Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Mağduriyet kisvesi altında yerleşimci sömürgecilik

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Yıllardır abluka altındaki Gazze Şeridi’nde Filistinlilerin yaşadıkları hem kâğıt üstündekilere hem de pratiktekilere bakılarak adlı adınca soykırım. İsrail’in kara harekâtı, halihazırdaki felaket durumunu daha da kötüye götürecek olması açısından riskli bir gelişme olacak; nitekim Batı’da İsrail’i hedef almak birer birer yasaklara tabi tutuluyor. Marksist iktisatçı Prabhat Patnaik, “antisemitizm” kisvesi altında İsrail adına yaratılan mağdur pozisyonunun ardındaki işgal uygulamaları tekrar hatırlatmış.


Prabhat Patnaik

Peoples Democracy

19 Kasım 2023

18. ve 19. yüzyıllar iki farklı sömürgecilik paradigmasının ortaya çıkışına tanıklık etti: Birinci klasik Hindistan örneği, yerleşik artı-değer çıkarma sistemleri tarafından sürdürülen yerleşik merkezi yönetimlerin geçmişine sahip ülkelerin fethini ve bu eski yönetimlerin sömürge rejimleri tarafından değiştirilmesini içeriyordu. Bu sömürgeciliğin özü, yerli zanaatkârların zararın Avrupa mallarına pazar bulmanın yanı sıra, bu fazlaya el konulması ve metropolün ihtiyaç duyduğu metalar şeklinde metropole geri gönderilmesiydi. Halihazırda iyi nüfuslu olan ve tropik bölgelerdeki konumları metropolün ılıman konumundan böyle bir göçü caydıran bu ülkelere çok az Avrupalı nüfus göçü oldu.

Klasik ABD örneği olan diğer paradigma, yerli nüfusun topraklarından sürüldüğü ve metropolden gelen yerleşimciler tarafından işgal edildiği toprakların fethini içeriyordu; buradaki esas, metropolden göç ve toprağın (ve diğer varlıkların) ya yok edilen ya da “ayrılan yerlere” sürülen yerli sakinlerden devralınmasıydı. Bu iki paradigmayı sırasıyla “millileştirici kolonyalizm” ve “yerleşimci kolonyalizmi” olarak adlandıracağım.

Bu ikisi arasındaki fark, sömürgeciliğin bir durumda toprağın ürünlerini, diğer durumda ise toprağın kendisini elinden almasıdır. Fakat bunun önemli bir anlamı vardı: ilk durumda, toprakta çalışacak yerli nüfusa ihtiyacı vardı; toprağın ürünlerinin çok büyük bir kısmını millileştirirse, İngiliz Hindistan’ında tekrarlanan kıtlıklar şeklinde meydana geldiği gibi, yerli nüfus açlıktan ölürdü. Ancak o zaman da bazı iyileştirici tedbirler almak zorunda kalır ki kamulaştırması gereken fazlayı üretecek kadar insan hayatta kalabilsin. Ama yerleşimci koloniler söz konusu olduğunda, özellikle de metropolden gelen göçün ölçeği yeterince büyükse ya da yerli nüfusun yok olması durumunda başka yerlerden kolayca işçi temin edilebiliyorsa, yerli nüfusu korumak için böyle zorlayıcı bir ihtiyaç yoktu. Bu nedenle yerleşimci sömürgecilik tipik olarak etnik temizlikle ve çoğu zaman soykırıma varan etnik temizlikle ilişkilendirilmiştir.

Yerleşimci sömürgeciliğinin bir başka önemli niteliği daha vardı. Yerleşimciler tarafından işgal edilen toprakların genişlemeye devam etmesi anlamında yayılmacı olma eğilimindeydi. Bu, bölgeye sürekli göç olduğunda gerçekleşiyordu; ancak başka türlü de ya işgal edilebilecek toprakların doğal bir sınırına ulaşılana ya da güçlü bir komşu devletin sınırları daha fazla işgale engel teşkil edene kadar gerçekleşiyordu.

Normalde tüm bunların geçmişe ait olduğu düşünülebilirdi; emperyalizm kapitalizm altında bir gerçeklik olarak kalmaya devam ederken, sömürgecilik artık günümüzde çok da önemli bir mesele değil. Ama bu yanlış. İsrail, günümüzde yerleşimci sömürgeciliğinin klasik bir örneği haline geldi. Yüzyıllar boyunca zulüm görmüş bir azınlık olan ve maruz kaldığı bu zulüm Holokost’ta korkunç bir doruk noktasına ulaşmış olan Yahudiler, başta İngiliz sömürgeciliğinin teşvikiyle, düşman bir dünyadan kaçan mülteciler olarak Filistin’e geldi ve 1948’de Siyonist İsrail devletini kurdular. Fakat ABD emperyalizminin göz yumması ve aktif müdahalesi ve bu ülkede birbiri ardına iktidara gelen sağcı hükümetlerle birlikte, başta zulüm gören mülteciler için bir sığınak olan Filistin, modern yerleşimci sömürgeciliğinin bir örneği haline geldi. Ülkedeki silahlı yerleşimcilerin Batı Şeria ve Gazze Şeridi gibi yeni bölgelere taşınmaya teşvik edildiği içsel yayılmacı eğiliminden, etnik temizlik eğilimine ve hatta şimdi soykırıma başvurmaya kadar yerleşimci sömürgeciliğinin tüm niteliklerini sergilemeye başladı.

Tüm yerleşimci sömürgecilikler bir apartheid rejimi ile karakterize edilir. Bu bir bakıma, her sömürge kentinde sömürge efendilerinin yaşadığı ve çalıştığı alan ile sıradan insanların yaşadığı alan arasında katı bir bölünmenin olduğu tüm sömürgecilikler için geçerlidir ama yerleşimci sömürgecilik altında, “beyaz” alanlar yalnızca az sayıda sömürge görevlisini değil, büyük bir göçmen nüfusu barındırır ve bu da apartheid durumuna çok daha yakından benzer. Yerleşimci sömürgeciliğin çağdaş örneği olan İsrail’in de klasik bir apartheid tablosu sunması şaşırtıcı değil.

İsrail yerleşimci sömürgeciliği, Batı emperyalizminin sağlam desteği olmadan var olamazdı. Emperyalistler açısından bu, her şeyden önce Yahudilere yüzyıllardır uygulanan zulümden kaynaklanan suçluluk duygusunun üstesinden gelmenin bir yolu. Emperyalist ülkeler Filistin halkı pahasına suçluluk duygusundan kurtuluyor. Ve İsrail sağı açısından, yüzyıllardır süren zulüm ve özellikle de Holokost, yerleşimci sömürgeciliğe bir tür kılıf sağlıyor; bu sömürgeciliğe ve onunla ilişkili apartheid, yayılmacılık, etnik temizlik ve hatta soykırım gibi olgulara yönelik herhangi bir eleştiri derhal “antisemitizm” olarak yaftalanır ki bu da pogromlar tarihi ve daha yakın zamanda Nazizm ile olan ilişkisi nedeniyle açıkça iğrenç hale gelir.

