Bizi Takip Edin

Avrupa

Almanya’nın Mélenchon rahatsızlığı

Yayınlanma

Fransa’da önümüzdeki sene yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde iddialı olan Jean-Luc Mélenchon, Berlin’de rahatsızlık yaratıyor.

Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) lideri Jean-Luc Mélenchon, Fransa cumhurbaşkanı olması halinde, on yıllardır Avrupa entegrasyonunun temelini oluşturan ama kendisinin esas olarak Berlin’in çıkarlarına hizmet ettiğine inandığı Alman-Fransız ortaklığını altüst etmeye çalışacağını belirtiyor.

Fransa’daki kritik cumhurbaşkanlığı seçimlerine hâlâ dokuz ay var fakat anket sonuçları, Mélenchon’un kampanyaya güçlü bir başlangıç yapması ve solun geri kalanı arasındaki iç çekişmeler nedeniyle, ikinci turda Le Pen’e rakip olabilecek en güçlü adaylardan biri konumuna geldiğini gösteriyor.

POLITICO’ya göre bu durum Berlin’de pek de cesaret verici bir ihtimal olarak görülmüyor.

Mélenchon, 2015 yılında Alman modeline duyduğu küçümsemeyi bir kitapta ele almıştı. Bu ay ise, AB’nin temelini oluşturan geleneksel Paris-Berlin ittifakından kesin bir kopuş göstererek, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Almanya Şansölyesi Friedrich Merz arasında nükleer caydırıcılıktan sanayi politikasına kadar uzanan konularda yakın zamanda imzalanan bir dizi anlaşmaya bağlı kalmayacağını açıkladı.

Şu anda Ren Nehri’nin öteki yakasındaki iktidar çevrelerinde Mélenchon’un zaferi olası görülmüyor ve son anketler, ikisi de ikinci tura kalırsa Le Pen’in onu rahatlıkla yeneceğini gösteriyor.

Fakat Alman milletvekilleri, bu “antikapitalistin” yaratabileceği tahrip edici potansiyelin farkında.

Almanya, Fransız Ulusal Birlik partisi ile temasa geçti

Örneğin, Fransız-Alman ilişkileri konusundaki çalışmalarıyla tanınan, CDU’lu milletvekili Roland Theis, “Mélenchon’un Avrupa politikasının kilit konularındaki siyasi duruşu, Almanya’ya karşı düşmanca tavrı… onu Fransız-Alman işbirliği için büyük bir sorun haline getirecek,” dedi.

Berlin, Le Pen’in zaferi ihtimaline çok daha fazla odaklanmış durumda; zira bu durum da kendine özgü bir dizi sorunu beraberinde getirecek.

Le Pen’in babası Jean-Marie Le Pen, partisini Nazi işbirlikçileriyle birlikte kurmuş ve Holokost’u önemsiz göstermesiyle kötü şöhret kazanmıştı.

Genç Le Pen, partisi Ulusal Birlik’i (RN) geçmişinden uzaklaştırmaya çalışmış, hatta babasını partiden kovmuş olsa da, hâlâ Avrupa Birliği’ne yapılan Fransız katkı paylarını kesintiye uğratmaya yemin etmiş sert bir “Avrupa karşıtı.”

Bu kritik seçim öncesinde Almanya ve Fransa, ortak AB hedefleri üzerindeki çalışmaları ortaklaşa hızlandırdı.

Fakat bu aciliyetin, Le Pen’in başkanlığından önce “işleri halletmekten” ziyade iktisadi zorunluluktan kaynaklandığını belirtiyorlar.

Fakat Mélenchon da mevcut Alman hükümeti için bir tehdit oluşturuyor. Yeşiller milletvekili ve Bundestag’ın Avrupa İşleri Komisyonu Başkanı Anton Hofreiter, “Mélenchon’un cumhurbaşkanlığı, en üst düzeydeki ikili ve Avrupa işbirliğini önemli ölçüde zorlaştıracaktır,” dedi.

Hofreiter, savunma kapasitelerini örnek göstererek, bunun Fransız katılımı olmadan Avrupa projelerinin hayata geçirilmesine yol açabileceği konusunda uyarıda bulundu.

Mélenchon’un Brüksel ve Berlin’e karşı duyduğu antipati, Le Pen’in Avrupa şüpheciliğini besleyen milliyetçi duygudan çok, özellikle Almanya’ya yönelik ideolojik muhalefetten kaynaklanıyor.

