Dünya Basını
Epstein’in aile değerleri

Çevirmenin notu: Aşağıda okuyacağınız makale, Jeffrey Epstein’in şahsında cisimleşen Amerikan sağının iktisadi mantığı ile kültürel değerlerini birlikte inceliyor. Epstein’in fuhuş evi ve adası, “serbest piyasa” öncesi kölelik ve hane ekonomilerini andırmaktadır: Bir tür “akrabalık”, yakınlık dolayısıyla kurulan “içten” bağlar, işçi ile kapitalist arasındaki ilişkiden farklı olarak, parazit sınıfların lümpen kesimlerden “borçlu” hizmetçi devşirmesini akla getiriyor. Yazar Melinda Cooper’a göre günümüzde bu tür ilişki biçimi, en azından Ameirkan milyarderleri söz konusu olduğunda, sanıldığından daha yaygın. Nietzsche’den mülhem “ahlakın ötesindeki” üst-insanlar, ki bizim örneğimizde Epstein ve Amerikan teknoloji-finans devleri, “aşırılıklar” sayesinde kurucu babalar haline geliyordu.
Epstein Aile Değerleri
Melinda Cooper
Equator
14 Şubat 2026
1.
Çağdaş Amerikan aşırı sağının en tuhaf özelliklerinden biri, sadece bir aile değil, bir ırk yaratmak isteyen Eski Ahit ataları “ilksel babalar”ın [primal fathers] ortaya çıkmasıdır. Elon Musk, bu “İdeal Belirleyen İbrahimler” arasında en tanınanı, fakat kesinlikle tek değil. Wall Street Journal’da yayınlanan uzun bir haberde, Musk’ın insanlığı demografik düşüşten kurtaracak ve üstün genlerini uzak geleceğe taşıyacak, kendi deyimiyle “ordusu”nu oluşturma arzusunu belgelemiştir. Bir Space X roketi, organik yaşamın uzay tozu yoluyla gezegenimize geldiği teorisi olan ters panspermia’ya benzer bir süreçle, onun tohumlarını Dünya’nın ötesine taşımaya hazırdır.
Musk’ın şu anda dört kadından en az 14 çocuğu olduğu düşünülüyor ve bu çocukların yasal ve mali işleri kısmen aile ofisinin müdürü Jared Birchall tarafından yönetiliyor. Musk, bunlardan birine “kıyametten önce bir lejyon seviyesine ulaşmak için” “taşıyıcı anneler kullanmamız gerekecek” diye mesaj attı. Bu ölçekteki operasyonlara hazırlık olarak, Teksas’ın Austin kentinde çok sayıda konut içeren bir kompleks satın aldı.
Silikon Vadisi’nin doğumu teşvik eden [pronatalist] yaklaşımı genellikle öjeni olarak anlaşılır – bu okuma, ırksal saflaşma arzusunu yansıtıyor, fakat saflaştırmada hangi sürecin peşinde koşulduğunu yansıtmıyor. İlerici dönemin “klasik” Amerikan öjenikçileri, zihinsel yozlaşma ve diğer toplumsal sorunların sorumlusu olarak gördükleri genetik anormallikleri ortadan kaldırmaya çalıştılar. Buna karşılık, Musk ve onun gibiler, trans hümanizm adlı sahte bilime dalmış durumdalar – hataların ortadan kaldırılmasından çok, olağanüstü sapmaların yüceltilmesiyle ilgileniyorlar. İdeal ataerkil erkek, üstün IQ’su ile zeka dağılımının normal sınırlarının dışına çıkan kişidir. O, sadece beyazların genetik mirasını korumakla kalmaz, onu kutsallaştırılmış yeni temeller üzerinde yeniden canlandırmak ister. İlksel babalar, eski bir ırkın ataları olarak değil, yeni bir ırkın kurucuları olarak saygı görürler.
İlksel baba, mitlerin konusudur. Totem ve Tabu adlı eserinde Freud, ilkel bilinçaltının otoriter bir ata ve kıskanç oğullarından oluşan bir ordunun yaşadığı bir yer olduğunu öne sürmüştür. Baba, yaş ve akrabalık ilişkisine bakılmaksızın tüm kadınlar üzerinde münhasır mülkiyet hakkı talep eder. Otokratik hükümdarlığı, kardeşleri ayaklanıp onu öldürerek kadınların ortak mülkiyet olduğu yeni bir rejim kurduklarında sona erer. Freud, bunun sahte bir tarih öncesi olduğunu açıkça kabul etmiştir. İlkel sürü mitinin arkasında gelişimsel veya antropolojik bir alt metin yoktur, sadece [Freud’un] hastalarının zihinlerinde silinmiş izler vardır.
Yine de bu fantezi bazen gerçek hayatta da yaşanır. Bu, en belirgin şekilde, büyüleyici bir öngörülebilirlikle, nihai tekel haklarına sahip oldukları zorunlu komünal seks rejimi kuran tarikat liderlerinin durumunda görülür. Onlar da tek ailelik konutlar yerine toplu konutları tercih ederler ve halefiyet sorunu ile karşılaştıklarında, ölümsüzlük ve tanrılaştırılma fantezilerine başvururlar. Yaklaşan kıyameti normalleştirmeleri, bu korkunun kozmik tercümesi olarak okunabilir: Tarikat liderleri, kişisel güçlerini kaybetmektense dünyanın sonunu hayal etmeyi daha kolay bulurlar.
Bu ethosun, dini sağın benimsediği geleneksel aile değerleriyle açıkça çeliştiği bariz (MAGA koalisyonunun çeşitli kanatları arasında gürültülü bir uyuşmazlığın nedenlerinden biri). İlksel babalar aile değil, geniş bir hane halkı isterler. Hane halkının tüm üyeleri, kan bağı ne olursa olsun hizmetçi statüsünde oldukları için, zina, ensest ve nesiller arası cinsel ilişki gibi muhafazakâr tabuları memnuniyetle çiğnerler.
Jeffrey Epstein örneğini ele aldığımızda, bu hane halkı ekonomilerinin ayırt edici özellikleri daha net ortaya çıkar. Musk gibi Epstein de trans hümanizmden etkilenmişti ve insan ırkını kendi yüce DNA’sıyla döllemek gibi hayalleri vardı. 2008’de reşit olmayanlardan fuhuş talep etmekten suçlu bulunmasının ardından, New Mexico’daki Zorro Çiftliği’ne çekilip bir seferde 20 kadını hamile bırakmayı hayal etmişti. Ölümünden sonra yayınlanan anı kitabı Nobody’s Girl’de [Hiç Kimsenin Kızı], 16 yaşında Epstein ve o zamanki kız arkadaşı Ghislaine Maxwell tarafından işe alınan Virginia Roberts Giuffre, istismarcılarının onu gelecekteki çocuklarının taşıyıcı annesi olarak tutmayı önerdiklerini, fakat bu çocuk üzerinde hiçbir velayet hakkının olmayacağını anlatır. Çocuğu büyütmesi ve Epstein ile buluşmak için çocuğa dünya çapında eşlik etmesi karşılığında ona ayda 200.000 dolar ödeyeceklerdi. Çocuğunun istismara uğrayacağından korkan Giuffre, bir kaçış planı hazırladı.
Epstein vakası, Freud’un ilkel bilinçaltında ayırt ettiği iki cinsel mülkiyet ekonomisini, yani kardeşlik ve ataerkillik ekonomisini birleştirdiği için Musk vakasından daha öğretici. Epstein, “benim olan seninindir” diyerek ve fotoğraf delillerini saklayarak, diğer istismarcılarla sarsılmaz bağlar kurmayı başardı. Bu anlamda, genç kadınların ve kızların ilksel kardeşler arasında bir tür toplumsal bağ olarak paylaşıldığı bir fratriarkal [erkek egemen kardeşlik] sistem kurdu. Fakat Epstein, bu kadınların en azından bir kısmını kendi devredilemez mülkiyeti olarak elinde tutmak da istiyordu. Gelecekteki çocuklarının anneleri, erişilemez bir kompleksin duvarları arkasında tecrit edilerek yasak bölge ilan edildi. Epstein’in hane halkı ekonomisi, kadınları iki cinsel mülkiyet rejiminden birine atar; bazıları yaşlandıkça fratriarkal sistemden ataerkil sisteme geçer. Tüm kadınlar ve kızlar tek bir erkeğin mülkiyetindedir; veya tüm kadınlar ve kızlar tüm erkeklerin mülkiyetindedir.
2.
Freud, ilkel sürü kavramını tamamen bilinçaltının sınırları içinde görüyordu. Bu kavram, karnavallar gibi kuralların çiğnendiği anlarda ancak yüzeye çıkıyordu. Ama Silikon Vadisi’ndeki aşırı sağın, ilkel baba ile ilkel kardeşler arasındaki çatışmayı yeniden canlandırma arzusunda, dolaylı ya da bilinçaltına yönelik hiçbir unsur yoktur. Aslında, bu akımın önde gelen “filozofu” olan ve orijinal “PayPal Mafyası”nın bir üyesi olan Peter Thiel, Freud ile ilk kez 1990’larda Stanford’da ders veren Hıristiyan filozof René Girard’ın çalışmaları aracılığıyla tanıştı.
Thiel bugün bile kendini bir Girardcı olarak tanımlıyor, fakat Freud’u yorumlaması kendine özgü bir nitelik taşıyor. İşletme felsefesini anlattığı kitap uzunluğundaki Zero to One [Sıfırdan Bire] adlı eserinde, Totem ve Tabu’yu Silikon Vadisi’nde kurucuların kontrolündeki bir şirketin politik ekonomisini analiz etmek için bir prizma olarak kullanıyor. Thiel, startup kurucularını, Google, Amazon veya Microsoft gibi yerleşik tekellerin paternal gücünü devirmeye niyetli ikonoklastik kardeşler olarak yüceltiyor. “Teknoloji kardeşleri” ittifakı, yıkıcı gücünü kanıtladı, fakat Thiel haklı olarak temel rollerin sabit olmadığını uyarıyor. Babaları kurban edilir edilmez, kardeşlik ölümcül bir rekabete dönüşür ve her oğul tekel kurma hakkını savunur. Thiel, Oedipus ve Romulus’a işaret ederek, “Aşırılıkçı kurucular tarihte yeni bir olgu değil,” diye yazıyor.
ABD Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanan en son belgeler sayesinde, artık Epstein’in Silikon Vadisi’nin aşırı sağcı liderleriyle yakın olduğunu biliyoruz. Brexit’ten sonra, Thiel ile e-posta alışverişinde bulunarak “kabileciliğin geri dönüşünü” kutladı ve ölümünden önce Thiel’in teknoloji girişimlerine milyonlarca dolar yatırım yaptı. Epstein, Thiel’in trajik kurucu portresinde kendini görmüş olmalıydı: kendini “yasanın üstünde” hareket eden ve kendi yasalarını koymaya mahkum biri olarak görüyordu. Giuffre’ye göre, kurbanlarının çocukluk geçmişlerini savunmasızlık belirtileri aramak için durmaksızın sorguluyordu, fakat kendi yetiştirilme tarzı hakkında herhangi bir sorgulamadan çekiniyordu. Görünüşe göre Epstein, yetim bir çocuk olarak, hiçbir yerden gelmemişti. Adalet Bakanlığı’nın son bulguları arasında yer alan, Steve Bannon tarafından kaydedilmiş bir video röportajda, kendini bir dışarlıklı olarak –“Jeffrey Epstein, sadece iyi bir çocuk”– Bill Clinton veya Paul Volcker gibilerinin peşinden gelen uzun biyografilerin yükünden arınmış olarak göstermişti.
Eğer ilkel baba mitolojisi yeni elitin tercih ettiği iş modeline uyuyorsa, bu durum onların aile düzenlerine de başka bir şekilde uygulanır. Buradaki uygun referans noktası çekirdek aile değil, üretimin üremeyle ayrılmaz olduğu ve işletme varlıklarının yönetiminin aile mülklerinin korunmasıyla aynı kapsamda olduğu hane ekonomisidir.
Küresel finans krizinden bu yana yaratılan aşırı zenginlik, en azından Anglo-Amerika’da yirminci yüzyılın ortalarına kadar giderek nadir hale gelen bir emek biçimini yeniden canlandırdı: büyük ölçekli, uzun vadeli, ev içi hizmet. Trump ve Epstein’in bir zamanlar omuz omuza çalıştığı ve şu anda Amerika’nın birçok milyarderine (ayrıca başkanın en yakın müttefiklerine) ev sahipliği yapan Palm Beach’i ele alalım. Son on yılda, Blackstone’un kurucusu ve Cumhuriyetçi büyük bağışçı Steve Schwarzman, Citadel’den Ken Griffin ve hedge fon yöneticisi Paul Tudor Jones gibi buraya taşındı. David Koch’un dul eşi Julia ve KKR’nin kurucu ortağı Henry Kravis gibi diğerleri ise uzun süredir burada ikamet ediyor. Evleri sadece ikametgah değil, aynı zamanda önemli istihdam kaynakları: her biri Palm Beach County’nin yoksul bölgelerinden ve New York, İrlanda, Güney Afrika ve Romanya gibi uzak yerlerden düzinelerce kalıcı ve mevsimlik işçiyi çekiyor.
Bu tür ev hizmetçiliği, bir zamanlar efendilere özel yaşam alanlarında fiili egemenlik hakkı tanıyan ve işçileri ev hapsi, hapis ve hatta fiziksel cezalar gibi cezai yaptırımlarla cezalandıran bir istihdam biçimi olan “efendi ve hizmetçi” yasalarına benzer bir düzen tarafından zımnen yönetiliyor. Efendi ve hizmetçi yasalarının kökeninin ortaçağ İngiltere’sine dayandığı göz önüne alındığında, bu gelişmeyi feodalizme bir dönüş olarak tanımlamak kolay: Bu, Yanis Varoufakis’in son çalışmasında örneklendiği gibi, günümüz konjonktürüne dair giderek popülerleşen bir yorum.
Bu argüman, feodal ilişkilerin yerini serbest iş sözleşmesine bırakmasıyla kişisel ev hizmetinin modası geçeceğini ima eden Marx’a çok şey borçludur. Fakat Marx’ın öngörülerinin aksine, ev hizmetçiliğinin on dokuzuncu yüzyılın sonlarında, endüstriyel ve finansal servetin artan yoğunlaşmasına rağmen değil, tam da bu nedenle genişlediğini hatırlayalım. Dahası, efendi-hizmetçi ilişkileri yirminci yüzyılın ortalarına kadar devam etti ve son on yıllarda, resmi yasal düzenlemelerde olmasa da en azından fiili düzenlemelerde yeniden ortaya çıktı.
Bu yasalar, başta siyah kadınlar olmak üzere ev içi hizmetçilerin muamelesine gelince özellikle ortadan kaldırılması zor oldu: işgücü örgütlenmesine yönelik her girişim, onların aile üyeleri olduğu ve dolayısıyla en yakın akrabalarla aynı kutsal sayılan istismar biçimlerine maruz kalabilecekleri argümanıyla karşılandı. Burada, hane ekonomisinde hüküm süren belirgin bir “kategori karmaşası” hissi ediniriz. Çekirdek aile, ev ile pazar, kişisel yaşam ile iş hayatı arasında ideal bir ayrım öngörürken, efendi-hizmetçi yasaları bu iki alanın tam bir kaynaşmasını varsayar.
Epstein, Palm Beach, New York, Paris ve New Mexico’da çok sayıda büyük mülkün yanı sıra Little Saint James adlı özel bir adaya da sahipti. Maaş bordrosunda, hukuk danışmanları ve korumalardan şoförlere, aşçılara, temizlikçilere, bahçıvanlara, bakım işçilerine ve “masözlere” kadar uzanan düzinelerce, belki de yüzlerce ev personeli yer alıyordu. Ziyaretçiler, Epstein ile olan kesin ilişkilerinin –samimi mi yoksa ticari mi– bazen ayırt edilmesi zor olan bir hizmetkar hiyerarşisinden bahsediyor. Avukat Alan Dershowitz gibi erkek iş ortakları hem arkadaştı hem de bazı kurbanların iddialarına göre, zaman zaman cinsel suçlara katılıyordu. Relentless Pursuit [Amansız Takip] adlı kitabında, Epstein’ın yaklaşık 20 kurbanını temsil eden Floridalı avukat Bradley J. Edwards, genellikle daha yaşlı ve daha zengin olan resmi kız arkadaşlardan oluşan bir grubun, ayrıcalıklı bir iç çember oluşturduğunu ve bazen istismara suç ortağı olduğunu öne sürüyor. İlişki iyi şartlarda sona ererse, terfi alabilir ve Maxwell’e katılarak genç kızların tam zamanlı tedarikçileri haline gelebilirlerdi.
3.
Epstein’in servetinin kaynağı belirsizliğini koruyor. Les Wexner (Victoria’s Secret), Leon Black (Apollo Global Management) ve en son ortaya çıkan bilgilere göre emlak devi Mortimer Zuckerman ile mirasçı Ariane de Rothschild gibi milyarderlere niteliksiz bir finans danışmanı ve miras planlamacısı olarak hizmet verdiğini biliyoruz. Bu kişilerden aldığı olağanüstü ücretler hâlâ açıklanamıyor. Bildiğimiz şey, Epstein’in bu parayı nasıl kullandığı: tam zamanlı himaye işinin gizli fonu olarak. Diğer seçkin erkeklerle ilişkilerinde, finansal ve cinsel iyilikler vaat ediyordu. Yararlanıcıları, bir araştırma birimi için fon alabilir ve Epstein’in evine, fotoğraflarla belgelenen, görünüşte risksiz bir ziyaret gerçekleştirebilirlerdi. Karşılığında, onun daha da yüksek etki çevrelerine erişimini sağlamaları bekleniyordu.
Epstein, hem mali hem de cinsel açıdan itibarını yararlanıcılarının itibarına bağladı. Adına gelecek herhangi bir zarar, kaçınılmaz olarak onların itibarını da lekelerdi. Uzun yıllar boyunca bu düzenleme, fiili bir yasal dokunulmazlığa dönüştü. 2008’de federal savcılar, 36 genç kadının ifadesine rağmen, ona karşı tam kapsamlı seks ticareti suçlamasında bulunamadı.
Epstein, genç kadın kurbanlarına bile kendini bir patron olarak tanıttı. New York’ta bulduğu kız öğrencilere, Ivy League üniversitelerinin öğrenim ücretlerini karşılayacak fonlar veya ünlü bir sanat galerisinin sahibine iyi bir referans sözü verildi. West Palm Beach’teki karavan parklarından gelen gençler, profesyonel masözler ya da en azından diğer kızları işe alan tam zamanlı elemanlar olabilirdi (Kaçak Giuffre, Tayland’daki en ünlü okulda profesyonel masöz eğitimi alacaktı). Birçok kurban, onun himayesini gerçek bir iktisadi alternatif olarak gördü. Avukat Edwards’a göre, temsil ettiği kurbanların birçoğu çocukken istismara uğramış ya da şiddet dolu evlerden gelmişti. Bazıları, kendilerini düşük ücretli seks işçiliğinden kurtardığı için Epstein’e gerçekten minnettardı.
Mesele sadece ilk “masaj” seansı için ödediği 100 dolar değildi – Epstein aynı zamanda bir tür kariyer yolu vaat etmişti. Fakat cinsel himaye hızla cinsel köleliğe dönüştü: küçük hediyelerde cömert olsa da, büyük vaatlerini asla yerine getirmedi. Amaç, kurbanlarını sürekli bir borçluluk durumunda tutmaktı.
Epstein, tanıştığı hemen hemen herkesi, giderek artan bir yükümlülük ve bağımlılık ağına sürüklediği için, suçun kime atfedileceği meselesi son derece zor. Evdeki tüm personeli, bir dereceye kadar, onun cinsel istismarına suç ortağıydı. Birçoğu neler olup bittiğinden doğrudan haberdar olmalıydı – genç kadınlar yukarı çıkmadan önce mutfakta onları karşılayan ünlü şef, Maxwell’in okul kızlarını ararken onu New York’ta gezdiren şoförler, yatak odalarını ve banyoları temizleyen hizmetçi. İddiaya göre, Epstein’in en alt tabakadaki kurbanları bile başka kızları işe alarak en kötü istismar biçimlerinden kurtulabiliyordu. Birden fazla kişi, Epstein’in hane ekonomisini, katılımcıların kendilerini bağımsız yükleniciler olarak görmeye teşvik edildiği karmaşık bir piramit şeması olarak tanımladı – efendinin işe alım ihtiyaçlarını karşıladıkları sürece modellik veya sanat alanında kendi “küçük işletmelerini” özgürce yürütebiliyorlardı. Bağımlı kişisel çıkar ne zaman suç ortaklığına dönüştü?
Polis ve savcılara verdikleri tanık ifadelerinde, kurbanlar Epstein ve Maxwell’in en korkunç istismarların ortasında yarattıkları tuhaf derecede tanıdık uyuma dikkat çekiyor. Bir kız, saldırıya uğramadan önce onlarla birlikte patlamış mısır yiyip Sex and the City izlemişti. Başka bir tanığa göre Maxwell, kardeşlerini yetişkinlerin sofistike dünyasına sokan havalı bir abla gibi davranıyordu.
Akrabalık bağları, serbest piyasa ilişkilerinden farklı olarak, sözleşmeye dayalı olmayan bir yükümlülük biçimini çağrıştırır – para karşılığında kolayca çözülemeyecek bir bağ. Hane ekonomisi, bu sözleşme dışı yükümlülükleri aile üyelerinin yanı sıra işçilere de genişletir ve ikisi arasındaki temel ayrımı ortadan kaldırır (ama içlerindeki hiyerarşileri değil). Eski bir mağdur, Epstein’den kaçmakta zorlandı çünkü “arkadaş, baba figürü, işveren ve efendi” olarak ona borçlu hissediyordu. Giuffre, Epstein ve Maxwell’in ebeveynleri gibi davrandıklarını, diş bakımı sağladıklarını ve sofra adabını öğrettiklerini anlatıyor.
Fakat diğer zamanlarda Virginia, sabahları Epstein’ın çoraplarını giydiren ve geceleri onu yatağına yatıran bir oyun annesi gibiydi. “Epstein ve Maxwell, bana yeni bir tür aile sunarak üzerimdeki güçlerini pekiştirdiler,” diye yazıyor. “Epstein aile reisi, Maxwell ise aile reisi kadınıydı ve bu roller sadece zımni değildi. Maxwell, Epstein’e düzenli olarak hizmet eden kızları ‘çocukları’ olarak adlandırmayı severdi.” Onu Epstein’e bağlayan duygusal bağlar gerçekti: “Tam olarak aşk değil, ama bence doğru kelime sadakat.”
Ne var ki bu borç geri ödenemezdi. Epstein hane halkının herhangi bir üyesiyle istediği zaman bağlarını koparabilirdi, ama kimse, özellikle de genç kurbanları, aynısını yapamazdı. Giuffre, istismarcısından kaçmak için Avustralya’ya göç etti, ama ondan “ölümüne korkmaya” devam etti. Kaçmaya çalışırlarsa veya istismarı bildirirlerse Epstein ve Maxwell’in onları öldürmekle tehdit ettiğini ifade eden birçok kadın daha var.
4.
Epstein hanesi sadizmin en uç noktalarına ulaşmış olabilir, fakat politik ekonomisi her geçen gün daha az istisnai hale geliyor. Tek bir birey, devletin bir hibe kurumu veya araştırma üniversitesinden daha fazla paraya sahip olduğunda, bilgi üretimi ve akademik ilişkiler üzerindeki etkisi çok derin oluyor. Aynı dalga etkisi, milyarderlerin yerleşim alanlarının tüm kentsel ekonomilerin kaderini şekillendirmeye başlamasıyla hizmet ve konut sektöründe de görülebilir. Epstein’in hane işletmesi, örgütsel karmaşıklığı açısından şüphesiz benzersizdi, fakat bağımlıları arasında uyandırdığı kişisel yükümlülük ve borçluluk duygusu, artık milyarder hane ekonomisinin standart bir özelliğidir.
Bu içgörü, #MeToo hareketinin mevcut muhafazakâr tepki döngüsünde oynadığı katalizör rolünü açıklığa kavuşturmaya yardımcı olur. Son yıllarda Trumpçı aşırı sağa ani bir dönüş yaşayan, siyasi yelpazenin her kesiminden erkekleri takip etmek zor. Fikir değişikliklerini açıklamaları istendiğinde, dünya-tarihsel bir çöküş hissine yol açmış olamayacak kadar önemsiz, hatta gülünç görünen cinsel istismar anekdotlarına defalarca işaret ederler. Bu bariz çelişki, #MeToo hareketinin film endüstrisinin belirli bir kesiminden, yani son derece kişiselleştirilmiş özel sanat sineması stüdyolarından çıktığını hatırladığımızda daha mantıklı hale geliyor. Miramax ve The Weinstein Company’nin kurucu ortağı olan Harvey Weinstein, sahip-yöneticilere çalışanları ve müşterileri üzerinde sınırsız yetki tanıyan, kurucunun kontrolündeki tuhaf bir ortaklık modelinin ürünüydü. #MeToo hareketi, onların cinsel ve iktisadi gücüne yönelik doğrudan bir saldırıydı. Epstein ve Weinstein’ın arkadaş olması şaşırtıcı değil. Ya da #MeToo’nun ardından cinsel saldırı iddialarıyla uğraşırken siyasi yelpazenin her yerinden erkeklerin Epstein’e danışmak için başvurması da.
Epstein’in dünyasına dair artan içgörümüz sayesinde, çağdaş aşırı sağın psikolojik ve iktisadi mantığını daha net bir şekilde görebiliyoruz. Tıpkı Epstein’in kadın kurbanlarının tüm kaçış yollarını kapatmak istemesi gibi, Trump ve onun teknoloji gericileri de hane ekonomisine alternatif olan her şeyi ortadan kaldırmak ve başkanlığı kurucunun kontrolündeki bir aile şirketine dönüştürmek istiyor. İdari devlete, kamu sektörüne ve sendikalara yönelik saldırılar ile sınır kontrol görevlilerinin kişisel bir milis gücüne dönüştürülmesi, efendi-köle ilişkisini tüm ekonomiye yaymayı amaçlayan daha geniş bir programın parçaları olarak anlaşılabilir. Belki de hepimiz Uber şoförü, Amazon’da üçüncü taraf satıcı, emlak imparatorlarının ticari yüklenicileri veya milyarderlerin akademik dilencileri olursak, kurucu kolektif fedakarlıktan kurtulabilir mi?
Epstein’in kurbanları, efendi-köle ilişkisini sadece iktisadi değil, cinsel şiddet olarak da yaşadılar. Ortaya çıkan siyasi düzeni ilk adlandıran ve ona direnenler onlardı.
Dünya Basını
The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

İsrail gazetesi The Jerusalem Post, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasının İsrail için ne anlama geldiğini tartışan bir makale yayınladı. Sizler için çevirdik:
Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.
Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan cuma günü Mekke’de, Ortadoğu’daki stratejik dengeyi değiştirebilecek ortak bir savunma anlaşması imzaladı.
Anlaşmaya göre üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış sayılacak.
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise cumartesi günü bir adım daha ileri giderek düzenlemenin teknik açıdan NATO’nun 5. Maddesi’ndeki kolektif savunma taahhüdüne eşdeğer olduğunu söyledi.
Reuters ve Jerusalem Post çalışanlarının cumartesi günü aktardığı, Eli Leon’un da katkıda bulunduğu habere göre Fidan, ittifak kapsamında bir bakanlar komitesi kurulacağını ve Suudi Arabistan merkezli bir genel sekreterliğin oluşturulacağını söyledi. Mısır da ileride ittifaka katılabilir.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, anlaşmanın “kolektif caydırıcılık ilkesi”ne dayandığını ve güvenlik, savunma ve terörle mücadele alanlarındaki işbirliğini genişleteceğini söyledi.
Ardından İsrail’in görmezden gelemeyeceği bir açıklama geldi.
Pakistan Savunma Bakanı İsrail’e karşı ‘birleşik askeri cephe’ çağrısı yaptı
Anlaşmanın duyurulmasından bir gün sonra Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif, İsrail’i “tüm Müslüman dünyası için bir tehdit” olarak nitelendirerek İsrail’e karşı “birleşik bir askeri cephe” kurulması çağrısında bulundu.
Post yazarı Danielle Greyman-Kennard’ın pazar günü aktardığına göre Asif, çağrısını çözüme kavuşmamış Filistin meselesiyle ilişkilendirdi ve İslam dünyasını İsrail’e karşı birlikte hareket etmeye çağırdı.
Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü Körfez Araştırmaları Programı Başkanı Dr. Yoel Guzansky, Greyman-Kennard’a yaptığı açıklamada, söz konusu paktın İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşmeye “kapıyı tamamen kapatmadığını” söyledi.
“Ülkelerin istikrara ihtiyacı var. Suudilerin istikrara ihtiyacı var,” diyen Guzansky, Riyad’ın yaklaşımını kısa ve öz biçimde şöyle tarif etti: “Bu bir dengeleme stratejisi.”
Eski Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Jacob Nagel de Post tarafından cuma günü aktarılan 103FM röportajında benzer bir değerlendirmede bulundu.
Nagel, anlaşmayı “daha çok Amerikan yönetimine baskı yapmayı amaçlayan diplomatik bir manevra” olarak nitelendirerek Riyad’ın kendisini giderek daha savunmasız hissettiği için alternatifler aradığını savundu.
Bu kırılganlık yıllardır artıyor. Suudi Arabistan, İran’ın ve vekil güçlerinin bölgenin farklı noktalarına saldırı düzenleme kabiliyetini ortaya koymasını izledi.
Krallığın Abkayk ve Hurays petrol tesislerine 2019’da düzenlenen saldırı, Suudi Arabistan’ın savunmasının sınırlarını açığa çıkardı ve Riyad’da bir kriz halinde dış desteğin ne ölçüde geleceğine ilişkin soru işaretleri doğurdu.
Dolayısıyla İsrail, Suudi Arabistan’ın bu dengeleme arayışını ciddiye almalı.
Riyad güvenlik, pazarlık gücü ve stratejik bağımsızlık arıyor. İsrail ve ABD açısından soru, bu arayışın nihayetinde nereye varacağıdır.
Erdoğan yönetimindeki Türkiye, İsrail’e karşı giderek daha düşmanca bir tutum benimsedi. Pakistan’ın İsrail’le diplomatik ilişkileri yok ve savunma bakanı şimdiden Yahudi devletine karşı Müslümanların askeri birlikteliğini gündeme getiriyor.
Suudi Arabistan bunun yarattığı sorunu anlamalı. Üst düzey yöneticileri İsrail’i bölgesel bir düşman olarak gösteren ülkelerle kurulacak bir savunma ortaklığı, normalleşme sürecinin üzerine kaçınılmaz olarak gölge düşürecektir.
İsrailli liderler, ittifak üyelerinden biri şimdiden Müslüman dünyasını İsrail’e karşı askeri olarak örgütlemekten söz ederken bu ittifakı yalnızca teknik bir düzenleme olarak göremez.
Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesi mevcut savunma paktından daha büyük fırsatlar sunuyor
Buna rağmen Tel Aviv, Riyad’a açılan kapıyı ardına kadar açık tutmalı.
İsrail’in çıkarı, Suudi Arabistan’ı İsrail’in ve ılımlı Arap devletlerinin de yer aldığı Amerikan öncülüğündeki bölgesel güvenlik mimarisine dahil etme çabalarını hızlandırmaktır.
Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesinin stratejik vaatleri büyükelçilikler, turizm ve ticaretin çok ötesine uzanıyor.
Böyle bir normalleşme; İran’la mücadele edebilecek, füze ve hava savunma işbirliğini geliştirebilecek, ticaret yollarını koruyabilecek ve İsrail’i Arap dünyasına daha derinden bağlayabilecek kalıcı bir bölgesel hizalanma imkanı sunuyor.
İbrahim Anlaşmaları, İsrail’le ilişkilerin Arap devletlerinin ekonomik ve stratejik çıkarlarına hizmet edebileceğini gösterdi. Suudi Arabistan, bu bölgesel çerçeveye önemli bir siyasi ve ekonomik ağırlık kazandıracaktır.
Bu stratejik hedef artık daha da acil hale geldi.
Washington, Mekke’de yaşananlara yakından dikkat etmeli. ABD’nin uzun süredir ortağı olan bir ülke, Ankara’dan ve nükleer silahlara sahip İslamabad’dan ilave güvenlik güvenceleri aradı. Bu, Amerikan garantilerine duyulan güvenin azalmakta olduğuna dair bir uyarıdır.
ABD, en önemli Arap ortaklarından birinin neden alternatif bir güvenlik yapılanmasına ihtiyaç duyduğunu düşündüğünü ve bu yapının açıkça İsrail karşıtı bir nitelik kazanmasının nasıl önlenebileceğini sorgulamalı.
İsrail de normalleşme arayışını sürdürürken Riyad’a açık mesajlar vermeli.
Suudi Arabistan, daha istikrarlı bir Ortadoğu’nun inşasında merkezi bir rol oynayabilir. İsrail’in onu kendisine daha fazla yaklaştırmak için her türlü nedeni var.
Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.
Mekke anlaşması, bu tercihten kaçınmayı çok daha zor hale getirdi.
Dünya Basını
Foreign Affairs: Amerika Ortadoğu’dan Vazgeçmeli

“Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlerini Ortadoğu’dan çekmesinin, ABD ve uluslararası hukuku ihlal eden hükümetleri silahlandırmayı bırakmasının ve bölgesel düzenin garantörü rolüne son vermesinin zamanı çoktan gelmiştir.”
2021-2022 yılları arasında Başkan Joe Biden’ın Özel Asistanı ve Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in Özel Kalem Müdür Yardımcısı olarak çalışmış olan, Obama yönetimi döneminde ise Doğu Asya ve Pasifik İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Vekili ve Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın Özel Asistanı olarak görev yapmış olan Michael Fuchs, Foreign Affairs’te yazdı:
Amerika Ortadoğu’dan Vazgeçmeli
Başarısız İran Savaşı, Uzun Zamandır Gecikmiş Bir Geri Çekilmeyi Başlatmalı
İran’la yürütülen savaş destansı bir felakettir. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, uluslararası hukuku ihlal eden, en az 307’si çocuk olmak üzere 1.700 İranlı sivili öldüren, sivil altyapıda geniş çaplı hasara yol açan ve bölgesel kargaşayı derinleştiren gereksiz bir harekât başlattı. İran’ın misillemeleri, komşu ülkelerdeki üslerde görev yapan 18 ABD askerinin ölümüne ve 600’den fazlasının yaralanmasına neden oldu. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla enerji fiyatlarında yaşanan sıçramanın etkileri ise dünyanın dört bir yanında hâlâ hissediliyor.
Bu savaş, ABD’nin son 35 yılda izlediği ve ülkeyi daha güvensiz hâle getirirken Ortadoğu’daki çatışmaları şiddetlendiren bir dizi politikanın en son sonucudur. Bu başarısızlıkların temelinde, Washington’ın ABD güvenliğini ilerletmek için sürekli savaşlar başlatması ve devam eden çatışmalara müdahale etmesi gerektiği yönündeki yanlış inancını besleyen bölgedeki Amerikan askerî varlığı yatmaktadır. Amerikan üslerini ve birliklerini topraklarında kabul eden ülkeler de kendilerini daha savunmasız hâle getirmiş, İran’ın ve İran destekli grupların doğrudan saldırılarına açık duruma düşmüştür.
Amerika Birleşik Devletleri onlarca yıldır Ortadoğu’daki askerî varlığı, Amerikan stratejik çıkarları ve bölgesel güvenlik açısından vazgeçilmezmiş gibi hareket etti. İsrail ve Körfez ülkeleri gibi ortaklarını korumaya, İran’ı ve diğer hasımlarını sınırlamaya ve terörizmle mücadele etmeye çalıştı. Ancak uygulamada ABD’nin askerî konuşlanması istikrarsızlığa ve yıkıma katkıda bulundu. Bunun en açık biçimde görüldüğü yer İran’a karşı yürütülen harekâttır; savaş, önlemeyi amaçladığı tehlikeleri bizzat üretmiştir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlerini Ortadoğu’dan çekmesinin, ABD ve uluslararası hukuku ihlal eden hükümetleri silahlandırmayı bırakmasının ve bölgesel düzenin garantörü rolüne son vermesinin zamanı çoktan gelmiştir. Böyle bir adım, Washington’ın Asya ve Avrupa’da büyük güçler arasında çıkabilecek bir savaşı caydırmak da dâhil olmak üzere daha yüksek öncelikli hedeflere yoğunlaşmasını sağlayacaktır.
KAN VE SERVET
Amerika Birleşik Devletleri uzun zamandır Ortadoğu’da etkin olsa da 1990-91 Körfez Savaşı, ABD’nin bölgedeki askerî rolünü kalıcılaştırdı. Soğuk Savaş sonrası Amerikan gücünün zirvesi olarak başlayan süreç —Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgaline son vermek amacıyla uluslararası bir koalisyon kurulması— onlarca yıl sürecek bir yükümlülüğe dönüştü. Birbiri ardına gelen yönetimler, sürekli konuşlu bir gücün enerji akışının serbestliğini koruyacağı, İsrail’i destekleyeceği, terör örgütleriyle mücadele edeceği ve İran’ı caydıracağı inancıyla bölgede on binlerce personel bulundurdu. Şu anda Irak’ta yaklaşık 2 bin, Suudi Arabistan’da 2 bin 300, Birleşik Arap Emirlikleri’nde 3 bin 500, Ürdün’de 4 bin, Bahreyn’de 8 bin, Katar’da 10 bin ve Kuveyt’te 13 bin Amerikan askeri bulunuyor. Kesin sayılar ve konuşlanma yerleri yıllar içinde değişiklik gösterse de bu varlık devasa, geniş bir alana yayılmış ve bölgeye derinden yerleşmiş olmayı sürdürdü.
Ancak askerî varlık başlı başına bir yükümlülüğe dönüşebilir; ev sahibi ülkeleri misillemelere açık hâle getirebilir ve Amerika Birleşik Devletleri’ni yerel çatışmaların içine çekebilir. Üsler bölgenin dört bir yanına dağılmışken Amerikan çıkarlarına yönelik tehditler süreklilik kazanmakta ve her bir tehdit, askerî varlığın daha da genişletilmesi için yeni bir gerekçeye dönüşmektedir. Örneğin ABD’nin 2003 işgalinden sonra Irak’ı işgal altında tutması, Amerikan güçlerini yalnızca uzun ve kanlı bir çatışmaya sürüklemekle kalmadı, aynı zamanda onları İran destekli milislerin saldırılarına açık hâle getirdi. Bu durum, ABD’nin Irak, Suriye ve başka yerlerde misilleme operasyonları düzenlemesine yol açtı. Bu arada Afganistan’daki savaş Pakistan’a sıçradı ve Amerika Birleşik Devletleri, sınırın ötesindeki Amerikan askerlerine saldıran militanlara karşı yüzlerce insansız hava aracı saldırısı gerçekleştirdi. ABD, 2011’de Irak’tan büyük ölçüde çekildikten sonra, işgalin yarattığı kaostan doğan IŞİD’le mücadele etmek üzere 2014’te yeniden asker göndermek zorunda kaldı.
Bunun bedeli ağır oldu. Amerika Birleşik Devletleri, 11 Eylül sonrasındaki “teröre karşı savaş” kapsamında Afganistan, Irak ve diğer cephelerde yürütülen savaşlara 8 trilyon dolar harcadı. Brown Üniversitesi’nin araştırmalarına göre yaklaşık üç milyon Amerikalı bu çatışmalarda görev yaptı; 15 binden fazla asker ve yüklenici hayatını kaybetti, 1,8 milyon asker ise engelli hâle geldi. Bölgedeki halklar da bu sonuçların acısını çekti ve çekmeye devam ediyor. Doğrudan şiddet nedeniyle 432 bini sivil olmak üzere 940 binden fazla kişi öldü; Afganistan, Irak, Pakistan, Suriye ve Yemen’de devlet yapılarının çökmesinin dolaylı etkileri 3,6 milyon insanın ölümüne yol açtı; 38 milyon kişi ise yerinden edildi. Ancak yalnızca rakamlar, anne ve babalarını kaybeden çocukların, evlerini yitiren ailelerin ve sürekli çatışmalar nedeniyle normal bir hayat sürme imkânı ellerinden alınan bir kuşağın yaşadıklarında görülen insani bedeli anlatmaya yetmez. Bu politikalara ve sonuçlarını doğuran eylemlere ilişkin hesap verebilirliğin bulunmaması da dikkat çekicidir.
Amerika Birleşik Devletleri, başka ülkeler tarafından gerçekleştirilen şiddet ve baskıya da doğrudan katkıda bulundu. ABD askerlerinin Ortadoğu’nun dört bir yanında konuşlandırılması, Washington’ın çoğu kendi bölgesel gündemlerine sahip olan baskıcı hükümetlerle yakın çalışma eğilimini güçlendirdi. Mısır’daki gibi otokratik yönetimleri ayakta tuttu, Suudi Arabistan’ın Yemen’deki harekâtını destekledi ve Birleşmiş Milletler araştırmacılarının soykırım niteliğinde eylemler belgelendirdiği Sudan iç savaşında Birleşik Arap Emirlikleri’nin rolünü mümkün kıldı. Bu tür ortaklıklar, söz konusu ülkelerin hükümetlerine ve Amerika Birleşik Devletleri’ne yönelik halk öfkesini körükledi.
ABD’nin İsrail’le ilişkisi, derin güvenlik ilişkilerinin kalıcı üslenmeyle birleştiğinde nasıl felaket sonuçlar doğurabileceğinin örneğidir. İsrailli ve Filistinli liderler arasındaki Oslo müzakerelerinin 1990’larda yavaş yavaş çökmesinden bu yana ABD desteği, birbiri ardına gelen İsrail hükümetlerine verilmiş açık çeke dönüştü. Bu hükümetler, Batı Şeria’daki aşamalı ilhak ve sistematik baskı politikalarıyla Filistinlilerle barış ihtimalini aşındırdı. Son birkaç yılda bu destek, bir BM araştırma komisyonunun Gazze’de soykırım olarak nitelendirdiği ve bir dizi İsrailli akademisyen ile sivil toplum kuruluşunun da paylaştığı sonuçlara yol açan İsrail operasyonlarını mümkün kıldı. Ardından Şubat 2026’da Amerika Birleşik Devletleri, İsrail’le birlikte İran’a karşı hukuka aykırı bir savaş başlattı.
ÇIKIŞ YOLU
Ortadoğu’daki ABD askerî varlığının yol açtığı zarardan hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi başkanlar sorumludur. Bu varlık, Amerika Birleşik Devletleri’ni uluslararası insancıl hukukun ciddi biçimde ihlal edilmesine ortak etmiştir. Washington, İran’la istikrarlı bir ateşkes sağlanır sağlanmaz güçlerini çekmeye başlayarak politikasının yönünü değiştirmelidir.
ABD’li liderler şimdi, İran savaşı sırasında hasar gören üslerin yeniden inşa edilip edilmeyeceği ve bölgesel ortaklara yeni silahların satılıp satılmayacağı da dâhil olmak üzere kalıcı sonuçlar doğuracak bir dizi kararla karşı karşıyadır. Bazı savunma analistleri daha küçük bir askerî varlığın korunmasını savunmuş, The Wall Street Journal’ın haberine göre Pentagon da bu seçeneği değerlendirmeye almıştır. Ancak kısmi bir geri çekilme bile Amerika Birleşik Devletleri’ni bölgedeki süreklilik arz eden risklere maruz bırakmaya devam edecektir. İran, son beş ay içinde en az 15 Amerikan askerî tesisindeki bina ve teçhizatı tahrip etmiş veya hasara uğratmıştır. ABD birlikleri bir ya da iki üste toplansa bile İran ve vekil güçleri açısından öncelikli hedef olmaya devam edecek, dolayısıyla kuvvetlerin korunması için önemli kaynaklar gerekecektir. Tam bir geri çekilme gerçekleşmediği sürece Washington, ABD personeline ve ortaklarına verdiği desteği sürekli güçlendirme zorunluluğu hissedecek ve Amerika Birleşik Devletleri çatışmaların içine çekilmeye devam edecektir.
ABD askerlerinin tamamının Ortadoğu’dan çekilmesi, bölgedeki ortaklarla bütün işbirliğinin sona erdirilmesini gerektirmez. Örneğin Lübnan gibi bazı ülkelerde güvenlik yardımları sürdürülebilir; Lübnan Silahlı Kuvvetlerine verilen Amerikan desteği, devlet kapasitesini güçlendirebilir ve Lübnan egemenliğinin korunmasında resmî kurumların rolünü pekiştirebilir. Ancak Washington’ın, yardım ve silah satışlarının ABD hukukuna uygun olmasını sağlaması kendi çıkarınadır. Amerikan hukuku, İsrail’in Gazze’de yaptığı gibi yardım alan ülkelerin ağır insan hakları ihlalleri gerçekleştirmesi hâlinde bu tür yardımların durdurulmasını gerektirmektedir. Washington, ABD ve uluslararası hukuku ihlal eden tüm güvenlik yardımlarını ve silah ihracatını askıya alarak desteğinin diğer ülkelerin pervasız politikalarını teşvik etmesi ve Amerika Birleşik Devletleri’ni bölgesel krizlerin daha derinlerine çekmesi riskini azaltabilir.
Amerika Birleşik Devletleri, bölgedeki askerî varlığını azaltırken insan haklarını ve anlaşmazlıkların barışçıl biçimde çözülmesini destekleyen diplomatik, ekonomik ve insani çabalarını artırabilir ve artırmalıdır. Bu çabanın bir parçası olarak Filistinlilere yönelik insani yardımları artırmalı; aynı zamanda enerji ihracatını Hürmüz Boğazı’nın dışından geçirecek yeni boru hatları gibi istikrarı ve refahı teşvik edebilecek ekonomik entegrasyon projelerini desteklemelidir. Washington ayrıca geri çekilme sürecini, Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail gibi ülkeler insan hakları sicillerini iyileştirene ve istikrarsızlaştırıcı bölgesel politikalarına son verene kadar bu ülkelere sağlanan yardımları azaltacağını açıkça göstermek için kullanmalıdır. Amerika Birleşik Devletleri bu hükümetleri reform yapmaya zorlayamaz; ancak onların baskı ya da saldırganlık politikalarını mümkün kılan teçhizat ve finansmanı sağlamayı reddedebilir.
Mevcut yönetimin bu yaklaşımı benimsemesi düşük bir ihtimal olsa da Kongre’nin alacağı kararlar, ABD’nin gelecekteki bölge politikasını şekillendirebilir. Kongre üyeleri, Pentagon’un mühimmat stoklarını yenilemek ve üsleri onarmak için alacağı fonların miktarını sınırlandırarak ve bu fonlara koşullar bağlayarak Amerika Birleşik Devletleri’ni geri çekilmeye yöneltebilir.
KORKULAR VE GERÇEKLER
Bazıları, ABD ordusunun Ortadoğu’dan çekilmesinin ciddi riskler taşıdığını savunacaktır. Bu riskler gerçektir ancak yönetilebilir niteliktedir. Öncelikle enerji piyasalarını ve ABD’nin geri çekilmesi durumunda petrol ve doğal gaz ihracatının kesintiye uğrayabileceği korkusunu ele alalım. Washington yıllarca, bölgedeki Amerikan varlığının seyrüsefer özgürlüğünü koruduğunu varsaydı. Oysa Hürmüz Boğazı’nı kapatan, ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş oldu ve Amerikan ordusu boğazı güç kullanarak yeniden açamadı. Bu durum, Beşinci Filo’nun Bahreyn’de konuşlandırılmasının etkinliği konusunda şüphe doğurdu. Boğazdaki açmaz nasıl çözülürse çözülsün, devletler geçiş ücreti uygulayıp uygulayamayacakları konusunda anlaşmazlık yaşasa bile İran ile Körfez ülkelerinin enerji akışını sürdürmek konusunda ortak çıkarı vardır. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nin artık büyük bir enerji üreticisi olması, yenilenebilir enerji sektörünün dünya genelinde büyümesi ve üreticilerin boğazı baypas etmenin yollarını araştırması sayesinde küresel arz daha fazla çeşitlenmiştir. Bu da deniz taşımacılığında yaşanabilecek yeni kesintileri daha az tehditkâr hâle getirmektedir.
Trump yönetimi ve Kongre’deki destekçileri, komşularını istikrarsızlaştıran İran’ı sınırlamak için Amerikan askerî gücünün gerekli olduğunu da savunmaktadır. Ancak mevcut savaş, Amerika Birleşik Devletleri’nin Körfez’deki ortaklarını İran saldırılarından koruyamadığını göstermiştir. Körfez ülkeleri, birbirleriyle Washington’a bağımlı olmayan yeni güvenlik düzenlemeleri oluşturmalıdır; Washington yine de ekonomik ve diplomatik destek sağlayabilir. Yeni düzenlemelerin daha iyi sonuç vereceğinin garantisi yoktur; ancak ABD destekli mevcut sistem işlememektedir. En azından bölge ülkelerinin öncülüğünde şekillenecek yeni bir düzende Amerika Birleşik Devletleri artık istikrarsızlığı beslemeyecektir. Bölgesel diplomasiyi, diyaloğu ve İran’la gerilimi düşürmeyi önceliklendirmesi hâlinde böyle bir çerçeve, istikrara giden daha kalıcı bir yol sunabilir. Zamanla Ortadoğu ülkeleri dış askerî güvencelere daha az bağımlı hâle gelebilir.
Terörizmle mücadele de uzun süreli Amerikan askerî varlığı sayesinde kolaylaşmamaktadır. 11 Eylül’den bu yana terör tehdidi, karar vericileri Amerikan ordusuna yaslanmaya yöneltmiştir. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin çok sayıda sivili öldüren insansız hava aracı saldırıları ile gerçekleştirdiği çok sayıda işgal, muhtemelen terör örgütlerinin ABD personeline karşı daha fazla saldırı düzenlemesini teşvik etmiştir. Amerikan güçlerinin şimdi çekilmesi, terörizmle mücadele kabiliyetinden vazgeçilmesi anlamına gelmez. Bölge hükümetleri ve NATO müttefikleriyle istihbarat paylaşımı, giderek daha uzak mesafelerden gözetlemeye imkân veren ileri teknolojiyle birlikte Washington’ın tehditleri izlemesini sağlayabilir. Son çare olarak ABD’yi tehdit eden bir kriz ortaya çıkarsa, Amerikan liderleri belirli bir görev için yeniden asker gönderebilir.
Bir diğer mesele İsrail’in güvenliğidir. Nükleer silahlara ve bölgenin en gelişmiş ordusuna sahip bir devlet olan İsrail, kendisini savunabilecek kapasitenin fazlasına sahiptir. Aslında ABD’nin bölgedeki varlığı, İsrail’i kendisine yönelik tehditleri artıran politikalar benimseme konusunda cesaretlendirmiştir. Washington; askerî yardımları İsrail’in Filistin topraklarındaki işgaline son vermesi, Filistinlilerle barış arayışına girmesi ve İran, Lübnan ve Suriye’deki askerî harekâtlarını durdurması koşuluna bağlayarak bu döngüyü kırabilir. Bu adımlar İsrail’in kendi kendisi için yarattığı tehlikeleri azaltacak ve Amerikan güvencesinin ortadan kalkmasına eşlik edebilecek genel riski düşürecektir.
Son olarak Ortadoğu’daki askerî taahhütlerin azaltılmasına karşı çıkanlar, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’daki başarısızlıklarından hemen sonra gerçekleştirilecek bir geri çekilmenin ABD’nin hasımlarına zayıflık mesajı vereceğinden endişe etmektedir. Washington, kendi yakın çevrelerinde iddialarını giderek daha güçlü biçimde ortaya koyan Çin ve Rusya’yı caydırma konusunda gerçekten de ciddi bir sınamayla karşı karşıyadır. Ancak Amerika Birleşik Devletleri Ortadoğu’da saplanıp kalırsa, Pekin’in ya da Moskova’nın başka bölgelerdeki hamlelerine karşı Asyalı ve Avrupalı müttefikleriyle çalışmakta daha fazla zorlanacaktır. Ayrıca bu iki ülkenin ABD’nin bölgedeki konumunu devralması ihtimali de son derece düşüktür. Çin, ordusunu yakın çevresinin ötesinde kullanma konusunda hâlâ oldukça temkinlidir; Rusya’nın Ortadoğu’daki varlığı ise Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın devrilmesinden bu yana yalnızca küçülmüştür.
KAMUSAL BİR HESAPLAŞMA
Ortadoğu’da onlarca yıldır neredeyse kesintisiz biçimde devam eden savaşların ardından Amerikalılar, ülkenin dış çatışmalara karışmasından yorulmuştur. Searchlight Institute tarafından yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre katılımcıların yüzde 62’si “mümkün olduğunca savaşların dışında kalmayı” tercih ederken, yüzde 33’ü “ülkenin yararına olduğunda askerî güç kullanılmasını” desteklemektedir. Bütün bir kuşak barış dönemini hiç yaşamamıştır ve 18-44 yaş arasındaki Cumhuriyetçilerin yarısından fazlası da dâhil olmak üzere genç Amerikalıların çoğunluğu 2026’daki İran savaşına karşı çıkmaktadır. Bu savaş, kamuoyu desteğinin genellikle en yüksek olduğu başlangıç aşamasından itibaren halkın karşı çıktığı, modern kamuoyu araştırmaları dönemindeki ilk savaş olmuştur.
Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyadaki rolüne ilişkin bu kamusal hesaplaşmaya rağmen Amerikan liderleri seçmenlerinin gerisinde kalmaktadır. ABD Başkanı Donald Trump, Ortadoğu’daki bitmek bilmeyen savaşlardan sorumlu tuttuğu adayları eleştirerek iki seçim kazandı, ancak daha sonra kendisi bir savaş başlattı. İsrail politikasına karşı çıkan kişiler ve kurumlar olduğunda başkan, devlet gücünü onları hedef almak için kullandı; üniversitelerin fonlarını kesti, protestocuları sınır dışı etti ve hapse attı. Üstelik Amerikalıların en önemli kaygısının günlük yaşamın temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek olduğu bir dönemde Pentagon bütçesi 2026’da yaklaşık 1 trilyon dolarla tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı ve yönetim 2027’de bu bütçenin yüzde 50 daha artırılmasını talep ediyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel güvenlikte hâlâ önemli bir rolü vardır: Avrupa ve Asya’daki askerî varlığı ve güvenlik garantileri, büyük güçler arasında savaş çıkmasını önlemeye yardımcı olmaktadır. Ancak Washington’ın Ortadoğu’daki güvenlik rolünü yerine getirme biçimi, sağladığı faydadan çok daha fazla zarar vermektedir. Yön değiştirmek kolay olmayacaktır ancak gereklidir. Onlarca yıldır sürdürülen yanlış tasarlanmış savaşlar ve karmaşık angajmanlar, ABD’nin güvenliğine çok az katkı sağlarken sayısız cana ve devasa miktarda kaynağa mal olmuş, Washington’ın dikkatini Asya ve Avrupa’daki acil sınamalardan uzaklaştırmıştır. Amerika Birleşik Devletleri ordusunun Ortadoğu’dan ayrılmasının zamanı gelmiştir.
Dünya Basını
Yen müdahalesinin asıl mesajı: Doların rezerv para statüsü artık eskisi kadar güçlü değil

ABD Hazine Bakanlığı ile Japonya Maliye Bakanlığının geçen hafta yen para birimine yönelik gerçekleştirdiği ortak müdahalenin arkasında önemli bir mesaj var. Ancak bu mesaj, piyasaların çıkardığı sonuç değil.
Financial Times, Barry Eichengreen (California Üniversitesi, Berkeley’de George C. ve Helen N. Pardee Ekonomi ve Siyaset Bilimi Profesörü)
Japon yetkililerin iki gün içinde yaklaşık 14 trilyon yen, yani 88 milyar dolar tutarında gerçekleştirdiği tahmin edilen müdahale, piyasaların büyüklüğüyle karşılaştırıldığında hâlâ oldukça sınırlı. Bu müdahale yene bir miktar değer kazandırabilir, ancak etkisi geçici olacaktır. Maliye Bakanlığının yönlendirmesi altındaki Japonya Merkez Bankası, yeni ve menkul kıymetler satın alarak para biriminin değerini yükseltebilir. Fakat yatırımcıların temel koşulların değiştiğine inanmak için bir nedeni yoksa, aynı miktarda yen cinsinden menkul kıymet satarak para birimini yeniden aşağı çekebilirler.
Daha kalıcı bir etki için bu temel koşulların değişmesi gerekir. Japonya Merkez Bankası faiz oranlarını daha hızlı artırmayı taahhüt etseydi, bu zayıf yene karşı koymaya yardımcı olabilirdi. Birçok yatırımcı da bunu arzu edilir bulacaktır; çünkü merkez bankasına göre Japonya’da enflasyon yüzde 2’lik hedefi aşabilir. Ancak Japonya Merkez Bankası, zayıf tüketici talebinden endişe ederek gösterge faiz oranını pek de kısıtlayıcı sayılamayacak yüzde 1 seviyesinde tutmayı tercih etti.
Döviz piyasasına yapılan müdahalenin, Japonya’nın kur konusundaki kaygısının boyutunu gösterdiği ve bu kaygının Japonya Merkez Bankasını gelecekte yeni desteklemek amacıyla faiz oranlarını daha hızlı artırmaya yöneltebileceği ileri sürülebilir. Bu, müdahalenin sözde “sinyal etkisi”dir. Ancak zayıf para birimi Japonya Merkez Bankası Başkanı Kazuo Ueda açısından gerçekten önemli bir endişe kaynağıysa, kuşkusuz bunu şimdiye kadar yaptığından daha güçlü biçimde dile getirir ve sözlerini icraatla desteklerdi.
Elbette Japon yetkililer daha önce de yen döviz piyasasına müdahale etmişti; son müdahale yalnızca üç ay önce gerçekleşmişti. Bu nedenle dikkat çekici olan, ABD Hazine Bakanlığının da müdahaleye katılmasıdır. Bu, ABD’nin Japonya ile 15 yılı aşkın süredir gerçekleştirdiği ilk ortak operasyondu. Ayrıca ABD, yen satın alırken dolar değil avro kullandı.
Dolayısıyla geçen haftaki müdahale, dolar hakkında kaygı verici bilgiler içeriyor. Verilen mesaj şu: ABD Hazine Bakanı Scott Bessent ve ekibi, yeni desteklemek için dolar cinsinden menkul kıymet satılmasının ABD Hazine tahvili piyasasının uzun vadeli bölümündeki baskıyı daha da artıracağından endişe etti. Bu bölüm, ABD Merkez Bankası Başkanı Kevin Warsh’un geçen hafta piyasalarda olumsuz karşılanan basın toplantısının ardından zaten baskı altındaydı.
Avro satılması, kısmen ABD’nin Döviz İstikrar Fonu’nda elden çıkarabileceği varlıkların niteliğini yansıtıyordu. Ancak bu aynı zamanda, dolar pozisyonunu azaltmak için satılacak ek ABD Hazine tahvillerini piyasanın absorbe etmesini istememenin de bir yoluydu. Böyle bir satış, zaten hassas olan durumu daha da ağırlaştırabilirdi.
Benzer bir sinyal, Japonya’nın Federal Rezerv’in Yabancı ve Uluslararası Para Otoriteleri Repo Kolaylığı, yani FIMA olarak adlandırılan aracını kullanacağını açıklamasında da görüldü. Bu araç, ABD Hazine tahvillerinin doğrudan satılması yerine alternatif fakat sınırlı bir likidite sağlamak üzere tasarlanmıştır.
Her iki adım da doların rezerv para statüsünün artık eskisi gibi olmadığının göstergesidir. Merkez bankaları, ABD Hazine tahvili piyasaları likit olduğu için döviz rezervlerini dolar cinsinden tutmaya alışkındır. Merkez bankaları, serbestçe alınıp satılabildiği ve müdahalelerde kullanılabildiği için ABD Hazine tahvili tutar. Fakat artık durum böyle değil; en azından sınırsız miktarlar söz konusu olduğunda.
Bunun yerine ABD Hazine Bakanlığının, müdahaleye katkısının bir parçası olarak avro satışlarıyla devreye girdiğini görüyoruz. Böylece Japon yetkililerin gerçekleştirmesi gereken dolar satışlarının hacmi sınırlandırıldı.
ABD Hazine Bakanlığının bu müdahalesi, Japon yetkililerin dolar rezervi satışlarını artıracak kadar cesur davranmaları hâlinde onları örneğin gümrük vergisi gibi sonuçlarla tehdit eden Trumpvari bir tepkiden daha iyidir. Bessent, iki hükümetin neden koordineli müdahalede bulunduğunu açıklarken ABD ile Japonya hükümetleri arasındaki dostane ilişkileri vurguladı.
Ancak bir para birimini desteklemek amacıyla yapılacak müdahale, Washington’daki yetkililerin aynı derecede sıcak duygular beslemediği bir hükümet tarafından gerçekleştirildiğinde, ABD’nin caydırıcılığı Trumpvari bir biçim alabilir.
Sonuç olarak Washington, ABD finans piyasaları açısından doğacak sonuçlardan korktuğu için yabancı merkez bankalarının dolar rezervlerini kullanmasını istemiyor. Bu durum bize doların artık eskisi kadar cazip bir rezerv para olmadığını gösteriyor.
Bu mesaj diğer ülkeler tarafından tam olarak kavrandığında, daha cazip ve kolaylıkla kullanılabilir alternatifler arayışı hızlanacaktır. Rezervlerin çeşitlendirilmesi büyük olasılıkla ivme kazanacaktır.
Piyasa analisti Foo: Çin artık ABD hazine tahvillerini tamamen gözden çıkardı
Dünya Basını2 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi2 hafta öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Dünya Basını2 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’
Dünya Basını1 hafta önceMilyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
Görüş2 hafta önceAteş altındaki Mısır: Dimyat saldırısı küresel enerji piyasaları için ne anlama geliyor?
Dünya Basını2 hafta önceABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Asya2 hafta önceÇin, ileri düzey çip üretimi açısından kritik önemedeki yerli litografi makinelerinin seri üretimine başladı












