Bizi Takip Edin

Avrupa

Macaristan AB fonları için anayasayı değiştiriyor

Yayınlanma

Macaristan’da iktidardaki Tisza partisi lideri Başbakan Péter Magyar öncülüğünde hazırlanan ve Cumhurbaşkanı Tamás Sulyok’un yetkilerini sonlandıran 17. Anayasa Değişikliği paketi Ulusal Meclis’te kabul edildi. Viktor Orbán döneminin devlet kurumlarını tasfiye etmeyi ve yolsuzlukla mücadeleyi amaçlayan reform, Avrupa Birliği’nin dondurduğu fonları serbest bırakması için kritik bir adım.

Macaristan’da nisan ayında yapılan parlamento seçimleriyle 16 yıllık Viktor Orbán ve Fidesz iktidarının sona ermesinin ardından, Başbakan Péter Magyar liderliğindeki yeni hükümet anayasal sistemi dönüştürmek için adımlarını hızlandırdı.

Macaristan Ulusal Meclisi, 13 Temmuz cumartesi günü yapılan oylamada, Orbán döneminde kurulan devlet mekanizmasını tasfiye etmeyi ve yolsuzluğu önlemeyi amaçlayan “Ateşle Temizlik” (Tűzzel tisztítás) kampanyası kapsamında hazırlanan 17. Anayasa Değişikliği paketini kabul etti.

Meclisteki oylamada 139 milletvekili kabul, 6 milletvekili ret oyu verirken, 54 milletvekili oylamaya katılmadı.

Cumhurbaşkanı Tamás Sulyok’un 17 Temmuz çarşamba gününe kadar önündeki anayasa değişikliğini imzalaması ya da veto etmesi gerekiyor.

Değişiklik, doğrudan cumhurbaşkanının görev süresini de sonlandırıyor. Parlamento tarafından gizli oyla seçilen ve resmi olarak siyasi tarafsızlığı bulunan cumhurbaşkanı için Başbakan Magyar, “Orbán’ın kuklası” nitelemesini yaparak Sulyok’un tarafsız bir lider olmadığını belirtiyor.

Magyar oylama öncesinde yaptığı açıklamada, “Bu anayasayı değiştirmemek Macar milletine ihanet olurdu. Halk, Tisza’ya bu sistemi tasfiye etme yetkisi verdi” ifadesini kullandı.

Tisza hükümeti, bu değişikliğin ardından yeni bir anayasa taslağı hazırlayarak 2027 yılının yaz aylarında ulusal referanduma sunmayı planlıyor.

Cumhurbaşkanı Sulyok değişikliğe karşı çıkıyor

Yürürlükteki Macaristan Anayasası’na göre cumhurbaşkanı yalnızca anayasayı veya yasaları kasten ihlal ettiği ya da suç işlediği iddiasıyla parlamento tarafından başlatılan ve nihai kararı Anayasa Mahkemesinin verdiği bir azil süreciyle görevden alınabiliyor.

Yeni kabul edilen 17. Anayasa Değişikliği ise mevcut cumhurbaşkanının yetkilerini derhal sonlandırırken, parlamentoya 30 gün içinde “yeni anayasa yürürlüğe girene kadar en fazla beş yıl süreyle görev yapacak” yeni bir cumhurbaşkanı seçme yetkisi tanıyor.

Cumhurbaşkanı Sulyok’un yasayı beş gün içinde imzalamayı reddetmesi veya veto etmesi durumunda değişiklik otomatik olarak yürürlüğe girecek ve parlamento, cumhurbaşkanına anayasal yükümlülüklerini yerine getirmediği gerekçesiyle azil süreci başlatabilecek.

Daha önce görevinden kendi isteğiyle istifa etmeyeceğini defalarca açıklayan Sulyok, 17. Anayasa Değişikliği’ni “anayasaya aykırı” olarak nitelendirdi ve bu düzenlemenin cumhurbaşkanlığı makamını değil, doğrudan kendisini hedef aldığını belirtti.

