Son dönemde, Fed de portföyünü önemli ölçüde azalttı. Bu kez, ortaya çıkan boşluğu görünüşe göre bireysel yatırımcılar doldurdu.
Fakat yazar finansal hesap verilerinde yurtiçi hedge fonlarının genellikle “hanehalkı” kategorisi altında gösterildiğini hatırlatıyor. Dolayısıyla, “hanehalkı” portföylerindeki artış, “nakit-vadeli işlem baz ticareti” kapsamında Hazine tahvillerine yatırım yapan kaldıraçlı hedge fonların Hazine tahvili portföylerindeki muazzam artışı yansıtıyor olabilir.
Dolayısıyla, Braun, Amerikan borçları içerisinde yabancıların göreli paylarının azaldığına ilişkin bir tespit yapıyor. Aslan payı ise Fed ve ayırt etmesi zor “hanehalklarına” ait. Bunun yanı sıra para piyasaları fonlarının da ellerindeki tahvil paylarını artırdıkları görünüyor. Amerikan borcunun çevrilmesi söz konusu olduğunda artık basitçe Çin veya Japonya’ya bakmak mümkün görünmüyor.
Amerika
Micron, Intel ve AMD’nin piyasa değeri bir çeyrekte 2 trilyon dolar arttı

Yapay zeka teknolojilerine yönelik küresel ilginin etkisiyle Micron, Intel ve AMD’nin piyasa değerinde ikinci çeyrekte yaklaşık 2 trilyon dolarlık artış kaydedildi. Yatırımcıların kaynaklarını büyük bulut sağlayıcılarından yapay zeka altyapısını destekleyen donanım üreticilerine kaydırmasıyla, şirket hisselerinde üç kata varan yükselişler görüldü.
Yarı iletken sektörünün önde gelen üreticilerinden Micron, Intel ve Advanced Micro Devices (AMD), yapay zeka teknolojilerindeki küresel genişlemenin etkisiyle 2026 yılının ikinci çeyreğinde toplam piyasa değerlerini yaklaşık 2 trilyon dolar artırdı.
CNBC tarafından ticaret verilerine dayandırılarak aktarılan analize göre bu artış, söz konusu üç şirketi ABD’nin en değerli teknoloji firmaları sıralamasında 10, 11 ve 12’nci basamaklara taşıdı. Micron ve Intel’in piyasa değeri son üç ayda üç katından fazla artış gösterirken, AMD hisselerindeki yükseliş de bu seviyeye yakın gerçekleşti.
Sektörün öncüsü konumundaki Nvidia, 1 Temmuz itibarıyla ulaştığı 4,8 trilyon dolarlık piyasa değeriyle dünyanın en değerli şirketi unvanını koruyor.
Şirketin gelirlerindeki güçlü büyüme eğilimi devam etse de Nvidia hisseleri ikinci çeyrekte yüzde 15 oranında sınırlı bir artış kaydetti.
Aynı dönemde Micron hisseleri yüzde 240’ın üzerinde, Intel hisseleri yüzde 216, AMD hisseleri ise yüzde 185 oranında değer kazandı.
Nvidia’nın en büyük müşterileri arasında yer alan Amazon, Alphabet, Microsoft ve Meta’nın hisse performanslarında ise farklı eğilimler görüldü.
Bu dönemde Meta hisseleri yaklaşık yüzde 2 oranında değer kaybederken, Alphabet hisseleri yüzde 24 oranında yükseliş kaydetti.
Yatırımların yönü altyapı sağlayıcılarına dönüyor
Yarı iletken üreticilerinin hisselerinde gözlenen bu yükseliş, yatırımcıların sermayelerini büyük ölçekli bulut ve internet hizmet sağlayıcılarından yapay zeka teknolojisinin gelişimini doğrudan destekleyen donanım üreticilerine kaydırmasıyla açıklanıyor.
İngiltere merkezli finans kuruluşu Barclays’in analistlerinden Anshul Gupta, konuya ilişkin değerlendirmesinde, yatırımcıların kaynaklarını doğrudan yapay zekanın fiziki altyapısını kuran şirketlere yönlendirdiğini belirtti.
Bu süreçte şirketlerin açıkladığı mali sonuçlar da piyasadaki büyümeyi destekliyor.
Geçtiğimiz hafta mali tablolarını açıklayan Micron, yapay zeka teknolojilerine yönelik talep artışının bellek fiyatlarını yukarı çekmesi sayesinde çeyrek dönemlik gelirini dört katından fazla artırdığını bildirdi. Şirketin brüt kar marjı ise bu dönemde yüzde 84,9 oranında yükseldi.
