Dünya Basını
CIA’in eski Rusya analisti Beebe: Avrupa kamuoyunda bir tür kitlesel hipnoz yaşanıyor

Merkezi İstihbarat Teşkilatının eski Rusya analizi direktörü George Beebe, Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen ile gerçekleştirdiği mülakatta, ABD’nin küresel stratejisindeki öncelik değişimlerini ve Ukrayna krizinin tırmanma dinamiklerini değerlendirdi. Washington yönetiminin askeri varlığını Avrupa’dan çekmesinin taşıdığı riskleri ele alan Beebe, diplomatik bir uzlaşı sağlanmadığı takdirde kıtanın topyekun bir istikrarsızlık sarmalına sürüklenebileceğini ifade etti.
Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen, gerçekleştirdiği yayında, ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatının eski Rusya analizi direktörü ve Quincy Sorumlu Devlet Yönetimi Enstitüsünün mevcut büyük strateji direktörü George Beebe’yi ağırladı.
Görüşmede, küresel güç dengelerindeki değişimler, Washington yönetiminin askeri öncelikleri ve Ukrayna üzerinden şekillenen Rusya-Avrupa gerilimi ayrıntılı biçimde ele alındı.
Siyaset bilimci Glenn Diesen, ABD’nin çok kutuplu güç dağılımına uyum sağlamak zorunda kaldığını, artık her bölgede aynı anda bulunamayacağını ve belirli coğrafyalara öncelik vermesi gerektiğini belirtti. Washington’ın mantıksal olarak kendi yarım küresine ve en büyük rakibinin yer aldığı Doğu Asya’ya öncelik verdiğini kaydeden Diesen, tarihte ilk kez Avrupa’nın birinci öncelik olmaktan çıkarak uzak bir üçüncülüğe gerilediğini ifade etti.
Bu durumun, başkanın kim olduğundan bağımsız olarak ABD’nin Avrupa’dan eksen kaydırmasını zorunlu kıldığını vurgulayan Diesen, Donald Trump sonrasında da bu eğilimin sürmesinin beklendiğini aktardı.
Diesen, Beebe’nin yakın zamanda kaleme aldığı, Almanya’dan Amerikan askerlerinin çekilmesinin mantıklı olduğunu fakat bunun öngörülemeyen veya tahmin edilebilir sonuçlar doğurabileceğini ele alan makalesini hatırlatarak mevcut durumu nasıl değerlendirdiğini sordu.
“Askeri çekilme düzenli ve kontrollü bir şekilde yürütülmeli”
George Beebe, ABD’nin Avrupa’daki varlığını ve taahhütlerini azaltmasının stratejik açıdan gerekli olduğunu, ancak bunun zeminini hazırlaması gerektiğini belirtti.
Bu sürecin Avrupa’yı harap, istikrarsız ve çatışmaya eğilimli bir halde bırakacak şekilde değil, yönetilen ve düzenli bir yöntemle yapılması gerektiğini vurgulayan Beebe, şu ifadeleri kullandı:
“Trump yönetiminin aniden ve fevri bir kararla Avrupa’dan askeri tenkisata gitmeye karar vermesi, uzun vadede buradaki Amerikan varlığının azaltılması ve transatlantik ilişkilerinin yeniden dengelenmesi hedeflerine hizmet etmiyor.”
Varlığın bu şekilde azaltılmasının Avrupa’daki istikrarsızlık riskini artıracağını dile getiren Beebe, istikrarsız bölgelerin ABD’ni yeniden kendi içine çekme eğilimi taşıdığını ve buralardan bağları koparmanın çok güç hale geldiğini söyledi.
Almanya’dan birkaç taburun geri çekileceğine dair duyurunun görünüşte bir tenkisat adımı gibi algılandığını belirten Beebe, bu açıklamadaki asıl önemli unsurun Joe Biden yönetiminin Almanya topraklarına orta menzilli füzeler yerleştirme kararının iptal edilmesi olduğunu kaydetti.
Beebe, bu hamlenin yüzeyde Avrupa’daki yükümlülükleri azaltma yönünde bir adım gibi durduğunu, ancak nihayetinde daha büyük bir istikrarsızlığa yol açmasından ve transatlantik ilişkilerinin her iki tarafı için de çok daha zor bir süreç üretmesinden endişe ettiğini vurguladı.
Glenn Diesen, artan istikrarsızlık ortamında ABD geri çekilirken, Avrupa ülkelerinin Ukrayna savaşından vazgeçmeye hazır olmadıklarını ve gerilimi tırmandırma eğilimi gösterdiklerini ifade etti.
Avrupalı liderlerin, Rusya topraklarının derinliklerini vurmak üzere kitlesel insansız hava aracı üretimi yaptıklarını gururla ilan ettiklerini hatırlatan Diesen, artık silah tedarik etmedikleri veya hedef seçimine yardım etmedikleri yönündeki iddiaların tamamen ortadan kalktığını belirtti.
Mevcut tablonun doğrudan Rusya’ya karşı yürütülen bir savaşa benzemeye başladığını kaydeden Diesen, Avrupalıların bu tırmandırma hamleleri karşısında Rusların da misilleme yaparak caydırıcılıklarını yeniden tesis etme yönünde daha büyük bir baskı altına girdiklerini söyledi.
ABD’nin geri çekildiği bu dönemin, Rusya açısından misilleme yapmak ve caydırıcılığı geri kazanmak için uygun bir fırsat gibi göründüğünü aktaryan Diesen, Moskova’nın son dört yıl boyunca gösterdiği itidalin karşı tarafta bir zayıflık olarak yorumlandığını ve düşmanlarını cesaretlendirdiğini ifade etti. Diesen, bu durumun kasıtlı olmasa bile tarafları doğrudan bir savaşa doğru sürükleyebileceğini dile getirdi.
“Rusya askeri ateş gücünün büyük kısmını henüz kullanmadı”
George Beebe, bu analize bütünüyle katıldığını ve tarafların çok istikrarsız, krizlere gebe bir döneme doğru ilerlediğini teyit etti. Rusya’nın Ukrayna’da askeri ateş gücünün önemli bir kısmını kullanmaktan bilerek kaçındığını belirten Beebe, bu durumun birçok insana tuhaf gelebileceğini ancak gerçeği yansıttığını ifade etti.
Rusya’nın Ukrayna’ya karşı devreye sokabileceği çok büyük bir hava gücüne sahip olduğunu ancak bunu yapmadığını söyleyen Beebe, bunun ilk sebebinin NATO ile doğrudan bir çatışmaya girmekten kaçınmak, ikinci sebebinin ise ABD ile uzlaşmaya dayalı bir çözüm ve ilişkilerin normalleşmesi kapısını açık tutmak istemesi olduğunu dile getirdi.
Beebe, ilişkileri normalleştirmenin Vladimir Putin için jeopolitik başta olmak üzere pek çok nedenden ötürü önem taşıdığını kaydetti.
Putin’in, ABD ile ilişkilerin normalleşmesinin artık mümkün olmadığı yönünde bir kanaate varması durumunda bu dengenin değişeceğini vurgulayan Beebe, Rus liderin Trump yönetiminin ilişkileri normalleştirecek güce sahip olmadığını düşünebileceğini söyledi. Beebe, şu sözleri aktardı:
“Putin’in bu aşamaya tamamen geldiğini düşünmüyorum, ABD-Rusya ilişkilerinin normalleşebileceğine dair umudunu henüz tamamen kesmedi. Ancak Trump’ın hem İran’daki savaş hem de iç siyasi durum nedeniyle çok zayıf düştüğü ve Washington’daki Rusya karşıtı havayı kırıp bu normalleşmeyi yönetemeyeceği sonucuna varırsa, Ukrayna’ya bir ders verme ve caydırıcılığı yeniden tesis etme motivasyonu çok yükselecek.”
“Moskova’da iç siyasi baskılar her geçen gün artıyor”
Putin’in iç siyasette de bir şeyler yapması yönünde ciddi bir baskı altında olduğunu ifade eden Beebe, Rusya’daki pek çok insanın bu savaşın bitmesini istediğini ancak bunun her ne pahasına olursa olsun gerçekleşmesini kabul etmediğini aktardı.
Rus kamuoyunun ya makul, uzlaşmacı bir çözüm istediğini ya da Putin’in Ukrayna’ya karşı çok daha sert askeri adımlar atarak onları Rusya’nın hak iddia ettiği topraklardan tamamen söküp atmasını talep ettiğini belirten Beebe, bu iç baskının giderek büyüdüğünü kaydetti.
Bu baskının bir yönünün de internete yönelik kısıtlamalara verilen tepkilerle ilgili olduğunu dile getiren Beebe, bu kısıtlamaların Ukrayna’nın insansız hava araçlarıyla hedef tespiti yapmasını engellemek amacıyla yürürlüğe konduğunu hatırlatmakta fayda gördü.
Trump’ın Avrupa’dan çekilmesinin ve Avrupalılara “Rusya ile bir çatışmayı kışkırtırsanız yanınızda olmayacağız” mesajı vermesinin Putin’in karar alma süreçlerini etkileyeceğini söyleyen Beebe, bu durumun Rus lideri doğrudan Avrupalılara karşı olmasa bile çok kararlı ve sert adımlar atmaya teşvik edebileceğini belirtti.
Putin’in ilk etapta gerilimi geniş bir Avrupa çatışmasına dönüştürmeden, Ukrayna’ya karşı çok ağır askeri darbeler vurarak işe başlayabileceğini ifade eden Beebe, ABD’nin kalan nüfuzunu kullanarak Ukrayna çatışmasını çok yakında uzlaşmacı bir çözüme doğru yönlendirememesi halinde durumun son derece tehlikeli bir hal alacağını vurguladı.
Beebe, sonbahar aylarına gelindiğinde Rusların hem adım atma yönünde büyük bir baskı hissedecekleri hem de ABD ile doğrudan çatışmaya girme kaygısını daha az taşıyacakları bir tehlike bölgesine girileceğini beyan etti.
Siyaset bilimci Glenn Diesen, yakın zamanda Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e, Boris Yeltsin’e ve Mihail Gorbaçov’a danışmanlık yapmış olan Sergey Karaganov ile bir mülakat gerçekleştirdiğini aktardı. Karaganov’un Kremlin’in nükleer doktrinini değiştirmesinde önemli bir rol oynadığını hatırlatan Diesen, Rus uzmanın diplomatik çözüm yolları hususunda eski dönemlerin uzlaşı ruhunun tamamen bittiğini düşündüğünü belirtti.
Karaganov’un, Batı’nın Ukraynalıları kullanarak Rusya’ya karşı bir savaş yürüttüğü gerekçesiyle Avrupalıların doğrudan vurulması gerektiği fikrini savunduğunu kaydeden Diesen, Rus uzmanın ilk aşamada Almanya’ya yönelik bir Oreşnik füzesi darbesini veya Avrupalıları cezalandırmak amacıyla taktik nükleer silah kullanımını dışlamadığını ifade etti.
Karaganov’un iki yıl önce nükleer doktrinin değiştirilmesini talep ederken küçük bir azınlığı temsil ettiğini ancak bugün ezici bir çoğunluğun kendi tarafında olduğunu söylediğini aktaran Diesen, Putin üzerindeki sertleşme baskısının arttığını belirtti. Diesen, gerilimin tırmanma basamaklarının nasıl şekilleneceğini ve Rusya’nın bir önceki gece bin 600 insansız hava aracı ve füze kullanarak savaşın rekorunu kırdığını hatırlatarak Avrupalıların nasıl hedef alınabileceğini sordu.
