Ortadoğu
“Lübnan’da ateşkes” iddialarının perde arkası

İsrail ve Hizbullah’ın mevcut pozisyonları ateşkesi imkânsız kılıyor. İsrail ordusunun ve ABD’nin baskısıyla Netanyahu’nun şartlarını yumuşatması ateşkesin kapısını aralayabilir… Ancak İsrail’in sicili anlaşmaya onay verip sonra geri adım atma ya da sahada yeni gerçekler yaratma örnekleriyle dolu.
5 Kasım seçimlerine günler kala Orta Doğu’da büyük bir dış politika başarısı arayışında olan ABD, Gazze için ateşkes ve esir takası görüşmelerinden umduğunu bulamayınca Lübnan’a yöneldi. ABD Başkanı Joe Biden’ın Kıdemli Danışmanı Amos Hochstein, İsrail-Hizbullah ateşkesi için dün Lübnanlı yetkililere sunduğu teklifi bugün İsrail’le görüşecek.
Washington yönetimi bu hafta başında Gazze’de geçici ateşkes ve kısmi esir takası teklifini taraflarla görüştü. Doha’da yapılan iki gün süren müzakerelerin ardından görüşmeler ilerleme kaydedemeden dağıldı. Hamas, İsrailli rehineleri serbest bırakmak için kalıcı ateşkes ve işgalin sonlandırılması şartlarından geri adım atmadı.
5 Kasım seçimlerinde Demokratların elini güçlendirecek başarıyı Gazze cephesinde elde edemeyen Biden yönetimi, vakit kaybetmeden yönünü Lübnan’a döndü. Daha önce “Lübnan’da barış için Gazze’de ateşkes” sağlanması gerektiği yönündeki kanaatini bir kenara bırakan ABD, bu kez “Lübnan’daki olası bir anlaşmanın Gazze’de Hamas’ı ateşkese zorlayacağı” beklentisiyle son bir hamle için Hochstein’ı bölgeye gönderdi.
Hochstein’ın Lübnanlı yetkililerle temaslarından önce İsrail ordusu tarafından sızdırılan “Lübnan’daki hedeflere büyük ölçüde ulaşıldığı” yönündeki haberler, ABD’nin son girişiminin İsrail güvenlik teşkilatı ile eşgüdüm halinde ilerlediğini gösteriyor. Nitekim İsrail ordusunun bu sızıntısından bir gün sonra İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu güvenlik toplantısı düzenledi. Toplantıya Netanyahu dışında Stratejik İşler Bakanı Ron Dermer, Savunma Bakanı Yoav Gallant, Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi, Mossad Direktörü David Barnea ve Şin Bet Başkanı Ronen Bar katıldı.
İsrail’in şartları
İsrail basının aktardığına göre Gallant, toplantıda Hizbullah’ın roket ve füze kapasitesinin yüzde 80 oranında imha edildiği söylerken Halevi, çatışmaların müzakere yoluyla sona erdirilmesini “şiddetle tavsiye etti” ve Gazze’de devam eden çatışmalardan ayrı bir süreçte Lübnan’da bir anlaşmaya varılmasının şu anda mümkün olduğunu iddia etti.
Haberlerde, Dermer ekibinin güvenlik birimleri ve Dışişleri Bakanlığı’nın da katkılarıyla hazırladığı ateşkes şartlarının şunlar olduğu belirtildi:
-Hizbullah’ın Litani Nehri’nin kuzeyine çekilmesini öngören 1701 sayılı BM Kararı genişletilecek.
-Lübnan Ordusu sınırda yoğun bir şekilde konuşlandırılacak.
-Üzerinde anlaşmaya varılan şartlar sahada uluslararası gözetim mekanizmalarıyla denetlenecek.
-“Ortadan kaldırılması gereken tehditler” olması halinde İsrail ordusuna Lünan’da operasyon garantisi verilecek.
– Hizbullah’ın gelecekte yeniden silahlanması önlenecek.
– Anlaşmanın sonuçlandırılması için 60 günlük bir ateşkes ilan edilecek.
Lübnanlı yetkililere iletine teklif
İsrail basınında dün çıkan haberler ise Netanyahu’nun bu şartları temel alan bir ateşkese olumlu baktığı yönünde. Ancak Netanyahu’nun koalisyon ortaklarından gelecek tepkiler üzerine geri adım atmayacağı net değil.
