Dünya Basını
Foreign Affairs: ABD’nin çıkarı, Orta Doğu’nun Suudi liderliğinde yeniden şekillendirilmesinde

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, ABD dış politikasının oluşturulmasında etkili yayın organlarından Foreign Affairs’te yayınlandı. ABD’nin Suudi Arabistan’ın liderliğinde yeni Orta Doğu’yu nasıl şekillendirebileceğinin ele alındığı makaleye göre bu zor yolu başarabilirse “ancak o zaman Washington mevcut sorumluluklarından kurtulacak.”
***
Orta Doğu’yu Yeniden Şekillendiren Savaş
Washington Dönüşen Bölgeyi Nasıl İstikrarlı Hale Getirebilir?
Maria Fantappie ve Vali Nasr
7 Ekim 2023’ten önce, ABD’nin Orta Doğu vizyonu nihayet meyve veriyor gibi görünüyordu. Washington, Tahran’la nükleer programı konusunda üstü kapalı bir anlaşmaya varmıştı; bu anlaşmaya göre İran İslam Cumhuriyeti sınırlı bir mali rahatlama karşılığında nükleer programını fiilen durdurmuştu. Amerika Birleşik Devletleri Suudi Arabistan’la bir savunma anlaşması üzerinde çalışıyordu ve bu da Krallığın İsrail’le ilişkilerini normalleştirmesine yol açacaktı. Ve Washington, Çin’in bölgede artan etkisini dengelemek için Hindistan’ı Orta Doğu üzerinden Avrupa’ya bağlayacak iddialı bir ticaret koridoru planladığını duyurmuştu.
Elbette engeller de vardı. Tahran ve Washington arasındaki gerilim geçmişe kıyasla daha düşük olsa da devam ediyordu. İsrail’in sağcı hükümeti Batı Şeria’daki yerleşim birimlerini genişletmekle meşguldü ve bu durum Filistinlilerin öfkesine yol açıyordu. Ancak ABD’li yetkililer İran’ı bir oyunbozan olarak görmüyordu; ne de olsa yakın zamanda çeşitli Arap hükümetleriyle ilişkilerini düzeltmişti. Ve İsrail, Filistinlilere anlamlı tavizler vermese de Arap devletleri ile ilişkilerini normalleştirmişti.
Ardından Hamas İsrail’e saldırarak bölgeyi kargaşaya sürükledi ve ABD’nin vizyonunu altüst etti. Militan grubun Gazze Şeridi’nden başlattığı ve savaşçılarının yüksek teknoloji ürünü bir sınır duvarını aşarak İsrail’in güney kasabalarına girdiği yaklaşık bin 200 kişiyi öldürdüğü ve 240’tan fazla kişiyi rehin aldığı geniş çaplı saldırı, Orta Doğu’nun hâlâ son derece patlamaya hazır bir bölge olduğunu açıkça ortaya koydu. Bu saldırı, İsrail’in Gazze’de insanlık trajedisine yol açan şiddetli bir askeri tepki vermesine yol açtı; çok sayıda ölü ve Filistinlilerin yerinden edinmesine neden oldu ve daha geniş bir bölgesel savaş riskini artırdı. Filistinlilerin sıkıntısı tekrar gündemde ve İsrail-Suudi Arabistan anlaşması artık mümkün değil. Hamas’ın direnci ve askeri yetenekleri için İran’ın desteğinin belirleyici olduğu göz önüne alındığında, İran’ın bölgesel askeri kapasitesi artık oldukça güçlü görünüyor. Tahran’a ayrıca yeni bir özgüven gelmiş gibi. Daha geniş çaplı bir çatışmaya hevesli olmasa da İran, Hamas’ın güç gösterisinin tadını çıkardı ve o zamandan bu yana İsrail’in Lübnanlı milis Hizbullah ile karşılıklı ateş açması ve İran destekli diğer grupların ABD birliklerine roket fırlatması üzerine çıtayı yükseltti.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu üzerindeki etkisi hâlâ büyük. Ancak İsrail’in savaşına verdiği destek, bölgedeki güvenilirliğine kesinlikle gölge düşürdü. (Bu destek, özellikle İsrail’in meşru müdafaa iddiasının Filistinli sivillere yönelik toplu cezalandırmaya dönüşmesi nedeniyle Washington’un küresel Güney’deki konumuna da zarar verdi). Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu için uzun süredir göz ardı ettiği gerçeklerle başa çıkacak yeni bir strateji oluşturmak zorunda kalacağı anlamına geliyor. Örneğin Washington artık Filistin meselesini ihmal edemez. Aslında bu çatışmanın çözümünü, çabalarının odak noktası haline getirmek zorunda kalacak. Gelecekte yaşanabilir bir Filistin devletine giden güvenilir bir yol bulunana kadar ABD’nin Arap-İsrail ilişkilerinin geleceği de dahil bölgedeki diğer sorunları ele alması kesinlikle imkânsız olacak.
Washington ayrıca Ortadoğu’yu sarsan Tahran’ın yükselen gücünü de ele almalı. ABD bölgeye barış getirmek istiyorsa İran ve vekillerini sınırlandırmanın yeni yollarını bulmalı. En az bunun kadar önemli olan bir diğer husus da ABD’nin İran’ın bölgesel düzene meydan okuma arzusunu frenlemesi. Özellikle de İran’ın nükleer silah yapma kapasitesine ulaşma adımlarını durduracak yeni bir anlaşmaya ihtiyaç duyacaktır.
Bu hedeflere ulaşmak için Amerika Birleşik Devletleri’nin uğruna çalıştığı her şeyi bir kenara bırakması gerekmiyor. Aslında, daha önce öngördüğü düzenin unsurları üzerine inşa edebilir ve etmeli de. Özellikle Washington bölgeye yönelik yeni planını İran, İsrail ve tüm Arap dünyası ile işleyen ilişkilere sahip Suudi Arabistan ile ortaklığına dayandırmalı. Riyad, İsrail-Filistin müzakerelerini canlandırmak ve ABD’nin İran’la nükleer bir anlaşma yapmasına yardımcı olmak için geniş nüfuzunu kullanabilir. Riyad ve Washington, ABD’nin Çin’i dengelemek için ihtiyaç duyduğu Orta Doğu ekonomik koridorunu oluşturabilir.
Bu yeni büyük pazarlık, ABD’nin 7 Ekim’den önce müzakere ettiği anlaşma kadar basit olmayacak. İsrail-Suudi normalleşmesi ile başlamayacak ve İran’a karşı bir Arap-İsrail ittifakı ile sona ermeyecek. Ancak geçmiş anlaşmaların aksine, bu yeni çerçeve ulaşılabilir. Ve doğru yapıldığı takdirde bölgesel gerilimi düşürecek ve kalıcı barışı tesis edecektir.
HÜSNÜKURUNTU
Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’dan uzaklaşabileceğine inanması anlaşılabilir bir durumdu. İsrail-Filistin çatışması sürüncemede kalsa da Arap-İsrail çatışması sona eriyor gibi görünüyordu. İran, nükleer programının ilerlemesini sınırlamak için ABD ile etkili bir pazarlık yapmış ve Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleriyle ilişkilerini normalleştirmişti. Bölge, kendi başının çaresine bakıyor gibiydi ve bu da Washington’un Asya ve Avrupa’ya odaklanmasına olanak sağlıyordu.