Cumhurbaşkanlığı makamının resmi sosyal medya hesabından yapılan açıklamada, “Devlet başkanı, cumhurbaşkanlığı yetkilerine hile, tehdit veya başka yollarla müdahale etmeye yönelik her türlü girişimin, yürütme organı temsilcileri tarafından anayasal düzenin ciddi bir ihlali olduğunu kuvvetle vurgulamaktadır” ifadesine yer verildi.

Sulyok, temmuz ayı başında Avrupa Konseyi Venedik Komisyonuna başvurarak değişikliğin hukukun üstünlüğü ve güçler ayrılığı ilkelerine uygunluğunun incelenmesini talep etti.

Macaristan Anayasa Mahkemesine de başvuran Sulyok, Tisza partisinin meclis çoğunluğunu kullanarak gelecekte genel düzenlemeler yerine kişiye özel durumları hedef alan başka değişiklikler de yapabileceği uyarısında bulundu.

Ancak Anayasa Mahkemesindeki yedi yargıcın davadan çekilmesi üzerine Mahkeme Başkanı Péter Polt konuyu gündemden çıkardı.

Yargı ve meclis üyeliklerine yeni sınırlar getirildi

Kabul edilen 17. Anayasa Değişikliği sadece cumhurbaşkanlığı makamını değil, yüksek yargı organlarını da kapsıyor. Değişiklikle Anayasa Mahkemesi üyelerinin görev süresi 12 yıldan dokuz yıla indirilirken, yargıçlar için 70 yaş sınırı getiriliyor.

Ulusal Yargı Ofisi Başkanı ile Yargıtay Başkanı’nın görev süreleri de dokuz yıldan altı yıla düşürülüyor. Ayrıca, usulsüz kullanılan kamu fonlarını tespit edip devlet hazinesine geri kazandırmak amacıyla “Devlet Varlıklarını Koruma ve İade Ulusal Ofisi” adıyla yeni bir kurum oluşturuluyor.

Değişikliğin en çok tartışılan maddelerinden biri de milletvekillerinin toplam görev süresinin 12 yılla (üç parlamento dönemi) sınırlandırılması oldu.

Telex’in analizine göre, bu kuralın bir sonraki seçimlerde uygulanması halinde Orbán koalisyonu meclis grubunun yaklaşık yarısını kaybedecek ve Fidesz-KDNP ittifakından yaklaşık 25 ila 30 milletvekili yeniden seçilme hakkını yitirecek.

Fidesz partisi yetkilileri bu düzenlemeyi “anayasal demokrasinin sonu ve Macaristan’da otokrasinin başlangıcı” olarak nitelendirdi.

Tisza partisi haziran ayında da başbakanlık görevini bir kişi için her biri dörder yıllık iki dönemle sınırlayan 16. Anayasa Değişikliği’ni meclisten geçirmişti.

1990 yılından bu yana yapılan başbakanlık sürelerini de kapsayan bu düzenleme, Orbán’ın yeniden başbakan olmasını hukuken imkansız hale getiriyor.

Cumhurbaşkanı Sulyok, başbakanlık süresine sınır getirilmesinin parlamentonun serbest seçim iradesiyle tam olarak bağdaşmadığını belirtse de bu değişikliği imzalamıştı.

AB fonlarının serbest bırakılması süreci

Tisza hükümetinin gerçekleştirdiği anayasa reformu, büyük ölçüde Avrupa Komisyonunun taleplerini karşılamaya yönelik adımlardan oluşuyor.

Avrupa Komisyonu, Orbán iktidarı döneminde hukukun üstünlüğü ilkelerinin ihlal edildiği gerekçesiyle Macaristan için ayrılan AB fonlarını dondurmuştu.