Yine de Netanyahu’nun kendi şartlarında ateşkese ikna olduğu yönündeki haberler İsrail basınına sızdırıldığı saatlerde Hochstein, Lübnanlı yetkililere ABD’nin ateşkes teklifini iletiyordu. Telefon görüşmesinden sonra Lübnan Başbakanı Necib Mikati, önümüzdeki günler ya da saatlerde İsrail ile Hizbullah arasında ateşkes sağlanabileceğini söyledi. Mikati, “Telefon görüşmesinden önce 5 Kasım tarihi öncesinde bir ateşkesin olabileceğini beklemiyordum” dedi.
Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri ise Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada Hochstein ile İsrail’in saldırılarını durdurmaya yönelik mutabakata vardıklarını söyledi. Berri, mutabakatın BMGK’nin 1701 sayısı karar metninde değişiklik içermediğini belirtti, “1701 sayılı kararın metnini değiştirmeye niyetimiz yok, yazılanlar yazılmıştır, tek bir harfini dahi değiştirmeye niyetimiz yok” ifadelerini kullandı.
Ateşkes, ordunun konuşlandırılması ve 1701 sayılı kararın uygulanmasına ilişkin tüm hususların yerine getirildiğini aktaran Berri, bu konular hakkında Hockstein’ın Netanyahu ile anlaşmaya varmasını beklediklerini belirtti. Lübnan’ın “Hockstein Netanyahu ile bir anlaşmaya varır varmaz, söz konusu anlaşmaya uymaya hazır olduğunu” vurgulayan Berri, “Top artık Netanyahu’nun kalesinde” dedi.
Hochstein’ın teklifinin taslağı
Öte yandan İsrail basını, Hochstein tarafından yazılan anlaşmanın taslağı olduğu öne sürülen bir belge paylaştı. Belge, Hochstein ve Brett McGurk’ün İsrail’e gelmelerinden saatler önce yayınlandı. İsrail devlet televizyonu KAN’a sızdırılan taslağa göre teklif, İsrail güçlerine “İsrail’e yönelik yakın tehditlere karşı meşru müdafaa kapsamında” Hizbullah’ı hedef alma hakkı tanıyor ve savaş uçaklarının “istihbarat, gözetleme ve keşif” amacıyla Lübnan üzerinde uçma izni veriyor.
Financial Times (FT) de yer alan habere göre ABD’li yetkililer belgenin gerçek olduğunu doğruladı ancak sızdırılan taslak üzerinde yeni düzenlemeler yapıldığı konusunda da uyarıda bulundu. Ulusal Güvenlik Konseyi sözcüsü Sean Savett, “Ortada dolaşan çok sayıda rapor ve taslak var. Bunlar müzakerelerin mevcut durumunu yansıtmıyor” dedi.
Lübnan hükümetinin düşüncelerini bilen kaynaklar taslağın “hala kabul edilemez” olduğunu, zira ek maddelerin İsrail’e Lübnan’a “kendini savunma” gerekçesiyle egemenliğini ihlal etme hakkı verdiğine dikkat çekti. Bir kaynak “İsrail güney ve hava sahası üzerinde kontrol iddia edemez” dedi. İkinci bir kaynak ise taslağın yazıldığı haliyle “uygulanabilir olmadığını” ancak daha sonraki müzakereler için bir temel oluşturabileceğini söyledi.
Taslak önerinin şartlarına göre ABD, uluslararası bir “izleme ve yaptırım mekanizmasının” başkanı olarak ilk iki aylık geçiş dönemi de dahil anlaşmanın uygulanmasının denetlenmesinde büyük bir role sahip olacak. Plan kapsamında Lübnan Silahlı Kuvvetleri (LAF) güneye konuşlanacak ve bölgedeki mevcut BM barış gücüyle birlikte çalışacak. İlk 60 günlük süre zarfında Lübnan, “güney Lübnan’daki tüm devlet dışı silahlı grupların tüm askeri varlıklarını, silahlarını ve altyapılarını sökmek ve bunlara el koymakla” yükümlü olacak.
