Avrupa
Dünya ekonomisi nereye – 3: AB’nin müdahaleci devletle imtihanı

2008-9 krizine verilen tepkiler, Atlantik’in iki yakasında farklılaşmıştı. ABD ve Britanya, devasa kurtarma paketleriyle büyük bankaları kurtarırken piyasaya muazzam büyüklüklerde para sürüyordu. Bunun, neoliberal amentü ‘mali disiplin’den ayrı bir politika setine işaret ettiği barizdi. Almanya’nın başını çektiği Avrupa Birliği ise neoliberal görüşe devam diyerek tüm kıtada toplumsal gerilimleri tetikleyen ve sağlı sollu ‘popülizmlerin’ yükselişine neden olan kemer sıkma politikalarını hem uygulamış hem de bundan yana olmayanlara zorla uygulatmıştı.
Şimdi, ‘neoliberalizmden sonrası’ tartışılırken, ABD ‘korumacı’ olarak görülen iktisadi politikalara yöneliyor ve hem Avrupa’daki hem de Asya’daki müttefiklerini Çin’e (ve Rusya’ya) karşı mücadeleye ortak etmeye çalışıyor. Enflasyonu Düşürme Yasası (IRA) ve CHIP Yasası etrafında dönen tartışmalar, ucuz Rus enerjisinden koparılan AB’de sanayisizleşme endişesini büyütüyor. Borçlu ve rekabetçiliği devlet müdahalesine bağlı Güney ve Doğu Avrupa ülkeleri bir tarafta, daha yoksulları ortak AB borçlanması ile kurtarmak istemeyen daha zengin Kuzey ülkeleri diğer tarafta, Brüksel’i çok daha zor günler bekliyor.
Avrupa Komisyonuna itiraz mektubu
Avusturya, Çekya, Danimarka, Estonya, Finlandiya, İrlanda ve Slovakya’nın imzaladığı bir metin, Avrupa Komisyonuna gönderildi.
Almanya, Belçika ve Hollanda metni imzalamasa da ana fikre itiraz etmeyecektir. Mektupta, yeşil endüstrilere destek ve ABD’nin sübvansiyonlarından korunmak için oluşturulması planlanan ortak fona itiraz ediliyor, bunun yerine halihazırda var olan mekanizmaların kullanılması talep ediliyor.
390 milyar avroluk pandemi sonrası iyileştirme fonunun yerinde durduğunu hatırlatan ülkeler, bu miktarın yalnızca 100 milyar avrosunun kullanıldığının altını çizdiler.
Merkez bankaları, hükümetlere karşı
Çekişmenin en belirgin örneği, ‘enflasyonla mücadele’ye odaklanarak faiz artırımına ve parasal sıkılaşmaya giden merkez bankaları ile hükümetler arasındaki gerilim.
Oysa pandemi döneminde her şey ne güzeldi: IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası sermayenin sözcülerinden ulusal merkez bankalarına kadar herkes “Harcayabildiğiniz kadar harcayın,” diyordu. ABD’nin tahvil alımları ve parasal genişleme ile o dönemde piyasaya sürdüğü miktarın 2 trilyon doları geçtiği tahmin ediliyor. AB de aynı dönemde ortak borçlanma ve ortak fon yoluyla üye ülkelerin gemisini yüzdürmesini sağlamıştı.
Şimdi makas gitgide açılıyor ve görünüşe bakılırsa, Dünya Ekonomik Forumunun (WEF) Davos zirvesinde, panellerden arta kalan koridor buluşmalarında siyaset yapıcıların en çok dile getirdiği konulardan biri de bu.
Pandemi, jeopolitik gerilimler, ‘iklim krizi’ bağlantılı yeşil geçişler gibi nedenlerle enflasyon baskısının devam edeceğini düşünen hükümetler, merkez bankaları tersini savunsa ve yapsa da, tüketicilerin üzerindeki yükü azaltmak için daha fazla harcamayı gündemlerine almış durumdalar.
Son birkaç yılda, ‘fiskal otorite daha fazlasını yapmalı’ diye bağıran merkez bankaları, beklemedikleri bir şekilde de olsa, istediklerini almış görünüyorlar.
Üstelik, literatürde adına ‘fiskal otorite, para otoritesine karşı’ olarak bilinen bu ayrım henüz tam anlamıyla su yüzüne çıkmış da değil. IMF iktisatçısı Gita Gopinath, fiskal ve parasal otoriteler arasındaki gerilimin sınırlarının henüz test edilmediğini kabul ediyor.
