Bizi Takip Edin

Görüş

Kursk’tan çıkış var mı? – 1  

Avatar photo

Yayınlanma

Ben bir askeri uzman değilim, dolayısıyla bu yazı da Kiev rejiminin Kursk saldırısının askeri hedefleri ve sonuçlarıyla ilgili değil. Bu da sadece askeri gelişmelerin arkasındaki siyasi tabloyu çizme çabası.

Stratejik amaçlar

Kiev rejiminin Kursk saldırısı kararının neden alındığı, hangi askeri hedefleri güttüğü artık apaçık belli. Üç stratejik amaç olduğu anlaşılıyor:

1) Rusya ordusunun Kiev saldırısını durdurmak için Kursk’a Donetsk-Lugansk ve Zaporoje cephelerinden takviye çekmesi, dolayısıyla bu cephelerde inisiyatif üstünlüğünün Kiev güçlerine geçmesi hedefleniyordu. Bu hesap tamamen başarısız olmakla kalmayıp tam tersi bir sonuç da doğurdu: Rusya ordusu Kursk’a muharip birliklerden takviye göndermek şöyle dursun Kiev kuvvetlerinin en tecrübeli birliklerinin Kursk’a sürülmesini fırsat bilerek taarruz şiddetini artırdı.

2) Gazprom’un Avrupa’ya Ukrayna üzerinden gaz basmakta kullandığı tek boru hattının Rusya tarafındaki son ölçüm istasyonunu (Suca) ele geçirerek bu gazın alıcısı Almanya, Avusturya, Macaristan, Slovakya gibi ülkeler üzerinde siyasi baskı gücünü artırmak. Rejimin bu ülkelerle doğrudan cepheleşmekten kaçınmak için kendi topraklarındaki vanayı kapatması mümkün değildi; ama istasyonu ele geçirerek vanayı Rusya’ya kapattırmak istiyordu. Bu hesap tamamen başarısız olmakla kalmayıp tam tersi bir sonuç da doğurdu; siyasi bağımsızlığını ve nüfuzunu da neredeyse büsbütün kaybetmiş Almanya dışında tutulursa diğerleri rahatsızlıklarını açıkça gösterdi, Avusturya ise Rusya’dan doğalgazın kesilmesinin “muazzam bir risk” olacağını açıkladı.

3) Kursk nükleer santralini ele geçirerek Rusya’yla nükleer pazarlığa girişmek. Bu hesap tamamen başarısız olmakla kalmayıp tam tersi bir sonuç da doğurdu: tehdidin büyüklüğü Rusya askeri liderliğini bu tür saldırılar karşısındaki rutin ataletini terk etmeye zorladı, böylece Kursk’a saldıran Kiev birlikleri derhal lokalize edildi ve ilerlemeleri durduruldu, şimdi tedricen imha aşamasında olduğu görünüyor.

Bütün bu stratejik amaçlar, tarafların açıkça söylediği gibi, olası barış görüşmelerinde Kiev rejiminin pazarlık gücünü artırması amacıyla ilişkiliydi; ama üçünün de mutlak başarısızlığı pazarlık gücünün artması şöyle dursun bu şartlarda tamamen zayıfladığına işaret ediyor. Putin’in ifadesiyle: “Kiev rejiminin bizim çözüm için barış planına dönülmesi tekliflerimizi geri çevirmesinin nedeni artık açıktır. Düşman, batılı efendilerinin yardımıyla onların iradesini yerine getiriyor ve batı bizimle Ukraynalıların elleriyle savaşıyor, gelecekteki görüşmelerde pozisyonunu iyileştirmeyi hedefliyor. Ama ayırt etmeksizin sivillere, sivil altyapıya saldıran yahut nükleer enerji tesislerine tehdit yaratmaya çalışan insanlarla görüşme filan söz konusu olamaz. Bunlarla ne konuşulabilir ki?”

Bütün meselenin görüşme-pazarlık meselesinde düğümlendiği açık.

Kursk saldırısının ilk günlerinde Beyaz Saray saldırı planlamasıyla ilişkisi olduğunu reddetmedi, ama kabul de etmedi. Ancak birkaç günün ardından rejimin bütün propaganda manevralarına rağmen saldırının korkunç bir rezalet ve felakete dönüştüğü artık yeterince açığa çıktıktan sonra üslup değişti; resmi açıklamalarda saldırının askeri planlamasıyla ilişki “iddiaları” kesinkes yalanlanmaya başlandı ve hatta siyasi destek sunmaktan da kaçınmaya giriştiler. Avrupa’ya gelince — onların cennet bahçesini (Avrupa) cangıllara (biz) karşı korumayı hayatının misyonu edinmiş sosyalist cübbeli savaş kışkırtıcısı, Komisyon’un diplomat komiseri Borrell, AB’nin Kiev rejimine Kursk saldırısında “tam destek” sunduğunu söyledi ve böylece Macaristan ve Slovakya gibi çatışmaya doğrudan doğruya karşı çıkan ülkelerin iradesini de hiçe sayarak AB’nin akla gelebilecek en antidemokratik yapı olduğunu ve AB komiserlerinin Roma tribünlerini kıskandıracak kadar diktatöryel yetkilerle donatıldığını bir kez daha göstermiş oldu. Ne var ki Avrupa, geçen defa da yazdığım gibi, rüzgarda salınan bir sivrisinektir; siyasi iradesi yoktur ve patronun benzersiz manevra kabiliyeti karşısında bir yaban domuzunun kafasını çevirmeyi becerememesini hatırlatıyor sadece.

Kiev’deki komedyen başkanın müsteşarı Podolyak ise, belki böyle tefe konulmalarına bozulduğundan, gerçeği ifşa ediverdi: Kursk saldırısı öncesi planların “müttefikleriyle” görüşüldüğünü söyledi. Aynı gün (11 Ağustos) AFP de Kiev rejiminden “üst düzey bir yetkiliye” dayandırdığı haberinde rejimin müttefiklerini Kursk saldırısıdan önce uyardığını yazıyordu: “Bu operasyonda batı silahları aktif şekilde kullanıldığından batılı ortaklarımız da dolaylı olarak operasyonun planlamasına katıldı.”

Ama Amerikan “anaakım” medya (neocon saldırganlığının ideoloji silahı), Kiev rejiminin Kursk saldırısında ABD’nin masum kuzu olduğunu kanıtlamak için depara kalktı. Örneğin amiral gemilerinden The Wall Street Journal’a göre ABD Kiev rejimine Rusya topraklarının içiyle ilgili katiyen istihbarat sağlamıyordu, çünkü (barış güvercini olduğundan) Kiev rejiminin Kursk saldırısıyla ilgili “suçlanmak” istemiyordu.

Storm Shadow veya gerçek patron kim?