Diesen, bu saldırıların arkasında kimin olduğunun gizlendiği stratejik bir belirsizlikle mi yoksa doğrudan üstlenilerek mi yapılacağını öğrenmek istediğini dile getirdi.
“İlk aşama Ukrayna tahkimatlarının tamamen yıkılması olacak”
George Beebe, tırmanma merdiveninin ilk basamağının Ukrayna’ya karşı çok daha yıkıcı askeri operasyonlar düzenlemek olacağını ifade etti.
Putin’in, Rus ordusunun Donbass’taki faaliyetlerini Kiev tarafından dayatılan faşist yönetimden insanları kurtarma hamlesi olarak sunmak istediğini belirten Beebe, kurtarma söyleminin arka planda büyük bir yıkım bırakmama şartını beraberinde getirdiğini kaydetti.
Rusya’nın Donetsk’te Ukrayna kontrolündeki tahkim edilmiş kale şehirleri enkaza çevirmek istemediğini, çünkü bunu yaparken aynı zamanda oradaki halkı özgürleştirdiklerini iddia etmenin mümkün olamayacağını söyleyen Beebe, şu ifadeleri kullandı:
“Ancak Putin üzerindeki kesin sonuç alma ve Ukrayna işgalindeki toprakları geri alma yönündeki baskı arttıkça, Rus lider ilk adım olarak hava gücünü çok daha yıkıcı bir biçimde devreye sokarak o kale şehirleri moloz yığınına çevirme yoluna gidebilir.”
Bu aşamadan sonra Rus kara unsurlarının çok az kayıpla bu şehirleri ele geçirebileceğini belirten Beebe, Moskova’nın hak iddia ettiği Donbass topraklarında askeri kontrolü sağladığını ilan edebileceğini dile getirdi.
Rusya’nın bu noktada kritik bir karar vermek zorunda kalacağını ifade eden Beebe, ilhak edilen ancak tamamen kontrol edilemeyen diğer iki bölgenin üzerine gidilmesi veya tek taraflı ateşkes ilan edilerek mevzilerin tahkim edilmesi seçeneklerinin masada bulunacağını söyledi.
Beebe, Rusya’nın savaşı tam bir barış antlaşmasıyla bitirmese bile, kendi talepleri kabul edilmeden Ukrayna’nın geri kalanının yeniden inşa edilmesini engelleyecek bir pozisyon alabileceğini kaydetti.
Sürecin genel bir Rusya-Avrupa çatışmasına evrilip evrilmeyeceğinin tamamen Avrupalıların vereceği yanıta bağlı olduğunu vurgulayan Beebe, Avrupa ülkelerinin Rusya topraklarının derinliklerine yönelik büyük bir insansız hava aracı kampanyası başlatması durumunda Rusların gerilimi daha da tırmandıracağını belirtti.
Bir sonraki adımın Kiev ve diğer nüfus merkezlerine yönelik, geçmişte görülmemiş ölçekte kitlesel bombardımanlar ve füze saldırıları olacağını söyleyen Beebe, Ukrayna’nın bunu engelleyecek bir hava savunma sistemine sahip olmadığını ve yakın zamanda ABD veya Avrupa’dan böyle bir kabiliyet edinme şansının bulunmadığını aktardı.
Beebe, Ukrayna hava savunmasının fiilen işlevsiz kalacağı bu ayların Rusya’ya büyük bir hareket alanı sağlayacağını ifade etti.
“Nato topraklarındaki askeri fabrikalar hedef alınabilir”
Avrupa ülkelerinin gerilimi daha da tırmandırması halinde Rusya’nın lojistik tedarik zincirlerini ve doğrudan Avrupa topraklarındaki, yani NATO coğrafyasındaki fabrikaları vurmayı düşünebileceğini kaydeden George Beebe, Ukrayna’nın kullandığı insansız hava araçlarının tamamının Ukrayna topraklarında üretilmediğini, Avrupa’dan gelen pek çok bileşenin bu sürece dahil olduğunu belirtti.
Rusların tırmanma riskinden ötürü bu tesisleri vurmaktan kaçındığını ancak gerilimin bu aşamaya gelmesi halinde buraları hedef alabileceğini söyleyen Beebe, şu değerlendirmede bulundu:
“Böyle bir senaryo transatlantik ittifakı içinde çok büyük bir kriz yaratacaktır. Müttefikler Washington’a dönerek Rusya’nın kendilerine saldırdığını belirtecek ve Washington Antlaşması’nın beşinci maddesinin yürürlüğe konmasını talep edecektir.”
Bu durum karşısında Trump yönetiminin Rusya ile doğrudan askeri bir çatışmaya girip girmeme konusunda çok zor bir dönemeçte kalacağını ifade eden Beebe, Washington’da Avrupalıların Ukrayna’ya barış getirmek için çalışmadığı, Rusya ile bir uzlaşıya karşı durduğu ve Moskova’nın tamamen teslim olması için askeri, iktisadi ve diplomatik baskıyı artırmaktan başka bir şey istemediği yönünde bir algının bulunduğunu belirtti.
Beebe, bu algı sebebiyle Trump yönetiminin Rusya ile bir çatışmaya dahil olma konusunda isteksiz davranabileceğini ve Avrupalılara yönelik büyük bir sempati beslemeyebileceğini kaydetti.
Glenn Diesen, Avrupa medyasındaki temel başlıkların Rusya üzerindeki baskıyı artırma yönünde olduğunu, bunun intihara meyilli bir yaklaşım gibi durduğunu ifade etti.
Avrupa’nın geleceğine bakıldığında ekonomik ve askeri gerilemenin yanı sıra siyasi istikrarsızlığın ve radikalleşen bir liderlik anlayışının öne çıktığını belirten Diesen, Avrupalı yöneticilerin Rusya’nın aynı şekilde karşılık verebileceğini hesaba katmadan savaşı Rus topraklarına taşıma konusunda bir saplantı içinde olduklarını kaydetti.
Alman liderlerin Rusya’ya acı çektirmek amacıyla uzun menzilli füzelerin kitlesel üretimine geçilmesi gerektiğini savunduklarını hatırlatan Diesen, Moskova’daki öfke birikiminin Avrupa’da yeterince idrak edilmediğini söyledi.
Geçmişte Amerikalıları pervasız ve saldırgan bulan, kendisi ise temkinli davranan Avrupa’nın bugün çok daha radikal bir konuma savrulduğunu vurgulayan Diesen, George W. Bush’un 2008 yılında Ukrayna’yı NATO üyesi yapma girişimini o dönem çok tehlikeli bulan Avrupa ülkelerinin şimdi tamamen farklı bir çizgide olduğunu belirtti.
“Avrupa kamuoyunda bir tür kitlesel hipnoz yaşanıyor”
George Beebe, Avrupa’nın mevcut düşünce yapısında mantıklı bir açıklama bulmanın zor olduğunu ve kıtada adeta bir kitlesel hipnoz durumunun hüküm sürdüğünü ifade etti.
İnsanların Rusya ile mücadelenin tek yolunun daha fazla baskı ve caydırıcılık olduğuna inandıklarını belirten Beebe, tehditleri azaltmak ve çatışma ihtimalini düşürmek amacıyla Rusya ile diplomatik temas kurma fikrinin Avrupa genelinde tamamen dışlandığını kaydetti.
Bunun çok tehlikeli bir hata olduğunu vurgulayan Beebe, şu ifadeleri kullandı:
“Soruna yalnızca caydırıcılık prizmasından yaklaşırsanız, kontrol dışına çıkabilecek bir tırmanma sarmalını körüklemiş olursunuz. Bu nedenle caydırıcılık ile diplomasinin bir arada yürütülmesi gerekiyor fakat Avrupalıların şu an bu netlikte düşünebildiğinden emin değilim.”
Sürecin pragmatizm, soğukkanlılık ve Rusya ile üretken bir şekilde angajmana girilebileceğine dair bir özgüven gerektirdiğini belirten Beebe, Avrupa’da Ruslarla konuşmanın bile kıta içi birliği ve istikrarı sarsacağına dair büyük bir korkunun mevcut olduğunu dile getirdi.
Glenn Diesen, Avrupa Birliği içindeki yirmi yedi ülkenin ortak bir dış politika üzerinde uzlaşmasının zor olduğunu, bu nedenle uzlaşının konuyu tamamen siyah ve beyaz, iyi ve kötü şeklinde sunarak sağlandığını ifade etti.
Rusya’nın bir şer imparatorluğu, liderinin ise yeni bir Hitler olarak sunulmasıyla her türlü farklı sesin ahlak dışı ilan edildiğini kaydeden Diesen, diplomasi kapısı açılıp Rusya’nın güvenlik kaygıları konuşulmaya başlandığında bu yapay birliğin dağılacağından korkulduğunu belirtti.
Walter Lippmann’ın devletlerin halkı savaşa seferber etmek için her şeyi iyi ve kötü savaşı olarak sunduğu ancak barış zamanı geldiğinde bu propagandanın çöktüğü yönündeki tezini hatırlatan Diesen, kötüyle uzlaşılamayacağı için uygulanabilir bir barışın imkansız hale geldiğini söyledi.
Savaşın kışkırtılmamış bir işgal olduğu anlatısı üzerine kurulması sebebiyle Rusya’ya verilecek her tavizin bir yatıştırma politikası olarak görüldüğünü aktaran Diesen, Avrupa Birliği’nin başına Kaja Kallas gibi Rusya’yı parçalara bölmekten açıkça bahseden en uç figürlerin getirildiğini, bu anlatı tuzağının barış ihtimalini tamamen kilitlediğini ifade etti.
“Avrupa’nın büyük aktörleri sorumluluk almaktan kaçınıyor”
George Beebe, Walter Lippmann atfının tamamen doğru olduğunu ve bu anlatı tuzağının Avrupa Birliği içi birlik arayışından çok daha büyük bir sorun teşkil ettiğini belirtti.
Avrupa’da geleneksel olarak Fransa, Almanya ve İtalya gibi büyük aktörlerin liderlik yaptığını ve diğer büyük güçlerle olan hayati ilişkilerin küçük devletlerin konsensüs arayışlarına rehin bırakılmasına müsaade etmediklerini hatırlatan Beebe, mevcut durumda bu büyük devletlerin sorumluluk almadıklarını kaydetti.
Almanya ve Fransa’nın Rusya ile angajman kurma konusunda hiçbir çaba sarf etmediğini, sadece konuşma ihtimali üzerine çok erken aşamada bazı zayıf diyalogların döndüğünü belirten Beebe, bu yönde bir ivmenin Estonya veya Polonya’dan değil, ancak Avrupa’nın ağır sıklet ülkelerinden gelebileceğini fakat şu an o iradenin bulunmadığını söyledi. Birleşik Krallığın Avrupa Birliği üyesi olmadığını ve ortak dış politika uzlaşısı zorunluluğuna tabi bulunmadığını hatırlatan Beebe, buna rağmen İngilizlerin de Rusya ile diplomatik temasa en sert şekilde karşı çıkan aktörlerin başında yer aldığını, bunun yapısal bir kural sorunundan ziyade bütünüyle bir zihniyet problemi olduğunu vurguladı.
Diesen ise İngiltere’nin Birleşik Krallığın Avrupa Birliğinden ayrılması sürecinin ardından kıtada kendine yeni bir askeri rol biçmek ve Churchill rolünü yeniden oynamak adına bu sertliği göstererek durumları daha da kötüleştirdiğini ekledi.
“Amerika’nın çıkarı Ukrayna’da uzlaşmacı bir çözümün sağlanmasındadır”
George Beebe, ABD’nin ulusal çıkarlarının Ukrayna’daki savaşı uzlaşmaya dayalı bir barışla sonlandırmaktan geçtiğini çok güçlü bir şekilde dile getirdi.