Açılan bu makas, belki de hiçbir yerde AB’de olduğu kadar göz önünde değil. Avrupa Merkez Bankası, enflasyonla mücadele adı altında agresif faiz artırımına devam ediyor; ama birlik hükümetleri, enerji ve gıda enflasyonu ile boğuşan yurttaşlarına devasa yardım paketleri açıklamayı sürdürüyor.
Özet: Hükümetlerin yardım paketleri
Ayrışan para politikaları ile fiskal politikalar, enerji bağlamında hayli belirgin.
Örneğin Avusturya hükümeti, elektrik faturalarındaki en önemli kalemlerden olan şebeke ücretleri için yeni bir yardım paketi çıkarma hazırlığında. İlk etapta 2024 ortasına kadar 475 milyon avroluk bir destek paketini açıklayan Viyana yönetimi, şimdi 200 milyon avro daha vermeyi planlıyor. Böylece, şebeke/altyapı giderlerinin yüzde 80’i hükümet tarafından karşılanacak.
Fransa’da, elektrik ve doğalgaz düzenleme yetkilisi CRE, toptan satış piyasalarındaki elektrik maliyetlerindeki artışı gerekçe göstererek hane tüketim bedellerine yüzde 108 zam yapılmasını önermişti.
Ama Fransız hükümeti CRE’nin tavsiyesine uymadı ve elektrik fiyatlarına yönelik sübvansiyonla birlikte tarifeye yalnızca yüzde 15 zam yaptı.
Hükümetin ‘tarife kalkanı’ mekanizması, hane halklarına, küçük yerel yetkililere ve yılda 2 milyon avrodan az gelir elde eden mikro işletmelere sağlanıyor.
Birliğin en zayıf ekonomilerinden Yunanistan bile, Ocak ayında 840 milyon avroluk enerji sübvansiyonu verdi. Enerji Bakanı Kostas Skrekas, düşen fiyatlar nedeniyle devlet yardımlarının da 95 milyon avroya kadar gerileyeceğini duyurdu.
Enerji krizi geçti mi?
Kışın ılıman geçmesi ve enerji fiyatlarında zirveden düşüş ile birlikte hükümetler en kötüsünün geride kaldığından emin görünüyor.
Örneğin Fransa elektrik şebekesi idaresi RTE, elektrik kesintilerinin yaşanma riskinin artık geride kaldığını ilan etti. RTE’ye göre bunun nedeni ılıman geçen kış ayları ve nükleer enerji üretiminde yaşanan artış. RTE raporuna göre nükleer enerji kapasite kullanımı yüzde 70’e çıkmış durumda.
Yine ılıman kış şartları dolayısıyla elektrik kullanımının da azaldığı görülüyor. 2014-2019 yıllarının aynı dönemindeki ortalamaya bakıldığında, bu seneki kullanım yüzde 8,5 azaldı. Doğalgaz kullanımı da yüzde 13 düştü.
Gerçekten de, 200 avro seviyesine çıkan doğalgazın MW/s fiyatı, Ocak ayında Hollanda borsasında 70 avroya kadar geriledi. Dahası, AB’nin doğalgaz depolama tanklarının yüzde 81’i hâlâ dolu; Almanya’da bu oranın yüzde 90 civarında olduğu tahmin ediliyor.
Yine de federal Alman şebeke ajansı Bundesnetzagentur’un başkanı Klaus Müller, yeni ısı pompalarının ve şarj istasyonlarının kullanıma açılmaya devam etmesi durumunda yerel elektrik kesintilerinden endişe etmek gerekeceğine dikkat çekti.
Güney Almanya’daki şebeke operatörü TransnetBW ise yurttaşlara çağrı yaparak, kesintilerden kaçınmak için akşamları elektrik tüketimlerini azaltmalarını istedi.
Benzer sorunların Güney Hollanda’da da yaşandığı ve hem talebi dengeleme hem de yeni enerji kaynaklarını entegre etme nedeniyle şebekeye fazla yük bindiği belirtiliyor.
Bu nedenle, bu iki ülkenin de hedefinde olan ‘yeşil enerjiye geçiş’ sürecinde aksamalar yaşanıyor. Endüstriyel ısı pompalarına ve şarj istasyonlarına olan talebin artışı elektrik şebekesinin yükünü artırıyor. Sadece Almanya’da geçen sene elektrikli araçlara yönelik talebin yüzde 27 arttığı düşünülürse, bu sorunun kolayca çözüleceğini beklemek pek mümkün görünmüyor. Almanya’da, özellikle yerel düşük voltaj hatlarında kısa vadede önemli aktarım sorunlarının yaşanması bekleniyor. Dağıtım şebekelerine 2020-2021 arasında yapılan yatırım yüzde 10 artsa da beklentiler bu artışın yüzde 40 seviyelerinde olmasıydı.