İsrail, bir anlaşmaya varılmasının ardından “en fazla” yedi gün içinde askerlerini Lübnan’ın güneyinden aşamalı olarak çekecek.
Lübnanlı yetkililerin “Bir satırı bile değişmeyecek” dediği 1701 sayılı BMGK kararı Hizbullah’ın Lübnan’ın İsrail ile olan güney sınırından çekilmesini ve İsrail’in Lübnan hava sahasındaki uçuşlarına son vermesini öngörüyor.
Taslak metin üzerinde değişik yapıldığı belirtilse de bu değişikliklerin neyi içerdiği tam olarak bilinmiyor.
Hizbullah’ın mevcut pozisyonu
Ancak Hizbullah’ın bugün Al-Akbar gazetesinde yayınlanan duruşuyla ilgili habere göre, özetle; “Hizbullah hiçbir koşulda 1701 sayılı kararın hükümlerinde veya uygulama mekanizmalarında herhangi bir değişikliği kabul etmeyecektir; başlangıçta 1701 sayılı kararda planlandığı gibi uluslararası güçlerin veya Lübnan Silahlı Kuvvetlerinin sayısının artırılmasına itiraz edilmesi. Ancak Hizbullah, uluslararası güçlere herhangi bir yeni ülkenin eklenmesini reddediyor.”
“Hizbullah Amerikan tutumunda değişimler yaşanacağına dair bir beklenti içinde değil. Bu yüzden Amerikalıların sızdırdığı her şeyi sakin bir şekilde ele alıyor ve düşmanın savaşı daha uzun süre devam ettirmek istediğine inanıyor. Bu da direnişin, daha fazla İsrail saldırısına karşı hazırlıklı olmasını, işgalci güçlere karşı iyi hazırlanarak saldırı hedeflerini boşa çıkarma hazırlığını yapmasını gerektiriyor.”
“Hizbullah, Lübnan’da veya yurtdışında hiçbir tarafa Lübnan Cephesi ile Gazze Cephesi arasındaki bağlantıyı koparmayı kabul etme taahhüdünde bulunmamıştır.”
İsrail’in Lübnan’da kayıpları artarken saldırıları Hizbullah’ı aşıyor
“Hizbullah, tüm Lübnanlıların direniş silahının kimseyle müzakere edilmeyeceğini ve bu savaştan sonra direnişin zorunlu bir seçenek olduğunu ve Hizbullah’ın bunu korumak için elinden geleceğini yapacağını anlamasını ummaktadır.”
İsrail’in “ateşkes” oyunu
Özetle; sızırılan ABD taslağı ile İsrail’in ateşkes şartları arasında neredeyse hiçbir fark bulunmuyor. Taslak metinde değişiklik yapıldığı iddia ediliyor. Ancak o değişikliklerin Hizbullah’ın kabul edebileceği nitelikte olması için İsrail’in Lübnan’ın güneyinde operasyon yetkisi ile hava sahasında uçuş hakkı gibi uç taleplerinden vazgeçmesi gerekiyor. İsrail’in dayattığı bu şartlarında geri adım atması durumunda İsrail hükümeti içindeki aşırı sağcıların tepkisi kaçınılmaz.
Tüm bu farklılıklara rağmen bir anlaşmaya varılsa bile bu, İsrail’in anlaşmaya onay verip sonra geri adım atmayacağı anlamına gelmiyor.
Eylül sonunda ABD, İsrail ve Lünan’ın desteğini aldığına inandıktan sonra 14 günlük bir ateşkes girişimini açıklamış ancak İsrail’in iki gün sonra Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ı öldürmesiyle rafa kalkmıştı. Benzer senaryolar Gazze’deki ateşkes sürecinde de yaşandı.
İsrail Başbakanı, 5 Kasım seçimlerine günler kala ABD’den ve İsrail ordusundan gelen baskıları dizginlemek için ateşkes teklifine olumlu yaklaşmış olabilir. Ancak müzakerelerden herhangi bir sonuç çıkmama, çıksa bile sahada uygulamama ihtimali yüksel.
Ayrıca Washington da Netanyahu’nun bu U dönüşlerinden mustarip. Ancak yine de seçimle günler kala, her ne kadar uygulanmayacak olsa da bir ateşkes ilanı ya da en azından ilanına yaklaşıldığını duyurma ve böylece başarısızlıklarla dolu bölge politikasında bir “zafer” kazanarak sandığa gitme peşinde.
Ortadoğu
Trump’ın vurmakla tehdit ettiği “Kazma Dağı” neresi ve önemi ne?

ABD Başkanı Donald Trump, Oval Ofis’te yaptığı açıklamada İran’ın “Kazma Dağı” olarak bilinen yer altı nükleer tesisini yakında çok şiddetli şekilde vurabileceklerini söyledi. İran’da Kuh-i Kolang Gaz La adıyla tanınan kompleks, Natanz zenginleştirme sahasının güneyinde ve dağın yaklaşık 328 fit altında kuruldu. Bilim ve Uluslararası Güvenlik Enstitüsü (ISIS) değerlendirmelerine göre henüz faal olmayan tesis, uranyum zenginleştirme programlarına ev sahipliği yapacak büyüklükte.
ABD yönetimi İran’a yönelik olası askeri adımları değerlendirirken, Başkan Donald Trump’ın “Kazma Dağı” olarak adlandırılan yer altı nükleer tesisini bombalama tehdidi dikkatleri yeniden bu bölgeye çevirdi.
Trump, salı günü Oval Ofis’te gazetecilere yaptığı açıklamada ilgili sahadaki hedeflere değindi. Bu bölgeyi yakında ve çok şiddetli vurabileceklerini dile getiren Trump, şu ifadeleri kullandı:
“O bölgeyi büyük ihtimalle çok yakında vuracağız. Bu konuda yapabilecekleri hiçbir şey yok. Normalde bunu söylemezdim. Bir şey yapabileceklerini düşünseydim bunu asla dile getirmezdim. Ancak o bölgeyi çok yakında ve son derece şiddetli şekilde vuracağız.”
Dağın 328 fit altında inşa edilen tesis
İran’da Kuh-i Kolang Gaz La adıyla bilinen Kazma Dağı, ülkenin Natanz nükleer zenginleştirme sahasının güneyinde yer alıyor.
Bilim ve Uluslararası Güvenlik Enstitüsünün (ISIS) verilerine göre yer altı kompleksi, deniz seviyesinden 5 bin fitten fazla yükseklikteki dağın yaklaşık 328 fit altında yer alıyor.
İran, Natanz’daki yer üstü santrifüj tesisinin 2020 yılında meydana gelen bir patlamada tahrip olmasının ardından aynı yıl bu sahada kazı çalışmalarına başladı.
Söz konusu kompleks, ABD ordusunun 2025 yılında Natanz, Fordo ve İsfahan’daki ana nükleer tesisleri hedef alan Gece Yarısı Balyozu Harekâtı (Operation Midnight Hammer) sırasında vurulmadı.
Saldırının ardından inşaat çalışmaları devam etti ve hız kazandı. Bu durum Kazma Dağı’nı, askeri harekâtın ardından büyük ölçüde zarar görmeden kalan az sayıdaki ana yer altı nükleer sahadan biri haline getirdi.
Tesisin kapasitesi
Tesisin henüz faal duruma geçmediği değerlendiriliyor. Bununla birlikte ISIS tarafından yapılan uydu görüntüsü analizleri, Tahran yönetiminin karar alması halinde yer altı kompleksinin uranyum zenginleştirme ve nükleer silah programlarına ev sahipliği yapabilecek genişlikte olduğunu gösteriyor.
Enstitü, mevcut durumda tesiste bu tür faaliyetlerin yürütüldüğüne dair bir kanıt bulunmadığını kaydediyor.
ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, Senato Tahsisat Komisyonu’nda düzenlenen oturumda milletvekillerinin tesise ilişkin sorularını yanıtladı.
ABD ordusunun derine gömülü hedefleri vurma kabiliyetine sahip olduğunu vurgulayan Hegseth, şu değerlendirmede bulundu:
“Kabiliyetlerimizin birçoğu gizli tutuluyor. Ancak bu dünyada Tanrı’nın yeşil yeryüzündeki herhangi bir noktaya ulaşabilecek bir güç varsa o da dünyanın en güçlü ordusu olan ABD ordusudur. Her şey seçenekler ve tercihlerle ilgilidir.”
Wall Street Journal’ın haberine göre İsrail istihbaratı, İran’ın geçen yıl Kazma Dağı’nın derinliklerindeki tünellere uranyum zenginleştirme santrifüjleri taşıdığına dair kanıtları ABD’li yetkililere sundu.
İsrail makamları bu tespitleri, 2025 yılının haziran ayında gerçekleşen ve İran’ın üç ana nükleer sahasının hedef alındığı 12 gün süren ortak ABD-İsrail saldırılarının bir parçası olan Gece Yarısı Balyozu Harekâtı sonrasında elde ettiğini iletti.
Ortadoğu
Trump, Suudi Arabistan’la 30 yıllık nükleer anlaşmayı onayladı

ABD Başkanı Donald Trump, Suudi Arabistan’la atom enerjisi alanında 30 yıl sürecek ve değeri onlarca milyar doları bulan işbirliği anlaşmasını onayladı. Associated Press’in konuya vakıf iki kaynağa dayandırdığı habere göre anlaşma, Riyad’ın kendi topraklarında uranyum zenginleştirme kabiliyeti kazanmasının önünü açabilecek hükümler içeriyor.
ABD Başkanı Donald Trump, Suudi Arabistan ile nükleer enerji alanında hazırlanan ve Riyad’ın kendi imkanlarıyla uranyum zenginleştirmesinin önünü açabilecek bir işbirliği anlaşmasını onayladı.
Associated Press’e konuşan ve Trump yönetiminin kararına vakıf iki kaynak, anlaşmanın 30 yılı kapsadığını ve onlarca milyar dolar değerinde olduğunu aktardı.
The Wall Street Journal’ın ABD’li yetkililere dayandırdığı habere göre belge, Amerikalı şirketlerin Suudi Arabistan’da nükleer tesisler inşa etmesini öngörüyor.
Projenin muhtemel katılımcılarından biri olan Westinghouse şirketinin, her biri yaklaşık 1100 megavat gücünde AP1000 reaktörleri tedarik edebileceği belirtiliyor.
Anlaşmanın en çok tartışma yaratan başlığını, Suudi Arabistan topraklarında bir uranyum zenginleştirme tesisinin kurulması ihtimali oluşturuyor.
Tesisin, hassas zenginleştirme teknolojilerinin ABD denetiminde kalacağı bir modelle inşa edilebileceği kaydediliyor.
Trump yönetimi temsilcileri, bu yaklaşımın nükleer programın askeri amaçlarla kullanılmasını engelleyeceğini savunuyor.
Mutabakat ABD’de şimdiden tepkiyle karşılandı. Associated Press’in görüşlerine başvurduğu Amerikalı milletvekilleri ve uzmanlar, anlaşmanın Ortadoğu’da nükleer teknolojilerin yayılmasını tırmandırabileceği uyarısında bulunuyor.
Suudi Arabistan’a uranyum zenginleştirme teknolojilerini geliştirme hakkı verilmesinin bölgedeki diğer ülkeler için bir emsal teşkil edebileceği ifade ediliyor. Silah Kontrol Derneği Temsilcisi Kelsey Davenport, kişiselleştirilmiş güvence anlaşmaları oluşturmanın tehlikeli bir emsal yaratabileceğini vurguladı.
Riyad yönetimi ise nükleer tesislerde kapsamlı denetimleri öngören Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının (UAEA) Ek Protokolü’nü imzalamayı reddetti.
Süreç, Suudi Arabistan’ın, nükleer silaha sahip tek Müslüman çoğunluklu ülke konumundaki Pakistan ile yürüttüğü askeri işbirliği nedeniyle daha da karmaşık bir boyut kazanıyor.
İki ülke arasında imzalanan savunma anlaşmasının ardından Pakistan Savunma Bakanı Havaca Muhammed Asıf, ülkesinin nükleer kapasitesinin Suudi Arabistan’ı korumak için kullanılabileceğini açıkladı.
Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (NPT) ve UAEA üyesi kalmayı sürdüren Suudi Arabistan, uzun yıllardır tam nükleer döngü geliştirme hakkını savunuyordu.
Krallığın Veliaht Prensi Muhammed bin Selman 2018 yılında yaptığı açıklamada, İran’ın nükleer silah geliştirmesi halinde Riyad’ın da aynı adımı atmaya çalışacağını ifade etmişti.
Washington yönetimi geçmişte nükleer işbirliklerinde daha sert bir tutum izliyordu.
ABD, 2009 yılında Birleşik Arap Emirlikleri ile bir nükleer anlaşma imzalamış, ancak Abu Dabi yönetimi kendi imkanlarıyla uranyum zenginleştirme ve nükleer yakıtı yeniden işleme haklarından feragat etmişti.
Ortadoğu
ABD ordusu Ortadoğu’da iki cepheli baskıyla karşı karşıya

Yemen kuvvetlerinin Suudi Arabistan’a yönelik deniz ablukası kararı, Washington yönetimi üzerinde İran ile yaşanan gerilimin ardından ikinci bir askeri cephe baskısı oluşturuyor. Reuters’a konuşan ABD’li mevcut ve eski yetkililer, Kızıldeniz’deki ticari seyrüseferin korunmasının halihazırda Körfez bölgesinde yoğunlaşan donanma ve hava unsurlarının bölünmesine yol açacağını ifade ediyor.
ABD’li mevcut ve eski yetkililer, Yemen Kuvvetleri tarafından Kızıldeniz’de Suudi Arabistan’a uygulanacak bir deniz ablukasının, İran ile devam eden gerilimin kapsamını genişletebileceğini ve halihazırda Tahran’ın bölgedeki eylemlerini engellemeye odaklanan ABD ordusu üzerinde ek baskı oluşturacağını bildirdi.
Yemen yönetimi, Suudi Arabistan’ın ülkeye uyguladığı ablukaya yanıt olarak Suudi limanlarında gemilerin yük yüklemesine veya boşaltmasına izin verilmeyeceğini duyurdu.
Bu gelişmenin Suudi Arabistan’ın petrol ihracatını aksatabileceği ve küresel ham petrol arzının yüzde 7’lik ek bir kısmını kesintiye uğratabileceği belirtiliyor.
ABD kuvvetlerine ev sahipliği yapan Suudi Arabistan şu ana kadar Washington’dan resmi bir askeri yardım talebinde bulunmadı.
Ancak ABD Başkanı Donald Trump, küresel ticaret açısından kritik bir geçiş noktası olan Kızıldeniz’deki seyrüseferin engellenmesine yönelik her türlü adıma ABD’nin müdahale edebileceğini söyledi.
Gazetecilere açıklama yapan Trump, “Böyle bir şey gerçekleşirse bununla ilgileniriz. Bunu daha önce Yemen ile yaptık” dedi.
Askeri kaynakların bölünmesi riski
Reuters haber ajansına konuşan ABD’li yetkililere göre askeri açıdan durum karmaşık bir nitelik taşıyor. Suudi Arabistan ve ABD’nin geçmişteki bombardıman hatlarına karşı koyan Yemen kuvvetleri, tecrübeli ve hızlı hareket edebilen savaşçılar olarak değerlendiriliyor.
ABD’li yetkililer, bu güce karşı yürütülecek operasyonların, İran ile mücadeleye ve ABD’nin Körfez’deki İran limanlarına uyguladığı ablukayı sürdürmeye ayrılmış kaynakları tüketeceğini vurguluyor.
Eski Pentagon yetkilisi ve Middle East Institute uzmanı Jason Campbell, “Bölgedeki hatırı sayılır büyüklükteki kaynaklarınızı iki aktif cephe arasında bölmek zorunda kalacaksınız” değerlendirmesinde bulundu.
Campbell, Kızıldeniz’deki tehditle mücadelenin, ABD savaş gemilerinin Körfez’den Yemen’e yakın bölgelere kaydırılmasını ve füze savunma operasyonlarına tahsis edilmesini gerektirebileceğini aktardı.
Yemen’in denkleme dahil olma ihtimali, Trump’ın başlangıçta “İran’ı teslim olmaya zorlayacak odaklanmış bir bombardıman harekâtı” olarak tanımladığı sürecin evrim geçirdiğini gösteriyor.
ABD donanma gemilerinin ve uçaklarının Yemen’e ait insansız hava araçları ile füzeleri düşürmeye başlaması halinde, uzmanların dikkat çektiği mühimmat ve hava savunma füzesi stoklarındaki azalmanın daha da derinleşebileceği kaydediliyor.
Trump’ın ilk başkanlık döneminde ABD Savunma Bakan Yardımcılığı görevini yürüten Michael Mulroy, “Yemenliler geçmişte Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı’nda seyrüseferi engelleme kapasitelerini ve kararlılıklarını defalarca kanıtladılar” dedi.
Eski ABD Başkanı Joe Biden döneminde Kızıldeniz ticaret yolunu açık tutmak amacıyla Yemen’deki hedeflere hava saldırıları düzenlenmişti.
Trump ise geçen yıl Gazze’ye destek amacıyla ticari ve askeri gemilere ateş açan Yemen güçlerine yönelik bombardımanları artırmıştı. Uzmanlar, her iki harekâtın da Yemen’in deniz trafiğini tehdit etme imkânlarını tamamen ortadan kaldıramadığını belirtiyor.
Geçen yıl iki ay süren operasyonlar; iki uçak gemisi, çok sayıda savaş gemisi, savaş uçakları ve B-2 stealth bombardıman uçakları dahil olmak üzere büyük bir ABD ateş gücü gerektirmişti.
Yetkililer, ABD ordusunun yüksek bütçesine rağmen kaynak sınırlarıyla karşı karşıya kaldığını, Yemen’de ihtiyaç duyulacak sistemlerin çoğunun halihazırda İran’a karşı kullanıldığını ifade ediyor.
Bir ABD’li yetkili, bazı savaş gemilerinin önce Karayipler’de, ardından Ortadoğu’da yürütülen yoğun operasyonlar nedeniyle denizde normalden daha uzun süre kaldığını belirterek “Şimdiden çok meşgulüz” dedi. Uzayan görev sürelerinin personel üzerinde baskı oluşturduğu ve gemilerin bakım için limanlara dönmesi gerektiği vurgulanıyor.
Bölgedeki askeri varlık
Halen Ortadoğu’da ABD Donanmasına ait 20’den fazla savaş gemisi ve yüzlerce askeri uçak görev yapıyor. İkinci bir ABD’li yetkili, İran ile yaşanan çatışmaya destek olmak üzere bölgeye ek kuvvetlerin sevk edildiğini bildirdi.
Bu durumun, Yemen yakınlarında yürütülecek ve büyük deniz ile hava kaynakları gerektirecek bir operasyona ayrılacak imkânları kısıtladığı aktarılıyor.
Ayrıca Yemen’in geçen yıldan bu yana değişmiş olabilecek askeri kapasitesini tespit etme ihtiyacı nedeniyle istihbarat kaynaklarının da başka yöne kaydırılacağı ifade ediliyor.
Center for Strategic and International Studies bünyesinde çalışan emekli deniz piyadesi Albay Mark Cancian da Kızıldeniz’de ikinci bir cephe açılmasının ABD deniz kuvvetleri üzerinde ağır bir yük oluşturacağını doğruladı.
Yemen Silahlı Kuvvetleri, Suudi Arabistan’a yönelik deniz ablukasının yürürlüğe girdiğini duyurarak bu adımın meşru bir karşılık olduğunu açıkladı.
Yapılan açıklamada, ablukaya karşı abluka ve tırmanmaya karşı tırmanma ilkesinin uygulanacağı, gelecek aşamadaki tüm seçeneklere hazır olunduğu belirtildi. Ayrıca Yemen halkına genel seferberliği sürdürme ve cepheleri destekleme çağrısı yapıldı.
Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyon güçleri, 9 Ağustos 2016 tarihinde Yemen hava sahasına genel abluka uygulayarak ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 80’ine (yaklaşık 20 milyon kişi) hizmet veren ana ulaşım noktası durumundaki Sana Havalimanı’nı ticari uçuşlara kapatmıştı.
Görüş2 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Diplomasi2 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Amerika2 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Asya2 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Görüş2 hafta önceTahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?
Diplomasi1 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Diplomasi2 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti
Diplomasi2 hafta önceAnkara’daki NATO zirvesinde hangi silah anlaşmaları yapıldı?