Ancak Washington bu durumun istikrarını abartmış ve kendisine karşı olan güçleri hafife almıştı. Örneğin ABD Başkanı Joe Biden, Suudi Arabistan’la yapılacak bir savunma anlaşması için Senato’nun onayını nasıl alacağını çok az düşünmüş görünüyor; üstelik bu anlaşma Krallığa gelişmiş silahlar ve sivil nükleer altyapı sağlamayı gerektirebilecekken. ABD ayrıca Riyad’ın bölgesel hegemonya arayışını güçlendirirken diğer Orta Doğu ülkelerinin buna itiraz etmeyeceğini varsayarak da yanlış yaptı. Washington, örneğin Tahran’ın Arap devletleriyle ilişkilerini normalleştirmeye çok hevesli olduğunu ve ABD’nin planlarına müdahale edemeyecek kadar iç huzursuzluklarla meşgul olduğunu düşündü. Elbette gerçekte İran silahlı vekillerini güçlendirmeye ve beslemeye devam ediyordu.
Ancak Washington’un en büyük yanılgısı Filistin meselesini görmezden gelebileceğini düşünmesiydi. Örneğin Suudilerle yapılan belirsiz anlaşma, Filistinlilere büyük tavizler vermeden Riyad’ın İsrail’le ilişkilerini normalleştirebileceği ve bunun geniş çaplı bir tepkiye yol açmayacağı varsayımına dayanıyordu. ABD, gerilimi düşürme vaadine rağmen İran ve İsrail arasındaki gölge savaşın devam ettiğini biliyordu. Ancak bu savaşın Filistin meselesiyle birleşeceğini ve yıkıcı bir etki yaratacağını öngöremedi.
7 Ekim’in de gösterdiği gibi, Washington’un Orta Doğu’ya ilişkin kanısı tamamen yanlıştı. Yine de ABD şu ana kadar fikirlerini güncellemedi. Washington’un Gazze’deki savaşa yönelik genel tepkisi, İsrail’in itibarını kurtarabilecek sınırlı bir askerî harekât için baskı yapmak yerine, acımasız bir askeri saldırıya neredeyse açık destek oldu. Bunun sonucunda Orta Doğu’da hem İsrail hem de Amerikan karşıtı bir öfke oluştu. Örneğin Ürdün Kralı II. Abdullah ve eşi Kraliçe Rania el- Abdullah, İsrail’in askeri harekâtını kamuoyu önünde kınadı, Amerika’nın bu harekata verdiği desteği eleştirdi ve Ürdün’ün bu savaşta Batı’nın yanında yer almadığını açıkça ifade etti. Hem Ürdün hem de Bahreyn İsrail’deki büyükelçilerini geri çağırdı ve diplomatik ilişkilerini dondurdu. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken ve Arap liderler Kasım ayında Amman’da bir araya geldiklerinde, göstermelik bir ortak bildiri bile yayınlayamadılar.
ABD, Gazze’ye insani yardım ulaştırmak için çatışmalara ara verilmesini destekleyerek İsrail yanlısı tutumunu telafi etmeye çalıştı. Ayrıca rehinelerin serbest bırakılmasını sağlamak için Hamas ile yakın ilişkileri olan Katar hükümeti ile işbirliği yaptı. Ve Washington savaşın sonunda Gazze’nin uzun süreli bir İsrail işgaline maruz kalması yerine Filistin Yönetimi tarafından yönetilmesi için lobi faaliyeti yürüttü.
Ancak bu mütevazı adımların bölgeyi istikrara kavuşturması pek olası değil. Aslında tam tersi bir etki yaratıyor: Arap dünyasının diğer aktörlerinin kendi çıkarlarını ilerletmek için kullanacakları bir boşluk yaratıyor. İsrail Hamas’ı yok etmeyi öncelikli hedefi haline getirdi, ancak ABD’nin baskısı olmazsa Gazze’ye hesaplanamaz zararlar vererek vatandaşlarını ve bölgeyi yenilmezliğine ikna etmeye ve potansiyel rakiplerini caydırmaya çalışacak. Mısır, Ürdün ve Filistin Yönetimi, kendilerine yönelik iç ve dış tehditleri en aza indirmek isteyecek, bu nedenle savaş sonrası diplomasinin ekonomik çıkarlarına uygun olmasını ve bölgesel konumlarını güçlendirmesini sağlamaya çalışacaklar. Körfez ülkeleri de bu çatışmayı nüfuz mücadelesi için kullanacak. Katar şimdiden Hamas’la olan ilişkisini kullanarak kendisini vazgeçilmez bir bölgesel oyuncu haline getirmeye çalışıyor- bu konuda hem Suudi Arabistan hem de Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) daha fazla nüfuza sahip bir oyuncu. Türkiye ise Washington’un kendisine F-16 savaş uçakları satmasını ve Suriye’deki Kürtleri desteklemekten vazgeçmesini sağlamak için çatışmanın çözümünde rol almak istiyor.
Ancak savaştan şimdiden en çok kazançlı çıkan devlet İran. Filistin meselesinin yeniden canlanması bölgesel dikkatleri bir kez daha Levant’a odakladı. Hamas ve Hizbullah’ın yanı sıra Esad rejimini, Irak ve Suriye’deki Şii milisleri ve Yemen’deki Husileri de içeren İran’ın liderlik ettiği “direniş ekseni”, Ortadoğu siyasetinin yönünü değiştirebileceğini, bölgesel çatışmaları istediği zaman tırmandırıp istediği zaman yatıştırabileceğini gösterdi. İran ayrıca Hamas’a verdiği sarsılmaz destekle Filistinlilerin savunucusu imajını güçlendirerek Orta Doğu’daki popülaritesini artırdı. Tahran, Hamas’a verdiği desteği Arap dünyasıyla gelişen ilişkileriyle dengeleyerek bölgesel siyasete tam anlamıyla dahil olmaya çalışıyor. Hamas saldırılarından kısa bir süre sonra İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi, Suudi Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman ile Mart 2023’te iki ülke arasındaki ilişkilerin yenilenmesinden bu yana ilk kez telefonda görüştü. Reisi daha sonra prensin daveti üzerine Kasım ayında Riyad’a giderek katılımcıların Arap-İslam Ortak Olağanüstü Zirvesi olarak adlandırdığı toplantıya katıldı. Tahran, İran’ı çevreleyecek Arap-İsrail ekseni fikrini tersine çevirdi.
Bu eğilimler hep birlikte bölgeyi daha geniş bir çatışmaya doğru sürüklüyor. ABD’ye karşı derinleşen güvensizlik, bu ülkenin bölgeyi istikrara kavuşturmadaki yetersizliği ve etrafında toplanabilecekleri ortak bir vizyonun olmaması, farklı devletleri, sokaklardan gelen baskı ve daha geniş bir savaş korkusuyla kendi kısa vadeli çıkarlarının peşinden gitmeye itiyor. Bu farklı çıkarlar bölgedeki krizi uzatıyor ve istenmeyen bir tırmanma ihtimalini artırıyor. En kötüsünden kaçınmak için Washington’un temel varsayımlarını yeniden gözden geçirmesi, Orta Doğu’ya olan bağlılığını yenilemesi ve bölge için yeni bir vizyon ortaya koyması gerekecek.
RİYAD BU İŞTE VAR MI YOK MU
Washington’un en acil görevi Gazze’deki savaşı sona erdirmek. İsrail bölgeye saldırıp sivilleri öldürdüğü ve ABD müttefikini dizginlemek için çok az şey yaptığı sürece, Arap ülkelerindeki hükümetler ve halklar ABD’nin liderliğini takip edemeyecek kadar öfkeli olacak. Sonuç olarak, ABD yetkilileri İsrail’e Hamas’a karşı sivilleri topluca cezalandıran bir savaş yürütmekten vazgeçmesi için baskı yapmalı. 16 Kasım itibariyle Gazze’deki çatışmalar 11 binden fazla Filistinlinin ölümüne ve bölgenin gıda, su ve ilaca erişiminin engellenmesine neden oldu. Washington İsrail’in Gazze’de sınırsız şiddet uygulamasına son vermesini sağlamalı ve bunun yerine on yıllardır devam eden Filistin sorununa barışçıl ve siyasi bir çözüm bulması için baskı yapmalı.