Eurelectric’in 2021 yılında yaptığı tahmine göre, yeni elektrifikasyon mekanizmalarını kaldıracak bir enerji altyapısı için 375 ila 425 milyar avro arasında yatırım gerekiyor. Üstelik, elektrik ekipmanlarının iki sene içerisinde geçirdiği enflasyonist değişim düşünüldüğünde bu tahminin fazlasıyla iyimser olduğu görülecektir.
Brüksel’in çırpınışları
Yaşlı Kıta’nın en büyük ekonomisi Almanya’nın 2022’nin son çeyreğinde yüzde 0,2 daralması, işlerin pek de iyi gitmediğinin bir başka göstergesi. Oysa Olaf Scholz, düşen enerji maliyetlerine ve ılıman kışa işaret ederek resesyondan kurtulma işaretlerinin görüldüğünü söylemişti.
Sadece Almanya’nın değil, dünyanın en büyük çelik üreticilerinden olan Thyssenkrupp’un, Berlin’den Washington’un ‘korumacılığına’ karşılık vermesini istemesi alarm zillerinin çalışına işaret ediyor. Grubun CEO’su Martina Merz, yeşil dönüşümü, kıtayı sanayisizleştirmeden başarmanın zorunluluğuna işaret etti. Çelik, çimento ve kimyasal üreticilerinin yükselen enerji fiyatları nedeniyle zor günler yaşadığına dikkat çeken Merz, ‘yarın pazarlarının şimdiden bölüşüldüğünü’ söyledi.
‘Pazarların paylaşılması’ sözcüklerindeki uğursuzluğu izah etmeye gerek yok. Önümüzdeki hafta düzenlenecek AB liderleri zirvesinden önce, Avrupa Komisyonunun hazırladığı ‘Yeşil Mutabakat Sanayi Planı’, Brüksel’in can havliyle yaptığı bir hamleyi de andırıyor. Taslakta, Avrupa ve ortakları ‘adaletsiz sübvansiyonlar’ ve ‘uzatmalı piyasa bozulmaları’na karşı savaşa çağrılıyor. Savaşın hedefleri ABD ve Çin olarak belirlenmiş görünüyor.
AB’nin devlet teşvikleri sisteminin gevşetilmesinin, ‘yeşil enerjiye geçiş’te AB için hayati olduğu anlaşılıyor. AB ülkeleri, AB içindeki şirketlere, blok dışı hükümetlerin yaptığı yardım kadar yardımda bulunma hakkı elde ediyorlar.
Ama elbette, Alman-Fransız mali ağırlığı burada da kendini hissettiriyor. Güneydeki İtalya, İspanya ve Portekiz gibi devasa kamu borçlarının üzerine oturan mali yönden güçsüz ülkeler, AB çapında devlet yardımlarının yüzde 77’sini Alman ve Fransız şirketlerinin aldığını (sırasıyla 356 milyar avro ve 162 milyar avro) hatırlatarak, sübvansiyonlar için ortak AB borçlanmasını tekrar gündeme getiriyorlar. Almanya-Hollanda tandemi ise, mali yönden güçsüz ülkeleri pandemi toparlanma fonundaki parayı kredi olarak kullanmayıp ‘hibe’ istemekle suçluyor.
Üstelik mesele yalnızca ülkeler arasında kalmıyor, bölgelere de sıçrıyor. Örneğin World Fund isimli bir girişim fonunun kurucusu Craig Douglas, Avrupa’daki spesifik sermaye öbekleri arasındaki çelişkilerin yoğun olduğunu, bir imalat tesisi kurmak istediklerinde, Aachen veya Bavyera’da, Paris’tekine kıyasla daha fazla bölgesel sermaye bulduklarını söylüyor.
‘Avrupa panik modunda’
IRA’nın yarattığı yatırımların kaçması korkusu tüm Avrupa’yı sarmış durumda. Financial Times’a (FT) konuşan Hollandalı Avrupa Parlamentosu milletvekili Paul Tang, “Avrupa panik modunda,” diyor.
Panik, yalnızca kısa erimli bir krizden ibaret değil. Avrupa’nın üzerinde yükseldiği tüm ekonomik modelin sorgulanmasından kaynaklı endişenin büyüklüğü bununla kıyaslanamaz bile. IRA’dan önce bile, pandemi ve Ukrayna savaşı, Almanya liderliğindeki AB’nin iktisadi ortodoksisinin altını oymaya başlamıştı.
Hollanda Başbakanı Mark Rutte de buna dikkat çekiyor ve daha ‘müdahaleci’ bir yönelimin, IRA’nın ötesinde uzun vadeli sonuçlara neden olacağını hatırlatıyor.