LFI milletvekili ve Fransa Ulusal Meclisi Dışişleri Komisyonu üyesi Aurélien Taché, “Almanlar, Avrupa’ya ordoliberalizmi [devlet denetimi altında, Alman esintili bir serbest piyasa ekonomisi vizyonu] dayatıyor. Biz Avrupa karşıtı değiliz; ordoliberalizme karşıyız,” dedi.

LFI, AB’nin merkezinde bir “Fransız-Alman motorunun” var olmadığını, bunun yerine Almanların kendi gündemlerini AB’ye dayatmaya çalıştığını savunuyor.

Mélenchon ise, Fransa’nın Çin’in yanı sıra Afrika’daki Fransızca konuşulan ülkeler ve Güney Amerika ülkeleriyle bağlarını güçlendirmesini istiyor.

ABD’yi “emperyalist bir tehlike” olarak görürken, Alman hükümeti transatlantik ilişkileri dış politikasının en önemli unsuru olarak görüyor.

Mélenchon, Almanya’nın serbest piyasa ekonomi modeline olan derin bağlılığına karşı çıkıyor ve bunun yerine planlı ekonomiyi savunuyor.

Mélenchon ayrıca Almanya’nın yeniden silahlanmasına ve topraklarında ABD nükleer silahlarının devam eden varlığına da eleştirel yaklaşıyor ve bu durumun “komşu ülkeler için ciddi güvenlik endişeleri yarattığını” belirtiyor.

Berlin, Ukrayna savaşı ve ABD’nin Avrupa’dan geri çekilmesinin ardından Avrupa’nın baskın askeri gücü olmayı hedefliyor.

Mélenchon’un 2015 yılında yayımlanan ve alt başlığı “Alman Zehri” olan “Bismarck’ın Ringa Balığı” adlı kitabı, o dönemde Fransa’da düşük işsizlik oranı ve güçlü büyüme oranları nedeniyle Almanya’yı bir politika modeli olarak gören birçok politikacıya yanıt niteliğindeydi.

Mélenchon, o dönemde Fransa’dakinden birkaç puan daha yüksek olan Almanya’daki yoksulluk oranını ve düşük doğum oranlarını, bu modelin başarısızlıklarına örnek olarak göstermişti.

Kitabın tanıtım yazısında şöyle deniyordu:

“Amacım, Almanya’ya hayran olan pek çok yorumcuyu çevreleyen mutluluk perdesini yırtıp atmak. Gözlerimizin önünde bir canavar doğdu: düzenlemelerden arındırılmış finansın ve kendini buna adamış, nüfusunun hızla yaşlanmasından dolayı harap olmuş bir ülkenin çocuğu.”

Fransız medyasının bir kısmı, hatta sol eğilimli Libération gazetesi bile, kitabı aşırı derecede “Almanofobik” bulmuştu.

Mélenchon kitapta kışkırtıcı bir üslup benimsiyor ve “Alman hükümetleriyle siyasi çatışma, halkların kurtuluşu için şartlardan biridir,” diyor.

Mélenchon ayrıca, bu ayın başlarında yayınlanan yaklaşık 20 sayfalık bir dış politika analizinin ortak yazarı.

Bu analizde, Washington’un ittifaka karşı “açıkça düşmanca” tutumu nedeniyle NATO’dan çekilme de dahil olmak üzere, bazı temel uluslararası önceliklerini özetliyor.

Öte yandan Le Pen’in partisi RN, yalnızca NATO’nun entegre komutasından ayrılmayı öneriyor.

Belgede ayrıca, bir üye ülkeye saldırı olması durumunda diğer üye ülkelerden yardım ve destek sağlanmasını garanti eden AB’nin 42. maddesini Fransa’nın taahhüt etmesi gerektiği belirtildi.

Hatta bu maddenin Grönland gibi AB ülkeleriyle “bağlantılı” topraklara da genişletilmesinin “mutlak bir öncelik” olduğu ifade edildi.

Fakat Mélenchon ve ortak yazarları, Fransa’nın “aşırı Atlantikçilikle karakterize edilen” AB içinde hiçbir şekilde “coğrafi bir bloğa zincirlenmemesi” gerektiği konusunda ısrar ettiler.

Mélenchon, Fransa’nın bir başka komşusu olan İspanya ile ilişkileri güçlendirmeye çok daha fazla ilgi duyuyor. İspanya’nın merkez sol Başbakanı Pedro Sánchez’i, Trump ve İsrail’e karşı sergilediği eleştirel yaklaşımı nedeniyle kendisine daha uygun bir müttefik olarak görüyor.

Öte yandan Berlin, Paris ile anlaşmazlıkların artmasıyla birlikte yeni müttefikler (özellikle de Roma) aramaya başladı.

Almanya’nın desteklediği, Fransa’nın ise karşı çıktığı AB’nin Güney Amerika ile imzaladığı tarihi Mercosur ticaret anlaşması ve yeni nesil savaş uçağı üretimi için ortak projenin iptal edilmesi kararı, Fransız-Alman ilişkilerini sarstı.

LFI milletvekili Taché, “Son altı yıldaki önemli kararlar , örneğin Mercosur ile ilgili olanlar ya da Donald Trump ile imzalanan serbest ticaret anlaşmaları gibi, her zaman Fransızların değil, Almanların lehine olmuştur,” dedi.

Öte yandan Almanya, bir süredir RN ile temas halinde ve önümüzdeki nisan ayında yapılacak Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanması durumunda işbirliği fırsatlarını yoklamaya başladı.

RN Başkanı Jordan Bardella şubat ayında Almanya’nın Fransa büyükelçisiyle bir araya geldi. Bu, RN’den bir politikacının ilk kez böyle bir görüşme gerçekleştirmesi anlamına geliyor.

Bardella yakın zamanda önde gelen bir Alman gazetesine verdiği röportajda, seçim zaferinin ardından mümkün olan her alanda, örneğin mülteci kontrolü konusunda, Alman hükümetiyle yakın işbirliği içinde olmayı planladığını açıkladı ve Almanya’nın sınır kontrollerini övdü.

Avrupa

Fransa’da “piyasalar” Mélenchon yerine Le Pen’i tercih ediyor

Yayınlanma

Fransa’da “piyasalar” ve yatırımcılar, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci tura kalması halinde Jean-Luc Mélenchon yerine Marine Le Pen’i tercih edecek.

Geçen ay Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) lideri ve cumhurbaşkanlığı adayı Mélenchon, Fransa Merkez Bankası’nın elinde bulunan ve değeri yaklaşık 600 milyar avro olan Fransa’nın ulusal borcunun %18’lik kısmını “ateşe vereceğini” iddia etmişti.

Le Pen’in himayesindeki Ulusal Birlik (RN) Başkanı Jordan Bardella ise, faiz oranlarını düşürmek için Avrupa Merkez Bankası’nın bağımsızlığından ödün verilmesi gerektiğini öne sürmüştü.

Hem Mélenchon hem de Le Pen, daha önce avrodan ve hatta AB’den ayrılma fikrine yakın durmuştu.

Fransız 10 yıllık devlet tahvillerinin getirileri şu anda %4,3 civarında. Bu, borç krizinin avroyu yok olmanın eşiğine getirdiği 2008 yılından bu yana en yüksek seviye.

Fransız ve Alman 10 yıllık tahviller arasındaki “spread” (fark) da geçtiğimiz ay içinde benzer şekilde endişe verici seviyelere genişledi.

İtalya, İspanya ve Yunanistan (önceki krizin merkez üssü) gibi harcamacı güney ülkeleri bile artık Paris’ten daha ucuza borçlanıyor.

Fransa Merkez Bankası, Melenchon’un borç planına tepki gösterdi

Bu tür açıklamalar, her iki adayın da mali disipline karşı sergiledikleri genel düşmanca tavırla birleşince, birçok Fransız iktisatçı ve merkezci siyasetçi arasında paniğe yol açtı.

Başbakan Sébastien Lecornu, Mélenchon’un borç yakma planının “en saf haliyle bir dolandırıcılık” olduğunu ileri sürdü.

Nobel ödüllü iktisatçı Philippe Aghion ise bunun ülkenin “iflasına ve avro bölgesinin dağılmasına” yol açacağını savundu.

Ayrıca, ülkenin hızla artan bütçe açığını azaltırken emeklilik yaşını da düşürmeyi öngören Le Pen’in “çelişkili” planını sert bir dille eleştirdi.

AB yetkilileri ise daha da endişeli. Bir yetkili Euractiv’e verdiği demeçte, “Fransız siyasi sisteminin ve politikacıların anlamlı reformlar ortaya koyamaması karşısında tahvil piyasasının sert bir uyarı sinyali vereceğine dair endişeler artıyor. Böyle bir uyarı sinyali muhtemelen tüm AB finans sisteminde yankılanacak ve ardında bir dizi kurumu sarsacak,” dedi.

Öte yandan Euractiv’e göre “iyimser” olmak için bazı nedenler var. Bunlardan ilki şu: Le Pen ile Mélenchon arasında yapılacak bir ikinci tur, tahvil yatırımcıları için en kötü senaryo olsa da, aynı zamanda onların en kötü sonucu olan Mélenchon’un zaferi ihtimalini de fiilen ortadan kaldıracak.

Örneğin, Le Monde tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Le Pen ikinci turda Mélenchon’u %68’e %32 oranında ezici bir farkla yenecek.

Öte yandan anketlerde ikinci sıra için Mélenchon ile rekabet eden merkez sağ eski başbakan Edouard Philippe’i ancak kıl payı farkla geçecek.

Fransa’da cumhurbaşkanı adayı Melenchon NATO’dan ayrılma çağrısı yaptı

Pantheon Macroeconomics’in Avro Bölgesi baş ekonomisti Claus Vistesen, “Piyasalar Le Pen’e şüpheyle yaklaşıyor fakat bir şekilde kabul edilebilir buluyorlar. Mélenchon ise tam bir felaket olur,” dedi.

Yatırımcıların Mélenchon yerine Le Pen’i tercih etmeleri, sadece RN’nin iş dünyası liderlerine yönelik son dönemdeki yakınlaşma çabalarının bir sonucu değil.

Bu durum, Le Pen’in yıllar boyunca eski ve daha “aşırı” tutumlarından (örneğin “Frexit”) uzaklaşmak için gösterdiği çabaların da tek başına bir sonucu değil.

Bunun bir başka nedeni de, zenginleri “parazitler” olarak nitelendiren eski bir Troçkist olan Mélenchon ile ikinci turda karşı karşıya gelmesinin, Le Pen’e merkeze kaymak için mükemmel bir siyasi fırsat sunacağı ve bu süreçte tahvil yatırımcılarını yatıştıracağı düşüncesi.

Vistesen, “Le Pen, Mélenchon’la karşı karşıya gelirse, ‘Ben sorumlu adayım, sol taraftaki bu çılgın ise her şeyi yakıp yıkacak’ demesi onun için çok basit bir karar olacaktır,” dedi.

Üstelik, “aşırı sağcı” politikacıların iktidara geldiklerinde politikalarını gerçekten de yumuşattıklarına ve bunu sağcı tabanlarını kendilerinden uzaklaştırmadan yapabildiklerine dair önemli kanıtlar var.

İtalya’da, kısa süre önce Benito Mussolini’den bu yana ülkesinin en uzun süre aralıksız görevde kalan lideri olan Giorgia Meloni, bunun bariz bir örneği.

ING Research’ün küresel makroekonomi başkanı Carsten Brzeski, “Son dönemdeki deneyimler, hükümete katılan ya da hükümeti yöneten sağcı popülist partilerin mali açıdan sorumlu davranabileceğini gösteriyor,” dedi.

Öte yandan işler o kadar da iyi gitmeyebilir. Le Pen’in bir başka Meloni değil de daha çok Liz Truss’a benzeyebileceğini düşünenler de var.

İngiltere’nin muhafazakâr eski başbakanı Truss’ın 2022’de bütçe açığını patlatan bütçesi tahvil piyasasını çökertmiş ve İngiliz siyasetçi görevde sadece 45 gün kaldıktan sonra istifa etmeye zorlanmıştı.

Almanya’nın Mélenchon rahatsızlığı

Euractiv’e göre daha da ciddi bir endişe ise, Le Pen gerçekten de mali açıdan sorumlu davranırsa bile, Fransa’nın yine de dış güçler tarafından bir krize sürüklenebileceği.

Sonuçta, tahvil piyasaları şu anda dünya çapında gergin bir durumdadır. Örneğin, ABD’nin 30 yıllık Hazine tahvillerinin getirileri yakın zamanda 19 yılın en yüksek seviyesine ulaştı.

Bazı Japon ve İngiliz borçlanma araçlarının getirileri ise şu anda yüzyılın başından bu yana görülen en yüksek seviyelerde.

Bunun en büyük nedeni ABD. Washington’un İran’a karşı aralıklı olarak sürdürdüğü savaş enflasyonu tırmandırıyor (tahvillerin reel getirilerini eritiyor); devasa bütçe açığı ve tutarsız politika uygulamaları (son dönemde ABD Hazine piyasasına yaptığı müdahaleler dahil) yatırımcıları ürkütüyor; ve ABD’li teknoloji devlerinin devasa tahvil ihraçları, devlet tahvilleriyle rekabet ediyor (kamu borçlanma maliyetleri üzerinde yukarı yönlü baskı yaratıyor).

Endişe verici bir şekilde, Fransa’nın ulusal borcunun önemli bir kısmı (yaklaşık %50) da yabancılara ait.

Bu yatırımcı kesimi, bilindiği üzere oldukça “ürkek” bir yapıya sahip ve ülkeyi dışsal şoklara karşı özellikle savunmasız hale getirebilir.

Véron, “Şu anda dış riskler, iç risklerden daha ciddi,” dedi.

Başka bir deyişle, tahvil piyasasına karşı Fransa’nın tavrı asıl sorun olmayabilir; asıl sorun Amerika’nın tavrında yatıyor.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Volkswagen Seat uçurumun eşiğinde

Yayınlanma

Volkswagen’in tarihi yeniden yapılanma süreci, zor günler geçiren İspanyol Seat markasının sonunu getirecek gibi görünüyor.

Bu durum, uzmanların sektörde kapsamlı bir konsolidasyon yaşanacağını öngördüğü bir ortamda, Seat’i Çinli otomobil üreticilerinin yükselişinin ilk büyük otomobil markası kurbanı haline getirebilir.

Seat, Ford’un Mercury’yi, General Motors’un Saturn ve Pontiac’ı piyasadan çekmesi ve Saab’ın iflas etmesiyle sonuçlanan 2010’ların başından bu yana ortadan kaybolan ilk köklü otomobil markası olacak.

Ünlü markaların on yıllarca ayakta kalabildiği bu sektörde bu tür kapanışlar nadir görülür.

Reuters’a göre bu gelişme, CEO Oliver Blume’un yatırımları en güçlü markalarına odaklayarak, giderek genişleyen Alman otomobil şirketini “rasyonelleştirme” kararlılığını vurguluyor.

Kapsamlı işten çıkarmaları da içeren Volkswagen’in yeniden yapılandırma süreci, yerli üreticilerin pazar payını artırmasıyla grubun Çin’deki satışlarında yaşanan düşüşün ardından geldi.

Bu durum, sektörün elektrikli araçlara geçiş sürecinin getirdiği maliyetli yükün yarattığı baskıyı daha da artırdı.

Bu ayın başlarında duyurulan yeniden yapılanma planının bir parçası olarak, Avrupa’nın en büyük otomobil üreticisi, Seat’in “mevcut ürün döngüsünün ötesindeki geleceğinin halen değerlendirilmekte olduğunu” belirterek, “2030’dan sonra da çeşitli senaryoların mümkün olduğunu” ekledi.

Görüşmelere katılan bir kaynak, elektrikli araçlara geçiş yapan ve hızla büyüyen Seat’in kardeş markası Cupra’nın, Seat’in içten yanmalı motorlu modellerinin aşamalı olarak piyasadan kaldırılmasıyla birlikte gelecekteki tüm ürünleri üstleneceğini söyledi.

Kaynak, “İki marka adını birden sürdürmek istemiyoruz,” dedi.

1950 yılında İspanya’daki Franco diktatörlüğü döneminde bir devlet şirketi olarak kurulan Seat, 1986 yılında Volkswagen tarafından büyüyen otomotiv imparatorluğuna yönelik bir düşük maliyetli marka olarak satın alınmıştı.

Fakat Seat, 2020’den bu yana yeni bir model piyasaya sürmedi; bu, yeni ürünlerin hayatta kalmak için hayati önem taşıdığı bir sektörde oldukça uzun bir aralık.

Barselona merkezli marka, 2025 yılında Volkswagen’in küresel teslimatlarının %3’ünden azını oluşturdu.

Öte yandan, 2018’de piyasaya sürülen kardeş spor markası Cupra, geçen yıl ilk kez yıllık satışlarda Seat’i geride bıraktı.

Cupra, Seat-Cupra CEO’su Markus Haupt’un Mayıs ayında “oyunun kurallarını değiştiren” olarak nitelendirdiği yeni Raval dahil olmak üzere üç adet tamamen elektrikli model sunuyor. Buna karşılık Seat’in hiçbir tamamen elektrikli modeli bulunmuyor ve böyle bir plan da yok. Yöneticiler, markanın kârlı olmadığı için bir elektrikli araç programı için gereken yatırımı haklı çıkaramayacağını defalarca dile getirdiler.

Seat sendika lideri Matias Carnero, bunun istihdam üzerindeki sonuçlarından endişe duyuyor.

Canero, “Marka, elektrikli araçlara geçmediği için ortadan kaybolursa… ciddi bir sorunla karşı karşıya kalırız,” dedi.

Bağımsız otomotiv analisti Matthias Schmidt, “Uyarı işaretleri çoktan ortaya çıkmıştı. Volkswagen’in Seat ile devam etmeye hazır olmadığı belliydi,” dedi.

Analistler, Volkswagen’in yaşadığı bu ikilemin sektör genelinde giderek daha sık tekrarlanmaya başladığını belirtiyor.

Büyüyen otomobil üreticileri yeni ürünlere, teknolojilere ve markalara yatırım yapabilirken, satışları azalan şirketler genellikle zorlu seçimler yapmak zorunda kalıyor.

Car Industry Analysis’ten Felipe Munoz’un verilerine göre, Avrupa, ABD, Japonya ve Güney Kore’deki otomobil üreticilerinin yıllık kümülatif satışları, 2019 ile 2025 yılları arasında 12,6 milyon araç, yani %17 oranında düştü.

Bu düşüşün neredeyse yarısı Avrupalı üreticilere aitken, kaybedilen pazar payının büyük bir kısmını Çinli rakipler ele geçirdi.

Analistler, pandemi döneminden bu yana zayıf markaların baskı altına girmesinin tek nedeninin Çinli üreticiler olmadığını belirtiyor.

2025 yılında Avrupa’daki yeni otomobil satışları toplam 13,3 milyon adede ulaştı; bu rakam, ⁠2019 seviyelerinin hâlâ yaklaşık 2 milyon altında.

Fakat BYD, SAIC Motor ve Geely gibi Çinli otomobil üreticileri, fiyat rekabetini kızıştırarak ve köklü markaların hakimiyetini sarsarak, zaten zayıf talep, devasa elektrikli araç yatırımları ve küresel ticaret gerilimleriyle boğuşan geleneksel otomobil üreticilerini zorlu seçimler yapmaya zorluyor.

Bu konuda harekete geçen tek şirket Volkswagen değil. Stellantis, 14 markasından dördüne (Jeep, Ram, Peugeot ve Fiat) yatırımlarını yoğunlaştırıyor.

Analistler, dünyanın dördüncü büyük otomobil üreticisinin performansının zayıf olan markaları sonunda elden çıkarabileceğini öngörüyor.

Schmidt, “Bu, en güçlü olanın hayatta kalması olacak,” dedi.

Otomotiv sektörü daha önce de bir dizi birleşme dalgası yaşamıştı. Daha büyük rakipler, maliyetleri düşürmek ve yeni ürünlere kaynak sağlamak için gerekli ölçeğe ulaştıkça, birçok eski otomobil üreticisi piyasadan kayboldu.

Analistler, Çinli üreticilerin sektörün bir sonraki dönüştürücü gücü olarak ortaya çıktığını belirtiyor.

Fakat birleşmelerin sadece geleneksel oyuncularla sınırlı kalması pek olası görünmüyor. Çin’in otomobil pazarı, uzun süren ve ⁠en azından şimdilik durma noktasına gelen bir patlamanın ardından hâlâ kalabalık bir yapıya sahip.

Danışmanlık şirketi AlixPartners, şu anda Çin’de faaliyet gösteren 129 elektrikli araç markasından sadece 15’inin 2030 yılına kadar finansal olarak ayakta kalabileceğini öngörüyor.

Sektördeki bu büyük değişimin etkileri şimdiden hissedilmeye başlandı. Nissan yeniden yapılanma sürecine girerek üretim kapasitesini azaltır ve gelecekteki model planlarını kısıtlarken, Jaguar Land Rover ise işten çıkarmalara başladı.

AutoForecast Solutions’ın başkan yardımcısı Sam Fiorani, “Bunların hepsi küresel bir yeniden düzenlemenin parçası. Uzun vadede hem geleneksel oyuncuların hem de Çinli oyuncuların sayısı azalacak,” dedi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Küçük bir köy, sığınmacıları gerekçe göstererek Birleşik Krallık’tan ayrılmak istiyor

Yayınlanma

İngiltere’nin güneydoğusundaki küçük bir köy, yakınlardaki bir askeri tesiste sığınmacıların barındırılmasına protesto etmek amacıyla sembolik olarak Birleşik Krallık’tan ayrılma yönünde oy kullandı.

Oxfordshire’daki Piddington köyü sakinleri, Birleşik Krallık İçişleri Bakanlığı’nın Savunma Bakanlığı’na ait bir tesiste 1.200’ün biraz üzerinde sığınmacıyı barındırma planına öfkelendi.

Yerel cemaat konseyi tarafından düzenlenen ve bağlayıcı olmayan referandumda 285 köylü ayrılma yönünde oy kullanırken, 26’sı kalma yönünde oy kullandı ve bir oy pusulası geçersiz sayıldı.

Bu oylama yasal bir geçerliliğe sahip olmasa da, tartışmalı bir konu karşısında yerel halkın muhalefetini ortaya koyuyor.

Konsey Başkanı Tim McNally, BBC’ye yaptığı açıklamada sonucun “demokrasinin işleyişine dair bir örnek” olduğunu ve köylülerin “dünyaya bir mesaj verdiğini” söyledi.

Kültür Bakanı Lisa Nandy, çarşamba sabahı Times Radio’ya yaptığı açıklamada, sonucun İçişleri Bakanlığı’na yönelik “ciddi bir hayal kırıklığını” gösterdiğini belirtti ve yoksul ile varlıklı topluluklar arasında “yükü paylaşmak gerektiğini” kabul etti.

Fakat Nandy, önceki Muhafazakâr hükümetten devralınan sığınma sistemindeki birikmiş iş yüküne dikkat çekti ve 2024’ten bu yana sığınma başvurularına ilişkin kararların hızlandırıldığını belirtti.

Bu adımın, başvurular değerlendirilirken geçici barınma ihtiyacını azaltması bekleniyor.

Nandy şunları ekledi:

“[Başarısız sığınma başvurusunda bulunanların] sınır dışı edilme sayısında rekor seviyeye ulaştık. Ayrıca bu yaz ilk kez [Manş Denizi’nden] küçük tekneyle geçişlerin azaldığını gördük. Dolayısıyla, devraldığımız sığınma kaosunu kontrol altına almak için çok sıkı çalışıyoruz.”

Bazı yerel sakinler, köylerinin daha geniş çaplı bir siyasi mücadelenin odak noktası haline gelmesinden endişe duyduklarını ifade etti.

Sağcı aktivist Danny Tommo, hükümetin bu konuda ısrarcı olması halinde, Patriot Platform (Vatansever Platform) grubunun takipçilerinin sığınmacıları durdurmak için köye akın edebileceğini öne sürdü.

Köy sakinlerinden Rachel, salı günü BBC’ye, “şimdiye kadar tanık olduğumuz düzeyde açık ırkçılıkla hiç karşılaşmadığını” söyledi.

Muhalefet partileri, Piddington’daki tartışmaya hemen dahil oldu. Reform UK milletvekilleri Suella Braverman ve Sara Pochin, referandum öncesinde köyü ziyaret etti.

Braverman, Piddington’daki insanların “dehşete kapıldığını” ve kimsenin “seslerini dinlemediğini” söyledi.

Pochin, “İşçi Partisi için açık sınırlar bir projedir. Fakat bu, diğer herkes için bir sorun ve özellikle de Piddington sakinleri için burada başa bela olacak büyük bir sorun,” dedi.

Muhafazakâr Parti lideri Kemi Badenoch da Piddington’daki yerel halkın endişelerini gündeme getirdi ve geçen ay Daily Mail gazetesinde, köyün bağımsız hale gelmesinin, hükümetin köyü nüfusunun dört katı kadar insanı kabul etmeye zorlamasından “sadece biraz daha az saçma” olduğunu belirtti.

Piddington’ın sembolik bağımsızlığının pratikte pek bir etkisi olmayacak fakat yerel halk, köyün adını değiştirmeyi veya yeni liderler seçmeyi önererek bu eylemi daha da ileri götürmeyi şimdiden gündeme getirdi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English