Dünya Basını
Foreign Affairs: ABD’nin çıkarı, Orta Doğu’nun Suudi liderliğinde yeniden şekillendirilmesinde

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, ABD dış politikasının oluşturulmasında etkili yayın organlarından Foreign Affairs’te yayınlandı. ABD’nin Suudi Arabistan’ın liderliğinde yeni Orta Doğu’yu nasıl şekillendirebileceğinin ele alındığı makaleye göre bu zor yolu başarabilirse “ancak o zaman Washington mevcut sorumluluklarından kurtulacak.”
***
Orta Doğu’yu Yeniden Şekillendiren Savaş
Washington Dönüşen Bölgeyi Nasıl İstikrarlı Hale Getirebilir?
Maria Fantappie ve Vali Nasr
7 Ekim 2023’ten önce, ABD’nin Orta Doğu vizyonu nihayet meyve veriyor gibi görünüyordu. Washington, Tahran’la nükleer programı konusunda üstü kapalı bir anlaşmaya varmıştı; bu anlaşmaya göre İran İslam Cumhuriyeti sınırlı bir mali rahatlama karşılığında nükleer programını fiilen durdurmuştu. Amerika Birleşik Devletleri Suudi Arabistan’la bir savunma anlaşması üzerinde çalışıyordu ve bu da Krallığın İsrail’le ilişkilerini normalleştirmesine yol açacaktı. Ve Washington, Çin’in bölgede artan etkisini dengelemek için Hindistan’ı Orta Doğu üzerinden Avrupa’ya bağlayacak iddialı bir ticaret koridoru planladığını duyurmuştu.
Elbette engeller de vardı. Tahran ve Washington arasındaki gerilim geçmişe kıyasla daha düşük olsa da devam ediyordu. İsrail’in sağcı hükümeti Batı Şeria’daki yerleşim birimlerini genişletmekle meşguldü ve bu durum Filistinlilerin öfkesine yol açıyordu. Ancak ABD’li yetkililer İran’ı bir oyunbozan olarak görmüyordu; ne de olsa yakın zamanda çeşitli Arap hükümetleriyle ilişkilerini düzeltmişti. Ve İsrail, Filistinlilere anlamlı tavizler vermese de Arap devletleri ile ilişkilerini normalleştirmişti.
Ardından Hamas İsrail’e saldırarak bölgeyi kargaşaya sürükledi ve ABD’nin vizyonunu altüst etti. Militan grubun Gazze Şeridi’nden başlattığı ve savaşçılarının yüksek teknoloji ürünü bir sınır duvarını aşarak İsrail’in güney kasabalarına girdiği yaklaşık bin 200 kişiyi öldürdüğü ve 240’tan fazla kişiyi rehin aldığı geniş çaplı saldırı, Orta Doğu’nun hâlâ son derece patlamaya hazır bir bölge olduğunu açıkça ortaya koydu. Bu saldırı, İsrail’in Gazze’de insanlık trajedisine yol açan şiddetli bir askeri tepki vermesine yol açtı; çok sayıda ölü ve Filistinlilerin yerinden edinmesine neden oldu ve daha geniş bir bölgesel savaş riskini artırdı. Filistinlilerin sıkıntısı tekrar gündemde ve İsrail-Suudi Arabistan anlaşması artık mümkün değil. Hamas’ın direnci ve askeri yetenekleri için İran’ın desteğinin belirleyici olduğu göz önüne alındığında, İran’ın bölgesel askeri kapasitesi artık oldukça güçlü görünüyor. Tahran’a ayrıca yeni bir özgüven gelmiş gibi. Daha geniş çaplı bir çatışmaya hevesli olmasa da İran, Hamas’ın güç gösterisinin tadını çıkardı ve o zamandan bu yana İsrail’in Lübnanlı milis Hizbullah ile karşılıklı ateş açması ve İran destekli diğer grupların ABD birliklerine roket fırlatması üzerine çıtayı yükseltti.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu üzerindeki etkisi hâlâ büyük. Ancak İsrail’in savaşına verdiği destek, bölgedeki güvenilirliğine kesinlikle gölge düşürdü. (Bu destek, özellikle İsrail’in meşru müdafaa iddiasının Filistinli sivillere yönelik toplu cezalandırmaya dönüşmesi nedeniyle Washington’un küresel Güney’deki konumuna da zarar verdi). Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu için uzun süredir göz ardı ettiği gerçeklerle başa çıkacak yeni bir strateji oluşturmak zorunda kalacağı anlamına geliyor. Örneğin Washington artık Filistin meselesini ihmal edemez. Aslında bu çatışmanın çözümünü, çabalarının odak noktası haline getirmek zorunda kalacak. Gelecekte yaşanabilir bir Filistin devletine giden güvenilir bir yol bulunana kadar ABD’nin Arap-İsrail ilişkilerinin geleceği de dahil bölgedeki diğer sorunları ele alması kesinlikle imkânsız olacak.
Washington ayrıca Ortadoğu’yu sarsan Tahran’ın yükselen gücünü de ele almalı. ABD bölgeye barış getirmek istiyorsa İran ve vekillerini sınırlandırmanın yeni yollarını bulmalı. En az bunun kadar önemli olan bir diğer husus da ABD’nin İran’ın bölgesel düzene meydan okuma arzusunu frenlemesi. Özellikle de İran’ın nükleer silah yapma kapasitesine ulaşma adımlarını durduracak yeni bir anlaşmaya ihtiyaç duyacaktır.
Bu hedeflere ulaşmak için Amerika Birleşik Devletleri’nin uğruna çalıştığı her şeyi bir kenara bırakması gerekmiyor. Aslında, daha önce öngördüğü düzenin unsurları üzerine inşa edebilir ve etmeli de. Özellikle Washington bölgeye yönelik yeni planını İran, İsrail ve tüm Arap dünyası ile işleyen ilişkilere sahip Suudi Arabistan ile ortaklığına dayandırmalı. Riyad, İsrail-Filistin müzakerelerini canlandırmak ve ABD’nin İran’la nükleer bir anlaşma yapmasına yardımcı olmak için geniş nüfuzunu kullanabilir. Riyad ve Washington, ABD’nin Çin’i dengelemek için ihtiyaç duyduğu Orta Doğu ekonomik koridorunu oluşturabilir.
Bu yeni büyük pazarlık, ABD’nin 7 Ekim’den önce müzakere ettiği anlaşma kadar basit olmayacak. İsrail-Suudi normalleşmesi ile başlamayacak ve İran’a karşı bir Arap-İsrail ittifakı ile sona ermeyecek. Ancak geçmiş anlaşmaların aksine, bu yeni çerçeve ulaşılabilir. Ve doğru yapıldığı takdirde bölgesel gerilimi düşürecek ve kalıcı barışı tesis edecektir.
HÜSNÜKURUNTU
Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’dan uzaklaşabileceğine inanması anlaşılabilir bir durumdu. İsrail-Filistin çatışması sürüncemede kalsa da Arap-İsrail çatışması sona eriyor gibi görünüyordu. İran, nükleer programının ilerlemesini sınırlamak için ABD ile etkili bir pazarlık yapmış ve Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleriyle ilişkilerini normalleştirmişti. Bölge, kendi başının çaresine bakıyor gibiydi ve bu da Washington’un Asya ve Avrupa’ya odaklanmasına olanak sağlıyordu.
Ancak Washington bu durumun istikrarını abartmış ve kendisine karşı olan güçleri hafife almıştı. Örneğin ABD Başkanı Joe Biden, Suudi Arabistan’la yapılacak bir savunma anlaşması için Senato’nun onayını nasıl alacağını çok az düşünmüş görünüyor; üstelik bu anlaşma Krallığa gelişmiş silahlar ve sivil nükleer altyapı sağlamayı gerektirebilecekken. ABD ayrıca Riyad’ın bölgesel hegemonya arayışını güçlendirirken diğer Orta Doğu ülkelerinin buna itiraz etmeyeceğini varsayarak da yanlış yaptı. Washington, örneğin Tahran’ın Arap devletleriyle ilişkilerini normalleştirmeye çok hevesli olduğunu ve ABD’nin planlarına müdahale edemeyecek kadar iç huzursuzluklarla meşgul olduğunu düşündü. Elbette gerçekte İran silahlı vekillerini güçlendirmeye ve beslemeye devam ediyordu.
Ancak Washington’un en büyük yanılgısı Filistin meselesini görmezden gelebileceğini düşünmesiydi. Örneğin Suudilerle yapılan belirsiz anlaşma, Filistinlilere büyük tavizler vermeden Riyad’ın İsrail’le ilişkilerini normalleştirebileceği ve bunun geniş çaplı bir tepkiye yol açmayacağı varsayımına dayanıyordu. ABD, gerilimi düşürme vaadine rağmen İran ve İsrail arasındaki gölge savaşın devam ettiğini biliyordu. Ancak bu savaşın Filistin meselesiyle birleşeceğini ve yıkıcı bir etki yaratacağını öngöremedi.