Çatışmanın Avrupa’ya ihale edilerek ABD’nin devreden çıkması durumunda Rusya ile Avrupa arasında olağanüstü yıkıcı bir savaş riskinin yükseleceğini belirten Beebe, bunun Washington’ın lehine olmayacağını ifade etti.
Genişleyen bir Avrupa-Rusya geriliminin Moskova’yı Pekin ile daha yakın bir stratejik ittifaka zorlayacağını kaydeden Beebe, şu sözleri paylaştı:
“ABD’nin çıkarı, hem Çin hem de Batı dünyasıyla ilişkileri olan daha özerk ve bağımsız bir Rusya’nın varlığındadır. Bu durum, Çin’in oluşturduğu meydan okumalarla mücadele etmeyi Washington için çok daha basit hale getirecektir.”
Avrupa’nın sürekli bir çatışma içinde ve zayıf kalmasının ABD’nin Hint-Pasifik gibi daha yüksek öncelikli alanlara odaklanmasını engelleyeceğini belirten Beebe, Amerikan liderlerinin, kabine üyelerinin ve Beyaz Saray yönetiminin zaman ve dikkat sınırlarının olduğunu, dünyadaki her krizin bu dikkati dağıttığını söyledi.
NATO’nun amacının değişmesi ve ABD ile Avrupa arasında yüksek teknoloji işbirliğine, kritik minerallere, çiplere, tedarik zincirlerine, uzay çalışmalarına, kuantum bilgisayarlara ve yapay zekaya odaklanması gerektiğini vurgulayan Beebe, Çin’in bu alanda ölçek avantajına sahip olduğunu, transatlantik ittifakının ise birlikte çalışarak bu avantajı dengeleyebileceğini ve Batı’nın teknolojik refahını büyütebileceğini kaydetti.
Avrupa’nın daimi bir savaş içinde kalması halinde bu işbirliğinin imkansızlaşacağını belirten Beebe, stratejik olarak hayati olan bu unsurları hayata geçirmek için Ukrayna’daki savaşın bir an önce uzlaşıyla bitirilmesi gerektiğini sözlerine ekledi.
Glenn Diesen, transatlantik ilişkilerinin yeniden tanımlanması gerektiğini, Avrupa zihniyetinin ya tamamen ABD’nye tabi olmak ya da keskin bir Amerikan karşıtlığına savrulmak şeklinde uçlarda gezindiğini ifade etti. Çok kutuplu dönemde ortaklığın faydalarını koruyarak bağların yeniden şekillendirilmesi gerektiğini söyleyen Diesen, Avrupa basınında Ukrayna’nın yeniden kazanmaya başladığı yönündeki propagandaların sürdüğünü kaydetti.
Rus ordusunun 9 Mayıs askeri geçit töreninde ağır silahlar sergilememesinin törene saldırı davetiyesi çıkarmamak için değil, silahı olmadığı için yani zayıflıktan kaynaklandığı iddialarının ortaya atıldığını belirten Diesen, Putin’in yeniden ölümcül bir hastalığa yakalandığı yönündeki söylentilerin savaş desteğini tahkim etmek için üretilen anlatılar olduğunu dile getirdi.
Dünya Basını
Netanyahu’nun büyük stratejisi dağılıyor

Netanyahu’nun büyük stratejisi dağılıyor. İsrailli lider ülkesinin güvenliğini tamamen askeri yollarla sağlamaya çalıştı. Bu işe yaramıyor.
Gideon Rachman, Financial Times
İran’la savaş, Binyamin Netanyahu için 30 yıllık bir rüyanın gerçekleşmesiydi. İsrail Başbakanı onlarca yıldır İran’ın ülkesi için varoluşsal bir tehdit oluşturduğu uyarısında bulunuyordu. 28 Şubat’ta nihayet İslam Cumhuriyeti’ne karşı tam ölçekli bir saldırı başlattı. Netanyahu açısından daha da iyisi, savaş ABD ile ortak bir operasyondu.
Netanyahu, Donald Trump’ı İran’da savaşın rejim değişikliği getireceğine ikna etti. En azından İsrail’e yönelik İran tehdidine son vermekte kararlıydı.
Fakat İran kampanyası ciddi biçimde ters gitti. İran rejimi hâlâ sağlam biçimde yerinde duruyor ve İsrail’e füze fırlatmaya devam edebildiğini gösterdi. İran destekli Hizbullah, İsrail’in kuzeyini top ateşine tuttu ve Lübnan’da İsrail askerleriyle savaşıyor. Şimdi ise Netanyahu’nun Trump’la yakın ittifakı ağır bir baskı altında.
İran’ın dün geceki füze saldırıları, İsrail’in Beyrut’un güneyine düzenlediği saldırılara yanıttı. İsrail şimdi İran’ı bombalayarak karşılık verdi. Ancak Trump daha fazla tırmanışı önlemekte kararlı görünüyor. ABD Başkanı FT’ye, “Bütün kararları ben veririm. O [Netanyahu] kararları vermez,” dedi.
Netanyahu şimdi çok zor bir tercihle karşı karşıya. İran ve Hizbullah’a yönelik saldırıları durdurup hem İran rejimi hem de İsrail kamuoyu nezdinde zayıf görünme riskini mi alacak? Yoksa Trump’a meydan okuyup Amerika’yla ittifakını tehlikeye mi atacak?
İsrailli siyasetçilerin, İsrail’in egemen bir ülke olduğunu ve kendini nasıl savunacağına dair kararlarını kendisinin verdiğini göstermeye ilişkin tüm cesur sözlerine rağmen gerçek şu: Ülke hâlâ ABD silahlarına ve hava savunma sistemlerine büyük ölçüde bağımlı.
Bu ikilem, Trump’ın üzerinde çalıştığı barış anlaşmasının İran’ı muhtemelen daha güçlü bir mali konumda bırakacak ve hâlâ artık bir nükleer kapasiteye sahip olmasına imkân tanıyacak olması nedeniyle daha da keskinleşiyor.
Hürmüz Boğazı’nın başarılı biçimde kapatılması, İslam Cumhuriyeti’ne yeni ve güçlü bir araç kazandırdı. Tahran’ın ayrıca ABD askeri üslerini ve Körfez ülkelerinin altyapısını vurabileceğini, buna karşılık rejimin devrilmediğini göstermesi de İran’ın caydırıcılık kapasitesini daha da güçlendirdi.
Netanyahu, ülkesinin geçmişte İsrail’in kuzeyinde binlerce kişinin tahliyesine yol açan Hizbullah’ın peşine düşmek için serbest hareket alanına sahip olması gerektiğinde ısrar ediyor. İsrail’in Hizbullah’a yönelik saldırısı ise buna karşılık bir milyondan fazla Lübnanlıyı evlerinden etti. Ancak Trump geçen hafta Netanyahu’yu aradı ve görünüşe göre hakaret içeren ifadelerle İsrail’in Lübnan’daki kampanyasını sınırlaması talimatını verdi.
İsrail’in Lübnan’da içine sürüklendiği bataklık, daha geniş bir stratejik başarısızlığın parçası. İsrail, Hamas’ın 7 Ekim 2023 saldırılarından bu yana neredeyse üç yıldır savaş halinde. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü kampanyanın acımasızlığı, ülkenin uluslararası itibarına muazzam zarar verdi; Uluslararası Adalet Divanı da İsrail’in soykırım işlediği yönündeki suçlamaları değerlendirmeyi kabul etti.
Buna rağmen Netanyahu, ulusunu zafere taşıdığında ısrar ediyor. Eylül ayında BM’de, İsrail’in Hamas’ın “terör makinesinin” büyük kısmını “ezdiğini”, Hizbullah’ı “sakatladığını” ve İran’ın nükleer ve füze programlarını “harabeye çevirdiğini” söyleyerek övündü.
Fakat bu iddialar giderek daha zayıf görünüyor. Hamas Gazze’de hâlâ yerinde duruyor; Hizbullah Lübnan’da hâlâ güçlü bir aktör. İslam Cumhuriyeti İran’ı hâlâ avucunda tutuyor ve füzeleri ile insansız hava araçlarıyla hâlâ kaos yaratabiliyor.
Netanyahu her seferinde aynı hatayı yaptı. İsrail’in güvenlik sorunlarına tamamen askeri bir çözüm peşinde koşmayı seçti; siyasi ve diplomatik boyutları görmezden geldi. Bunun sonucunda, Hizbullah, İran ve Hamas liderlerinin öldürülmesi gibi İsrail askeri ve istihbaratının taktik başarılarını, İsrail’in daha güvenli hale geldiğinin kanıtı gibi pazarladı.
Ancak artık açık olmalı: İsrail öldürerek güvenliğe ulaşamaz. Gazze’de, Beyrut’ta ya da Tahran’da bir liderler grubu suikastla ortadan kaldırılırsa, yerlerine başkaları çıkar.
Netanyahu açısından İsrail’in düşmanlarını, çatışmayı körükleyen temel meselelerle yüzleşmek yerine, ancak ortadan kaldırılabilecek akılsız fanatikler olarak sunmak siyasi ve entelektüel bakımdan daha kolay. Bunun sonucunda İsrailliler, birçok Filistinli, Lübnanlı ve İranlının bombalanmaya ve öldürülmeye, İsraillilerin 7 Ekim’e verdiği tepkiye benzer biçimde yanıt verebileceğini düşünmeyi reddediyor: Teslim olarak değil, daha da sert savaşarak.
Bu şekilde konuşan herkes Netanyahu tarafından teröristlere sempati duymakla suçlanıyor. Bunun sonucunda İsrail Başbakanı, gerçek bir devlet adamının yapması gerektiği gibi tartışmaya liderlik etmek yerine tartışmayı susturdu.
Netanyahu, İsrail’in düşmanlarına karşı topyekûn bir savaş başlatarak kendi itibarını onarmayı ve siyasi geleceğini güvence altına almayı amaçladı. İran’a karşı zafer bunun taçlandırıcı başarısı olacaktı: En büyük düşmana karşı nihai zafer; üstelik uygun şekilde bir seçim yılında elde edilmiş olacaktı.
Bunun yerine Netanyahu, bu yılın ilerleyen dönemlerinde yapılacak seçimlere muhtemelen ülkenin düşmanları hâlâ hayatta ve dirençli haldeyken, İsrail’e yönelik destek Batı genelinde ve hatta Beyaz Saray’da keskin biçimde düşerken girecek. İsrail seçimleri neredeyse her zaman başa baş geçer; bu yüzden Netanyahu’nun iktidarı kaybedip kaybetmeyeceği belirsiz. Ancak güvenlik muhtemelen bir numaralı mesele olacak. Ve Netanyahu’nun İsrail güvenliğine ilişkin vizyonu başarısız oldu. Kaybetmeyi hak ediyor.
Dünya Basını
İran’ın Yeni Büyük Stratejisi

Yeniden Şekillenen İran İslam Cumhuriyeti Ortadoğu’yu Nasıl Dönüştürecek?
Narges Bajoghli & Vali Nasr
Foreign Affairs, 3 Haziran 2026
Şubat 2026’da ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşın başlangıcında İslam Cumhuriyeti hırpalanmış ve zayıflamış görünüyordu. Geniş çaplı bombardıman sanayiyi ve altyapıyı tahrip etmiş, ABD’nin deniz ablukası zaten hasta durumdaki ekonomiyi mahvetmişti. Mart başında ABD Başkanı Donald Trump, Air Force One’da gazetecilere, “Onların bütün şeytani imparatorluğunu paramparça ettik,” dedi. Birkaç hafta sonra ise “tam ve kesin zafer” ilan etti.
