Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Epstein’in aile değerleri

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda okuyacağınız makale, Jeffrey Epstein’in şahsında cisimleşen Amerikan sağının iktisadi mantığı ile kültürel değerlerini birlikte inceliyor. Epstein’in fuhuş evi ve adası, “serbest piyasa” öncesi kölelik ve hane ekonomilerini andırmaktadır: Bir tür “akrabalık”, yakınlık dolayısıyla kurulan “içten” bağlar, işçi ile kapitalist arasındaki ilişkiden farklı olarak, parazit sınıfların lümpen kesimlerden “borçlu” hizmetçi devşirmesini akla getiriyor. Yazar Melinda Cooper’a göre günümüzde bu tür ilişki biçimi, en azından Ameirkan milyarderleri söz konusu olduğunda, sanıldığından daha yaygın. Nietzsche’den mülhem “ahlakın ötesindeki” üst-insanlar, ki bizim örneğimizde Epstein ve Amerikan teknoloji-finans devleri, “aşırılıklar” sayesinde kurucu babalar haline geliyordu.


Epstein Aile Değerleri

Melinda Cooper
Equator
14 Şubat 2026

1.

Çağdaş Amerikan aşırı sağının en tuhaf özelliklerinden biri, sadece bir aile değil, bir ırk yaratmak isteyen Eski Ahit ataları “ilksel babalar”ın [primal fathers] ortaya çıkmasıdır. Elon Musk, bu “İdeal Belirleyen İbrahimler” arasında en tanınanı, fakat kesinlikle tek değil. Wall Street Journal’da yayınlanan uzun bir haberde, Musk’ın insanlığı demografik düşüşten kurtaracak ve üstün genlerini uzak geleceğe taşıyacak, kendi deyimiyle “ordusu”nu oluşturma arzusunu belgelemiştir. Bir Space X roketi, organik yaşamın uzay tozu yoluyla gezegenimize geldiği teorisi olan ters panspermia’ya benzer bir süreçle, onun tohumlarını Dünya’nın ötesine taşımaya hazırdır.

Musk’ın şu anda dört kadından en az 14 çocuğu olduğu düşünülüyor ve bu çocukların yasal ve mali işleri kısmen aile ofisinin müdürü Jared Birchall tarafından yönetiliyor. Musk, bunlardan birine “kıyametten önce bir lejyon seviyesine ulaşmak için” “taşıyıcı anneler kullanmamız gerekecek” diye mesaj attı. Bu ölçekteki operasyonlara hazırlık olarak, Teksas’ın Austin kentinde çok sayıda konut içeren bir kompleks satın aldı.

Silikon Vadisi’nin doğumu teşvik eden [pronatalist] yaklaşımı genellikle öjeni olarak anlaşılır – bu okuma, ırksal saflaşma arzusunu yansıtıyor, fakat saflaştırmada hangi sürecin peşinde koşulduğunu yansıtmıyor. İlerici dönemin “klasik” Amerikan öjenikçileri, zihinsel yozlaşma ve diğer toplumsal sorunların sorumlusu olarak gördükleri genetik anormallikleri ortadan kaldırmaya çalıştılar. Buna karşılık, Musk ve onun gibiler, trans hümanizm adlı sahte bilime dalmış durumdalar – hataların ortadan kaldırılmasından çok, olağanüstü sapmaların yüceltilmesiyle ilgileniyorlar. İdeal ataerkil erkek, üstün IQ’su ile zeka dağılımının normal sınırlarının dışına çıkan kişidir. O, sadece beyazların genetik mirasını korumakla kalmaz, onu kutsallaştırılmış yeni temeller üzerinde yeniden canlandırmak ister. İlksel babalar, eski bir ırkın ataları olarak değil, yeni bir ırkın kurucuları olarak saygı görürler.

