Dünya Basını
Epstein’in aile değerleri

Çevirmenin notu: Aşağıda okuyacağınız makale, Jeffrey Epstein’in şahsında cisimleşen Amerikan sağının iktisadi mantığı ile kültürel değerlerini birlikte inceliyor. Epstein’in fuhuş evi ve adası, “serbest piyasa” öncesi kölelik ve hane ekonomilerini andırmaktadır: Bir tür “akrabalık”, yakınlık dolayısıyla kurulan “içten” bağlar, işçi ile kapitalist arasındaki ilişkiden farklı olarak, parazit sınıfların lümpen kesimlerden “borçlu” hizmetçi devşirmesini akla getiriyor. Yazar Melinda Cooper’a göre günümüzde bu tür ilişki biçimi, en azından Ameirkan milyarderleri söz konusu olduğunda, sanıldığından daha yaygın. Nietzsche’den mülhem “ahlakın ötesindeki” üst-insanlar, ki bizim örneğimizde Epstein ve Amerikan teknoloji-finans devleri, “aşırılıklar” sayesinde kurucu babalar haline geliyordu.
Epstein Aile Değerleri
Melinda Cooper
Equator
14 Şubat 2026
1.
Çağdaş Amerikan aşırı sağının en tuhaf özelliklerinden biri, sadece bir aile değil, bir ırk yaratmak isteyen Eski Ahit ataları “ilksel babalar”ın [primal fathers] ortaya çıkmasıdır. Elon Musk, bu “İdeal Belirleyen İbrahimler” arasında en tanınanı, fakat kesinlikle tek değil. Wall Street Journal’da yayınlanan uzun bir haberde, Musk’ın insanlığı demografik düşüşten kurtaracak ve üstün genlerini uzak geleceğe taşıyacak, kendi deyimiyle “ordusu”nu oluşturma arzusunu belgelemiştir. Bir Space X roketi, organik yaşamın uzay tozu yoluyla gezegenimize geldiği teorisi olan ters panspermia’ya benzer bir süreçle, onun tohumlarını Dünya’nın ötesine taşımaya hazırdır.
Musk’ın şu anda dört kadından en az 14 çocuğu olduğu düşünülüyor ve bu çocukların yasal ve mali işleri kısmen aile ofisinin müdürü Jared Birchall tarafından yönetiliyor. Musk, bunlardan birine “kıyametten önce bir lejyon seviyesine ulaşmak için” “taşıyıcı anneler kullanmamız gerekecek” diye mesaj attı. Bu ölçekteki operasyonlara hazırlık olarak, Teksas’ın Austin kentinde çok sayıda konut içeren bir kompleks satın aldı.
Silikon Vadisi’nin doğumu teşvik eden [pronatalist] yaklaşımı genellikle öjeni olarak anlaşılır – bu okuma, ırksal saflaşma arzusunu yansıtıyor, fakat saflaştırmada hangi sürecin peşinde koşulduğunu yansıtmıyor. İlerici dönemin “klasik” Amerikan öjenikçileri, zihinsel yozlaşma ve diğer toplumsal sorunların sorumlusu olarak gördükleri genetik anormallikleri ortadan kaldırmaya çalıştılar. Buna karşılık, Musk ve onun gibiler, trans hümanizm adlı sahte bilime dalmış durumdalar – hataların ortadan kaldırılmasından çok, olağanüstü sapmaların yüceltilmesiyle ilgileniyorlar. İdeal ataerkil erkek, üstün IQ’su ile zeka dağılımının normal sınırlarının dışına çıkan kişidir. O, sadece beyazların genetik mirasını korumakla kalmaz, onu kutsallaştırılmış yeni temeller üzerinde yeniden canlandırmak ister. İlksel babalar, eski bir ırkın ataları olarak değil, yeni bir ırkın kurucuları olarak saygı görürler.
İlksel baba, mitlerin konusudur. Totem ve Tabu adlı eserinde Freud, ilkel bilinçaltının otoriter bir ata ve kıskanç oğullarından oluşan bir ordunun yaşadığı bir yer olduğunu öne sürmüştür. Baba, yaş ve akrabalık ilişkisine bakılmaksızın tüm kadınlar üzerinde münhasır mülkiyet hakkı talep eder. Otokratik hükümdarlığı, kardeşleri ayaklanıp onu öldürerek kadınların ortak mülkiyet olduğu yeni bir rejim kurduklarında sona erer. Freud, bunun sahte bir tarih öncesi olduğunu açıkça kabul etmiştir. İlkel sürü mitinin arkasında gelişimsel veya antropolojik bir alt metin yoktur, sadece [Freud’un] hastalarının zihinlerinde silinmiş izler vardır.
Yine de bu fantezi bazen gerçek hayatta da yaşanır. Bu, en belirgin şekilde, büyüleyici bir öngörülebilirlikle, nihai tekel haklarına sahip oldukları zorunlu komünal seks rejimi kuran tarikat liderlerinin durumunda görülür. Onlar da tek ailelik konutlar yerine toplu konutları tercih ederler ve halefiyet sorunu ile karşılaştıklarında, ölümsüzlük ve tanrılaştırılma fantezilerine başvururlar. Yaklaşan kıyameti normalleştirmeleri, bu korkunun kozmik tercümesi olarak okunabilir: Tarikat liderleri, kişisel güçlerini kaybetmektense dünyanın sonunu hayal etmeyi daha kolay bulurlar.
Bu ethosun, dini sağın benimsediği geleneksel aile değerleriyle açıkça çeliştiği bariz (MAGA koalisyonunun çeşitli kanatları arasında gürültülü bir uyuşmazlığın nedenlerinden biri). İlksel babalar aile değil, geniş bir hane halkı isterler. Hane halkının tüm üyeleri, kan bağı ne olursa olsun hizmetçi statüsünde oldukları için, zina, ensest ve nesiller arası cinsel ilişki gibi muhafazakâr tabuları memnuniyetle çiğnerler.
Jeffrey Epstein örneğini ele aldığımızda, bu hane halkı ekonomilerinin ayırt edici özellikleri daha net ortaya çıkar. Musk gibi Epstein de trans hümanizmden etkilenmişti ve insan ırkını kendi yüce DNA’sıyla döllemek gibi hayalleri vardı. 2008’de reşit olmayanlardan fuhuş talep etmekten suçlu bulunmasının ardından, New Mexico’daki Zorro Çiftliği’ne çekilip bir seferde 20 kadını hamile bırakmayı hayal etmişti. Ölümünden sonra yayınlanan anı kitabı Nobody’s Girl’de [Hiç Kimsenin Kızı], 16 yaşında Epstein ve o zamanki kız arkadaşı Ghislaine Maxwell tarafından işe alınan Virginia Roberts Giuffre, istismarcılarının onu gelecekteki çocuklarının taşıyıcı annesi olarak tutmayı önerdiklerini, fakat bu çocuk üzerinde hiçbir velayet hakkının olmayacağını anlatır. Çocuğu büyütmesi ve Epstein ile buluşmak için çocuğa dünya çapında eşlik etmesi karşılığında ona ayda 200.000 dolar ödeyeceklerdi. Çocuğunun istismara uğrayacağından korkan Giuffre, bir kaçış planı hazırladı.
Epstein vakası, Freud’un ilkel bilinçaltında ayırt ettiği iki cinsel mülkiyet ekonomisini, yani kardeşlik ve ataerkillik ekonomisini birleştirdiği için Musk vakasından daha öğretici. Epstein, “benim olan seninindir” diyerek ve fotoğraf delillerini saklayarak, diğer istismarcılarla sarsılmaz bağlar kurmayı başardı. Bu anlamda, genç kadınların ve kızların ilksel kardeşler arasında bir tür toplumsal bağ olarak paylaşıldığı bir fratriarkal [erkek egemen kardeşlik] sistem kurdu. Fakat Epstein, bu kadınların en azından bir kısmını kendi devredilemez mülkiyeti olarak elinde tutmak da istiyordu. Gelecekteki çocuklarının anneleri, erişilemez bir kompleksin duvarları arkasında tecrit edilerek yasak bölge ilan edildi. Epstein’in hane halkı ekonomisi, kadınları iki cinsel mülkiyet rejiminden birine atar; bazıları yaşlandıkça fratriarkal sistemden ataerkil sisteme geçer. Tüm kadınlar ve kızlar tek bir erkeğin mülkiyetindedir; veya tüm kadınlar ve kızlar tüm erkeklerin mülkiyetindedir.
2.
Freud, ilkel sürü kavramını tamamen bilinçaltının sınırları içinde görüyordu. Bu kavram, karnavallar gibi kuralların çiğnendiği anlarda ancak yüzeye çıkıyordu. Ama Silikon Vadisi’ndeki aşırı sağın, ilkel baba ile ilkel kardeşler arasındaki çatışmayı yeniden canlandırma arzusunda, dolaylı ya da bilinçaltına yönelik hiçbir unsur yoktur. Aslında, bu akımın önde gelen “filozofu” olan ve orijinal “PayPal Mafyası”nın bir üyesi olan Peter Thiel, Freud ile ilk kez 1990’larda Stanford’da ders veren Hıristiyan filozof René Girard’ın çalışmaları aracılığıyla tanıştı.
Thiel bugün bile kendini bir Girardcı olarak tanımlıyor, fakat Freud’u yorumlaması kendine özgü bir nitelik taşıyor. İşletme felsefesini anlattığı kitap uzunluğundaki Zero to One [Sıfırdan Bire] adlı eserinde, Totem ve Tabu’yu Silikon Vadisi’nde kurucuların kontrolündeki bir şirketin politik ekonomisini analiz etmek için bir prizma olarak kullanıyor. Thiel, startup kurucularını, Google, Amazon veya Microsoft gibi yerleşik tekellerin paternal gücünü devirmeye niyetli ikonoklastik kardeşler olarak yüceltiyor. “Teknoloji kardeşleri” ittifakı, yıkıcı gücünü kanıtladı, fakat Thiel haklı olarak temel rollerin sabit olmadığını uyarıyor. Babaları kurban edilir edilmez, kardeşlik ölümcül bir rekabete dönüşür ve her oğul tekel kurma hakkını savunur. Thiel, Oedipus ve Romulus’a işaret ederek, “Aşırılıkçı kurucular tarihte yeni bir olgu değil,” diye yazıyor.
ABD Adalet Bakanlığı tarafından yayınlanan en son belgeler sayesinde, artık Epstein’in Silikon Vadisi’nin aşırı sağcı liderleriyle yakın olduğunu biliyoruz. Brexit’ten sonra, Thiel ile e-posta alışverişinde bulunarak “kabileciliğin geri dönüşünü” kutladı ve ölümünden önce Thiel’in teknoloji girişimlerine milyonlarca dolar yatırım yaptı. Epstein, Thiel’in trajik kurucu portresinde kendini görmüş olmalıydı: kendini “yasanın üstünde” hareket eden ve kendi yasalarını koymaya mahkum biri olarak görüyordu. Giuffre’ye göre, kurbanlarının çocukluk geçmişlerini savunmasızlık belirtileri aramak için durmaksızın sorguluyordu, fakat kendi yetiştirilme tarzı hakkında herhangi bir sorgulamadan çekiniyordu. Görünüşe göre Epstein, yetim bir çocuk olarak, hiçbir yerden gelmemişti. Adalet Bakanlığı’nın son bulguları arasında yer alan, Steve Bannon tarafından kaydedilmiş bir video röportajda, kendini bir dışarlıklı olarak –“Jeffrey Epstein, sadece iyi bir çocuk”– Bill Clinton veya Paul Volcker gibilerinin peşinden gelen uzun biyografilerin yükünden arınmış olarak göstermişti.