İsrail hükümeti tarafından Gazze halkına yaşatılan dehşetin ortasında bile Filistin yanlısı gösterilerin çoğu metropolde yasaklanmış olmasından da anlaşılacağı üzere bu durum, emperyalizm ve sağ açısından son derece elverişli. Elbette bu gösteriler yine de yapılıyor ama hükümetin onaylamamasına rağmen yapılıyor. Hatta Londra’daki bu tür gösteriler, İngiliz İçişleri Bakanı Suella Braverman’ın Londra polisini Filistin yanlısı olmakla suçlamasına neden oldu!

Emperyalistlerin İsrailli yerleşimci sömürgeciliğine destek vermelerinin ikinci bir nedeni de bu ülkelerin geçmişte yerleşimci sömürgeciliği yoluyla ortaya çıkmış ya da bundan yararlanmış olmaları. ABD, Kanada ve Avustralya gibi ülkeler yerleşimci sömürgeciliğinin ürünleriydi; kendi ortaya çıkışlarının aracı olarak etnik temizlik uygulamış olduklarından, şimdi, özellikle de İsrail gibi gözde bir ülke bunu uyguladığında, bu uygulamayı pek de hoş karşılayamazlar.

Fakat desteklerinin en güçlü gerekçesi, İsrail’in emperyalizmin Batı Asya’daki yerel satrapı haline gelerek güçlü bir müttefiki olarak ortaya çıkmış olması. Emperyalizm bölgedeki hegemonyasını sürdürmek için İslamcı köktendinci grupları desteklemekten (Hamas’ın kendisi de dahil) bölgedeki ilerici-laik, sol ve komünist hareketleri zayıflatmaya (Komünizmin Arap dünyasında son derece güçlü bir tabanı vardı) ve hatta silahlı müdahaleye kadar çeşitli araçlar kullandı ve İsrail yerleşimci sömürgeciliğine destek ve silah sağlamak, onun cephaneliğindeki son derece güçlü bir araç. Gazze’deki soykırımın ortasında bile ABD’nin BM Genel Kurulu’nun acil ateşkes talep eden kararına karşı oy kullanması şaşırtıcı değil. İronik bir şekilde, “insani” gerekçelerle İsrail saldırılarında ara sıra “duraklama” talep ediyor. Dolayısıyla ABD’nin insancıllığı şu anlama geliyor: İsrail istediği kadar insan öldürsün ve yaralasın, insancıllık ölü ve yaralıların periyodik olarak kaldırılmasını lazım kılar!

Dünya Basını

Arendt’e karşı

Yayınlanma

Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız makale, “sivil toplum” kavramını liberal demokrasinin koruyucu meleği olarak gören yaygın okumaların aksine, Gramsci’nin izinden giderek, bu kavramı iktidar ilişkilerine içkin bir mücadele sahnesi olarak yeniden düşünmeye davet ediyor. Berkley Sosyoloji bölümünden Prof. Dylan John Riley’in New Left Review için kaleme aldığı bu yazıda, Arendt’in totalitarizm çözümlemesinin etkili ama hatalı bir miras bıraktığı, özellikle faşizm öncesi Almanya ve İtalya örneklerinin, sivil toplumun zayıflığıyla değil, tam tersine onun örgütsel zenginliğiyle karakterize olduğu hatırlatılarak ortaya konuyor. Böylece liberal entelijansiyanın sivil toplumu “direniş öznesi” olarak yücelten söylemi tersyüz ediliyor. Günümüz ABD’sinde MAGA hareketinin sivil toplumu bastırmak yerine kolonize ettiği, yani hegemonya savaşını tam da bu alanda yürüttüğü ileri sürülürken, solun ise tüm bunlar karşısında kendi entelektüel kastına hapsolmuş hali eleştiriliyor.

Nihayetinde metin, sivil toplumun masum bir “ara alan” değil, ideolojik bir cephe olduğunu vurgulayarak Trump döneminin paradoksal biçimde yeni bir sol-politik öznenin doğumuna imkân verebileceği yönünde provokatif bir ihtimal ortaya atıyor.


Arendt‘e karşı

Dylan Riley
New Left Review
3 Ekim 2025
Çev. Leman Meral Ünal

Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşünden çıkarılacak sayısız ders arasında, önemli bir tanesi sivil topluma ilişkin: Müphem, bulanık, hatta kimi zaman can sıkıcı ama yine de kaçınılmaz bir kavram. Hegel’in Hukuk Felsefesi’nden devralınan –ki burada Bürgerliche Gesellschaft (sivil toplum) terimi hem gelişmekte olan piyasa ilişkileri alanına hem de geç Ortaçağ’daki Stände’ye (toplumsal tabakalar) göndermede bulunuyordu– bu kavramı Marx, onun altında yatan yapıyı ve hareket yasalarını açığa çıkarmak amacıyla ele aldı. Fakat Marx, bu düşünsel atılımı gerçekleştirirken, Gramsci’nin “üretken ekonomi ile devlet arasına sıkışmış” dediği, çıkar grupları ve birliklerden oluşan bu “üstyapının ikinci düzeyi”nin siyasal ve kültürel önemini bir ölçüde yitirdi (Gerçi Marx, Bonapartizm çözümlemesinde, geç mutlakiyetçi Fransız devletinin azıp sınır tanımaz halini sivil toplumun karşısına koyarak bu eski anlamına geri döner).

Başka bir düşünsel damar ise Tocqueville’den Durkheim’a ve oradan da çağdaş siyaset sosyolojisi ile siyaset bilimine uzanır. Bu hat, Montesquieu’nün “ara erkler”ini hatırlatırcasına, modern demokrasinin aşırılıklarını dizginleme işlevine sahip ara yapıları öne çıkarmıştır. Tocqueville’e göre demokrasi, ancak canlı bir birlikler ve gönüllü birliktelikler alanının –eski rejimin büyük soylu ailelerinin işlevsel bir ikamesi olarak– varlığı koşuluyla özgürlükle bağdaştırılabilirdi. Her ne kadar Arendt’in Gramsci’yi okuduğuna dair bir kanıt olmasa da, modern totalitarizm çözümlemesinde Marksist ve Tocquevilleci gelenekleri birleştiren isim olduğu söylenmeli. Arendt’e göre totalitarizmin kilit önkoşulu, yönsüz, yalıtılmış bireylerden oluşan kitle toplumunu, demagojik kitle hareketlerine açık hale getiren sivil toplumun toz haline getirilmesiydi.

Bu kavram, birkaç on yıllık bir sessizlikten sonra, bu kez 1990’larda “tarihin sonu” olarak anılan o kısa dönemde yeniden sahneye çıktı. Bu dönem, tuhaf bir ikiliği içinde barındırıyordu: Komünist alternatifin yenilgisinin kutlanması ile Batı’daki liberal demokrasinin aşınmasına dair kaygı. Sivil toplum her iki meselede de merkezi bir rol üstlendi, yani hem devlet sosyalizminin çöküşünü açıklarken hem de kapitalist merkezdeki zayıflamış seçimciliğe yeni bir soluk kazandırmanın reçetesi olarak. Bugün ise bir kez daha kamusal gündemin merkezinde, fakat bu kez bambaşka bir bağlamda. Liberal entelijansiya ve STK aktivistleri, Totalitarizmin Kökenleri’nin yıpranmış nüshalarını tozlarından arındırıp sivil toplumu yükselen otoriter tehdide karşı direnmeye çağırıyorlar.

Sol-liberal çevrelerde entelektüellik iddiası taşıyan siyasi yorumcular için neredeyse zorunlu bir referans olan Timothy Snyder, On Tyranny’de [Tiranlık Üzerine] Arendt’in bir toplumun “güruha dönüşmesi” olarak tanımladığı türden bir çöküşü önlemek için insan haklarıyla ilgilenen örgütleri desteklemenin öneminden bahseder. Bir tür STK sektör dergisi denebilecek Non-Profit Quarterly’nin yazarlarından Rebekah Barber da “sivil toplumun geçmişte tehditlere karşı ayağa kalktığını” söyler ve “bunu tekrar yapabileceğini hatırlaması çok önemli” notunu düşer. Aynı dergiden David Snyder ise “derinleşen kriz anlarında sivil toplumun harekete geçmesi gerektiğini” savunur. Newsweek’te yazan Amerikan Öğretmenler Federasyonu Başkanı Randi Weingarten ve Yahudi Kamu İşleri Konseyi CEO’su Amy Spitalnick’e göre de sivil toplum, “topluluklarımızı iyileştirmek için devamlı çalışan insan ve örgütlerden oluşan canlı bir ağdır.” Bu anlayışta sivil toplum yalnızca eyleyici değil, direnen, hatta yaşayan ve nefes alan bir varlıktır.

Trump yönetiminin kâr amacı gütmeyen sektörler üzerindeki saldırısına dair kaygılar haklı olsa da, bu yorumların çoğu, totalitarizm tarihi ve sivil toplumun ne olduğuna dair olmak üzere çift katmanlı bir karışıklığından mustarip. Birincisine ilişkin olarak şu noktanın altı çizilmeli: Totalitarizmin Kökenleri’nin özellikle emperyalizm üzerine olan parlak gözlemlerine rağmen, temel argümanı büyük ölçüde hatalıdır. İki savaş arası dönemde faşist rejimler üreten İtalya ve Almanya’da, faşistlerin yükselişinden önce sivil toplum son derece gelişmişti. Her iki ülkede de kooperatifler, kiliseler, sendikalar, siyasi partiler ve dayanışma örgütleri 1870’lerden itibaren büyük bir büyüme kaydetmişti. Dolayısıyla faşizm öncesi Almanya ve İtalya’yı atomize veya örgütsüz kitle toplumları olarak görme fikri yanıltıcıdır. Peki, faşistler iktidara geldiklerinde bu örgütsel altyapıyla ne yaptılar? Onu yağmaladılar ve rejimin amaçlarına hizmet edecek biçimde eğip büktüler. Bu durum, sivil toplumun ne olduğu (ve/veya ne olmadığı) hakkında önemli bir ders içerir. Gramsci’nin kavradığı ama günümüz liberallerinin kavrayamadığı gibi, sivil toplum bir mücadele alanıdır. Bir fail ya da aktör değildir ve asla olamaz.

Bu tespit, günümüz ABD’si için de son derece kritik. Zira MAGA [Amerika’yı Yeniden Büyük Yap] hareketi, sanıldığı gibi, birliklerin ve çıkar gruplarının varlığını yok etmek istemiyor, aksine, onları kolonize etmek istiyor. Yurttaş katılımını bastırmıyor, kendi biçimlerini teşvik ediyor. Nitekim Charlie Kirk suikastının ardından, JD Vance, Kirk’ün podcast dinleyicilerine sivil toplumun “devletten değil, her birimizden doğduğunu” savunarak “katılın, katılın, katılın” çağrısı yaptı. Oklahoma’nın eski eğitim müfettişi Ryan Walters ise eyaletteki her lise ve üniversitede bir Turning Point USA şubesi açma hedefini açıkladı. Bu, Gramsci’nin mevzi savaşı diye adlandıracağı biçimde, (mitik) bir siyaset-öncesi uzlaşı ya da pratik sorun çözme alanı için değil, doğrudan bu alanın denetimi için yürütülen bir mücadele, yani sivil toplum alanında verilen bir hegemonya mücadelesidir.

Ancak burada Trumpçıların farkında dahi olmadığı bir ironi yatıyor. Zira sağın iddia ettiğinin aksine, üniversite-STK kompleksinin içinde ayrıcalıklı ama büyük ölçüde etkisiz bir “aydın kastı” olarak tecrit edilen ABD’deki solcu ve ilerici entelektüeller uzun süredir büyük bir kültürel etki gücüne sahip değiller. Gramsci’nin “geleneksel aydınlar” olarak adlandıracağı kendi iç gizemli diliyle yalnızca kendine konuşan bu kesim, solu ağır bir dezavantaja mahkûm etmektedir. Trump yönetiminin bu cordon sanitaire’i yıkma girişimi, sol aydınların bugün kopuk oldukları siyasal ve toplumsal güçlerle daha doğrudan bir bağ kurmalarının koşullarını yaratabilir. Şayet böyle olursa, Trump, kültür endüstrisinin yanı sıra, sosyal medya, viralite ve yapay zekâ çağına uyarlanmış yeni bir “modern prens”in doğuşuna katkıda bulunmuş olacaktır. Belki de MAGA, en büyük korkusunun ebesi olacaktır.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Kuzey Akım-2, Avrupa’yı nasıl sarstı?

Yayınlanma

Editörün notu: Polonya ile Almanya arasındaki ilişkiler, Kuzey Akım-2 boru hattı tartışması ve göç politikaları nedeniyle ciddi biçimde gerildi. Donald Tusk’un hattın imhasını meşrulaştıran açıklamaları, Berlin’de öfke yaratırken Friedrich Merz’in sınır kontrolleri kararı Varşova’yı rahatsız etti. Angela Merkel’in geçmişteki Rusya politikaları da bu krizi derinleştirdi. FT Deutschland’ın eski eş yayın yönetmeni Wolfgang Münchau, yaşanan gelişmelerin Avrupa Birliği’nin iç uyumunu ve Ukrayna’nın üyelik sürecini sarsma riski taşıdığına dikkat çekiyor.

***

Kuzey Akım-2, Avrupa’yı nasıl sarstı?

Polonya ile Almanya karşı karşıya

Wolfgang Münchau

Unherd

13 Ekim 2025

Avrupa’nın birliği, kıtanın doğu ucunda çatırdamaya başladı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa Birliği’nin istikrarının temel direklerinden biri sayılan Polonya-Almanya ilişkileri bozulma sürecine girdi. Donald Tusk ile Friedrich Merz’in gülümseyen fotoğraflarının ardında, birliğin geleceğini şekillendirebilecek derin bir huzursuzluk yatıyor.

Tusk ile Merz kişisel olarak iyi anlaşıyor. Polonya Başbakanı Tusk, ülkesinde bulabileceğiniz en Almanya yanlısı siyasetçi. Almanya Başbakanı Merz ise son yıllarda göreve gelenler arasında Polonya’ya en yakın isim. Üstelik ikisi de Avrupa Parlamentosu’nda aynı siyasi grubun üyesi. Buna rağmen her ikisi de ilişkileri her defasında raydan çıkarıyor.

Tusk, yanlış siyasi hamleleriyle tanınan bir lider. İngiltere’de, Avrupa Konseyi Başkanlığı döneminde Brexit referandumu sürecine yaptığı ters etki yaratan müdahalelerle hatırlanıyor. 2016’da Avrupa’yı savunmak isterken İngiltere’nin iç siyasi dinamiklerini yanlış okuyarak kararsız seçmenleri “ayrılalım” kampına itmişti.

Geçen hafta Tusk yine benzer bir hata yaptı. Bu kez konu, 2021’de Ukraynalı komandolar tarafından havaya uçurulan Baltık Denizi’ndeki Kuzey Akım-2 doğalgaz boru hatlarıydı. Almanya’nın saldırıyla bağlantılı olduğu iddia edilen bir kişinin iadesini talep etmesine yanıt olarak Tusk, sosyal medya hesabında şu mesajı paylaştı: “Kuzey Akım-2’nin sorunu havaya uçurulması değil, inşa edilmesiydi.”

Bir açıdan haksız sayılmaz. Polonya uzun süredir bu boru hatlarının Avrupa’yı Rusya’nın enerji kaynaklarına aşırı bağımlı hale getirdiğini savunuyordu. Almanya ise o dönemde, Vladimir Putin’in Kırım’ı ilhak etmesinden sonra bile Rusya ile ticari anlaşmalar yaparak Avrupa’nın güvenliğini zedelemişti.

Ancak böyle bir yıkım eylemini hoş görmek siyasi delilik olur. Düşünün ki biri, “Sorun Başkan X’in suikasta uğraması değil, seçilmesiydi,” desin. Hangi siyasi görüşten olursanız olun, bu söz sizi rahatsız ederdi. Neyse ki Kuzey Akım-2 patlamasında kimse ölmedi. Almanya, hafif geçen bir kış ve yeni tedarikçilere geçiş sürecini iyi yönetmesi sayesinde enerji krizine girmeden bu dönemi atlattı.

Yine de olay açık biçimde suç niteliği taşıyordu. Boru hatları yasal olarak inşa edilmiş, işletmeye alınmış ve özel mülkiyet kapsamındaydı. Alman savcılığının yürüttüğü soruşturmada, Ukrayna ordusu ve istihbarat kurumuyla bağlantılı kişilerin sabotajdan şüpheli olarak değerlendirildiği ortaya çıktı. Bu, tartışmasız biçimde bir devletin yürüttüğü askeri harekâttı. Tusk’un sözleri, sanki Polonya’nın artık terör eylemini resmen onayladığı izlenimini yarattı.

Üstelik Tusk, bu konuda konuşan ilk Polonyalı siyasetçi de değildi. Polonya Dışişleri Bakanı Radoslaw Sikorski, o dönemde Avrupa Parlamentosu üyesiydi ve patlamaların ardından sosyal medyada “Teşekkürler ABD” diye yazmıştı. Her ne kadar bu ifadenin yanlış bir varsayıma dayandığı sonradan ortaya çıksa da, bu tür yorumlar Almanya’nın Polonya lehine siyasi adımlar atmasını neredeyse imkânsız hale getiriyor.

Almanya da komşusunu kızdırma konusunda masum sayılmaz. Polonya ile ilişkilerde yumuşak diplomasi izleyen Merz, geçen mayısta şansölye seçildikten sonra ilk icraatında sınır kontrolü uygulamasına geçti. Yasa dışı göçü durdurmak amacıyla Schengen serbest dolaşım bölgesinin kurallarını askıya alarak acil durum hükümlerini devreye soktu. Bu tek taraflı karar Polonya’da büyük karışıklık yarattı. Üstelik gerekçeleri ikna edici değildi ve bazı hukukçulara göre Avrupa Birliği’nin iltica yasalarını bile ihlal ediyordu. Oysa göç akını çoktan azalmıştı. 2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra gelen büyük mülteci dalgası durulmuştu. Şu anda Polonya ve Almanya’nın her birinde yaklaşık bir milyon Ukraynalı göçmen bulunuyor. Ancak nüfus ve ekonomi farkı dikkate alındığında bu yük Polonya için çok daha ağır. Bu koşullarda Almanya’nın sınırı kapatması, “komşunun pahasına rahatlama” politikasından başka bir anlam taşımıyor.

Aslında bu yaklaşım, Kuzey Akım projesinin inşa edilmesine yol açan zihniyetin aynısı, yani Merkel’in zihniyeti. Angela Merkel ile Gerhard Schröder bu anlaşmanın mimarlarıydı. Schröder, görevinden ayrıldıktan sonra hattı inşa eden konsorsiyumun başına bile geçmişti.

Merkel ise siyasetten çekilmiş olmasına rağmen son dönemde yeniden sahneye çıkıp geçmişini savunuyor ve Avrupa içinde tartışmaları körüklüyor. Geçen hafta Macar medya kuruluşu Partizán’a verdiği mülakatta, Putin’in Ukrayna’yı işgalinden Polonya’yı sorumlu tutarak Varşova’yı öfkelendirdi. “Haziran 2021’de Putin’in artık Minsk Anlaşması’nı ciddiye almadığını hissettim. Bu nedenle Avrupa Birliği olarak Putin’le doğrudan görüşebileceğimiz yeni bir format önerdim,” dedi. “Bu önerime Baltık ülkeleri ve Polonya karşı çıktı.”

Polonya ile Baltık ülkelerinin bu girişime karşı çıkması için makul gerekçeleri vardı. Zira bu adım, Almanya’nın Rusya ile Doğu Avrupa’nın zararına olan “zehirli ilişkisini” sürdürme çabasından başka bir şey olarak görülmüyordu. O dönemde Polonya’nın itirazını haklı bulmuştum.

Merkel’in dış politikadaki son hamlelerinin neredeyse tamamı başarısızlıkla sonuçlandı. Tarihe hem Rusya-Almanya yakınlaşmasının mimarlarından biri hem de Almanya’nın süregelen ekonomik durgunluğunu durduramayan bir lider olarak geçecek. Avro Bölgesi krizini siyasi hesaplarla çözümsüz bırakması da bu tabloya eklendi. Bugün Avrupa Birliği’nin zayıf siyasi duruşunun temel nedenlerinden biri bu miras.

Avrupa Birliği’nin temel direklerinden biri olan bu ikili ilişkilerdeki çatlaklar, ulusal siyaseti doğrudan etkileyecek. Kuzey Akım sabotajına ilişkin soruşturma bunun en çarpıcı örneği. Polonya, Ukraynalı şüpheli Vladimir Z’nin iadesine dair Almanya’nın talebini değerlendirirken Tusk’un açıklamaları neredeyse zanlıyı aklar nitelikteydi. Bu durum hem Tusk hem de Merz için siyasi olarak ters tepebilir. Aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) Partisi’nin işine yarayacağı kesin. AfD, şu anda Merz’in partisi CDU/CSU’yu kamuoyu yoklamalarında geçmiş durumda ve Ukrayna’ya karşı sert bir tutum izliyor. Almanya’da görülecek dava, sabotajın perde arkasına dair rahatsız edici ayrıntılar ortaya çıkaracak. Faillerle onları yönlendiren güçler arasındaki bağlar özellikle dikkat çekecek. Bu eylemin özel bir inisiyatifle gerçekleştirildiğine inanmıyorum. Dava, Almanya kamuoyunu derinden sarsabilir.

Gerilim arttıkça Ukrayna’nın Avrupa Birliği’ne katılımı konusunda Almanya-Polonya hattında yeni bir kriz bekleniyor. Almanya’daki koalisyon hükümeti Ukrayna’nın üyeliğini destekliyor, ancak bir şartla: Avrupa Birliği bütçesi önce yeniden düzenlenmeli. Almanya, Ukrayna’nın yeniden imarını tek başına finanse etmek istemiyor. Berlin’in istediği olursa bu düzenleme Polonya’nın aleyhine olacak. Zira şu anda AB bütçesinin en büyük net faydalanıcısı Polonya, en büyük net katkı sağlayıcısı ise Almanya.

Avrupa Birliği’nin jeopolitik açıdan güçlü bir aktör olarak varlığını sürdürebilmesi için Almanya-Polonya ilişkilerinin onarılması zorunlu. Ancak iki tarafın mevcut tutumları bunun yakın zamanda mümkün olmayacağını gösteriyor. Bu anlaşmazlıklar çözülmezse bugünün siyasi çekişmeleri Avrupa’yı çok daha büyük bir sarsıntıya sürükleyebilir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Sovyet Gürcistanı’nı yeniden düşünmek

Yayınlanma

Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız, Gürcistan kökenli Sopiko Japaridze tarafından kaleme alınan metin, hem Sovyet Gürcistanı’nın günümüz liberal anlatıları içindeki temsiline hem de bu anlatının bilgi üretimindeki ideolojik önkabullerine yöneltilmiş güçlü bir eleştirel müdahale niteliği taşıyor. Yazar, bir zamanlar kendisinin de içselleştirdiği antikomünist çerçeveyi yerinden gözlem ve doğrudan tanıklıklar aracılığıyla çözerek, Sovyet deneyiminin toplumsal gerçekliğini bugünün post-Sovyet liberal tahayyüllerinden ayırıyor. Japaridze’nin saha gözlemleri, antikomünist söylemin “otoriter devlet” imgesine sıkıştırdığı bütün bir Sovyet deneyiminin, aslında emek, toplumsal refah, insan onuru ve kamusal sorumluluk etrafında örülmüş bir maddi ve ahlaki dünyanın izlerini taşıdığını gösteriyor. Bu anlamda, “nostalji” kategorisiyle değersizleştirilen halk hafızası, bir hakikat olarak yeniden konumlanıyor.

Öte yandan tüm bunlar sadece Sovyet Gürcistanı’nı değil, genel olarak sosyalist devlet deneyimleri üzerine üretilmiş bilginin epistemolojik statüsüne yönelik bir yeniden düşünme çağrısı olarak da okunmalı. Zira Soğuk Savaş boyunca inşa edilen “totaliterlik” söyleminin hâlâ tarih yazımının kurucu çerçevesi olarak işlediği bir dönemde, tarihsel maddeciliğin yöntemsel ufkundan, yani toplumsal süreçleri üretim ilişkileri, maddi koşullar ve sınıfsal konumlar üzerinden düşünme yetisinden, beslenen her girişim, eleştirel tarih anlayışı açısından da son derece kıymetli.


Sovyet Gürcistanı’nı Neden Yeniden Düşünmeli?

Sopiko Japaridze
MR Online
15 Aralık 2023
Çev. Leman Meral Ünal

Birkaç yıl önce arkadaşlarımla vakit geçirirken bir oyun oynamaya karar verdik. “Hitler Kim?” kartlarını içeren bu oyun, “Mafya Gecesi”ne benziyordu. Önce kartlar dağıtılıyor, bir kişi “Hitler” kartını alıyor ve biz de sohbet yoluyla bu kişinin kimliğini bulmaya çalışıyorduk.¹ Gürcistan’da popüler olan klasik “Mafya” oyununun bir uyarlamasıydı bu. “İyiler” yani “liberaller”, üzerinde orak-çekiç yerine güvercin bulunan, fakat Sovyetler Birliği armasını andıran bir sembolle temsil ediliyordu. Oyun, liberalleri “kötücül” faşistlerin karşısında konumlandırıyordu. Ne var ki oyuna katılan gençlerin hiçbiri, faşizmin İkinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgisinde Sovyetler Birliği’nin oynadığı merkezi rolden haberdar değildi. Bu oyun, Sovyet tarihinin çarpıtılması ve yeniden yazılmasına katkıda bulunan çok sayıdaki açık, nüanslı ve örtük propaganda biçimlerinden sadece biriydi. Bu anlatı, nüfuzlu kişiler, hikâyeler, anlatılar, bayramlar, kitaplar, filmler ve sivil toplum kuruluşları aracılığıyla sürekli olarak yeniden üretilmeye ve pekiştirilmeye devam ediyor.

Aslına bakılırsa ben de antikomünist tarih anlatılarından etkilenmiştim. Sovyetler Birliği, hemen her zaman yurttaşlarına karşı kayıtsız, o uçsuz bucaksızlığıyla insanlık dışı bir devlet olarak tasvir ediliyordu; bu tasvir ki, ortaokuldan itibaren eğitim müfredatımıza girmiş olan distopik romanları anımsatır. Üstelik ABD’deki antikomünist sosyalist çevrelerde “eğitilmiş”tim; Sovyetler Birliği’ni başarısız bir proje olarak ezberlemiştim (Benim içinde yer aldığım her eğilim, devrime ihanetin yaşandığı yıl olarak farklı bir yıl belirliyordu mesela). Ancak 1990’larda savaşlar ve şiddet nedeniyle göç ettiğim ABD’den Gürcistan’a döndüğümde, bambaşka bir perspektifle karşılaştım.

Gürcülerin hemen her yerde söyledikleri şey, [asıl] mevcut devletin halkını ihmal ettiğiydi; Sovyetler Birliği döneminde yurttaşlara gösterilen özen ise bambaşkaydı. Hatta antikomünist liberaller bile, katıldığım çevre eylemlerinde bitmek bilmeyen inşaatlara ve ekolojik tahribatlara karşı çıkarken Sovyet standartlarına ve araştırmalarına atıfta bulunuyordu. Örneğin, o dönemlerde belli bir yüksekliğin üzerindeki binaların insan sağlığına zararlı kabul edildiğini, bunun güneş ışığı ve zeminin sağlamlığı gibi unsurlarla gerekçelendirildiğini hatırlatıyorlardı. Yurttaşların koruması için son derece katı düzenlemeler mevcuttu.

Gürcistan’daki maden kasabalarını incelemeye başladığımdaysa çok daha çıplak bir gerçekle karşılaştım. Sakinler, duvarları kömür isiyle kaplanmış apartmanları gösteriyor, oyun alanlarında kül soluyan çocukları anlatıyorlardı. Başlangıçta, bunu Sovyetlerin halkı değil, sanayi üretimini önceleyen anlayışıyla ilişkilendirme eğilimindeydim. Fakat yerel halk bu varsayımıma kesinkes itiraz etmişti. Sovyetler Birliği döneminde, yerleşim alanlarının yakınında kömür yakmanın yasak olduğunu, bugünkü gibi açıkta depolama uygulamalarının ise tamamen yasa dışı olduğunu söylediler. Mevcut sorunların Sovyet döneminde var olmadığı konusunda ısrarcıydılar.

Ne yazık ki, Sovyet sonrası dönemdeki madencilik uygulamaları nedeniyle çok sayıda önlenebilir ölüm yaşandı. Madencilerle yaptığım görüşmeler, tüyler ürpertici bir gerçeği ortaya koyuyordu. Son yıllarda sık sık patlamaların yaşandığı bir bölge, daha önce yaşanan bir patlama sonrası, 1970’lerde, Sovyetler Birliği döneminde, mühürlenmişti. Çok tehlikeli olduğu gerekçesiyle burada madencilik faaliyeti yürütmek yasaktı. Bugün ise o alanın sahibi olan özel şirket, mühürleri sökerek yeniden faaliyete geçmişti, üstelik ölümcül sonuçlar pahasına. Bu ölümlerin tamamen önlenebilir nitelikte olduğunu anlamalıyız, kömüre kolay erişim uğruna gösterilen umursamazlığın bir sonucu olarak…

Altın madenciliğiyle bilinen Kazreti kasabasında yaşayanlar da benzer şekilde bugünkü yaşamlarına dair kasvetli bir tablo çizdiler. Aslında başta, buranın Sovyet döneminden bu yana madenciliğin merkezlerinden biri olmasının, kasaba halkının can sıkıntısı, aşırı çalışma ve yoğun kirlilikten yakınmasını açıklayabileceğini düşündüm, fakat yerel halk, Sovyet döneminde yaşamın çok daha canlı olduğunu anlattı. Hareketli bir gece hayatı, bolca spor etkinliği ve Tiflis’e ya da Sovyetler Birliği’nin dört bir yanına uygun fiyatlarla seyahat imkânlarından özlemle bahsettiler. Spor, toplumsal yaşamlarında çok önemli bir yer tutuyordu, küçük kasabalardan büyük şehirlere kadar sürekli etkinlikler düzenleniyordu. Bu kasabalardaki teknik okullar, ek sakinler getirerek dinamik bir sosyal doku yaratıyordu.

Kasaba sakinlerinin anlatımlarına göre, insanlar yalnızca sosyal açıdan değil, fiziksel olarak da daha sağlıklı ve daha güçlüydüler. Madenciliğin beden üzerindeki yıpratıcı etkileri göz önüne alınarak her işçiye fazladan gıda ve besin takviyesi sağlanıyordu. Gıda ve beslenme hem işçiler hem de çocuklar için en temel öncelikler arasındaydı. Doğru beslenmenin sağlanması için özverili çabalar mevcuttu. İşte geçmiş ile bugün arasındaki bu keskin tezat, kasabanın yaşam kalitesinde zaman içinde yaşanan büyük değişimi de görünür kılıyordu.

Manganez madenciliği yapılan bu kasabada madenciler, bugün on iki saatlik ağır vardiyalara katlanmak zorundalar. Oysa Sovyet döneminde, yeraltında uzun süre çalışmanın bedensel etkilerini dikkate alan katı düzenlemeler uyarınca çalışma süresi yedi saatle sınırlandırılmıştı. İşçilerin refahını önceliklendirmeyi amaçlayan bu koruyucu önlem, günümüzde tamamen aşınmış durumda, kota sistemi denilen şey ise tersine, uzun çalışma günlerini teşvik ediyor. Bir madencinin eşi tarafından söylenen şu söz her şeyin özeti belki de: “Bizden Sovyetler döneminde olduğu gibi kotaları tutturmamızı bekliyorlar ama o dönemin sunduğu hiçbir imkânı, hiçbir güvenceyi vermiyorlar.”

Kömür madenlerinin patlatılmasından sorumlu bir işçi, bir kolunu kaybettiği travmatik bir iş kazasını anlattı keza. Sağlık ekiplerinin son derece yavaş şekilde, tam bir saat sonra olay yerine ulaştığını söyledi. Özelleştirme nedeniyle kapanan hastaneler yüzünden en yakın hastanenin artık oldukça uzakta bulunması, tedavi sürecini birkaç saat daha uzatmıştı. Sovyet sonrası dönemdeki liberalizasyon süreci boyunca işçi sağlığı ve iş güvenliği standartlarının aşınması, gerçekleştirdiğim mülakatlarda tekrar tekrar karşıma çıkan bir diğer sarsıcı örüntüydü.

Bir zamanların bu capcanlı kasabası, bugün güvencesiz madencilik faaliyetlerinden, yoğun kirlilikten ve çaresizliğe sürüklenmiş bir halktan ibaret. Bölge halkı, ekonomik çaresizliğin ve kirlenmenin ulaştığı boyutu gözler önüne serer biçimde, evlerinin bahçelerinde mangan kazmaya başlamış. Madencilik sektörü dışında da, bir zamanların gelişkin sanayilerinin çökmesi, kasabayı dizginsiz özelleştirmenin yıkıcı sonuçlarıyla baş başa bırakmış. Yaşananlar bölge sakinlerinin hem refahını hem de güvenliğini derinden sarsmış durumda.

Ve tabii 2000’li yılların radikal liberalizasyon sürecinden bu yana, meslek hastalıkları uzmanlarının rolü de yalnızca sembolik bir düzeye indirgenmiş durumda. Zira bu dönem, emek kurumları ve sosyal kurumların topyekûn yıkımı, artan oranlı vergilendirmenin yasaklanması ve komünizm ile komünist sembollerin kriminalize edilmesiyle karakterize ediliyor. Sovyetler Birliği döneminde, her yıl yaklaşık iki yüz kadar meslek hastalığı vakası tespit edilirdi. Oysa son yıllarda tek bir tanı dahi konmamış. Meslek Hastalıkları Enstitüsü’nün son kalıntılarının başındaki yönetici, birkaç yıl önce iki tanı koyduğunu ve bu nedenle şirketten tehditler aldığını açıklamıştı. Bir zamanlar hayati önem taşıyan bu kurum, bugün işlevsiz hâlde, onlarca yıllık emek güvenliği ve çalışma koşulları araştırmaları ise ne yenilerini yürütebiliyor ne de tanı koyabiliyor.

Örneğin enstitü müdürü çok açık bir şekilde şöyle dedi: “Bana deli diyeceksiniz ama en iyi iş sağlığı ve işçi güvenliği komünizm dönemindeydi.” Ona deli olmadığını söyledim. Mesleki amaçlarının anlamını ve kamusal rollerini yitirmiş, fakat emekleriyle kurdukları kimlik bağı hâlâ canlı olan bu uzmanlar, bugün harap bir binada toplanıp kahve içiyor ve geçmişi konuşuyorlar.

Ancak Gürcistan’ın tarihine ve Sovyet geçmişine dair daha incelikli, kanıta dayalı bir tartışma yürütmeye çalışan hem yerel halktan hem de dışarıdan bazı insanlar hala var ve farklı bir perspektif sunuyorlar. Aslına bakılırsa bu kişilerin pek çoğu, abartılı aşırı milliyetçi anlatıların tetiklediği tarih projelerine müdahil olmak üzere gelmişlerdi. Fakat, ne yazık ki bu tartışmalar, halkın Sovyetler Birliği üzerine daha nüanslı bir değerlendirmeye açık ve istekli olmasına rağmen, hâkim iletişim kanallarına nüfuz etmekte zorlanıyor.

Sovyetler Birliği döneminde büyümüş olanların kayda değer bir kısmı, hatta çoğunluğu, bu geçmişe olumlu, hatta sevgi dolu bir bakışla yaklaşıyor. Yine de bu duygular, Gürcistan’daki hâkim propaganda aygıtı tarafından sistematik biçimde marjinalleştiriliyor ve değersizleştiriliyor. Herhangi birisi Sovyetler Birliği’nin olumlu bir yönünü dile getirdiğinde, önce çevresine temkinli bir bakış atıyor, çünkü sözlerinin istenmeyen bir yere çekilmesinden çekiniyor. On yıllar boyunca bu tür görüşlerini bir biçimde ifade edebilmiş insanlar, antikomünist liberal ve muhafazakâr kesimler tarafından küçümsendi, hislerine “nostalji” damgası basıldı ve çocuksu bir saflıkla itham edildiler.

Gürcistan’daki hâkim anti-Sovyet anlatı, herkesi etkisi altına alan bir sihir gibidir; nüanslar ve olgular, sanki sadece profesyonellere ya da marjinalleştirilmiş kesimlere aitmiş gibi görünür. Oysa uzmanlar ve akademisyenler, bilhassa günümüz Gürcistan’ı bağlamında, bu yıkıcı aşırı milliyetçi anlatılara karşı koyabilecek potansiyele sahipler. Ancak propaganda; kurumlar, hibe fonları, devlet destekli hafıza politikaları, ulusal ve bölgesel kuruluşlar gibi yapısal desteklerle beslendiği için, bu “büyülü çember”in içindekilerin statülerini tehlikeye atmak istememeleri gayet anlaşılır. Gerçeği kabul ederek başlayalım, akademisyenler cesaretleriyle tanınmazlar. İşte tam da bu noktada, biz sosyalistlerin bu sorumluluğu üstlenmesi gerekir.

Batılı sosyalistlerin epey uzun bir süredir kendilerini Sovyetler Birliği’nden kamusal olarak ayrıştırmaları (“Hayır hayır, biz o türden sosyalistler değiliz!”) olağan bir refleks hâline gelmiş olsa da, Sovyetler Birliği tarihini hem eski hem yeni gerçeklikler ışığında yeniden değerlendirme görevi hâlâ yakıcı biçimde ortada duruyor. Soğuk Savaş döneminde ideolojik bir silah haline getirilmiş anıların ötesine geçerek, onu bizzat yaşamış insanların deneyimlerini ve ardından gelen toplumsal-siyasal sonuçları analiz etmek de aynı ölçüde önemlidir.

Sovyetler Birliği kapitalizme en büyük tehdidi, “başka bir dünyanın gerçekten mümkün olduğu” fikrini somut şekilde temsil eden bir evrensel vizyonu hayata geçirmekle oluşturdu. Öyle ki bugün protestolardaki sloganlarda karşımıza çıkan ve çoğu kez içi boşaltılmış bir yankıya dönüşmüş olan iddialar, o dönemin maddi gerçekliğiydi. Girişim, Sovyetler Birliği’nin farklı dönemlerinde çeşitli açılardan başarısız olsa dahi, onun varlığı başka coğrafyalarda daha cüretkâr ütopyacı projelere ilham verdi.

Sovyetler Birliği, aynı zamanda dekolonizasyon sürecinin en önemli maddi destekçilerinden biriydi ve onun yokluğu bu anlamda da tüm dünyada hissedilmeye devam ediyor. Zira günümüzün hâkim kalkınma anlatısı, herhangi bir alternatif sunmayıp ilişkileri merkez ve çevre üzerinden okuyarak o ikiliği yeniden üretiyor. Öyle ki bu boşluk, sadece jeopolitik ilişkileri değil, edebiyatı, sanatı, müziği ve insanlar arası ilişki ve bağları da etkiliyor. Eski Sovyet yurttaşları birbiriyle yeniden temas kurma imkânlarından yoksun bırakılmış, Üçüncü Dünya ise bir zamanlar güçlü olan Sovyet varlığıyla artık ilişkilenmiyor. Bugün post-Sovyet elitler, yalnızca Avrupa ile bağlantılılar ve kendilerini sıradan halkın geri kalanından bilinçli biçimde ayrı tutuyorlar.

Sovyet deneyimi popüler imgelemde yalnızca şiddet ve baskı üzerinden ele alınmasına rağmen, Sovyetler Birliği içinde yeniden değerlendirilmesi gereken sayısız başarılı toplumsal ve ekonomik deneyim var. Bu nedenle, Sovyet geçmişinin günümüzde giderek daha fazla şeytanlaştırılması ve çarpıtılması sürpriz değil; örneğin “Kara Kurdele Günü” gibi yeni uydurulmuş anma günlerinde ve Avrupa genelinde yapılan haksız “faşizm” kıyaslarında bu eğilim açıkça kendini gösteriyor. Yine faşizmi yenmek için hayatlarını gözlerini kırpmadan feda eden sayısız savaşçının -benim dedelerim gibi- bugün faşistlerle bir tutulması da öyle keza… Oysa faşizm, tarihsel olarak sosyalizme karşı bir tepki olarak doğmuştu, fakat şimdi biraz da paradoksal şekilde liberalizmin zıddıymış gibi yeniden çerçeveleniyor.

Sovyetler Birliği üzerine yapılan tartışmaların “nostalji”ye indirgenmesi, aslında çok daha derin bir sorunun belirtisi. Sovyetler Birliği hakkında daha derinlikli ve nüanslı tartışmalar artık maalesef yalnızca uzman çevrelere sıkışmış durumda. İnsanlar bilgi birikimlerini kullanarak yeni bir toplumun inşası için harekete geçemediklerinde, yani kendilerini geçmişin kalıntıları olarak, yavaş yavaş yok olmaya bırakılmış hissettiklerinde, sığınabilecekleri tek yer, dostlarıyla ya da eski meslektaşlarıyla yaptıkları özel sohbetler olabiliyor. Yani anılarını ve içgörülerini daha küçük, daha kişisel çevrelerde paylaşmaya mahkûm edilmişler. Bu durum, geçmişin bilgeliğini ve deneyimlerini toplumsal ilerleme anlatısına entegre etme konusundaki daha geniş bir yapısal tıkanıklığın göstergesi.

Bu marjinalleştirmeye bir yanıt olarak, “Sovyet nostaljistleri” olarak adlandırılan ve çoğu kez toplumsal olarak dışlanmış kişiler, Sovyetler Birliği hafızasını özel alanda koruma yoluyla direniyorlar. Bilgi ve deneyimleri kenara itilen bu kesim için, bu durum incelikli bir meydan okuma eylemi hâlini alıyor. Salt nostaljiden daha fazlasını barındıran bir geçmiş vizyonunu sürdürme yöntemi, toplumun dışına itilmeye karşı sessiz bir protesto…Bu sessiz hatırlama, bireysel ilişkilerle sınırlı kalsa da, anlatının şekillenmesinde kendi değerlerini ısrarla ortaya koyma biçimi olarak da okunabilir. Sovyet dönemindeki “iyi zamanları” anmaya adanmış sayısız Facebook sayfası bu sessiz direnişin dijital uzantısını oluşturuyor. Bu paylaşımlarda sıkça yinelenen “Tiflis bir zamanlar bir ilişkiden ibaretti,” sözleri Sovyet Gürcistanı’nın başkentinde insanlar arasındaki şefkatin, dayanışmanın ve insani yakınlığın özünü yakalayan bir ifade gerçekten de. Zira o günlerin Tiflis’i sadece bir coğrafi mekân değil, insanların birbirine hakiki bir özenle bağlandığı bir toplumsallığın adıydı, günümüzle keskin bir tezatlık oluşturan samimi ve derin bir toplumsal bağ.

İnsanlar çoğu kez güçsüz olduklarına inandıkları için kendi güçlerinden vazgeçerler. Komünizm korkusu ve onun insanları başka bir dünya için harekete geçirme potansiyeli, kapitalist restorasyon sırasında arka arkaya çıkarılan komünizm karşıtı yasalarda kendini gösteriyor. Onu gömmek ve şeytanlaştırmak için otuz yıl süren çabalara rağmen, komünizmin direnci hâlâ kırılamadı. Bu süregelen mücadele, kapitalist ideolojinin savunucuları arasındaki, statükoya meydan okuyan bir vizyonun kalıcı gücünü ve cazibesinden duydukları derin endişeyi yansıtıyor. Sosyalistler, Sovyet deneyimini toptan bir başarısızlık olarak reddetmemelidir. Sovyet Gürcistan’ını yalnızca bir nostalji nesnesine indirgememenin zorunluluğundan hareketle Bryan Gigantino ile birlikte Reimagining Soviet Georgia [Sovyet Gürcistan’ı Yeniden Düşünmek] adlı bir podcast başlattık. Amacımız, Sovyet Gürcistan’ını geçmişe gömmek değil, onu dünyaya dair yeni tahayyülleri şekillendirebilecek dinamik bir güç hâline getirmek. Bu podcast, Sovyet dönemini, şeytanlaştırmalardan ve faşizmle dayanaksız biçimde ilişkilendiren söylemlerden kurtararak, ilham verici bir hatırlamaya dönüştürmeyi hedefliyor. Akademik tartışmaların ötesine geçerek, Sovyet geçmişi hakkında sadece yemek masası etrafında anılar yad etmenin dışında yeni bir cephe daha açılması gerektiğine yürekten inanıyoruz.


¹ Yazarın bahsettiği bu sosyal tahmin oyunu, Türkiye’de özellikle gençler arasında toplu buluşmalarda sıkça oynanan “vampir-köylü” oyununun yerel varyantlarından biridir. (Ç.N)

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English