7 Ekim’in de gösterdiği gibi, Washington’un Orta Doğu’ya ilişkin kanısı tamamen yanlıştı. Yine de ABD şu ana kadar fikirlerini güncellemedi. Washington’un Gazze’deki savaşa yönelik genel tepkisi, İsrail’in itibarını kurtarabilecek sınırlı bir askerî harekât için baskı yapmak yerine, acımasız bir askeri saldırıya neredeyse açık destek oldu. Bunun sonucunda Orta Doğu’da hem İsrail hem de Amerikan karşıtı bir öfke oluştu. Örneğin Ürdün Kralı II. Abdullah ve eşi Kraliçe Rania el- Abdullah, İsrail’in askeri harekâtını kamuoyu önünde kınadı, Amerika’nın bu harekata verdiği desteği eleştirdi ve Ürdün’ün bu savaşta Batı’nın yanında yer almadığını açıkça ifade etti. Hem Ürdün hem de Bahreyn İsrail’deki büyükelçilerini geri çağırdı ve diplomatik ilişkilerini dondurdu. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ve Arap liderler Kasım ayında Amman’da bir araya geldiklerinde, göstermelik bir ortak bildiri bile yayınlayamadılar.
ABD, Gazze’ye insani yardım ulaştırmak için çatışmalara ara verilmesini destekleyerek İsrail yanlısı tutumunu telafi etmeye çalıştı. Ayrıca rehinelerin serbest bırakılmasını sağlamak için Hamas ile yakın ilişkileri olan Katar hükümeti ile işbirliği yaptı. Ve Washington savaşın sonunda Gazze’nin uzun süreli bir İsrail işgaline maruz kalması yerine Filistin Yönetimi tarafından yönetilmesi için lobi faaliyeti yürüttü.
Ancak bu mütevazı adımların bölgeyi istikrara kavuşturması pek olası değil. Aslında tam tersi bir etki yaratıyor: Arap dünyasının diğer aktörlerinin kendi çıkarlarını ilerletmek için kullanacakları bir boşluk yaratıyor. İsrail Hamas’ı yok etmeyi öncelikli hedefi haline getirdi, ancak ABD’nin baskısı olmazsa Gazze’ye hesaplanamaz zararlar vererek vatandaşlarını ve bölgeyi yenilmezliğine ikna etmeye ve potansiyel rakiplerini caydırmaya çalışacak. Mısır, Ürdün ve Filistin Yönetimi, kendilerine yönelik iç ve dış tehditleri en aza indirmek isteyecek, bu nedenle savaş sonrası diplomasinin ekonomik çıkarlarına uygun olmasını ve bölgesel konumlarını güçlendirmesini sağlamaya çalışacaklar. Körfez ülkeleri de bu çatışmayı nüfuz mücadelesi için kullanacak. Katar şimdiden Hamas’la olan ilişkisini kullanarak kendisini vazgeçilmez bir bölgesel oyuncu haline getirmeye çalışıyor- bu konuda hem Suudi Arabistan hem de Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) daha fazla nüfuza sahip bir oyuncu. Türkiye ise Washington’un kendisine F-16 savaş uçakları satmasını ve Suriye’deki Kürtleri desteklemekten vazgeçmesini sağlamak için çatışmanın çözümünde rol almak istiyor.
Ancak savaştan şimdiden en çok kazançlı çıkan devlet İran. Filistin meselesinin yeniden canlanması bölgesel dikkatleri bir kez daha Levant’a odakladı. Hamas ve Hizbullah’ın yanı sıra Esad rejimini, Irak ve Suriye’deki Şii milisleri ve Yemen’deki Husileri de içeren İran’ın liderlik ettiği “direniş ekseni”, Ortadoğu siyasetinin yönünü değiştirebileceğini, bölgesel çatışmaları istediği zaman tırmandırıp istediği zaman yatıştırabileceğini gösterdi. İran ayrıca Hamas’a verdiği sarsılmaz destekle Filistinlilerin savunucusu imajını güçlendirerek Orta Doğu’daki popülaritesini artırdı. Tahran, Hamas’a verdiği desteği Arap dünyasıyla gelişen ilişkileriyle dengeleyerek bölgesel siyasete tam anlamıyla dahil olmaya çalışıyor. Hamas saldırılarından kısa bir süre sonra İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi, Suudi Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman ile Mart 2023’te iki ülke arasındaki ilişkilerin yenilenmesinden bu yana ilk kez telefonda görüştü. Reisi daha sonra prensin daveti üzerine Kasım ayında Riyad’a giderek katılımcıların Arap-İslam Ortak Olağanüstü Zirvesi olarak adlandırdığı toplantıya katıldı. Tahran, İran’ı çevreleyecek Arap-İsrail ekseni fikrini tersine çevirdi.
Bu eğilimler hep birlikte bölgeyi daha geniş bir çatışmaya doğru sürüklüyor. ABD’ye karşı derinleşen güvensizlik, bu ülkenin bölgeyi istikrara kavuşturmadaki yetersizliği ve etrafında toplanabilecekleri ortak bir vizyonun olmaması, farklı devletleri, sokaklardan gelen baskı ve daha geniş bir savaş korkusuyla kendi kısa vadeli çıkarlarının peşinden gitmeye itiyor. Bu farklı çıkarlar bölgedeki krizi uzatıyor ve istenmeyen bir tırmanma ihtimalini artırıyor. En kötüsünden kaçınmak için Washington’un temel varsayımlarını yeniden gözden geçirmesi, Orta Doğu’ya olan bağlılığını yenilemesi ve bölge için yeni bir vizyon ortaya koyması gerekecek.
RİYAD BU İŞTE VAR MI YOK MU
Washington’un en acil görevi Gazze’deki savaşı sona erdirmek. İsrail bölgeye saldırıp sivilleri öldürdüğü ve ABD müttefikini dizginlemek için çok az şey yaptığı sürece, Arap ülkelerindeki hükümetler ve halklar ABD’nin liderliğini takip edemeyecek kadar öfkeli olacak. Sonuç olarak, ABD yetkilileri İsrail’e Hamas’a karşı sivilleri topluca cezalandıran bir savaş yürütmekten vazgeçmesi için baskı yapmalı. 16 Kasım itibariyle Gazze’deki çatışmalar 11 binden fazla Filistinlinin ölümüne ve bölgenin gıda, su ve ilaca erişiminin engellenmesine neden oldu. Washington İsrail’in Gazze’de sınırsız şiddet uygulamasına son vermesini sağlamalı ve bunun yerine on yıllardır devam eden Filistin sorununa barışçıl ve siyasi bir çözüm bulması için baskı yapmalı.
Çatışmalar sona erdiğinde Washington ileriye bakmaya başlayabilir. Bunu yaparken de soğukkanlı bir bakış açısına sahip olması gerekecek. Ancak 7 Ekim’den önce uğruna çalıştığı her şeyi bir kenara atmasına gerek yok. ABD stratejisini yine Suudi Arabistan’la büyük bir pazarlık yapmaya dayandırmalı. Her ne kadar Riyad yakın zamanda İsrail’le ilişkilerini normalleştiremeyecek olsa da Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki her ülkeyle iyi ilişkiler içinde olan bölgedeki birkaç hükümetten biri. Hatta İsrail ile gayrı resmi de olsa samimi ilişkileri var. Bölgede kilit bir arabulucu konumunda.
Gazze’deki savaş, Suudi Arabistan’a İsrail-Filistin çatışmasını istikrara kavuşturma şansı vererek Krallığın itibarını artırabilir. İran ve Türkiye’nin yanı sıra Arap dünyasının dört bir yanından liderlerin katıldığı Arap-İslam Ortak Olağanüstü Zirvesi bu yönde atılmış ilk adımdı. Mısır, Ürdün ya da genellikle İsrail ile düşmanları arasında arabuluculuk yapan diğer devletlerin aksine Suudi Arabistan gerçek bir barış anlaşmasına yardımcı olmak için gereken güvenilirliğe ve bölgesel ilişkilere sahip. Bunu gerçekleştirmek için Suudi Arabistan, Arap dünyasındaki başlıca güç odakları olan İran ve Türkiye’nin yanı sıra ABD aracılığıyla İsrail’le birlikte çalışarak Filistin devleti kurulması hedefiyle İsrail-Filistin barış süreci için geniş bir çerçeve oluşturabilir. Ardından Suudi Arabistan ve ortakları bölgesel güvenlik için tüm tarafların üzerinde mutabık kalacağı kurallar ve kırmızı çizgiler içeren kapsayıcı bir çerçeve oluşturmaya çalışacaklar. Ancak böyle bir anlaşma İsrail’in sınırlarında kalıcı barışı sağlayabilir, Filistinliler arasındaki radikal güçlere kapıyı kapatabilir, İran ve İsrail arasındaki gölge savaşını kontrol altına alabilir ve Tahran’ın direniş eksenini dizginleyebilir.
Suudiler, Filistin meselesini sahiplenme konusunda isteksiz olacaklar. Ancak Suudi Arabistan’ın çıkarları bölgesel barış ve güvenliğe dayanıyor. Büyük ekonomik vizyonu, bölgede kalıcı bir kriz olması halinde gerçekleşemez. Riyad ayrıca bölgesel liderlik ve dünya sahnesinde büyük bir güç olarak tanınma arzusunu sürdürüyor ki bu da Amerikan desteğini gerektiriyor ve bu nedenle Riyad’ı, ABD’nin bir barış anlaşmasına aracılık etme çağrılarına kulak vermeye sevk edebilir.
Suudi Arabistan’a yardım etmek için ABD’nin Riyad’a geniş çaplı diplomasi yürütmesi için Filistin meselesini çözecek bir anlaşma için İran’ın rızasını araması amacıyla hükümete izin vermek de dahil, destek sunması gerekecek. Washington’un diğer Arap müttefiklerini de Riyad’ı desteklemeye ikna etmesi gerekecek. Ve ABD, 7 Ekim’den önce Riyad ile masada olan savunma anlaşmasını sürdürmeli. Ancak artık ön koşul olarak İsrail’in derhal tanınmasını talep edemez. Bunun yerine ABD, Suudi Arabistan’dan İsrail-Filistin barış sürecine liderlik etmesini istemeli. İsrail ile ilişkilerin normalleşmesi bu sürecin bir sonucu olabilir.
İsrail ve Filistin toprakları için bir barış önerisi ortaya koyarken Suudi Arabistan’ın Körfez’deki komşularına danışabileceğini ve onların hırslarının yanı sıra güvenlik kaygılarını da daha iyi dikkate alabileceğini kanıtlaması gerekecek ki bunu 7 Ekim’den önce yapmamıştı. Bunu yapmak Riyad’ın harcamak istemeyebileceği diplomatik enerjiyi kullanmasını gerektirebilir. Ancak İsrail-Filistin anlaşmasına giden yolun kolaylaştırılmasına yardımcı olmayı ve daha fazla bölgesel güvenlik sağlamayı başarırsa, Suudi Arabistan arzuladığı diplomatik ciddiyeti kazanacaktır. Bu arada ABD ile yapılacak bir savunma anlaşması, Suudi Arabistan’a Orta Doğu’nun önde gelen ekonomik ve siyasi aktörü olma konumunu sağlamlaştırmak için ihtiyaç duyduğu askeri kabiliyetleri sağlayacaktır.
SINIRLAMA VE KONTROL ETME
Filistin meselesinin çözülmesi istikrarlı bir Orta Doğu yaratmak için elzem. Ancak bölgenin karşı karşıya olduğu tek zorluk bu değil. Herhangi bir büyük pazarlığın parçası olarak Washington’un İran’la gerilimi düşürmesi ve Riyad’la yaptığı anlaşmayı bu ülkenin hırslarını kısıtlamak için kullanması gerekecek. Riyad’la yapılacak bir anlaşma tek başına bunun tam tersini yapma riski taşıyor.
İran’ın ABD-Suudi anlaşmasına olumsuz tepki vermesinin pek çok nedeni var. Örneğin ABD’den Suudi Arabistan’a akmaya başlayacak silahların ölçeği ve niteliği Tahran’ı telaşlandıracaktır. Ayrıca Washington ne kadar kısıtlama getirirse getirsin, Suudi Arabistan’ın sivil nükleer programını doğası gereği saldırgan olarak görecektir. İran ayrıca ABD-Suudi savunma anlaşmasının Orta Doğu’da Amerikan askeri varlığının artmasına yol açacağından endişe edecektir. Dolayısıyla Tahran, ABD-Suudi anlaşmasına kendi silah üretimini artırarak, daha fazla vekaleten saldırı düzenleyerek ve nükleer programını ilerleterek karşılık verebilir. (Mısır, Türkiye ve BAE de nükleer kapasite arayışına girebilir).
İsrail ve Suudi Arabistan sonunda ilişkileri normalleştirirse, İsrail Körfez’de ABD-Suudi savunma anlaşması tarafından korunabilecek doğrudan bir askeri ve istihbarat varlığı bile kurabilir. İran için böyle bir sonuç tam bir kâbus olur. Tahran artık vekillerinin Suudi birliklerine ya da petrol rafinerilerine saldırmasını sağlayarak Suudilerin İsrail’le askeri işbirliğini caydıramaz çünkü böyle bir şey Washington’la doğrudan bir çatışmaya neden olur.
İran’ın şansına, Riyad bir nimet olarak gördüğü Tahran’la yakınlaşmasını sona erdirmek istemiyor. Suudi Arabistan, İran ile ilişkilerini yeniden başlattığından beri Yemen’deki İran destekli Husiler Suudi topraklarına saldırmayı bıraktı. Riyad ve Tahran birlikte, yıllarca süren acımasız savaşın ardından Yemen’de istikrarlı bir ateşkes sağladı. Şimdi Yemen’deki taraflar kalıcı bir anlaşmaya doğru ilerleme kaydediyor. Bu yeni güvenlik ortamı, Suudi rafinerilerine ve diğer altyapılara yönelik Husi füze saldırıları tehdidini ortadan kaldırarak Suudi Arabistan’ın yüksek ekonomik hedeflerine ulaşmasını kolaylaştırdı. Sonuç olarak Riyad artık İsrail’in İran’ın bölgesel nüfuzunu geriletecek ortak askeri ve istihbarat ekseni vizyonunu paylaşmıyor gibi görünüyor. Aslında mart ayından bu yana İran ve Suudi Arabistan büyükelçilikler açarak, ülkeleri arasında seyahati kolaylaştırarak ve kültürel alışverişler yoluyla ilişkileri tamamen normalleştirmeye çalıştı. İran 2022 yılında Kuveyt ve BAE ile tam ilişkiler kurmuştu. Mısır ve Ürdün’le de ilişkileri yeniden tesis etmek için görüşmeler yürütüyor.
ABD-Suudi savunma anlaşması Tahran için endişe kaynağı olmaya devam edecek. Ancak Riyad ve Körfez’in geri kalanıyla diplomatik ve ekonomik ilişkilerini etkilemeyen ve gücünü azaltmayı amaçlayan, bölgesel bir güvenlik düzenlemesi oluşturmayan bir anlaşmaya olumsuz tepki verme olasılığı daha düşük. Suudi Arabistan, ABD ile büyük bir pazarlık peşinde koşarken İran’ı ikili ve bölgesel meselelere dahil ederek İran’ın ABD anlaşmasına karşı direncini en aza indirebilir ve hatta Tahran’ın yeni bir bölgesel düzene rıza göstermesini sağlamanın yollarını bulabilir.
Washington, Riyad’ın diplomatik imtiyazlar ve ekonomik avantajlar kullanarak Tahran’ı yanında tutma çabalarını onaylamayabilir. İran ABD’nin başlıca düşmanlarından biri ve İsrail’in de başlıca düşmanı. Ancak ABD, İran ile Arap komşuları arasındaki ilişkilerin normalleşmesini durduramaz. İran’ın direniş ekseni güçlendikçe Suudi Arabistan, Türkiye ve BAE kendilerini güvende tutmak için Tahran’ın bölgeye entegre edilmesi gerektiğine karar verdi. İran’la ilişki kurarlarsa ve Tahran’ın kendileriyle ikili ilişkilerde çıkarı olursa güvenliklerini daha iyi koruyabileceklerine karar verdiler.
Amerika Birleşik Devletleri de normalleşmeyi durdurmaya çalışmamalı. Arap dünyasının yaklaşımı başarılı olursa, bölgesel gerilimleri azaltarak Amerikan çıkarlarına hizmet edecek ve ABD’nin Asya ve Avrupa’ya odaklanmasını sağlayacak. Bu nedenle ABD, Tahran karşıtı bir ittifak oluşturmak için boşuna uğraşmak yerine Orta Doğu’nun yeni düzenini İran’ın hırslarını engellemek için kullanmalı. Bunun için Washington, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerini İran’la diplomatik ve ekonomik ilişkilerini derinleştirmeye teşvik ederek Tahran’ın Filistin meselesinde kalıcı bir çözüme razı olmasını ve Levant bölgesinde gerilimi azaltmasını sağlamalı. İran’ın en azından zımni onayı olmadan Filistinliler için bir çözüme ulaşmak zor olacak ve herhangi bir anlaşma İran’ın onayı ile çok daha sağlam bir zemine oturacak. Böyle bir çözüm aynı zamanda İran’ın meseleyi istismar etmesini engelleyecek, Filistinli radikal seslerin etkisini azaltacak ve Arap dünyasına İsrail ile daha iyi ilişkiler kurması için siyasi alan yaratacak.
EŞİKTEN DÖNDÜ
İsrail, Amerika Birleşik Devletleri ve çoğu Arap ülkesinin üzerinde hemfikir olduğu bir konu var: İran’ın nükleer programı. Hepsi de programın genişlemeye devam etmesinin Orta Doğu’daki en istikrarsızlaştırıcı gelişmelerden biri olduğuna inanıyor. Tahran nükleer silah üretmeye yaklaştıkça İsrail, İran’a yönelik gizli saldırılarını artırabilir. Tahran’ın nükleerleşmenin eşiğinde olduğu anlaşılırsa İsrail bu ülkeye doğrudan saldırabilir ki bu da ABD’yi hızla doğrudan bir çatışmanın içine çekebilir. Riyad ve Washington bir savunma anlaşması imzalarsa Suudi Arabistan da herhangi bir savaşın tarafı haline gelebilir. Bu durumda savaş, hem Levant bölgesinde hem de Körfez’de yaşanacak ve her iki bölge ve küresel ekonomi için yıkıcı sonuçlar doğuracaktır.
İran ve ABD, Biden’ın 2021 başında göreve gelmesinden bu yana yeni bir nükleer anlaşma yapmaya çalıştı ve başarısız oldu. Ve ilk başta, 7 Ekim saldırıları yeni bir anlaşmaya varılmasını neredeyse imkânsız hale getirmiş gibi görünebilir. Ancak Tahran ve Washington 7 Ekim’den önce gerilimi düşürmek için dikkatle çalışmışlardı ve aralarındaki sessiz anlaşma büyük ölçüde istikrarlı bir şekilde devam etti. Örneğin gayrı resmi nükleer anlaşma yürürlükte kalmaya devam edecek gibi görünüyor. İran’ın vekilleri Amerikan üslerine roket fırlattı, ancak iki tarafın da diğeriyle savaşmak istediğine dair çok bir belirti yok- bu saldırılar gerçek bir zarar vermekten ziyade Gazze’ye destek göstermek ve ABD’yi gayrı resmi anlaşmayı bozmaması konusunda uyarmak için tasarlandı. Washington’un tek tük gerçekleştirdiği saldırılar da benzer şekilde İran’ın saldırılarına yanıt verilmesini isteyen iç kamuoyunu yatıştırmaya yönelik bir duruş sergiliyor. Washington için İran’la gerilimi tırmandırmak, askeri ve diplomatik kaynaklarını Pekin ve Moskova’yla olan rekabetinden uzaklaştıracaktır. İran’ın liderleri ise ekonomilerini mahvedecek ve muhtemelen rejimlerini yıkacak bir çatışma riskini almak istemiyorlar.
Bu göreceli sükûnet muhtemelen en azından Kasım 2024’teki ABD başkanlık seçimlerine kadar devam edecek. Ancak eski ABD Başkanı Donald Trump’ın göreve dönme ihtimali, Tahran ve Washington’un yeni bir anlaşma yapmak için fazla zamanları olmadığı anlamına geliyor. Biden yeniden seçilse bile iki devletin, nükleer anlaşmazlığı Ekim 2025’ten önce çözmesi gerekiyor. Ekim 2025’te, imzacıların (Trump’ın çekildiği) 2015 nükleer anlaşması kapsamında BM tarafından onaylanmış yaptırımları yeniden uygulama yeteneği sona erecek. Eğer ABD ve Avrupalı müttefikleri BM yaptırımlarını o tarihten önce yeniden uygulamaya koymazlarsa, bir daha asla uygulayamayabilirler; Çin ve Rusya, BM Güvenlik Konseyi’nden geçmesi gereken gelecekteki kısıtlamaları muhtemelen veto edecekler. Ancak Batı bu kısıtlamaları yeniden uygulamaya kalkarsa, İran Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’ndan ayrılacağı uyarısında bulundu -ki bu silah yapmanın çok açık bir habercisi- ve bu da büyük bir uluslararası krize yol açabilir. O halde Washington ve müttefikleri, kararlarını vermeden önce yeni bir anlaşma istiyorlar.
Yeni bir anlaşma için İran ve ABD’nin en son nükleer görüşmeleri yaptıkları Ağustos 2022’de Viyana’da kaldıkları yerden devam etmeleri gerekiyor. Gazze’deki çatışmalara rağmen hedefleri aynı: ABD, İran’ın zenginleştirebileceği uranyum miktarını ve saflığını sınırlandırmak, böylece Tahran’ın nükleer silah yapmak için yeterli bölünebilir madde üretmesi için gereken süreyi uzatmak ve İran’ın nükleer programının sıkı bir uluslararası denetime tabi olmasını sağlamak istiyor. İran’ın ise hâlâ felç edici ekonomik yaptırımlardan kurtulmaya ihtiyacı var.
Ancak 2022’den farklı olarak ABD, nükleer görüşmelerini Suudi Arabistan’ın İran’la gerilimi azaltma çabalarıyla yakından koordine etmeli. Ne de olsa ikisi birbiriyle bağlantılı. İran ile ABD arasındaki gerilimi azaltan nükleer görüşmelerdeki başarı, Suudi Arabistan’ın İran’la yaptığı görüşmelerin de aynı sonuca varmasına yardımcı olacak; bu arada Riyad ile Tahran arasındaki görüşmelerin başarısı, özellikle de bu tür görüşmelerin Washington tarafından teşvik edilmesi durumunda, İran’a ABD ile nükleer anlaşmaya güvenmesi için daha fazla neden verecek. ABD’nin Suudi Arabistan’la yapacağı herhangi bir nükleer anlaşmanın İran’la yaptığı anlaşmaya benzer sınırlamalar ve kısıtlamalar içermesini sağlaması gerekecek. Aksi takdirde, hangi devlete daha düşük nükleer kabiliyet verilirse o devlet diğerini yakalamak için çok çalışacağından giderek şiddetlenen bir gerilim sarmalına girebilir.
YETİŞMEK
Yakın vadede Washington’un Orta Doğu stratejisi Gazze’deki savaşı sona erdirmeye ve bölgesel istikrara giden yolu bulmaya odaklanmalı. Ancak uzun vadede ABD’nin İran ve Filistinlilerin ötesine bakması gerekiyor. Orta Doğu politikaları Washington’un başlıca uluslararası rakibi Pekin ile de mücadele etmek zorunda.
Çin’in Orta Doğu’daki ekonomik varlığı son on yılda belirgin bir şekilde arttı. Ülke enerji kaynakları için büyük ölçüde Körfez’e güveniyor ve Körfez’i Afrika’da genişleyen ticaret ve yatırım ağları için bir geçit olarak kullanıyor. Çin de Suudi Arabistan ve BAE’ye Batı’dan temin edemedikleri bilgiye -örneğin yeşil enerjinin temelini oluşturan teknolojilere- erişim imkânı sunarak Körfez’de kalkınmaya öncülük etmelerine yardımcı oldu. Çin ayrıca Körfez’de, özellikle de Suudi Arabistan’da önemli doğrudan finansal yatırımlar yaptı. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping döneminde bu ticari ilişki, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne dahil edildi. Xi, bu bağları geliştirmeyi Washington’un Pekin’i kısıtlama çabalarına verdiği yanıtın bir parçası haline getirdi.
Amerika Birleşik Devletleri, Çin’in Orta Doğu ülkeleriyle genişleyen ilişkilerini dikkate aldı. Xi’nin İran ve Suudi Arabistan arasındaki yakınlaşmaya aracılık etmesine özellikle dikkat etti. Washington, Çin’in Orta Doğu’daki ekonomik nüfuzunu kullanarak bölgede siyasi ve güvenlik gücü olmak istediğine inanıyor. ABD-Suudi savunma anlaşması buna bir yanıt: Riyad’ın Çin’in yörüngesine kaymasını durdurmanın bir yolu. Washington’un Orta Doğu üzerinden ticaret koridoru planları da Pekin’in planlarını baltalamak için tasarlandı. Böyle bir koridor bölgeye ekonomik fayda sağlayacak ancak asıl amacı bölgenin ekonomik geleceğini Hindistan ve Avrupa’ya bağlayarak Kuşak ve Yol Girişimi’ne karşı koymak. Koridor aynı zamanda BAE ve Suudi Arabistan’ı İsrail’e bağlayacak ve İsrail ekonomisini Orta Doğu ekonomisine entegre edecek.
Pekin, Washington’un önerilerine ihtiyatla karşılık verdi. ABD bir Hindistan-Ortadoğu-Avrupa ekonomik koridoru oluşturmaktan bahsettiğinde Çin, “jeopolitik bir araç” haline gelmemesi koşuluyla koridoru memnuniyetle karşılayacağını söyleyerek tepki gösterdi ki bu da elbette ABD’nin tam olarak amaçladığı şey. Bu durum Orta Doğu’yu ekonomik koridorun parçası olanlar ve olmayanlar olarak ikiye bölecek: Çin’in bölgesel vizyonuna ters düşen dışlayıcı bir sistem. Ve Pekin, Biden yönetiminin İsrail-Suudi normalleşmesine yönelik çabasının, Çin’in İranlılar ve Suudiler karşısındaki başarısına denk bir girişim olduğunu biliyor. Çin henüz ABD’nin planlarını engelleyebilecek bir konumda değil ancak bölgeyle ekonomik ilişkilerini yavaşlatacağına dair bir işaret de yok. Mevcut jeopolitik boşlukta bu angajman genişlemeye ve derinleşmeye devam edecek.
Suudi Arabistan Çin ve ABD arasında bir seçim yapmak istemiyor. Ancak tıpkı İsrail ve Filistin topraklarında olduğu gibi Riyad da Washington’un planlarını kabul edebilir çünkü bu planlar Riyad’ın bölgesel konumunu güçlendirerek ve ekonomik etkisini artırarak büyük güç olma hedeflerini destekleyecek. Bu planlar diğer bölge ülkelerinin ekonomilerini de iyileştirecek. Sonuç olarak, Suudi merkezli bir Orta Doğu’ya düşmanca yaklaşabilecek Arap ülkeleri ABD’nin önerilerini kabul edebilir. Bunu yaparlarsa, sonuç hem Orta Doğu ülkeleri içinde hem de aralarında daha fazla istikrar olacaktır.
Ancak her devletin önerilen düzeni kabul etme olasılığını artırmak için ABD’nin, sisteminin geniş bir refah ortamı sağladığından emin olmaktan daha fazlasını yapması gerekebilir. ABD aynı zamanda Orta Doğu’nun güvenliği için bölgeyi kamplara ayırmayan ve tüm aktörlere yer açan bir vizyonu da benimsemeli. Bu da ABD’nin öngördüğü ekonomik koridordaki ülkelerin diğer ekonomik düzenlemelere de katılmasına izin vermesini gerektiriyor. Aynı zamanda İsrail’in, diğer Arap devletlerinin ve hatta İran’ın güvenliğini destekleyecek büyük bir pazarlık gerektiriyor. Böyle bir güvenlik kısmen yeni bir nükleer anlaşma ve İran ile Suudi Arabistan arasında bölgesel anlaşma yoluyla sağlanabilir. Ancak ABD, Suudi Arabistan ile imzalayacağı anlaşmanın ötesinde bölgesel anlaşmalar yapmayı da düşünmeli. Bu paktlar ABD’nin güvenlik garantilerini diğer devletlere de yayabilir ancak aynı zamanda kısıtlamalar ve kırmızı çizgiler de içermeli. Washington 7 Ekim’den önce yaptığı gibi bölgesel müttefiklerine silah sağlamaya devam edemez. Bu politika istikrarı teşvik etmek yerine bölgesel bir silahlanma yarışını ve savaşı teşvik etti.
BARIŞ
Washington ne yaparsa yapsın, Orta Doğu vizyonuna karşı direnç olacak. İran; İsrail ve ABD’ye karşı düşmanca tutumunu sürdürecek. Suudi Arabistan’ın Körfez’deki komşuları krallığın hakimiyetinden asla memnun olmayacak. İsrail ve Türkiye de Suudi Arabistan’ın bu kadar güç toplamasının ve ABD’nin Suudilere bağlılığının kendi çıkarları için ne anlama geldiğini hesaplayacak. Buna göre ve muhtemelen Washington’un tahmin edemeyeceği şekillerde tepki verecekler.
Ancak tüm bu ülkeler daha fazla güç istese de en çok istedikleri şey rejimlerinin istikrarını korumaktır. Yerel çatışmaları sona erdirecek, ekonomik büyümeyi teşvik edecek ve iç baskıları azaltacak bir vizyona sahip olmak istiyorlar. Eğer bir ABD-Suudi anlaşması bunu sağlarsa, nihayetinde bunu kabul edecekler.
Ancak bu pazarlığın işe yaraması için ABD’nin İsrail’i, birçoklarının Filistinli sivillere yönelik toplu cezalandırma olarak gördüğü uygulamalardan vazgeçmeye ikna etmesi gerekecek. Washington, Filistinlilerin davasını görmezden gelmek yerine, gelecekteki Filistin devletine giden güvenilir bir yol yaratılmasına yardımcı olarak Filistinlilerin kötü durumunu daha geniş bir şekilde ele almalı. Washington’un pazarlığı, İran’ın nükleer programını dondurarak ve hem caydırıcılık yoluyla hem de gerilimi azaltacak adımlar atarak bölgesel vekil ağını kısıtlayarak ortaya koyduğu meydan okumayla mücadele etmeli. Ve ABD, Orta Doğu ekonomilerinin gelişmesine yardımcı olacak bir ticaret koridoru oluşturmalı. Ancak o zaman bölge istikrarlı olacak ve ancak o zaman Washington mevcut sorumluluklarından kurtulacak.
Dünya Basını
Prof. Hanke: Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz

Ekonomist Steve Hanke, Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışının savaş öncesi düzeyin yaklaşık yüzde 60 gerisinde kaldığını ve Washington’ın bu gerçeği kamuoyundan gizlediğini açıkladı. ABD’nin tırmandırdığı gerilim döngüsünü kaybettiğini belirten Hanke, tek taraflı yaptırımların ve yanlış dış politikaların Batı dünyasında derin bir kriz yarattığına dikkat çekti.
Maryland eyaletinin Baltimore kentindeki Johns Hopkins Üniversitesi’nde görev yapan Amerikalı ekonomist ve uygulamalı ekonomi profesörü Steve Hanke, yayıncı Mario Nawfal’ın kanalında jeopolitik analisti Brandon J. Weichert’ın sorularını yanıtladı.
ABD ordusu, akademi ve iş çevrelerine jeopolitik ile yüksek teknoloji araştırma ve geliştirme alanlarında dersler veren, “Uzayı Kazanmak: Amerika Nasıl Süper Güç Kalır” ve “Gölge Savaş: İran’ın Üstünlük Arayışı” adlı kitapların yazarı Weichert’ın sunduğu yayında; Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışı, tırmanan İran gerilimi, ABD yönetiminin kamuoyunu yönlendirme çabaları, küresel enerji piyasaları, yaptırımların sonuçları ve Avrupa’daki sanayi krizine ilişkin kapsamlı değerlendirmeler ele alındı.
Weichert, New York Times gazetesinin tanker takip verilerine dayandırdığı haberini hatırlatarak yayına başladı. Haberde Hürmüz Boğazı’ndan son yedi günde günlük ortalama 6,7 milyon varil petrol geçtiği ve bu hacmin çatışma öncesi seviyelerin yaklaşık yüzde 60 altında kaldığı vurgulandı.
Weichert, Washington yönetiminin sahadaki bu tabloyu nasıl ele aldığını sorarak profesörün görüşlerine başvurdu.
“Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz”
Hükümetin gerçek durumu saptırdığını ve kamuoyuna her şeyin yolunda olduğu yönünde bilgi aktardığını belirten Steve Hanke, “Yönetim gerçekleri çarpıtıyor. Oradan her türlü petrolün çıktığını söylüyorlar. Ben boğazdan geçen gemi trafiğini takip eden kuruluşların yanı sıra Kepler gibi bağımsız izleme şirketlerinin verilerini ve Kızıldeniz tarafındaki hareketliliği düzenli olarak izliyorum. Geçiş hacmi, Washington’ın çizdiği tablonun çok ama çok altında seyrediyor. Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz. Bu durum sadece mevcut yönetimle sınırlı bir mesele değildir. Hükümetler yalan söyler, gerçekleri eğip büker. Dış politika alanına girdiğinizde ise istihbarat teşkilatları süreci tamamen yönlendirir” ifadelerini kullandı.
Ana akım medyada çıkan haberlerin büyük kısmının istihbarat kurumlarının yönlendirmesiyle şekillendiğini dile getiren Hanke, “Bugün New York Times veya Wall Street Journal gibi büyük yayın organlarında okuduğunuz haberlerin çoğu, Merkezi İstihbarat Teşkilatı ve diğer istihbarat servislerinin dolaşıma soktuğu verilerden ibarettir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana mekanizma böyle işliyor. Geçmişe bakın, Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın CBS televizyonundaki en önemli ismi Walter Cronkite idi. Cronkite, ülkenin en saygın, en güvenilir haber sunucusuydu. Amerikalıların büyük bölümü ona inanırdı ancak o teşkilatın bir parçasıydı” dedi.
Weichert ise dönemin ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın Vietnam Savaşı sürecinde “Cronkite’ı kaybettiysek savaşı da kaybettik demektir” sözünü hatırlattı. Johnson’ın sokak zekasına sahip bir lider olduğunu ifade eden Hanke, “Johnson, siyaset arenasına adım atan bir kişinin kaçınılmaz olarak bir enformasyon savaşının içine girdiğini çok iyi biliyordu. Bilgiyi kontrol etmek zorundaydınız. Bu yüzden bağımsız basın fikri bir hayalden öteye geçemiyor. Gerçeğe ulaşmanın yolu uluslararası basını, Fransız, Rus ve Avrupa medyasını, sosyal ağları çapraz kontrol etmekten geçiyor. Fakat sıradan bir insanın buna vakti ve donanımı yetmiyor. Eskiden Sovyetler Birliği’nin Pravda gazetesini okuyup satır aralarını çözemeyenler hiçbir şey anlayamazdı. Pravda yönlendirme içerirdi ama içinde doğruyu bulmaya yarayan çok kıymetli ayrıntılar gizliydi” sözleriyle değerlendirmesini sürdürdü.
“Finans basınının yüzde 95’i ya yanlıştır ya ilgisizdir”
Öğrencilerine ekonomi derslerinde aktardığı ilk kurala değinen Hanke, “Derslerime başlarken öğrencilerime ilk anlattığım şey Hanke’nin yüzde 95 kuralıdır. Genel basını bir kenara bırakın, yalnızca ekonomi ve finans basını için bile geçerlidir bu. Finans basınında okuduğunuz haberlerin yüzde 95’i ya tamamen yanlıştır ya da konudan bütünüyle uzaktır. Öğrenciler iktisat bilimini tam öğrenemedikleri için doğru ile yanlışı ayırmakta zorlanıyor ve ilgisiz verileri tekrarlayıp duruyor. Haberi doğru okumak ustalık, tecrübe ve zaman ister. Her sabah işe gitmek zorunda olan sıradan bir yurttaşın gazetedeki yanlışları ayıklaması mümkün olmuyor” dedi.
Weichert, ABD Merkez Komutanlığı’nın mayıs ortasında Umman kıyılarında başlattığı refakat harekatıyla yaklaşık 1600 ticari gemiye eşlik ettiğini ve 800 milyon varil petrolün boğazdan geçişine destek sağladığını duyurduğunu anımsattı. Bu verilerin gerçekçi olup olmadığını soran Weichert’a yanıt veren Hanke, rakamların gerçeği yansıtmadığını dile getirdi:
“Açıklanan rakamlar gerçeğin çok uzağında. Hem Umman hem de İran tarafı dahil olmak üzere boğazdan günde sadece dört veya beş gemi geçiyor. Merkez Komutanlığı ordunun kontrolü elinde tuttuğu imajını yaymaya çalışıyor. Ordunun doğruyu söylediği nerede görüldü? Bu tamamen hayal dünyasıdır. Gerçekte olan şey, küçük bir akıntıdan ibarettir ve açıklanan sayılarla sahadaki gerçeklik arasında devasa bir uçurum vardır.”
“Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti”
Dizel yakıt fiyatlarındaki hızlı yükselişe dikkat çeken Weichert, enerji piyasalarında yeni bir eşiğe gelinip gelinmediğini sordu. Fiyatların daha da tırmanacağını ifade eden Hanke, “Bu durum geçici bir sıçrama değildir, fiyatlar daha da yükselecektir. Trump’ın yürüttüğü politikaların faturasıdır bu. İran ile karşılıklı saldırı döngüsüne girdiler. ABD birkaç hedefi vuruyor, ardından İran daha büyük bir karşı saldırı düzenliyor. Her hamle döngüsünün sonunda ABD geriye düşüyor ve kaybediyor. Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti. Albert Einstein’a atfedilen meşhur bir söz vardır: Aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuç beklemek deliliktir. Bu yaklaşım, atılan adımların akıl sınırları dışında kaldığını gösteriyor” açıklamasını yaptı.
Askeri adımların başarısızlıkla sonuçlandığını belirten Hanke, sözlerini şöyle sürdürdü: “Önce bir hava harekatı denediler, ardından birinci abluka geldi. Sonuç alamayınca ikinci ablukayı devreye soktular. Şimdi de karşılıklı misilleme sarmalına girdiler. Hep aynı eylemleri tekrarlayıp bu kez kazanacaklarını sanıyorlar ancak bu gerçekleşmeyecek. İran sadece askeri alanda değil, uluslararası kamuoyu algısında da üstünlük sağladı. Bu harekat öncesinde küresel kamuoyunda İran’ın kırılgan olduğu, ekonomisinin çöktüğü ve iç muhalefetin rejimi sarsacağı yönünde güçlü bir algı hakimdi.”
“Körfez’de en hızlı büyüyen ekonomi İran oldu”
Körfez bölgesindeki ekonomik göstergeleri detaylandıran Hanke, İran ekonomisinin çöktüğü yönündeki tezlerin asılsız olduğunu rakamlarla açıkladı: “2008 küresel finans krizinden başlayarak çatışmaların patlak verdiği 2026 yılı başına kadar olan kişi başına düşen gayrisafi yurt içi hasıla verilerini inceledim. Bu dönemde Körfez bölgesinde kişi başına geliri en hızlı büyüyen ülke İran oldu. İkinci sırada hemen hemen aynı oranla Suudi Arabistan yer alıyor. Diğer ülkelerin grafiği ise son derece olumsuzdur. Örneğin Kuveyt’te 2008 yılı 100 baz alındığında, kişi başına düşen milli gelir endeksi 65 seviyesine kadar geriledi. Yaptırımların ve baskıların İran ekonomisini tamamen çökerttiği söylemi gerçeği yansıtmıyor.”
Weichert’ın Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesini hatırlatarak İran’ın diplomatik yalnızlıktan uzak göründüğünü belirtmesi üzerine Hanke, Tahran yönetiminin uluslararası saygınlığını artırdığını vurguladı: “İran her geçen gün yalnızlıktan uzaklaşıyor ve daha fazla saygı görüyor. Orta ölçekli bir güç, küresel bir süper gücü askeri açıdan köşeye sıkıştırdı. Boğazdaki kontrolü ele aldılar; oysa savaştan önce böyle bir hakimiyetleri yoktu. Bölgedeki askeri üstünlük bütünüyle kaybedildi. Sivillerin hayatını kaybettiği yoğun saldırılar karşısında küresel kamuoyunda İran’a yönelik büyük bir sempati gelişti. Kamuoyu algısı tamamen tersine döndü.”
Hanke, BRICS grubunun Hindistan’daki zirvesine atıfta bulunarak, “Eskiden bu toplantılar içi boş birer diplomasi vitriniydi, somut bir netice doğurmazdı. Fakat artık durum değişti. Washington’ın izlediği politikalar BRICS grubuna doğrudan can suyu veriyor. Benzer bir kırılma İsrail için de geçerlidir. İsrail’in devasa kamuoyu yönlendirme aygıtına rağmen, dünya genelinde İsrail’e yönelik bakış açısı son derece olumsuz bir noktaya sürüklendi” değerlendirmesinde bulundu.
“Bugün herkes Amerikalıları birer düşman olarak görüyor”
Küresel Güney ülkelerinin artan ağırlığını ve Batı’nın ekonomik hakimiyetini değerlendiren Weichert’a cevap veren Hanke, dünyada Washington’a yönelik algının kökten dönüştüğünü söyledi: “Birçok ülke artık ABD’yi bir tehdit olarak algılıyor. Sadece geleneksel rakipler değil; Kanada ve Meksika gibi en yakın komşular dahi bu kaygıyı taşıyor. Dünyanın hangi köşesine bakarsanız bakın, ABD’nin gerçek bir dostu kalmadı. Masada görünen sembolik ortaklıklar hariç tutulursa hemen herkes Amerikalıları bir tehdit ve hasım olarak konumlandırıyor. Bu yüzden yüzlerini Washington’dan öteye çeviriyorlar.”
Küresel Güney’in ve BRICS’in güç kazandığını ancak ABD’nin elindeki yapısal kozların yabana atılmaması gerektiğini kaydeden Hanke, 1998 Asya finans krizinde dönemin Endonezya Devlet Başkanı Suharto’ya başdanışmanlık yaptığı dönemi şu sözlerle anlattı:
“1998 krizinde Endonezya para birimi çökmüş, enflasyon patlamış ve gıda isyanları baş göstermişti. Suharto, Uluslararası Para Fonu’nun reçetelerini uygulamış ancak ekonomi daha da kötüleşmişti. Beni davet etti. Kendisine Hong Kong modeline benzer bir para kurulu sistemi kurmayı önerdim. Rupi basılacak, bu para yüzde 100 ABD doları rezerviyle desteklenecek ve kura sabitlenecekti. Bu model enflasyonu anında kıracaktı ve Suharto koltuğunda kalacaktı. Fakat dönemin ABD Başkanı Bill Clinton yönetimi bunu engellemek istedi; amaçları Suharto’yu kriz yoluyla tasfiye etmekti. Clinton, Suharto’yu arayarak ‘Eğer Profesör Hanke’nin para kurulu sistemini kurarsanız, vadedilen 43 milyar dolarlık yardımı alamazsınız’ diyerek açıkça tehdit etti.”
Suharto’nun yardımı reddederek para kurulunu kurma iradesini koruduğunu aktaran Hanke, sürecin askeri güç gösterisiyle noktalandığını belirtti: “Suharto eski bir generaldi, ekonomik tehditlere boyun eğmedi. Ocak ayında başlayan çekişme mayısa kadar sürdü. Sonunda ABD ne yaptı? Pasifik Filosu’ndan büyük bir deniz gücünü Cakarta açıklarına gönderip askeri tatbikatlara başladı. Bu askeri hamle Endonezya ordusunu korkuttu ve generaller Suharto’yu para kurulu kararından vazgeçmeye zorladı. Suharto’yu geri adım attıran şey 43 milyar dolarlık yaptırım tehdidi değil, doğrudan donanmanın varlığı oldu.”
“Dünyadaki piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York’tadır”
Bugün benzer bir askeri baskının İran üzerinde kurulamadığını dile getiren Hanke, gücün temel unsurlarını şu sözlerle özetledi: “Bir ülkenin gücünü milli gelirin büyüklüğü, askeri kapasitesi ve finansal hakimiyeti belirler. ABD açısından en belirleyici unsur, doların küresel rezerv para birimi niteliğidir. Dolarsızlaşma tartışmaları tamamen dayanaksızdır. Dolar bir yere gitmiyor. Dünyada derinliğe ve likiditeye sahip tek tahvil piyasası ABD Hazine tahvilleridir. Büyük ölçekli sermaye hareketlerinde yönelebileceğiniz başka bir adres yoktur. Hisse senedi piyasalarına baktığınızda, dünyadaki toplam piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York borsalarında yer alıyor. Toronto veya diğer borsalar bunun yanında çok küçük kalır.”
Çin’in küresel ticaretteki yükselişini değerlendiren Hanke, ABD’nin uyguladığı tek taraflı yaptırımların Washington aleyhine sonuçlar doğurduğunu kaydetti: “Çin, Kanada veya Meksika gibi değildir. ABD’nin hatalarından en büyük kazancı Pekin yönetimi elde ediyor. 11 Eylül sonrasında Bush döneminden başlayarak Obama, Trump ve Biden yönetimleri boyunca yaptırımlar kontrolsüz bir şekilde artırıldı. Bu iki partinin de benimsediği bir akıl tutulmasıdır. ABD Kongresi’nin ne yaptığını bilmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Yaptırımlar tamamen bir kaybedenler oyunudur. Ben hem ilkesel olarak hem de pratikte yaptırımlara bütünüyle karşıyım. Hiçbir zaman işe yaramazlar ve bumerang gibi uygulayanı vururlar. Bugün Avrupa’nın derin bir krizle boğuşmasının ana sebebi Rusya’ya uygulanan yaptırımlar ve Kuzey Akım boru hattının imha edilerek ucuz doğalgaz akışının kesilmesidir.”
“Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır”
Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif partisinin Saksonya seçimlerindeki başarısını gündeme getiren Weichert’a yanıt veren Hanke, Almanya’nın bugünkü durumunun temelinde eski Başbakan Angela Merkel’in tercihlerinin yattığını dile getirdi:
“Merkel dönemine bakmak gerekiyor. O dönemde Merkel adeta dokunulmaz bir lider gibi görülüyordu fakat büyük hatalar yaptı. Hristiyan Demokrat Birlik partisi içindeyken sol kanadı ve Yeşilleri kontrol altına almak için onları koalisyona dahil etti. Bunun bedeli ise nükleer santralleri kapatmak oldu. İkinci adımda ise sağ kanadı frenlemek adına açık kapı politikası güderek ülkeyi düzensiz göçmen akınına uğrattı. Bu durum devasa toplumsal yaralar açtı ve Almanya için Alternatif partisinin yükselişine zemin hazırladı.”
Almanya için Alternatif partisinin siyasi programında nükleer enerjiye dönüş, sınır güvenliğinin sağlanması ve Rusya ile sürdürülen vekalet savaşının sonlandırılması maddelerinin öne çıktığını belirten Hanke, ana akım partilerin bu partiyi tecrit etme çabalarını antidemokratik olarak nitelendirdi: “Bu partinin etrafına güvenlik duvarı örmeye çalıştılar, aldıkları oy ne olursa olsun koalisyona almayacaklarını açıkladılar. Hatta iç istihbarat üzerinden terör soruşturması açarak partiyi yasa dışı ilan etmeye kalktılar. Demokrasi söylemi dilinden düşmeyenlerin sergilediği bu tutum tamamen antidemokratiktir.”
Sanayinin durumuna ilişkin çarpıcı rakamlar aktaran Hanke, “Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır. İmalat sektörünün milli gelir içindeki payı diğer Avrupa ülkelerinde ortalama yüzde 12 iken, Almanya’da yüzde 23 seviyesindedir. Ağır sanayi devasa miktarda enerji ve elektrik tüketir. Bugün dünyadaki en pahalı enerji nerede satılıyor? Almanya’da. Volkswagen yönetim kurulu 50 bin çalışanını işten çıkaracağını duyurdu. Dünyanın en büyük kimya üreticisi BASF fabrikalarını kapatıp Çin’e taşındı. Alman otoyolları çöküyor, efsanevi dakikliğiyle bilinen trenler artık asla vaktinde kalkmıyor” sözleriyle tablonun vahametine işaret etti.
“İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır”
Weichert’ın, popülaritesi yüzde 13’e kadar gerileyen Başbakan Friedrich Merz’in bu çöküşü perdelemek adına savaş söylemlerine yönelip yönelmediği sorusu üzerine Hanke, dikkat çekici bir tespitte bulundu: “İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır. Savaş başlatırsanız, işler sarpa sardığında Ukrayna’da yapıldığı gibi sıkıyönetim ilan eder ve koltuğunuzu korursunuz. Merz köşeye sıkışmış durumdadır ve savaşı körüklemek istemektedir. Almanya’daki bir havalimanında Ukrayna uçağına yönelik olayı hemen Rusya’ya bağladılar. Bu büyük ihtimalle bir sahte bayrak operasyonudur. Rusların bu kadar acemice bir işe imza atacağını düşünmek saflıktır.”
ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında planladığı ancak uygulamadığı sanayisizleştirme hedeflerini hatırlatan Hanke, “Morgenthau Planı ile Almanya’yı fabrikalarından arındırıp tarım toplumuna dönüştürmek istemişlerdi. Bu gerçekleşmedi ve serbest piyasa modeliyle muazzam bir kalkınma yaşandı. Ancak 1968’de Paris’te başlayan öğrenci ayaklanması Almanya’ya ve tüm Avrupa’ya sıçradı. O tarihten bu yana üniversite eğitim standartları hızla geriledi. Johns Hopkins Üniversitesi’nde 57 yıldır profesörlük yapıyorum; bugünkü akademik seviyenin geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde düştüğünü bizzat gözlemliyorum. Chicago’daki DePaul gibi üniversitelerin standart giriş sınavı puanlarını aramaktan vazgeçmesi çöküşün açık bir göstergesidir. Kalitesini koruyan sadece roket ve mühendislik üreten Caltech gibi birkaç kurum kaldı” dedi.
“Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir”
Avrupa kıtasının geneline yayılan hantal bürokrasiye değinen Hanke, Brüksel’in ulusal iradeleri devre dışı bıraktığını ifade etti: “Avrupa muazzam bir bürokrasi yığınına hapsolmuştur. Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir; üyeleri seçimle işbaşına gelmez. Egemen devletlerin kararlarını bütçe ve para gücünü kullanarak ezerler. Ekonomist olarak para akışını takip ederseniz her şeyi görürsünüz. Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, kıtadaki Rusya karşıtlığının başını çekmektedir. Rusya düşmanlığının toplandığı neresi varsa kendisi tam ortasında yer alır.”
İngiltere’nin durumuna da değinen profesör, “İngiltere çok daha ağır bir ekonomik çöküş içindedir. Göçmen krizi, zayıflayan ordu ve eski sömürge alışkanlıklarıyla her şeye burnunu sokma eğilimi ülkeyi tüketiyor. Başbakan Starmer hızla görevi bıraktı. Yeni gelen başbakan Andy Burnham ilk dış gezisini Kiev’e yaptı. Kendi ülkesinde bunca devasa sorun varken kalkıp oraya gitmesi akıl tutulmasıdır. Eski Manchester Belediye Başkanı olan bu kişi tamamen yetersiz görünmektedir. 2022 yılında Ukrayna ile Rusya arasında Türkiye’de varılan barış anlaşmasını masadan kaldıran kişi de dönemin Başbakanı Boris Johnson idi. O dönem barış anlaşmasını doğrudan Londra sabote etti ve bugünkü faturayı bütün dünya ödüyor” dedi.
“Putin’in karşısına konuyu hiç bilmeyen iki kişi oturdu”
Weichert, ABD’li temsilciler Witkoff ve Kushner’in Moskova’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile gerçekleştirdiği üç saatlik görüşmeyi hatırlatarak diplomatik temasların geleceğini sordu. Hanke görüşmeyi şu sözlerle değerlendirdi: “Putin’in masadaki muhataplarını ciddiye aldığını kesinlikle düşünmüyorum. Rusya lideri nezaket kurallarına uyar fakat karşısına konulara hiçbir şekilde hakimiyeti olmayan iki kişi oturdu. Karşılıklı derinliği olmayan insanların bir araya gelmesi oldukça utanç vericidir.”
Avrupa’nın geleceğini son derece karanlık gördüğünü aktaran Hanke, kıtadaki liderlik krizini şöyle özetledi: “Fransa’da Macron, Almanya’da Merz, İngiltere’de Burnham veya İtalya’da Meloni gibi isimlere bakın. Meloni uzun süredir koltukta oturuyor ama somut hiçbir başarı elde edemedi. İtalya kötü durumda ve Meloni’nin siyasi geleceği sallantıda. Avrupa’nın içine girdiği bu çıkmazdan kurtulması için masada makul bir seçenek dahi bulunmuyor.”
“Çin, Adam Smith’in 1776’daki serbest ticaret modeline sarıldı”
Programın kapanış bölümünde küresel dengelerin geleceğine ilişkin nihai görüşlerini aktaran Steve Hanke, Amerikan imparatorluğunun bir anda yok olmayacağını ancak dengelerin hızla Doğu’ya kaydığını vurguladı:
“Küresel eksen kayması yaşanıyor fakat bunu bir günde gerçekleşecek bir felaket gibi okumamak gerekir. ABD askeri, ekonomik ve pazar gücüyle varlığını koruyacaktır. Bir düğmeye basıp Amerikan gücünü veya doları bir gecede silemezsiniz. Ancak Çin her geçen gün arayı kapatıyor. Beş yıl önce Çin otomobillerinden kimse bahsetmezdi, bugün pazarı ele geçiriyorlar. Yapay zekada ABD’nin mutlak hakim olacağı söyleniyordu, şimdi Çin çok daha az veri merkeziyle ve düşük maliyetlerle bu seviyeyi yakaladı.”
Çin’in uyguladığı küresel ekonomi modeline dikkat çeken Hanke, sözlerini şu ifadelerle noktaladı: “Pekin yönetimi, Adam Smith’in 1776 tarihli Ulusların Zenginliği eserinde çerçevesini çizdiği serbest ticaret modelini benimsedi. Herkesle ticaret geliştirmek istiyorlar. Örneğin Kenya başta olmak üzere kendileriyle ikili ticaret anlaşması imzalayan tüm Afrika ülkelerine yönelik gümrük vergilerini tamamen sıfırladılar. Ticareti serbestleştiren bu yaklaşım Çin’i küresel sahnede durdurulamaz bir noktaya taşıyor.”
Dünya Basını
Çin-Mısır ortak tatbikatı, Pekin’in askeri erişiminin göstergesi

Çin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarları destekleyecek askeri gücü küresel ölçekte kullanma kapasitesi geliştirmeye başlıyor.
Mohamed Ibrahim Hafez & Sebastian Contin Trillo-Figueroa
South China Morning Post, 02.09.2026
Çin, yurt dışındaki ekonomik varlığını, bu varlığı koruyup sürdürebilmek için gerekli askeri erişim kapasitesiyle eşleştirmeye başlıyor.
Bunun en açık göstergesi Mısır’da ortaya çıktı. Çin’e ait J-16 savaş uçakları kısa süre önce Mısır’a gönderildi ve havada yakıt ikmali yapan YU-20 tanker uçakları tarafından desteklendi. Çin jetleri, Mısır’ın “Medeniyet Kartalları” tatbikatında Mısır’a ait Rafale ve MiG-29 savaş uçaklarıyla birlikte görev aldı. Bu, Çin’in savaş uçaklarını ilk kez Afrika’ya göndermesi anlamına geliyor ve Pekin’e kıtalar arası bir muharip gücü taşıma ve büyük bir Arap ordusuyla ortak operasyon yürütme deneyimi kazandırıyor.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Mısır ziyareti, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin 70. yılını simgeliyor. Bu süre içerisinde ilişkiler yalnızca diplomasi ve ticaretten ibaret olmaktan çıkarak altyapı, teknoloji ve artık askeri işbirliği alanlarına kadar genişledi.
Çin’in ekonomik çıkarları özellikle Süveyş Kanalı çevresinde derin biçimde yerleşmiş durumda. Çinli şirketler Mısır’da üretim ve lojistik operasyonları kurarak ülkeyi Avrupa, Afrika ve Orta Doğu pazarlarına uzanan tedarik zincirleri için bir üretim ve dağıtım merkezi olarak kullanıyor.
Bu ekonomik ayak izi giderek büyüyor. Mısırlı şirketler geçen ay Çinli alıcılarla toplam 168 milyon dolar değerinde 17 ihracat anlaşması imzaladı. Pekin’in 2026’nın ilk yarısında Mısır’a yaptığı yatırımın ise 2 milyar dolara kadar ulaşabileceği tahmin ediliyor. Bu yatırımların önemli bölümü mevcut projelerin genişletilmesine yöneliyor.
Pekin ayrıca Mısır ürünlerine sıfır gümrük vergisi uygulaması getirdi ve daha önce yüzde 30’a kadar çıkan vergileri kaldırdı. Ancak ticari ilişki hâlâ dengesiz durumda: Mısır’ın Çin ile ticaret açığı geçen yıl 18 milyar doları aştı.
Çin’in ekonomik varlığının güvence altına alınması gerektiğinde riskler de artıyor. Limanlar, fabrikalar, lojistik ağları ve tedarik zincirleri, istikrarsızlıkların erişimi bozması halinde kırılgan hâle geliyor. Çin’in çıkarları ne kadar genişlerse, bu bölgelere ulaşabilecek askeri bir varlık da o kadar değer kazanıyor. Mısır’daki tatbikat, bu kapasiteye dair bir fikir verdi.
Yıllar boyunca Çin’in küresel genişlemesi esas olarak ticari nitelikteydi. Ardından Kuşak ve Yol Girişimi, altyapı yatırımları gerçekleştirdi, yeni pazarlar açtı ve stratejik bölgelerde Çinli şirketlerin yerleşmesini sağladı. Bir sonraki aşama ise bu ekonomik varlığı koruyacak askeri erişim kapasitesinin geliştirilmesi. Mısır, bu dönüşümün nasıl görünebileceğini ortaya koyuyor.
Benzer bir eğilim teknoloji alanında da görülüyor. Huawei, Mısır hükümeti için Ascend çiplerini kullanacak yapay zekâ veri merkezleri kurmak üzere teklif verdi. Buna karşılık Washington ise Nvidia, Advanced Micro Devices ve Microsoft’un dahil olduğu rakip bir teklif hazırlamaya çalışıyor.
Mısır’ın yapay zekâ stratejisi, bilgi ve iletişim teknolojileri sektörünün gayrisafi yurt içi hasılaya katkısını 2030 yılına kadar yüzde 7,7’ye çıkarmayı hedefliyor. Bu nedenle Amerikan ve Çinli teknoloji sağlayıcılarına erişim, ülkenin yerli teknoloji endüstrisini geliştirme çabasının daha geniş bir parçası hâline geliyor. Bu durum aynı zamanda Kahire’ye, stratejik önem taşıyan bu sektörde hangi şirketlerin yer edineceği konusunda pazarlık gücü sağlıyor.
Dolayısıyla Çin’in Mısır’daki varlığı, Pekin’in uzun vadeli çıkarları açısından kritik sektörlerin tamamına yayılıyor: üretim, lojistik, teknoloji ve savunma.
Ancak Kahire, Çin ile ilişkilerini diğer ortaklıklarının pahasına geliştirmiyor. Mısır hâlâ ABD’den önemli miktarda askeri yardım alıyor ve Amerikan, Fransız ve Rus uçaklarından oluşan karma bir hava filosu işletiyor. Çin ile ilişkilerini genişletirken Rusya ile bağlarını sürdürüyor, Avrupa ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştiriyor ve BRICS grubuna katılıyor.
Savunma tedariki de aynı yaklaşımı yansıtıyor. Mısır’ın savaş uçağı filosunu çeşitlendirmek amacıyla Çin’in J-10C savaş uçağıyla ilgilendiği bildiriliyor. Tatbikatlar, Mısır ordusuna Çin sistemlerini tanıma fırsatı verirken Kahire, Batı menşeli uçaklarını kullanmaya ve mevcut savunma ilişkilerini sürdürmeye devam ediyor.
Bu durum iki tarafın da istediği kazanımları sağlıyor. Çin, Orta Doğu ve Afrika’da erişim ve operasyonel deneyim kazanıyor. Mısır ise yeni bir askeri tedarikçi ve yakın ilişkiler kurmak isteyen büyük bir güç elde ediyor.
Aynı hesaplama güvenlik politikası alanında da geçerli. Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’deki Filistinlilerin başka yerlere taşınması önerisini gündeme getirmesinin ardından geçen yıl şubat ayında Beyaz Saray görüşmelerine katılmayı reddetti.
Mısır ayrıca, Süveyş Kanalı’na verdiği ekonomik zarara rağmen ABD’nin Husilere yönelik askeri operasyonlarına mesafeli durdu. Kızıldeniz’deki saldırılar nedeniyle gemilerin rotalarını değiştirmesi sonucu kanal gelirleri 2024 yılında yüzde 61 düştü. Kahire’nin doğrudan çıkarı, deniz trafiğinin yeniden sağlanması ve kanalın korunmasıydı; ancak verdiği tepki, bu çıkarların nasıl korunacağına ilişkin kendi değerlendirmesi tarafından şekillendirildi.
Çin’in büyüyen varlığı tam da burada Mısır için önem kazanıyor. Çin’in doğrudan yabancı yatırımları Amerikan askeri yardımlarıyla birlikte var olabilir. Çin teknolojisi Amerikan teknolojisiyle rekabet edebilir. Çin uçakları, Mısır’ın Batı sistemlerini kullanmaya devam ettiği bir ortamda Mısır uçaklarıyla ortak tatbikat yapabilir.
Washington açısından ise hesaplama daha rahatsız edici hâle geliyor. Kahire’nin yalnızca güvenilir alternatiflere sahip olması bile Amerikan baskısının maliyetini artırmaya yetiyor. Her yeni tedarikçi, yatırımcı veya askeri ortak, Mısır’a herhangi bir aktör karşısında daha fazla hareket alanı sağlıyor.
Bunun küresel sonuçları da bulunuyor. Washington ve Pekin arasındaki rekabet, iki taraf tarafından genellikle rakip stratejik kamplar arasındaki mücadele olarak tanımlanıyor. Ancak Kahire, orta ölçekli güçlerin iki tarafın da ilgisini canlı tutarak hiçbirine münhasır bir nüfuz alanı vermeden hareket edebileceğini gösteriyor. Böylece bu rekabetten yatırım, teknoloji, askeri kapasite ve diplomatik avantaj elde ediyor.
Çin açısından daha büyük anlam ise ekonomik varlığı ile askeri güç projeksiyonu arasındaki mesafenin giderek azalması. Pekin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarların arkasına askeri güç koyabilmek için gerekli lojistik, erişim ve operasyonel deneyimi geliştiriyor.
Bu dönüşüm, Çin’in ekonomik çıkarları ile askeri kapasitesinin birleşmeye başladığı Mısır’da görünür hâle geliyor. Kahire, daha yetenekli bir Çin’in kendisine başka bir güçlü ortaklık sunması nedeniyle bu sürece izin verme konusunda teşviklere sahip.
Bundan sonraki jeopolitik mücadele ise Çin’in bu modeli ne kadar genişletebileceği, küresel ekonomik ayak izinin ne ölçüde askeri erişim kapasitesini destekleyebileceği ve rakiplerinin buna nasıl karşılık vereceği olacak.
Dünya Basını
“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.
Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.
Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.
“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”
Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.
Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.
Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.
Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.
“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”
Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.
Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.
Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.
Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.
“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”
Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.
Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:
“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”
Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.
Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.
“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”
Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.
OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.
Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.
Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.
“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”
Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.
Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.
Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.
Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.
Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.
“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”
Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.
OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.
Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.
Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.
San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.
“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”
Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.
OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.
Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.
Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.
Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.
Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.
Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.
Avrupa4 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa3 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”
Avrupa4 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya1 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya2 hafta önceÇin insansı robot pazarında liderliği hedefliyor