Eğer ilkel baba mitolojisi yeni elitin tercih ettiği iş modeline uyuyorsa, bu durum onların aile düzenlerine de başka bir şekilde uygulanır. Buradaki uygun referans noktası çekirdek aile değil, üretimin üremeyle ayrılmaz olduğu ve işletme varlıklarının yönetiminin aile mülklerinin korunmasıyla aynı kapsamda olduğu hane ekonomisidir.
Küresel finans krizinden bu yana yaratılan aşırı zenginlik, en azından Anglo-Amerika’da yirminci yüzyılın ortalarına kadar giderek nadir hale gelen bir emek biçimini yeniden canlandırdı: büyük ölçekli, uzun vadeli, ev içi hizmet. Trump ve Epstein’in bir zamanlar omuz omuza çalıştığı ve şu anda Amerika’nın birçok milyarderine (ayrıca başkanın en yakın müttefiklerine) ev sahipliği yapan Palm Beach’i ele alalım. Son on yılda, Blackstone’un kurucusu ve Cumhuriyetçi büyük bağışçı Steve Schwarzman, Citadel’den Ken Griffin ve hedge fon yöneticisi Paul Tudor Jones gibi buraya taşındı. David Koch’un dul eşi Julia ve KKR’nin kurucu ortağı Henry Kravis gibi diğerleri ise uzun süredir burada ikamet ediyor. Evleri sadece ikametgah değil, aynı zamanda önemli istihdam kaynakları: her biri Palm Beach County’nin yoksul bölgelerinden ve New York, İrlanda, Güney Afrika ve Romanya gibi uzak yerlerden düzinelerce kalıcı ve mevsimlik işçiyi çekiyor.
Bu tür ev hizmetçiliği, bir zamanlar efendilere özel yaşam alanlarında fiili egemenlik hakkı tanıyan ve işçileri ev hapsi, hapis ve hatta fiziksel cezalar gibi cezai yaptırımlarla cezalandıran bir istihdam biçimi olan “efendi ve hizmetçi” yasalarına benzer bir düzen tarafından zımnen yönetiliyor. Efendi ve hizmetçi yasalarının kökeninin ortaçağ İngiltere’sine dayandığı göz önüne alındığında, bu gelişmeyi feodalizme bir dönüş olarak tanımlamak kolay: Bu, Yanis Varoufakis’in son çalışmasında örneklendiği gibi, günümüz konjonktürüne dair giderek popülerleşen bir yorum.
Bu argüman, feodal ilişkilerin yerini serbest iş sözleşmesine bırakmasıyla kişisel ev hizmetinin modası geçeceğini ima eden Marx’a çok şey borçludur. Fakat Marx’ın öngörülerinin aksine, ev hizmetçiliğinin on dokuzuncu yüzyılın sonlarında, endüstriyel ve finansal servetin artan yoğunlaşmasına rağmen değil, tam da bu nedenle genişlediğini hatırlayalım. Dahası, efendi-hizmetçi ilişkileri yirminci yüzyılın ortalarına kadar devam etti ve son on yıllarda, resmi yasal düzenlemelerde olmasa da en azından fiili düzenlemelerde yeniden ortaya çıktı.
Bu yasalar, başta siyah kadınlar olmak üzere ev içi hizmetçilerin muamelesine gelince özellikle ortadan kaldırılması zor oldu: işgücü örgütlenmesine yönelik her girişim, onların aile üyeleri olduğu ve dolayısıyla en yakın akrabalarla aynı kutsal sayılan istismar biçimlerine maruz kalabilecekleri argümanıyla karşılandı. Burada, hane ekonomisinde hüküm süren belirgin bir “kategori karmaşası” hissi ediniriz. Çekirdek aile, ev ile pazar, kişisel yaşam ile iş hayatı arasında ideal bir ayrım öngörürken, efendi-hizmetçi yasaları bu iki alanın tam bir kaynaşmasını varsayar.
Epstein, Palm Beach, New York, Paris ve New Mexico’da çok sayıda büyük mülkün yanı sıra Little Saint James adlı özel bir adaya da sahipti. Maaş bordrosunda, hukuk danışmanları ve korumalardan şoförlere, aşçılara, temizlikçilere, bahçıvanlara, bakım işçilerine ve “masözlere” kadar uzanan düzinelerce, belki de yüzlerce ev personeli yer alıyordu. Ziyaretçiler, Epstein ile olan kesin ilişkilerinin –samimi mi yoksa ticari mi– bazen ayırt edilmesi zor olan bir hizmetkar hiyerarşisinden bahsediyor. Avukat Alan Dershowitz gibi erkek iş ortakları hem arkadaştı hem de bazı kurbanların iddialarına göre, zaman zaman cinsel suçlara katılıyordu. Relentless Pursuit [Amansız Takip] adlı kitabında, Epstein’ın yaklaşık 20 kurbanını temsil eden Floridalı avukat Bradley J. Edwards, genellikle daha yaşlı ve daha zengin olan resmi kız arkadaşlardan oluşan bir grubun, ayrıcalıklı bir iç çember oluşturduğunu ve bazen istismara suç ortağı olduğunu öne sürüyor. İlişki iyi şartlarda sona ererse, terfi alabilir ve Maxwell’e katılarak genç kızların tam zamanlı tedarikçileri haline gelebilirlerdi.
3.
Epstein’in servetinin kaynağı belirsizliğini koruyor. Les Wexner (Victoria’s Secret), Leon Black (Apollo Global Management) ve en son ortaya çıkan bilgilere göre emlak devi Mortimer Zuckerman ile mirasçı Ariane de Rothschild gibi milyarderlere niteliksiz bir finans danışmanı ve miras planlamacısı olarak hizmet verdiğini biliyoruz. Bu kişilerden aldığı olağanüstü ücretler hâlâ açıklanamıyor. Bildiğimiz şey, Epstein’in bu parayı nasıl kullandığı: tam zamanlı himaye işinin gizli fonu olarak. Diğer seçkin erkeklerle ilişkilerinde, finansal ve cinsel iyilikler vaat ediyordu. Yararlanıcıları, bir araştırma birimi için fon alabilir ve Epstein’in evine, fotoğraflarla belgelenen, görünüşte risksiz bir ziyaret gerçekleştirebilirlerdi. Karşılığında, onun daha da yüksek etki çevrelerine erişimini sağlamaları bekleniyordu.
Epstein, hem mali hem de cinsel açıdan itibarını yararlanıcılarının itibarına bağladı. Adına gelecek herhangi bir zarar, kaçınılmaz olarak onların itibarını da lekelerdi. Uzun yıllar boyunca bu düzenleme, fiili bir yasal dokunulmazlığa dönüştü. 2008’de federal savcılar, 36 genç kadının ifadesine rağmen, ona karşı tam kapsamlı seks ticareti suçlamasında bulunamadı.
Epstein, genç kadın kurbanlarına bile kendini bir patron olarak tanıttı. New York’ta bulduğu kız öğrencilere, Ivy League üniversitelerinin öğrenim ücretlerini karşılayacak fonlar veya ünlü bir sanat galerisinin sahibine iyi bir referans sözü verildi. West Palm Beach’teki karavan parklarından gelen gençler, profesyonel masözler ya da en azından diğer kızları işe alan tam zamanlı elemanlar olabilirdi (Kaçak Giuffre, Tayland’daki en ünlü okulda profesyonel masöz eğitimi alacaktı). Birçok kurban, onun himayesini gerçek bir iktisadi alternatif olarak gördü. Avukat Edwards’a göre, temsil ettiği kurbanların birçoğu çocukken istismara uğramış ya da şiddet dolu evlerden gelmişti. Bazıları, kendilerini düşük ücretli seks işçiliğinden kurtardığı için Epstein’e gerçekten minnettardı.
Mesele sadece ilk “masaj” seansı için ödediği 100 dolar değildi – Epstein aynı zamanda bir tür kariyer yolu vaat etmişti. Fakat cinsel himaye hızla cinsel köleliğe dönüştü: küçük hediyelerde cömert olsa da, büyük vaatlerini asla yerine getirmedi. Amaç, kurbanlarını sürekli bir borçluluk durumunda tutmaktı.
Epstein, tanıştığı hemen hemen herkesi, giderek artan bir yükümlülük ve bağımlılık ağına sürüklediği için, suçun kime atfedileceği meselesi son derece zor. Evdeki tüm personeli, bir dereceye kadar, onun cinsel istismarına suç ortağıydı. Birçoğu neler olup bittiğinden doğrudan haberdar olmalıydı – genç kadınlar yukarı çıkmadan önce mutfakta onları karşılayan ünlü şef, Maxwell’in okul kızlarını ararken onu New York’ta gezdiren şoförler, yatak odalarını ve banyoları temizleyen hizmetçi. İddiaya göre, Epstein’in en alt tabakadaki kurbanları bile başka kızları işe alarak en kötü istismar biçimlerinden kurtulabiliyordu. Birden fazla kişi, Epstein’in hane ekonomisini, katılımcıların kendilerini bağımsız yükleniciler olarak görmeye teşvik edildiği karmaşık bir piramit şeması olarak tanımladı – efendinin işe alım ihtiyaçlarını karşıladıkları sürece modellik veya sanat alanında kendi “küçük işletmelerini” özgürce yürütebiliyorlardı. Bağımlı kişisel çıkar ne zaman suç ortaklığına dönüştü?
Polis ve savcılara verdikleri tanık ifadelerinde, kurbanlar Epstein ve Maxwell’in en korkunç istismarların ortasında yarattıkları tuhaf derecede tanıdık uyuma dikkat çekiyor. Bir kız, saldırıya uğramadan önce onlarla birlikte patlamış mısır yiyip Sex and the City izlemişti. Başka bir tanığa göre Maxwell, kardeşlerini yetişkinlerin sofistike dünyasına sokan havalı bir abla gibi davranıyordu.
Akrabalık bağları, serbest piyasa ilişkilerinden farklı olarak, sözleşmeye dayalı olmayan bir yükümlülük biçimini çağrıştırır – para karşılığında kolayca çözülemeyecek bir bağ. Hane ekonomisi, bu sözleşme dışı yükümlülükleri aile üyelerinin yanı sıra işçilere de genişletir ve ikisi arasındaki temel ayrımı ortadan kaldırır (ama içlerindeki hiyerarşileri değil). Eski bir mağdur, Epstein’den kaçmakta zorlandı çünkü “arkadaş, baba figürü, işveren ve efendi” olarak ona borçlu hissediyordu. Giuffre, Epstein ve Maxwell’in ebeveynleri gibi davrandıklarını, diş bakımı sağladıklarını ve sofra adabını öğrettiklerini anlatıyor.
Fakat diğer zamanlarda Virginia, sabahları Epstein’ın çoraplarını giydiren ve geceleri onu yatağına yatıran bir oyun annesi gibiydi. “Epstein ve Maxwell, bana yeni bir tür aile sunarak üzerimdeki güçlerini pekiştirdiler,” diye yazıyor. “Epstein aile reisi, Maxwell ise aile reisi kadınıydı ve bu roller sadece zımni değildi. Maxwell, Epstein’e düzenli olarak hizmet eden kızları ‘çocukları’ olarak adlandırmayı severdi.” Onu Epstein’e bağlayan duygusal bağlar gerçekti: “Tam olarak aşk değil, ama bence doğru kelime sadakat.”
Ne var ki bu borç geri ödenemezdi. Epstein hane halkının herhangi bir üyesiyle istediği zaman bağlarını koparabilirdi, ama kimse, özellikle de genç kurbanları, aynısını yapamazdı. Giuffre, istismarcısından kaçmak için Avustralya’ya göç etti, ama ondan “ölümüne korkmaya” devam etti. Kaçmaya çalışırlarsa veya istismarı bildirirlerse Epstein ve Maxwell’in onları öldürmekle tehdit ettiğini ifade eden birçok kadın daha var.
