Bizi Takip Edin

Avrupa

Macaristan AB fonları için anayasayı değiştiriyor

Yayınlanma

Macaristan’da iktidardaki Tisza partisi lideri Başbakan Péter Magyar öncülüğünde hazırlanan ve Cumhurbaşkanı Tamás Sulyok’un yetkilerini sonlandıran 17. Anayasa Değişikliği paketi Ulusal Meclis’te kabul edildi. Viktor Orbán döneminin devlet kurumlarını tasfiye etmeyi ve yolsuzlukla mücadeleyi amaçlayan reform, Avrupa Birliği’nin dondurduğu fonları serbest bırakması için kritik bir adım.

Macaristan’da nisan ayında yapılan parlamento seçimleriyle 16 yıllık Viktor Orbán ve Fidesz iktidarının sona ermesinin ardından, Başbakan Péter Magyar liderliğindeki yeni hükümet anayasal sistemi dönüştürmek için adımlarını hızlandırdı.

Macaristan Ulusal Meclisi, 13 Temmuz cumartesi günü yapılan oylamada, Orbán döneminde kurulan devlet mekanizmasını tasfiye etmeyi ve yolsuzluğu önlemeyi amaçlayan “Ateşle Temizlik” (Tűzzel tisztítás) kampanyası kapsamında hazırlanan 17. Anayasa Değişikliği paketini kabul etti.

Meclisteki oylamada 139 milletvekili kabul, 6 milletvekili ret oyu verirken, 54 milletvekili oylamaya katılmadı.

Cumhurbaşkanı Tamás Sulyok’un 17 Temmuz çarşamba gününe kadar önündeki anayasa değişikliğini imzalaması ya da veto etmesi gerekiyor.

Değişiklik, doğrudan cumhurbaşkanının görev süresini de sonlandırıyor. Parlamento tarafından gizli oyla seçilen ve resmi olarak siyasi tarafsızlığı bulunan cumhurbaşkanı için Başbakan Magyar, “Orbán’ın kuklası” nitelemesini yaparak Sulyok’un tarafsız bir lider olmadığını belirtiyor.

Magyar oylama öncesinde yaptığı açıklamada, “Bu anayasayı değiştirmemek Macar milletine ihanet olurdu. Halk, Tisza’ya bu sistemi tasfiye etme yetkisi verdi” ifadesini kullandı.

Tisza hükümeti, bu değişikliğin ardından yeni bir anayasa taslağı hazırlayarak 2027 yılının yaz aylarında ulusal referanduma sunmayı planlıyor.

Cumhurbaşkanı Sulyok değişikliğe karşı çıkıyor

Yürürlükteki Macaristan Anayasası’na göre cumhurbaşkanı yalnızca anayasayı veya yasaları kasten ihlal ettiği ya da suç işlediği iddiasıyla parlamento tarafından başlatılan ve nihai kararı Anayasa Mahkemesinin verdiği bir azil süreciyle görevden alınabiliyor.

Yeni kabul edilen 17. Anayasa Değişikliği ise mevcut cumhurbaşkanının yetkilerini derhal sonlandırırken, parlamentoya 30 gün içinde “yeni anayasa yürürlüğe girene kadar en fazla beş yıl süreyle görev yapacak” yeni bir cumhurbaşkanı seçme yetkisi tanıyor.

Cumhurbaşkanı Sulyok’un yasayı beş gün içinde imzalamayı reddetmesi veya veto etmesi durumunda değişiklik otomatik olarak yürürlüğe girecek ve parlamento, cumhurbaşkanına anayasal yükümlülüklerini yerine getirmediği gerekçesiyle azil süreci başlatabilecek.

Daha önce görevinden kendi isteğiyle istifa etmeyeceğini defalarca açıklayan Sulyok, 17. Anayasa Değişikliği’ni “anayasaya aykırı” olarak nitelendirdi ve bu düzenlemenin cumhurbaşkanlığı makamını değil, doğrudan kendisini hedef aldığını belirtti.

Cumhurbaşkanlığı makamının resmi sosyal medya hesabından yapılan açıklamada, “Devlet başkanı, cumhurbaşkanlığı yetkilerine hile, tehdit veya başka yollarla müdahale etmeye yönelik her türlü girişimin, yürütme organı temsilcileri tarafından anayasal düzenin ciddi bir ihlali olduğunu kuvvetle vurgulamaktadır” ifadesine yer verildi.

Sulyok, temmuz ayı başında Avrupa Konseyi Venedik Komisyonuna başvurarak değişikliğin hukukun üstünlüğü ve güçler ayrılığı ilkelerine uygunluğunun incelenmesini talep etti.

Macaristan Anayasa Mahkemesine de başvuran Sulyok, Tisza partisinin meclis çoğunluğunu kullanarak gelecekte genel düzenlemeler yerine kişiye özel durumları hedef alan başka değişiklikler de yapabileceği uyarısında bulundu.

Ancak Anayasa Mahkemesindeki yedi yargıcın davadan çekilmesi üzerine Mahkeme Başkanı Péter Polt konuyu gündemden çıkardı.

Yargı ve meclis üyeliklerine yeni sınırlar getirildi

Kabul edilen 17. Anayasa Değişikliği sadece cumhurbaşkanlığı makamını değil, yüksek yargı organlarını da kapsıyor. Değişiklikle Anayasa Mahkemesi üyelerinin görev süresi 12 yıldan dokuz yıla indirilirken, yargıçlar için 70 yaş sınırı getiriliyor.

Ulusal Yargı Ofisi Başkanı ile Yargıtay Başkanı’nın görev süreleri de dokuz yıldan altı yıla düşürülüyor. Ayrıca, usulsüz kullanılan kamu fonlarını tespit edip devlet hazinesine geri kazandırmak amacıyla “Devlet Varlıklarını Koruma ve İade Ulusal Ofisi” adıyla yeni bir kurum oluşturuluyor.

Değişikliğin en çok tartışılan maddelerinden biri de milletvekillerinin toplam görev süresinin 12 yılla (üç parlamento dönemi) sınırlandırılması oldu.

Telex’in analizine göre, bu kuralın bir sonraki seçimlerde uygulanması halinde Orbán koalisyonu meclis grubunun yaklaşık yarısını kaybedecek ve Fidesz-KDNP ittifakından yaklaşık 25 ila 30 milletvekili yeniden seçilme hakkını yitirecek.

Fidesz partisi yetkilileri bu düzenlemeyi “anayasal demokrasinin sonu ve Macaristan’da otokrasinin başlangıcı” olarak nitelendirdi.

Tisza partisi haziran ayında da başbakanlık görevini bir kişi için her biri dörder yıllık iki dönemle sınırlayan 16. Anayasa Değişikliği’ni meclisten geçirmişti.

1990 yılından bu yana yapılan başbakanlık sürelerini de kapsayan bu düzenleme, Orbán’ın yeniden başbakan olmasını hukuken imkansız hale getiriyor.

Cumhurbaşkanı Sulyok, başbakanlık süresine sınır getirilmesinin parlamentonun serbest seçim iradesiyle tam olarak bağdaşmadığını belirtse de bu değişikliği imzalamıştı.

AB fonlarının serbest bırakılması süreci

Tisza hükümetinin gerçekleştirdiği anayasa reformu, büyük ölçüde Avrupa Komisyonunun taleplerini karşılamaya yönelik adımlardan oluşuyor.

Avrupa Komisyonu, Orbán iktidarı döneminde hukukun üstünlüğü ilkelerinin ihlal edildiği gerekçesiyle Macaristan için ayrılan AB fonlarını dondurmuştu.

17. Anayasa Değişikliği ile Başbakan Magyar, Brüksel’e AB şartlarını kabul ettiği mesajını veriyor; zira değişiklikler doğrudan birliğin eleştiri odağında olan Anayasa Mahkemesi, yargı yönetimi ve kamusal denetim mekanizmalarını hedef alıyor.

Bu adımların ardından AB Konseyi, 10 Temmuz çarşamba günü Macaristan’ın Salgın Sonrası Toparlanma ve Dayanıklılık Fonu (RRF) kapsamındaki planını onaylayarak dondurulan fonların 10 milyar avroya kadar olan kısmının serbest bırakılmasını kararlaştırdı.

Bu kapsamda Budapeşte yönetimi 6,5 milyar avro hibe ve 3,5 milyar avro uygun koşullu kredi alacak.

AB, Macaristan için planlanan yaklaşık 35 milyar avroluk fonu dondurmuştu. Macaristan hükümeti ile Avrupa Komisyonu arasındaki görüşmelerin ardından mayıs ayı sonunda Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, Macar yasalarındaki “belirgin ilerlemeyi” gerekçe göstererek yaklaşık 16 milyar avronun serbest bırakılmasına karar verdiklerini açıklamıştı.

Bu doğrultuda Macaristan, RRF kapsamındaki 10 milyar avronun yanı sıra Uyum Fonu’ndan da 4,2 milyar avro alacak.

Uyum Fonu’ndaki diğer 2,2 milyar avroluk kısım ise Budapeşte’nin 31 Ağustos perşembe gününe kadar taahhüt ettiği sonraki reformları tamamlaması halinde ödenecek.

Yolsuzlukla mücadele kapsamında Magyar hükümeti, kamu varlıklarını koruma ofisinin yanı sıra Orbán döneminde kurulan ve AB fonlarının harcanmasını denetleyen Dürüstlük Ofisi’nin yetkilerini de genişletti.

Ayrıca Magyar, Fidesz’in propaganda aracı olduğunu belirttiği devlet medyasının yayınını durdurma vaadini de yerine getirdi.

7 Temmuz pazar günü devlet yayıncısı MTVA’nın haber yayınları kısa süreliğine kesilerek ekranda geçmişteki yayın politikası için özür metni yayımlandı.

Diğer yandan, bazı Avrupalı insan hakları örgütleri milletvekilliği süresine sınır getirilmesini siyasi amaçlı bir adım olarak eleştiriyor.

Financial Times’ın aktardığına göre Macar iş dünyası da yeni başbakanın ekonomik krizle mücadele etmek yerine mesaisini Orbán’ı eleştirmeye ve yakın çevresindeki yolsuzlukları ortaya çıkarmaya harcamasından endişe duyuyor.

Yeni hükümetin verilerine göre bütçe açığı şimdiden GSYH’nin yüzde 8’ini aşmış durumda.

Başbakan Magyar bazı dış politika konularında ise Orbán’ın çizgisine yakın bir tutum sergiliyor. Magyar, haziran ayında Ukrayna ve Moldova’nın AB katılım müzakerelerini yavaşlatarak AB Komisyonu ve AB Konseyinin bu ülkelerle ilgili ortak mektubuna karşı çıkmıştı.

Müzakerelerin başlamasını engellemeyen Magyar, yeni üyelerin birliğe hızlı kabul edilmesine karşı olduğunu belirterek “Bu durum, üyelik için yıllardır çalışan Sırbistan, Arnavutluk, Karadağ ve Kuzey Makedonya gibi Batı Balkan ülkelerine yanlış bir mesaj gönderiyor” açıklamasını yaptı.

Macaristan ayrıca, Ankara’daki NATO zirvesinde kararlaştırılan Ukrayna’ya yönelik 70 milyar avroluk askeri yardım programına katılmayı da reddetti.

Avrupa

Fransa’da “piyasalar” Mélenchon yerine Le Pen’i tercih ediyor

Yayınlanma

Fransa’da “piyasalar” ve yatırımcılar, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci tura kalması halinde Jean-Luc Mélenchon yerine Marine Le Pen’i tercih edecek.

Geçen ay Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) lideri ve cumhurbaşkanlığı adayı Mélenchon, Fransa Merkez Bankası’nın elinde bulunan ve değeri yaklaşık 600 milyar avro olan Fransa’nın ulusal borcunun %18’lik kısmını “ateşe vereceğini” iddia etmişti.

Le Pen’in himayesindeki Ulusal Birlik (RN) Başkanı Jordan Bardella ise, faiz oranlarını düşürmek için Avrupa Merkez Bankası’nın bağımsızlığından ödün verilmesi gerektiğini öne sürmüştü.

Hem Mélenchon hem de Le Pen, daha önce avrodan ve hatta AB’den ayrılma fikrine yakın durmuştu.

Fransız 10 yıllık devlet tahvillerinin getirileri şu anda %4,3 civarında. Bu, borç krizinin avroyu yok olmanın eşiğine getirdiği 2008 yılından bu yana en yüksek seviye.

Fransız ve Alman 10 yıllık tahviller arasındaki “spread” (fark) da geçtiğimiz ay içinde benzer şekilde endişe verici seviyelere genişledi.

İtalya, İspanya ve Yunanistan (önceki krizin merkez üssü) gibi harcamacı güney ülkeleri bile artık Paris’ten daha ucuza borçlanıyor.

Fransa Merkez Bankası, Melenchon’un borç planına tepki gösterdi

Bu tür açıklamalar, her iki adayın da mali disipline karşı sergiledikleri genel düşmanca tavırla birleşince, birçok Fransız iktisatçı ve merkezci siyasetçi arasında paniğe yol açtı.

Başbakan Sébastien Lecornu, Mélenchon’un borç yakma planının “en saf haliyle bir dolandırıcılık” olduğunu ileri sürdü.

Nobel ödüllü iktisatçı Philippe Aghion ise bunun ülkenin “iflasına ve avro bölgesinin dağılmasına” yol açacağını savundu.

Ayrıca, ülkenin hızla artan bütçe açığını azaltırken emeklilik yaşını da düşürmeyi öngören Le Pen’in “çelişkili” planını sert bir dille eleştirdi.

AB yetkilileri ise daha da endişeli. Bir yetkili Euractiv’e verdiği demeçte, “Fransız siyasi sisteminin ve politikacıların anlamlı reformlar ortaya koyamaması karşısında tahvil piyasasının sert bir uyarı sinyali vereceğine dair endişeler artıyor. Böyle bir uyarı sinyali muhtemelen tüm AB finans sisteminde yankılanacak ve ardında bir dizi kurumu sarsacak,” dedi.

Öte yandan Euractiv’e göre “iyimser” olmak için bazı nedenler var. Bunlardan ilki şu: Le Pen ile Mélenchon arasında yapılacak bir ikinci tur, tahvil yatırımcıları için en kötü senaryo olsa da, aynı zamanda onların en kötü sonucu olan Mélenchon’un zaferi ihtimalini de fiilen ortadan kaldıracak.

Örneğin, Le Monde tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Le Pen ikinci turda Mélenchon’u %68’e %32 oranında ezici bir farkla yenecek.

Öte yandan anketlerde ikinci sıra için Mélenchon ile rekabet eden merkez sağ eski başbakan Edouard Philippe’i ancak kıl payı farkla geçecek.

Fransa’da cumhurbaşkanı adayı Melenchon NATO’dan ayrılma çağrısı yaptı

Pantheon Macroeconomics’in Avro Bölgesi baş ekonomisti Claus Vistesen, “Piyasalar Le Pen’e şüpheyle yaklaşıyor fakat bir şekilde kabul edilebilir buluyorlar. Mélenchon ise tam bir felaket olur,” dedi.

Yatırımcıların Mélenchon yerine Le Pen’i tercih etmeleri, sadece RN’nin iş dünyası liderlerine yönelik son dönemdeki yakınlaşma çabalarının bir sonucu değil.

Bu durum, Le Pen’in yıllar boyunca eski ve daha “aşırı” tutumlarından (örneğin “Frexit”) uzaklaşmak için gösterdiği çabaların da tek başına bir sonucu değil.

Bunun bir başka nedeni de, zenginleri “parazitler” olarak nitelendiren eski bir Troçkist olan Mélenchon ile ikinci turda karşı karşıya gelmesinin, Le Pen’e merkeze kaymak için mükemmel bir siyasi fırsat sunacağı ve bu süreçte tahvil yatırımcılarını yatıştıracağı düşüncesi.

Vistesen, “Le Pen, Mélenchon’la karşı karşıya gelirse, ‘Ben sorumlu adayım, sol taraftaki bu çılgın ise her şeyi yakıp yıkacak’ demesi onun için çok basit bir karar olacaktır,” dedi.

Üstelik, “aşırı sağcı” politikacıların iktidara geldiklerinde politikalarını gerçekten de yumuşattıklarına ve bunu sağcı tabanlarını kendilerinden uzaklaştırmadan yapabildiklerine dair önemli kanıtlar var.

İtalya’da, kısa süre önce Benito Mussolini’den bu yana ülkesinin en uzun süre aralıksız görevde kalan lideri olan Giorgia Meloni, bunun bariz bir örneği.

ING Research’ün küresel makroekonomi başkanı Carsten Brzeski, “Son dönemdeki deneyimler, hükümete katılan ya da hükümeti yöneten sağcı popülist partilerin mali açıdan sorumlu davranabileceğini gösteriyor,” dedi.

Öte yandan işler o kadar da iyi gitmeyebilir. Le Pen’in bir başka Meloni değil de daha çok Liz Truss’a benzeyebileceğini düşünenler de var.

İngiltere’nin muhafazakâr eski başbakanı Truss’ın 2022’de bütçe açığını patlatan bütçesi tahvil piyasasını çökertmiş ve İngiliz siyasetçi görevde sadece 45 gün kaldıktan sonra istifa etmeye zorlanmıştı.

Almanya’nın Mélenchon rahatsızlığı

Euractiv’e göre daha da ciddi bir endişe ise, Le Pen gerçekten de mali açıdan sorumlu davranırsa bile, Fransa’nın yine de dış güçler tarafından bir krize sürüklenebileceği.

Sonuçta, tahvil piyasaları şu anda dünya çapında gergin bir durumdadır. Örneğin, ABD’nin 30 yıllık Hazine tahvillerinin getirileri yakın zamanda 19 yılın en yüksek seviyesine ulaştı.

Bazı Japon ve İngiliz borçlanma araçlarının getirileri ise şu anda yüzyılın başından bu yana görülen en yüksek seviyelerde.

Bunun en büyük nedeni ABD. Washington’un İran’a karşı aralıklı olarak sürdürdüğü savaş enflasyonu tırmandırıyor (tahvillerin reel getirilerini eritiyor); devasa bütçe açığı ve tutarsız politika uygulamaları (son dönemde ABD Hazine piyasasına yaptığı müdahaleler dahil) yatırımcıları ürkütüyor; ve ABD’li teknoloji devlerinin devasa tahvil ihraçları, devlet tahvilleriyle rekabet ediyor (kamu borçlanma maliyetleri üzerinde yukarı yönlü baskı yaratıyor).

Endişe verici bir şekilde, Fransa’nın ulusal borcunun önemli bir kısmı (yaklaşık %50) da yabancılara ait.

Bu yatırımcı kesimi, bilindiği üzere oldukça “ürkek” bir yapıya sahip ve ülkeyi dışsal şoklara karşı özellikle savunmasız hale getirebilir.

Véron, “Şu anda dış riskler, iç risklerden daha ciddi,” dedi.

Başka bir deyişle, tahvil piyasasına karşı Fransa’nın tavrı asıl sorun olmayabilir; asıl sorun Amerika’nın tavrında yatıyor.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Volkswagen Seat uçurumun eşiğinde

Yayınlanma

Volkswagen’in tarihi yeniden yapılanma süreci, zor günler geçiren İspanyol Seat markasının sonunu getirecek gibi görünüyor.

Bu durum, uzmanların sektörde kapsamlı bir konsolidasyon yaşanacağını öngördüğü bir ortamda, Seat’i Çinli otomobil üreticilerinin yükselişinin ilk büyük otomobil markası kurbanı haline getirebilir.

Seat, Ford’un Mercury’yi, General Motors’un Saturn ve Pontiac’ı piyasadan çekmesi ve Saab’ın iflas etmesiyle sonuçlanan 2010’ların başından bu yana ortadan kaybolan ilk köklü otomobil markası olacak.

Ünlü markaların on yıllarca ayakta kalabildiği bu sektörde bu tür kapanışlar nadir görülür.

Reuters’a göre bu gelişme, CEO Oliver Blume’un yatırımları en güçlü markalarına odaklayarak, giderek genişleyen Alman otomobil şirketini “rasyonelleştirme” kararlılığını vurguluyor.

Kapsamlı işten çıkarmaları da içeren Volkswagen’in yeniden yapılandırma süreci, yerli üreticilerin pazar payını artırmasıyla grubun Çin’deki satışlarında yaşanan düşüşün ardından geldi.

Bu durum, sektörün elektrikli araçlara geçiş sürecinin getirdiği maliyetli yükün yarattığı baskıyı daha da artırdı.

Bu ayın başlarında duyurulan yeniden yapılanma planının bir parçası olarak, Avrupa’nın en büyük otomobil üreticisi, Seat’in “mevcut ürün döngüsünün ötesindeki geleceğinin halen değerlendirilmekte olduğunu” belirterek, “2030’dan sonra da çeşitli senaryoların mümkün olduğunu” ekledi.

Görüşmelere katılan bir kaynak, elektrikli araçlara geçiş yapan ve hızla büyüyen Seat’in kardeş markası Cupra’nın, Seat’in içten yanmalı motorlu modellerinin aşamalı olarak piyasadan kaldırılmasıyla birlikte gelecekteki tüm ürünleri üstleneceğini söyledi.

Kaynak, “İki marka adını birden sürdürmek istemiyoruz,” dedi.

1950 yılında İspanya’daki Franco diktatörlüğü döneminde bir devlet şirketi olarak kurulan Seat, 1986 yılında Volkswagen tarafından büyüyen otomotiv imparatorluğuna yönelik bir düşük maliyetli marka olarak satın alınmıştı.

Fakat Seat, 2020’den bu yana yeni bir model piyasaya sürmedi; bu, yeni ürünlerin hayatta kalmak için hayati önem taşıdığı bir sektörde oldukça uzun bir aralık.

Barselona merkezli marka, 2025 yılında Volkswagen’in küresel teslimatlarının %3’ünden azını oluşturdu.

Öte yandan, 2018’de piyasaya sürülen kardeş spor markası Cupra, geçen yıl ilk kez yıllık satışlarda Seat’i geride bıraktı.

Cupra, Seat-Cupra CEO’su Markus Haupt’un Mayıs ayında “oyunun kurallarını değiştiren” olarak nitelendirdiği yeni Raval dahil olmak üzere üç adet tamamen elektrikli model sunuyor. Buna karşılık Seat’in hiçbir tamamen elektrikli modeli bulunmuyor ve böyle bir plan da yok. Yöneticiler, markanın kârlı olmadığı için bir elektrikli araç programı için gereken yatırımı haklı çıkaramayacağını defalarca dile getirdiler.

Seat sendika lideri Matias Carnero, bunun istihdam üzerindeki sonuçlarından endişe duyuyor.

Canero, “Marka, elektrikli araçlara geçmediği için ortadan kaybolursa… ciddi bir sorunla karşı karşıya kalırız,” dedi.

Bağımsız otomotiv analisti Matthias Schmidt, “Uyarı işaretleri çoktan ortaya çıkmıştı. Volkswagen’in Seat ile devam etmeye hazır olmadığı belliydi,” dedi.

Analistler, Volkswagen’in yaşadığı bu ikilemin sektör genelinde giderek daha sık tekrarlanmaya başladığını belirtiyor.

Büyüyen otomobil üreticileri yeni ürünlere, teknolojilere ve markalara yatırım yapabilirken, satışları azalan şirketler genellikle zorlu seçimler yapmak zorunda kalıyor.

Car Industry Analysis’ten Felipe Munoz’un verilerine göre, Avrupa, ABD, Japonya ve Güney Kore’deki otomobil üreticilerinin yıllık kümülatif satışları, 2019 ile 2025 yılları arasında 12,6 milyon araç, yani %17 oranında düştü.

Bu düşüşün neredeyse yarısı Avrupalı üreticilere aitken, kaybedilen pazar payının büyük bir kısmını Çinli rakipler ele geçirdi.

Analistler, pandemi döneminden bu yana zayıf markaların baskı altına girmesinin tek nedeninin Çinli üreticiler olmadığını belirtiyor.

2025 yılında Avrupa’daki yeni otomobil satışları toplam 13,3 milyon adede ulaştı; bu rakam, ⁠2019 seviyelerinin hâlâ yaklaşık 2 milyon altında.

Fakat BYD, SAIC Motor ve Geely gibi Çinli otomobil üreticileri, fiyat rekabetini kızıştırarak ve köklü markaların hakimiyetini sarsarak, zaten zayıf talep, devasa elektrikli araç yatırımları ve küresel ticaret gerilimleriyle boğuşan geleneksel otomobil üreticilerini zorlu seçimler yapmaya zorluyor.

Bu konuda harekete geçen tek şirket Volkswagen değil. Stellantis, 14 markasından dördüne (Jeep, Ram, Peugeot ve Fiat) yatırımlarını yoğunlaştırıyor.

Analistler, dünyanın dördüncü büyük otomobil üreticisinin performansının zayıf olan markaları sonunda elden çıkarabileceğini öngörüyor.

Schmidt, “Bu, en güçlü olanın hayatta kalması olacak,” dedi.

Otomotiv sektörü daha önce de bir dizi birleşme dalgası yaşamıştı. Daha büyük rakipler, maliyetleri düşürmek ve yeni ürünlere kaynak sağlamak için gerekli ölçeğe ulaştıkça, birçok eski otomobil üreticisi piyasadan kayboldu.

Analistler, Çinli üreticilerin sektörün bir sonraki dönüştürücü gücü olarak ortaya çıktığını belirtiyor.

Fakat birleşmelerin sadece geleneksel oyuncularla sınırlı kalması pek olası görünmüyor. Çin’in otomobil pazarı, uzun süren ve ⁠en azından şimdilik durma noktasına gelen bir patlamanın ardından hâlâ kalabalık bir yapıya sahip.

Danışmanlık şirketi AlixPartners, şu anda Çin’de faaliyet gösteren 129 elektrikli araç markasından sadece 15’inin 2030 yılına kadar finansal olarak ayakta kalabileceğini öngörüyor.

Sektördeki bu büyük değişimin etkileri şimdiden hissedilmeye başlandı. Nissan yeniden yapılanma sürecine girerek üretim kapasitesini azaltır ve gelecekteki model planlarını kısıtlarken, Jaguar Land Rover ise işten çıkarmalara başladı.

AutoForecast Solutions’ın başkan yardımcısı Sam Fiorani, “Bunların hepsi küresel bir yeniden düzenlemenin parçası. Uzun vadede hem geleneksel oyuncuların hem de Çinli oyuncuların sayısı azalacak,” dedi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Küçük bir köy, sığınmacıları gerekçe göstererek Birleşik Krallık’tan ayrılmak istiyor

Yayınlanma

İngiltere’nin güneydoğusundaki küçük bir köy, yakınlardaki bir askeri tesiste sığınmacıların barındırılmasına protesto etmek amacıyla sembolik olarak Birleşik Krallık’tan ayrılma yönünde oy kullandı.

Oxfordshire’daki Piddington köyü sakinleri, Birleşik Krallık İçişleri Bakanlığı’nın Savunma Bakanlığı’na ait bir tesiste 1.200’ün biraz üzerinde sığınmacıyı barındırma planına öfkelendi.

Yerel cemaat konseyi tarafından düzenlenen ve bağlayıcı olmayan referandumda 285 köylü ayrılma yönünde oy kullanırken, 26’sı kalma yönünde oy kullandı ve bir oy pusulası geçersiz sayıldı.

Bu oylama yasal bir geçerliliğe sahip olmasa da, tartışmalı bir konu karşısında yerel halkın muhalefetini ortaya koyuyor.

Konsey Başkanı Tim McNally, BBC’ye yaptığı açıklamada sonucun “demokrasinin işleyişine dair bir örnek” olduğunu ve köylülerin “dünyaya bir mesaj verdiğini” söyledi.

Kültür Bakanı Lisa Nandy, çarşamba sabahı Times Radio’ya yaptığı açıklamada, sonucun İçişleri Bakanlığı’na yönelik “ciddi bir hayal kırıklığını” gösterdiğini belirtti ve yoksul ile varlıklı topluluklar arasında “yükü paylaşmak gerektiğini” kabul etti.

Fakat Nandy, önceki Muhafazakâr hükümetten devralınan sığınma sistemindeki birikmiş iş yüküne dikkat çekti ve 2024’ten bu yana sığınma başvurularına ilişkin kararların hızlandırıldığını belirtti.

Bu adımın, başvurular değerlendirilirken geçici barınma ihtiyacını azaltması bekleniyor.

Nandy şunları ekledi:

“[Başarısız sığınma başvurusunda bulunanların] sınır dışı edilme sayısında rekor seviyeye ulaştık. Ayrıca bu yaz ilk kez [Manş Denizi’nden] küçük tekneyle geçişlerin azaldığını gördük. Dolayısıyla, devraldığımız sığınma kaosunu kontrol altına almak için çok sıkı çalışıyoruz.”

Bazı yerel sakinler, köylerinin daha geniş çaplı bir siyasi mücadelenin odak noktası haline gelmesinden endişe duyduklarını ifade etti.

Sağcı aktivist Danny Tommo, hükümetin bu konuda ısrarcı olması halinde, Patriot Platform (Vatansever Platform) grubunun takipçilerinin sığınmacıları durdurmak için köye akın edebileceğini öne sürdü.

Köy sakinlerinden Rachel, salı günü BBC’ye, “şimdiye kadar tanık olduğumuz düzeyde açık ırkçılıkla hiç karşılaşmadığını” söyledi.

Muhalefet partileri, Piddington’daki tartışmaya hemen dahil oldu. Reform UK milletvekilleri Suella Braverman ve Sara Pochin, referandum öncesinde köyü ziyaret etti.

Braverman, Piddington’daki insanların “dehşete kapıldığını” ve kimsenin “seslerini dinlemediğini” söyledi.

Pochin, “İşçi Partisi için açık sınırlar bir projedir. Fakat bu, diğer herkes için bir sorun ve özellikle de Piddington sakinleri için burada başa bela olacak büyük bir sorun,” dedi.

Muhafazakâr Parti lideri Kemi Badenoch da Piddington’daki yerel halkın endişelerini gündeme getirdi ve geçen ay Daily Mail gazetesinde, köyün bağımsız hale gelmesinin, hükümetin köyü nüfusunun dört katı kadar insanı kabul etmeye zorlamasından “sadece biraz daha az saçma” olduğunu belirtti.

Piddington’ın sembolik bağımsızlığının pratikte pek bir etkisi olmayacak fakat yerel halk, köyün adını değiştirmeyi veya yeni liderler seçmeyi önererek bu eylemi daha da ileri götürmeyi şimdiden gündeme getirdi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English