Çatışmalar sona erdiğinde Washington ileriye bakmaya başlayabilir. Bunu yaparken de soğukkanlı bir bakış açısına sahip olması gerekecek. Ancak 7 Ekim’den önce uğruna çalıştığı her şeyi bir kenara atmasına gerek yok. ABD stratejisini yine Suudi Arabistan’la büyük bir pazarlık yapmaya dayandırmalı. Her ne kadar Riyad yakın zamanda İsrail’le ilişkilerini normalleştiremeyecek olsa da Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki her ülkeyle iyi ilişkiler içinde olan bölgedeki birkaç hükümetten biri. Hatta İsrail ile gayrı resmi de olsa samimi ilişkileri var. Bölgede kilit bir arabulucu konumunda.
Gazze’deki savaş, Suudi Arabistan’a İsrail-Filistin çatışmasını istikrara kavuşturma şansı vererek Krallığın itibarını artırabilir. İran ve Türkiye’nin yanı sıra Arap dünyasının dört bir yanından liderlerin katıldığı Arap-İslam Ortak Olağanüstü Zirvesi bu yönde atılmış ilk adımdı. Mısır, Ürdün ya da genellikle İsrail ile düşmanları arasında arabuluculuk yapan diğer devletlerin aksine Suudi Arabistan gerçek bir barış anlaşmasına yardımcı olmak için gereken güvenilirliğe ve bölgesel ilişkilere sahip. Bunu gerçekleştirmek için Suudi Arabistan, Arap dünyasındaki başlıca güç odakları olan İran ve Türkiye’nin yanı sıra ABD aracılığıyla İsrail’le birlikte çalışarak Filistin devleti kurulması hedefiyle İsrail-Filistin barış süreci için geniş bir çerçeve oluşturabilir. Ardından Suudi Arabistan ve ortakları bölgesel güvenlik için tüm tarafların üzerinde mutabık kalacağı kurallar ve kırmızı çizgiler içeren kapsayıcı bir çerçeve oluşturmaya çalışacaklar. Ancak böyle bir anlaşma İsrail’in sınırlarında kalıcı barışı sağlayabilir, Filistinliler arasındaki radikal güçlere kapıyı kapatabilir, İran ve İsrail arasındaki gölge savaşını kontrol altına alabilir ve Tahran’ın direniş eksenini dizginleyebilir.
Suudiler, Filistin meselesini sahiplenme konusunda isteksiz olacaklar. Ancak Suudi Arabistan’ın çıkarları bölgesel barış ve güvenliğe dayanıyor. Büyük ekonomik vizyonu, bölgede kalıcı bir kriz olması halinde gerçekleşemez. Riyad ayrıca bölgesel liderlik ve dünya sahnesinde büyük bir güç olarak tanınma arzusunu sürdürüyor ki bu da Amerikan desteğini gerektiriyor ve bu nedenle Riyad’ı, ABD’nin bir barış anlaşmasına aracılık etme çağrılarına kulak vermeye sevk edebilir.
Suudi Arabistan’a yardım etmek için ABD’nin Riyad’a geniş çaplı diplomasi yürütmesi için Filistin meselesini çözecek bir anlaşma için İran’ın rızasını araması amacıyla hükümete izin vermek de dahil, destek sunması gerekecek. Washington’un diğer Arap müttefiklerini de Riyad’ı desteklemeye ikna etmesi gerekecek. Ve ABD, 7 Ekim’den önce Riyad ile masada olan savunma anlaşmasını sürdürmeli. Ancak artık ön koşul olarak İsrail’in derhal tanınmasını talep edemez. Bunun yerine ABD, Suudi Arabistan’dan İsrail-Filistin barış sürecine liderlik etmesini istemeli. İsrail ile ilişkilerin normalleşmesi bu sürecin bir sonucu olabilir.
İsrail ve Filistin toprakları için bir barış önerisi ortaya koyarken Suudi Arabistan’ın Körfez’deki komşularına danışabileceğini ve onların hırslarının yanı sıra güvenlik kaygılarını da daha iyi dikkate alabileceğini kanıtlaması gerekecek ki bunu 7 Ekim’den önce yapmamıştı. Bunu yapmak Riyad’ın harcamak istemeyebileceği diplomatik enerjiyi kullanmasını gerektirebilir. Ancak İsrail-Filistin anlaşmasına giden yolun kolaylaştırılmasına yardımcı olmayı ve daha fazla bölgesel güvenlik sağlamayı başarırsa, Suudi Arabistan arzuladığı diplomatik ciddiyeti kazanacaktır. Bu arada ABD ile yapılacak bir savunma anlaşması, Suudi Arabistan’a Orta Doğu’nun önde gelen ekonomik ve siyasi aktörü olma konumunu sağlamlaştırmak için ihtiyaç duyduğu askeri kabiliyetleri sağlayacaktır.
SINIRLAMA VE KONTROL ETME
Filistin meselesinin çözülmesi istikrarlı bir Orta Doğu yaratmak için elzem. Ancak bölgenin karşı karşıya olduğu tek zorluk bu değil. Herhangi bir büyük pazarlığın parçası olarak Washington’un İran’la gerilimi düşürmesi ve Riyad’la yaptığı anlaşmayı bu ülkenin hırslarını kısıtlamak için kullanması gerekecek. Riyad’la yapılacak bir anlaşma tek başına bunun tam tersini yapma riski taşıyor.
İran’ın ABD-Suudi anlaşmasına olumsuz tepki vermesinin pek çok nedeni var. Örneğin ABD’den Suudi Arabistan’a akmaya başlayacak silahların ölçeği ve niteliği Tahran’ı telaşlandıracaktır. Ayrıca Washington ne kadar kısıtlama getirirse getirsin, Suudi Arabistan’ın sivil nükleer programını doğası gereği saldırgan olarak görecektir. İran ayrıca ABD-Suudi savunma anlaşmasının Orta Doğu’da Amerikan askeri varlığının artmasına yol açacağından endişe edecektir. Dolayısıyla Tahran, ABD-Suudi anlaşmasına kendi silah üretimini artırarak, daha fazla vekaleten saldırı düzenleyerek ve nükleer programını ilerleterek karşılık verebilir. (Mısır, Türkiye ve BAE de nükleer kapasite arayışına girebilir).
İsrail ve Suudi Arabistan sonunda ilişkileri normalleştirirse, İsrail Körfez’de ABD-Suudi savunma anlaşması tarafından korunabilecek doğrudan bir askeri ve istihbarat varlığı bile kurabilir. İran için böyle bir sonuç tam bir kâbus olur. Tahran artık vekillerinin Suudi birliklerine ya da petrol rafinerilerine saldırmasını sağlayarak Suudilerin İsrail’le askeri işbirliğini caydıramaz çünkü böyle bir şey Washington’la doğrudan bir çatışmaya neden olur.