4.
Epstein hanesi sadizmin en uç noktalarına ulaşmış olabilir, fakat politik ekonomisi her geçen gün daha az istisnai hale geliyor. Tek bir birey, devletin bir hibe kurumu veya araştırma üniversitesinden daha fazla paraya sahip olduğunda, bilgi üretimi ve akademik ilişkiler üzerindeki etkisi çok derin oluyor. Aynı dalga etkisi, milyarderlerin yerleşim alanlarının tüm kentsel ekonomilerin kaderini şekillendirmeye başlamasıyla hizmet ve konut sektöründe de görülebilir. Epstein’in hane işletmesi, örgütsel karmaşıklığı açısından şüphesiz benzersizdi, fakat bağımlıları arasında uyandırdığı kişisel yükümlülük ve borçluluk duygusu, artık milyarder hane ekonomisinin standart bir özelliğidir.
Bu içgörü, #MeToo hareketinin mevcut muhafazakâr tepki döngüsünde oynadığı katalizör rolünü açıklığa kavuşturmaya yardımcı olur. Son yıllarda Trumpçı aşırı sağa ani bir dönüş yaşayan, siyasi yelpazenin her kesiminden erkekleri takip etmek zor. Fikir değişikliklerini açıklamaları istendiğinde, dünya-tarihsel bir çöküş hissine yol açmış olamayacak kadar önemsiz, hatta gülünç görünen cinsel istismar anekdotlarına defalarca işaret ederler. Bu bariz çelişki, #MeToo hareketinin film endüstrisinin belirli bir kesiminden, yani son derece kişiselleştirilmiş özel sanat sineması stüdyolarından çıktığını hatırladığımızda daha mantıklı hale geliyor. Miramax ve The Weinstein Company’nin kurucu ortağı olan Harvey Weinstein, sahip-yöneticilere çalışanları ve müşterileri üzerinde sınırsız yetki tanıyan, kurucunun kontrolündeki tuhaf bir ortaklık modelinin ürünüydü. #MeToo hareketi, onların cinsel ve iktisadi gücüne yönelik doğrudan bir saldırıydı. Epstein ve Weinstein’ın arkadaş olması şaşırtıcı değil. Ya da #MeToo’nun ardından cinsel saldırı iddialarıyla uğraşırken siyasi yelpazenin her yerinden erkeklerin Epstein’e danışmak için başvurması da.
Epstein’in dünyasına dair artan içgörümüz sayesinde, çağdaş aşırı sağın psikolojik ve iktisadi mantığını daha net bir şekilde görebiliyoruz. Tıpkı Epstein’in kadın kurbanlarının tüm kaçış yollarını kapatmak istemesi gibi, Trump ve onun teknoloji gericileri de hane ekonomisine alternatif olan her şeyi ortadan kaldırmak ve başkanlığı kurucunun kontrolündeki bir aile şirketine dönüştürmek istiyor. İdari devlete, kamu sektörüne ve sendikalara yönelik saldırılar ile sınır kontrol görevlilerinin kişisel bir milis gücüne dönüştürülmesi, efendi-köle ilişkisini tüm ekonomiye yaymayı amaçlayan daha geniş bir programın parçaları olarak anlaşılabilir. Belki de hepimiz Uber şoförü, Amazon’da üçüncü taraf satıcı, emlak imparatorlarının ticari yüklenicileri veya milyarderlerin akademik dilencileri olursak, kurucu kolektif fedakarlıktan kurtulabilir mi?
Epstein’in kurbanları, efendi-köle ilişkisini sadece iktisadi değil, cinsel şiddet olarak da yaşadılar. Ortaya çıkan siyasi düzeni ilk adlandıran ve ona direnenler onlardı.
Dünya Basını
Netanyahu’nun büyük stratejisi dağılıyor

Netanyahu’nun büyük stratejisi dağılıyor. İsrailli lider ülkesinin güvenliğini tamamen askeri yollarla sağlamaya çalıştı. Bu işe yaramıyor.
Gideon Rachman, Financial Times
İran’la savaş, Binyamin Netanyahu için 30 yıllık bir rüyanın gerçekleşmesiydi. İsrail Başbakanı onlarca yıldır İran’ın ülkesi için varoluşsal bir tehdit oluşturduğu uyarısında bulunuyordu. 28 Şubat’ta nihayet İslam Cumhuriyeti’ne karşı tam ölçekli bir saldırı başlattı. Netanyahu açısından daha da iyisi, savaş ABD ile ortak bir operasyondu.
Netanyahu, Donald Trump’ı İran’da savaşın rejim değişikliği getireceğine ikna etti. En azından İsrail’e yönelik İran tehdidine son vermekte kararlıydı.
Fakat İran kampanyası ciddi biçimde ters gitti. İran rejimi hâlâ sağlam biçimde yerinde duruyor ve İsrail’e füze fırlatmaya devam edebildiğini gösterdi. İran destekli Hizbullah, İsrail’in kuzeyini top ateşine tuttu ve Lübnan’da İsrail askerleriyle savaşıyor. Şimdi ise Netanyahu’nun Trump’la yakın ittifakı ağır bir baskı altında.
İran’ın dün geceki füze saldırıları, İsrail’in Beyrut’un güneyine düzenlediği saldırılara yanıttı. İsrail şimdi İran’ı bombalayarak karşılık verdi. Ancak Trump daha fazla tırmanışı önlemekte kararlı görünüyor. ABD Başkanı FT’ye, “Bütün kararları ben veririm. O [Netanyahu] kararları vermez,” dedi.
Netanyahu şimdi çok zor bir tercihle karşı karşıya. İran ve Hizbullah’a yönelik saldırıları durdurup hem İran rejimi hem de İsrail kamuoyu nezdinde zayıf görünme riskini mi alacak? Yoksa Trump’a meydan okuyup Amerika’yla ittifakını tehlikeye mi atacak?
İsrailli siyasetçilerin, İsrail’in egemen bir ülke olduğunu ve kendini nasıl savunacağına dair kararlarını kendisinin verdiğini göstermeye ilişkin tüm cesur sözlerine rağmen gerçek şu: Ülke hâlâ ABD silahlarına ve hava savunma sistemlerine büyük ölçüde bağımlı.
Bu ikilem, Trump’ın üzerinde çalıştığı barış anlaşmasının İran’ı muhtemelen daha güçlü bir mali konumda bırakacak ve hâlâ artık bir nükleer kapasiteye sahip olmasına imkân tanıyacak olması nedeniyle daha da keskinleşiyor.
Hürmüz Boğazı’nın başarılı biçimde kapatılması, İslam Cumhuriyeti’ne yeni ve güçlü bir araç kazandırdı. Tahran’ın ayrıca ABD askeri üslerini ve Körfez ülkelerinin altyapısını vurabileceğini, buna karşılık rejimin devrilmediğini göstermesi de İran’ın caydırıcılık kapasitesini daha da güçlendirdi.
Netanyahu, ülkesinin geçmişte İsrail’in kuzeyinde binlerce kişinin tahliyesine yol açan Hizbullah’ın peşine düşmek için serbest hareket alanına sahip olması gerektiğinde ısrar ediyor. İsrail’in Hizbullah’a yönelik saldırısı ise buna karşılık bir milyondan fazla Lübnanlıyı evlerinden etti. Ancak Trump geçen hafta Netanyahu’yu aradı ve görünüşe göre hakaret içeren ifadelerle İsrail’in Lübnan’daki kampanyasını sınırlaması talimatını verdi.
İsrail’in Lübnan’da içine sürüklendiği bataklık, daha geniş bir stratejik başarısızlığın parçası. İsrail, Hamas’ın 7 Ekim 2023 saldırılarından bu yana neredeyse üç yıldır savaş halinde. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü kampanyanın acımasızlığı, ülkenin uluslararası itibarına muazzam zarar verdi; Uluslararası Adalet Divanı da İsrail’in soykırım işlediği yönündeki suçlamaları değerlendirmeyi kabul etti.
Buna rağmen Netanyahu, ulusunu zafere taşıdığında ısrar ediyor. Eylül ayında BM’de, İsrail’in Hamas’ın “terör makinesinin” büyük kısmını “ezdiğini”, Hizbullah’ı “sakatladığını” ve İran’ın nükleer ve füze programlarını “harabeye çevirdiğini” söyleyerek övündü.
Fakat bu iddialar giderek daha zayıf görünüyor. Hamas Gazze’de hâlâ yerinde duruyor; Hizbullah Lübnan’da hâlâ güçlü bir aktör. İslam Cumhuriyeti İran’ı hâlâ avucunda tutuyor ve füzeleri ile insansız hava araçlarıyla hâlâ kaos yaratabiliyor.
Netanyahu her seferinde aynı hatayı yaptı. İsrail’in güvenlik sorunlarına tamamen askeri bir çözüm peşinde koşmayı seçti; siyasi ve diplomatik boyutları görmezden geldi. Bunun sonucunda, Hizbullah, İran ve Hamas liderlerinin öldürülmesi gibi İsrail askeri ve istihbaratının taktik başarılarını, İsrail’in daha güvenli hale geldiğinin kanıtı gibi pazarladı.
Ancak artık açık olmalı: İsrail öldürerek güvenliğe ulaşamaz. Gazze’de, Beyrut’ta ya da Tahran’da bir liderler grubu suikastla ortadan kaldırılırsa, yerlerine başkaları çıkar.
Netanyahu açısından İsrail’in düşmanlarını, çatışmayı körükleyen temel meselelerle yüzleşmek yerine, ancak ortadan kaldırılabilecek akılsız fanatikler olarak sunmak siyasi ve entelektüel bakımdan daha kolay. Bunun sonucunda İsrailliler, birçok Filistinli, Lübnanlı ve İranlının bombalanmaya ve öldürülmeye, İsraillilerin 7 Ekim’e verdiği tepkiye benzer biçimde yanıt verebileceğini düşünmeyi reddediyor: Teslim olarak değil, daha da sert savaşarak.
Bu şekilde konuşan herkes Netanyahu tarafından teröristlere sempati duymakla suçlanıyor. Bunun sonucunda İsrail Başbakanı, gerçek bir devlet adamının yapması gerektiği gibi tartışmaya liderlik etmek yerine tartışmayı susturdu.
Netanyahu, İsrail’in düşmanlarına karşı topyekûn bir savaş başlatarak kendi itibarını onarmayı ve siyasi geleceğini güvence altına almayı amaçladı. İran’a karşı zafer bunun taçlandırıcı başarısı olacaktı: En büyük düşmana karşı nihai zafer; üstelik uygun şekilde bir seçim yılında elde edilmiş olacaktı.
Bunun yerine Netanyahu, bu yılın ilerleyen dönemlerinde yapılacak seçimlere muhtemelen ülkenin düşmanları hâlâ hayatta ve dirençli haldeyken, İsrail’e yönelik destek Batı genelinde ve hatta Beyaz Saray’da keskin biçimde düşerken girecek. İsrail seçimleri neredeyse her zaman başa baş geçer; bu yüzden Netanyahu’nun iktidarı kaybedip kaybetmeyeceği belirsiz. Ancak güvenlik muhtemelen bir numaralı mesele olacak. Ve Netanyahu’nun İsrail güvenliğine ilişkin vizyonu başarısız oldu. Kaybetmeyi hak ediyor.
Dünya Basını
İran’ın Yeni Büyük Stratejisi

Yeniden Şekillenen İran İslam Cumhuriyeti Ortadoğu’yu Nasıl Dönüştürecek?