Britanya’nın rolünü ıskalamayalım. Bu ülkenin siyasi eliti Kiev’deki siyasi çatışmaların başrol oyuncularındandır; bir tarafta siyasi meşruiyetini çoktan tüketmiş, 20 Mayıs’ta görev süresi bittiğinden beri hukuki meşruiyeti de tamamen ortadan kalkmış olan komedyen başkan, diğer tarafta da arkasında nazi işbirlikçisi ve Lehlerin, Rusların ve Ukraynalıların katili Bandera’nın portresiyle beyanat verecek kadar inanmış ve azılı bir faşist olan eski “başkumandan” Zalujnıy arasındaki çatışma (doğum günü partilerinde patlayan pastalar, odalardan çıkan elektronik böcekler, vb.) yahudi komedyen ile ari kumandan arasındaki çatışma değil, gerçekte ilkini arkalayan ABD ile ikincisini arkalayan Britanya arasındaki çatışmaydı. Bu çatışmada da her zaman olduğu gibi ABD’nin dediği oldu; ama öte yandan Britanya her zaman olduğu gibi siyasi olarak kendi kurallarını dayatabilecek kadar güçlü olduğunu gösterdi ve bu güç sayesinde ari kumandan ve ekibi tamamen tasfiye edilmeyip fazla tiz çıkmaya başlamış olan sesini geçici olarak kısmakla yetindi.

Ama bu çatışmayı abartmamak gerek. 1950’lerde Ortadoğu mücadelesinde Britanya’nın klasik sömürgeciliğiyle ABD’nin yenisömürgeciliği arasındaki mücadele sonunda uzlaşmayla bağlanmış olsa bile antagonistik bir mücadeleydi ve Britanya’nın hegemonyasının tamamen sona ermesiyle sonuçlanmıştı. Bugün ise dünyanın şurasında veya burasındaki yenisömürgelerde ve en ideal yenisömürge olarak da Ukrayna’da kendi dolaysız kuklalarını yerleştirme mücadelesi devam ediyor, ne var ki antagonistik değil bu mücadele, hatta tarafları açısından gayet kullanışlı, ideal: böylece biri barış güvercini diğeri savaş şahini numarasına yatabiliyor; biri diğerini sopa olarak kullanabiliyor ve bu roller sürekli yer değiştiriyor. Ortada bir hegemonya mücadelesi yok, birbirlerinin hayati menfaatlerini baltalamayı değil belirsiz sınırlar içinde nüfuzunu genişletmeyi amaçlıyor.

The Times tam da bunu yazdı. Dediğine göre Londra hükümeti Britanya-Fransa ortak yapımı Storm Shadow füzelerinin Kiev rejimi tarafından Rusya’nın içlerinde kullanılmasını istiyordu ve bu amaçla NATO’ya ve Fransa’ya bir ay önce başvuruda bulunmuştu. Kuşkusuz bu ifadede NATO, ABD demek. Washington ise aradan bunca zaman geçmesine rağmen hâlâ cevap vermemişti; gazetenin görüştüğü Britanyalı bazı “askeri uzmanlara” göre Amerikan yönetimi Kiev rejiminin Kursk’a düzenlediği saldırının sonuçlarını bekliyordu.

Her dezenformasyon girişiminde olduğu gibi bu da tamamen yanlış değil. Britanya’nın bir önceki, Hintli işbirlikçi bir ailenin en seçkin üyesi olan Goldman Sachs bankerinin başbakanlık ettiği hükümetinde savunma bakanlığı yapan eski ve müflis başbakan Cameron giderayak, Kiev rejiminin bu füzeleri “istediği gibi” kullanabileceğini söylemişti. Haberin kaderi de çok ilginçti: Reuters iki saat sonra silip ertesi gün tekrar koymuştu. Ama tabii “devlette devamlılık” esastır; hükümete Goldman Sachs’ın mı yoksa seçimlerden sonra ortaya çıkan tabloda olduğu gibi Blackrock’ın mı liderlik ettiği bu ikisinin siyaseti hemen her alanda tamamen örtüştüğü ölçüde tamamen önemsiz bir ayrıntıdır. Yeni hükümetin başı Starmer de ayağının tozuyla Kiev rejiminin bu füzeleri istediği gibi kullanabileceğini söyledi ve, sıkı durun, iki gün sonra bizzat hükümet tarafından “diplomatik gaf” denilerek yalanlandı; meğer ortak ürettikleri için “Fransa’ya da sormaları” gerekiyormuş.

Komedi gibi görünüyor ama değil. Kararları kendilerinin almadığını, onların rollerinin sadece dikte edilenleri söylemek ve kameralar karşısında gülücüklerle poz vermek olduğunu, oyunun başka yerde planlanıp sahnelendiğini gösteriyor.

Kuzey Akım, veya bir miki hikayesi

Kuzey Akım’ın havaya uçurulması o unutulmaz filmin parodisidir adeta.

Seymour Hersh’ün haberinden açıkça biliyoruz ki, saldırı kararı bizzat Beyaz Saray’ın başı tarafından alındı, planlama Pentagon tarafından yapıldı ve mayınlar NATO tatbikatı sırasında donanma dalgıçları tarafından yerleştirildi. Ama işler sarpa sarınca başta Post olmak üzere ideoloji silahı ateşe başladı: yangında ilk terk edilecek olan, yani Kiev, saldırıdan sorumlu ilan edildi. Bir yalanı ne kadar tekrar ederseniz o kadar çok alıcısı olur; ideoloji silahında da kurşun bitmez. Böylece Hersh’ün anlattığı gerçek gölgelendi.

Bu hikayenin Kursk saldırısıyla az çok eş zamanlı ısıtılması da boşuna değildir; ve şimdilik işin o tarafı sessizlikle geçiştiriliyor olsa bile kabağın sadece bu konuda en günahsız olan Kiev’de değil Londra’da da patlaması hiç şaşırtıcı olmaz.

Miki analojisinden devam edelim; hikayenin başlıkları şöyledir:

“Biz dedik miki yaptı.”

“Aferin mikiye, nasıl da yapmış!”

“Tüh sana miki, bu da yapılacak iş mi!”

“Mikinin adamları mikiden habersiz yapmış.”

“Ekmek çarpsın biz yapmadık, mikinin oradakiler yapmış.”

“Miki değil de başkumandan olabilir.”

“Mikiye Tazmanya canavarı da yardım etmiş.”

Ve son başlık:

“Miki, suyun ısındı.”

Görüş

BAE’nin Küresel Yapay Zeka Yarışında Cesur Adımı

Yayınlanma

Shamma Al Qutbah – Araştırmacı / TRENDS Research & Advisory

Bu makale, Trends Araştırma ve Danışmanlık ve Harici tarafından ortak yayımlanmak üzere hazırlanmıştır.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) yerli üretim yapay zekâ (AI) modeli Falcon, küresel teknoloji arenasında büyük ses getiriyor ve OpenAI’nin ChatGPT’si ile Çin’in DeepSeek’i gibi devlere meydan okuyor. Ancak Falcon yalnızca yapay zekâ yarışında bir rakip değil; güvenlik, güvenilirlik ve yeniliği merkezine alan, BAE’nin yapay zekâ geleceğine liderlik etme iddiasının cesur bir göstergesi.