İran’ın şansına, Riyad bir nimet olarak gördüğü Tahran’la yakınlaşmasını sona erdirmek istemiyor. Suudi Arabistan, İran ile ilişkilerini yeniden başlattığından beri Yemen’deki İran destekli Husiler Suudi topraklarına saldırmayı bıraktı. Riyad ve Tahran birlikte, yıllarca süren acımasız savaşın ardından Yemen’de istikrarlı bir ateşkes sağladı. Şimdi Yemen’deki taraflar kalıcı bir anlaşmaya doğru ilerleme kaydediyor. Bu yeni güvenlik ortamı, Suudi rafinerilerine ve diğer altyapılara yönelik Husi füze saldırıları tehdidini ortadan kaldırarak Suudi Arabistan’ın yüksek ekonomik hedeflerine ulaşmasını kolaylaştırdı. Sonuç olarak Riyad artık İsrail’in İran’ın bölgesel nüfuzunu geriletecek ortak askeri ve istihbarat ekseni vizyonunu paylaşmıyor gibi görünüyor. Aslında mart ayından bu yana İran ve Suudi Arabistan büyükelçilikler açarak, ülkeleri arasında seyahati kolaylaştırarak ve kültürel alışverişler yoluyla ilişkileri tamamen normalleştirmeye çalıştı. İran 2022 yılında Kuveyt ve BAE ile tam ilişkiler kurmuştu. Mısır ve Ürdün’le de ilişkileri yeniden tesis etmek için görüşmeler yürütüyor.
ABD-Suudi savunma anlaşması Tahran için endişe kaynağı olmaya devam edecek. Ancak Riyad ve Körfez’in geri kalanıyla diplomatik ve ekonomik ilişkilerini etkilemeyen ve gücünü azaltmayı amaçlayan, bölgesel bir güvenlik düzenlemesi oluşturmayan bir anlaşmaya olumsuz tepki verme olasılığı daha düşük. Suudi Arabistan, ABD ile büyük bir pazarlık peşinde koşarken İran’ı ikili ve bölgesel meselelere dahil ederek İran’ın ABD anlaşmasına karşı direncini en aza indirebilir ve hatta Tahran’ın yeni bir bölgesel düzene rıza göstermesini sağlamanın yollarını bulabilir.
Washington, Riyad’ın diplomatik imtiyazlar ve ekonomik avantajlar kullanarak Tahran’ı yanında tutma çabalarını onaylamayabilir. İran ABD’nin başlıca düşmanlarından biri ve İsrail’in de başlıca düşmanı. Ancak ABD, İran ile Arap komşuları arasındaki ilişkilerin normalleşmesini durduramaz. İran’ın direniş ekseni güçlendikçe Suudi Arabistan, Türkiye ve BAE kendilerini güvende tutmak için Tahran’ın bölgeye entegre edilmesi gerektiğine karar verdi. İran’la ilişki kurarlarsa ve Tahran’ın kendileriyle ikili ilişkilerde çıkarı olursa güvenliklerini daha iyi koruyabileceklerine karar verdiler.
Amerika Birleşik Devletleri de normalleşmeyi durdurmaya çalışmamalı. Arap dünyasının yaklaşımı başarılı olursa, bölgesel gerilimleri azaltarak Amerikan çıkarlarına hizmet edecek ve ABD’nin Asya ve Avrupa’ya odaklanmasını sağlayacak. Bu nedenle ABD, Tahran karşıtı bir ittifak oluşturmak için boşuna uğraşmak yerine Orta Doğu’nun yeni düzenini İran’ın hırslarını engellemek için kullanmalı. Bunun için Washington, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerini İran’la diplomatik ve ekonomik ilişkilerini derinleştirmeye teşvik ederek Tahran’ın Filistin meselesinde kalıcı bir çözüme razı olmasını ve Levant bölgesinde gerilimi azaltmasını sağlamalı. İran’ın en azından zımni onayı olmadan Filistinliler için bir çözüme ulaşmak zor olacak ve herhangi bir anlaşma İran’ın onayı ile çok daha sağlam bir zemine oturacak. Böyle bir çözüm aynı zamanda İran’ın meseleyi istismar etmesini engelleyecek, Filistinli radikal seslerin etkisini azaltacak ve Arap dünyasına İsrail ile daha iyi ilişkiler kurması için siyasi alan yaratacak.
EŞİKTEN DÖNDÜ
İsrail, Amerika Birleşik Devletleri ve çoğu Arap ülkesinin üzerinde hemfikir olduğu bir konu var: İran’ın nükleer programı. Hepsi de programın genişlemeye devam etmesinin Orta Doğu’daki en istikrarsızlaştırıcı gelişmelerden biri olduğuna inanıyor. Tahran nükleer silah üretmeye yaklaştıkça İsrail, İran’a yönelik gizli saldırılarını artırabilir. Tahran’ın nükleerleşmenin eşiğinde olduğu anlaşılırsa İsrail bu ülkeye doğrudan saldırabilir ki bu da ABD’yi hızla doğrudan bir çatışmanın içine çekebilir. Riyad ve Washington bir savunma anlaşması imzalarsa Suudi Arabistan da herhangi bir savaşın tarafı haline gelebilir. Bu durumda savaş, hem Levant bölgesinde hem de Körfez’de yaşanacak ve her iki bölge ve küresel ekonomi için yıkıcı sonuçlar doğuracaktır.
İran ve ABD, Biden’ın 2021 başında göreve gelmesinden bu yana yeni bir nükleer anlaşma yapmaya çalıştı ve başarısız oldu. Ve ilk başta, 7 Ekim saldırıları yeni bir anlaşmaya varılmasını neredeyse imkânsız hale getirmiş gibi görünebilir. Ancak Tahran ve Washington 7 Ekim’den önce gerilimi düşürmek için dikkatle çalışmışlardı ve aralarındaki sessiz anlaşma büyük ölçüde istikrarlı bir şekilde devam etti. Örneğin gayrı resmi nükleer anlaşma yürürlükte kalmaya devam edecek gibi görünüyor. İran’ın vekilleri Amerikan üslerine roket fırlattı, ancak iki tarafın da diğeriyle savaşmak istediğine dair çok bir belirti yok- bu saldırılar gerçek bir zarar vermekten ziyade Gazze’ye destek göstermek ve ABD’yi gayrı resmi anlaşmayı bozmaması konusunda uyarmak için tasarlandı. Washington’un tek tük gerçekleştirdiği saldırılar da benzer şekilde İran’ın saldırılarına yanıt verilmesini isteyen iç kamuoyunu yatıştırmaya yönelik bir duruş sergiliyor. Washington için İran’la gerilimi tırmandırmak, askeri ve diplomatik kaynaklarını Pekin ve Moskova’yla olan rekabetinden uzaklaştıracaktır. İran’ın liderleri ise ekonomilerini mahvedecek ve muhtemelen rejimlerini yıkacak bir çatışma riskini almak istemiyorlar.
Bu göreceli sükûnet muhtemelen en azından Kasım 2024’teki ABD başkanlık seçimlerine kadar devam edecek. Ancak eski ABD Başkanı Donald Trump’ın göreve dönme ihtimali, Tahran ve Washington’un yeni bir anlaşma yapmak için fazla zamanları olmadığı anlamına geliyor. Biden yeniden seçilse bile iki devletin, nükleer anlaşmazlığı Ekim 2025’ten önce çözmesi gerekiyor. Ekim 2025’te, imzacıların (Trump’ın çekildiği) 2015 nükleer anlaşması kapsamında BM tarafından onaylanmış yaptırımları yeniden uygulama yeteneği sona erecek. Eğer ABD ve Avrupalı müttefikleri BM yaptırımlarını o tarihten önce yeniden uygulamaya koymazlarsa, bir daha asla uygulayamayabilirler; Çin ve Rusya, BM Güvenlik Konseyi’nden geçmesi gereken gelecekteki kısıtlamaları muhtemelen veto edecekler. Ancak Batı bu kısıtlamaları yeniden uygulamaya kalkarsa, İran Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’ndan ayrılacağı uyarısında bulundu -ki bu silah yapmanın çok açık bir habercisi- ve bu da büyük bir uluslararası krize yol açabilir. O halde Washington ve müttefikleri, kararlarını vermeden önce yeni bir anlaşma istiyorlar.