Narges Bajoghli & Vali Nasr
Foreign Affairs, 3 Haziran 2026
Şubat 2026’da ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşın başlangıcında İslam Cumhuriyeti hırpalanmış ve zayıflamış görünüyordu. Geniş çaplı bombardıman sanayiyi ve altyapıyı tahrip etmiş, ABD’nin deniz ablukası zaten hasta durumdaki ekonomiyi mahvetmişti. Mart başında ABD Başkanı Donald Trump, Air Force One’da gazetecilere, “Onların bütün şeytani imparatorluğunu paramparça ettik,” dedi. Birkaç hafta sonra ise “tam ve kesin zafer” ilan etti.
Ancak savaşın üçüncü ayında tablo oldukça farklı görünüyor. İran askeri ve sınai kapasitesini koruyor; Trump’ın İranlılara rejimi devirmeleri çağrısına rağmen ufukta bir halk ayaklanması görünmüyor. Savaşın ilk hedefi —İslam Cumhuriyeti’ne öldürücü bir darbe indirmek— ulaşılamaz olduğunu kanıtladı.
İran’ı kırmak yerine, savaşın ateşten imtihanı onu beklenmedik biçimlerde dönüştürdü. Hayatta kalmak ve yeni stratejik avantajlar elde etmek için İslam Cumhuriyeti uyum sağlamak ve yenilik yapmak zorunda kaldı; savaşı yürütme biçimini, devleti idare etme yöntemlerini ve toplumu yönetme tarzını değiştirdi. Üstelik bunu benzeri görülmemiş bir hızla yapmak zorundaydı. Tahran artık başardıklarından emin ve bu kazanımları ülke içinde ve dışında pekiştirmeye kararlı. Savaş, Ortadoğu’yu yeniden şekillendirecek ve jeopolitiğin seyrini yıllar boyunca etkileyecek yeni bir İran doğurdu.
Sessiz bir halefiyet
İran rejiminin İsrail’in Haziran 2025’teki 12 günlük savaşı ve Ocak 2026’daki halk ayaklanması nedeniyle zayıfladığını düşünen İsrail ve ABD, 28 Şubat’ta İran’a hava saldırıları başlattı. İran liderliğine yönelik hedefli suikastlar yoluyla hızlı bir zafer bekliyorlardı. Ancak baş kesme stratejisi rejimin çöküşünü getirmedi. Bunun yerine yeni bir kuşağın iktidarı devralmasının kapısını açtı.
Birçok Batılı gözlemci, savaş sırasında ortaya çıkan ve İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun hâkim olduğu yeni liderliği ABD ve İsrail’e karşı daha ideolojik, daha katı ve daha şahin görüyor. Fakat bu tam olarak doğru değil. Onu asıl ayırt eden şey daha incelikli ve daha sonuç alıcı olması. İran dışındaki gözlemciler, yeni dini lider Mücteba Hamaney, Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve Devrim Muhafızları Komutanı Ahmed Vahidi gibi birkaç üst düzey lidere odaklanıyor. Oysa daha önemlisi, onların altındaki kademelerde yaşanan dönüşüm: 1979 devriminden sonra yetişmiş yeni bir Devrim Muhafızları komutanları ve sivil güvenlik yetkilileri kuşağı. Bu isimler artık kilit karar alma pozisyonlarını elinde tutuyor ve devlet yönetimi ile güvenliğe ilişkin milliyetçi bakış açıları İslam Cumhuriyeti’ni yeniden tanımlıyor.
Devrimin kurucu kuşağının —eski liderler Ruhullah Humeyni ve Ali Hamaney dahil— dünya görüşü, Muhammed Rıza Şah Pehlevi’nin ABD destekli yönetimine karşı uzun muhalefetleri ve şahın hapishanelerinde ya da sürgünde geçirdikleri yıllar tarafından şekillendirilmişti. Bugün dümenin başında olanlar, yani Mücteba Hamaney, Kalibaf ve Vahidi dahil İran’ın ikinci devrimci kuşağı, İran-Irak Savaşı sırasında ergenlik ve genç yetişkinlik çağındaydı. Onların dünya görüşü, yirminci yüzyılın en uzun konvansiyonel savaşının siperlerinde sertleşti. İran’ın siyasi ve silahlı güçlerindeki yeni yönetici sınıfı oluşturanlar, yani devrimin üçüncü kuşağı ise devrim sonrası İran’dan başka bir şey bilmiyor. Silahlı kuvvetler ve Devrim Muhafızları’ndaki bu subay sınıfı ile onlara bağlı güvenlik kurumları, yapılandırılmış ve teknokratik bir kültür ile devrimci ideoloji değil ulusal savunma etrafında kurulmuş stratejik bir bakış benimsedi. Ve kendilerini, askeri bakımdan üstün iki güce karşı iki savaşta —geçen yılki 12 günlük savaş ve bu yılki çok daha büyük çatışma— İran’ı başarıyla savunduklarına inanan liderlerin özgüveniyle yönetiyorlar. Onlara göre devrimin vaat ettiği şeyi başardılar: Ortadoğu’da Amerikan gücünün gerçek anlamda zayıflatılması.
Şubat savaşının ilk gününde öldürülen önceki dini lider Ayetullah Ali Hamaney, Pehlevi dönemindeki devrim öncesi İran’ın entelektüel ve siyasi akımlarının ürünüydü. Siyasi eğitimi, monarşiyi devirmek ve Batı emperyalizmine karşı durmak gibi hedefleri paylaşan seküler milliyetçiler, solcular ve liberallerle yürüttüğü tartışmalarla şekillenmişti. İktidara geldiklerinde devrimin liderleri ideolojilerini İran’a dayattı, ancak toplumun bütünüyle boyun eğmediği bir ülkede yönetme hakkı iddia etmenin doğasında bulunan güvensizliği hiçbir zaman aşamadılar.
Yeni kuşak bütün bunları doğrudan yaşamadı. Çoğu İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşu sırasında çocuktu ve onun yönetme hakkına inanarak yetiştirildi. Bu kişiler iktidara savaşarak gelmedi; iktidar kurumlarının içinde olgunlaştı ve meşruiyetlerini verili kabul etti. Kurucu kuşağı belirleyen güvensizlik —devrimin gerçek olduğunu, iddialarının ciddi olduğunu, eski seçkinlerin gerçekten yenildiğini sürekli kanıtlama ihtiyacı— büyük ölçüde yok. Onlar bir devrimi savunmuyor. Bir devleti idare ediyorlar.
Bu psikolojik farkın çok büyük pratik sonuçları var. Ali Hamaney’in kuşağı dünyayla karşı karşıya geldiğinde —rehine müzakerelerinde, nükleer görüşmelerde, bölgesel çatışmalarda— her zaman bir mağduriyet alt akıntısı vardı; tarihsel adaletsizlik ve İslami haklılık retoriğinde yükselen bir ses. Bu güçlü ve gerçekti, ancak stratejik bir yüktü. Onları öngörülebilir, savunmacı ve ideolojilerinin savunusuyla İran’ın ulusal çıkarlarının savunusunu birbirine karıştırmaya yatkın hale getiriyordu; oysa bu ikisi her zaman kolayca örtüşmüyordu.
Yeni kuşak devrim ile devlet yönetimini birbirinden ayırdı. İçeride ve dışarıda ne devrimci ihtişam söylemini benimsiyor ne de devrimci aktivizmi savunuyor. Yeni liderler müesses nizam aktörleri: İran’ın imkân ve kırılganlıklarını net gözle değerlendiren pragmatik, sertleşmiş milliyetçiler. Öncekilerin aksine stratejik sabır gösterebiliyor ve kararlı hareket edebiliyorlar. İran’ın zayıflıklarına sık sık ve kamuoyu önünde bakıyorlar —kurucu kuşağın dürüstçe yapamayacak kadar güvensiz olduğu bir şey— ve bunları çözülmesi gereken problemler olarak ele alıyorlar. Tahran’ın iki savaş arasında yaptığı değişikliklerin arkasında bu içgüdü vardı.
Savaşla sertleşmiş
Haziran 2025’teki ABD-İsrail saldırısından önce İran yöneticileri, ABD ve İsrail’le ne savaş ne barış durumunu süresiz sürdürebileceklerini varsayıyordu. Yanıldıkları ortaya çıktı ve bu rehavetle yüzleşme 12 günlük savaş biter bitmez başladı. Yeni Devrim Muhafızları liderliği, Haziran ateşkesinin çökeceğini ve muhtemelen ABD’nin başından itibaren dahil olacağı yeni bir savaşın geleceğini bekliyordu. İran’daki üniversiteler, araştırma kurumları, düşünce kuruluşları ve kamu kurumları, çıkarılan dersler ve gerekli değişiklikler üzerine tartışmalara ev sahipliği yapmaya başladı. O sekiz ayda, önceki on yılın tamamından daha fazla kurumsal değişim yaşandı. Ticaret, tarım ve ekonomik-sosyal hizmetlerin yönetimine ilişkin birçok yürütme kararı Tahran’dan eyalet merkezlerine devredildi. Propaganda, iç kamuoyuyla iletişim ve yurtdışına bilgi yayımını denetleyen kurumlar kuşaksal bir yenilenmeden geçti. Kurumsal ataleti uzun süredir İslam Cumhuriyeti bürokrasisinin belirleyici özelliğiydi; şimdi bunun yerini hızlı uyum zorunluluğu aldı. Bu süreçte teknokrat karar alıcılar kontrolü ele geçirdi.
Hamaney bir ABD-İsrail hava saldırısında öldürüldükten sonra oğlu Mücteba’nın halefiyeti hızlı ve dikkat çekici biçimde düzenli gerçekleşti. Haziran 2025 savaşından çıkan yeni kuşak onu kısmen uzun süredir kendilerini desteklediği için seçti. Mücteba, Devrim Muhafızları mensubuydu ve din adamı olmak üzere medreseye girmeden önce İran-Irak Savaşı’nda savaşmıştı. Daha sonra babasının yanında görev yaptı; Devrim Muhafızları’nın dönüşümünü ve gelecekteki liderliğinin yükselişini denetledi. Mücteba’nın yükselişi kuşaksal dönüşümü teyit etti ve hızlandırdı; Washington’ın beklediği kurumsal çöküşü değil, tam tersini üretti.
Yaşlı Hamaney’in bir sığınakta değil evinde öldürülmüş olması çok büyük önem taşıdı. Yeni liderler onun ölümünü derhal şehadet olarak çerçeveledi ve bu çerçeve tuttu. Hamaney suikastı sistemi moral olarak çökertmek yerine yeni lider kuşağına yön ve amaç verdi; ilk eylemleri İslam Cumhuriyeti’nin taban kadrolarını onun ölümü etrafında seferber etmek oldu. Bu mesaj, İran toplumunun daha geniş bir kesimini de bayrak etrafında kenetlenmeye çekti.
İran’ın sonraki savaşta izlediği çizgi, yeni kuşağın teknokratik yaklaşımını yansıttı. İslam Cumhuriyeti uzun süre, bitmek bilmeyen iç tartışmalar ve kireçlenmiş bir atalete yol açan rakip güç merkezlerinin kaotik labirenti içinde işledi. Fakat iki savaş arasında bu kaosun yerini örgütsel disiplin ve direnç aldı. Askeri değişiklikleri hızlandırmak için Devrim Muhafızları generalleri Abdürrahim Musevi, Muhammed Pakpur ve Ali Şemhani tarafından yönetilen yeni bir Yüksek Savunma Konseyi kuruldu. 2020’de Meclis Başkanı olan eski Devrim Muhafızları generali Kalibaf ile Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani, sivil ve ekonomik bürokraside paralel roller üstlendi; bakanlıklar ve belediye otoriteleri üzerinden çalıştı. İran-Irak Savaşı gazileri olan bu adamlar cephe hattında aşılmaz görünen koşullar altında yönetmeyi öğrenmişti. İran’ın 1980’lerden bu yana karşılaştığı en büyük meydan okumayla yüzleşirken devrimin kurucu kuşağı devlet yönetimini savaş etrafında hızla yeniden örgütledi. Bu yaşlı liderler, iktidarın dağınık düğümlerini tek bir liderin kaybına dayanabilecek tutarlı bir karar alma yapısına hızla dönüştüren yeni kuşağa geçişi denetledi.