İlksel baba, mitlerin konusudur. Totem ve Tabu adlı eserinde Freud, ilkel bilinçaltının otoriter bir ata ve kıskanç oğullarından oluşan bir ordunun yaşadığı bir yer olduğunu öne sürmüştür. Baba, yaş ve akrabalık ilişkisine bakılmaksızın tüm kadınlar üzerinde münhasır mülkiyet hakkı talep eder. Otokratik hükümdarlığı, kardeşleri ayaklanıp onu öldürerek kadınların ortak mülkiyet olduğu yeni bir rejim kurduklarında sona erer. Freud, bunun sahte bir tarih öncesi olduğunu açıkça kabul etmiştir. İlkel sürü mitinin arkasında gelişimsel veya antropolojik bir alt metin yoktur, sadece [Freud’un] hastalarının zihinlerinde silinmiş izler vardır.

Yine de bu fantezi bazen gerçek hayatta da yaşanır. Bu, en belirgin şekilde, büyüleyici bir öngörülebilirlikle, nihai tekel haklarına sahip oldukları zorunlu komünal seks rejimi kuran tarikat liderlerinin durumunda görülür. Onlar da tek ailelik konutlar yerine toplu konutları tercih ederler ve halefiyet sorunu ile karşılaştıklarında, ölümsüzlük ve tanrılaştırılma fantezilerine başvururlar. Yaklaşan kıyameti normalleştirmeleri, bu korkunun kozmik tercümesi olarak okunabilir: Tarikat liderleri, kişisel güçlerini kaybetmektense dünyanın sonunu hayal etmeyi daha kolay bulurlar.

Bu ethosun, dini sağın benimsediği geleneksel aile değerleriyle açıkça çeliştiği bariz (MAGA koalisyonunun çeşitli kanatları arasında gürültülü bir uyuşmazlığın nedenlerinden biri). İlksel babalar aile değil, geniş bir hane halkı isterler. Hane halkının tüm üyeleri, kan bağı ne olursa olsun hizmetçi statüsünde oldukları için, zina, ensest ve nesiller arası cinsel ilişki gibi muhafazakâr tabuları memnuniyetle çiğnerler.

Jeffrey Epstein örneğini ele aldığımızda, bu hane halkı ekonomilerinin ayırt edici özellikleri daha net ortaya çıkar. Musk gibi Epstein de trans hümanizmden etkilenmişti ve insan ırkını kendi yüce DNA’sıyla döllemek gibi hayalleri vardı. 2008’de reşit olmayanlardan fuhuş talep etmekten suçlu bulunmasının ardından, New Mexico’daki Zorro Çiftliği’ne çekilip bir seferde 20 kadını hamile bırakmayı hayal etmişti. Ölümünden sonra yayınlanan anı kitabı Nobody’s Girl’de [Hiç Kimsenin Kızı], 16 yaşında Epstein ve o zamanki kız arkadaşı Ghislaine Maxwell tarafından işe alınan Virginia Roberts Giuffre, istismarcılarının onu gelecekteki çocuklarının taşıyıcı annesi olarak tutmayı önerdiklerini, fakat bu çocuk üzerinde hiçbir velayet hakkının olmayacağını anlatır. Çocuğu büyütmesi ve Epstein ile buluşmak için çocuğa dünya çapında eşlik etmesi karşılığında ona ayda 200.000 dolar ödeyeceklerdi. Çocuğunun istismara uğrayacağından korkan Giuffre, bir kaçış planı hazırladı.

Epstein vakası, Freud’un ilkel bilinçaltında ayırt ettiği iki cinsel mülkiyet ekonomisini, yani kardeşlik ve ataerkillik ekonomisini birleştirdiği için Musk vakasından daha öğretici. Epstein, “benim olan seninindir” diyerek ve fotoğraf delillerini saklayarak, diğer istismarcılarla sarsılmaz bağlar kurmayı başardı. Bu anlamda, genç kadınların ve kızların ilksel kardeşler arasında bir tür toplumsal bağ olarak paylaşıldığı bir fratriarkal [erkek egemen kardeşlik] sistem kurdu. Fakat Epstein, bu kadınların en azından bir kısmını kendi devredilemez mülkiyeti olarak elinde tutmak da istiyordu. Gelecekteki çocuklarının anneleri, erişilemez bir kompleksin duvarları arkasında tecrit edilerek yasak bölge ilan edildi. Epstein’in hane halkı ekonomisi, kadınları iki cinsel mülkiyet rejiminden birine atar; bazıları yaşlandıkça fratriarkal sistemden ataerkil sisteme geçer. Tüm kadınlar ve kızlar tek bir erkeğin mülkiyetindedir; veya tüm kadınlar ve kızlar tüm erkeklerin mülkiyetindedir.