Yeni bir anlaşma için İran ve ABD’nin en son nükleer görüşmeleri yaptıkları Ağustos 2022’de Viyana’da kaldıkları yerden devam etmeleri gerekiyor. Gazze’deki çatışmalara rağmen hedefleri aynı: ABD, İran’ın zenginleştirebileceği uranyum miktarını ve saflığını sınırlandırmak, böylece Tahran’ın nükleer silah yapmak için yeterli bölünebilir madde üretmesi için gereken süreyi uzatmak ve İran’ın nükleer programının sıkı bir uluslararası denetime tabi olmasını sağlamak istiyor. İran’ın ise hâlâ felç edici ekonomik yaptırımlardan kurtulmaya ihtiyacı var.
Ancak 2022’den farklı olarak ABD, nükleer görüşmelerini Suudi Arabistan’ın İran’la gerilimi azaltma çabalarıyla yakından koordine etmeli. Ne de olsa ikisi birbiriyle bağlantılı. İran ile ABD arasındaki gerilimi azaltan nükleer görüşmelerdeki başarı, Suudi Arabistan’ın İran’la yaptığı görüşmelerin de aynı sonuca varmasına yardımcı olacak; bu arada Riyad ile Tahran arasındaki görüşmelerin başarısı, özellikle de bu tür görüşmelerin Washington tarafından teşvik edilmesi durumunda, İran’a ABD ile nükleer anlaşmaya güvenmesi için daha fazla neden verecek. ABD’nin Suudi Arabistan’la yapacağı herhangi bir nükleer anlaşmanın İran’la yaptığı anlaşmaya benzer sınırlamalar ve kısıtlamalar içermesini sağlaması gerekecek. Aksi takdirde, hangi devlete daha düşük nükleer kabiliyet verilirse o devlet diğerini yakalamak için çok çalışacağından giderek şiddetlenen bir gerilim sarmalına girebilir.
YETİŞMEK
Yakın vadede Washington’un Orta Doğu stratejisi Gazze’deki savaşı sona erdirmeye ve bölgesel istikrara giden yolu bulmaya odaklanmalı. Ancak uzun vadede ABD’nin İran ve Filistinlilerin ötesine bakması gerekiyor. Orta Doğu politikaları Washington’un başlıca uluslararası rakibi Pekin ile de mücadele etmek zorunda.
Çin’in Orta Doğu’daki ekonomik varlığı son on yılda belirgin bir şekilde arttı. Ülke enerji kaynakları için büyük ölçüde Körfez’e güveniyor ve Körfez’i Afrika’da genişleyen ticaret ve yatırım ağları için bir geçit olarak kullanıyor. Çin de Suudi Arabistan ve BAE’ye Batı’dan temin edemedikleri bilgiye -örneğin yeşil enerjinin temelini oluşturan teknolojilere- erişim imkânı sunarak Körfez’de kalkınmaya öncülük etmelerine yardımcı oldu. Çin ayrıca Körfez’de, özellikle de Suudi Arabistan’da önemli doğrudan finansal yatırımlar yaptı. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping döneminde bu ticari ilişki, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne dahil edildi. Xi, bu bağları geliştirmeyi Washington’un Pekin’i kısıtlama çabalarına verdiği yanıtın bir parçası haline getirdi.
Amerika Birleşik Devletleri, Çin’in Orta Doğu ülkeleriyle genişleyen ilişkilerini dikkate aldı. Xi’nin İran ve Suudi Arabistan arasındaki yakınlaşmaya aracılık etmesine özellikle dikkat etti. Washington, Çin’in Orta Doğu’daki ekonomik nüfuzunu kullanarak bölgede siyasi ve güvenlik gücü olmak istediğine inanıyor. ABD-Suudi savunma anlaşması buna bir yanıt: Riyad’ın Çin’in yörüngesine kaymasını durdurmanın bir yolu. Washington’un Orta Doğu üzerinden ticaret koridoru planları da Pekin’in planlarını baltalamak için tasarlandı. Böyle bir koridor bölgeye ekonomik fayda sağlayacak ancak asıl amacı bölgenin ekonomik geleceğini Hindistan ve Avrupa’ya bağlayarak Kuşak ve Yol Girişimi’ne karşı koymak. Koridor aynı zamanda BAE ve Suudi Arabistan’ı İsrail’e bağlayacak ve İsrail ekonomisini Orta Doğu ekonomisine entegre edecek.
Pekin, Washington’un önerilerine ihtiyatla karşılık verdi. ABD bir Hindistan-Ortadoğu-Avrupa ekonomik koridoru oluşturmaktan bahsettiğinde Çin, “jeopolitik bir araç” haline gelmemesi koşuluyla koridoru memnuniyetle karşılayacağını söyleyerek tepki gösterdi ki bu da elbette ABD’nin tam olarak amaçladığı şey. Bu durum Orta Doğu’yu ekonomik koridorun parçası olanlar ve olmayanlar olarak ikiye bölecek: Çin’in bölgesel vizyonuna ters düşen dışlayıcı bir sistem. Ve Pekin, Biden yönetiminin İsrail-Suudi normalleşmesine yönelik çabasının, Çin’in İranlılar ve Suudiler karşısındaki başarısına denk bir girişim olduğunu biliyor. Çin henüz ABD’nin planlarını engelleyebilecek bir konumda değil ancak bölgeyle ekonomik ilişkilerini yavaşlatacağına dair bir işaret de yok. Mevcut jeopolitik boşlukta bu angajman genişlemeye ve derinleşmeye devam edecek.
Suudi Arabistan Çin ve ABD arasında bir seçim yapmak istemiyor. Ancak tıpkı İsrail ve Filistin topraklarında olduğu gibi Riyad da Washington’un planlarını kabul edebilir çünkü bu planlar Riyad’ın bölgesel konumunu güçlendirerek ve ekonomik etkisini artırarak büyük güç olma hedeflerini destekleyecek. Bu planlar diğer bölge ülkelerinin ekonomilerini de iyileştirecek. Sonuç olarak, Suudi merkezli bir Orta Doğu’ya düşmanca yaklaşabilecek Arap ülkeleri ABD’nin önerilerini kabul edebilir. Bunu yaparlarsa, sonuç hem Orta Doğu ülkeleri içinde hem de aralarında daha fazla istikrar olacaktır.
Ancak her devletin önerilen düzeni kabul etme olasılığını artırmak için ABD’nin, sisteminin geniş bir refah ortamı sağladığından emin olmaktan daha fazlasını yapması gerekebilir. ABD aynı zamanda Orta Doğu’nun güvenliği için bölgeyi kamplara ayırmayan ve tüm aktörlere yer açan bir vizyonu da benimsemeli. Bu da ABD’nin öngördüğü ekonomik koridordaki ülkelerin diğer ekonomik düzenlemelere de katılmasına izin vermesini gerektiriyor. Aynı zamanda İsrail’in, diğer Arap devletlerinin ve hatta İran’ın güvenliğini destekleyecek büyük bir pazarlık gerektiriyor. Böyle bir güvenlik kısmen yeni bir nükleer anlaşma ve İran ile Suudi Arabistan arasında bölgesel anlaşma yoluyla sağlanabilir. Ancak ABD, Suudi Arabistan ile imzalayacağı anlaşmanın ötesinde bölgesel anlaşmalar yapmayı da düşünmeli. Bu paktlar ABD’nin güvenlik garantilerini diğer devletlere de yayabilir ancak aynı zamanda kısıtlamalar ve kırmızı çizgiler de içermeli. Washington 7 Ekim’den önce yaptığı gibi bölgesel müttefiklerine silah sağlamaya devam edemez. Bu politika istikrarı teşvik etmek yerine bölgesel bir silahlanma yarışını ve savaşı teşvik etti.