Ancak savaşın üçüncü ayında tablo oldukça farklı görünüyor. İran askeri ve sınai kapasitesini koruyor; Trump’ın İranlılara rejimi devirmeleri çağrısına rağmen ufukta bir halk ayaklanması görünmüyor. Savaşın ilk hedefi —İslam Cumhuriyeti’ne öldürücü bir darbe indirmek— ulaşılamaz olduğunu kanıtladı.
İran’ı kırmak yerine, savaşın ateşten imtihanı onu beklenmedik biçimlerde dönüştürdü. Hayatta kalmak ve yeni stratejik avantajlar elde etmek için İslam Cumhuriyeti uyum sağlamak ve yenilik yapmak zorunda kaldı; savaşı yürütme biçimini, devleti idare etme yöntemlerini ve toplumu yönetme tarzını değiştirdi. Üstelik bunu benzeri görülmemiş bir hızla yapmak zorundaydı. Tahran artık başardıklarından emin ve bu kazanımları ülke içinde ve dışında pekiştirmeye kararlı. Savaş, Ortadoğu’yu yeniden şekillendirecek ve jeopolitiğin seyrini yıllar boyunca etkileyecek yeni bir İran doğurdu.
Sessiz bir halefiyet
İran rejiminin İsrail’in Haziran 2025’teki 12 günlük savaşı ve Ocak 2026’daki halk ayaklanması nedeniyle zayıfladığını düşünen İsrail ve ABD, 28 Şubat’ta İran’a hava saldırıları başlattı. İran liderliğine yönelik hedefli suikastlar yoluyla hızlı bir zafer bekliyorlardı. Ancak baş kesme stratejisi rejimin çöküşünü getirmedi. Bunun yerine yeni bir kuşağın iktidarı devralmasının kapısını açtı.
Birçok Batılı gözlemci, savaş sırasında ortaya çıkan ve İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun hâkim olduğu yeni liderliği ABD ve İsrail’e karşı daha ideolojik, daha katı ve daha şahin görüyor. Fakat bu tam olarak doğru değil. Onu asıl ayırt eden şey daha incelikli ve daha sonuç alıcı olması. İran dışındaki gözlemciler, yeni dini lider Mücteba Hamaney, Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve Devrim Muhafızları Komutanı Ahmed Vahidi gibi birkaç üst düzey lidere odaklanıyor. Oysa daha önemlisi, onların altındaki kademelerde yaşanan dönüşüm: 1979 devriminden sonra yetişmiş yeni bir Devrim Muhafızları komutanları ve sivil güvenlik yetkilileri kuşağı. Bu isimler artık kilit karar alma pozisyonlarını elinde tutuyor ve devlet yönetimi ile güvenliğe ilişkin milliyetçi bakış açıları İslam Cumhuriyeti’ni yeniden tanımlıyor.
Devrimin kurucu kuşağının —eski liderler Ruhullah Humeyni ve Ali Hamaney dahil— dünya görüşü, Muhammed Rıza Şah Pehlevi’nin ABD destekli yönetimine karşı uzun muhalefetleri ve şahın hapishanelerinde ya da sürgünde geçirdikleri yıllar tarafından şekillendirilmişti. Bugün dümenin başında olanlar, yani Mücteba Hamaney, Kalibaf ve Vahidi dahil İran’ın ikinci devrimci kuşağı, İran-Irak Savaşı sırasında ergenlik ve genç yetişkinlik çağındaydı. Onların dünya görüşü, yirminci yüzyılın en uzun konvansiyonel savaşının siperlerinde sertleşti. İran’ın siyasi ve silahlı güçlerindeki yeni yönetici sınıfı oluşturanlar, yani devrimin üçüncü kuşağı ise devrim sonrası İran’dan başka bir şey bilmiyor. Silahlı kuvvetler ve Devrim Muhafızları’ndaki bu subay sınıfı ile onlara bağlı güvenlik kurumları, yapılandırılmış ve teknokratik bir kültür ile devrimci ideoloji değil ulusal savunma etrafında kurulmuş stratejik bir bakış benimsedi. Ve kendilerini, askeri bakımdan üstün iki güce karşı iki savaşta —geçen yılki 12 günlük savaş ve bu yılki çok daha büyük çatışma— İran’ı başarıyla savunduklarına inanan liderlerin özgüveniyle yönetiyorlar. Onlara göre devrimin vaat ettiği şeyi başardılar: Ortadoğu’da Amerikan gücünün gerçek anlamda zayıflatılması.
Şubat savaşının ilk gününde öldürülen önceki dini lider Ayetullah Ali Hamaney, Pehlevi dönemindeki devrim öncesi İran’ın entelektüel ve siyasi akımlarının ürünüydü. Siyasi eğitimi, monarşiyi devirmek ve Batı emperyalizmine karşı durmak gibi hedefleri paylaşan seküler milliyetçiler, solcular ve liberallerle yürüttüğü tartışmalarla şekillenmişti. İktidara geldiklerinde devrimin liderleri ideolojilerini İran’a dayattı, ancak toplumun bütünüyle boyun eğmediği bir ülkede yönetme hakkı iddia etmenin doğasında bulunan güvensizliği hiçbir zaman aşamadılar.
Yeni kuşak bütün bunları doğrudan yaşamadı. Çoğu İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşu sırasında çocuktu ve onun yönetme hakkına inanarak yetiştirildi. Bu kişiler iktidara savaşarak gelmedi; iktidar kurumlarının içinde olgunlaştı ve meşruiyetlerini verili kabul etti. Kurucu kuşağı belirleyen güvensizlik —devrimin gerçek olduğunu, iddialarının ciddi olduğunu, eski seçkinlerin gerçekten yenildiğini sürekli kanıtlama ihtiyacı— büyük ölçüde yok. Onlar bir devrimi savunmuyor. Bir devleti idare ediyorlar.
Bu psikolojik farkın çok büyük pratik sonuçları var. Ali Hamaney’in kuşağı dünyayla karşı karşıya geldiğinde —rehine müzakerelerinde, nükleer görüşmelerde, bölgesel çatışmalarda— her zaman bir mağduriyet alt akıntısı vardı; tarihsel adaletsizlik ve İslami haklılık retoriğinde yükselen bir ses. Bu güçlü ve gerçekti, ancak stratejik bir yüktü. Onları öngörülebilir, savunmacı ve ideolojilerinin savunusuyla İran’ın ulusal çıkarlarının savunusunu birbirine karıştırmaya yatkın hale getiriyordu; oysa bu ikisi her zaman kolayca örtüşmüyordu.
Yeni kuşak devrim ile devlet yönetimini birbirinden ayırdı. İçeride ve dışarıda ne devrimci ihtişam söylemini benimsiyor ne de devrimci aktivizmi savunuyor. Yeni liderler müesses nizam aktörleri: İran’ın imkân ve kırılganlıklarını net gözle değerlendiren pragmatik, sertleşmiş milliyetçiler. Öncekilerin aksine stratejik sabır gösterebiliyor ve kararlı hareket edebiliyorlar. İran’ın zayıflıklarına sık sık ve kamuoyu önünde bakıyorlar —kurucu kuşağın dürüstçe yapamayacak kadar güvensiz olduğu bir şey— ve bunları çözülmesi gereken problemler olarak ele alıyorlar. Tahran’ın iki savaş arasında yaptığı değişikliklerin arkasında bu içgüdü vardı.
Savaşla sertleşmiş
Haziran 2025’teki ABD-İsrail saldırısından önce İran yöneticileri, ABD ve İsrail’le ne savaş ne barış durumunu süresiz sürdürebileceklerini varsayıyordu. Yanıldıkları ortaya çıktı ve bu rehavetle yüzleşme 12 günlük savaş biter bitmez başladı. Yeni Devrim Muhafızları liderliği, Haziran ateşkesinin çökeceğini ve muhtemelen ABD’nin başından itibaren dahil olacağı yeni bir savaşın geleceğini bekliyordu. İran’daki üniversiteler, araştırma kurumları, düşünce kuruluşları ve kamu kurumları, çıkarılan dersler ve gerekli değişiklikler üzerine tartışmalara ev sahipliği yapmaya başladı. O sekiz ayda, önceki on yılın tamamından daha fazla kurumsal değişim yaşandı. Ticaret, tarım ve ekonomik-sosyal hizmetlerin yönetimine ilişkin birçok yürütme kararı Tahran’dan eyalet merkezlerine devredildi. Propaganda, iç kamuoyuyla iletişim ve yurtdışına bilgi yayımını denetleyen kurumlar kuşaksal bir yenilenmeden geçti. Kurumsal ataleti uzun süredir İslam Cumhuriyeti bürokrasisinin belirleyici özelliğiydi; şimdi bunun yerini hızlı uyum zorunluluğu aldı. Bu süreçte teknokrat karar alıcılar kontrolü ele geçirdi.
Hamaney bir ABD-İsrail hava saldırısında öldürüldükten sonra oğlu Mücteba’nın halefiyeti hızlı ve dikkat çekici biçimde düzenli gerçekleşti. Haziran 2025 savaşından çıkan yeni kuşak onu kısmen uzun süredir kendilerini desteklediği için seçti. Mücteba, Devrim Muhafızları mensubuydu ve din adamı olmak üzere medreseye girmeden önce İran-Irak Savaşı’nda savaşmıştı. Daha sonra babasının yanında görev yaptı; Devrim Muhafızları’nın dönüşümünü ve gelecekteki liderliğinin yükselişini denetledi. Mücteba’nın yükselişi kuşaksal dönüşümü teyit etti ve hızlandırdı; Washington’ın beklediği kurumsal çöküşü değil, tam tersini üretti.
Yaşlı Hamaney’in bir sığınakta değil evinde öldürülmüş olması çok büyük önem taşıdı. Yeni liderler onun ölümünü derhal şehadet olarak çerçeveledi ve bu çerçeve tuttu. Hamaney suikastı sistemi moral olarak çökertmek yerine yeni lider kuşağına yön ve amaç verdi; ilk eylemleri İslam Cumhuriyeti’nin taban kadrolarını onun ölümü etrafında seferber etmek oldu. Bu mesaj, İran toplumunun daha geniş bir kesimini de bayrak etrafında kenetlenmeye çekti.
İran’ın sonraki savaşta izlediği çizgi, yeni kuşağın teknokratik yaklaşımını yansıttı. İslam Cumhuriyeti uzun süre, bitmek bilmeyen iç tartışmalar ve kireçlenmiş bir atalete yol açan rakip güç merkezlerinin kaotik labirenti içinde işledi. Fakat iki savaş arasında bu kaosun yerini örgütsel disiplin ve direnç aldı. Askeri değişiklikleri hızlandırmak için Devrim Muhafızları generalleri Abdürrahim Musevi, Muhammed Pakpur ve Ali Şemhani tarafından yönetilen yeni bir Yüksek Savunma Konseyi kuruldu. 2020’de Meclis Başkanı olan eski Devrim Muhafızları generali Kalibaf ile Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani, sivil ve ekonomik bürokraside paralel roller üstlendi; bakanlıklar ve belediye otoriteleri üzerinden çalıştı. İran-Irak Savaşı gazileri olan bu adamlar cephe hattında aşılmaz görünen koşullar altında yönetmeyi öğrenmişti. İran’ın 1980’lerden bu yana karşılaştığı en büyük meydan okumayla yüzleşirken devrimin kurucu kuşağı devlet yönetimini savaş etrafında hızla yeniden örgütledi. Bu yaşlı liderler, iktidarın dağınık düğümlerini tek bir liderin kaybına dayanabilecek tutarlı bir karar alma yapısına hızla dönüştüren yeni kuşağa geçişi denetledi.