Gelgelelim, cin şişeden çıktı. AB içinde üretim yapan birçok şirket, devlet yardımı alamadığı için operasyonlarını Atlantik’in öte yakasına taşımayı planlıyor. Bunlar öyle tek tük de değil. ‘Yeşil kapitalizm’e geçiş devasa yatırımlar gerektiriyor ve bu yatırımların yönetilmesinde ve yönlendirilmesinde, ayrıca toplumun havuç ve sopayla bu dönüşüme ikna edilmesinde, devlet müdahalesi çok ama çok kritik. Yalnızca mali disiplini sağlayan ve kemer sıkmaya yarayan bir devlet mümkün görünmüyor. Dolayısıyla, bilhassa Fransa’nın gündeme getirdiği ‘Avrupa’nın stratejik özerkliği’ hedefi, Alman-Fransız devlet müdahalesi olmadan gerçekçi değil.
Üstelik AB, Asya ve Kuzey Amerika’ya akan ‘temiz teknoloji’ yatırımları ve girişimlerine hâlâ çok uzak. Yani rekabet sadece ABD’den değil, başta Çin olmak üzere Asya’dan da geliyor. Bir sonraki yazıda Çin başta olmak üzere Asya ve ‘gelişmekte olan ülkeler’e bakış atarak dizimizi sonlandıracağız.
Avrupa
Polonya kendi uydu ağını kurarak Musk’a bağımlılığı bitirmeyi hedefliyor

Polonya Başbakanı Donald Tusk, ülkesinin Starlink benzeri yerli bir uydu iletişim ağı kuracağını açıkladı. 34. Uluslararası Savunma Sanayii Fuarı (MSPO) kapsamında konuşan Tusk, Polonya ve Avrupa’nın güvenliğinin “tek bir kişinin hevesine bağlı kalamayacağını” vurguladı.
Tusk, Polonya haber platformu Wiadomosci’nin aktardığı konuşmasında projenin ciddiyetine dikkat çekti: “Evet, bu bir meydan okuma, bir hayal; ancak kesinlikle boş bir heves değil. Bugün başlattığımız bu sürecin nihai hedefinin Polonya’nın kendi Starlink sistemi olabileceğini ve olacağını ifade ettik.”
Polonya’nın uzay alanında sahiden kayda değer bir ortak olduğunu belirten Tusk, bu girişimin yalnızca milli bir tatmin meselesi taşımadığını dile getirdi. Başbakan konuşmasını şöyle sürdürdü: “Açık konuşayım: Polonya’nın ve Avrupa’nın güvenliği tek bir kişinin hevesine bırakılamaz. Kendi uydu iletişim sistemimiz olmadan tam bir güvenlikten söz edemeyiz.”
Donald Tusk, yıl sonuna kadar Polonya’nın uzaydan birkaç dakika içinde görüntü aktarabilen dokuz uyduya sahip olacağını kaydetti.
Tusk, savunma fuarında uydu projesinin yanı sıra yeni ağır piyade muharebe aracının adını da duyurdu. “Ayı” (Niedźwiedź) ismi verilen araç, mevcut Borsuk modelinden 12 ton daha ağır bir yapıyla üretildi. Aracın yüksek hareket kabiliyetini koruduğu ve mürettebat korumasını önceliklendirdiği bildirildi.
Polonya basınından Rzeczpospolita gazetesi, ağustos ayında Elon Musk’ın sahibi olduğu SpaceX şirketinin uydu interneti hizmet koşullarını değiştirdiğini yazmıştı.
Yeni kuralların Polonya’yı Avrupa mobil kapsama bölgesinden çıkarması, Polonyalı kullanıcılar açısından maliyet artışı riskini beraberinde getirdi.
Gelişmeler üzerine Polonya Dışişleri Bakanı Radosław Sikorski, sosyal medya üzerinden SpaceX’in sahibi Elon Musk’a yönelik bir uyarıda bulundu. Sikorski mesajında şu ifadelere yer verdi: “Bak Elon Musk, Polonyalı Starlink kullanıcılarına yönelik ayrımcılığı durdur; aksi takdirde hizmetlerin karşılığında sana ödediğimiz yıllık 50 milyon doları yeniden değerlendirebiliriz.”
Ukrayna ordusu, Şubat 2022’de çatışmaların başlamasından bu yana cephede Starlink uydu terminallerini yoğun biçimde kullanıyor. Ukrayna Silahlı Kuvvetleri için sağlanan Starlink hizmetinin faturasını Polonya Dijitalleşme Bakanlığı karşılıyor.