BARIŞ
Washington ne yaparsa yapsın, Orta Doğu vizyonuna karşı direnç olacak. İran; İsrail ve ABD’ye karşı düşmanca tutumunu sürdürecek. Suudi Arabistan’ın Körfez’deki komşuları krallığın hakimiyetinden asla memnun olmayacak. İsrail ve Türkiye de Suudi Arabistan’ın bu kadar güç toplamasının ve ABD’nin Suudilere bağlılığının kendi çıkarları için ne anlama geldiğini hesaplayacak. Buna göre ve muhtemelen Washington’un tahmin edemeyeceği şekillerde tepki verecekler.
Ancak tüm bu ülkeler daha fazla güç istese de en çok istedikleri şey rejimlerinin istikrarını korumaktır. Yerel çatışmaları sona erdirecek, ekonomik büyümeyi teşvik edecek ve iç baskıları azaltacak bir vizyona sahip olmak istiyorlar. Eğer bir ABD-Suudi anlaşması bunu sağlarsa, nihayetinde bunu kabul edecekler.
Ancak bu pazarlığın işe yaraması için ABD’nin İsrail’i, birçoklarının Filistinli sivillere yönelik toplu cezalandırma olarak gördüğü uygulamalardan vazgeçmeye ikna etmesi gerekecek. Washington, Filistinlilerin davasını görmezden gelmek yerine, gelecekteki Filistin devletine giden güvenilir bir yol yaratılmasına yardımcı olarak Filistinlilerin kötü durumunu daha geniş bir şekilde ele almalı. Washington’un pazarlığı, İran’ın nükleer programını dondurarak ve hem caydırıcılık yoluyla hem de gerilimi azaltacak adımlar atarak bölgesel vekil ağını kısıtlayarak ortaya koyduğu meydan okumayla mücadele etmeli. Ve ABD, Orta Doğu ekonomilerinin gelişmesine yardımcı olacak bir ticaret koridoru oluşturmalı. Ancak o zaman bölge istikrarlı olacak ve ancak o zaman Washington mevcut sorumluluklarından kurtulacak.
Dünya Basını
Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.
Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.
Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.
Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.
Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.
Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.
Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.
“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”
Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.
Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.
Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.
“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”
Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.
Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”
Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.
“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”
Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:
“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”
Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:
“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”
“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”
Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.
Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:
“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”
Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.
“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”
Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:
“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”
Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.
“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”
Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.
Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:
“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”
Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:
“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”
Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:
“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”
Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:
“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”
Dünya Basını
Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.
***
Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026
Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.
Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.
Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.
“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.
Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.
Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.
Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.
Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.
ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.
Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.
Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.
Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?
Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.
“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.
Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.
Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.
“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.
Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.
Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.
Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?
Dünya Basını
Tarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı

Fransız tarihçi ve sosyolog Emmanuel Todd, Le Figaro canlı yayınında Batı sisteminin hem askeri-sanayi kapasitesi hem de ahlaki değerler bakımından derin bir dağılma evresine girdiğini belirtti. Rusya tehdidinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu vurgulayan Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki gelişmelerin Amerikan hegemonyasını ve Avrupa ekonomisini tükettiğini dile getirdi.
Paris Ulusal Demografik Araştırmalar Enstitüsünde görev yapan Fransız tarihçi, antropolog, sosyolog ve siyaset bilimci Emmanuel Todd, Le Figaro televizyonunda katıldığı canlı yayında Batı dünyasının büyük bir çöküş ve dağılma evresine girdiğini belirtti.
Küresel dengelerin altüst olduğunu söyleyen Todd, Ukrayna ve İran sahalarındaki çatışmaların Batı sisteminin yapısal zaaflarını görünür kıldığını kaydetti.
Stüdyoda strateji uzmanı François Heisbourg ile bir araya gelen Todd, Batı’nın Yenilgisi isimli çalışmasının devamı niteliğindeki yeni kitabı Kopuş üzerinden değerlendirmeler yaptı.
Gazeteci Diane Lagrange ile gerçekleştirdiği nehir söyleşilerden oluşan çalışmasını anlatan Fransız düşünür, Avrupa ve ABD ekseninde yaşanan kurumsal erozyonun küresel yansımalarını paylaştı.
“Avrupa liderleri tam bir hayal krallığı içinde yaşıyor”
Avrupa başkentlerinde dile getirilen Rusya tehdidinin nesnel bir temeli olmadığını dile getiren Todd, kıta siyasetçilerinin psikolojik bir yanılsamaya kapıldığını belirtti. Fransız antropolog, Avrupa’nın kendi iç bunalımlarını dışarıya yansıtarak yapay korkular ürettiğini dile getirdi.
Todd, Avrupa’daki karar alıcıların tutumuna ilişkin olarak şu değerlendirmeyi yaptı: “Avrupalı liderlerin Rusya ile açık bir savaş arzusu taşıdığı görülüyor. Açıkça söylemek gerekirse karşımızdaki tablo, Avrupa’nın tam anlamıyla bir hayal krallığı haline geldiğini gösteriyor. Rusya’nın Avrupa’yı işgal etmek istediği yönündeki tüm bu anlatı gerçeği yansıtmayan bir fanteziden ibarettir.”
Moskova yönetiminin askeri hedeflerinin sınırlı olduğunu vurgulayan tarihçi, Rusya’nın stratejik sınırlarını net biçimde çizdi. Rusya’nın Dinyeper nehrine kadar ilerlemek ve Odessa limanını kontrol altına almak istediğini hatırlatan Todd, daha ötesine geçecek demografik ve lojistik gücün olmadığını kaydetti.
Todd, Rusya’nın niyetleri hakkında şu ifadeleri kullandı: “Rusya’nın savaş hedeflerini kitabımda çok açık biçimde tanımladım. Dinyeper hattına ulaşmak, Odessa’yı almak ve belki Ukrayna’nın geriye kalan kısmını bir uydu devlete dönüştürmek istiyorlar. Ancak orada duracaklar çünkü daha ileriye gitmek gibi bir niyetleri yok. Ne bunu sağlayacak demografik kaynaklara ne de böyle bir stratejik amaca sahipler.”
“Rusya içimizdeki derin sancının yansıtıldığı bir hedeftir”
Avrupa’da egemen olan söylemin tahlil edilmesi gerektiğini vurgulayan Todd, karar alıcıların ruh halinin toplumsal bir kaygıyı yansıttığını ifade etti. Avrupa ve ABD’nin kendi iç bütünlüğünü kaybettiğini, bu durumun da dış dünyayı algılama biçimini zehirlediğini dile getirdi.
Sorunun temelinde Batı medeniyetinin dağılması olduğunu kaydeden Todd, “Bu tehdit söylemini kısmen psikiyatrik terimlerle açıklamak mümkün çünkü bunu dile getirenlerin önemli bir kısmı tamamen samimi. Evet, ortada kontrol mekanizmalarını ele geçirmiş ciddi bir paranoya var. Asıl mesele sadece Avrupa’nın değil, Almanya’nın, Fransa’nın, genel Batı sisteminin ve ABD’nin içten içe dağılması sürecidir. Bu dağılma süreci dünyaya paranoyakça bakan bir algı üretiyor. Dolayısıyla Rusya, içimizdeki derin sancının ve huzursuzluğun yansıtıldığı bir hedeften ibarettir” şeklinde konuştu.
Kitabında geniş yer ayırdığı konulara atıfta bulunan Todd, küresel sistemin merkezinde Batı’nın kendi kimliğini kaybetmesi gerçeğinin yattığını belirtti. Yabancı düşmanlığı ve güvenlik paranoyasının, içeride yaşanan değer kaybının doğrudan sonucu olduğunu vurguladı.