Intel, yapay zeka hesaplama işlemlerinin kullanıcı cihazları üzerinde gerçekleştirilmeye başlanmasıyla merkezi işlem birimlerine (CPU) yönelik talebin geri dönmesinden fayda sağlıyor.
Grafik işlemci (GPU) pazarında Nvidia ile rekabet halinde olan AMD ise bu alandaki pazar payını geliştirmeyi sürdürüyor.
Tedarik zincirinin diğer halkalarında da büyüme gözleniyor
Yapay zeka altyapısına yönelik talep artışı, yalnızca bellek ve işlemci üreticileriyle sınırlı kalmayıp tedarik zincirinin diğer alanlarında da etkisini hissettiriyor.
CNBC’nin analizine göre, ağ ekipmanları üreten Marvell Technology hisseleri geride kalan çeyrekte yaklaşık yüzde 200 oranında değer kazandı. İngiliz çip tasarımcısı Arm’ın hisselerinde ise yüzde 134 oranında yükseliş kaydedildi.
Sektördeki genel eğilimi takip eden ve yarı iletken hisselerinden oluşan VanEck Semiconductor ETF fonu, çeyrek dönemde yüzde 71 oranında değer kazandı.
Bu gelişme, fonun faaliyete başladığı 2000 yılından bu yana kaydettiği en güçlü çeyrek dönemlik performans olarak kayıtlara geçti.
Amerika
JPMorgan: Doların hâlâ rakibi yok

JPMorgan tarafından ABD’nin 250. kuruluş yıl dönümü vesilesiyle yayınlanan raporda, ülkenin küresel finansal piyasalarındaki egemenliğinin devam ettiği vurgulandı.
ABD’yi yarı kartal yarı ahtapot olarak bilinen efsanevi “Aquilaceph” yaratığına benzeten banka, artan federal borç ve siyasi istikrarsızlığa rağmen dolar ve yurt içi varlıkların dünya ekonomisi üzerindeki sağlam kontrolünü nasıl sürdürdüğünü inceliyor.
Analiz, “Sell America” hareketinin acil bir tehdit oluşturmadığını belirtirken, doların derin likiditesi ve yuanı gibi geçerli alternatiflerin bulunmaması nedeniyle rakipsiz rezerv para birimi olmaya devam ettiğine dikkat çekiyor.
Metin, yapay zekanın üretkenlik üzerindeki dönüştürücü potansiyelini vurgulamakla birlikte, hisse senedi piyasasındaki yoğunlaşma ve hukukun üstünlüğündeki olası bir gerilemeden kaynaklanan risklere karşı uyarıyor.
JPMorgan, iktisadi altyapısı ve kurumsal kârlılığının hâlâ dünyanın geri kalanından önde olması nedeniyle, ABD’nin yabancı sermayeyi büyük ölçüde çekmeye devam ettiği sonucuna varıyor.
JPMorgan Varlık ve Servet Yönetimi’nin Piyasa ve Yatırım Stratejisi Başkanı Michael Cembalest imzasıyla yayınlanan 44 sayfalık raporda, ABD’nin piyasa egemenliğinin nedenleri de sıralanıyor.
ABD’nin küresel piyasalardaki egemenliğinin kaynakları
Bunlar arasında doların rezerv para statüsünü koruması; Amerikan varlıklarına yatırılan yabancı sermaye akışları; hisse senetleri piyasasının üstün performansı; neredeyse tüm önemli sektörlerde Avrupa, Japonya ve Çin’e kıyasla tutarlı bir şekilde daha yüksek aktif kârlılığı ve özkaynak kârlılığı; AI alanındaki liderlik; enerjide kendine yeterlik ve aktif dayanıklılık yer alıyor.
JPMorgan, bu “hakimiyetin” potansiyel orta vadeli risklerle karşı karşıya olduğunu belirtiyor. Enflasyon ve federal borç bir yana, ABD varlıklarının hakimiyetine yönelik en büyük tehditler, hukukun üstünlüğü alanındaki artan öngörülemezlik ile federal hükümetin bilime yönelik fon kesintileri ve bilimsel uzmanlığın marjinalleştirilmesi.
Doların, küresel finansal etkisinin istikrarı, yapay zeka kaynaklı muazzam bir verimlilik patlaması beklentisi ve geçerli bir alternatifin bulunmaması nedeniyle, “karamsar öngörüleri büyük ölçüde göz ardı ederek” yüksek federal borca rağmen dayanıklılığını koruduğuna işaret eden banka, doların gücünü koruma nedenlerini de sıralıyor.