Geçen yılın mart ayında Musk, Starlink erişiminin kesilmesi halinde Ukrayna’nın cephe hattının çökeceğini ileri sürmüştü. Musk yaptığı paylaşımda, “Benim Starlink sistemim Ukrayna ordusunun omurgasını oluşturuyor. Sistemi kapatırsam tüm cephe hatları çöker” demişti.
Polonya Dışişleri Bakanı Sikorski ise Musk’ın bu sözlerine karşılık, Ukrayna’daki Starlink bağlantısının masraflarını karşıladıklarını, böyle bir senaryoda yıllık 50 milyon dolar harcayan Polonya’nın farklı hizmet sağlayıcılarına yönelmek zorunda kalacağını belirtmişti.
Avrupa
Leipzig’deki İHA olayında tanık ifadeleri resmi iddialarla çelişiyor

Leipzig/Halle Havalimanı’nda geçen ay düşürülen insansız hava aracına ilişkin çalışan ifadeleri, Almanya’nın Rusya’yı suçlayan resmi anlatımıyla ve basına yansıyan patlayıcı görüntüleriyle uyuşmuyor. Görgü tanığı personel, kargo alanına inen sıradan bir tüketici cihazının elle yakalandığını, patlayıcı taşımadığını ve hemen peşinden özel ekiplerin olağandışı bir hızla sahaya ulaştığını savunuyor.
Almanya basını ile NATO müttefiklerinin yayın organlarında yer alan ve Leipzig Havalimanı sahasına geçen ay Rus ajanları tarafından yerleştirildiği iddia edilen patlayıcı düzeneğe ait fotoğrafların gerçek olmadığına dair ikna edici kanıtlar ortaya çıktı.
Ukraynalı araştırmacı gazeteci Anatoliy Şariy, havalimanı çalışanlarının tanıklıklarına dayandırdığı anlatımında, yayımlanan görsellerin olay yerindeki ilk manzarayla örtüşmediğini, söz konusu hava aracının ise fotoğraf ve video çekimi amacıyla üretilmiş, piyasada kolayca erişilebilen küçük ve ucuz bir tüketici cihazı olduğunu kaydetti.
Şariy’nin 6 Eylül tarihinde X platformunda paylaştığı ayrıntılı aktarım, insansız hava aracının ele geçirilişine ve sonrasındaki resmi müdahaleye bizzat tanıklık eden havalimanı personeline dayanıyor.
The source also draws attention to the situation around the airport following the incident. According to him, police officers are now stationed around the clock near the emergency gate by the S8a, where spotters previously gathered at night and from where drones had periodically…
— Anatolij Sharij (@anatoliisharii) September 6, 2026
Anlatılanlara göre çalışanlardan biri, böylesi bir cihazın kayda değer ilave bir yük taşıyabileceğinden dahi şüphe duyuyor.
Berlin yönetimi ise Leipzig’deki hadiseden doğrudan Moskova’yı sorumlu tutuyor. Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, 1 Eylül günü yaptığı açıklamada Rusya’yı işaret ederek şunları söyledi:
“Leipzig’deki saldırı girişimiyle Rus yönetimi, zaten ağır baskı altındaki ikili ilişkilerimize bilinçli şekilde daha büyük zararlar verme kararı almıştır. Federal İçişleri Bakanı’nın az önce dile getirdiği hükümet çizgisi geçerlidir. Almanya güvenliğini koruyor; güvensizlik yaymak isteyen karşı güçlere karşı kendini savunuyor. Federal Hükümet bu nedenle Leipzig’deki hibrit saldırının faili olarak Rusya’ya karşı gerekli adımları atıyor.”
Wadephul, Rusya’nın sergilediği tutumu Avrupa genelindeki eylemlerin bir halkası olarak niteledi:
“Rusya Federasyonu’nun az önce tarif edilen tehlikeli adımları; Avrupa’ya dönük istikrarsızlaştırma, dezenformasyon yayma, tehdit, sabotaj ve saldırganlık girişimlerinin uzun bir zincirini oluşturuyor. Ne yazık ki Almanya da bunun dışında kalmadı. Rus liderliği ülkemize açık bir husumetle yaklaşıyor.”