2.

Freud, ilkel sürü kavramını tamamen bilinçaltının sınırları içinde görüyordu. Bu kavram, karnavallar gibi kuralların çiğnendiği anlarda ancak yüzeye çıkıyordu. Ama Silikon Vadisi’ndeki aşırı sağın, ilkel baba ile ilkel kardeşler arasındaki çatışmayı yeniden canlandırma arzusunda, dolaylı ya da bilinçaltına yönelik hiçbir unsur yoktur. Aslında, bu akımın önde gelen “filozofu” olan ve orijinal “PayPal Mafyası”nın bir üyesi olan Peter Thiel, Freud ile ilk kez 1990’larda Stanford’da ders veren Hıristiyan filozof René Girard’ın çalışmaları aracılığıyla tanıştı.

Thiel bugün bile kendini bir Girardcı olarak tanımlıyor, fakat Freud’u yorumlaması kendine özgü bir nitelik taşıyor. İşletme felsefesini anlattığı kitap uzunluğundaki Zero to One [Sıfırdan Bire] adlı eserinde, Totem ve Tabu’yu Silikon Vadisi’nde kurucuların kontrolündeki bir şirketin politik ekonomisini analiz etmek için bir prizma olarak kullanıyor. Thiel, startup kurucularını, Google, Amazon veya Microsoft gibi yerleşik tekellerin paternal gücünü devirmeye niyetli ikonoklastik kardeşler olarak yüceltiyor. “Teknoloji kardeşleri” ittifakı, yıkıcı gücünü kanıtladı, fakat Thiel haklı olarak temel rollerin sabit olmadığını uyarıyor. Babaları kurban edilir edilmez, kardeşlik ölümcül bir rekabete dönüşür ve her oğul tekel kurma hakkını savunur. Thiel, Oedipus ve Romulus’a işaret ederek, “Aşırılıkçı kurucular tarihte yeni bir olgu değil,” diye yazıyor.

ABD Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanan en son belgeler sayesinde, artık Epstein’in Silikon Vadisi’nin aşırı sağcı liderleriyle yakın olduğunu biliyoruz. Brexit’ten sonra, Thiel ile e-posta alışverişinde bulunarak “kabileciliğin geri dönüşünü” kutladı ve ölümünden önce Thiel’in teknoloji girişimlerine milyonlarca dolar yatırım yaptı. Epstein, Thiel’in trajik kurucu portresinde kendini görmüş olmalıydı: kendini “yasanın üstünde” hareket eden ve kendi yasalarını koymaya mahkum biri olarak görüyordu. Giuffre’ye göre, kurbanlarının çocukluk geçmişlerini savunmasızlık belirtileri aramak için durmaksızın sorguluyordu, fakat kendi yetiştirilme tarzı hakkında herhangi bir sorgulamadan çekiniyordu. Görünüşe göre Epstein, yetim bir çocuk olarak, hiçbir yerden gelmemişti. Adalet Bakanlığı’nın son bulguları arasında yer alan, Steve Bannon tarafından kaydedilmiş bir video röportajda, kendini bir dışarlıklı olarak –“Jeffrey Epstein, sadece iyi bir çocuk”– Bill Clinton veya Paul Volcker gibilerinin peşinden gelen uzun biyografilerin yükünden arınmış olarak göstermişti.

Eğer ilkel baba mitolojisi yeni elitin tercih ettiği iş modeline uyuyorsa, bu durum onların aile düzenlerine de başka bir şekilde uygulanır. Buradaki uygun referans noktası çekirdek aile değil, üretimin üremeyle ayrılmaz olduğu ve işletme varlıklarının yönetiminin aile mülklerinin korunmasıyla aynı kapsamda olduğu hane ekonomisidir.

Küresel finans krizinden bu yana yaratılan aşırı zenginlik, en azından Anglo-Amerika’da yirminci yüzyılın ortalarına kadar giderek nadir hale gelen bir emek biçimini yeniden canlandırdı: büyük ölçekli, uzun vadeli, ev içi hizmet. Trump ve Epstein’in bir zamanlar omuz omuza çalıştığı ve şu anda Amerika’nın birçok milyarderine (ayrıca başkanın en yakın müttefiklerine) ev sahipliği yapan Palm Beach’i ele alalım. Son on yılda, Blackstone’un kurucusu ve Cumhuriyetçi büyük bağışçı Steve Schwarzman, Citadel’den Ken Griffin ve hedge fon yöneticisi Paul Tudor Jones gibi buraya taşındı. David Koch’un dul eşi Julia ve KKR’nin kurucu ortağı Henry Kravis gibi diğerleri ise uzun süredir burada ikamet ediyor. Evleri sadece ikametgah değil, aynı zamanda önemli istihdam kaynakları: her biri Palm Beach County’nin yoksul bölgelerinden ve New York, İrlanda, Güney Afrika ve Romanya gibi uzak yerlerden düzinelerce kalıcı ve mevsimlik işçiyi çekiyor.

Bu tür ev hizmetçiliği, bir zamanlar efendilere özel yaşam alanlarında fiili egemenlik hakkı tanıyan ve işçileri ev hapsi, hapis ve hatta fiziksel cezalar gibi cezai yaptırımlarla cezalandıran bir istihdam biçimi olan “efendi ve hizmetçi” yasalarına benzer bir düzen tarafından zımnen yönetiliyor. Efendi ve hizmetçi yasalarının kökeninin ortaçağ İngiltere’sine dayandığı göz önüne alındığında, bu gelişmeyi feodalizme bir dönüş olarak tanımlamak kolay: Bu, Yanis Varoufakis’in son çalışmasında örneklendiği gibi, günümüz konjonktürüne dair giderek popülerleşen bir yorum.

Bu argüman, feodal ilişkilerin yerini serbest iş sözleşmesine bırakmasıyla kişisel ev hizmetinin modası geçeceğini ima eden Marx’a çok şey borçludur. Fakat Marx’ın öngörülerinin aksine, ev hizmetçiliğinin on dokuzuncu yüzyılın sonlarında, endüstriyel ve finansal servetin artan yoğunlaşmasına rağmen değil, tam da bu nedenle genişlediğini hatırlayalım. Dahası, efendi-hizmetçi ilişkileri yirminci yüzyılın ortalarına kadar devam etti ve son on yıllarda, resmi yasal düzenlemelerde olmasa da en azından fiili düzenlemelerde yeniden ortaya çıktı.

Bu yasalar, başta siyah kadınlar olmak üzere ev içi hizmetçilerin muamelesine gelince özellikle ortadan kaldırılması zor oldu: işgücü örgütlenmesine yönelik her girişim, onların aile üyeleri olduğu ve dolayısıyla en yakın akrabalarla aynı kutsal sayılan istismar biçimlerine maruz kalabilecekleri argümanıyla karşılandı. Burada, hane ekonomisinde hüküm süren belirgin bir “kategori karmaşası” hissi ediniriz. Çekirdek aile, ev ile pazar, kişisel yaşam ile iş hayatı arasında ideal bir ayrım öngörürken, efendi-hizmetçi yasaları bu iki alanın tam bir kaynaşmasını varsayar.

Epstein, Palm Beach, New York, Paris ve New Mexico’da çok sayıda büyük mülkün yanı sıra Little Saint James adlı özel bir adaya da sahipti. Maaş bordrosunda, hukuk danışmanları ve korumalardan şoförlere, aşçılara, temizlikçilere, bahçıvanlara, bakım işçilerine ve “masözlere” kadar uzanan düzinelerce, belki de yüzlerce ev personeli yer alıyordu. Ziyaretçiler, Epstein ile olan kesin ilişkilerinin –samimi mi yoksa ticari mi– bazen ayırt edilmesi zor olan bir hizmetkar hiyerarşisinden bahsediyor. Avukat Alan Dershowitz gibi erkek iş ortakları hem arkadaştı hem de bazı kurbanların iddialarına göre, zaman zaman cinsel suçlara katılıyordu. Relentless Pursuit [Amansız Takip] adlı kitabında, Epstein’ın yaklaşık 20 kurbanını temsil eden Floridalı avukat Bradley J. Edwards, genellikle daha yaşlı ve daha zengin olan resmi kız arkadaşlardan oluşan bir grubun, ayrıcalıklı bir iç çember oluşturduğunu ve bazen istismara suç ortağı olduğunu öne sürüyor. İlişki iyi şartlarda sona ererse, terfi alabilir ve Maxwell’e katılarak genç kızların tam zamanlı tedarikçileri haline gelebilirlerdi.

3.

Epstein’in servetinin kaynağı belirsizliğini koruyor. Les Wexner (Victoria’s Secret), Leon Black (Apollo Global Management) ve en son ortaya çıkan bilgilere göre emlak devi Mortimer Zuckerman ile mirasçı Ariane de Rothschild gibi milyarderlere niteliksiz bir finans danışmanı ve miras planlamacısı olarak hizmet verdiğini biliyoruz. Bu kişilerden aldığı olağanüstü ücretler hâlâ açıklanamıyor. Bildiğimiz şey, Epstein’in bu parayı nasıl kullandığı: tam zamanlı himaye işinin gizli fonu olarak. Diğer seçkin erkeklerle ilişkilerinde, finansal ve cinsel iyilikler vaat ediyordu. Yararlanıcıları, bir araştırma birimi için fon alabilir ve Epstein’in evine, fotoğraflarla belgelenen, görünüşte risksiz bir ziyaret gerçekleştirebilirlerdi. Karşılığında, onun daha da yüksek etki çevrelerine erişimini sağlamaları bekleniyordu.

Epstein, hem mali hem de cinsel açıdan itibarını yararlanıcılarının itibarına bağladı. Adına gelecek herhangi bir zarar, kaçınılmaz olarak onların itibarını da lekelerdi. Uzun yıllar boyunca bu düzenleme, fiili bir yasal dokunulmazlığa dönüştü. 2008’de federal savcılar, 36 genç kadının ifadesine rağmen, ona karşı tam kapsamlı seks ticareti suçlamasında bulunamadı.

Epstein, genç kadın kurbanlarına bile kendini bir patron olarak tanıttı. New York’ta bulduğu kız öğrencilere, Ivy League üniversitelerinin öğrenim ücretlerini karşılayacak fonlar veya ünlü bir sanat galerisinin sahibine iyi bir referans sözü verildi. West Palm Beach’teki karavan parklarından gelen gençler, profesyonel masözler ya da en azından diğer kızları işe alan tam zamanlı elemanlar olabilirdi (Kaçak Giuffre, Tayland’daki en ünlü okulda profesyonel masöz eğitimi alacaktı). Birçok kurban, onun himayesini gerçek bir iktisadi alternatif olarak gördü. Avukat Edwards’a göre, temsil ettiği kurbanların birçoğu çocukken istismara uğramış ya da şiddet dolu evlerden gelmişti. Bazıları, kendilerini düşük ücretli seks işçiliğinden kurtardığı için Epstein’e gerçekten minnettardı.

Mesele sadece ilk “masaj” seansı için ödediği 100 dolar değildi – Epstein aynı zamanda bir tür kariyer yolu vaat etmişti. Fakat cinsel himaye hızla cinsel köleliğe dönüştü: küçük hediyelerde cömert olsa da, büyük vaatlerini asla yerine getirmedi. Amaç, kurbanlarını sürekli bir borçluluk durumunda tutmaktı.

Epstein, tanıştığı hemen hemen herkesi, giderek artan bir yükümlülük ve bağımlılık ağına sürüklediği için, suçun kime atfedileceği meselesi son derece zor. Evdeki tüm personeli, bir dereceye kadar, onun cinsel istismarına suç ortağıydı. Birçoğu neler olup bittiğinden doğrudan haberdar olmalıydı – genç kadınlar yukarı çıkmadan önce mutfakta onları karşılayan ünlü şef, Maxwell’in okul kızlarını ararken onu New York’ta gezdiren şoförler, yatak odalarını ve banyoları temizleyen hizmetçi. İddiaya göre, Epstein’in en alt tabakadaki kurbanları bile başka kızları işe alarak en kötü istismar biçimlerinden kurtulabiliyordu. Birden fazla kişi, Epstein’in hane ekonomisini, katılımcıların kendilerini bağımsız yükleniciler olarak görmeye teşvik edildiği karmaşık bir piramit şeması olarak tanımladı – efendinin işe alım ihtiyaçlarını karşıladıkları sürece modellik veya sanat alanında kendi “küçük işletmelerini” özgürce yürütebiliyorlardı. Bağımlı kişisel çıkar ne zaman suç ortaklığına dönüştü?

Polis ve savcılara verdikleri tanık ifadelerinde, kurbanlar Epstein ve Maxwell’in en korkunç istismarların ortasında yarattıkları tuhaf derecede tanıdık uyuma dikkat çekiyor. Bir kız, saldırıya uğramadan önce onlarla birlikte patlamış mısır yiyip Sex and the City izlemişti. Başka bir tanığa göre Maxwell, kardeşlerini yetişkinlerin sofistike dünyasına sokan havalı bir abla gibi davranıyordu.

Akrabalık bağları, serbest piyasa ilişkilerinden farklı olarak, sözleşmeye dayalı olmayan bir yükümlülük biçimini çağrıştırır – para karşılığında kolayca çözülemeyecek bir bağ. Hane ekonomisi, bu sözleşme dışı yükümlülükleri aile üyelerinin yanı sıra işçilere de genişletir ve ikisi arasındaki temel ayrımı ortadan kaldırır (ama içlerindeki hiyerarşileri değil). Eski bir mağdur, Epstein’den kaçmakta zorlandı çünkü “arkadaş, baba figürü, işveren ve efendi” olarak ona borçlu hissediyordu. Giuffre, Epstein ve Maxwell’in ebeveynleri gibi davrandıklarını, diş bakımı sağladıklarını ve sofra adabını öğrettiklerini anlatıyor.

Fakat diğer zamanlarda Virginia, sabahları Epstein’ın çoraplarını giydiren ve geceleri onu yatağına yatıran bir oyun annesi gibiydi. “Epstein ve Maxwell, bana yeni bir tür aile sunarak üzerimdeki güçlerini pekiştirdiler,” diye yazıyor. “Epstein aile reisi, Maxwell ise aile reisi kadınıydı ve bu roller sadece zımni değildi. Maxwell, Epstein’e düzenli olarak hizmet eden kızları ‘çocukları’ olarak adlandırmayı severdi.” Onu Epstein’e bağlayan duygusal bağlar gerçekti: “Tam olarak aşk değil, ama bence doğru kelime sadakat.”

Ne var ki bu borç geri ödenemezdi. Epstein hane halkının herhangi bir üyesiyle istediği zaman bağlarını koparabilirdi, ama kimse, özellikle de genç kurbanları, aynısını yapamazdı. Giuffre, istismarcısından kaçmak için Avustralya’ya göç etti, ama ondan “ölümüne korkmaya” devam etti. Kaçmaya çalışırlarsa veya istismarı bildirirlerse Epstein ve Maxwell’in onları öldürmekle tehdit ettiğini ifade eden birçok kadın daha var.

4.

Epstein hanesi sadizmin en uç noktalarına ulaşmış olabilir, fakat politik ekonomisi her geçen gün daha az istisnai hale geliyor. Tek bir birey, devletin bir hibe kurumu veya araştırma üniversitesinden daha fazla paraya sahip olduğunda, bilgi üretimi ve akademik ilişkiler üzerindeki etkisi çok derin oluyor. Aynı dalga etkisi, milyarderlerin yerleşim alanlarının tüm kentsel ekonomilerin kaderini şekillendirmeye başlamasıyla hizmet ve konut sektöründe de görülebilir. Epstein’in hane işletmesi, örgütsel karmaşıklığı açısından şüphesiz benzersizdi, fakat bağımlıları arasında uyandırdığı kişisel yükümlülük ve borçluluk duygusu, artık milyarder hane ekonomisinin standart bir özelliğidir.

Bu içgörü, #MeToo hareketinin mevcut muhafazakâr tepki döngüsünde oynadığı katalizör rolünü açıklığa kavuşturmaya yardımcı olur. Son yıllarda Trumpçı aşırı sağa ani bir dönüş yaşayan, siyasi yelpazenin her kesiminden erkekleri takip etmek zor. Fikir değişikliklerini açıklamaları istendiğinde, dünya-tarihsel bir çöküş hissine yol açmış olamayacak kadar önemsiz, hatta gülünç görünen cinsel istismar anekdotlarına defalarca işaret ederler. Bu bariz çelişki, #MeToo hareketinin film endüstrisinin belirli bir kesiminden, yani son derece kişiselleştirilmiş özel sanat sineması stüdyolarından çıktığını hatırladığımızda daha mantıklı hale geliyor. Miramax ve The Weinstein Company’nin kurucu ortağı olan Harvey Weinstein, sahip-yöneticilere çalışanları ve müşterileri üzerinde sınırsız yetki tanıyan, kurucunun kontrolündeki tuhaf bir ortaklık modelinin ürünüydü. #MeToo hareketi, onların cinsel ve iktisadi gücüne yönelik doğrudan bir saldırıydı. Epstein ve Weinstein’ın arkadaş olması şaşırtıcı değil. Ya da #MeToo’nun ardından cinsel saldırı iddialarıyla uğraşırken siyasi yelpazenin her yerinden erkeklerin Epstein’e danışmak için başvurması da.

Epstein’in dünyasına dair artan içgörümüz sayesinde, çağdaş aşırı sağın psikolojik ve iktisadi mantığını daha net bir şekilde görebiliyoruz. Tıpkı Epstein’in kadın kurbanlarının tüm kaçış yollarını kapatmak istemesi gibi, Trump ve onun teknoloji gericileri de hane ekonomisine alternatif olan her şeyi ortadan kaldırmak ve başkanlığı kurucunun kontrolündeki bir aile şirketine dönüştürmek istiyor. İdari devlete, kamu sektörüne ve sendikalara yönelik saldırılar ile sınır kontrol görevlilerinin kişisel bir milis gücüne dönüştürülmesi, efendi-köle ilişkisini tüm ekonomiye yaymayı amaçlayan daha geniş bir programın parçaları olarak anlaşılabilir. Belki de hepimiz Uber şoförü, Amazon’da üçüncü taraf satıcı, emlak imparatorlarının ticari yüklenicileri veya milyarderlerin akademik dilencileri olursak, kurucu kolektif fedakarlıktan kurtulabilir mi?

Epstein’in kurbanları, efendi-köle ilişkisini sadece iktisadi değil, cinsel şiddet olarak da yaşadılar. Ortaya çıkan siyasi düzeni ilk adlandıran ve ona direnenler onlardı.

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English