“Trump bu savaşta galip gelen değil yenilen taraftır”
Ukrayna’daki çatışmanın Batı açısından geri dönülemez bir noktaya ulaştığını belirten Todd, sahadaki gerçekliğin propaganda yoluyla gizlenemeyeceğini kaydetti. Çatışmanın gidişatının bu yıl içinde kesinleşeceğini ifade eden düşünür, cephe hattında Rusya lehine yaşanan hızlanmaya dikkat çekti.
Savaşın sonuna yaklaşıldıkça Avrupalı liderlerin hesap verme korkusuyla tedirginleştiğini aktaran Todd, “Bu yıl Ukrayna’daki tablonun netleştiği dönem olacak. Cephelerde dengeler süratle değişiyor ve makas kapanıyor. Bu çatışma giderek daha kirli bir hal alıyor. Avrupalı liderlerin bu kadar telaşlı davranmasının sebebi tam olarak budur. Herkes savaş bittiğinde kendi siciliyle yüzleşmek zorunda kalacak. Ukraynalılar için gerçekte ne yaptığımızı, onları intihara mı sürüklediğimizi yoksa gerçekten yardım mı ettiğimizi tarih yazacak” dedi.
ABD Başkanı Donald Trump ile Vladimir Putin arasında gizli bir ortaklık olduğu yönündeki iddiaları bütünüyle reddeden Todd, Washington’ın sahadaki başarısızlığına işaret etti. Amerikan askeri sanayisinin Kiev ordusunu besleyecek mühimmatı üretemediğini ve çatışmanın bu nedenle kaybedildiğini vurguladı.
Todd, Beyaz Saray’ın durumunu şu sözlerle aktardı: “ABD ve Avrupa’nın iki karşıt kampa ayrıldığı, ABD ile Rusya’nın Avrupalıları soymak için dost olduğu yönündeki kurgu tamamen bir yanılsamadır. Donald Trump bir yenilgi başkanıdır. Amerikalılar bu savaşı kaybetti çünkü Ukrayna ordusuna yeterli silah sağlayamadılar. Amerikan askeri-sanayi kompleksi son derece vahim bir durum içindedir. Trump yönetimi bu Amerikan yenilgisini unutturmaya çalışıyor; Avrupalıları hırpalaması, siyasi tiyatrolar sahnelemesi ve dikkat dağıtma operasyonlarına girişmesi bu yüzdendir.”
“Merz döneminde Almanya yeniden silahlanma sürecine girdi”
Batı ittifakı içinde yaşanan en köklü kırılmanın Almanya’da gerçekleştiğini vurgulayan Todd, Berlin’in ihtiyatlı dış politika çizgisini terk ederek çatışmacı bir konuma yerleştiğini ifade etti. Hristiyan Demokrat Friedrich Merz liderliğindeki hükümetin silahlanma politikalarına odaklandığını belirtti.
Alman sanayisinin Amerikan askeri açığını kapatmak üzere devreye sokulduğunu kaydeden Todd, “Önceki kitabım Batı’nın Yenilgisi’nden bu yana sahnedeki en temel gelişme, Almanya’nın savaş için seferber olmasıdır. Sosyal Demokratların ihtiyatlı çizgisinin ardından Merz liderliğindeki Hristiyan Demokratların iktidara gelmesi, kıtanın lider sanayi gücü olan Almanya’yı doğrudan yeniden silahlanma sürecine soktu. Amerikan sanayisi yetersiz kalınca Alman sanayisi devreye girdi ve bu durum Trump’a yeniden umut verdi. Merz iktidara geldiğinden beri Trump, Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatına Ukrayna füzelerini doğrudan Rusya hedeflerine yönlendirme yetkisi verdi. Dolayısıyla Trump ile Putin’in el ele yürüdüğü fikri koca bir saçmalıktır” diye konuştu.
“Ruslar değer dayatmayan stratejik gerçekçilerdir”
Rusya’nın yayılmacı emellerle değil, devlet güvenliği ve egemenlik saikleriyle hareket ettiğini dile getiren Todd, Moskova’nın Batı merkezli değer hiyerarşisini tanımadığını söyledi. Rusya’nın stratejik yaklaşımının Amerikan gerçekçiliğiyle örtüştüğünü savunan düşünür, uluslararası ilişkilerde ahlaki vaazların geçerliliğini yitirdiğini kaydetti.
Rus devlet aklının çok kutuplu bir dünya tasavvuruna dayandığını belirten Todd, şu değerlendirmeyi yaptı: “Rusya’nın stratejik teorisi, Amerikalı John Mearsheimer’ın yaklaşımıyla neredeyse aynı doğrultudadır. Onlar ulusal egemenlik ve devlet aklıyla düşünen stratejik gerçekçilerdir. En belirgin özellikleri, ortaklarına kendi ahlaki veya kültürel değerlerini dayatmama ilkesidir. Ruslar çok kutuplu dünyadan bahsederken yalnızca güç dengesini değil, değerler alanındaki çeşitliliği kastediyor. Hatta açıkça Batılıların istedikleri gibi yaşayabileceğini, kendilerini bunun ilgilendirmediğini söylüyorlar.”
Todd, bu tespitleri yaparken Rusya sempatizanı olmadığını özellikle vurgulayarak, “Burada sanki Rusya’yı savunuyormuşum gibi tuhaf bir konuma düşmekten neredeyse rahatsızlık duyuyorum. Oysa böyle bir niyetim yok. Kitabımda İran halkına derin bir sempati beslediğimi açıkça itiraf ediyorum ancak Ruslara karşı hiçbir zaman böyle bir yakınlık hissetmedim” dedi.
“İran savaşı Washington için bir tür Vietnam felaketidir”
Donald Trump tarafından Şubat 2025’te başlatılan İran müdahalesinin küresel bir ekonomik açmaza yol açtığını belirten Todd, doğalgaz ve petrol fiyatlarındaki sıçramanın Batı ekonomilerini boğduğunu dile getirdi. Washington’ın stratejik körlükle hareket ettiğini ifade eden yazar, bu kararın büyük bir başarısızlıkla sonuçlandığını belirtti.
İran operasyonunun Ukrayna hezimetini örtbas etmek amacıyla kurgulanan bir saptırma hamlesi olduğunu aktaran Todd, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ortada sistematik bir başarısızlık dinamiği bulunuyor. Ukrayna’da yaşanan Amerikan yenilgisi sonrasında Washington yönetimi sürekli dikkat dağıtma hamlelerine başvurdu. Önce Grönland’ı alma hayalleri kurdular, Avrupalılara baskı yaptılar, Venezuela’yı dize getirmeye çalıştılar, Küba’yı ve İran’ı kuşatmak istediler. Venezuela’daki görece başarı Amerikalıların gözünü boyadı. Ukrayna yenilgisini unutturmak için İran’a yöneldiler ancak İran tamamen farklı bir ülkedir. Orası mühendislerle dolu, son derece hızlı kültürel değişim geçiren bir toplumdur.”
Amerikan yönetiminin İran’da çarptığı direncin küresel dengeleri dönüştürdüğünü vurgulayan Todd, “Amerikalılar için bu savaş ilk dereceden stratejik bir felakettir. Beş veya altı yıla yayılarak kaybedilen bir Vietnam Savaşı’nın, bu kez birkaç gün içinde kaybedilmiş haline benziyor. Bu tam anlamıyla bir fiyaskodur ve aslında Trump hariç herkes bunun farkındadır” dedi.