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise aynı gün Rus basınına verdiği demeçte suçlamaları reddederek hadisenin bir kurgu olduğunu savundu. Putin, meselenin iç siyasetle ilişkili olduğunu öne sürdü:
“Bunun büyük ölçüde iç siyasi durumla ilgili olduğuna inanıyorum. Şansölye’nin siyasi pozisyonu karmaşık. Vatandaşları kendisine güvenmiyor. Bunun sebebi de açık; ulusal çıkarları savunmak yerine bunları heba ediyor. Belirgin ekonomik hatalar ortada: İşletmeler kapanıyor, insanlar işlerini kaybediyor, hayat standartları hızla geriliyor. Bu adımı neden attıkları meçhul. Sadece tek bir açıklamaları var: ‘Saldırgan Rusya’ya’ karşı durmak zorundalar. Kanıt mı istiyorsunuz? İşte oraya kendileri yerleştirdi.”
Kuzey Akım boru hattına yönelik sabotaja da değinen Putin, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Birkaç ay ya da bir yıl önce Alman makamlarının Kuzey Akım boru hattını patlatmakla Rusya’yı suçladığını herkese hatırlatmak isterim. Böylesine tuhaf bir fikir ortaya atmalarına gerçekten şaşırmıştım; zira biz Avrupa’ya gaz satmak istiyorduk. Bugün de gaz sağlamaya hazırız. Yapmaları gereken tek şey düğmeye basmak, bu kararı almak. Ancak ABD yaptırımları ve diğer her şey yüzünden buna cesaret edemiyorlar. Güzel, ama şimdi attıkları adımların ardındaki sebepleri açıklamak zorundalar. Düşen oy oranları ve Saksonya dahil yaklaşan seçimler göz önüne alındığında, Alman iktidar çevrelerinin siyasi geleceği tartışmalı hale geliyor. Bence açıklama tam olarak budur. Bunun yeni bir hata olduğunu ve Alman halkının menfaatleriyle çeliştiğini düşünüyorum.”
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da 6 Eylül’de yaptığı değerlendirmede, Berlin yönetiminin suçlamalarını fiili bir savaş ilanı olarak gördüklerini dile getirdi. Vesti internet sitesinin aktardığına göre Lavrov şu ifadeleri kullandı:
“Leipzig, havalimanı. Orada bir insansız hava aracı buldular. Rus yapımı olduğunu söylediler, kimse araştırmaya dahi gerek duymadı. Bu durum, özünde gerçek bir savaşın başlangıcıdır. Başkonsolosluğu Bonn’dan çıkardılar, anlaşmayı feshettiklerini ilan ettiler. Berlin’deki Rus Evi kapatılıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, daha doğrusu Büyük Vatanseverlik Savaşı’nın başlamasından önce de Almanların diplomatik temsilciliklerini kapattığını hatırlıyorum. Merz’in Almanya’yı yeniden Avrupa’nın lider askeri gücü yapma yönündeki tüm açıklamaları hayata geçiriliyor. Aslında bize savaş açıyor. Tarihin dersleri hiç alınmamış. Nazizmin metastazlarının yeniden yüzeye çıktığı görülüyor. Bu tehlikeli bir gelişme. Rus liderliğinin gereken sonuçları çıkaracağına inanıyorum.”
Moskova’dan yazan deneyimli gazeteci John Helmer’ın aktardığı kulis bilgilerine göre bazı Alman kaynaklar, Alman polis ve istihbaratınca izlenen, içine sızılmış yerel muhalif grupların ve aşırı sol yapıların bu olayda kullanılmış olabileceğine işaret ediyor.
Güvenlik birimlerinin hadiseden önceden haberdar olabileceğini öne süren kaynaklar, Kızıl Ordu Fraksiyonu çizgisindeki aşırı sol unsurların askeri üretime müdahale tatbikatları yaptığını savunuyor.
Aynı kaynaklar, Ukrayna tarafının sahip olduğu insansız hava aracı tecrübesiyle Rus parçalarından cihazlar üretip sahte bayrak operasyonu yürütebilecek yetenekte olduğunu ve Kuzey Akım soruşturmasında Almanya’da tutuklanan dalgıçların intikamını alma saikine sahip olabileceğini iddia ediyor.
Hadiseye ilişkin yeni tanıklıkları kamuoyuna taşıyan Ukraynalı gazeteci Anatoliy Şariy, 2012 yılından bu yana sürgünde yaşıyor ve uzun yıllardır çeşitli fiziki saldırıların hedefi durumunda.
Şariy’nin İngilizce kaleme aldığı ve havalimanı tanıklıklarına dayanan haberi şu detayları aktarıyor:
Leipzig/Halle Havalimanı sahası daha önce güvenlik ihlallerine sahne olmuştu. 1 Ağustos 2024 tarihinde “Letzte Generation” (Son Nesil) adlı çevre hareketine mensup yedi eylemci, dış güvenlik çitlerini üç ayrı noktadan keserek havalimanının kısıtlı bölgesine girmişti. Eylemcilerden beşi kendilerini taksi yollarına yapıştırmış, diğer iki kişi ise eylemi gerçekleştiremeden yakalanmıştı. Yaşanan bu olay, yabancı kişilerin gece vakti güvenlik çemberini aşarak uçuş operasyon sahasına erişebildiğini belgelemişti.