İlk kez Mart 2023’te tanıtılan Falcon, Abu Dabi’nin kalbinde, şehrin önde gelen küresel bilimsel araştırma merkezi olan Teknoloji İnovasyon Enstitüsü (TII) bünyesinde geliştirildi. Bu model, diğerlerinin sınırlamalarına bağlı kalmayan, dünyanın en ileri açık kaynak büyük dil modellerinden (LLM) biri olarak gururla öne çıkıyor.[1]

Stratejik bir hedef ve vizyonla, dünyanın farklı yerlerinden gelen 25 bilgisayar bilimci, araştırmacı ve yapay zekâ uzmanından oluşan son derece yetenekli bir ekiple, Falcon sınırları zorlamak ve BAE’yi küresel inovasyonun ön saflarına taşımak için tasarlandı.[2]

Uzun saatler süren titiz geliştirme, yorulmak bilmeyen çaba ve adanmış araştırmalar sonucunda, bu uzmanlar hedefi gerçeğe dönüştürmek için çalıştı. Modeli büyük miktarda veriyle eğiterek yalnızca algoritmaların değil, kültür, diplomasi ve ilerlemenin diliyle de konuşabilmesini sağladılar.[3]

Her bir satır kod, parametre ve testte, bu uzmanlar makine öğrenimi, sinir ağları ve hesaplama verimliliği konusundaki bilgilerini bir araya getirerek, BAE’yi yalnızca teknolojiyi kullanan değil, AI’de lider bir ülke konumuna getirecek gerçekten istisnai bir model yarattılar. Gerçekleştirilebilir görülenin sınırlarını zorlayarak Falcon’u öncekilerden daha akıllı, daha hızlı ve daha uyarlanabilir hale getirdiler.

Neyse ki bu bitmek bilmeyen çabalar karşılığını buldu.

Falcon ilk piyasaya sürüldüğünde adeta çığır açıcıydı. Dünyanın dört bir yanındaki yapay zekâ araştırmacıları, mühendisler, geliştiriciler ve uzmanlar Falcon’un piyasaya çıktığı an büyük heyecan yaşadı.

Gelişmiş tasarımı ve etkileyici performansıyla Falcon sadece sahneye çıkmakla kalmadı, Hugging Face’in Büyük Dil Modeli sıralamasında kısa sürede üst sıralara yükselerek önemli bir rakip haline geldi.[4] Bu değerlendirme platformu, yapay zekâ modellerini doğal dil anlama, üretme ve verimlilik açısından değerlendirip sıralar.

Ancak teknik ustalığın ötesinde, Falcon’u büyük dil modeli (LLM) alanındaki diğerlerinden gerçekten ayıran ne? San Francisco’dan Pekin’e sektör uzmanlarının ilgisini çeken şey ne? Yapay zekâ sahnesinde bu kadar öne çıkmasının nedeni ne? Ve dünya neden BAE’nin yapay zekâ geliştirme yaklaşımına dikkat etmeli?

Falcon’a kendine özgü üstünlüğünü kazandıran şey oldukça basit: AI’ye erişilebilirlik, verimlilik ve maliyet etkinliğinde devrimsel bir değişimi temsil etmesi ve bunun arkasında BAE’nin benzersiz vizyonu ve kararlılığının olması. En ileri düzey yapay zekâ modellerinin giderek daha pahalı ve ayrıcalıklı hale geldiği bir dönemde, BAE Falcon’u farklı bir yolda konumlandırdı: açık, uyarlanabilir ve AI devlerinin egemenliğine meydan okumaya hazır.

Belki de Falcon’u rakiplerinden en belirgin şekilde ayıran özellik açık kaynak yapısıdır. DeepSeek maliyet etkinliği, ChatGPT ise gelişmiş sohbet yetenekleriyle öne çıkarken; Falcon, açık kaynaklı çerçevesi sayesinde dikkatleri üzerine çekti. Bu da BAE’nin küresel iş birliğini teşvik ederken teknolojik liderliğini vurgulama stratejisinin bir yansımasıdır.

Çoğu gelişmiş LLM, yalnızca seçkinlerin erişebileceği şekilde şirket duvarları arkasında yer alırken, Falcon bu normlara meydan okuyarak yeteneklerini herkesin kullanımına sundu. Çünkü bu, BAE’nin yapay zekânın küresel inovasyonu ve ilerlemeyi destekleyecek ortak bir değer olması gerektiğine dair inancına dayanıyor – ayrıcalıklı bir kesimin kontrolünde olan bir kaynak değil.

Ancak Falcon’un gücü yalnızca açık kaynak olmasında değil. Model aynı zamanda maliyet etkinliği ve verimliliğiyle de biliniyor. Yapay zekâ modellerini çalıştırmak ve eğitmek çoğu zaman pahalı ve büyük hesaplama kaynakları gerektiren bir süreçtir. Ancak Falcon için durum böyle değil.

Sadece 680 milyon parametreden oluşan model, olağanüstü performans sergileyip maliyeti düşük tutarak, daha az kaynakla daha fazlasını yapacak şekilde tasarlandı.[5] Bu durum Falcon’u sadece daha erişilebilir kılmakla kalmaz, aynı zamanda BAE’nin erişilebilir ve sürdürülebilir yapay zekâ taahhüdünü de destekler.

Modelin benzersizliği burada da bitmiyor. Falcon’un çok dilli yetenekleri – özellikle Arapça doğal dil işleme alanındaki güçlü odaklanması – bir başka öne çıkan özelliğidir. Falcon, diğer LLM’lerin aksine Arapçayı derinlemesine anlayacak ve farklı lehçelerde yüksek doğrulukla metin üretecek şekilde geliştirildi. Bu özelliği onu kültürleri gerçekten birbirine bağlayabilen nadir AI sistemlerinden biri yapıyor.[6]

Ancak dünya Falcon’a neden dikkat etmeli sorusunun belki de en güçlü yanıtı, BAE’nin ileri görüşlü vizyonu ve bu modelin arkasındaki büyük hedefidir. BAE’nin yapay zekâdaki ilerlemesi, bu alandaki başarının yalnızca maddi kaynaklara ya da teknik mirasa değil; vizyon, strateji ve kapsayıcılığa dayandığını göstermiştir.

Yine de birçok insanın aklındaki soru şu: Petrol rezervleriyle tanınan bir ülke, nasıl olur da yeni bir kimlik kazanarak ileri düzey AI teknolojisinde bir güç merkezi haline gelir ve AI devlerini performans açısından geride bırakabilir?

Bu sorunun cevabı tesadüf değil, BAE’nin ileri görüşlü liderliğidir. Kaynak zengini pek çok ülkenin aksine, BAE liderleri erken dönemde bir ülkenin geleceğinin ve gerçek gücünün yalnızca petrole değil; inovasyon, bilgi, entelektüel sermaye ve teknolojik ilerlemeye bağlı olduğunu fark etti.

Hızla değişen dünyada rekabetçi kalabilmek için, geleceğin sektörlerine yatırım yapılması gerektiğini anladılar ve yapay zekâ bu dönüşümün merkezinde yer aldı. Bu vizyonla ülke, yalnızca yapay zekâ teknolojilerini benimsemekle kalmayıp, küresel AI sahnesinde liderlik pozisyonuna ulaşmak adına cesur adımlar attı.

2017 yılında BAE, dünyada bir ilke imza atarak Yapay Zekâ Bakanlığı’nı kurdu ve ilk AI bakanını atadı.[7] Bu adım sembolik değil, derinlemesine stratejikti; AI’nin uzun vadeli vizyonun merkezinde yer alacağının bir işaretiydi.

Kısa süre sonra, ülke 2031 Ulusal Yapay Zekâ Stratejisi’ni açıkladı. Bu, sağlık ve eğitimden güvenlik ve ekonomik gelişime kadar kilit sektörlerde yapay zekânın entegre edilmesini hedefleyen kapsamlı bir yol haritasıydı.[8] Bu strateji ile BAE, birçok ülkede olduğu gibi dağınık politika süreçlerinden ziyade, AI yönetişimini karar alma mekanizmalarının en üst seviyelerine dahil ederek, AI uygulamasında bütüncül ve stratejik bir yaklaşım benimsedi.

BAE ayrıca, bu vizyonu hayata geçirmek ve AI benimsenmesinin yalnızca bir politika belgesi olarak kalmamasını sağlamak amacıyla bakanlıklarda ve federal kurumlarda Yapay Zekâ İcra Kurulu Başkanı (CEO) pozisyonları oluşturdu.[9] Bu sıra dışı ama son derece etkili yaklaşım sayesinde AI, yalnızca özel sektörde konuşulan bir konu değil, devlet hizmetleri ve politikalarının tasarımında aktif bir rol oynayan bir yapı haline geldi.

AI’nin dönüştürücü potansiyelinden tam anlamıyla yararlanmak adına BAE, Yapay Zekâ Konseyi’ni de kurdu. Bu konseyin görevleri arasında AI politikalarının geliştirilmesi, araştırmaların teşvik edilmesi ve kamu-özel sektör ile uluslararası iş birliklerinin kurulması yer alıyor.[10]

AI’nin tüm potansiyelini açığa çıkarmak kolay değildir. Pek çok ülke dış uzmanlara bağımlı kalırken, BAE farklı bir yola gitti. Gerçek liderliğin yerli yetenek temeline dayanması gerektiğini kabul eden ülke, yapay zekâ eğitimi ve araştırmalarına stratejik yatırımlar yaptı. Bu, hatta ABD ve Çin gibi AI devlerinin bile sık sık zorlandığı, dış yeteneklere bağımlı olduğu bir alandır.

2019’da, dünyanın yalnızca yapay zekâya odaklanan ilk üniversitesi olan Mohamed bin Zayed Yapay Zekâ Üniversitesi’ni (MBZUAI) kurdu. Bu üniversite, dönüştürücü yapay zekâ teknolojilerinin geliştirilmesini teşvik etmeyi, yeni nesil AI liderlerini güçlendirmeyi ve BAE’yi yapay zekâ araştırmaları ve düşünce liderliği alanında küresel bir merkez hâline getirmeyi hedefliyor.[11]

Bu vizyonu tamamlayan unsur ise Abu Dabi merkezli yerli AI geliştirme holdingi G42’dir. 2018 yılında kurulan G42, AI araştırmalarını sağlık, enerji ve ulusal güvenlik gibi alanlarda gerçek dünyaya uygulamaya dönüştürme amacı taşıyor.[12] Bu kamu-özel iş birliği, BAE’ye büyük bir avantaj sağladı; yapay zekâ çözümlerini birçok ülkenin erişemeyeceği bir hızla geliştirmesini ve uygulamasını mümkün kıldı.

BAE’nin AI liderliğini sağlamlaştırma çabaları burada da durmadı. Yıllar içinde, AI Everything Summit ve Küresel Yapay Zekâ Zirvesi gibi küresel AI zirvelerine ev sahipliği yaptı. Bu platformları bilgi paylaşımı, uluslararası iş birliği ve küresel tartışmaların şekillendiği merkezler haline getirdi.[13] Etik, politika ve sorumluluk üzerine tartışmalara liderlik etti ve küresel AI gündeminin belirleyicisi konumuna geldi. Diğer ülkeler bilinmeyenden korkarken, BAE geleceği yaratma cesaretini gösterenlere ait olduğuna inandı.

Dolayısıyla, BAE’nin AI alanındaki yükselişi bir tesadüf değil; stratejik bir vizyon, cesur yatırımlar ve teknolojik liderliğe olan sarsılmaz bağlılığın bir sonucudur. Pek çok ülke yapay zekânın nasıl entegre edileceğini tartışırken, BAE bunu hayata geçirdi.

Bugün BAE, yapay zekâ devriminin ön saflarında yer almaktadır. AI’nin potansiyelini erkenden fark edip bu hedefi gerçeğe dönüştüren lider ülkelerden biridir ve doğru strateji ile, geçmişi ne olursa olsun, her ülkenin kendini yeniden inşa edebileceğini ve yarının sektörlerine liderlik edebileceğini kanıtlamıştır.

[1] Ben Wodecki. “Inside Falcon: The UAE’s Open Source Model Challenging AI Giants.” Capacity Media. February 5, 2025. https://www.capacitymedia.com/article/2ednrsm6eglrmfzs429ds/long-reads/article-inside-falcon-the-uaes-open-source-model-challenging-ai-giants.

[2] Billy Perrigo. “The UAE Is on a Mission to Become an AI Power.” Time, March 22, 2024. https://time.com/6958369/artificial-intelligence-united-arab-emirates/.

[3] Saha, Rohit, Angeline Yasodhara, Mariia Ponomarenko, and Kyryl Truskovskyi. 2023. “The Practical Guide to LLMs: Falcon.” Medium. August 31, 2023. https://medium.com/georgian-impact-blog/the-practical-guide-to-llms-falcon-d2d43ecf6d2d.

[4] “Falcon 3: UAE’s Technology Innovation Institute Launches World’s Most Powerful Small AI Models That Can Also Be Run on Light Infrastructures, Including Laptops.” 2024. Technology Innovation Institute. December 17, 2024. https://www.tii.ae/news/falcon-3-uaes-technology-innovation-institute-launches-worlds-most-powerful-small-ai-models.

[5] “Falcon LLM vs. Other Language Models: A Comparative Analysis.” BotPenguin. May 14, 2024. https://botpenguin.com/blogs/falcon-llm-vs-other-language-models

[6] Hasan, Suha. 2024. “The Middle East Scores Big in Building Arabic AI Models despite Challenges—What’s Next?” Fast Company Middle East. https://fastcompanyme.com. August 8, 2024. https://doi.org/10c3369/b9b7d4cb412ec452dc997a75f

[7] “How Is AI Regulated in the UAE? What Lawyers Need to Know – TR – Legal Insight MENA.” 2024. Thomson Reuters . June 13, 2024. https://insight.thomsonreuters.com/mena/legal/posts/how-is-ai-regulated-in-the-uae-what-lawyers-need-to-know

[8] “The U.A.E.’S Big Bet on Artificial Intelligence.” 2024. U.S. – U.A.E Business Council. https://usuaebusiness.org/wp-content/uploads/2024/02/SectorUpdate_AIReport_Web.pdf

[9] Emirates News Agency WAM. “UAE Cabinet Approves National Youth Agenda 2031; Introduces ‘Blue Residency’ for Sustainability Experts,” May 15, 2024. https://www.wam.ae/en/article/b35yptd-uae-cabinet-approves-national-youth-agenda-2031

[10] “Artificial Intelligence in Government Policies | the Official Portal of the UAE Government.” n.d. The United Arab Emirates’ Government Portal U.AE. https://u.ae/en/about-the-uae/digital-uae/digital-technology/artificial-intelligence/artificial-intelligence-in-government-policies

[11] “Abu Dhabi Launches First Dedicated AI University (and Consultancy).” Consultancy-Me. October 18, 2019. https://www.consultancy-me.com/news/2413/abu-dhabi-launches-first-dedicated-ai-university-and-consultancy.

[12] Hart, Robert. 2024. “What to Know about G42—the Emirati AI Giant That Just Got a $1.5 Billion Investment from Microsoft.” Forbes, April 16, 2024. https://www.forbes.com/sites/roberthart/2024/04/16/what-to-know-about-g42-the-emirati-ai-giant-that-just-got-a-15-billion-investment-from-microsoft/.

[13] “Abu Dhabi to Host Ai Everything Global 2026.” 2025. The Emirates News Agency WAM. February 4, 2025. https://www.wam.ae/en/article/bi17ems-abu-dhabi-host-everything-global-2026.

“Abu Dhabi to Host Ai Everything Global 2026”. The Emirates News Agency WAM. February 4, 2025. https://www.wam.ae/en/article/bi17ems-abu-dhabi-host-everything-global-2026

Okumaya Devam Et

Görüş

ABD, Ukrayna’ya ihanet etti

Avatar photo

Yayınlanma

Yazar

23 Nisan’da Hindistan’ı ziyaret eden ABD Başkan Yardımcısı Vance, medyaya yaptığı açıklamada, Washington’ın Rusya ve Ukrayna’ya bir barış anlaşmasına varılması amacıyla “çok net bir öneri” sunduğunu ve “artık ya her iki tarafın da anlaşması ya da ABD’nin arabuluculuktan çekilmesi zamanı geldiğini” söyledi.

Bu sözde “barış planı”, aslında Ukrayna’nın geniş topraklar vermesini ve NATO’ya katılmaktan vazgeçmesini şart koşuyor. Bu plan, Ukrayna’nın ağır bir yenilgi ve kayıplara uğraması, Rusya’nın ise isteklerine ulaşmasıyla sonuçlanan bir arabuluculuk girişimi olarak görülebilir ve nihayetinde ABD’nin gerçek niyetini açığa çıkararak Ukrayna’ya ve Avrupalı ortaklarına açık ve tarihi bir şekilde ihanet ettiğini gösteriyor.

Haberlerde, Vance’in, Rusya ve Ukrayna’nın her ikisinin de toprak tavizlerinde bulunması, mevcut kontrol ettikleri bazı bölgelerden vazgeçmesi gerektiğini vurguladığı belirtiliyor.

Son sınırların mevcut cephe hatlarına göre çizilmeyeceği, ancak tarafların silahlarını bırakıp çatışmayı dondurmaları ve daha iyi bir Rusya ve Ukrayna inşa etmeye yönelmeleri gerektiği ifade edildi.

Güvenlik işlerinden sorumlu bu üst düzey ABD yetkilisi, müzakerelere dair iyimser olduğunu ve tarafların şimdiye kadar samimi bir şekilde görüşmelere yaklaştığını belirtti.

Aynı akşam, Vance’in bu “ya-o ya-bu” şeklindeki açıklamasından sonra, ABD Başkanı Trump, Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin Kırım’dan vazgeçmeyi reddetmesiyle ilgili açıklamalarını bir kez daha açıkça eleştirdi.

Trump, bunun müzakereleri daha da zorlaştırdığını ve “şiddetin uzamasına” neden olacağını söyledi.

Beyaz Saray’da gazetecilere konuşan Trump, “Zelenskiy barışa sahip olabilir ya da üç yıl daha savaşarak tüm ülkesini kaybedebilir. Bir anlaşmaya varmaya çok yakınız, ancak elinde hiçbir koz olmayan bu adam artık bir sonuca varmak zorunda,” diye yakındı.

Beyaz Saray sözcüsü Leavitt ise Trump’ın “hayal kırıklığına uğradığını ve sabrının tükenmek üzere olduğunu” belirterek, “Zelenskiy Başkan yanlış yönde ilerliyor gibi görünüyor,” diyerek destek verdi.

22 Nisan’da Axios haber sitesi, ABD’nin geçen hafta Paris’te Ukraynalı yetkililere yalnızca bir sayfadan oluşan bir “barış planı” sunduğunu ve bunun Trump yönetiminin Rusya-Ukrayna savaşını sona erdirme konusundaki “nihai teklifi” olduğunu vurguladığını bildirdi.

Gözlemciler, bu teklifin uygulanması halinde Rusya’nın “özel askeri operasyonunun” tam bir zafer kazanmış olacağını, Ukrayna’nın NATO’dan kalıcı olarak dışlanacağını, Ukrayna’nın yaklaşık %20’sinin kaybedileceğini, Avrupa’nın son üç yılda Ukrayna’ya yaptığı tüm yatırımların boşa gideceğini, buna karşılık ABD’nin bundan kazanç sağlayacağını düşünüyor.

Haberlere göre, bu “nihai” arabuluculuk planı, ABD Ortadoğu Özel Temsilcisi Whitcoff’un geçen hafta Rusya Devlet Başkanı Putin ile yaklaşık dört saat süren görüşmesinden sonra hazırlandı.

Bu da ABD’nin Rusya’nın taleplerine tamamen boyun eğdiğini gösteriyor. Başka bir deyişle, bu aceleye getirilmiş savaş sonlandırma anlaşması, yalnızca İngilizce yazılmış bir Rusya tek taraflı ateşkes anlaşmasıdır.

Plan kapsamında, Rusya Rusya-Ukrayna savaşının en büyük kazananı oluyor:

  • ABD, “hukuken” Rusya’nın Kırım üzerindeki kontrolünü tanıyacak;
  • Luhansk’ın neredeyse tamamı, Donetsk, Herson ve Zaporijya’nın bazı bölümleri üzerindeki Rus kontrolünü “fiilen” tanıyacak;
  • Ukrayna’nın AB’ye katılmasına izin verilecek ama NATO üyeliği olmayacak;
  • 2014’ten bu yana Rusya’ya uygulanan yaptırımlar kaldırılacak;
  • Rusya ve ABD, enerji ve sanayi gibi alanlarda işbirliğini güçlendirecek.

Bu plana göre, Ukrayna Rusya-Ukrayna savaşının en büyük kaybedeni oluyor:

  • Avrupa ülkelerinden oluşan geçici bir güvenlik mekanizmasıyla güçlü güvenlik garantileri alacak;
  • Rusya’nın kontrolü altındaki Harkov bölgesinin küçük bir kısmını geri alacak;
  • Güneydeki savaş bölgelerinde Dinyeper Nehri’nin akışı kesintisiz kalacak;
  • Ukrayna, yeniden yapılanma için gerekli tazminat ve yardım alacak;
  • Avrupa’nın en büyük nükleer santrali olan Zaporijya Nükleer Santrali Ukrayna’ya ait olacak, ancak ABD tarafından işletilecek ve hem Rusya’ya hem de Ukrayna’ya elektrik sağlayacak;
  • Ukrayna’nın maden kaynakları ABD ve Ukrayna arasında imzalanan anlaşmalar doğrultusunda geliştirilecek.

Diğer Amerikan medya kaynaklarına göre, ABD’nin planı her ne kadar Ukrayna’nın doğu ve güneyindeki dört bölge üzerinde Rus kontrolünü “fiilen tanısa” da, Rus birliklerinin çekilmesini talep etmiyor.

Ayrıca bir “esnek kuvvet” kurulacak veya Rusya, Ukrayna ve NATO üyesi olmayan bir ülkeden oluşacak bir “ortak komite” ateşkesi denetleyip barış anlaşmasının uygulanmasını teşvik edecek.

ABD bu komiteye sadece mali destek sağlayacak, kara kuvveti göndermeyecek. Rusya ise NATO askerlerinin Ukrayna topraklarında bulunmasına açıkça karşı çıktı.

Trump, 21 Nisan’da, bu “barış planının” üç gün içinde açıklanacağını duyurdu. New York Times ise 18 Nisan’da bir Amerikan yetkilisine atıfla, Ukrayna’nın “topraklarının %20’sinden vazgeçmeye istekli olduğunu,” ancak bunun yalnızca Rus kontrolünü “fiilen kabul etmek” anlamına geldiğini ve “hukuki bir tanıma” teşkil etmediğini bildirdi.

“Fiili tanıma” sadece Ukrayna’nın bazı topraklarını kaybetmiş olduğu gerçeğini kabul etmek anlamına gelirken, “hukuki tanıma” Ukrayna’nın bu topraklar üzerindeki hak taleplerinden sonsuza kadar vazgeçmesi anlamına gelecekti.

ABD medyasının ifşa ettiği bir sayfalık öneri ile Vance ve Trump’ın son açıklamaları, ABD’nin Ukrayna’nın çıkarlarını feda ederek Rusya’yı memnun etmeye ve bu süreçten kazanç sağlamaya kararlı olduğunu ve bu arabuluculuk önerisinin kesinleştiğini gösteriyor.

21 Nisan’da Putin, Rus devlet televizyonuna verdiği demeçte, Paskalya sonrası askeri operasyonların yeniden başladığını, ancak Rusya’nın herhangi bir “barış girişimine” açık olduğunu ve Ukrayna’nın da aynı tutumu benimsemesini umduğunu belirtti.

Eğer bu plan ABD ile Rusya arasındaki istişareler sonucunda belirlenmişse, Putin’in temelde buna karşı çıkacak bir sebebi yok, çünkü bu plan Rusya’nın Ukrayna’ya asker göndermesinin tüm taleplerini karşılıyor:

  • Kırım dahil olmak üzere Ukrayna’nın güneydoğusundaki geniş toprakları ele geçirmek ve
  • Ukrayna’nın NATO’ya alınmaması için Batı’dan garanti almak.

Tek fark, Rusya’nın sonunda “Rusya’ya katılan dört bölge”nin bir kısmından vazgeçebilecek olmasıdır.

Ukrayna her ne kadar bir dönem Rusya’nın Kursk bölgesine girip bazı yerleri kontrol etmiş olsa da, uzun süren yıpratma savaşının ardından Rus ordusu kaybettiği toprakların %99,5’ini geri aldı. Geriye sadece yaklaşık 30 kilometrekarelik bir alan kalmış durumda. Bu tamamlandığında, Rusya Ukrayna’nın %20’sini alabilmek için pazarlığa odaklanacak. Ancak nasıl olursa olsun, zafer Rusya’ya, mağlubiyet ise Ukrayna’ya ve savaşı sonuna kadar sürdürmesini savunan Avrupalı ortaklarına ait olacak.

23 Eylül 2022’de — Rusya’nın Ukrayna’ya asker göndermesinden ve güneydoğudaki geniş toprakları kontrol altına almasından yedi ay sonra — Rusya, işgal ettiği Luhansk, Donetsk, Zaporijya ve Herson bölgelerinde dört gün süren bir “halk referandumu” düzenledi.

Dört bölge de %90’ın üzerinde destekle Ukrayna’dan ayrılmayı ve Rusya Federasyonu’na katılmayı kabul etti. Bu dört bölgenin toplam alanı 90.000 kilometrekareye ulaşıyor ve bu da Ukrayna topraklarının yaklaşık %15’ine, yani Portekiz ve Ürdün’ün toplam alanına eşdeğer. Üç gün sonra, Putin dört bölgenin liderleriyle katılım anlaşmalarını imzaladı. 4 Ekim’de Rusya Federasyon Konseyi bu anlaşmaları oybirliğiyle onayladı ve bölgelerin federal birimler olarak Rusya’ya katılımı resmen yasallaştı. Aynı gün Putin, dört bölgenin Rusya’ya katılımını tamamlayan emri imzaladı ve süreç anında yürürlüğe girdi.

Çoğu egemen devlet, Rusya’nın dost ülkeleri de dahil olmak üzere, Rusya’nın yukarıda bahsedilen Ukrayna topraklarını yasa dışı ilhakını açıkça kabul etmeyi reddetti.

Daha sonra, NATO’nun gayri resmi şekilde doğrudan savaşa müdahil olmasıyla, Rusya-Ukrayna savaşı karşılıklı ilerleme ve geri çekilmelerin yaşandığı bir saldırı-savunma mücadelesine, bir çekişme ve bir yıpratma savaşına dönüştü. Sonuçta, savaşın dengesi yavaş yavaş Rusya’nın lehine kaydı ve söz konusu dört bölgenin büyük kısmı Rusya’nın fiili kontrolü altına girdi.

22 Nisan’da Zelenskiy, ABD’nin barış planına ilişkin olarak, Ukrayna’nın Rusya’nın Kırım işgalini tanımayacağını açıkça ifade etti.
Ukrayna, ateşkes sağlandıktan sonra “herhangi bir formatta” müzakere masasına oturmaya hazır olduğunu, ancak işgal altındaki toprakların Rusya’ya ait olduğunu asla tanımayacağını belirtti.

Haberlere göre, Ukrayna’nın bu sert tutumu nedeniyle, ABD Dışişleri Bakanı Rubio, 23 Nisan’da Londra’da yapılması planlanan ABD, İngiltere ve diğer ülkelerin Ukrayna konulu bakanlar toplantısına katılmayı reddetti. Toplantı ertelendi ve daha düşük bir seviyeye indirildi. Medya, Rusya’nın kontrol ettiği Ukrayna topraklarının bir kısmından vazgeçmeye hazır olduğunu, karşılığında ABD’nin Kırım üzerindeki Rus kontrolünü tanımasını istediğini bildirdi.

Analistler, Trump yönetiminin Rusya-Ukrayna savaşının bataklığından bir an önce kurtulmak ve ABD-Rusya ilişkilerini hızlıca onarmak istediğini belirtiyor. Bu nedenle, Ukrayna hükümeti üzerinde güçlü baskılar uygulandı, hatta açıkça tehdit edildi; Zelenskiy’nin başkanlık meşruiyetini kaybettiği iddia edilerek, Ukrayna’nın hızlıca yeni bir başkanlık seçimi düzenlemesi talep edildi. Böylece ya Zelenskiy bu aşağılayıcı barış anlaşmasını kabul edecek, ya da seçimle yeni bir başkan seçilecek ve bu yeni lider anlaşmayı imzalayacaktı.

Ukrayna ve diğer Avrupa ülkeleri Trump yönetiminin dayattığı barış planına genel olarak karşı çıkıyor ve onun tutumunu değiştirmeye çalışıyor. Ancak Trump yönetiminin zorbalığı, buyurganlığı ve ABD’nin Rusya-Ukrayna çatışmasını umursamadan terk etme ihtimali, Ukrayna’yı ve Avrupalı müttefiklerini son derece zor bir duruma soktu. Trump yönetiminin barış planı uygulanana kadar elbette birçok iniş çıkış yaşayacak, ancak üç yıldır süren Rusya-Ukrayna savaşı, ABD’nin ihaneti ve desteğini çekmesi nedeniyle, nasıl olursa olsun, sonunda Rusya’nın büyük kazanan olmasına yol açacak.

Tek soru, Rusya’nın ne kadar kazanç sağlayacağı ve bunun ne kadar süreceği. Ukrayna krizinin kışkırtıcısı olan Amerika Birleşik Devletleri, başlangıçta Batı’ya tamamen yaklaşmaya çalışan Rusya’yı uzun süre manipüle edip kandırdı. Daha sonra NATO’nun doğuya doğru sürekli genişlemesini teşvik ederek Rusya-Avrupa gerilimini tırmandırdı. Son anda ise Rusya’nın askeri harekâtına karşı doğrudan müdahale etmeyeceğini açıkça belirterek, Rusya’yı “özel askeri operasyon” başlatmaya yöneltti veya kışkırttı. Bu durum her iki tarafı da “Avrupa versiyonu Afganistan Savaşı”na sürükledi ve karşılıklı güveni tüketti. Sonunda da Ukrayna’yı ve Avrupa’daki ortaklarını yüzüstü bıraktı.

ABD, Batı’nın lideri ve NATO’nun öncüsü olarak siyasi ahlakını yerle bir etti.

Doğu, Batı ve tüm dünya, Amerikan politikacılarının bencilliğini, acımasızlığını ve adaletsizliğini gözler önüne serdi.

Ve son gelişmeler, “Amerika güvenilmezdir, Amerika ile iş tutulmaz, Amerika’ya güvenilmez” şeklindeki yeni demir yasayı bir kez daha kanıtlamış oldu.

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Pahalgam terör saldırısı, Hindistan ve Pakistan yine kavgalı…

Avatar photo

Yayınlanma

İki gün önce, 22 Nisan’da, Başbakan Modi’nin Suudi Arabistan’da bulunduğu sıralarda Jammu ve Keşmir’deki turistik Pahalgam ‘da sivillere (turistlere) yönelik bir terör saldırısı gerçekleşti. 20’den fazla kişinin öldüğü ve çok sayıda kişinin yaralandığı bu saldırı nedeni ile Modi, iki günlük Arabistan ziyaretini yarıda keserek, 23 Nisan sabahı Delhi’ye acil dönüş yaptı. Aslında şimdi Modi’nin bu ziyaretini konuşuyor olabilirdik Ki Hindistan’ın istikrarlı bir şekilde stratejik, ekonomik ve güvenlik ortaklıkları kurduğu bir ülke olan Suudi Arabistan ziyareti önemliydi.

Neyse, saldırıya yönelik ilk değerlendirme şöyle olabilir: Hindistan’ın Başbakanı Suudi topraklarında iken Hindistan’da bir terör saldırısının olması anlamlı ki bu, Delhi’nin Güney Asya’da hala istikrarsızlaştırıcı kaldıraçlara sahip olduğunu, Keşmir sorununun hala yakıcı olduğunu hatırlatma çabası olarak anlamlandırılabilir. Ki bir de Amerika Başkan Yardımcısı Vance’in de saldırı günü Hindistan’da bulunduğunu atlamayalım. Ticaret ve savunmada Hindistan ve Amerika bağlarını derinleştirmeyi amaçlıyor ve bu, son yıllarda Washington’da iki partili ivme kazanan bir yörünge ki Yeni Delhi’nin Batı ile artan uyumu ayrıca hassas nokta…

Pahalgam saldırısı sonrası Hindistan alarmda… Hint yetkililer saldırıdan Pakistan’ı sorumlu tutarak, saldırıyı düzenleyenlerin Pakistan’dan geldiğini iddia etti. Ulusal basında çıkan haberlere göre, kısa süre sonra saldırının sorumluluğunu üstlenen, Leşker-i Tayyibe’nin bir kolu olan Direniş Cephesi isimli bir grup oldu. Hindistan cephesinde tepkisel ilk reaksiyon olarak, Pahalgam saldırısından yalnızca birkaç gün önce Pakistan’ın Kara Kuvvetleri Komutanı Syed Asım Munir’in “iki ulus teorisini açıkça öne süren ve Keşmir’i Pakistan’ın ‘şah damarı’ olarak niteleyen” konuşmasının, “terör vekillerine stratejik bir yeşil ışık gibi okunduğu” öne sürüldü.

Jammu ve Keşmir polisi Pahalgam terör saldırısına karışan terörist çizimlerini yayınladı. Buna göre, Leşker-i Tayyibe silahlı örgüte mensup üç kişinin (saldırıyı dört kişinin yaptığı söyleniyor) yer aldığı çizimlerde 2’sinin Pakistan uyruklu olduğu ifade ediliyor. Ayrıca, onlar hakkında paylaşılabilecek herhangi bir bilgi için ödül verileceğini belirtiyor.

Leşker-i Tayyibe, Hindistan kontrolündeki Keşmir’in Pakistan ile birleşmesi için mücadele eden Pakistan merkezli, ancak Pakistan’da yasaklı bir grup. Amerika tarafından terörist grup olarak listeleniyor ki 2019’da Pakistanlı yetkililerce tutuklanan lideri Hafız Said, Amerika’nın terörist listesinde bulunuyordu ve başına 10 milyon dolar ödül konmuştu. Bu kişi ayrıca Hindistan’ın da en çok aranan isimlerinden biriydi. Yeni Delhi, 166 kişinin öldüğü 2008 Mumbai saldırısı başta olmak üzere Keşmir ve Hindistan şehirlerindeki birçok ölümcül saldırıdan bu grubu sorumlu tutuyor.

Pahalgam saldırısı sonrası Delhi hızla vatandaşlarına Pakistan’a seyahat etmekten kaçınmalarını ve şu anda Pakistan’da bulunan vatandaşlarına da en kısa sürede Hindistan’a dönmelerini tavsiye etti. Ve saldırıdan sonraki gün, 23 Nisan, Delhi’de ardı ardına gelişmenin yaşandığı bir gün oldu: Pakistan ile ilişkilerini düşürdü, halk bağlantılarını azalttı, İndus Su Anlaşması’nı dondurdu, diplomatlar sınırdışı edildi, Pakistanlıların Hindistan’a girmesi engellendi (Hindistan vizesi olan ve Wagha Attari sınırından gelen Pakistanlılar bir hafta içinde ülkeyi terk etmek durumunda.) Ayrıca, Delhi’deki Pakistan Yüksek Komisyonu önünde protestolar yaşanırken İslamabad’daki Hindistan Yüksek Komisyonu önünde de misilleme amaçlı protestolar görüldü.

VE YENİ DELHİ HIZLA 5 KARAR ALDI:

  1. Indus su anlaşması askıya alındı.
  2. Diplomatik misyon gücü 30’a düşürüldü.
  3. Pakistanlı askeri diplomatlar istenmeyen kişi ilan edildi (Bu kişiler bir hafta içinde ülkeyi terk etmek durumunda.)
  4. Pakistan uyruklular için SAARC vizeleri iptal edildi. (Saarc Vizesi sahibi Pakistanlı vatandaşlar 48 saat içinde ülkeyi terk etmek durumunda. Ayrıca, Pakistanlı vatandaşlara yönelik tüm geçerli vizelerin 27 Nisan’dan itibaren iptal edildiğini açıkladı ki bunun bir istisnası, tıbbi vizeler 29 Nisan’da iptal edilecek.)
  5. Wagha Attari sınır kontrol noktası kapatıldı. (Hindistan’ın Attari sınırını kapattığını duyurmasından bir gün sonra Pakistan da Wagha sınırını Hindistan’dan sınır ötesi geçişlere istisnasız kapattığını duyurdu.)

PEKİ, BU DİPLOMATİK ADIMLAR NE ANLAMA GELİYOR?

INDUS SU ANTLAŞMASI’NIN ASKIDA OLMASI:

Bu, Hindistan’ın Pakistan’a su akışını hemen durdurduğu veya derhal durduracağı anlamına gelmeyebilir, ancak güçlü bir siyasi mesaj gönderiyor. Bu, temelde -anlaşma uyarınca söz konusu olan- hiçbir veri paylaşımının olmayacağı ve suyun paylaşılması zorunluluğunun olmayacağı anlamına geliyor. Pakistan’ın Punjab eyaleti sulama için İndus havzasından gelen suya büyük ölçüde bağımlı. Bu karar aslında gelecekte suyun durdurulabileceği veya azaltılabileceği korkusu ve belirsizliği yaratıyor. Kİ nehir suyu öyle göz açıp kapayıncaya kadar kapatılabilen bir musluk gibi değil, dolayısıyla bu şu an için Pakistan’a psikolojik korku yaratmak amaçlı.

SAARC VİZELERİNİN PAKİSTAN İÇİN İPTALİ:

Yeni Delhi’nin ifade ettiğine göre raporlar, yaklaşık 200 Pakistanlının SAARC vizeleri kullanarak Hindistan’a girdiğini, ancak şu anda hiçbir Hint’in aktif bir SAARC vizesi olmadığını gösteriyor. Bu hareket, tek taraflı bir tavizi sonlandırıyor ve giriş protokollerini sıkılaştırıyor.

DİPLOMATİK MİSYON GÜCÜNÜ 30’A DÜŞÜRME:

Hem Yeni Delhi hem de İslamabad’daki diplomatik varlığın 55’ten 30’a azaltılması kararı, Hindistan’ın bağları tamamen kesmeden angajmanı azalttığını gösteriyor. Gelecekteki görüşmeler için dar bir pencere açık bırakıyor Kİ bu, Hindistan için ancak yalnızca Pakistan’ın terörizme karşı görünür ve katı bir eylemde bulunması durumunda yapıcı iletişim olanağı sunacağı anlamına geliyor.

PAKİSTANLI SAVUNMA DANIŞMANLARININ İSTENMEYEN KİŞİ İLAN EDİLMESİ:

Pakistan’ın Hindistan’da görevlendirilen askeri, deniz ve hava ataşeleri istenmeyen kişi ilan edildi ve ayrılmaları için bir hafta süre tanındı. Bu aslında savunma düzeyindeki diyaloğu düşürmeyi amaçlayan büyük bir diplomatik aşağılama anlamına geliyor.

ATTARİ-WAGAH SINIR KAPISININ KAPATILMASI:

Pahalgam saldırısı sonrası tüm ticaret askıya alındı. Kapanış, ticaret ve sivil hareketliliğin ötesine uzanıyor gibi. Şimdi aklıma şöyle bir soru geldi: Wagah’taki sembolik törenler de askıya alınacak mı?..

Neyse, bu arada, tüm suçlamaları reddeden Pakistan da Hindistan adımlarına karşı aynen misillemede bulundu. VE Yeni Delhi’nin İndus Havzası’nda yasal olarak Pakistan’a ait suyun akışını durdurmaya ya da yönlendirmeye yönelik her türlü girişiminin “savaş nedeni” sayılacağını bildirdi.

INDUS ÖNEMLİ…

İndus Havzası, Asya’daki en büyük nehir havzalarından biri. Aslında dört ülkenin -Çin, Hindistan, Pakistan, Afganistan- paylaştığı İndus sularının kullanımında Hindistan ile Pakistan arasında sorun yaşanıyor. Ki İndus suları sorunsalının temel dayanağı bu ikilinin Keşmir sorunu. Keşmir’in Hindistan kontrolündeki kısmı Jammu ve Keşmir stratejik bir konumda, İndus Nehir Sistemi kollarının çoğu buradan doğar. Kİ bunun doğal anlamı, Keşmir’de egemenliği olan devlet, İndus Sistemi’nin suları üzerinde kontrol sahibi olur.

İndus Havzası’nda geliştirilen sulama sisteminin büyük bir bölümü Punjab’da yer alır ve burası da Doğu Punjab, Hindistan ve Batı Punjab, Pakistan olarak bölünmüş durumda. Ve bu bölünmüşlük Punjab’ın sulama altyapısını da Hindistan sınırlarında nehrin yukarısındaki su akışını kontrol eden yapılar ile Pakistan sınırları içinde kalan ve nehrin aşağısında bulunan bağımlı kanalları da bölmüş durumda. Yani Hindistan “yukarı kıyıdaş ülke” veya memba ülkesi konumunda. Böylelikle “aşağı kıyıdaş ülke” veya mansap ülkesi konumunda kalan Pakistan, sulama sistemleri açısından dezavantajlı bir konumda. Ve Pakistan ekonomisinin yüzde 20’si İndus Nehri çevresindeki faaliyetlere bağımlı. Yeni Delhi’nin hidroelektrik potansiyeli çerçevesinde, Jammu ve Keşmir de dahil Hindistan’ın kuzey bölgesine hizmet veren İndus Havzası, Brahmaputra’dan sonra ikinci sırada. 19 Eylül 1960 tarihinde imzalanan “İndus Suları Anlaşması” uyarınca nehrin doğu kolları -Sutlej, Beas, Ravi- Hindistan’ın, batı kolları -İndus, Jhelum, Çenab- ise Pakistan’ın kullanımında.

ANCAK İkili arasında bu sınıraşan su konusu her Keşmir sorunu patlak verdiğinde bir soruna dönüşüyor. Su sorunu tek başına doğrudan bir sıcak savaşa yol açmaz ama Keşmir sorunu başta olmak üzere beslendiği diğer sorunlar tırmandığı zaman istisnasız bir silaha dönüşüyor… Kİ Bu da ikili arasında her zaman çatışma riski barındırıyor…

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English