İran silahlı kuvvetleri, konvansiyonel bir ordudan çok gerilla gücünü andıran bir operasyonel komutalar ağına dönüştürüldü; yetki farklı fraksiyonlar arasında dağıtılmak yerine benzer düşünen kohortlarda yoğunlaştırıldı. Laricani, Musevi, Pakpur ve Şemhani sonraki İsrail saldırılarında öldürüldü, ancak inşasına katkıda bulundukları direnç azalmadı.
Sahada İran silahlı kuvvetleri Haziran 2025 savaşının derslerini hassasiyetle uyguladı. Şubat 2026’da başlayan ABD-İsrail saldırısına, bölge genelinde ABD ve İsrail önleyici füze stoklarını tüketmek üzere tasarlanmış sistematik füze ve drone salvolarıyla yanıt verdiler. Düşmanlarının İran’ın füze kabiliyetini hızla yok etmeyi beklediği ve uzun süreli bir kampanyaya hazır olmadığı sonucuna varmışlardı. 2025 savaşı sırasında İsrail, İran’ın “füze şehirlerinin” girişlerini hedef almış, bunları fiilen kapatmış ve İran’ı esas olarak İsrail’in erişiminin ötesindeki doğu bölgelerinden fırlatma yapmaya zorlamıştı. İran buna füze fırlatıcılarını geniş coğrafyasına dağıtarak ve hasarlı fırlatıcıları ve girişleri gerçek zamanlı onarmak için füze şehirlerinin içine askeri personelin yanında mühendisler yerleştirerek karşılık verdi. Bu, İran’ın İsrail ve ABD’nin beklediğinden daha uzun süre ateş etmeyi sürdürmesini sağladı.
Devrim Muhafızları ayrıca ucuz drone’ları kullanarak Basra Körfezi ve İsrail genelinde ABD radar sistemlerini ve askeri mevzilerini zorladı; bombardıman kampanyasını sekteye uğrattı ve bölgenin dört bir yanındaki hedeflere füze güzergâhları açtı. Asimetrik savaş mantığından —ve 1980’lerde Irak mevzilerini ezmek için insan dalgası saldırıları kullanma deneyiminden— hareketle İran Şahid drone sürüleri gönderdi. Bu ucuz, gözden çıkarılabilir silahlar, ABD üslerini ve Washington’ın Arap müttefiklerinin üslerini koruyan hava savunmalarını aşındırdı ve hassas füzelerin yüksek değerli hedefleri vurması için koridorlar açtı. İran ordusu yalnızca cezaya dayanmayı değil, düşmanlarının savaş hedeflerini boşa çıkararak stratejik avantaj kazanmayı da öğrenmişti.
Yeni bir güç dengesi
Yeni lider kuşağının en önemli zaferi basitçe stratejisinin işlemiş olmasıdır. Devlet baş kesme girişiminden sağ çıktı. Ağır ABD ve İsrail bombardımanına dayandı, Hürmüz Boğazı üzerinde kontrol kurdu ve ABD deniz ablukasına karşı koydu. Bu süreçte savaş alanını Basra Körfezi’ne genişletti; 16 ABD üssüne ağır hasar verdi ve birkaçını kullanılamaz hale getirdi. Mart ayında Iraklı milisler, ABD’yi 2003’ten beri Amerikan güçlerinin işgal ettiği Bağdat’taki büyük askeri tesis Camp Victory’yi terk etmeye zorladı.
İran saldırıları Körfez devletleri arasında da bir güven krizi yarattı. ABD savaşı onların şehirlerine ve hayati altyapılarına taşımış, onları koruyamamıştı. Ekonomileri tali hasar haline geldi. Körfez başkentleri ile Washington arasındaki güven kırılması, mevcut çatışmadan daha uzun sürecek. Kaç ABD üssünün yeniden inşa edileceği ve ABD’nin ya da Arap müttefiklerinin, Hürmüz Boğazı’nı kontrol edebileceğini göstermiş bir İran’a karşı bu üslerde ne kadar fayda göreceği açık bir soru olarak duruyor.
İran boğazı kapatarak ve enerji altyapısını hedef alarak küresel enerji piyasalarına ve ticarete önemli maliyetler yükledi. Drone sürüleri, hızlı botlardan oluşan bir “sivrisinek filosu” ve mayın tehdidini birleştiren bu taarruz, Washington’ın uzun süre hafife aldığı bir kabiliyeti gösterdi. Tahran ortaya çıkan açmazı yeni bir güç dengesi olarak görüyor. ABD deniz ablukası İran ekonomisini sıkıştırdı, ancak bunun bedeli İran’ın boğaz üzerindeki hâkimiyetinin stratejik önemini açıkça ortaya sermek oldu. ABD hava savaşından deniz ablukasına geçerek, fiilen İran’ın çatışmanın yaşanacağı savaş alanını değiştirdiğini kabul etti.
Trump deniz ablukasını savaşı kazandıracak sihirli çözüm olarak benimsedi, ancak bu yalnızca küresel ekonomi üzerindeki baskıyı artırdı. Açmaz daha büyük bir stratejik eşitliğe işaret ediyordu; İran liderliği de savaşın ancak ABD ve İran’ın Basra Körfezi üzerindeki boğucu kontrollerini kaldırmasıyla sona ereceğini söyleyerek bunu vurguladı. Bundan sonra, tartışmasız hayati bir küresel ekonomik dar boğaz olan boğaz üzerindeki kontrol, Tahran için ekonomik bir kaldıraç ve gelecekteki saldırılara karşı caydırıcı işlev görecek. İran liderleri açısından yeni fark edilen bu güç, savaş sırasında katlandığı maliyetleri —Lübnanlı müttefiki Hizbullah’ın aşınması dahil— ve son yıllarda yaşadığı diğer gerilemeleri, örneğin Arap dünyasındaki en sıkı müttefiki olan Beşar Esad rejiminin düşmesinin ardından Suriye’yi stratejik koridor olarak kaybetmesini kısmen telafi ediyor.
Tahran’ın gözünde ABD’nin İran’ı on yıllardır çevreleme politikası sona erdi. Yeni bölgesel düzen Amerikan önceliğinden çok çok kutupluluk tarafından tanımlanacak; Çin giderek daha merkezi bir oyuncu olacak ve İran marjinal değil, ayrılmaz bir aktör haline gelecek. Tahran, savaşı sona erdirecek herhangi bir anlaşmada bu kazanımları kilitlemek istiyor. Hürmüz Boğazı’nı kontrol etme ve geçen gemilerden ücret alma ısrarı ile müzakereler için ön koşulları —Lübnan’da ateşkes ve ABD deniz ablukasının sona ermesi— liderliğin savaşın güç dengesini kendi lehine değiştirdiğine inandığını yansıtıyor. İran’ın yeni yöneticileri de buna göre müzakere ediyor.
İdeoloji yerine devlet aklı
İran bu stratejik kazanımları 12 günlük savaşın derslerini şaşırtıcı bir hızla uygulayarak elde etti. Haziran 2025’te İran kendini İsrail’in şartlarında savaşırken bulmuştu. Bu kez kendi şartlarında savaşmaya kararlıydı. İran ordusunun yeniden örgütlenmesinin ötesinde birkaç özel gelişme öne çıkıyor. Bunlardan biri Tahran’ın bilgi altyapısına saldırısıydı. İranlı komutanlar, ABD ve İsrail’in uydu istihbaratı, hassas saldırılar ve entegre hava savunmasındaki üstünlükleriyle boy ölçüşemeyeceklerini erken fark etti. Yapabilecekleri şey, sensörlerin gördüğü ile komutanların yorumladığı şey arasında boşluklar yaratarak ABD ve İsrail’in muharebe sahası karar alma süreçlerini aksatmaktı. Basra Körfezi genelindeki ABD radar tesislerine yönelik saldırılar, bölgedeki ABD ve İsrail hava operasyonlarının dayandığı erken uyarı ve hedefleme altyapısını zayıflattı. İran, düşmanın teknolojik üstünlüğüyle doğrudan karşı karşıya gelmek yerine onu sistematik biçimde aşındırmaya çalıştı.
İran’ın Hürmüz Boğazı’nı ele geçirmesi bir başka büyük gelişmeydi. Boğazın kapatılması Tahran’da uzun süredir pratik bir seçenek olarak tartışılmış; Washington’da ise bunun İran’ın kendi ihracatına zarar vereceği gerekçesiyle uzun süre küçümsenmişti. Ayrıca ABD’li yetkililer, Amerikan deniz gücünün savaşın başında İran’ın yüzey filosunu yok edebileceğini ve Tahran’ın boğazı kapatma kabiliyetini fiilen ortadan kaldırabileceğini düşünüyordu. İran tüm bu varsayımların yanlış olduğunu kanıtladı. Kırk yılı aşkın süredir İran askeri doktrini, ABD ve İsrail konvansiyonel güçlerinin kırılganlıklarını kullanmaya yönelik asimetrik savaş üzerine kuruluydu. Boğazı kapatmak için geleneksel bir donanmaya ihtiyacı yoktu. Drone’lar, hızlı botlar ve mayın tehdidini kullanarak boğaz üzerinde kontrol uyguladı; baskıyı yöntemli biçimde ayarladı, haftalarca sürdürdü ve kazanmaya hazır olmadığı tam ölçekli çatışmadan kaçındı.
Hürmüz Boğazı artık tüm taraflarca Amerikan garantisiyle açık tutulan bir deniz yolu değil, bir İran varlığı olarak anlaşılıyor. Bir İranlı analist bize, “Yaptırım rahatlaması artık bizim için önemli değil, çünkü gelmeyeceğini biliyoruz; gelse bile uzun ömürlü olmayacak,” dedi ve ekledi: “Önceki hataları yapmıyoruz. Artık kilit mesele Hürmüz’ü yönetmek.” Bu, İran’ın ekonomik stratejisinde temel bir yeniden yönelimi temsil ediyor: Yeni kuşağın ulaşılamaz gördüğü Batı liderliğindeki finansal sisteme yeniden entegrasyon arayışından uzaklaşıp İran’ın kritik coğrafya üzerindeki hâkimiyetini kaldıraç olarak kullanmaya doğru.
Tahran açmazı yeni bir güç dengesi olarak görüyor.
Savaş ayrıca Tahran’ı Çin’le taktik uyumunu derinleştirmeye ve stratejik ortaklığa daha yakın bir şey inşa etmeye zorladı. İran liderliği, ABD ile normalleşmeye giden bir yol olmadığı, ancak ABD ve İsrail baskısıyla tek başına yüzleşemeyeceği sonucuna vardı. Tahran’a göre Pekin, dirençli bir İran’ı değerli ve kendini kanıtlamış bir müttefik olarak görüyor. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, mayıs ayında Pekin’de Çinli mevkidaşıyla görüştükten sonra, “Çinli dostlarımız İran’ın uluslararası konumunun savaş başladığından bu yana güçlendiğine inanıyor. İran ile Çin arasında yeni bir işbirliği dönemi önümüzde duruyor” dedi. Savaş sonrası yeniden inşa göreviyle karşı karşıya kalacak olan İranlı liderler, Çin’i yeniden inşa ve ekonomik toparlanma için başlıca dış ortak olarak görmeye her zamankinden daha açık.
Tahran’ın savaş sırasındaki iletişim kampanyası da geçmişten bir kopuşa işaret etti. İran hükümetinin medya ve diplomatik kanallar üzerinden yürüttüğü mesajlaşma, küresel kitlelere ilişkin sofistike bir kavrayış sergiledi. İran büyükelçilikleri sosyal medyada, Lego figürlerinin yer aldığı animasyon müzik videoları dahil viral içerikler paylaştı; bu içerikler Ortadoğu’nun çok ötesinde kamusal tartışmayı yönlendirdi. İran’ın savaşı çerçeveleme biçimi Arap dünyasında, Afrika’da, Latin Amerika’da, Güneydoğu Asya’da ve hatta ABD ile Avrupa’da kitlelere ulaştı ve onları ikna etti. İran’ın stratejik iletişimi, askeri kampanyayı karakterize eden aynı teknokratik çevikliği yansıtıyor.
Son olarak İranlı liderler, ekonomik durgunluğun siyasi istikrarlarına yönelik en büyük tehdit olduğunu anlamış durumda. Son ülke çapındaki protestolardan çıkardıkları ders, ekonomik şikâyetin muhalefet için bir güç çarpanı işlevi gördüğüydü. Nisan ayında ateşkes ilan edilir edilmez hükümet, bir dizi sübvansiyonu ve siyasi koruma altındaki programı sona erdiren ekonomik reform paketini ilerletti; liderlik bu hamleyi savaşın ekonomik sonuçlarını yönetmek için gerekli diye gerekçelendirdi. Altyapı yeniden inşa projelerini —köprüler, demiryolları, hastaneler— hızla kamuoyuna duyurma yarışı, hükümetin ideolojiden ziyade kanıtlanmış yeterlilik üzerine kurulacak yeni bir toplumsal sözleşmeye yöneldiğine işaret ediyor. Devrim Muhafızları muharebe sahasında teknokratik kabiliyetlerini kamuoyu önünde sergiledi. Aynı verimliliği ekonomi yönetimine getirip getiremeyeceği, İran’ın yeni liderlerinin şimdi kendilerine sorduğu soru.
Milliyetçi dönüş
Ocak 2026’daki kitlesel ayaklanmalar ve ardından protestocuların katledilmesi sonrasında İranlılar rejime karşı birleşmiş görünüyordu. Ülke siyaseti o dönemde, izolasyondan ve ABD ekonomik yaptırımlarının derinleşen acısından bıkmış huzursuz bir nüfus ile giderek daha sevilmeyen ve kuşatma altındaki hükümet arasındaki kopuşla tanımlanıyordu. Savaş bu tabloyu karmaşıklaştırdı.
Savaşın yıkımı çok büyük oldu: Kamu altyapısı, fabrikalar, okullar, hastaneler, tarihi anıtlar ve hatta bütün mahalleler harabeye döndü. İsrail ve Amerikan bombaları ve füzeleri ülkeyi döverken Trump ayrılıkçıları silahlandırmakla, İran’ın sınırlarını yeniden çizmekle, ekonomisini ezmekle ve medeniyetini yok etmekle tehdit etti. Bu askeri ve retorik saldırılar birlikte, siyasi ayrımları aşan milliyetçi bir tepki doğurdu. Rejime yönelik kamu öfkesi kaybolmuş değil. On yıllarca süren kötü yönetim ve baskının kederi, hayal kırıklığı ve birikmiş hıncı hâlâ duruyor. Değişen şey, bu duyguların ifade bulduğu siyasi manzara. Muhalefet artık İranlıların MÖ dördüncü yüzyılda Pers İmparatorluğu’nu fetheden Büyük İskender’e, MS yedinci yüzyılda istilaya gelen Arap ordularına ve altı yüzyıl sonra gelen Moğollara benzettiği yabancı bir düşmana karşı ulusal mücadele prizmasından kırılıyor.
Amerikan ve İsrail beklentilerinin aksine savaş sokak gösterilerini tetiklemedi. Savaş uzadıkça rejim halk ayaklanmaları tarafından daha az tehdit ediliyor görünmeye başladı. İran toplumu devlete karşı değil, devletin yanında seferber oldu; ülke genelinde günlük mitingler düzenledi, enerji santrallerini korumak için insan zincirleri oluşturdu ve Trump’ın tehdit ettiği köprülerde toplandı. Ocak ayında İran’ı karakterize eden devlet-toplum arasındaki keskin ayrım, ikna ya da baskıyla değil, bombardıman altında yaşamanın ve onun yıkımına tanıklık etmenin ortak deneyimiyle bulanıklaştı.
Bloomberg analizine göre ateşkesten önce Tahran’da vurulan hedeflerin üçte ikisi konut, ticari yapı ve diğer sivil binalardı. İranlılar röportaj üstüne röportajda gece gündüz bedenlerinde yankılanan patlamaları ve bunların bıraktığı derin psikolojik yaraları anlattı. Onlar için İran silahlı kuvvetleri artık baskıcılar değil, savunuculardı. İran’ın füze ve drone saldırılarını desteklemek için ülke genelindeki mitinglerde duyulan bir slogan ruh halindeki değişimi yakalıyordu: “Vur, ne güzel vuruyorsun.” İranlı filozof ve muhalif Muhammed Mehdi Erdebilî’nin savaşın beşinci haftasında Tahran’da söylediği gibi: “Zamanın bu anında İslam Cumhuriyeti ile İran bir ve aynıdır. İslam Cumhuriyeti düşerse İran düşer.”
Bu duygu, savaşın ülke içinde yönetilme biçimine de yayıldı. İranlılar, haftalarca süren bombardıman ve deniz ablukasından sonra bile gıda ya da yakıt kıtlığı olmadığını ve günlük hayatın büyük ölçüde kesintisiz sürdüğünü bazen şaşkınlıkla not etti. Bir Tahran sakini bize, “Bombalar dışında savaşta olduğumuzu hissetmiyorduk. İslam Cumhuriyeti toplumu her zaman bu kadar verimli yönetebilseydi, onlarla ilgili genelde ettiğimiz şikâyetlerin sayısı bu kadar fazla olmazdı” dedi. Bu gözlemler destek beyanı değildir, ancak İranlıların liderlerine bakışında bir değişimi yansıtır.
Hükümetin internet kesintileri bu dinamiği yoğunlaştırdı. Hükümet, ABD ve İsrail istihbarat operasyonlarına karşı savunma olarak dış bilgi akışını kestiğinde İranlılar mutsuzdu, ancak yerli intranet ve medyaya dönmekten başka çok az seçenekleri vardı. Karartma, muhalefeti seferber etmeye dönük diaspora medyasını ve sosyal medyayı ortadan kaldırdı ve farklı türden bir ulusal konuşma üretti. Devrim Muhafızları, İran’ın karşı karşıya olduğu güvenlik tehditleri ve ülkenin inşa ettiği ve savunması gereken şeyler dahil daha yeni ve karmaşık perspektifler kök saldı. Aktivizmi nedeniyle defalarca sorgulanmış uzun süreli bir sivil toplum örgütçüsü, “Devrim Muhafızları’nın ya da yönetim sisteminin İsrail veya ABD hakkında söylediklerini hep görmezden gelir ya da reddederdim,” dedi. “Ama son birkaç haftadır yalnızca İran içi mesajlaşma ve haber uygulamalarına erişimim var; onların pozisyonlarını dikkate almak ve her gün saldırıya uğramanın gerçekliğini görmek zorunda kaldık” diye ekledi. Bir üniversite profesörü ise bize, “Ülke ulusal bir savaşa girdi ve yeni bir kimlik şekilleniyor,” dedi.
“Yeterince İranlı mısın?”
İslam Cumhuriyeti her zaman nüfusuyla bir toplumsal sözleşme aradı, ancak bunun şartları tarihi boyunca dramatik biçimde değişti. İlk yıllarda bu mutabakat devrimci dönüşüm ve servetin yeniden dağıtımı üzerine kuruluydu. 1990’larda siyasi sessizlik karşılığında ekonomik büyüme ve sınırlı sosyal açılımlara kaydı. Yirmi yıl önce Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad petrol gelirlerini resmi ideolojiye sadakat karşılığında yoksullara yönlendirdi. Halefi Hasan Ruhani ise bir nükleer anlaşma ve yaptırım rahatlaması yoluyla ekonomik büyüme vaat etti. Bu çabaların tümü farklı derecelerde ve farklı nedenlerle devlet ile toplum arasında istikrarlı bir ilişki kurmakta başarısız oldu.
Şimdi sunulan şey, devlet meşruiyetinin ülkeyi savunma ve yeniden inşa etme kabiliyetini kanıtlamasına dayandığı milliyetçi-teknokratik bir pazarlık. Şartlar İslami değil, ulusal. Devlet medyası, başörtülü ve başörtüsüz kadınların yan yana durduğu görüntüleri normalleştiren, İran kimliğini salt dini değil kültürel olarak çerçeveleyen ve gençlik ile kentli orta sınıf gibi İslam Cumhuriyeti’ni en kapsamlı biçimde reddetmiş toplum kesimlerine ulaşmaya çalışan içerikler üretiyor.
Bu liberalleşme değil; nitekim rejim siyasi muhalefeti sert biçimde bastırmayı sürdürüyor. Ancak devlet artık yalnızca İslamcı ideolojinin sağlayabileceğinden çok daha geniş bir toplumsal tabana ihtiyaç duyduğunu kabul ediyor. İslam Cumhuriyeti giderek, teokrasiden ziyade, sağcı milliyetçi otoriter bir devlet görünümüne bürünüyor. İslamcı ideoloji varlığını sürdürüyor, ancak ulusal birlik zorunluluğuna tabi kılınıyor. Siyasi sadakatin sınavı artık “Yeterince İslami misin?” değil, “Yeterince İranlı mısın?” Camii hâlâ mevcut, ancak gençlerin ve yaşlıların taktığı kolyelerde ve yakalara takılan rozetlerde baskın siyasi sembol artık ülkenin haritası. Vatan savunması için düzenlenen hükümet mitingleri, geçmişte muhalefetleri nedeniyle ağır bedeller ödemiş bazı rejim eleştirmenlerini bile çekiyor. Bu buluşmalar, İran medeniyetini korumaya ve ezici güç karşısında onurlu biçimde hayatta kalmayı kutlamaya odaklanan bir milliyetçiliğin odak noktaları haline geldi.
Liderlik bunun benzersiz ve muhtemelen geçici bir an olduğunu anlıyor. Enerji santrallerini koruyan aynı toplum, acil tehdit geri çekildiğinde şikâyetlerine dönecek. İran halkının baskı, ekonomik kötü yönetim ve kadınlar ile azınlıklara yönelik kötü muamele konusundaki öfkesi savaş tarafından ikincil plana itilmiş durumda; yok olmuş değil. Devletin sosyal meselelerdeki tavizleri —başörtüsü uygulamasının fiilen gevşetilmesi, konserlere ve kadınların motosiklet kullanmasına tolerans gösterilmesi— siyasi rüzgâr dönmeden önce savaş zamanı birliğini kalıcı hale getirme girişimini temsil ediyor. Bunların devlet-toplum ilişkisini temelden değiştirmeye yetip yetmeyeceği henüz görülecek.
İran toplumu devlete karşı değil, devletin yanında seferber oldu.
İran yöneticileri açısından savaş sona erdiğinde ekonomik şikâyetleri ele almak zorunlu olacak. Washington, Tahran’ın yaptırım rahatlaması için müzakereyle hâlâ ilgilendiğini varsayıyor. Ancak Devrim Muhafızları diplomasiye bel bağlamıyor; artık ABD’nin yaptırımları hiçbir zaman kaldıracağına inanmıyor. Bunun yerine savaşı bitiren, İran’ın kazanımlarını pekiştiren ve Hürmüz Boğazı’ndan geçen deniz trafiğini vergilendirerek ekonomik kazançların yolunu açan bir anlaşma arıyor.
Washington bu yeni tutumu, Tahran’daki ideolojik katılıktan ve hizip rekabetinden doğan bir inatçılık olarak yorumluyor. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio nisan ayında, “Ne yazık ki o ülkede geleceğe dair kıyametçi bir vizyona sahip sertlik yanlıları nihai güce sahip,” dedi. “Müzakerecilerimiz yalnızca İranlılarla müzakere etmiyor,” diye ekledi. “O İranlıların sonra neyi kabul edebileceklerini, ne teklif edebileceklerini, ne yapmaya istekli olduklarını, hatta kiminle görüşmeye razı olduklarını anlamak için başka İranlılarla müzakere etmesi gerekiyor.” Başkan Yardımcısı JD Vance mayıs ayında benzer bir görüş dile getirdi. “Belki İranlıların kendileri de hangi yöne gitmek istedikleri konusunda tam net değildir,” dedi. “Ayrıca onlar parçalanmış bir ülke” diye ekledi.
Rubio ve Vance yanılıyor. Tahran’ın meydan okuyan yaklaşımı ne ideolojik katılığı ne de hizip içi kavgayı yansıtıyor. Bunun yerine İran’ın yeni özgüvenini ve savaştan ve önceki müzakere turlarından çıkarılan dersleri gösteriyor. Ülke liderleri, ABD’nin savaşta elde edemediğini müzakerelerde almaya çalıştığını ve Washington’ın bir anlaşmayla değil İran’ın teslimiyetiyle ilgilendiğini anlıyor. Daha önce iki kez, geçen haziran ve şubatta, ABD ile görüşmeler ABD ve İsrail saldırılarıyla kesintiye uğramıştı. 12 Nisan’da İslamabad’daki görüşmelerin çökmesinin ardından Washington derhal deniz ablukası uyguladı ve ardından İran’ın koşulsuz teslimiyetini talep etti. İranlı liderler zaten savaşı kazandıklarını iddia ediyor. Elde ettikleri kazanımlardan vazgeçmeye ya da savaş öncesinde içinde bulundukları çevreleme kafesine dönmeye hazır değiller. Savaşın İran’ı zayıflatmak yerine güçlendirdiği inancına dayanan bu özgüven, onların uluslararası bakışını şekillendiriyor. Aynı zamanda içeride aradıkları meşruiyetin de merkezinde yer alıyor. Diplomatik nihai hedefleri, İran’ın meydan okumasının savaşta kazandığı şeyleri yansıtmak zorunda.
Çok cepheli doktrin
İran’ın içeride belirgin milliyetçi dönüşü, Tahran’ın bölgesel müttefiklerini terk edeceği anlamına gelmiyor. Lübnan’daki Hizbullah, Irak’taki Şii milisler ve Yemen’deki Husilerle ilişkilerini temelden yeniden müzakere etmeyecek. Ancak bunları daha fazla stratejik disiplin ve daha az ideolojik romantizmle yönetecek. Yeni İran liderliği, İran’ın çıkarlarını devrimci dayanışma sunağında feda etmeyecek. Bu ittifaklar, ABD ve İsrail baskısı sürdükçe İran’ın stratejik derinliğini korumak üzere tasarlanmış tutarlı bir bölgesel stratejinin parçası olarak kullanılacak.
İranlı stratejistler, Gazze savaşı sırasında İsrail’e Tahran’ın “direniş ekseni”nin farklı düğümleriyle teker teker savaşma zamanı tanımanın hata olduğu sonucuna vardı. Geçen yılki ABD-İsrail saldırıları doğrudan bu koordinasyon başarısızlığının ardından geldi. Ancak şubatta İran dersini almış olarak Hizbullah’ı Lübnan’da ve Iraklı milisleri eş zamanlı biçimde hızla aktive etti; İsrail için Lübnan’da ikinci bir cephe oluşturdu, savaşı bölge geneline yaydı ve ABD’yi Irak’taki Camp Victory’yi kapatmaya zorladı. Tahran bunu çok cepheli doktrininin doğrulanması olarak görüyor.
İranlı komutanlar bölgesel ağlarını ideolojik bir güç yansıtma arzusundan değil, İran’ın ABD ve İsrail’den gelen askeri tehditler ve ekonomik boğma ile karşı karşıya kaldığı sürece tam anlamıyla egemen olamayacağı hesabından koruyor. İran’ın ABD ile müzakerelerin Lübnan’da ateşkese bağlı olduğu ve nihai anlaşmanın tüm cephelerde savaşı sona erdirerek İran’ın stratejik kazanımlarını yansıtması gerektiği yönündeki ısrarı, bu genişletilmiş bölgesel savunma anlayışını gösteriyor. Tahran’ın analizine göre ABD ve İsrail politikası, Ortadoğu genelinde İsrail hegemonyasını hedefliyor; bu hedef de zayıf ve parçalanmış bir İran gerektiriyor.
Bir zamanlar birçok İranlı tarafından ideolojik bir amaç uğruna yapılan hayır işi olarak küçümsenen direniş ekseni, artık toplumun daha geniş bir kesimi tarafından ulusal savunma aracı olarak anlaşılıyor. İran’ın, ABD’nin Basra Körfezi’ndeki hasarlı radar tesislerini yeniden inşa etmesini engelleme hedefi de aynı mantığın bir başka ifadesi: İran’ın stratejik arka bahçesi olarak gördüğü sularda ABD askeri hâkimiyetini destekleyen erken uyarı altyapısını aşındırmaya yönelik bilinçli bir çaba.
Yeni bir İslam Cumhuriyeti
Savaş, İslam Cumhuriyeti’nin yeni bir versiyonunu ve kuruluşundan bu yana ilk büyük kuşaksal değişimi şekillendiren bir ateşten imtihan oldu. Güç artık kurucuların elinde değil. İkinci kuşak şimdi askeri ve siyasi işleri yürütürken üçüncü ve dördüncü kuşaklar iletişimi ve uluslararası açılımı yönetiyor.
Humeyni yönetimindeki ilk yıllarında İslam Cumhuriyeti devrimci bir devletti: İdeolojik dönüşüm etrafında örgütlenmiş, dini liderin karizmatik otoritesi ve Tanrı’nın iradesini uygulama iddiasıyla meşrulaştırılmış, dış politikada devrimi ihraç etmeye yönelmişti. Humeyni’nin 1989’daki ölümünden sonra, reform dönemi boyunca ve Hamaney yönetimindeki sertlik yanlısı konsolidasyon sürecinde cumhuriyet, kurucu ideolojisi ile yönetimin gerekleri arasında sürekli pazarlık yapan post-devrimci bir devletti. Liderlik giderek daha kuşkucu hale gelen bir nüfusu baskı, himaye ağları ve sınırlı açılımlarla yönetti. Amerikan nüfuzuna direnişi anti-emperyalist bir zorunluluk olarak gördü, ancak hâlâ her şeyden önce kurucu kuşak tarafından yönetilen ve onun iç mücadeleleriyle hareket eden bir İslam cumhuriyetiydi.
ABD-İsrail savaşlarından doğan cumhuriyet ise ideolojiden çok milliyetçilikle, devrimden çok devlet yönetimiyle, ruhani karizmadan çok yeni bir subay sınıfının özgüveni ve teknokratik ethosuyla tanımlanıyor. Karşılaştırmalı olarak bakıldığında, yirminci yüzyılın asker öncülüğündeki milliyetçi devletlerine benziyor: Geç Kemalist dönem Türkiye’si, Cemal Abdülnasır yönetimindeki Mısır gibi. Bu örneklerde ideoloji varlığını sürdürmüş, ancak ulusal çıkarlara ve devlet gücünün gereklerine tabi kılınmıştı.
Dogmadan uzaklaşıp pragmatik devlet yönetimine yönelmek İslam Cumhuriyeti’ni daha iyi huylu kılmaz. Milliyetçi güvenlik devletleri çoğu zaman kendi halklarına karşı acımasız ve uluslararası düzen açısından istikrarsızlaştırıcıdır. Ortaya çıkan İslam Cumhuriyeti son derece otoriter kalacaktır. Ancak Batılı analistlerin onun farklı fraksiyonlarını tanımlamak için sıkça kullandığı kategoriler —sertlik yanlıları ile ılımlılar, ideologlar ile reformistler— her zamankinden daha az isabetli olacaktır. Yeni İslam Cumhuriyeti’nin öncelikleri ve bunları takip etme biçimi, İsrail ve ABD ile yaşadığı iki savaşın özgül deneyimleri tarafından şekillenecek: İran’ın uğradığı kayıplar, liderliğinin kazandığı özgüven ve savaşın hem gerekli hem de mümkün kıldığı yeni toplumsal sözleşme.
Dünya Basını
Eski İngiliz diplomat Proud: Batı diplomatik çözüm aramak yerine mantıksız politikalar izliyor

Eski İngiliz diplomat Ian Proud, Ukrayna ve Orta Doğu’daki gelişmeleri değerlendirerek Batılı hükümetlerin diplomatik müzakereler yerine rasyonel olmayan askeri ve siyasi politikalara yöneldiğini belirtti.
Ukrayna ve Rusya arasındaki savaş devam ederken, Batılı ülkelerin krizi yönetme biçimi ve diplomatik kanalları tamamen kapatması uluslararası ilişkiler uzmanlarının gündeminde.
Eski İngiliz diplomat Ian Proud, Cenevre’de akademisyen Doçent Pascal Lottaz’ın Neutrality Studies adlı video kanalına verdiği mülakatta, Kiev ve Moskova arasındaki çatışmanın arka planını, Batı dünyasının stratejik hatalarını, Avrupa’nın ABD’ye olan bağımlılığını ve küresel diplomasi krizini ayrıntılı bir analizle değerlendirdi.
Moskova’da görev yapmış deneyimli bir eski diplomat olan Proud, mevcut gidişatın Avrupa’yı geri dönülemez bir felakete sürüklediğini ifade etti.
Görüşmenin başında Ukrayna ve NATO unsurlarının Rusya topraklarının derinliklerine yönelik gerçekleştirdiği füze saldırıları ile Rus ordusunun Kiev’e yönelik misilleme bombardımanları ele alındı. Kiev’deki Batılı büyükelçiliklerin tahliye edilmesi ihtimalini değerlendiren Proud, savaşın ilk aşamalarında İngiltere dahil tüm yabancı misyonların şehirden ayrılıp Varşova gibi merkezlerde sürgünde diplomatik faaliyet yürüttüğünü hatırlattı.
Tırmanma aşamasında diplomatların Kiev’de tutulmasının büyük risk taşıdığını belirten Proud, kendisinin görevde olması durumunda tahliye seçeneğini ciddi şekilde düşüneceğini aktardı. Batı’nın bu süreçte itibar kaybetme korkusuyla hareket ettiğini kaydeden Proud, diplomatların varlığına rağmen diplomatik çözüm arayışlarının tamamen durdurulduğunu kaydetti.
“Diplomatlarımız var ama diplomasimiz yok”
Batı başkentlerinin Ukrayna politikasındaki rasyonellik kaybına değinen Proud, hükümetlerin askeri ve mali yardımlarla kördüğüme döndürdüğü süreci şu sözlerle eleştirdi:
“Şu anda diplomatlarımızın olduğu fakat diplomasinin bulunmadığı tuhaf bir durumun içindeyiz. Batılı hükümetler ve özellikle de İngiliz hükümeti bu konuda gerçekten büyük bir suçluluk taşıyor. Her iki tarafta da yalnızca sivil halkı etkileyen bu korkunç savaşı müzakereler yoluyla sona erdirme çabalarını tamamen bıraktık. Ne olursa olsun Ukrayna’yı desteklemek zorunda olduğumuza dair sarsılmaz bir anlatı inşa ettik. İster milyarlarca sterlinlik kaynaklar, ister savaşın gidişatını gerçekten değiştirmeyecek silahlar olsun, hatta diplomatlarımızı bu gerilim döneminde tehlikeye atmak pahasına olsun, bu desteği sürdürüyoruz. Bu savaşın sona ermesi gerektiğini kabul ederek itibar kaybetmekten o kadar korkuyoruz ki mantıksız politikalar izlemeye devam ediyoruz. Bu durum, çok uzun bir mantıksız politikalar listesinin sadece son halkasıdır.”
NATO ile Rusya arasındaki ilişkilerin geleceğine dair karamsar bir tablo çizen eski diplomat, Batı’nın çatışmayı uluslararasılaştırma eğiliminde olduğunu belirtti.
Siyasi elitlerin bir Avrupa savaşını kaçınılmaz bir gerçeklik gibi sunmalarını dehşet verici olarak nitelendiren Proud, diplomasinin dışlanmasının bu süreci hızlandırdığını savundu.
Ukrayna hükümetinin iç yapısındaki usulsüzlükler, askere alma yöntemleri ve ordu içindeki aşırılıkçı ideolojilere Batı’nın göz yumduğunu ifade eden Proud, bu durumun müzakere masasını tamamen ortadan kaldırdığını dile getirdi.
“Avrupa’da yavaş yavaş genel bir savaşa doğru sürükleniyoruz”
Askeri tırmanışın kontrolsüz biçimde sürdürülmesinin yaratacağı bölgesel yıkım konusunda uyarılarda bulunan Proud, şu ifadeleri kullandı:
“Avrupa’da yavaş yavaş genel bir savaşa doğru sürükleniyoruz. Aslında Batılı siyasetçiler bundan sürekli kaçınılmaz bir olguymuş gibi bahsediyorlar ki bu durum en şok edici şeylerden biridir. Aldığımız tüm kararlar, özellikle de diplomasinin peşinden gitmeme yönündeki tercihimiz, bunu doğrular niteliktedir. Zelenskiy rejimine, örneğin yolsuzluğa dair sürekli artan kanıtlara, kendi vatandaşlarına yönelik baskılara, genç erkeklerin cepheye zorla gönderilmesine ve Ukrayna ordusu içinde yaygın olan aşırı milliyetçi ideolojiye rağmen koşulsuz destek veriyoruz. Zelenskiy’i son Ukraynalıya kadar savaşması için desteklemeye o kadar odaklanmış durumdayız ki bu durum bizi körleştiriyor ve savaşı sona erdirecek müzakere olasılıklarını görmemizi engelliyor. Bu zihniyette hiçbir değişiklik görmüyorum ve bu nedenle, birkaç yıl sürecek olsa bile, tamamen önlenebilir olan bir savaşa yol açabilecek yavaş bir tırmanışa doğru ilerlediğimizi hissediyorum.”
NATO’nun sanayi ve üretim kapasitesinin Rusya ile geniş çaplı bir savaşı desteklemekten uzak olduğunu kaydeden Proud, Batılı planlamacıların rasyonel analiz yapmadığını savundu. ABD’nin bile İran ve Ukrayna krizleri nedeniyle mühimmat ve füze üretiminde darboğaz yaşadığına işaret eden emekli diplomat, Rusya’nın askeri gücü ve tarihsel direncinin hafife alınmaması gerektiğini söyledi.
Rus halkının Napolyon ve Nazi işgallerine karşı verdiği mücadeleyi ve İkinci Dünya Savaşı’nda kaybettiği milyonlarca insanı hatırlatan Proud, Moskova’nın her ne pahasına olursa olsun savaşacağını, Rus yönetiminin baskıyla devrileceği yönündeki Batılı beklentilerin ise tamamen hayal ürünü olduğunu belirtti.
“Avrupa’nın rolü Rusya ile gelecekteki ilişkisini belirlemektir”
Avrupa’nın Rusya ile ilişkilerini tamamen koparmasını stratejik bir hata olarak nitelendiren Proud, ilişkilerin yeniden tesis edilmesi için üç aşamalı bir mimari sundu.
Rus devlet geleneğinin Avrupa ile normal ilişkiler kurmaya her zaman açık olduğunu belirten Proud, çözüm için şu analizi yaptı:
“Ukrayna ile Rusya arasında bir barış planından bahsediliyor, bu elbette önemlidir ancak bunun neleri içerdiğini iyi analiz etmeniz gerekir. Çatışmanın iki tarafı olan Ukrayna ve Rusya arasında, silahları bırakıp gelecekte dostça olmasa bile barışçıl bir şekilde bir arada yaşayabilecekleri şartları kabul ettikleri müzakere edilmiş bir anlaşma olmalıdır. Bu sadece işin bir parçasıdır. İkinci parça ise Ukrayna’nın Avrupa ile ilişkisinin ne olacağıdır. İnsanlar bunu sürekli Ukrayna ile Rusya arasındaki barış anlaşmasının içine karıştırmaya çalışıyor. Bu ayrı bir konudur ve Avrupalılar ile Ukrayna arasında yapılması gereken bir görüşmedir. Ancak Avrupalılar, son derece karmaşık ve maliyetli olduğu için bu konuşmayı yapmaya hazır değiller ve konuyu sürekli erteliyorlar. Üçüncü ve hayati parça ise Avrupa’nın gelecekte Rusya ile ilişkisinin ne olacağıdır. Bu parça olmadan, Rusya ile uzun vadeli kriz sürecinde sadece duraklatma düğmesine basmış oluruz. Avrupa, dost olmak zorunda olmasa bile, dünyanın coğrafi olarak en büyük ülkesi ve en büyük askeri güçlerinden biriyle nasıl bir arada yaşayacağını çözmek zorundadır. Bu da Avrupalılar, İngiltere ve Rusya arasında bir diyalog gerektirir. Avrupalılar Rusya ile diplomatik diyalogdan bahsettiğinde, bu Ukrayna-Rusya barışı hakkında olmamalıdır. Bu konuyu Amerikalılara ve bölge dışındaki diğer taraflara bırakmalıyız. Avrupa’nın diplomasideki rolü, Rusya ile kendi gelecekteki ilişkisini belirlemektir. Kaja Kallas gibi isimlerin Rusya’nın ancak 1991 sınırlarına çekilmesiyle konuşabileceğini söyleyen gerçek dışı açıklamalarına baktığımda, bu düzeyde bir stratejik düşüncenin henüz ortaya çıkmadığını görüyorum.”
Avrupa ülkelerinin dış politika yapımında bağımsız hareket edemediğini ifade eden Proud, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in liderlik tarzını eleştirdi.
Kıtanın güvenliğinin ancak sınırları içindeki tüm aktörleri kapsayan bağımsız bir mimariyle sağlanabileceğini belirten eski diplomat, ABD’nin her süreçte devrede olmasının yapıcı sonuçlar üretmediğini kaydetti. Donald Trump’ın olası bir yönetiminde ABD’nin Avrupa’nın güvenlik sorunlarına yönelik ilgisinin azalabileceğini ifade eden Proud, Avrupa ülkelerinin kendi kararlarını alma yeteneğine kavuşması gerektiğini söyledi.
“Diplomasi her iki tarafın da zaten aynı fikirde olduğu zirvelere katılmak değildir”
Diplomasinin gerçek işlevinin müttefiklerle buluşmak değil, hasımlarla sorunları çözmek olduğunu vurgulayan Proud, Batı’nın son yıllarda düzenlediği uluslararası toplantıları eleştirerek şunları kaydetti:
“Diplomasi zor bir iştir, dostlukla ilgili değildir. Dostluk bir artı değerdir, eğer dost olabiliyorsanız bu daha iyidir. Ancak diplomasi farklılıkları çözmek ve bir arada yaşamanın yollarını bulmakla ilgilidir. İnsanların diplomasinin ne olduğunu yeniden hatırlamaları gerekiyor. Diplomasi, sizinle zaten aynı fikirde olan birçok insanla buluştuğunuz zirvelere katılmak değildir. Bu diplomasi değil, sadece tiyatrodur. Bu barış zirveleri, gönüllüler koalisyonu zirveleri tamamen anlamsız ve işlevsiz etkinliklerdir. Eğer masada krizin diğer tarafı olan Rusya yoksa bu görüşmelerin hiçbir faydası yoktur. Bu nedenle Avrupalıların bağımsız bir duruş sergilemesini umuyorum ancak bunu yapabileceklerine dair ikna olmaktan henüz çok uzağım.”
Batı dünyasının, özellikle de ABD’nin, diplomasiyi askeri hedefler için bir zaman kazanma perdesi olarak kullandığı yönündeki eleştirilere de değinen Proud, Minsk Anlaşmaları’na yönelik değerlendirmelerde bulundu.
Dönemin Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın, Minsk sürecinin Ukrayna’ya zaman kazandırmak için yürütüldüğü yönündeki sonradan yapılan açıklamalarına inanmadığını belirten Proud, Minsk II sürecinin o dönem Avrupa diplomasisinin samimi bir çabası ve Ukrayna tarafının girişimiyle şekillenmiş gerçek bir çözüm fırsatı olduğunu ifade etti.
Görüşmenin son bölümünde ABD’nin İran politikasına ve Orta Doğu’daki gelişmelere değinen Proud, Washington’ın attığı askeri adımlara rağmen arka planda İran ile teknik düzeyde diplomasi yürütüldüğünü aktardı.
Donald Trump’ın İbrahim Anlaşmaları üzerinden yürüttüğü bölge politikasını eleştiren Proud, bu tür adımların Körfez’deki bölünmeleri kalıcı hale getirmeyi amaçladığını söyledi.
Avrupa Birliği’nin Lizbon Antlaşması ile dış politikayı tek bir merkezde toplama çabalarının üye devletlerin özgün diplomatik yeteneklerini körelttiğini belirten Proud, Avrupa halklarının önceliğinin küresel çatışmalar değil, kendi ülkelerindeki ekonomik ve sosyal sorunlar olduğunu ifade etti.
Eski diplomat, konuşmasını, yakın zamanda yayımlanan ve 2004 yılındaki Hint Okyanusu tsunamisinin ardından bölgede görev yaptığı döneme ait insani gözlemlerini aktaran aşk romanının tanıtımını yaparak tamamladı.
Görüş1 hafta önceXi liderliğinde yükselen Çin diplomasisi: Bütün yollar Pekin’e çıkıyor
Görüş1 hafta önceÇok kutupluluğun çift yönlü asimetrisi: Yeni dünya dengesini nasıl bulacak?
Dünya Basını1 hafta önceABD’li iktisatçı Wolff: Küresel güney artık yeni bir dünya düzeni kuruyor
Görüş2 hafta önceBüyük Güç Rekabetinden Stratejik İstikrara: Çin-ABD İlişkilerinde Yeni Yönelim
Dünya Basını2 hafta önceKomünizme karşı siper olarak Siyonizm
Görüş7 gün önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1
Diplomasi6 gün önceErmenistan ve ABD, Trump koridoru projesi için anlaşma imzaladı
Rusya2 hafta önceFSB Direktörü: Batı, BDT ülkelerine yapay zeka kullanarak renkli devrim planlıyor