Şariy’ye konuşan çalışan, insansız hava aracı hadisesinin kamuoyuna yansıtılandan çok farklı bir seyir izlediğini aktarıyor. Olay, gece saatlerinde DHL uçaklarının bakımının yapıldığı ve Antonov uçaklarının konuşlandığı “Vorfeld 2” bölgesinde, bir kargo uçağının yükleme aşamasında meydana geldi. Havalimanı personeli daha önce de tesis çevresinde uçan cihazlara rastlıyordu. Havalimanı sınırından geçen S8a karayolunun yakınında bir acil çıkış kapısı ile pisti rahat gören bir nokta bulunuyor. Gece saatlerinde havacılık meraklıları iniş ve kalkış yapan uçakları fotoğraflamak için bu alanda toplanıyor. Kaynak, geçmişte bu bölgede çok sayıda insansız hava aracının görüldüğünü, ancak bu araçların insanlara veya uçaklara bu denli yaklaşmadığını dile getiriyor.
Olay gecesi ise yükleme sürerken küçük bir hava aracı kargo uçağının etrafında dönmeye başladı ve bir personelin hemen yanında havada asılı kaldı. Görgü tanığı çalışanlar aygıtın nereden havalandığını göremedi. Cihaz yeterince alçaldığında personel müdahale ederek aracı eliyle yere bastırdı ve pervanelerine hasar vererek etkisiz hale getirdi. Ardından telsizle cihazın zaptedildiğini bildirdi.
Tanık çalışanın asıl dikkat çektiği nokta bundan sonraki süreç oldu. Telsiz anonsunun hemen ardından, yalnızca birkaç dakika içinde polis ekipleri, bomba imha uzmanları, itfaiye personeli, özel bomba imha robotu dahil ağır ekipmanlar ve televizyon ekipleri aprona ulaştı. Havalimanının Leipzig kent merkezine yaklaşık 20 kilometre mesafede yer alması, personelin zihninde soru işaretleri doğurdu. Zira dışarıdan gelen kişilerin doğrudan piste girmesi mümkün değil; güvenlik kontrolünden geçip “Tagesausweis” (günlük giriş kartı) almaları gerekiyor. Kaynak, yalnızca bu onay prosedürünün bile ciddi vakit aldığını, dolayısıyla tam teçhizatlı özel ekiplerin ve kameramanların anonsun hemen peşinden alana ulaşmasının olağandışı bir hız taşıdığını belirtiyor.
Tanık, cihazda patlayıcı veya fünye bulunduğu yönündeki haberleri kesin bir dille reddediyor. Aracı eliyle düşüren personelin hiçbir patlayıcı madde ya da fünye görmediğini aktaran kaynak, basında Çek yapımı Semtex patlayıcı ile servis edilen fotoğrafların sahadaki ilk durumla uyuşmadığını ifade ediyor. İlgili çalışan, haberleri izledikten sonra olayın kamuoyuna sunuluş biçimine tepki gösterse de işini kaybetme endişesiyle sessiz kalıyor.
Olayın ardından havalimanı çevresinde güvenlik önlemleri artırıldı. Daha önce uçak gözlemcilerinin beklediği S8a yolu üzerindeki acil çıkış kapısı çevresinde artık polis ekipleri 24 saat nöbet tutuyor.
Mevcut tablo, hadiseye dair birbiriyle taban tabana zıt iki anlatı ortaya koyuyor: Resmi makamların sunduğu, tehlikeli bir insansız hava aracının tespit edilip acil durum protokollerinin işletildiği anlatım ile sıradan bir sivil cihazın personelce düşürüldüğü ve hemen ardından önceden hazırlanmış izlenimi veren geniş çaplı bir güvenlik ve medya operasyonunun başlatıldığını savunan çalışan anlatımı.
Havalimanı personelinin ifadeleri olayın kesin olarak provokasyon olduğunu tek başına kanıtlamasa da yanıtlanması gereken somut sorular barındırıyor: Telsiz anonsu tam olarak saat kaçta yapıldı; polis, uzmanlar ve gazeteciler hangi saatte arandı; ekipler kısıtlı alana ne zaman ayak bastı; patlayıcıyı ilk kim, hangi aşamada tespit etti; patlayıcı madde düşürüldüğü an cihaza monteli halde miydi; aygıtı ilk hangi görevli inceledi; bomba uzmanları gelmeden önce çekilmiş fotoğraflar mevcut mu ve medya çalışanları aprona nasıl giriş sağladı?