İran silahlı kuvvetleri, konvansiyonel bir ordudan çok gerilla gücünü andıran bir operasyonel komutalar ağına dönüştürüldü; yetki farklı fraksiyonlar arasında dağıtılmak yerine benzer düşünen kohortlarda yoğunlaştırıldı. Laricani, Musevi, Pakpur ve Şemhani sonraki İsrail saldırılarında öldürüldü, ancak inşasına katkıda bulundukları direnç azalmadı.
Sahada İran silahlı kuvvetleri Haziran 2025 savaşının derslerini hassasiyetle uyguladı. Şubat 2026’da başlayan ABD-İsrail saldırısına, bölge genelinde ABD ve İsrail önleyici füze stoklarını tüketmek üzere tasarlanmış sistematik füze ve drone salvolarıyla yanıt verdiler. Düşmanlarının İran’ın füze kabiliyetini hızla yok etmeyi beklediği ve uzun süreli bir kampanyaya hazır olmadığı sonucuna varmışlardı. 2025 savaşı sırasında İsrail, İran’ın “füze şehirlerinin” girişlerini hedef almış, bunları fiilen kapatmış ve İran’ı esas olarak İsrail’in erişiminin ötesindeki doğu bölgelerinden fırlatma yapmaya zorlamıştı. İran buna füze fırlatıcılarını geniş coğrafyasına dağıtarak ve hasarlı fırlatıcıları ve girişleri gerçek zamanlı onarmak için füze şehirlerinin içine askeri personelin yanında mühendisler yerleştirerek karşılık verdi. Bu, İran’ın İsrail ve ABD’nin beklediğinden daha uzun süre ateş etmeyi sürdürmesini sağladı.
Devrim Muhafızları ayrıca ucuz drone’ları kullanarak Basra Körfezi ve İsrail genelinde ABD radar sistemlerini ve askeri mevzilerini zorladı; bombardıman kampanyasını sekteye uğrattı ve bölgenin dört bir yanındaki hedeflere füze güzergâhları açtı. Asimetrik savaş mantığından —ve 1980’lerde Irak mevzilerini ezmek için insan dalgası saldırıları kullanma deneyiminden— hareketle İran Şahid drone sürüleri gönderdi. Bu ucuz, gözden çıkarılabilir silahlar, ABD üslerini ve Washington’ın Arap müttefiklerinin üslerini koruyan hava savunmalarını aşındırdı ve hassas füzelerin yüksek değerli hedefleri vurması için koridorlar açtı. İran ordusu yalnızca cezaya dayanmayı değil, düşmanlarının savaş hedeflerini boşa çıkararak stratejik avantaj kazanmayı da öğrenmişti.
Yeni bir güç dengesi
Yeni lider kuşağının en önemli zaferi basitçe stratejisinin işlemiş olmasıdır. Devlet baş kesme girişiminden sağ çıktı. Ağır ABD ve İsrail bombardımanına dayandı, Hürmüz Boğazı üzerinde kontrol kurdu ve ABD deniz ablukasına karşı koydu. Bu süreçte savaş alanını Basra Körfezi’ne genişletti; 16 ABD üssüne ağır hasar verdi ve birkaçını kullanılamaz hale getirdi. Mart ayında Iraklı milisler, ABD’yi 2003’ten beri Amerikan güçlerinin işgal ettiği Bağdat’taki büyük askeri tesis Camp Victory’yi terk etmeye zorladı.
İran saldırıları Körfez devletleri arasında da bir güven krizi yarattı. ABD savaşı onların şehirlerine ve hayati altyapılarına taşımış, onları koruyamamıştı. Ekonomileri tali hasar haline geldi. Körfez başkentleri ile Washington arasındaki güven kırılması, mevcut çatışmadan daha uzun sürecek. Kaç ABD üssünün yeniden inşa edileceği ve ABD’nin ya da Arap müttefiklerinin, Hürmüz Boğazı’nı kontrol edebileceğini göstermiş bir İran’a karşı bu üslerde ne kadar fayda göreceği açık bir soru olarak duruyor.
İran boğazı kapatarak ve enerji altyapısını hedef alarak küresel enerji piyasalarına ve ticarete önemli maliyetler yükledi. Drone sürüleri, hızlı botlardan oluşan bir “sivrisinek filosu” ve mayın tehdidini birleştiren bu taarruz, Washington’ın uzun süre hafife aldığı bir kabiliyeti gösterdi. Tahran ortaya çıkan açmazı yeni bir güç dengesi olarak görüyor. ABD deniz ablukası İran ekonomisini sıkıştırdı, ancak bunun bedeli İran’ın boğaz üzerindeki hâkimiyetinin stratejik önemini açıkça ortaya sermek oldu. ABD hava savaşından deniz ablukasına geçerek, fiilen İran’ın çatışmanın yaşanacağı savaş alanını değiştirdiğini kabul etti.
Trump deniz ablukasını savaşı kazandıracak sihirli çözüm olarak benimsedi, ancak bu yalnızca küresel ekonomi üzerindeki baskıyı artırdı. Açmaz daha büyük bir stratejik eşitliğe işaret ediyordu; İran liderliği de savaşın ancak ABD ve İran’ın Basra Körfezi üzerindeki boğucu kontrollerini kaldırmasıyla sona ereceğini söyleyerek bunu vurguladı. Bundan sonra, tartışmasız hayati bir küresel ekonomik dar boğaz olan boğaz üzerindeki kontrol, Tahran için ekonomik bir kaldıraç ve gelecekteki saldırılara karşı caydırıcı işlev görecek. İran liderleri açısından yeni fark edilen bu güç, savaş sırasında katlandığı maliyetleri —Lübnanlı müttefiki Hizbullah’ın aşınması dahil— ve son yıllarda yaşadığı diğer gerilemeleri, örneğin Arap dünyasındaki en sıkı müttefiki olan Beşar Esad rejiminin düşmesinin ardından Suriye’yi stratejik koridor olarak kaybetmesini kısmen telafi ediyor.
Tahran’ın gözünde ABD’nin İran’ı on yıllardır çevreleme politikası sona erdi. Yeni bölgesel düzen Amerikan önceliğinden çok çok kutupluluk tarafından tanımlanacak; Çin giderek daha merkezi bir oyuncu olacak ve İran marjinal değil, ayrılmaz bir aktör haline gelecek. Tahran, savaşı sona erdirecek herhangi bir anlaşmada bu kazanımları kilitlemek istiyor. Hürmüz Boğazı’nı kontrol etme ve geçen gemilerden ücret alma ısrarı ile müzakereler için ön koşulları —Lübnan’da ateşkes ve ABD deniz ablukasının sona ermesi— liderliğin savaşın güç dengesini kendi lehine değiştirdiğine inandığını yansıtıyor. İran’ın yeni yöneticileri de buna göre müzakere ediyor.
İdeoloji yerine devlet aklı
İran bu stratejik kazanımları 12 günlük savaşın derslerini şaşırtıcı bir hızla uygulayarak elde etti. Haziran 2025’te İran kendini İsrail’in şartlarında savaşırken bulmuştu. Bu kez kendi şartlarında savaşmaya kararlıydı. İran ordusunun yeniden örgütlenmesinin ötesinde birkaç özel gelişme öne çıkıyor. Bunlardan biri Tahran’ın bilgi altyapısına saldırısıydı. İranlı komutanlar, ABD ve İsrail’in uydu istihbaratı, hassas saldırılar ve entegre hava savunmasındaki üstünlükleriyle boy ölçüşemeyeceklerini erken fark etti. Yapabilecekleri şey, sensörlerin gördüğü ile komutanların yorumladığı şey arasında boşluklar yaratarak ABD ve İsrail’in muharebe sahası karar alma süreçlerini aksatmaktı. Basra Körfezi genelindeki ABD radar tesislerine yönelik saldırılar, bölgedeki ABD ve İsrail hava operasyonlarının dayandığı erken uyarı ve hedefleme altyapısını zayıflattı. İran, düşmanın teknolojik üstünlüğüyle doğrudan karşı karşıya gelmek yerine onu sistematik biçimde aşındırmaya çalıştı.
İran’ın Hürmüz Boğazı’nı ele geçirmesi bir başka büyük gelişmeydi. Boğazın kapatılması Tahran’da uzun süredir pratik bir seçenek olarak tartışılmış; Washington’da ise bunun İran’ın kendi ihracatına zarar vereceği gerekçesiyle uzun süre küçümsenmişti. Ayrıca ABD’li yetkililer, Amerikan deniz gücünün savaşın başında İran’ın yüzey filosunu yok edebileceğini ve Tahran’ın boğazı kapatma kabiliyetini fiilen ortadan kaldırabileceğini düşünüyordu. İran tüm bu varsayımların yanlış olduğunu kanıtladı. Kırk yılı aşkın süredir İran askeri doktrini, ABD ve İsrail konvansiyonel güçlerinin kırılganlıklarını kullanmaya yönelik asimetrik savaş üzerine kuruluydu. Boğazı kapatmak için geleneksel bir donanmaya ihtiyacı yoktu. Drone’lar, hızlı botlar ve mayın tehdidini kullanarak boğaz üzerinde kontrol uyguladı; baskıyı yöntemli biçimde ayarladı, haftalarca sürdürdü ve kazanmaya hazır olmadığı tam ölçekli çatışmadan kaçındı.
Hürmüz Boğazı artık tüm taraflarca Amerikan garantisiyle açık tutulan bir deniz yolu değil, bir İran varlığı olarak anlaşılıyor. Bir İranlı analist bize, “Yaptırım rahatlaması artık bizim için önemli değil, çünkü gelmeyeceğini biliyoruz; gelse bile uzun ömürlü olmayacak,” dedi ve ekledi: “Önceki hataları yapmıyoruz. Artık kilit mesele Hürmüz’ü yönetmek.” Bu, İran’ın ekonomik stratejisinde temel bir yeniden yönelimi temsil ediyor: Yeni kuşağın ulaşılamaz gördüğü Batı liderliğindeki finansal sisteme yeniden entegrasyon arayışından uzaklaşıp İran’ın kritik coğrafya üzerindeki hâkimiyetini kaldıraç olarak kullanmaya doğru.
Tahran açmazı yeni bir güç dengesi olarak görüyor.
Savaş ayrıca Tahran’ı Çin’le taktik uyumunu derinleştirmeye ve stratejik ortaklığa daha yakın bir şey inşa etmeye zorladı. İran liderliği, ABD ile normalleşmeye giden bir yol olmadığı, ancak ABD ve İsrail baskısıyla tek başına yüzleşemeyeceği sonucuna vardı. Tahran’a göre Pekin, dirençli bir İran’ı değerli ve kendini kanıtlamış bir müttefik olarak görüyor. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, mayıs ayında Pekin’de Çinli mevkidaşıyla görüştükten sonra, “Çinli dostlarımız İran’ın uluslararası konumunun savaş başladığından bu yana güçlendiğine inanıyor. İran ile Çin arasında yeni bir işbirliği dönemi önümüzde duruyor” dedi. Savaş sonrası yeniden inşa göreviyle karşı karşıya kalacak olan İranlı liderler, Çin’i yeniden inşa ve ekonomik toparlanma için başlıca dış ortak olarak görmeye her zamankinden daha açık.
Tahran’ın savaş sırasındaki iletişim kampanyası da geçmişten bir kopuşa işaret etti. İran hükümetinin medya ve diplomatik kanallar üzerinden yürüttüğü mesajlaşma, küresel kitlelere ilişkin sofistike bir kavrayış sergiledi. İran büyükelçilikleri sosyal medyada, Lego figürlerinin yer aldığı animasyon müzik videoları dahil viral içerikler paylaştı; bu içerikler Ortadoğu’nun çok ötesinde kamusal tartışmayı yönlendirdi. İran’ın savaşı çerçeveleme biçimi Arap dünyasında, Afrika’da, Latin Amerika’da, Güneydoğu Asya’da ve hatta ABD ile Avrupa’da kitlelere ulaştı ve onları ikna etti. İran’ın stratejik iletişimi, askeri kampanyayı karakterize eden aynı teknokratik çevikliği yansıtıyor.
Son olarak İranlı liderler, ekonomik durgunluğun siyasi istikrarlarına yönelik en büyük tehdit olduğunu anlamış durumda. Son ülke çapındaki protestolardan çıkardıkları ders, ekonomik şikâyetin muhalefet için bir güç çarpanı işlevi gördüğüydü. Nisan ayında ateşkes ilan edilir edilmez hükümet, bir dizi sübvansiyonu ve siyasi koruma altındaki programı sona erdiren ekonomik reform paketini ilerletti; liderlik bu hamleyi savaşın ekonomik sonuçlarını yönetmek için gerekli diye gerekçelendirdi. Altyapı yeniden inşa projelerini —köprüler, demiryolları, hastaneler— hızla kamuoyuna duyurma yarışı, hükümetin ideolojiden ziyade kanıtlanmış yeterlilik üzerine kurulacak yeni bir toplumsal sözleşmeye yöneldiğine işaret ediyor. Devrim Muhafızları muharebe sahasında teknokratik kabiliyetlerini kamuoyu önünde sergiledi. Aynı verimliliği ekonomi yönetimine getirip getiremeyeceği, İran’ın yeni liderlerinin şimdi kendilerine sorduğu soru.
Milliyetçi dönüş
Ocak 2026’daki kitlesel ayaklanmalar ve ardından protestocuların katledilmesi sonrasında İranlılar rejime karşı birleşmiş görünüyordu. Ülke siyaseti o dönemde, izolasyondan ve ABD ekonomik yaptırımlarının derinleşen acısından bıkmış huzursuz bir nüfus ile giderek daha sevilmeyen ve kuşatma altındaki hükümet arasındaki kopuşla tanımlanıyordu. Savaş bu tabloyu karmaşıklaştırdı.
Savaşın yıkımı çok büyük oldu: Kamu altyapısı, fabrikalar, okullar, hastaneler, tarihi anıtlar ve hatta bütün mahalleler harabeye döndü. İsrail ve Amerikan bombaları ve füzeleri ülkeyi döverken Trump ayrılıkçıları silahlandırmakla, İran’ın sınırlarını yeniden çizmekle, ekonomisini ezmekle ve medeniyetini yok etmekle tehdit etti. Bu askeri ve retorik saldırılar birlikte, siyasi ayrımları aşan milliyetçi bir tepki doğurdu. Rejime yönelik kamu öfkesi kaybolmuş değil. On yıllarca süren kötü yönetim ve baskının kederi, hayal kırıklığı ve birikmiş hıncı hâlâ duruyor. Değişen şey, bu duyguların ifade bulduğu siyasi manzara. Muhalefet artık İranlıların MÖ dördüncü yüzyılda Pers İmparatorluğu’nu fetheden Büyük İskender’e, MS yedinci yüzyılda istilaya gelen Arap ordularına ve altı yüzyıl sonra gelen Moğollara benzettiği yabancı bir düşmana karşı ulusal mücadele prizmasından kırılıyor.
Amerikan ve İsrail beklentilerinin aksine savaş sokak gösterilerini tetiklemedi. Savaş uzadıkça rejim halk ayaklanmaları tarafından daha az tehdit ediliyor görünmeye başladı. İran toplumu devlete karşı değil, devletin yanında seferber oldu; ülke genelinde günlük mitingler düzenledi, enerji santrallerini korumak için insan zincirleri oluşturdu ve Trump’ın tehdit ettiği köprülerde toplandı. Ocak ayında İran’ı karakterize eden devlet-toplum arasındaki keskin ayrım, ikna ya da baskıyla değil, bombardıman altında yaşamanın ve onun yıkımına tanıklık etmenin ortak deneyimiyle bulanıklaştı.
Bloomberg analizine göre ateşkesten önce Tahran’da vurulan hedeflerin üçte ikisi konut, ticari yapı ve diğer sivil binalardı. İranlılar röportaj üstüne röportajda gece gündüz bedenlerinde yankılanan patlamaları ve bunların bıraktığı derin psikolojik yaraları anlattı. Onlar için İran silahlı kuvvetleri artık baskıcılar değil, savunuculardı. İran’ın füze ve drone saldırılarını desteklemek için ülke genelindeki mitinglerde duyulan bir slogan ruh halindeki değişimi yakalıyordu: “Vur, ne güzel vuruyorsun.” İranlı filozof ve muhalif Muhammed Mehdi Erdebilî’nin savaşın beşinci haftasında Tahran’da söylediği gibi: “Zamanın bu anında İslam Cumhuriyeti ile İran bir ve aynıdır. İslam Cumhuriyeti düşerse İran düşer.”
Bu duygu, savaşın ülke içinde yönetilme biçimine de yayıldı. İranlılar, haftalarca süren bombardıman ve deniz ablukasından sonra bile gıda ya da yakıt kıtlığı olmadığını ve günlük hayatın büyük ölçüde kesintisiz sürdüğünü bazen şaşkınlıkla not etti. Bir Tahran sakini bize, “Bombalar dışında savaşta olduğumuzu hissetmiyorduk. İslam Cumhuriyeti toplumu her zaman bu kadar verimli yönetebilseydi, onlarla ilgili genelde ettiğimiz şikâyetlerin sayısı bu kadar fazla olmazdı” dedi. Bu gözlemler destek beyanı değildir, ancak İranlıların liderlerine bakışında bir değişimi yansıtır.
Hükümetin internet kesintileri bu dinamiği yoğunlaştırdı. Hükümet, ABD ve İsrail istihbarat operasyonlarına karşı savunma olarak dış bilgi akışını kestiğinde İranlılar mutsuzdu, ancak yerli intranet ve medyaya dönmekten başka çok az seçenekleri vardı. Karartma, muhalefeti seferber etmeye dönük diaspora medyasını ve sosyal medyayı ortadan kaldırdı ve farklı türden bir ulusal konuşma üretti. Devrim Muhafızları, İran’ın karşı karşıya olduğu güvenlik tehditleri ve ülkenin inşa ettiği ve savunması gereken şeyler dahil daha yeni ve karmaşık perspektifler kök saldı. Aktivizmi nedeniyle defalarca sorgulanmış uzun süreli bir sivil toplum örgütçüsü, “Devrim Muhafızları’nın ya da yönetim sisteminin İsrail veya ABD hakkında söylediklerini hep görmezden gelir ya da reddederdim,” dedi. “Ama son birkaç haftadır yalnızca İran içi mesajlaşma ve haber uygulamalarına erişimim var; onların pozisyonlarını dikkate almak ve her gün saldırıya uğramanın gerçekliğini görmek zorunda kaldık” diye ekledi. Bir üniversite profesörü ise bize, “Ülke ulusal bir savaşa girdi ve yeni bir kimlik şekilleniyor,” dedi.
“Yeterince İranlı mısın?”
İslam Cumhuriyeti her zaman nüfusuyla bir toplumsal sözleşme aradı, ancak bunun şartları tarihi boyunca dramatik biçimde değişti. İlk yıllarda bu mutabakat devrimci dönüşüm ve servetin yeniden dağıtımı üzerine kuruluydu. 1990’larda siyasi sessizlik karşılığında ekonomik büyüme ve sınırlı sosyal açılımlara kaydı. Yirmi yıl önce Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad petrol gelirlerini resmi ideolojiye sadakat karşılığında yoksullara yönlendirdi. Halefi Hasan Ruhani ise bir nükleer anlaşma ve yaptırım rahatlaması yoluyla ekonomik büyüme vaat etti. Bu çabaların tümü farklı derecelerde ve farklı nedenlerle devlet ile toplum arasında istikrarlı bir ilişki kurmakta başarısız oldu.
Şimdi sunulan şey, devlet meşruiyetinin ülkeyi savunma ve yeniden inşa etme kabiliyetini kanıtlamasına dayandığı milliyetçi-teknokratik bir pazarlık. Şartlar İslami değil, ulusal. Devlet medyası, başörtülü ve başörtüsüz kadınların yan yana durduğu görüntüleri normalleştiren, İran kimliğini salt dini değil kültürel olarak çerçeveleyen ve gençlik ile kentli orta sınıf gibi İslam Cumhuriyeti’ni en kapsamlı biçimde reddetmiş toplum kesimlerine ulaşmaya çalışan içerikler üretiyor.
Bu liberalleşme değil; nitekim rejim siyasi muhalefeti sert biçimde bastırmayı sürdürüyor. Ancak devlet artık yalnızca İslamcı ideolojinin sağlayabileceğinden çok daha geniş bir toplumsal tabana ihtiyaç duyduğunu kabul ediyor. İslam Cumhuriyeti giderek, teokrasiden ziyade, sağcı milliyetçi otoriter bir devlet görünümüne bürünüyor. İslamcı ideoloji varlığını sürdürüyor, ancak ulusal birlik zorunluluğuna tabi kılınıyor. Siyasi sadakatin sınavı artık “Yeterince İslami misin?” değil, “Yeterince İranlı mısın?” Camii hâlâ mevcut, ancak gençlerin ve yaşlıların taktığı kolyelerde ve yakalara takılan rozetlerde baskın siyasi sembol artık ülkenin haritası. Vatan savunması için düzenlenen hükümet mitingleri, geçmişte muhalefetleri nedeniyle ağır bedeller ödemiş bazı rejim eleştirmenlerini bile çekiyor. Bu buluşmalar, İran medeniyetini korumaya ve ezici güç karşısında onurlu biçimde hayatta kalmayı kutlamaya odaklanan bir milliyetçiliğin odak noktaları haline geldi.
Liderlik bunun benzersiz ve muhtemelen geçici bir an olduğunu anlıyor. Enerji santrallerini koruyan aynı toplum, acil tehdit geri çekildiğinde şikâyetlerine dönecek. İran halkının baskı, ekonomik kötü yönetim ve kadınlar ile azınlıklara yönelik kötü muamele konusundaki öfkesi savaş tarafından ikincil plana itilmiş durumda; yok olmuş değil. Devletin sosyal meselelerdeki tavizleri —başörtüsü uygulamasının fiilen gevşetilmesi, konserlere ve kadınların motosiklet kullanmasına tolerans gösterilmesi— siyasi rüzgâr dönmeden önce savaş zamanı birliğini kalıcı hale getirme girişimini temsil ediyor. Bunların devlet-toplum ilişkisini temelden değiştirmeye yetip yetmeyeceği henüz görülecek.
İran toplumu devlete karşı değil, devletin yanında seferber oldu.
İran yöneticileri açısından savaş sona erdiğinde ekonomik şikâyetleri ele almak zorunlu olacak. Washington, Tahran’ın yaptırım rahatlaması için müzakereyle hâlâ ilgilendiğini varsayıyor. Ancak Devrim Muhafızları diplomasiye bel bağlamıyor; artık ABD’nin yaptırımları hiçbir zaman kaldıracağına inanmıyor. Bunun yerine savaşı bitiren, İran’ın kazanımlarını pekiştiren ve Hürmüz Boğazı’ndan geçen deniz trafiğini vergilendirerek ekonomik kazançların yolunu açan bir anlaşma arıyor.
Washington bu yeni tutumu, Tahran’daki ideolojik katılıktan ve hizip rekabetinden doğan bir inatçılık olarak yorumluyor. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio nisan ayında, “Ne yazık ki o ülkede geleceğe dair kıyametçi bir vizyona sahip sertlik yanlıları nihai güce sahip,” dedi. “Müzakerecilerimiz yalnızca İranlılarla müzakere etmiyor,” diye ekledi. “O İranlıların sonra neyi kabul edebileceklerini, ne teklif edebileceklerini, ne yapmaya istekli olduklarını, hatta kiminle görüşmeye razı olduklarını anlamak için başka İranlılarla müzakere etmesi gerekiyor.” Başkan Yardımcısı JD Vance mayıs ayında benzer bir görüş dile getirdi. “Belki İranlıların kendileri de hangi yöne gitmek istedikleri konusunda tam net değildir,” dedi. “Ayrıca onlar parçalanmış bir ülke” diye ekledi.
Rubio ve Vance yanılıyor. Tahran’ın meydan okuyan yaklaşımı ne ideolojik katılığı ne de hizip içi kavgayı yansıtıyor. Bunun yerine İran’ın yeni özgüvenini ve savaştan ve önceki müzakere turlarından çıkarılan dersleri gösteriyor. Ülke liderleri, ABD’nin savaşta elde edemediğini müzakerelerde almaya çalıştığını ve Washington’ın bir anlaşmayla değil İran’ın teslimiyetiyle ilgilendiğini anlıyor. Daha önce iki kez, geçen haziran ve şubatta, ABD ile görüşmeler ABD ve İsrail saldırılarıyla kesintiye uğramıştı. 12 Nisan’da İslamabad’daki görüşmelerin çökmesinin ardından Washington derhal deniz ablukası uyguladı ve ardından İran’ın koşulsuz teslimiyetini talep etti. İranlı liderler zaten savaşı kazandıklarını iddia ediyor. Elde ettikleri kazanımlardan vazgeçmeye ya da savaş öncesinde içinde bulundukları çevreleme kafesine dönmeye hazır değiller. Savaşın İran’ı zayıflatmak yerine güçlendirdiği inancına dayanan bu özgüven, onların uluslararası bakışını şekillendiriyor. Aynı zamanda içeride aradıkları meşruiyetin de merkezinde yer alıyor. Diplomatik nihai hedefleri, İran’ın meydan okumasının savaşta kazandığı şeyleri yansıtmak zorunda.
Çok cepheli doktrin
İran’ın içeride belirgin milliyetçi dönüşü, Tahran’ın bölgesel müttefiklerini terk edeceği anlamına gelmiyor. Lübnan’daki Hizbullah, Irak’taki Şii milisler ve Yemen’deki Husilerle ilişkilerini temelden yeniden müzakere etmeyecek. Ancak bunları daha fazla stratejik disiplin ve daha az ideolojik romantizmle yönetecek. Yeni İran liderliği, İran’ın çıkarlarını devrimci dayanışma sunağında feda etmeyecek. Bu ittifaklar, ABD ve İsrail baskısı sürdükçe İran’ın stratejik derinliğini korumak üzere tasarlanmış tutarlı bir bölgesel stratejinin parçası olarak kullanılacak.
İranlı stratejistler, Gazze savaşı sırasında İsrail’e Tahran’ın “direniş ekseni”nin farklı düğümleriyle teker teker savaşma zamanı tanımanın hata olduğu sonucuna vardı. Geçen yılki ABD-İsrail saldırıları doğrudan bu koordinasyon başarısızlığının ardından geldi. Ancak şubatta İran dersini almış olarak Hizbullah’ı Lübnan’da ve Iraklı milisleri eş zamanlı biçimde hızla aktive etti; İsrail için Lübnan’da ikinci bir cephe oluşturdu, savaşı bölge geneline yaydı ve ABD’yi Irak’taki Camp Victory’yi kapatmaya zorladı. Tahran bunu çok cepheli doktrininin doğrulanması olarak görüyor.
İranlı komutanlar bölgesel ağlarını ideolojik bir güç yansıtma arzusundan değil, İran’ın ABD ve İsrail’den gelen askeri tehditler ve ekonomik boğma ile karşı karşıya kaldığı sürece tam anlamıyla egemen olamayacağı hesabından koruyor. İran’ın ABD ile müzakerelerin Lübnan’da ateşkese bağlı olduğu ve nihai anlaşmanın tüm cephelerde savaşı sona erdirerek İran’ın stratejik kazanımlarını yansıtması gerektiği yönündeki ısrarı, bu genişletilmiş bölgesel savunma anlayışını gösteriyor. Tahran’ın analizine göre ABD ve İsrail politikası, Ortadoğu genelinde İsrail hegemonyasını hedefliyor; bu hedef de zayıf ve parçalanmış bir İran gerektiriyor.
Bir zamanlar birçok İranlı tarafından ideolojik bir amaç uğruna yapılan hayır işi olarak küçümsenen direniş ekseni, artık toplumun daha geniş bir kesimi tarafından ulusal savunma aracı olarak anlaşılıyor. İran’ın, ABD’nin Basra Körfezi’ndeki hasarlı radar tesislerini yeniden inşa etmesini engelleme hedefi de aynı mantığın bir başka ifadesi: İran’ın stratejik arka bahçesi olarak gördüğü sularda ABD askeri hâkimiyetini destekleyen erken uyarı altyapısını aşındırmaya yönelik bilinçli bir çaba.
Yeni bir İslam Cumhuriyeti
Savaş, İslam Cumhuriyeti’nin yeni bir versiyonunu ve kuruluşundan bu yana ilk büyük kuşaksal değişimi şekillendiren bir ateşten imtihan oldu. Güç artık kurucuların elinde değil. İkinci kuşak şimdi askeri ve siyasi işleri yürütürken üçüncü ve dördüncü kuşaklar iletişimi ve uluslararası açılımı yönetiyor.
Humeyni yönetimindeki ilk yıllarında İslam Cumhuriyeti devrimci bir devletti: İdeolojik dönüşüm etrafında örgütlenmiş, dini liderin karizmatik otoritesi ve Tanrı’nın iradesini uygulama iddiasıyla meşrulaştırılmış, dış politikada devrimi ihraç etmeye yönelmişti. Humeyni’nin 1989’daki ölümünden sonra, reform dönemi boyunca ve Hamaney yönetimindeki sertlik yanlısı konsolidasyon sürecinde cumhuriyet, kurucu ideolojisi ile yönetimin gerekleri arasında sürekli pazarlık yapan post-devrimci bir devletti. Liderlik giderek daha kuşkucu hale gelen bir nüfusu baskı, himaye ağları ve sınırlı açılımlarla yönetti. Amerikan nüfuzuna direnişi anti-emperyalist bir zorunluluk olarak gördü, ancak hâlâ her şeyden önce kurucu kuşak tarafından yönetilen ve onun iç mücadeleleriyle hareket eden bir İslam cumhuriyetiydi.
ABD-İsrail savaşlarından doğan cumhuriyet ise ideolojiden çok milliyetçilikle, devrimden çok devlet yönetimiyle, ruhani karizmadan çok yeni bir subay sınıfının özgüveni ve teknokratik ethosuyla tanımlanıyor. Karşılaştırmalı olarak bakıldığında, yirminci yüzyılın asker öncülüğündeki milliyetçi devletlerine benziyor: Geç Kemalist dönem Türkiye’si, Cemal Abdülnasır yönetimindeki Mısır gibi. Bu örneklerde ideoloji varlığını sürdürmüş, ancak ulusal çıkarlara ve devlet gücünün gereklerine tabi kılınmıştı.
Dogmadan uzaklaşıp pragmatik devlet yönetimine yönelmek İslam Cumhuriyeti’ni daha iyi huylu kılmaz. Milliyetçi güvenlik devletleri çoğu zaman kendi halklarına karşı acımasız ve uluslararası düzen açısından istikrarsızlaştırıcıdır. Ortaya çıkan İslam Cumhuriyeti son derece otoriter kalacaktır. Ancak Batılı analistlerin onun farklı fraksiyonlarını tanımlamak için sıkça kullandığı kategoriler —sertlik yanlıları ile ılımlılar, ideologlar ile reformistler— her zamankinden daha az isabetli olacaktır. Yeni İslam Cumhuriyeti’nin öncelikleri ve bunları takip etme biçimi, İsrail ve ABD ile yaşadığı iki savaşın özgül deneyimleri tarafından şekillenecek: İran’ın uğradığı kayıplar, liderliğinin kazandığı özgüven ve savaşın hem gerekli hem de mümkün kıldığı yeni toplumsal sözleşme.
Dünya Basını
Eski İngiliz diplomat Proud: Batı diplomatik çözüm aramak yerine mantıksız politikalar izliyor

Eski İngiliz diplomat Ian Proud, Ukrayna ve Orta Doğu’daki gelişmeleri değerlendirerek Batılı hükümetlerin diplomatik müzakereler yerine rasyonel olmayan askeri ve siyasi politikalara yöneldiğini belirtti.
Ukrayna ve Rusya arasındaki savaş devam ederken, Batılı ülkelerin krizi yönetme biçimi ve diplomatik kanalları tamamen kapatması uluslararası ilişkiler uzmanlarının gündeminde.
Eski İngiliz diplomat Ian Proud, Cenevre’de akademisyen Doçent Pascal Lottaz’ın Neutrality Studies adlı video kanalına verdiği mülakatta, Kiev ve Moskova arasındaki çatışmanın arka planını, Batı dünyasının stratejik hatalarını, Avrupa’nın ABD’ye olan bağımlılığını ve küresel diplomasi krizini ayrıntılı bir analizle değerlendirdi.
Moskova’da görev yapmış deneyimli bir eski diplomat olan Proud, mevcut gidişatın Avrupa’yı geri dönülemez bir felakete sürüklediğini ifade etti.
Görüşmenin başında Ukrayna ve NATO unsurlarının Rusya topraklarının derinliklerine yönelik gerçekleştirdiği füze saldırıları ile Rus ordusunun Kiev’e yönelik misilleme bombardımanları ele alındı. Kiev’deki Batılı büyükelçiliklerin tahliye edilmesi ihtimalini değerlendiren Proud, savaşın ilk aşamalarında İngiltere dahil tüm yabancı misyonların şehirden ayrılıp Varşova gibi merkezlerde sürgünde diplomatik faaliyet yürüttüğünü hatırlattı.
Tırmanma aşamasında diplomatların Kiev’de tutulmasının büyük risk taşıdığını belirten Proud, kendisinin görevde olması durumunda tahliye seçeneğini ciddi şekilde düşüneceğini aktardı. Batı’nın bu süreçte itibar kaybetme korkusuyla hareket ettiğini kaydeden Proud, diplomatların varlığına rağmen diplomatik çözüm arayışlarının tamamen durdurulduğunu kaydetti.
“Diplomatlarımız var ama diplomasimiz yok”
Batı başkentlerinin Ukrayna politikasındaki rasyonellik kaybına değinen Proud, hükümetlerin askeri ve mali yardımlarla kördüğüme döndürdüğü süreci şu sözlerle eleştirdi:
“Şu anda diplomatlarımızın olduğu fakat diplomasinin bulunmadığı tuhaf bir durumun içindeyiz. Batılı hükümetler ve özellikle de İngiliz hükümeti bu konuda gerçekten büyük bir suçluluk taşıyor. Her iki tarafta da yalnızca sivil halkı etkileyen bu korkunç savaşı müzakereler yoluyla sona erdirme çabalarını tamamen bıraktık. Ne olursa olsun Ukrayna’yı desteklemek zorunda olduğumuza dair sarsılmaz bir anlatı inşa ettik. İster milyarlarca sterlinlik kaynaklar, ister savaşın gidişatını gerçekten değiştirmeyecek silahlar olsun, hatta diplomatlarımızı bu gerilim döneminde tehlikeye atmak pahasına olsun, bu desteği sürdürüyoruz. Bu savaşın sona ermesi gerektiğini kabul ederek itibar kaybetmekten o kadar korkuyoruz ki mantıksız politikalar izlemeye devam ediyoruz. Bu durum, çok uzun bir mantıksız politikalar listesinin sadece son halkasıdır.”
NATO ile Rusya arasındaki ilişkilerin geleceğine dair karamsar bir tablo çizen eski diplomat, Batı’nın çatışmayı uluslararasılaştırma eğiliminde olduğunu belirtti.
Siyasi elitlerin bir Avrupa savaşını kaçınılmaz bir gerçeklik gibi sunmalarını dehşet verici olarak nitelendiren Proud, diplomasinin dışlanmasının bu süreci hızlandırdığını savundu.
Ukrayna hükümetinin iç yapısındaki usulsüzlükler, askere alma yöntemleri ve ordu içindeki aşırılıkçı ideolojilere Batı’nın göz yumduğunu ifade eden Proud, bu durumun müzakere masasını tamamen ortadan kaldırdığını dile getirdi.
“Avrupa’da yavaş yavaş genel bir savaşa doğru sürükleniyoruz”
Askeri tırmanışın kontrolsüz biçimde sürdürülmesinin yaratacağı bölgesel yıkım konusunda uyarılarda bulunan Proud, şu ifadeleri kullandı:
“Avrupa’da yavaş yavaş genel bir savaşa doğru sürükleniyoruz. Aslında Batılı siyasetçiler bundan sürekli kaçınılmaz bir olguymuş gibi bahsediyorlar ki bu durum en şok edici şeylerden biridir. Aldığımız tüm kararlar, özellikle de diplomasinin peşinden gitmeme yönündeki tercihimiz, bunu doğrular niteliktedir. Zelenskiy rejimine, örneğin yolsuzluğa dair sürekli artan kanıtlara, kendi vatandaşlarına yönelik baskılara, genç erkeklerin cepheye zorla gönderilmesine ve Ukrayna ordusu içinde yaygın olan aşırı milliyetçi ideolojiye rağmen koşulsuz destek veriyoruz. Zelenskiy’i son Ukraynalıya kadar savaşması için desteklemeye o kadar odaklanmış durumdayız ki bu durum bizi körleştiriyor ve savaşı sona erdirecek müzakere olasılıklarını görmemizi engelliyor. Bu zihniyette hiçbir değişiklik görmüyorum ve bu nedenle, birkaç yıl sürecek olsa bile, tamamen önlenebilir olan bir savaşa yol açabilecek yavaş bir tırmanışa doğru ilerlediğimizi hissediyorum.”
NATO’nun sanayi ve üretim kapasitesinin Rusya ile geniş çaplı bir savaşı desteklemekten uzak olduğunu kaydeden Proud, Batılı planlamacıların rasyonel analiz yapmadığını savundu. ABD’nin bile İran ve Ukrayna krizleri nedeniyle mühimmat ve füze üretiminde darboğaz yaşadığına işaret eden emekli diplomat, Rusya’nın askeri gücü ve tarihsel direncinin hafife alınmaması gerektiğini söyledi.
Rus halkının Napolyon ve Nazi işgallerine karşı verdiği mücadeleyi ve İkinci Dünya Savaşı’nda kaybettiği milyonlarca insanı hatırlatan Proud, Moskova’nın her ne pahasına olursa olsun savaşacağını, Rus yönetiminin baskıyla devrileceği yönündeki Batılı beklentilerin ise tamamen hayal ürünü olduğunu belirtti.
“Avrupa’nın rolü Rusya ile gelecekteki ilişkisini belirlemektir”
Avrupa’nın Rusya ile ilişkilerini tamamen koparmasını stratejik bir hata olarak nitelendiren Proud, ilişkilerin yeniden tesis edilmesi için üç aşamalı bir mimari sundu.
Rus devlet geleneğinin Avrupa ile normal ilişkiler kurmaya her zaman açık olduğunu belirten Proud, çözüm için şu analizi yaptı:
“Ukrayna ile Rusya arasında bir barış planından bahsediliyor, bu elbette önemlidir ancak bunun neleri içerdiğini iyi analiz etmeniz gerekir. Çatışmanın iki tarafı olan Ukrayna ve Rusya arasında, silahları bırakıp gelecekte dostça olmasa bile barışçıl bir şekilde bir arada yaşayabilecekleri şartları kabul ettikleri müzakere edilmiş bir anlaşma olmalıdır. Bu sadece işin bir parçasıdır. İkinci parça ise Ukrayna’nın Avrupa ile ilişkisinin ne olacağıdır. İnsanlar bunu sürekli Ukrayna ile Rusya arasındaki barış anlaşmasının içine karıştırmaya çalışıyor. Bu ayrı bir konudur ve Avrupalılar ile Ukrayna arasında yapılması gereken bir görüşmedir. Ancak Avrupalılar, son derece karmaşık ve maliyetli olduğu için bu konuşmayı yapmaya hazır değiller ve konuyu sürekli erteliyorlar. Üçüncü ve hayati parça ise Avrupa’nın gelecekte Rusya ile ilişkisinin ne olacağıdır. Bu parça olmadan, Rusya ile uzun vadeli kriz sürecinde sadece duraklatma düğmesine basmış oluruz. Avrupa, dost olmak zorunda olmasa bile, dünyanın coğrafi olarak en büyük ülkesi ve en büyük askeri güçlerinden biriyle nasıl bir arada yaşayacağını çözmek zorundadır. Bu da Avrupalılar, İngiltere ve Rusya arasında bir diyalog gerektirir. Avrupalılar Rusya ile diplomatik diyalogdan bahsettiğinde, bu Ukrayna-Rusya barışı hakkında olmamalıdır. Bu konuyu Amerikalılara ve bölge dışındaki diğer taraflara bırakmalıyız. Avrupa’nın diplomasideki rolü, Rusya ile kendi gelecekteki ilişkisini belirlemektir. Kaja Kallas gibi isimlerin Rusya’nın ancak 1991 sınırlarına çekilmesiyle konuşabileceğini söyleyen gerçek dışı açıklamalarına baktığımda, bu düzeyde bir stratejik düşüncenin henüz ortaya çıkmadığını görüyorum.”
Avrupa ülkelerinin dış politika yapımında bağımsız hareket edemediğini ifade eden Proud, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in liderlik tarzını eleştirdi.
Kıtanın güvenliğinin ancak sınırları içindeki tüm aktörleri kapsayan bağımsız bir mimariyle sağlanabileceğini belirten eski diplomat, ABD’nin her süreçte devrede olmasının yapıcı sonuçlar üretmediğini kaydetti. Donald Trump’ın olası bir yönetiminde ABD’nin Avrupa’nın güvenlik sorunlarına yönelik ilgisinin azalabileceğini ifade eden Proud, Avrupa ülkelerinin kendi kararlarını alma yeteneğine kavuşması gerektiğini söyledi.
“Diplomasi her iki tarafın da zaten aynı fikirde olduğu zirvelere katılmak değildir”
Diplomasinin gerçek işlevinin müttefiklerle buluşmak değil, hasımlarla sorunları çözmek olduğunu vurgulayan Proud, Batı’nın son yıllarda düzenlediği uluslararası toplantıları eleştirerek şunları kaydetti:
“Diplomasi zor bir iştir, dostlukla ilgili değildir. Dostluk bir artı değerdir, eğer dost olabiliyorsanız bu daha iyidir. Ancak diplomasi farklılıkları çözmek ve bir arada yaşamanın yollarını bulmakla ilgilidir. İnsanların diplomasinin ne olduğunu yeniden hatırlamaları gerekiyor. Diplomasi, sizinle zaten aynı fikirde olan birçok insanla buluştuğunuz zirvelere katılmak değildir. Bu diplomasi değil, sadece tiyatrodur. Bu barış zirveleri, gönüllüler koalisyonu zirveleri tamamen anlamsız ve işlevsiz etkinliklerdir. Eğer masada krizin diğer tarafı olan Rusya yoksa bu görüşmelerin hiçbir faydası yoktur. Bu nedenle Avrupalıların bağımsız bir duruş sergilemesini umuyorum ancak bunu yapabileceklerine dair ikna olmaktan henüz çok uzağım.”
Batı dünyasının, özellikle de ABD’nin, diplomasiyi askeri hedefler için bir zaman kazanma perdesi olarak kullandığı yönündeki eleştirilere de değinen Proud, Minsk Anlaşmaları’na yönelik değerlendirmelerde bulundu.
Dönemin Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın, Minsk sürecinin Ukrayna’ya zaman kazandırmak için yürütüldüğü yönündeki sonradan yapılan açıklamalarına inanmadığını belirten Proud, Minsk II sürecinin o dönem Avrupa diplomasisinin samimi bir çabası ve Ukrayna tarafının girişimiyle şekillenmiş gerçek bir çözüm fırsatı olduğunu ifade etti.
Görüşmenin son bölümünde ABD’nin İran politikasına ve Orta Doğu’daki gelişmelere değinen Proud, Washington’ın attığı askeri adımlara rağmen arka planda İran ile teknik düzeyde diplomasi yürütüldüğünü aktardı.
Donald Trump’ın İbrahim Anlaşmaları üzerinden yürüttüğü bölge politikasını eleştiren Proud, bu tür adımların Körfez’deki bölünmeleri kalıcı hale getirmeyi amaçladığını söyledi.
Avrupa Birliği’nin Lizbon Antlaşması ile dış politikayı tek bir merkezde toplama çabalarının üye devletlerin özgün diplomatik yeteneklerini körelttiğini belirten Proud, Avrupa halklarının önceliğinin küresel çatışmalar değil, kendi ülkelerindeki ekonomik ve sosyal sorunlar olduğunu ifade etti.
Eski diplomat, konuşmasını, yakın zamanda yayımlanan ve 2004 yılındaki Hint Okyanusu tsunamisinin ardından bölgede görev yaptığı döneme ait insani gözlemlerini aktaran aşk romanının tanıtımını yaparak tamamladı.
Görüş1 hafta önceXi liderliğinde yükselen Çin diplomasisi: Bütün yollar Pekin’e çıkıyor
Görüş1 hafta önceÇok kutupluluğun çift yönlü asimetrisi: Yeni dünya dengesini nasıl bulacak?
Dünya Basını1 hafta önceABD’li iktisatçı Wolff: Küresel güney artık yeni bir dünya düzeni kuruyor
Görüş2 hafta önceBüyük Güç Rekabetinden Stratejik İstikrara: Çin-ABD İlişkilerinde Yeni Yönelim
Dünya Basını2 hafta önceKomünizme karşı siper olarak Siyonizm
Görüş7 gün önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1
Diplomasi6 gün önceErmenistan ve ABD, Trump koridoru projesi için anlaşma imzaladı
Rusya2 hafta önceFSB Direktörü: Batı, BDT ülkelerine yapay zeka kullanarak renkli devrim planlıyor