Küresel finansal göstergelerde istikrara dikkat çeken Cembalest, doların sınır ötesi kredilerdeki payının, uluslararası borçlanma senetlerinin, döviz hacimlerinin, ihracat faturalandırmasının, SWIFT ödemelerinin ve resmi döviz rezervlerinin istikrarlı bir eğilim sergilediğinin altını çiziyor.
Doların küresel döviz rezervlerindeki payı 2020’den bu yana %3 oranında düşmüş olsa da, bu sermaye büyük rakiplere değil, tamamen diğer para birimlerine (Singapur doları ve Kore wonu gibi) kaydı.
Üstelik aynı dönemde avro, yen, sterlin ve yuanın döviz rezervlerindeki payları da azaldı.
Yuan, dolara alternatif olamıyor
“Göreceli verimlilik şokları”nı doların telafi ettiğini vurgulayan yazar, bir başka önemli gerekçe olaraksa doların “net bir halefinin olmamasına” işaret ediyor.
Çin ekonomisi büyüklük açısından ABD’yi geride bırakmış olsa da rezerv para birimi statüsü sadece GSYİH büyüklüğünden çok daha fazlasını gerektirir. JPMorgan bu statünün büyük ölçüde piyasa derinliğine, likiditeye, temerrüt çözümlerinin netliğine ve mülkiyet haklarının tam olarak güvence altına alınabilmesine bağlı olduğuna vurgu yapıyor.
Tarihsel bir örnek olarak, doların nihayetinde sterlinin yerini alarak baskın küresel para birimi haline gelmesi için ABD ekonomisinin Birleşik Krallık ekonomisinin 3,5 ila 5 katı büyüklüğe ulaşması gerekmişti.
Yuanın dünya rezerv para birimi haline gelmesi fikri şu anda “saçma” olarak görülüyor. Çin, tarihin en büyük para genişlemelerinden biri yoluyla iktisadi büyümesini hızlandırdı; yurt içi bankacılık varlıkları ~60 trilyon dolara, yani küresel GSYİH’nin yaklaşık %50’sine ulaştı.
Fakat para yaratma süreci büyük ölçüde merkez bankasının kontrolü dışında olduğu için Çin, ödemeler dengesi krizini önlemek amacıyla kapalı ve sıkı bir şekilde düzenlenmiş bir sermaye hesabına güvenmek zorunda ve bu kapalı sermaye hesabı, rezerv para birimi statüsüyle tamamen bağdaşmıyor.
Çin bugün sermaye hesabını tamamen açarsa, ortaya çıkacak muazzam sermaye çıkışları yuanı çökertip emlak ve hisse senedi piyasalarında bir çöküşü tetikleyebilir.
AI çılgınlığında ABD başı çekiyor
Rapora göre yapay zeka, ABD’de hem şirket kârlılığının hem de piyasa yoğunlaşmasının en büyük itici gücü olarak işlev görüyor.
Bu durum, yazarın “yatırımcı coşkusu” olarak adlandırdığı bir atmosfer yaratıyor ve “tüm yapay zeka yumurtalarını tek bir sepete koymaya” neden oluyor.
2022’de ChatGPT’nin piyasaya sürülmesinden bu yana, yapay zeka sektörü S&P 500’ün getirilerinin, kârlarının ve sermaye harcamalarının %65 ila %80’inden sorumlu (JPMorgan, halka açık 42 yapay zeka ile ilgili şirketten oluşan ve izlenen bir sepeti temel alıyor).
Büyük teknoloji şirketlerinin son dönemdeki kârlılığının önemli bir kısmı, yapay zeka girişimlerinin artan değerlemeleriyle doğrudan bağlantılı.
2026’nın ilk çeyreğinde, OpenAI ve Anthropic gibi yapay zeka laboratuvarlarındaki değer kazanmış pozisyonları içeren “diğer gelirler”, Google’ın kârının %60’ını, Amazon’un kârının %51’ini ve NVIDIA’nın kârının %27’sini oluşturdu.
JPMorgan’a göre AI, mutlak kârları artırmış olsa da, AI altyapısını kurmak için gereken devasa sermaye harcamalarının kâr marjları üzerinde baskı yaratması bekleniyor.
Konsensüs tahminleri, “hiperskalerler” olarak bilinen büyük AI laboratuvarlarının sermaye harcamalarının artacağına ve serbest nakit akışı marjlarının düşeceğine işaret ediyor.
Bu da büyük teknoloji şirketlerinin harcamalarını finanse etmek için borç piyasalarına giderek daha fazla başvurmasına neden oluyor.
Öte yandan mega sermayeli teknoloji şirketleri ve yapay zekanın başarısı, hisse senedi piyasasının giderek daha yoğunlaşmasına yol açmış durumda.