17. Anayasa Değişikliği ile Başbakan Magyar, Brüksel’e AB şartlarını kabul ettiği mesajını veriyor; zira değişiklikler doğrudan birliğin eleştiri odağında olan Anayasa Mahkemesi, yargı yönetimi ve kamusal denetim mekanizmalarını hedef alıyor.

Bu adımların ardından AB Konseyi, 10 Temmuz çarşamba günü Macaristan’ın Salgın Sonrası Toparlanma ve Dayanıklılık Fonu (RRF) kapsamındaki planını onaylayarak dondurulan fonların 10 milyar avroya kadar olan kısmının serbest bırakılmasını kararlaştırdı.

Bu kapsamda Budapeşte yönetimi 6,5 milyar avro hibe ve 3,5 milyar avro uygun koşullu kredi alacak.

AB, Macaristan için planlanan yaklaşık 35 milyar avroluk fonu dondurmuştu. Macaristan hükümeti ile Avrupa Komisyonu arasındaki görüşmelerin ardından mayıs ayı sonunda Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, Macar yasalarındaki “belirgin ilerlemeyi” gerekçe göstererek yaklaşık 16 milyar avronun serbest bırakılmasına karar verdiklerini açıklamıştı.

Bu doğrultuda Macaristan, RRF kapsamındaki 10 milyar avronun yanı sıra Uyum Fonu’ndan da 4,2 milyar avro alacak.

Uyum Fonu’ndaki diğer 2,2 milyar avroluk kısım ise Budapeşte’nin 31 Ağustos perşembe gününe kadar taahhüt ettiği sonraki reformları tamamlaması halinde ödenecek.

Yolsuzlukla mücadele kapsamında Magyar hükümeti, kamu varlıklarını koruma ofisinin yanı sıra Orbán döneminde kurulan ve AB fonlarının harcanmasını denetleyen Dürüstlük Ofisi’nin yetkilerini de genişletti.

Ayrıca Magyar, Fidesz’in propaganda aracı olduğunu belirttiği devlet medyasının yayınını durdurma vaadini de yerine getirdi.

7 Temmuz pazar günü devlet yayıncısı MTVA’nın haber yayınları kısa süreliğine kesilerek ekranda geçmişteki yayın politikası için özür metni yayımlandı.

Diğer yandan, bazı Avrupalı insan hakları örgütleri milletvekilliği süresine sınır getirilmesini siyasi amaçlı bir adım olarak eleştiriyor.

Financial Times’ın aktardığına göre Macar iş dünyası da yeni başbakanın ekonomik krizle mücadele etmek yerine mesaisini Orbán’ı eleştirmeye ve yakın çevresindeki yolsuzlukları ortaya çıkarmaya harcamasından endişe duyuyor.

Yeni hükümetin verilerine göre bütçe açığı şimdiden GSYH’nin yüzde 8’ini aşmış durumda.

Başbakan Magyar bazı dış politika konularında ise Orbán’ın çizgisine yakın bir tutum sergiliyor. Magyar, haziran ayında Ukrayna ve Moldova’nın AB katılım müzakerelerini yavaşlatarak AB Komisyonu ve AB Konseyinin bu ülkelerle ilgili ortak mektubuna karşı çıkmıştı.

Müzakerelerin başlamasını engellemeyen Magyar, yeni üyelerin birliğe hızlı kabul edilmesine karşı olduğunu belirterek “Bu durum, üyelik için yıllardır çalışan Sırbistan, Arnavutluk, Karadağ ve Kuzey Makedonya gibi Batı Balkan ülkelerine yanlış bir mesaj gönderiyor” açıklamasını yaptı.

Macaristan ayrıca, Ankara’daki NATO zirvesinde kararlaştırılan Ukrayna’ya yönelik 70 milyar avroluk askeri yardım programına katılmayı da reddetti.

Avrupa

Polonya, Ukrayna üzerindeki Rus füzelerinin vurulmasını tartışmaya açtı

Yayınlanma

Polonya Dışişleri Bakanı Radosław Sikorski, Rus füzelerinin daha sonra muhtemelen Polonya üzerinde değil, Ukrayna üzerinde vurulmasının ciddi biçimde tartışılması gerektiğini söyledi. Açıklama, Ukrayna’ya Patriot füzeleri sağlanması tartışmaları ve 30 Temmuz gecesi Polonya hava sahasında belirlenen tanımlanamayan cismin ardından yapıldı.

Polonya Dışişleri Bakanı Radosław Sikorski, Ukrayna’ya Patriot füzeleri sağlanması tartışmalarını değerlendirirken Rus füzelerinin daha sonra muhtemelen Polonya üzerinde değil, Ukrayna üzerinde vurulmasının ciddi biçimde ele alınması gerektiğini söyledi.

Bankier.pl portalının aktardığına göre Sikorski, “Bu Rus füzelerini daha sonra, belki de Polonya üzerinde değil de Ukrayna üzerinde vurmanın daha iyi olup olmadığının kesin biçimde söylenip söylenemeyeceği meselesi, partiler arası siyasi mücadelenin rehinesi haline gelmemesi gereken son derece ciddi bir tartışmanın konusudur” dedi.

Polonya Dışişleri Bakanı’na göre Ukrayna’nın şu anda Rus füzelerine karşı koruması yok.

Polonya Dışişleri Bakanlığı, 31 Temmuz’da “Polonya topraklarına bir füzenin düşmesiyle bağlantılı olarak” Rusya’nın büyükelçisini çağırdı. Polonya Başbakanı Donald Tusk ise ülkenin doğusunda meydana gelen patlamanın ardından Varşova’nın “aceleci sonuçlara varmayacağını” söyledi, ancak Rusya’nın muhtemel dahli üzerinde durdu.

Tusk, “Ayrıntılı soruşturma tamamlanana kadar aceleci sonuçlara varmayalım. Tam olarak hangi mühimmatın ateşlendiğinden yüzde 100 emin olmak istiyoruz” dedi.

Rus ordusu, 30 Temmuz gecesi Kiev’de ve Ukrayna’nın batısındaki Lviv, İvano-Frankivsk ve Rivne bölgelerinde, ayrıca Odessa’da Ukrayna Silahlı Kuvvetleri için silah üreten işletmelere geniş çaplı saldırı düzenledi.

Rusya Savunma Bakanlığı, saldırıların yalnızca Ukrayna’nın askeri ve enerji tesisleriyle bunlara bağlı altyapıyı hedef aldığını vurguluyor.

Polonya komutanlığının açıklamasına göre 30 Temmuz gecesi saat 03.40’ta Polonya hava sahasında batıya doğru ilerleyen tanımlanamayan bir cisim belirlendi.

Cismi teşhis etmek ve önlemek üzere bir F-16 savaş uçağı havalandırıldı. Polskie Radio’nun aktardığına göre cisim saat 03.46’da radardan kayboldu.

Polonya’nın doğusundaki Lublin Voyvodalığı’nda güçlü bir patlama sesi duyuldu. Olay yerine giden polis ekipleri, Tarnawa-Kolonia ile Tokary yerleşimleri arasında bir çukur ve tanımlanamayan bir cisme ait dağılmış parçalar buldu.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Romanya’daki dron olayı hakkında yaptığı açıklamada, “Şu ya da bu hava aracının hangi menşeden olduğunu, o hava aracı üzerinde inceleme yapılana kadar kimse söyleyemez” dedi.

Putin, Finlandiya’ya ve Baltık ülkelerine de “Ukrayna dronlarının girdiğini” belirterek, “İlk tepki tam da şimdi Romanya’da olduğu gibiydi. Eyvah. Ruslar geliyor, Ruslar vuruyor. Sonra kısa bir süre içinde bunun Rus hava araçlarıyla hiçbir ilgisi olmadığı ortaya çıkıyordu. Bunlar Ukrayna menşeli dronlardı. Rotalarını şaşırmışlardı” diye konuştu.

Putin daha önce de Rusya’nın Avrupa’da dronlarla vurulacak hedefleri bulunmadığını ve Rusya’nın “Lizbon’a kadar uçabilen” dronlara sahip olmadığını söylemişti.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da Rusya’nın Avrupa ve NATO ülkelerine hiçbir zaman dron ya da füze yöneltmediğini söylemişti.

Lavrov, “Biz hiçbir zaman sivil hedeflere saldırmıyoruz, olaylar meydana geliyor, ancak biz hiçbir zaman gökyüzüne kasıtlı ateş açmıyoruz ve dronlarımızı ya da füzelerimizi Avrupa’da bulunan devletlere ve Kuzey Atlantik İttifakı ülkelerine hiçbir zaman yöneltmiyoruz” demişti.

Kremlin ise ABD’nin Ukrayna’ya Patriot üretim lisansı verme kararı aldığı yönündeki haberlerin ardından şu açıklamayı yapmıştı:

“Patriot’a gelince, evet, bu apaçık bir gerçek: ABD Ukrayna’ya silah ve askeri teknoloji sevkiyatını bütün hızıyla sürdürüyor. Gerçekten de böyle, bunu biliyoruz. Pembe gözlük takmıyoruz, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin de bunu çok iyi biliyor.”

Okumaya Devam Et

Avrupa

Brunner: AB, sınır kontrolü konusunda komşularına güvenemez

Yayınlanma

AB Göç Komiseri Magnus Brunner, dış sınırların kontrolünün komşu ülkelerin iyi niyetine bağlı olması halinde, bloğun izinsiz göçe karşı savunmasız kalacağı uyarısında bulundu.

Brunner’in açıklamaları, Fas’tan İspanya’nın Ceuta eksklavına yönelik büyük bir göç dalgasının yaşanmasından bir hafta sonra, Avrupa Parlamentosu’nun sivil özgürlükler komitesinin olağanüstü toplantısında geldi.

Bu olay, AB’nin sınırlarını nasıl güvence altına alması gerektiği konusundaki tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Brunner şunları söyledi:

“Son birkaç gün içinde Ceuta’da gördüklerimiz… dayanıklılığımızın ve aynı zamanda dış sınırlarımızın güvenliğinin bir sınamasıydı. Elbette komşularımızla işbirliği yapmalıyız. Fakat kontrol, tek bir komşu devletin iyi niyetine bağlı olduğu sürece, biz … savunmasız kalırız.”

Brunner, geçen hafta Ceuta’da yaklaşık 72.000 göçmenin İspanyol eksklavına zorla girmesiyle yaşanan olayları, “kaçakçılıkla mücadele etmek için güçlü ve etkili bir araca ve farklı araçlara ihtiyacımız olduğunun somut kanıtı” olarak nitelendirdi.

ABD’den İspanya’ya “göçmen istilası” tepkisi

Toplantıya katılan Ceuta Belediye Başkanı Juan Jesús Vivas, kitlesel sınır geçişi sırasında yaklaşık 100 kişinin hayatını kaybettiğini ve 3.000 ile 5.000 arasında kişinin bu eksklavda kaldığını belirtti.

Brunner, AB’nin blokla sınırı olan ülkelerin işbirliğini sağlamak için elindeki tüm etki araçlarını kullanması gerektiğini söyledi:

“Mesele, ortaklarla yapılan çalışmaları daha da güçlendirmek… Bu yasadışı göçü durdurmak, etkili geri dönüşleri sağlamak ve insanların kendi ülkelerinde doğru fırsatlara kavuşmasını sağlamak için kapsamlı ortaklıkları pekiştirerek göç diplomasisini hızlandırmamız gerekiyor.”

Brunner, AB dışı ülkelerle işbirliğinin “çünkü buradaki amaç, bu tür olayların bir daha asla yaşanmamasını sağlamak” olduğu için hayati önem taşıdığını belirtti.

Muhafazakâr Avusturyalı komisyon üyesinin partisinden arkadaşı Entegrasyon Bakanı Claudia Bauer ise perşembe günü yaptığı yazılı açıklamada, İspanyol basınına atıfta bulunarak Ceuta’da 15 Ağustos’ta “başka bir toplu geçiş girişimi” yaşanabileceği uyarısında bulundu.

“Başka bir toplu geçiş girişimi olduğuna dair haberler ışığında, İspanya Afrika’daki enklavlarında sınır korumasını derhal ve önemli ölçüde güçlendirmeli ve bu sefer sınırların aşılmayacağından emin olmalıdır.”

Okumaya Devam Et

Avrupa

CDU içinde isyan: Merz’in şansölyeliği tehlikede

Yayınlanma

Alman Şansölyesi Friedrich Merz’in partisi CDU içerisinde bir süredir kazan kaynıyor ve bir “şansölye değişimi” için harekete geçenler var.

Der Spiegel’de yer alan habere göre, partideki etkili isimler, önüne birçok fırsat gelmesine rağmen bunları kullanamayan Merz’e yönelik tepkiler artıyor.

Örneğin görüşlerine yer verilen partide etkili isimlerden biri, “Top tam penaltı noktasının üzerinde, rakip kaleci ufukta bile görünmüyor, ama Merz bir şekilde kendi kalesine gol atmayı başarıyor,” diyor.

Der Spiegel, “Görünüşe göre CDU içinde, Merz’in kendi kazdığı bu çukurdan çıkabileceğine dair pek umut kalmamış,” diyor.

Şamsölyeye yakın ve CDU’nun liderlik çevrelerinde yer alan birçok kişiyle görüşen dergi, bu isimlerin Merz’e güvenini yitirmiş bir parti tablosu çizdiğine işaret ediyor:

“Bu durum, savaş sonrası Alman tarihinde benzersizdir. 1966’da CDU Şansölyesi Ludwig Erhard kendi partisi tarafından görevden alındığında, bu aylar süren yavaş ve sinsi bir süreçti. Oysa Merz’in durumunda, otoritesinin birkaç gün içinde çöküşünü izlemek mümkün. Ve onu dibe çekenler parti arkadaşları değil, bizzat kendisi.”

CDUi, aylardır anketlerde AfD’nin gerisinde kaldığı için zaten tedirgin bir durumda. Üstüne üstlük şimdi de “Merz fiyaskosu” var.

Der Spiegel’e göre CDU’nun en üst düzey liderlik çevrelerinde bile, şansölyenin Noel’e kadar görevde kalacağına bahse girecek neredeyse kimse yok.

POLITICO’da yer alan habere göre, Merz’e yönelik kamuoyundaki eleştiriler, esas olarak kabine değişikliği sonucunda hükümetten uzaklaştırılan kişilerden geliyor. 

Öte yandan liderlik meselesi, yaz tatili olduğundan, henüz açıkça gündeme getirilmiyor.

Doğu Almanya’nın üç eyaletinde seçimler yapılacak: Saksonya-Anhalt, Berlin ve Mecklenburg-Batı Pomeranya. Anketler, CDU için bir felakete işaret ediyor.

Önde gelen bir Hıristiyan Demokrat, “Daha önce düşünülemez olan şeyler başıma geliyor. Merz bir tünelde; artık partiye ulaşamayacak. Her şey bitti,” diye mesaj atıyor.

Aynı CDU’lu, Merz’in en geç 21 Eylül’e kadar havlu atmak zorunda kalacağını ya da istifa etmeye zorlanacağını düşünüyor.

21 Eylül, Berlin ve Mecklenburg-Batı Pomeranya’daki çifte seçimin ardından gelecek pazartesi gününe işaret ediyor.

Merz’e yönelik hayal kırıklığının zirveye ulaşması şu kronolojiyi takip ediyor: 18 Temmuz Cumartesi günü, meclisteki grup başkanı Jens Spahn istifa etti.

Bundan sadece üç gün önce, Bild gazetesi aracılığıyla kamuoyuna yaptığı açıklamada, kendisi ve eşinin ABD’de bir taşıyıcı anne aracılığıyla dünyaya gelen bir oğlunu kucakladıklarını açıklamıştı.

Merz için bu, hiç beklenmedik bir fırsattı. Spahn’a hiçbir zaman güvenmemişti fakat şansölye olduğunda onu kontrol altında tutabileceğini ummuştu. 

Fakat son zamanlarda, grup başkanı Merz’in zayıf liderliğinden yararlanarak koalisyonun kilit figürlerinden biri haline gelmişti. Onsuz hiçbir şey yürümüyordu; Spahn, CDU’nun en güçlü ikinci ismi konumuna yükselmişti.

Şansölye bu durumdan hoşnut değildi ama Spahn’ın istifasıyla sorun birdenbire kendiliğinden çözüldü. Zaten bu sonbaharda kabineyi yeniden düzenlemeyi planlıyordu.

Şansölyenin kabinenin bazı üyelerinden memnun olmadığı, üstüne bir de astları ile görüşmelerinde belirli bir “kibir” sergilediği öne sürülüyor.

Örneğin Rheinland-Pfalz’taki yürütme kurulu toplantısı sırasında, CDU eyalet meclis grubunun, “asgari düzeyde karşılıklı güven ve saygı”nın artık mevcut olmadığı gerekçesiyle Merz ile olan toplantısını iptal ettiği bir mektup kamuoyuna açıklandı. Daha önce hiç böyle bir hakaret yaşanmamıştı.

Geçen hafta yapılan Başkanlık Divanı ve Yürütme Kurulu toplantıları sırasında ortamın gergin olduğu tüm katılımcılar tarafından fark edildi.

Bazıları, CDU liderinin “kendi tüneline derin bir şekilde gömülmüş olduğunu” ve “durumunun ne kadar vahim hale geldiğinin artık farkında bile olmadığını” düşünüyor.

Hatta Mainz Eyalet Başbakanı Gordon Schnieder, grubun daha sonraki raporlarına göre, başbakanı “profesyonellikten yoksun olmak” ile suçladı.

Peki şimdi ne olacak? Der Spiegel’e göre parti liderliği bu soruya cevap vermekten kaçınıyor. Küçük gruplar halinde bile hiçbir senaryo üzerinde durulmuyor:

“Felaketi davet etmek istemiyorlar. Hem de herkesin yaz tatilini iple çektiği şu anda. Şu anda kimsenin şansölye değişikliğine ihtiyacı yok. Fakat Merz’in hükümet başkanı olarak hâlâ bir geleceği olduğuna kimse inanmıyor.”

Doğu’daki seçimlerden sonra Merz’in istifaya zorlanması gerektiğini söylüyorlar. Örneğin, üç deneyimli eyalet başbakanı, şansölyeye ülke ve parti sorumluluğu nedeniyle istifa etmesi gerektiğini önerirse, Merz kesinlikle buna uyacak; en azından ekibi böyle düşünüyor. Ne var ki bundan tam olarak emin değiller.

İstifanın ardından Kuzey Ren-Vestfalya eyalet başbakanı Hendrik Wüst’ün devreye girmek zorunda kalacağı düşünülüyor. Merz’in olası halefi olarak adı geçen tek kişi o.

CSU lideri Markus Söder’in CDU tarafından kabul edilemez olduğu söyleniyor ve CSU İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt’in şansölyeliğe geçebileceği fikri ise saçma bulunuyor. Dolayısıyla görev Wüst’e düşecek.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English