Avrupa
Almanya’da Rus gazı kesintisinin bütçeye faturası 50 milyar euroyu aştı

Rusya’nın sevkiyatı kesmesinin ardından enerji piyasasını dengelemeye çalışan Almanya federal bütçesinden 50,4 milyar euro harcandı. Maliye Bakanlığı verilerine göre kişi başına 600 euroya ulaşan bu fatura, tavan fiyat uygulamasını ve acil yardım paketlerini kapsıyor.
Rusya’nın doğalgaz sevkiyatını kesmesi, Almanya federal bütçesine 50 milyar euroyu aşkın mali yük getirdi.
Alman Bild gazetesinin haberine göre Maliye Bakanlığı, Yeşiller Partisi Federal Meclis Milletvekili Robin Wagener’in soru önergesine verdiği yanıtta krizin faturasını paylaştı.
Resmi belgedeki verilere göre krizin etkilerini sınırlamak için bütçeden 50,4 milyar euro harcandı. Enerji krizine karşı atılan acil yardım ve istikrar adımlarını kapsayan bu bütçe, gaz ve elektrik fiyatlarına tavan getirilmesini, Aralık ayı acil destek paketini ve diğer yardım ödemelerini finanse etti.
Gazete, söz konusu maliyetin kişi başına 600 euroya karşılık geldiğini aktardı.
Alman Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü (DIW Berlin) enerji uzmanı Claudia Kemfert, harcamaların büyüklüğünü Almanya’nın Rus gazına duyduğu bağımlılıkla açıkladı.
Kemfert, “Almanya kendisini yaklaşık yüzde 55 oranında Rus gazına dayanan tehlikeli, tek taraflı bir bağımlılığa sürükledi. Rusya sevkiyatı durdurduğunda, bu fiyat şoku ülkeyi bilhassa sert vurdu” değerlendirmesinde bulundu.
Alman Ekonomi Uzmanları Konseyi Üyesi Veronika Grimm, 50 milyar euroluk rakamı “gerçekçi” olarak nitelendirdi ancak krizin fiili sonuçlarının çok daha ağır olduğunu vurguladı.
Grimm, devlet müdahalelerinin iflas dalgasını önlemek ve haneleri aşırı mali yükten korumak adına zorunlu olduğunu belirtti.
Bonn Üniversitesi uzmanı Frank Umbach da yeni sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) terminalleri harcamaları ve yüksek enerji fiyatlarının getirdiği ek yükler hesaba katılmadığı için bütçeye yansıyan gerçek zararın çok daha yüksek olduğunu kaydetti.
Almanya için Alternatif (AfD) partisinin lideri Alice Weidel, 9 Eylül’de yaptığı açıklamada Kuzey Akım boru hatlarının onarılmasını ve Rus gazına geri dönülmesini talep etti.
Aynı gün Rusya Devlet Başkanı’nın yabancı ülkelerle yatırım ve ekonomik işbirliği özel temsilcisi Kirill Dmitriyev, “Rus gazı olmadan Alman sanayisi var olamaz” dedi.
2022 öncesinde Rusya, Almanya’nın ithal ettiği ham petrolün üçte birinden fazlasını ve tüketilen doğalgazın yarısından fazlasını sağlıyordu. Reuters ajansı, Almanya’nın Kuzey Akım boru hattının devre dışı kalmasının ardından toparlanmakta güçlük çektiğini yazdı.
İktidar koalisyonundaki Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) eş genel başkanı Lars Klingbeil ise geçen yıl Mart ayında yaptığı açıklamada, ülkenin Rus gazı olmadan yaşamaya alıştığını ve geçmişe dönmeyi düşünmediğini ifade etti.
Klingbeil, Ukrayna’daki çatışmalar sona erse dahi Berlin’in Rusya’dan enerji ithalatına bağımlı kalmaktan kaçınması gerektiğini söyledi.
Avrupa Birliği Konseyi açıklamasına göre AB, Rusya’dan boru hattı yoluyla gaz ithalatını 30 Eylül 2027, sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) ithalatını ise Ocak 2027 itibarıyla tamamen yasaklayacak; mevcut sözleşmeler için tanınan geçiş süreci de bu tarihlerde sona erecek.
Yasağa karşı çıkan Macaristan ve Slovakya, Rus yakıtını ithal etmeyi sürdürüyor ve her iki ülke kısıtlamaları iptal ettirmek üzere Avrupa Adalet Divanı’nda dava açtı.
Avrupa5 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa4 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”
Avrupa5 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya3 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek










