Avrupa
Almanya’nın Mélenchon rahatsızlığı

Fransa’da önümüzdeki sene yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde iddialı olan Jean-Luc Mélenchon, Berlin’de rahatsızlık yaratıyor.
Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) lideri Jean-Luc Mélenchon, Fransa cumhurbaşkanı olması halinde, on yıllardır Avrupa entegrasyonunun temelini oluşturan ama kendisinin esas olarak Berlin’in çıkarlarına hizmet ettiğine inandığı Alman-Fransız ortaklığını altüst etmeye çalışacağını belirtiyor.
Fransa’daki kritik cumhurbaşkanlığı seçimlerine hâlâ dokuz ay var fakat anket sonuçları, Mélenchon’un kampanyaya güçlü bir başlangıç yapması ve solun geri kalanı arasındaki iç çekişmeler nedeniyle, ikinci turda Le Pen’e rakip olabilecek en güçlü adaylardan biri konumuna geldiğini gösteriyor.
POLITICO’ya göre bu durum Berlin’de pek de cesaret verici bir ihtimal olarak görülmüyor.
Mélenchon, 2015 yılında Alman modeline duyduğu küçümsemeyi bir kitapta ele almıştı. Bu ay ise, AB’nin temelini oluşturan geleneksel Paris-Berlin ittifakından kesin bir kopuş göstererek, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Almanya Şansölyesi Friedrich Merz arasında nükleer caydırıcılıktan sanayi politikasına kadar uzanan konularda yakın zamanda imzalanan bir dizi anlaşmaya bağlı kalmayacağını açıkladı.
Şu anda Ren Nehri’nin öteki yakasındaki iktidar çevrelerinde Mélenchon’un zaferi olası görülmüyor ve son anketler, ikisi de ikinci tura kalırsa Le Pen’in onu rahatlıkla yeneceğini gösteriyor.
Fakat Alman milletvekilleri, bu “antikapitalistin” yaratabileceği tahrip edici potansiyelin farkında.
Örneğin, Fransız-Alman ilişkileri konusundaki çalışmalarıyla tanınan, CDU’lu milletvekili Roland Theis, “Mélenchon’un Avrupa politikasının kilit konularındaki siyasi duruşu, Almanya’ya karşı düşmanca tavrı… onu Fransız-Alman işbirliği için büyük bir sorun haline getirecek,” dedi.
Berlin, Le Pen’in zaferi ihtimaline çok daha fazla odaklanmış durumda; zira bu durum da kendine özgü bir dizi sorunu beraberinde getirecek.
Le Pen’in babası Jean-Marie Le Pen, partisini Nazi işbirlikçileriyle birlikte kurmuş ve Holokost’u önemsiz göstermesiyle kötü şöhret kazanmıştı.
Genç Le Pen, partisi Ulusal Birlik’i (RN) geçmişinden uzaklaştırmaya çalışmış, hatta babasını partiden kovmuş olsa da, hâlâ Avrupa Birliği’ne yapılan Fransız katkı paylarını kesintiye uğratmaya yemin etmiş sert bir “Avrupa karşıtı.”
Bu kritik seçim öncesinde Almanya ve Fransa, ortak AB hedefleri üzerindeki çalışmaları ortaklaşa hızlandırdı.
Fakat bu aciliyetin, Le Pen’in başkanlığından önce “işleri halletmekten” ziyade iktisadi zorunluluktan kaynaklandığını belirtiyorlar.
Fakat Mélenchon da mevcut Alman hükümeti için bir tehdit oluşturuyor. Yeşiller milletvekili ve Bundestag’ın Avrupa İşleri Komisyonu Başkanı Anton Hofreiter, “Mélenchon’un cumhurbaşkanlığı, en üst düzeydeki ikili ve Avrupa işbirliğini önemli ölçüde zorlaştıracaktır,” dedi.
Hofreiter, savunma kapasitelerini örnek göstererek, bunun Fransız katılımı olmadan Avrupa projelerinin hayata geçirilmesine yol açabileceği konusunda uyarıda bulundu.
Mélenchon’un Brüksel ve Berlin’e karşı duyduğu antipati, Le Pen’in Avrupa şüpheciliğini besleyen milliyetçi duygudan çok, özellikle Almanya’ya yönelik ideolojik muhalefetten kaynaklanıyor.
LFI milletvekili ve Fransa Ulusal Meclisi Dışişleri Komisyonu üyesi Aurélien Taché, “Almanlar, Avrupa’ya ordoliberalizmi [devlet denetimi altında, Alman esintili bir serbest piyasa ekonomisi vizyonu] dayatıyor. Biz Avrupa karşıtı değiliz; ordoliberalizme karşıyız,” dedi.
LFI, AB’nin merkezinde bir “Fransız-Alman motorunun” var olmadığını, bunun yerine Almanların kendi gündemlerini AB’ye dayatmaya çalıştığını savunuyor.
Mélenchon ise, Fransa’nın Çin’in yanı sıra Afrika’daki Fransızca konuşulan ülkeler ve Güney Amerika ülkeleriyle bağlarını güçlendirmesini istiyor.
ABD’yi “emperyalist bir tehlike” olarak görürken, Alman hükümeti transatlantik ilişkileri dış politikasının en önemli unsuru olarak görüyor.
Mélenchon, Almanya’nın serbest piyasa ekonomi modeline olan derin bağlılığına karşı çıkıyor ve bunun yerine planlı ekonomiyi savunuyor.
Mélenchon ayrıca Almanya’nın yeniden silahlanmasına ve topraklarında ABD nükleer silahlarının devam eden varlığına da eleştirel yaklaşıyor ve bu durumun “komşu ülkeler için ciddi güvenlik endişeleri yarattığını” belirtiyor.
Berlin, Ukrayna savaşı ve ABD’nin Avrupa’dan geri çekilmesinin ardından Avrupa’nın baskın askeri gücü olmayı hedefliyor.
Mélenchon’un 2015 yılında yayımlanan ve alt başlığı “Alman Zehri” olan “Bismarck’ın Ringa Balığı” adlı kitabı, o dönemde Fransa’da düşük işsizlik oranı ve güçlü büyüme oranları nedeniyle Almanya’yı bir politika modeli olarak gören birçok politikacıya yanıt niteliğindeydi.
Mélenchon, o dönemde Fransa’dakinden birkaç puan daha yüksek olan Almanya’daki yoksulluk oranını ve düşük doğum oranlarını, bu modelin başarısızlıklarına örnek olarak göstermişti.
Kitabın tanıtım yazısında şöyle deniyordu:
“Amacım, Almanya’ya hayran olan pek çok yorumcuyu çevreleyen mutluluk perdesini yırtıp atmak. Gözlerimizin önünde bir canavar doğdu: düzenlemelerden arındırılmış finansın ve kendini buna adamış, nüfusunun hızla yaşlanmasından dolayı harap olmuş bir ülkenin çocuğu.”
Fransız medyasının bir kısmı, hatta sol eğilimli Libération gazetesi bile, kitabı aşırı derecede “Almanofobik” bulmuştu.
Mélenchon kitapta kışkırtıcı bir üslup benimsiyor ve “Alman hükümetleriyle siyasi çatışma, halkların kurtuluşu için şartlardan biridir,” diyor.
Mélenchon ayrıca, bu ayın başlarında yayınlanan yaklaşık 20 sayfalık bir dış politika analizinin ortak yazarı.
Bu analizde, Washington’un ittifaka karşı “açıkça düşmanca” tutumu nedeniyle NATO’dan çekilme de dahil olmak üzere, bazı temel uluslararası önceliklerini özetliyor.
Öte yandan Le Pen’in partisi RN, yalnızca NATO’nun entegre komutasından ayrılmayı öneriyor.
Belgede ayrıca, bir üye ülkeye saldırı olması durumunda diğer üye ülkelerden yardım ve destek sağlanmasını garanti eden AB’nin 42. maddesini Fransa’nın taahhüt etmesi gerektiği belirtildi.
Hatta bu maddenin Grönland gibi AB ülkeleriyle “bağlantılı” topraklara da genişletilmesinin “mutlak bir öncelik” olduğu ifade edildi.
Fakat Mélenchon ve ortak yazarları, Fransa’nın “aşırı Atlantikçilikle karakterize edilen” AB içinde hiçbir şekilde “coğrafi bir bloğa zincirlenmemesi” gerektiği konusunda ısrar ettiler.
Mélenchon, Fransa’nın bir başka komşusu olan İspanya ile ilişkileri güçlendirmeye çok daha fazla ilgi duyuyor. İspanya’nın merkez sol Başbakanı Pedro Sánchez’i, Trump ve İsrail’e karşı sergilediği eleştirel yaklaşımı nedeniyle kendisine daha uygun bir müttefik olarak görüyor.
Öte yandan Berlin, Paris ile anlaşmazlıkların artmasıyla birlikte yeni müttefikler (özellikle de Roma) aramaya başladı.
Almanya’nın desteklediği, Fransa’nın ise karşı çıktığı AB’nin Güney Amerika ile imzaladığı tarihi Mercosur ticaret anlaşması ve yeni nesil savaş uçağı üretimi için ortak projenin iptal edilmesi kararı, Fransız-Alman ilişkilerini sarstı.
LFI milletvekili Taché, “Son altı yıldaki önemli kararlar , örneğin Mercosur ile ilgili olanlar ya da Donald Trump ile imzalanan serbest ticaret anlaşmaları gibi, her zaman Fransızların değil, Almanların lehine olmuştur,” dedi.
Öte yandan Almanya, bir süredir RN ile temas halinde ve önümüzdeki nisan ayında yapılacak Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanması durumunda işbirliği fırsatlarını yoklamaya başladı.
RN Başkanı Jordan Bardella şubat ayında Almanya’nın Fransa büyükelçisiyle bir araya geldi. Bu, RN’den bir politikacının ilk kez böyle bir görüşme gerçekleştirmesi anlamına geliyor.
Bardella yakın zamanda önde gelen bir Alman gazetesine verdiği röportajda, seçim zaferinin ardından mümkün olan her alanda, örneğin mülteci kontrolü konusunda, Alman hükümetiyle yakın işbirliği içinde olmayı planladığını açıkladı ve Almanya’nın sınır kontrollerini övdü.
Avrupa
AB, Putin ile kimin görüşeceğine karar veremiyor

ABD, Ukrayna ile Rusya arasındaki görüşmelere arabuluculuk etmeye devam ederken, AB içerisinde masaya kimin oturacağı tartışması sürüyor.
Önümüzdeki hafta Abu Dabi’de ABD’nin arabuluculuğunda gerçekleştirilecek Rusya ile Ukrayna arasındaki görüşmeler, Avrupa’nın katılımı olmadan yapılacak.
Bir ilerleme kaydedileceğine dair beklent şu anda yok ama bu durum, AB’de temsil konusundaki çekişmelerini engellemedi.
İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, dün (5 Kasım) AB’nin “farklı yönlere doğru ilerleyen bir Avrupa izlenimi verdiğini” belirterek yeni bir tartışma konusu ekledi.
Avrupa Konseyi Başkanı António Costa’ya yazdığı mektupta, AB’nin 27 liderinin yıl sonuna kadar bir temsilci arkasında birleşmesi gerektiğini savundu.
Rapporteur’e göre E2, E3, E5 veya CoW (İstekli Ülkeler Koalisyonu) gibi diplomatik formatların oluşturduğu bir “alfabe çorbası”, Ukrayna’nın geleceğine dair görüşmelerde ön plana çıkmak için birbiriyle yarışıyor.
Gelecek yıl seçmenlerin karşısına çıkacak olan Meloni, savaşı sona erdirmek ve kıtanın gelecekteki güvenlik mimarisini belirlemek konusunda Avrupa’nın çıkarlarını temsil etme çabalarında, İngiltere, Fransa ve Almanya’dan oluşan E3 formatının sergilediği iddialı tavra uzun süredir tepki gösteriyor.
Geçen ay İtalyan lider şöyle konuşmuştu:
“Eğer Fransa, Almanya ve Büyük Britanya, o meşhur E3 formatı kapsamında, hepimizin birlikte başarabileceğimizden daha fazlasını tek başlarına başarabileceklerini düşünüyorlarsa, o zaman en azından bunu herkesin adına, tüm tarafların resmi yetkisiyle yapmalılar.”
Bir AB diplomatı, “E3’ten bahsettiğimizde, jeopolitik nüfuzdan, askeri ve mali güçten söz ediyoruz. Bu, İtalya’nın dışlanması anlamına gelmez ama Roma açıkça masada bir koltuğu olması gerektiğini düşünüyor,” dedi.
Meloni, bir başka güçlü askeri güç olan ve Ukrayna ile sınırı paylaşan tek diğer büyük AB ülkesi olan Polonya’nın desteğine sahip.
Fakat mevkidaşı Donald Tusk, üst düzey görüşmelerde yer almak istediği konusunda daha az açık sözlü davrandı.
Tusk perşembe günü Varşova’da gazetecilere yaptığı açıklamada, “Bildiğiniz gibi, birçok farklı formatımız var. AB olarak, İstekli Koalisyon olarak net bir tutumumuz var. Bu süreçlere tam olarak dahilim,” dedi.
Gelgelelim Dışişleri Bakanı Radosław Sikorski daha da açık sözlü konuştu. “En son istediğimiz şey, Batı Avrupa’nın Doğu Avrupalıları devre dışı bırakarak Rusya ile muhatap olması,” diyen Sikorski, 1930’lara ve ardından 1945’teki Yalta Konferansına atıfta bulundu:
“Doğu Avrupa ve İskandinavya’yı bu görüşmelerin dışında bırakamazsınız. Yaklaşık 120 milyon insanız. Finlandiya Rusya’ya, Norveç Rusya’ya, Baltık ülkeleri Rusya’ya ve Polonya hem Rusya’ya hem de Ukrayna’ya sınır komşusu.”
Berlin ise Almanya, Fransa ve İngiltere’nin Ukrayna’ya verilecek gelecekteki güvenlik garantilerini üstlenecek en güçlü üç askeri güç olduğu göz önüne alındığında, E3 formatının en doğal temsil grubu olduğunu savunuyor.
İtalya gibi Polonya da Varşova ve Roma’nın katılımına olanak tanıyacak E5 formatını destekliyor.
Fakat Sikorski, Putin ile görüşebilecek liderlerden oluşan başka bir kombinasyonu da gündeme getirdi: António Costa, AB dış politika şefi Kaja Kallas ve Birleşik Krallık Başbakanı Andy Burnham.
Sikorski, Costa-Kallas ikilisinin AB antlaşmaları uyarınca bloğu temsil etme konusunda yasal yetkiye sahip olduğunu savundu.
AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas, perşembe günü Lizbon’da gazetecilere yaptığı açıklamada, “Başbakan Meloni ile aynı fikirdeyim; farklı seslerle konuşmamalıyız. Rusya’nın istediği bu konuların Avrupa’nın da kararını gerektirdiğini söylemek için birleşik kalmalıyız,” dedi.
AB’nin tutumundaki bölünmeleri vurgulayan tek kişi Meloni değil. Geçen hafta, Danimarka Başbakanı ve Avrupa Konseyi’nde Meloni’nin yakın müttefiki olan Mette Frederiksen, Finlandiya ve Norveç liderlerinin Putin’e yaptığı çağrıyı sorguladı ve onların gerçekte neyi başarmayı umduklarını sordu.
Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb ve Norveç Başbakanı Jonas Gahr Støre, bu görüşmeyi Kiev ile tam bir koordinasyon içinde gerçekleştirilen yararlı bir adım olarak savundu.
Bir AB yetkilisine göre, ikili, Ukrayna özel temsilcisi atanması konusunu görüşmekten “büyük memnuniyet duyacak.”
Fakat bu yetkili, söz konusu çağrının Stubb ve Støre’yi bu pozisyona getirmek için “bir girişim” olmadığını vurguladı.
Her halükarda, Avrupalılar Ukrayna’ya finansman sağlamak için yeni yollar bulmaya çalışırken, savaşın bu kış sona erme ihtimali pek yok.
Donald Tusk, “Barış görüşmeleri konusunda gerçekçi olmalıyız ve Rusya’nın gerçek niyetleri konusunda çok dikkatli olmalıyız. Kış aylarında Putin’in bir anlaşmaya varmak için daha az motivasyonu olabilir,” dedi.
Avrupa
AB’den vatandaşlara krizin ilk 72 saati için acil durum hazırlığı çağrısı

Avrupa Komisyonu, olası krizlerde devlet yardımı ulaşana kadar vatandaşların ilk 72 saat boyunca temel ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için acil durum çantası ve temel gıda stoku hazırlamalarını önerdi. Birlik içinde güvenlik hazırlıkları hız kazanırken Moskova yönetimi bu adımların askeri tırmanışı tetikleyeceği uyarısında bulundu.
Avrupa Birliği (AB) vatandaşlarının, acil durumlarda kamu hizmetleri yardım organize edene kadar ilk 72 saat boyunca temel ihtiyaçlarını kendi başlarına karşılamaya hazır olmaları gerektiği bildirildi.
Avrupa Komisyonunun eşitlik, kriz yönetimi ve hazırlıktan sorumlu üyesi Hadja Lahbib, tavsiye niteliğindeki ve bağlayıcılığı bulunmayan yeni rehberi Avrupa Sivil Koruma Forumu kapsamında sundu.
Lahbib, konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Bir felaket meydana geldiğinde ilk saatler hayati önem taşıyabilir. Her Avrupalı ne yapacağını, ailesini nasıl koruyacağını ve başkalarına nasıl yardım edeceğini bilmelidir. Hazırlık evlerimizde, okullarımızda ve topluluklarımızda başlar” ifadelerini kullandı.
Brüksel yönetimi yeni tedbirlerin gerekçesini, Avrupa’nın giderek daha sık ve karmaşık krizlerle karşılaşmasıyla açıkladı.
Avrupa Komisyonu, tavsiyeler kapsamında vatandaşların temel ihtiyaç maddeleri stoklamasını ve önceden hazırlanmış acil durum çantaları bulundurmasını önerdi.
Bu önlemlerin, kamu yardımı harekete geçene kadar vatandaşların krizin ilk üç gününde temel gereksinimlerini tek başlarına karşılamalarını sağlamayı amaçladığı belirtildi.
Tavsiyeler çocukların acil durumlara hazırlanması, güvenlik önlemlerinin engelli bireyler için erişilebilir kılınması ve halkın tehditler konusunda daha iyi bilgilendirilmesi olmak üzere üç başlığı daha kapsıyor.
Avrupa Komisyonu ayrıca, AB Sivil Koruma Mekanizmasının 2001’deki kuruluş yıl dönümüne atıfla, 2027 yılından itibaren her yıl 23 Ekim tarihinin “AB Hazırlık Günü” ilan edilmesini önerdi.
Politico’nun Avrupalı diplomatlara ve yetkililere dayandırdığı haberine göre, AB ülkeleri can kayıplarına yol açabilecek kapsamlı bir hibrit saldırı senaryosuna hazırlanıyor.
Haberde, birliğin güvenlik konularında üstleneceği rol ve NATO’nun işlevlerini mükerrer kılıp kılmadığı konusunda AB içinde görüş ayrılıklarının çıktığı aktarıldı.
Aynı habere göre, 27 AB ülkesinin büyükelçileri acil müdahale ekiplerinin konuşlandırılması ve etkilenen ülkeye AB fonlarından kaynak ayrılması başlıklarına odaklanan basına kapalı toplantılar gerçekleştirdi.
Ukrayna’daki çatışmaların 2022’de başlamasının ardından AB ve NATO, Rusya ile olası bir askeri çatışmaya yönelik hazırlıklarını artırdı.
Avrupa Komisyonunun Mart 2025’te sunduğu “Avrupa Savunması Beyaz Kitabı – Hazırlık 2030” belgesinde Rusya, Avrupa güvenliğine yönelik temel tehditlerden biri olarak tanımlandı.
Belge savunma üretiminin artırılmasını, hava ve füze savunmasının, insansız sistemlerin ve askeri hareketliliğin geliştirilmesini öngörüyor.
Estonya, Letonya ve Litvanya ise yüz binlerce sivilin tahliyesini de içeren olası bir Rusya saldırısına karşı eylem planları hazırlamaya başladı.
Bu üç ülke Mayıs 2025’te sivil savunma alanında işbirliği yapma kararı aldı.
Almanya Kara Kuvvetleri Komutanı Christian Freuding de Berlin’in 2029 yılına kadar veya daha erken bir tarihte bir Rus saldırısına hazırlanması gerektiğini dile getirdi.
Diğer taraftan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, eylül ayında yaptığı açıklamada Moskova’nın Avrupa ile savaşa hazırlanmadığını vurgulamıştı.
Putin, Moskova’nın bu tür planları olmadığını, Avrupa ile durumu tırmandırmak için hiçbir gerekçe ve gerçek bir neden bulunmadığını belirtti.
Avrupa ülkelerinin Rusya tehdidine ve savaşa hazırlanma gereğine dair söylemlerini “provokasyon” ve “durumun kasıtlı olarak kışkırtılması” şeklinde nitelendiren Putin, Avrupa’nın bu tutumuna tepki gösterdi.
Kremlin de AB’nin ekonomilerini silahlandırmak için devasa bütçeler harcayarak “askeri-siyasi-ekonomik bir bloğa dönüştüğünü” kaydetti.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, AB ülkelerinin Rusya ile savaş riski açıklamalarının Avrupa’nın silahlanmasına yol açtığını ve bunun nihayetinde “kendi kendini gerçekleştiren bir kehanete” dönüşebileceği uyarısında bulundu.
Lavrov daha önce yaptığı açıklamada ise “Eğer Avrupa Rusya Federasyonu’na saldırırsa, bu tamamen farklı bir savaş olur ve çok kısa sürer” değerlendirmesini yapmıştı.
Avrupa
Polonya: ABD’nin bizi Rus gazına zorlaması “gerçeklikten kopuk”

Polonya enerji bakanı, ABD’nin Avrupa’yı daha fazla Rus gazı satın almaya zorlama girişiminin Kremlin’i güçlendireceği uyarısında bulundu.
Miłosz Motyka, “Eğer birisi Rus gazı satın alarak zaman kazanabileceğini düşünerek kendini kandırıyorsa, bu çok pahalı ve dar görüşlü bir oyun olur,” dedi.
Avrupa’da gaz fiyatlarının Ekim ayında son üç yılın en yüksek seviyesine ulaşmasıyla birlikte, kimi politikacılar Rus gazına geri dönülmesi gerektiğini savunuyor.
Örneğin Almanya için Alternatif (AfD) partisinin lideri Alice Weidel, seçilirse Moskova’dan gaz alacağını söyledi.
Motyka’nın açıklamaları, Wall Street Journal’ın haberine göre, ABD’li temsilcilerin Ukrayna’da kısmi bir ateşkes sağlanması amacıyla bir Amerikan aracı vasıtasıyla Avrupa’ya Rus gazı satılmasını araştırdıkları ortaya çıktıktan sonra geldi.
Polonyalı bakan perşembe günü Varşova’da gazetecilere yaptığı açıklamada, “Bu, önce Avrupa’yı, ardından NATO’yu vuracak ve tüm bunlar Avro-Atlantik ilişkilerini sarsacak bir öneri,” dedi.
Polonya’nın Świnoujście limanında bir adet yüzer LNG terminali bulunuyor ve Gdańsk yakınlarında bir tane daha inşa ediliyor.
Her ikisi de ağırlıklı olarak ABD’den gelen süper soğutulmuş gaz ithal ediyor.
Böyle bir girişimin hem Kremlin’in gelirlerini artıracağını hem de savaşı sona erdiremeyeceğini savunan Motyka, “Avrupa’nın Rus gazına geri dönmesi halinde savaşın durdurulabileceği” iddiasının Moskova’dan gelen bir “serap” olduğunu söyledi.
2026 yılının ilk üç çeyreğinde Avrupa, 16 milyar metreküp (bcm) Rus LNG’si ithal etti. Bu ithalatın 1 Ocak 2027’den itibaren yasa ile yasaklanması öngörülüyor.
Aynı dönemde ABD’den yapılan LNG ithalatı ise 63 bcm’ye ulaştı.
Varşova’daki üst düzey yetkililere göre, Polonya yeni LNG terminallerinin yanı sıra Norveç’e boru hattıyla bağlı olduğundan, topraklarından geçen ve şu anda kapalı olan Rus Yamal boru hattı gereksiz hale geld,.
Motyka, “Enerji şantajına maruz kalmamak için çeşitli kaynaklardan ithalat yapmak istiyoruz,” dedi.
Diplomasi2 hafta önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Asya2 hafta önceMao gafı krize yol açtı: Mbappe özür diledi, Çin’de boykot başladı
Dünya Basını2 hafta önceGünah keçisi olarak Netanyahu
Ortadoğu2 hafta önceYBŞ, Irak ordusuna katılacak
Avrupa2 hafta önceSırbistan seçimleri: Dört sütunlu illüzyonun dağılışı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Dr. Hudson: Trump aynı anda iki petrol cephesinde savaşamaz
Asya2 hafta önceÇin, ticari sırlarını ‘yabancı kuruluşlara’ karşı korumak için yeni kurallar hazırladı
Ortadoğu2 hafta önceRiyadh Air seferleri durdurdu: Uçaklar Riyad yerine El-Kasım’a inecek