Şu anda ABD’nin en büyük 10 hisse senedi, S&P 500’ün toplam piyasa değerinin yaklaşık %40’ını temsil ediyor ki 2015’te bu oran sadece %17 idi.
Genel hisse senedi yoğunlaşmasının ötesinde, yapay zeka patlaması birkaç belirli alanda son derece yoğun bağımlılıklar yarattı. Örneğin NVIDIA, yapay zeka hızlandırıcı pazarında son derece yoğun bir paya sahip fakat Google, Meta ve Amazon gibi bulut sağlayıcılarının kendi özel uygulama odaklı entegre devrelerini (ASIC’leri) giderek daha fazla geliştirmesiyle, bu payın 2023’teki %85 seviyesinden 2026’ya kadar kademeli olarak yaklaşık %75’e düşeceği tahmin ediliyor.
Teknoloji donanımı ve yazılımı, ABD’nin toplam GSYİH büyümesindeki payını giderek daha yoğun bir şekilde oluşturuyor.
Yapay zeka yatırımları ise ekonominin diğer alanlarındaki büyümeyi frenleyen etkileri dengelemeye yardımcı oluyor.
Ayrıca, büyük hiper ölçekli şirketler, gelecekteki tüm özel sermaye harcamaları tahminlerinin son derece yoğun bir kısmını temsil ediyor.
Pazarın ilk on şirketinde %40’luk bir yoğunlaşma oranı yüksek görünse de, yazar, küresel açıdan bakıldığında ABD’nin hâlâ dünyadaki en az yoğunlaşmış hisse senedi piyasalarından birine sahip olduğunu ve sadece Japonya ile Hindistan’ın daha düşük yoğunlaşma seviyeleri gösterdiğini ileri sürüyor.
Emek üretkenliğinde “G10” ülkelerini ABD sürüklüyor
JPMorgan’ın aktardığına göre ABD, hem işgücü verimliliği (çalışılan saat başına üretim ile ölçülür) hem de toplam faktör verimliliği açısından G10 ülkelerinin geri kalanının önünde yer alıyor.
Toplam faktör verimliliği, özellikle önemli bir gösterge; zira bu gösterge, iktisadi çıktının sadece işgücü veya sermaye gibi fiziksel girdilerin eklenmesiyle sağlanmayan kısmını temsil eder.
Bu terim, bir ekonominin kaynakları mal ve hizmetlere ne kadar verimli bir şekilde dönüştürdüğünü ölçer ve teknolojik ve operasyonel inovasyonun temel bir göstergesi olarak işlev görür.
Rapora göre kesin nedenleri tam olarak belirlemek zor olsa da, ABD’deki verimlilik, üretken yapay zekanın (özellikle 2022 sonlarında piyasaya sürülen ChatGPT) ortaya çıkmasından bu yana belirgin bir şekilde hızlandı.
Bu verimlilik artışları özellikle teknoloji odaklı alanlarda yoğunlaşmış durumda. Örneğin enformasyon sektöründe verimlilik artışı, COVID öncesi dönemde yıllık bazda %5,0 iken, GPT sonrası dönemde %8,7’ye sıçradı. BT veri işlemede verimlilik artışı neredeyse iki katına çıkarak, COVID öncesi %8,0’dan GPT sonrası etkileyici bir seviye olan %15,2’ye yükseldi.
Çin ve Hindistan gibi bazı gelişmekte olan piyasalar şu anda ABD’den daha yüksek mutlak verimlilik artış oranları sergilese de, yazar bunun temel nedeninin bu ülkelerin çok daha düşük bir iktisadi gelişmişlik seviyesinden yola çıkmaları olduğuna dikkat çekiyor.
Rapora göre ABD, aslında 1917 ile 1927 yılları arasında elektrik motorlarının ve içten yanmalı motorun piyasaya sürülmesi ile sermaye piyasalarının derinleşmesinin tetiklediği benzer bir hızlı gelişimsel verimlilik patlaması yaşamıştı.
Amerika2 hafta öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Avrupa1 hafta önceKuzey Akım sabotajında ‘porno filmi kılıfı’ iddiası
Görüş1 hafta önceHeidegger’in kulübesindeki Avrupa solu
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz iktisatçı Pettifor: Yapay zeka çöküşü kaçınılmaz bir krize yol açacak
Rusya2 gün önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Dünya Basını2 hafta önceForeign Policy: İran, Vietnam’dan Daha Ağır Bir Yenilgi
Dünya Basını2 hafta önceİran savaşı küresel güç dengelerini nasıl yeniden şekillendirdi?
Dünya Basını1 hafta önceVaroufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi












