Bizi Takip Edin

Avrupa

Alman ekonomisi: Avrupa’nın iktisadi motoru dağılıyor mu?

Yayınlanma

Almanya’nın Yeşil Ekonomi Bakanı Robert Habeck, geçen ay alışılmadık bir uyarıda bulundu. Ukrayna’nın Rusya ile imzaladığı doğalgaz transit anlaşması gelecek yılın sonunda sona erdikten sonra uzatılmazsa, Almanya sanayi kapasitesini azaltmak ve hatta kapatmak zorunda kalacaktı.

Aynı zamanda başbakan yardımcısı olan Habeck, bu sert uyarısını Almanya’nın doğusunda düzenlenen bir ekonomi konferansında yaptı. Mekan manidardı: Almanya için Alternatif (AfD), doğulu seçmenler arasında birinci sırada görünüyordu ve onları bu partiye çeken en büyük unsurlardan biri de ‘Alman ekonomik mucizesi’nin oralara pek uğramamasıydı. Habeck’e göre, politika yapıcılar enerji arzını güvence altına alacak önlemler alınmadan, ekonominin etkilenmeyeceğini varsayarak aynı hatayı tekrar yapmaktan’ kaçınmalılardı.

Büyüme verileri: İmalat sektöründe alarm zilleri çalıyor

Avrupa’nın iktisadi olarak bir numarası Almanya’nın Ukrayna savaşı, Rusya’ya yönelik yaptırımlar, enerji sorunu ve ABD’deki ‘korumacı’ politikalar nedeniyle zor durumda olduğu genel kabul görüyor.

Örneğin Alman ekonomisi, iki çeyrek üst üste küçülerek teknik olarak resesyona girdi. Bugün (24 Temmuz) açıklanan verilere bakılırsa, Almanya Bileşik PMI Üretim Endeksi üst üste üçüncü ayda da gerileyerek Haziran ayındaki 50,6 seviyesinden 48,3’e düştü. Endeks Ocak ayından bu yana ilk kez 50’nin altında daralma bölgesine girmiş oldu. Mallara yönelik talebin hızla düşmesiyle imalat üretim seviyeleri Mayıs 2020’den bu yana en hızlı düşüşü yaşadı.

Hizmet sektörü de ivme kaybetti ve büyüme son beş ayın en düşük seviyesine ulaştı. Sektör genelinde yeni işler yeniden düşüşe geçerek toplam yeni iş girişlerinde üç yıldan uzun bir süredir görülen en keskin düşüşe yol açtı. Müşteri tereddütleri, stok eritme, yüksek enflasyon ve artan faiz oranları, hem mal hem de hizmet talebindeki düşüşe neden olan faktörler olarak gösteriliyor.

Almanya’da özel sektör genelinde istihdam artış hızı Temmuz ayında önemli ölçüde yavaşladı ve genel istihdam yaratma oranı neredeyse iki buçuk yılın en zayıf seviyesinde gerçekleşti. Hizmet sektöründe işe alımlarda yavaşlama görülürken, imalat sektöründe bordro rakamlarında marjinal bir düşüş yaşandı.

İmalat sektöründeki istihdamın azalması ve hizmet sektörünün işe alımları azaltması nedeniyle işsizlik oranının yükselmeye devam edeceği düşünülüyor. Ayrıca, hizmet sektörü Temmuz ayında girdi ve çıktı fiyatlarında bir artış yaşadı ve enflasyonun hızlı bir şekilde yavaşlayacağına dair umutlar bir başka bahara ertelendi. İmalat sektöründe ise girdi maliyetlerinin artışında bir azalma görüldü.

Sanayi lobisi karamsar

Almanya’daki ‘sanayisizleşme’ tartışmalarında en büyük gürültüyü Alman sanayicilerin kopardığı da aşikar.

Örneğin Alman Sanayi Federasyonu (BDI), sadece büyük şirketlerin değil, KOBİ’lerin de faaliyetlerinin bir kısmını Almanya dışına taşımayı planladığını söylüyor. 

BDI Başkanı Siegfried Russwurm, CNBC’ye verdiği mülakatta, “Merkezi Almanya’da bulunan birçok işletme küresel olarak iyi durumda, ancak kendi ülkelerindeki operasyonlarda zorlanıyorlar,” diyor ve mevcut iklimde şirketlerin karşılaştığı ek baskıları ‘bürokrasi ve yavaş yönetim’ olarak sıralıyor. Russwurm, Alman ekonomisinin de 2023 yılında yatay seyredeceğini, küresel GSYİH’nin yüzde 2,3 büyümesi durumunda ülkesinin ‘geride kalacağını’ söyledi.

Otomotiv sektörü küçülüyor

Almanya’nın belki de en önemli endüstrisi diyebileceğimiz otomotiv sektöründe de işler iyi gitmiyor.

Sektör, COVID-19 öncesine kıyasla önemli ölçüde küçüldü. Handelsblatt’ın aktardığı verilere göre, sadece Volkswagen, Audi, BMW ve Mercedes-Benz, Ocak-Mayıs 2023 döneminde, 2019’un aynı dönemine kıyasla kendi kıtalarında yarım milyon daha az binek otomobil üretti. Bu, neredeyse yüzde 20’lik bir düşüşe karşılık geliyor.

COVID-19 kapanmaları ve yarı iletken ve kablo demeti eksikliği 2020 ile 2022 yılları arasında otomobil üretimini yavaşlatmıştı. O dönemde talep arzı aşmış, üretici şirketler de yüksek fiyatlar talep edebilmiş ve kısa süreli pandemi ödeneklerin yardımıyla üretim kayıplarını telafi edebilmişti.

Pandeminin ardından, tedarik zincirlerinin de artık büyük ölçüde sağlam olduğu düşünülüyordu. Bu nedenle sektör 2023 yılı için üretimde güçlü bir toparlanma bekliyordu. Fakat son veriler, bu beklentinin fazla iyimser olduğuna işaret ediyor.

Çin rekabeti Almanların dengesini bozdu

Otomotiv sektöründeki yeni oyuncu Çin’in Avrupa pazarına hızlı girişi de Almanya’yı düşündürüyor. Geçen Ekim ayında Alman araç kiralama şirketi Sixt’in yaptığı bir anlaşma Almanları endişelendirmişti: Sixt, Avrupalı ya da Alman bir şirketle değil, Çinli otomobil üreticisi BYD ile önümüzdeki yıllarda 100.000 elektrikli otomobilin satın alınmasını içeren bir anlaşma imzaladı.

BYD ve NIO gibi Çinli otomobil üreticilerinin araçlarını Avrupa pazarlarında satmaya başladığına dair haberler, Alman üreticilerin geleceğine ilişkin soru işaretlerini daha da artırdı. Örneğin Almanya’nın en büyük bulvar gazetesi BILD, geçen Mayıs ayında, yeni tedarikçilerin hızla artan pazar paylarına atıfta bulunarak, “Çin otomobilleri Avrupa’ya akın ediyor,” manşetini atıyordu.

Çin’deki elektrikli otomobil pazarına hakim ilk 10 firma arasında da hiç Alman şirket yok. Dünyanın en büyük otomotiv pazarında Alman şirketlerin payı hâlâ yüzde 19, ama iş elektrikli araçlara gelince bu oran yüzde 5 civarında.

Nitekim Alman Mühendisler Birliği (VDI) tarafından yapılan ve 25 Mayıs’ta yayınlanan bir ankette, Almanların %55’inin ‘10 ya da 15 yıl içinde en iyi otomobillerin hala Almanya’dan çıkacağını’ düşünmedikleri ortaya çıktı.

Sadece %12’lik bir kesim kesin olarak böyle düşündüğünü söylerken, %33’ü kesin olmamakla birlikte bunun muhtemel olduğuna inandığını belirtti.

İçeriye ve dışarıya yatırımlar arasındaki makas açılıyor

İmalat sanayisindeki düşüş, yavaşlayan tüketici harcamaları ve zayıf ihracat artışı, yüksek enflasyon ve artan borçlanma maliyetleri ile birleşerek Alman ekonomisinin son iki çeyrekte küçülmesine neden oldu.

Buna bir de yatırım sorunları ekleniyor. Köln merkezli Alman Ekonomi Enstitüsü, OECD verilerine dayanarak, 2022 yılında Alman şirketlerinin yurt dışına yaptığı yatırımlar ile ülkeye yapılan ticari yatırımlar arasındaki farkın kayıtlardaki en büyük fark olduğunu söyledi.

Almanya’nın ticari yatırım çekme kabiliyeti geçen yıl büyük bir düşüş yaşadı. Dışarıya 135 milyar avrodan fazla doğrudan yabancı yatırım (FDI) giderken ülkeye sadece 10,5 milyar avro FDI girdi.

Enstitünün hazırladığı raporda, Alman şirketlerinin yurt dışına yaptığı yatırımların yüzde 70’inin diğer Avrupa ülkelerine gittiği belirtilerek, bunun ‘Avrupalı komşuların yatırımlarının çökmesini özellikle endişe verici’ hale getirdiği ifade ediliyor. Enstitüye göre, Almanya’nın sorunlarının birçoğu kendi iç aksaklıkları ile ilgili: yüksek kurumlar vergisi, aşırı bürokrasi ve kötü durumdaki altyapı. Bu tespitlerin, Avrupa’nın ‘liberteryen’-sağcı hareketlerinden gelen eleştirilerle mükemmel bir uyum taşıdığını, şimdilik not edip geçiyoruz.

ABD’nin ‘savaş ilanı’

Almanya’da Amerikan çıkarlarının en önemli savunucularından Yeşiller’e mensup bir siyasetçinin uyarıları tuhaf görünebilir, ama Habeck’in uyarıları yazının başındaki sözleriyle kalmadı.

Aynı Habeck, Hazirana ayındaki bir konferansta, “[Amerikalılar] yarı iletkenlere sahip olmak istiyorlar, güneş enerjisi endüstrisini istiyorlar, hidrojen endüstrisini istiyorlar, elektrolizörleri istiyorlar,” dedi ve Biden yönetiminin Enflasyonu Düşürme Yasası (IRA) kapsamında devreye soktuğu devlet sübvansiyonları için, “Bu savaş ilanı gibi bir şey,” ifadelerini kullandı.

Financial Times’a (FT) inanacak olursak, Almanya’da ABD’ye karşı misilleme çağrıları artıyor. FT’ye konuşan üst düzey bir Alman yetkili, “İnsanlar DTÖ’ye. Ben de dedim ki: bir savaşın ortasındayız. Şimdi en büyük müttefikimizle kavga etmenin zamanı değil,” diyor.

‘Sanayisizleşme’ mi, ‘rekalibrasyon’ mu?

‘Yeşil dönüşüm’ ve ‘Çin ve Rusya’dan bağımsızlaşma’ söz konusu olduğunda, başını ABD’nin çektiği Avro-Atlantik dünyanın politik bir hamle yapması kaçınılmaz hale geliyor.

Burada tekelleşme ile el ele giden büyük bir yeniden yapılandırma var: Devlet-ekonomi birlikteliği perçinleniyor, sermaye ile devlet arasındaki çizgiler bulanıklaşıyor.

Alman Yeşil Bakan Habeck, BDI Sanayi Günü konferansında bu noktayı tüm açıklığıyla dile getiriyor: “Benim görüşüme göre Almanya hem yeni hem de mevcut şirketler için cazip bir yer. Elbette, malzeme endüstrileri yüksek enerji fiyatlarının bir sonucu olarak baskı altında, fakat alınması gereken siyasi kararlar var.”

Dünya kapitalist sisteminin bu noktasında, bir kez daha yoğunlaşmış bir ‘siyasal ekonomi’ dönemine giriyoruz. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın ve Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde’ın açıklamaları, ‘jeopolitik’ hedeflere bağımlı bir küresel iktisadi siyasetin ufukta olduğunu bildiriyordu.

Almanya da bu dünyanın parçası ve ‘yeşil dönüşüm’den ‘riskten arındırma’ya kadar bir dizi siyasi kararın uygulayıcısı. Nitekim ABD’nin IRA’sına yönelik ilk öfke, yerine ‘ayak uydurma’ya bıraktı. AB, Japonya ve Güney Kore, yeni yatırımları çekmek ya da daha fazla şirketin ABD’ye kaymasını önlemek amacıyla teknoloji ve temiz enerji sektörlerine sübvansiyonlar getirdi. Habeck’in, “Eğer ayak uyduramazsak, onlar [kilit sektörlere] sahip olacak ve biz olamayacağız. Acı gerçek bu,” sözleri, bir kabulleniş bile birlikte ihtirasa da işaret ediyor. Gerek Alman tekelleri, gerekse de Almanya’da imalat yatırımlarına sahip yabancı şirketler, başta Berlin olmak üzere Brüksel’i uyararak IRA’ya alternatif yaratmalarını istiyorlar. Tekel-devlet bütünleşmesinde yeni aşama, mutlaka ‘sanayisizleşme’yi gerektirmiyor: ‘Geleneksel’ sanayiler düşerken, ‘yeni-yeşil’ sanayiler devlet sübvansiyonları ile büyüyor. Almanya’nın doğusunda üç fabrikası bulunan İsviçreli güneş teknolojisi şirketi Meyer Burger CEO’su Gunter Erfurt, IRA’ya ve temiz teknoloji şirketlerine sağladığı teşviklere övgüler yağdırdıktan sonra şöyle diyor: “Biz Avrupalıların aksine Amerikalılar güneş teknolojisinin sadece rastgele bir tedarikçiden en iyi fiyata satın alabileceğiniz bir mal olmadığını, jeopolitiğin oyuncağı olma riski taşıdığını anladılar. Enerji dönüşümü için herkesin buna ihtiyacı var.”

Nitekim Mayıs ayında İsveçli batarya üreticisi Northvolt, Berlin’in projeye yüz milyonlarca avro aktarma sözü vermesinin ardından bir sonraki fabrikasını Almanya’da kurmayı taahhüt etti. Bu yarışı neredeyse ABD ve IRA kazanıyordu. Ama Berlin, artık pek geçici olmayacağı anlaşılan Geçici Kriz ve Geçiş Çerçevesi (TCTF) ile İsveçli devi elde tutmayı başardı. TCTF çerçevesi şimdi güneş enerjisi şirketlerine yardımcı olmak için de kullanılıyor. Haziran ayı sonunda Habeck’in bakanlığı, güneş modülleri veya bileşenleri üretmeyi veya bunları yapmak için gereken kritik hammaddeleri işlemeyi planlayan şirketler için yeni bir sübvansiyon programı için niyet beyanları istedi.

Yine Mayıs ayında Alman hükümeti, bazı işletmeleri yüksek maliyetlerden korumak amacıyla, enerji yoğun endüstriler için elektrik fiyatlarını sübvanse etmek üzere her yıl yaklaşık 4 milyar avro (4,4 milyar dolar) ayırmayı planladığını açıkladı. Habeck, sanayinin Almanya’da kalmasını istediklerini, elektrik sübvansiyonlarının da bunu amaçladığını belirtiyor.

Alman şirketleri ‘yeşil dönüşüm’den kazanabilir

Almanya Merkez Bankası Başkanı Joachim Nagel de 13 Nisan’da yaptığı açıklamada, Almanya’nın enerji krizinin ‘aşağı yukarı çözüldüğünü’ belirterek, ülkenin pandemi ve Ukrayna savaşının yarattığı çifte şoktan kurtulmasını sağlayacak ‘içsel bir güce’ sahip olduğunu söylemişti.

Nagel, “Alman endüstrisi durumla başa çıkmak için iyi bir kapasiteye sahip … ve bunun üstesinden geleceklerine ve pandemiden önce gördüğümüz seviyelere geri döneceklerine inanıyorum,” demişti.

Dahası, Avrupa’nın ‘yeşil teknoloji’ ihracatı, henüz Çin’in gerisinde olsa da hâlâ ABD’nin önünde. Almanya da ABD’yi yakalamaya doğru gidiyor gibi görünüyor (‘düşük karbon teknolojileri’ küresel ihracat pazar payında Almanya yüzde 12 civarında iken ABD yüzde 14 civarında). Ayrıca, ABD pazarına giriş yapan Alman şirketlerinin de bu işten kazançlı çıkacağı unutulmamalı.

Özellikle makine imalatçıları ve ekipman üreticilerinin rahatlığına dikkat çekmeliyiz. IRA sübvansiyonları sayesinde ABD’nin dört bir yanında yeni fabrikalar kuruluyor. Avrupa ekipmanı ve özellikle de Alman makineleri olmadan Kuzey Amerika’da fabrika kurmak çok zor.

Bu durumdan yararlananlardan biri de Almanya’nın güneybatısındaki Mulfingen’de bulunan ve motor ve havalandırma sistemleri üreten ebm-papst. IRA, şirketin elektrikli araç şarj cihazları ve megapack batarya depolama sistemleri için ürettiği soğutma fanlarına yönelik talebi artırdı.

ebm-papst’in Hava Teknolojisi Bölümü’nün Amerika kıtası CEO’su Mark Shiring, “IRA herkes için bir fırsat,” diyor. Şirketi, ABD genelinde planlanan yüksek hızlı elektrikli araç şarj cihazlarının yaygınlaştırılmasından faydalanmaya hazır.

Alman mali gücü teşvikler için hazır

Almanya ve Avrupa, bu konuda ABD’nin gerisinden gelse de, özellikle Almanya gibi mali gücü yüksek ve ihracata bağımlı bir ülkede sübvansiyon şemalarının genişletilmesi ve bürokrasinin gevşetilmesi mukadder. Amerikan çip devi Intel, ülkenin doğusundaki Magdeburg kentinde iki yeni fabrikaya 17 milyar avro yatırım yapmayı planladığını açıklamıştı. Alman hükümeti projeyi 6,8 milyar avro tutarında sübvanse etme sözü vermişti. Sonrasında Intel, yüksek enerji maliyetlerini gerekçe göstererek daha fazlasını istedi. İstediğini de aldı: Hükümet sübvansiyon seviyesini 9,9 milyar avroya yükseltmeyi kabul etti; Intel de yatırım hacmini 17 milyar avrodan 30 milyar avroya çıkardığını duyurdu.

2000’lerden önce de düşük büyüme oranları ve yüksek işsizlik nedeniyle Almanya’ya ‘Avrupa’nın hasta adamı’ muamelesi yapılıyordu. ‘Sanayisizleşme’ ya da ‘iktisadi gerileme’ yaygarasının bir kısmının, ‘geride kalmış’ sermaye kesimlerinden geldiği açık. Üstelik Ukrayna savaşı ile birlikte, Alman savunma sektörüne önemli bir kan pompalandığı da görülüyor. Gerek silah şirketleri, gerekse de onlara bağlı sanayiler, 2022 Şubat’ından beri görülmedik hisse rallileri yapıyorlar. AB’nin ekonomisini savaşa göre yeniden düzenleme arayışları da bazı tekellerin devletle bütünleşmesinin hızlanmasına ve onlar açısından ‘sanayisizleşme’nin hiç de gerçek olmadığına işaret edecek.

Gözden çıkarılabilecekler

Mesela Alman Tekstil Sanayi Birliği Başkanı Ingeborg Neumann, BDI etkinliğinde yaptığı konuşmada, “Enerji maliyetleri, işgücü sıkıntısı, bürokrasi; bizim için Almanya’da üretim yapmak artık cazip değil,” diyordu. Birincisi, Alman ekonomisinde tekstilin payı 1998’den bu yana azalıyor. Sektör hâlâ önemli bir istihdam kaynağı olsa da, gözden çıkarılabilir ya da yakınlardaki başka ülkelere, örneğin Orta ve Doğu Avrupa’ya taşere edilebilir. İkincisi, sektör temsilcisinin saydığı sorunlar, bir şekilde çözülebilir ya da hafifletilebilir: Rusya ile yeniden kurulan bağ; göçmen işgücünün ülkeye çekilmesi; devletin sermayenin işini kolaylaştıracak şekilde yeniden yapılandırılması; ihracat pazarlarına yönelik yeni teşvikler… Üstelik ihracata yönelik imalatçıların zor durumda olması, tablonun tamamını görmemize engel olmamalı: Alman ekonomisi son zamanlarda zorlanırken, ülkenin borsada işlem gören en büyük 40 grubundan oluşan Dax endeksi geçtiğimiz yıl %20 artarak tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı. Alman ekonomisinin hakimi hâlâ hizmetler sektörü ve hizmet sektörü ile imalatçılar arasındaki bu ayrışmanın devam etmesi bekleniyor.

BASF gibi kimya devleri zarar ediyor ve Alman operasyonlarını azaltıyor, bu doğru. Ama, ayrışmanın kendisi, her zaman ‘ekonominin kötü gittiği’ anlamına gelmeyebilir. Örneğin Siemens Energy Mali İşler Direktörü Maria Ferraro, “Şu anda piyasada gerçek bir ivme ile yeniden canlanma görüyoruz. Taşan bir sipariş defterimiz var,” diyordu. Ar-Ge’ye yapılan harcamalar ABD, Çin ve Japonya’nın ardından dünyada dördüncü. Dünya Patent Ofisi verilerine göre Avrupa’da alınan patentlerin yaklaşık üçte biri Almanya’dan geliyor. İnovasyon gücünün büyük bir kısmı Siemens ve Volkswagen gibi büyük şirketlerde yerleşik ve köklü endüstrilere odaklanmış durumda. Patent başvurularında sırasıyla şu sektörler öne çıkıyor: Ulaşım; Elektrikli makine, cihaz, enerji; ölçüm; mekanik elemanlar; bilgisayar teknolojisi. Almanya, diğer G7 ortaklarına göre hâlâ imalat sanayisinin önemli bir rol oynadığı bir ülke. Bloomberg de bir analizinde buna işaret ediyor ve dev Alman bankalarının, Wall Street’tekilerle kıyaslandığında hâlâ ‘cüce’ olduğuna işaret ediyor. Deutsche Bank ile Commerzbank’ın toplam piyasa değeri, JPMorgan şirketinin onda birinden daha az!

Alman sorunu ve AfD

Yaklaşık 20 yıl önce Almanya, ‘Avrupa’nın hasta adamı’ unvanını, özellikle Çin’den makine ve otomobillerine yönelik güçlü talebin etkisiyle sürekli bir refah dönemi başlatan iddialı bir ‘işgücü piyasası reformları’ paketi ile aşmıştı. Almanya, satın aldığından çok daha fazlasını ihraç ediyordu. Şimdi, Rusya ve Çin’den ‘ayrışma’, yeni bir duruma işaret ediyor. AfD’nin yükselişi, ‘ihracatçı Almanya’nın yeni dünyaya ayak uydurmadaki zorlanışı ile de açıklanabilir. AB içinde yeni ekonomik bölgelerin kurulmasından tutulsun da AB’nin ‘kontrollü dağıtılması’na kadar bir dizi öneri, düzen cephesinde zorlukları aşmaya yönelik politika önerileri. Alman ekonomisinin önemli bileşenlerinden KOBİ’ler, yani Mittelstand, ‘sanayisizleşme’ feryadının en büyük taşıyıcısı. AfD fenomenini bir sonraki yazıda bu açıdan değerlendireceğiz.

Avrupa

İngiltere ve Almanya askeri ortaklıkta yeni döneme giriyor

Yayınlanma

İngiltere ve Almanya, Rusya’ya karşı ortak savunma adımları kapsamında 2034 yılına kadar 2 bin kilometre menzilli yeni bir silah sistemi geliştirmeyi planlıyor. Gizli yürütülen Deep Precision Strike programı kapsamında hayata geçirilecek 35 milyar avro bütçeli projede, seyir füzesi ve hipersonik füze seçenekleri değerlendiriliyor.

İngiltere ve Almanya, savunma alanındaki ortaklıklarında yeni bir döneme adım atıyor. İngiliz The Telegraph ve Alman Die Welt gazetelerinin savunma kaynaklarına dayandırdığı haberine göre Londra yönetimi, Soğuk Savaş döneminden kalan “pasif ve yetersiz Almanya” algısını geride bırakarak, Berlin’i Rusya’ya karşı koyma sürecinde hayati bir ortak olarak değerlendirmeye başladı.

İngiltere’de Başbakanlık görevine gelen Andy Burnham döneminde iki ülke arasındaki askeri ilişkilerin daha da hız kazanması öngörülüyor.

İngiliz askeri kaynaklarından biri, Londra’nın uzun yıllardır Berlin’in savunma alanında üstlenmesini istediği ancak siyasi nedenlerle mümkün olmayan bu rolün artık gerçeğe dönüştüğünü ve ilişkilerde tamamen yeni bir başlangıç yapıldığını ifade etti.

35 milyar avroluk gizli füze projesi

İki ülkenin askeri ortaklığının en önemli adımı, “Deep Precision Strike” (DPS) adlı gizli füze programı oldu. Yaklaşık 35 milyar avro bütçesi bulunan bu amiral gemisi proje kapsamında, 2034 yılına kadar 2 bin kilometre menzilli bir füze geliştirilmesi hedefleniyor.

Çalışmalarda şu anda iki farklı alternatif üzerinde duruluyor. Bu seçeneklerden birincisini alçaktan uçan bir seyir füzesi, ikincisini ise ses hızının beş katını aşabilen bir hipersonik füze modeli oluşturuyor.

Mayıs ayında Financial Times gazetesi, Fransa’nın da İngiltere ve Almanya tarafından yürütülen uzun menzilli füze programına dahil olmak istediğini yazmıştı.

Ancak Die Welt gazetesinin analizine göre, Berlin ile Londra arasındaki DPS projesi, Avrupa savunmasında geleneksel olarak öne çıkan Almanya-Fransa ortaklığından bir kopuşu temsil edebilir.

Fransa ile ortak projeler sekteye uğradı

Almanya ile Fransa’nın haziran ayında sonlandırıldığını duyurduğu ortak savaş uçağı projesi FCAS’ın başarısızlıkla sonuçlanmasının arkasında, Berlin yönetiminin duyduğu memnuniyetsizlikler yer alıyor.

Alman tarafı, Paris’in projeyi öncelikle Almanya’nın finansal kaynaklarını kullanmak amacıyla tasarladığını ve askeri teknolojileri eşit düzeyde paylaşmaya yanaşmadığını savunuyor.

Gazetede yer alan değerlendirmelere göre, Fransız yetkililerin süreçteki yaklaşımları da iki ülke arasındaki ortaklığı zayıflatan unsurlardan biri oldu.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Almanya, tren istasyonlarında alkol tüketimini yasaklıyor

Yayınlanma

Alman demiryolu şirketi Deutsche Bahn, yolcuları ve personeli saldırılardan korumak amacıyla 15 Ekim itibarıyla ülkedeki tüm tren istasyonlarında alkol tüketimini yasaklamayı planlıyor. Güvenlik tedbirlerini artıran bu karar, 17 Temmuz’da alkollü bir yolcunun saldırısına uğrayan bir güvenlik görevlisinin hareket halindeki trenden düşerek ağır yaralanmasıyla sonuçlanan hadisenin ardından alındı.

Alman demiryolu şirketi Deutsche Bahn, hem yolcularını hem de çalışanlarını yönelik saldırılardan korumak amacıyla ülkedeki bütün tren istasyonlarında alkol tüketimini yasaklamaya hazırlanıyor.

Bild gazetesinin aktardığına göre, söz konusu yeni uygulama 15 Ekim tarihi itibarıyla yürürlüğe girecek.

Deutsche Bahn Yönetim Kurulu Başkanı Evelyn Palla, kuralların sıkılaştırılmasına ilişkin karar hakkında yaptığı açıklamada, garlarda ve trenlerde düzen ile güvenliği tesis etmek istediklerini vurguladı.

Palla, kendisi için tek önemli hususun çalışanların ve yolcuların korunması olduğunu ifade etti.

Söz konusu yasağın yürürlüğe konulması kararı, 17 Temmuz akşamı Offenburg ile Karlsruhe arasındaki demiryolu hattında meydana gelen bir hadisenin ardından alındı. Bölgesel bir trende gerçekleştirilen bilet kontrolü esnasında, alkollü bir yolcu ile görevliler arasında tartışma çıktı.

Trenin Ettlingen-Bruchhausen durağı yakınlarında seyrettiği sırada bir güvenlik görevlisi saldırıya uğrayarak hareket halindeki trenden aşağı düştü ve ağır yaralandı.

Bild gazetesinin haberinde, yaşanan bu son olayın federal polisin istatistiklerini de doğruladığı kaydedildi.

Emniyet verilerine göre, tren istasyonlarında meydana gelen tüm suçların yaklaşık üçte biri alkolün etkisi altındaki kişiler tarafından işleniyor.

İstasyonlarda alkol tüketimine artık müsaade etmeyeceklerini belirten Palla, yüksek miktarda alkol tüketilen noktalarda şiddet eğiliminin de arttığını çok sık gözlemlemek durumunda kaldıklarını dile getirdi.

Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesinin aktardığı ve Alman Bağımlılıkla Mücadele Merkezi (DHS) tarafından hazırlanan “Bağımlılık 2025” (Jahrbuch Sucht 2025) raporundaki veriler de ülkedeki tablonun boyutunu ortaya koyuyor.

Rapora göre Almanya’da nüfusun yüzde 20’sinden fazlası, sağlık açısından risk teşkil edecek düzeyde alkol tüketiyor.

Araştırma sonuçları, ülkede her yıl 47 bin 500 kişinin alkol kullanımıyla bağlantılı nedenlerden ötürü hayatını kaybettiğini gösteriyor.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Spahn’ın istifası Merz için fırsat olabilir

Yayınlanma

Friedrich Merz’in Berlin’deki en sadık destekçilerinden Jens Spahn’ın istifası, Almanya Şansölyesi için beklenmedik bir siyasi fırsat haline geldi.

Merz’in partisi Hıristiyan Demokrat Birliği’nin (CDU) meclis grubu başkanı Spahn, kendisi ve eşinin Almanya’da yasak olmasına rağmen ebeveyn olmak için ABD’de bir taşıyıcı anne kullandıklarını itiraf etmelerinin ardından cumartesi günü istifa etti.

Bu ayrılış ilk başta bir aksilik gibi görünse de Merz, istifayı kendi lehine çevirmek için hemen harekete geçti ve pazar günü kabine değişikliği olasılığını gündeme getirdi.

Kabine değişikliği Merz için cazip bir seçenek çünkü Spahn zaman zaman onun önünde bir engel teşkil ediyordu: 46 yaşındaki eski sağlık bakanı, sadece zaman zaman planlarına karşı çıkan bir parti içi rakip olmakla kalmayıp, koalisyon ortağı Sosyal Demokrat Parti (SPD) içindeki daha sol eğilimli politikacılar tarafından da sevilmeyen bir isimdi.

Spahn’ın ayrılmasıyla Merz, koalisyonu istikrara kavuşturmak için yeni bir CDU parlamento grubu başkanı seçebilir.

Kabine değişikliği ayrıca, sonbaharda yapılacak ve Almanya için Alternatif’in (AfD) iyi bir performans sergilemesi ve eylül ayında doğu Almanya’daki Saksonya-Anhalt eyaletinde mutlak çoğunluğu elde etmesi beklenen kritik eyalet seçimleri öncesinde siyasi bir “resetleme” yapmasına olanak tanıyacak.

Merz’in sözcüsü Stefan Kornelius, başbakanın şu anda bir sonraki hamlesini değerlendirdiğini söyledi.

Merz ve diğer üst düzey muhafazakarların önümüzdeki günlerde somut bir öneri sunması bekleniyor.

POLITICO’nun eline geçen ve milletvekillerine gönderilen bir mesaja göre, pazartesi günü yapılan CDU liderlik toplantısının ardından, muhafazakâr milletvekillerinden, devam eden yaz tatiline rağmen, önümüzdeki hafta çarşamba günü Bundestag’da yeni bir parlamento grup başkanı seçmek üzere bir toplantıya hazırlanmaları istendi.

Yeni bakan atamalarını da içeren daha kapsamlı bir kabine değişikliği olması durumunda, Bundestag’da tam bir oturum düzenlenmesi gerekecek.

Fakat bir kabine değişikliği siyasi açıdan da zorlayıcı olabilir. Eylül ayında Almanya’nın üç eyaletinde yapılacak eyalet seçimleri göz önünde bulundurulduğunda, Merz’in temel hedeflerinden biri iktidar mücadelelerini önlemek olacak.

Mecklenburg-Batı Pomeranya eyaletinde CDU’nun önde gelen ismi Daniel Peters, pazartesi günü POLITICO’nun Berlin Playbook Podcast’ine verdiği demeçte şunları söyledi:

“Yakında yeni personel kararları almalıyız. Bunu son derece önemli buluyorum. Eğer [Merz] kabine içinde de personel değişikliklerinin gerekli olduğuna inanıyorsa, o kararları verecektir. Şu an bunu yapmak için kesinlikle uygun bir zaman.”

Merz hükümetinin ve başbakanın kendisinin tarihsel olarak en düşük destek oranlarıyla karşı karşıya olduğu bir dönemde, kabine değişikliği faydalı olabilir.

Bu ayın başlarında yayınlanan en son ARD-DeutschlandTrend anketi sonuçlarına göre, Almanların yalnızca yüzde 13’ü Merz’in performansından memnun.

Bu, anketin yaklaşık 30 yıllık tarihinde görevdeki bir başbakan için kaydedilen en düşük destek oranı.

Merz’in stratejisi, bu sonbaharda parlamentodan örneğin emeklilik sisteminde gibi çok ihtiyaç duyulan reformları geçirerek destek oranlarını artırmak ve AfD’nin iktidara gelmesini önlemek.

Böylece seçmenlere, işleri halletmek için siyasi merkezin gerçekten de tek geçerli seçenek olduğunu gösterecektir; en azından hükümet içinde düşünce bu yönde.

Fakat bu önerilerin birçoğu “merkezci” seçmenler için de sancılı olacak ve Merz’in sadece 12 sandalye farkla sahip olduğu çok ince parlamento çoğunluğundaki yeterli sayıda üyeyi ikna ederek bu önerileri onaylatmak için yine de ciddi bir ikna çabası gerekecek.

Bu nedenle Merz’in, parlamento grup başkanı olarak yeni ve güçlü bir pozisyona yakın bir müttefikini önermesi bekleniyor.

Ortaya atılan isimler arasında şu anki başbakanlık ofisi şefi Thorsten Frei, CDU Genel Sekreteri Carsten Linnemann ve İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt yer alıyor.

Spahn, 2018’de CDU liderliği için Merz’e karşı yarışmış ama her ikisi de kaybetmişti. Üç yıl sonra, Merz’i yenmek için Armin Laschet ile güçlerini birleştirdi ve Laschet’in parti liderliğini kazanmasına yardımcı oldu.

Geçen yıl iktidara geldikten sonra Merz, Spahn’ı milletvekili grubu başkanı olarak atadı; bu hamle, hırslı bir rakibi ve stratejik bir siyasi düşünürü, yeni şansölyeye karşı parti içi muhalefeti yönetmekten alıkoyma çabası olarak değerlendirildi.

Ne var ki Spahn, SPD’nin daha sol kanadında da son derece sevilmeyen bir isimdi; oysa Merz’in reformlarını hayata geçirebilmesi için bu kesimin oylarına ihtiyacı vardı.

SPD’nin gençlik örgütü lideri Philipp Türmer, bir sosyal medya paylaşımında Spahn’ın ayrılışına bir bardak bira kaldırarak, kutlamalarının nedeni olarak Spahn’ın ABD’li teknoloji milyarderi Peter Thiel ile yakın olduğu iddialarını ve koronavirüs dolandırıcılığı iddialarını gösterdi.

Türmer, “Şampanya yoktu. Ama karşınıza çıkan her türlü kutlamadan en iyi şekilde yararlanmak gerekir,” dedi.

Spahn’ın adı, internete sızan Thiel’in gizli cemiyeti “Dialog”un katılımcı listesinde de yer alıyordu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English