“Ukrayna ve İran artık tek bir savaşa dönüştü”
Medyanın kurguladığı söylem ile cephedeki maddi güç dengesi arasında derin bir uçurum açıldığını dile getiren Todd, Batı’nın endüstriyel tabanının aşındığını kaydetti. Ukrayna ile İran cephelerinin pratikte birleştiğini ve Batı karşıtı güçleri tek bir blok haline getirdiğini belirtti.
Todd, sahadaki askeri gerçekliği şu ifadelerle açıkladı: “Yaşadığımız süreçte en çarpıcı unsur, medyadaki tartışmalar ile sahadaki savaşın somut gerçekliği arasındaki derin farktır. Batı’da sürekli konuşan, yorumlayan bir kitle var ancak savaş sahadaki askeri-sanayi kapasitesiyle yürütülüyor. Gelinen noktada Ukrayna Savaşı ile İran Savaşı fiilen tek bir savaşa dönüşmüştür. Her iki sahada da Batı’nın askeri-sanayi kapasitesinin yetersizliği ortaya çıktı. Bir tarafta füze açığı yaşanırken diğer tarafta mühimmat tükeniyor. Başlangıçta birbirinden kopuk görünen bu saldırganlıklar; Rusya, İran ve Çin’den oluşan üçlü bir gücün kenetlenmesini sağladı. Bu ülkeler fevkalade sıkı bir işbirliği yürütüyor. Amerikalılar Ukrayna füzelerini yönlendirirken Ruslar da İran füzelerinin hedeflerini belirliyor.”
Amerikan cephaneliklerinin tükenişinin sadece İran savaşıyla sınırlı olmadığını hatırlatan Todd, Pentagon ve düşünce kuruluşu Rand Corporation raporlarının hava savunma krizini İran saldırısından çok önce belgelediğini sözlerine ekledi.
“Bizim sürekli saldırganlığımız İran’daki muhafazakar çizgiyi sertleştirdi”
İran siyasal sisteminin Batı baskısı karşısında aldığı biçimi antropolojik açıdan inceleyen Todd, Tahran rejiminin sertleşmesinde dış müdahalelerin belirleyici rol oynadığını ifade etti. Kendi gözlemlerini aktaran düşünür, 2000’li yılların başından bu yana İranlı diplomatlarla yürüttüğü temasları anlattı.
Mahmud Ahmedinejad döneminde bir diplomatın kendisine aktardığı görüşü paylaşan Todd, “O dönemde genç bir İran elçilik müsteşarı bana şu sözleri söylemişti: ‘Amerikalıların attığı her akıldışı adım İran’ın bölgedeki stratejik elini güçlendiriyor. Ancak diğer yandan Amerikan saldırıları, İran milli bilincini muhafazakarlık etrafında birleştirerek yönetimdeki sertlik yanlılarının konumunu tahkim ediyor.’ Benim kitapta tarif ettiğim durum tam olarak bu uzun vadeli dinamiktir” dedi.
Rusya ile İran arasındaki toplumsal yapı farklarını antropolojik aile modelleriyle açıklayan Todd, “Antropolog kimliğimle aile sistemleri, siyasi ideoloji ve siyasal mizaç arasındaki bağları inceliyorum. Rus ve İran siyasal mizaçları birbirinden köklü biçimde farklıdır. Rusya, iktidarın dikey olarak örgütlendiği otoriter bir kültüre sahiptir. Putin sistemi var etmemiş, bu cemaatçi Rus aile kültürü Putin’i yaratmıştır. Buna karşılık İran ailesi çekirdek ve bireyci bir yapıya sahiptir. Bireycilik, Şii düşünce geleneğinde de görüldüğü üzere tartışmaya ve müzakereye açık bireyler yetiştirir. Şayet Batı’nın bitmek bilmeyen saldırganlığı olmasaydı, bu dinamik kendi doğal seyrinde gelişebilirdi. Bizim müdahalelerimiz süreci tersine çevirdi” dedi.
Kendisinin eski kuşak bir Batılı olduğunu dile getiren düşünür, “Ben özgür tartışma ortamına ve çoğulculuğa inanan eski bir Batılıyım. Cambridge’de yetişmiş, Paris’te yaşayan bir araştırmacıyım. Ancak bugün Batı dediğimiz yapı, geçmişin değerlerinden bütünüyle kopmuş, dünyaya karşı tahammülsüzlük üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bir tarihçi meselelere kimin hatalı olduğu üzerinden bakmaz; tarihsel dinamikleri analiz eder” değerlendirmesini yaptı.
“Almanya’da aşırı sağın güçlenmesi tarihi bir tehlikedir”
Batı ittifakının dağılma sürecinde ulus devletlerin kendi kadim reflekslerine geri döndüğünü dile getiren Todd, Almanya’daki siyasi dönüşümün kaygı verici boyutlara ulaştığını ifade etti. Alman siyasetindeki radikalleşmeyi ve savaş söylemini eleştiren tarihçi, hafızanın silinmek istendiğini vurguladı.
Almanya’daki seçim dinamiklerini değerlendiren Todd, “Kitabımda Almanya üzerine oldukça detaylı bir bölüm ayırdım. Orada gerçekten tuhaf gelişmeler yaşanıyor. Aşırı sağcı, nasyonal sosyalist mirasın uzantısı olan bir parti yüzde 45 seviyelerine ulaştı. Bundan yalnızca benim endişe duyduğumu kimse söyleyemez. Diğer tarafta ise zemin kaybeden ancak ülkesini hızla Rusya ile doğrudan çatışmaya sürükleyen bir Şansölye var. Konuşmalarında Rusları barbar olarak nitelendiriyor. Oysa geçmişte 25 ila 27 milyon Sovyet vatandaşını katleden gücün Alman ordusu olduğu gerçeğini unutuyorlar. Tarihsel dinamiklerin geri dönüşüne tanıklık ediyoruz ve kendimizi gerçekte olduğumuz gibi görmeyi başarmalıyız” dedi.
“Gayrisafi yurtiçi hasıla rakamları boş bir işaretler evrenidir”
ABD’nin ekonomik üstünlüğü ve yapay zeka alanındaki liderliği üzerinden yürütülen büyüme anlatısını yanıltıcı bulan Todd, ekonomik göstergelerin gerçek toplumsal refahı yansıtmadığını kaydetti. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılasının kağıt üzerinde yükselmesine karşın temel göstergelerde çürüme yaşandığını savundu.
İktisadi göstergelerin sahadaki gerçekle uyuşmadığını vurgulayan Todd, şu tespitleri paylaştı: “ABD’de yapay zeka alanında çalışan beyinlerin büyük kısmı Amerikan kökenli değildir; dışarıdan gelen yüksek nitelikli işgücüne muhtaçtırlar. Amerikan gayrisafi yurtiçi hasılası sürekli büyüyor görünüyor ancak bu ölçüm yöntemleri gerçekliği yansıtmıyor. ABD’de ortalama yaşam süresi Avrupa’nın gerisine düştü. Fransa’ya gelen Ukraynalı mülteci çocukların Fransız liselerinde matematik derslerinde yerli öğrencileri geride bıraktığını gördük. Tamamen karşılığı olmayan bir işaretler evreninde yaşıyoruz. Bu illüzyondan uyanış, kapıdaki enerji krizi ve Avrupa ekonomisinin çöküşüyle birlikte oldukça sarsıcı olacak.”
Amerikan ekonomisinin dış ticaret açığı üzerinden ayakta kaldığını ifade eden düşünür, “Amerikan ekonomisinin gerçek dışılığının en somut kanıtı, durmaksızın büyüyen dış ticaret açığıdır. Amerika artık kendi tükettiğini üretemiyor. Hatta tarım alanında dahi dış ticaret açığı vermeye başladı. Gıda ürünlerinde Avrupa ve Asya’daki müttefiklerine bağımlı durumdalar; yani Amerikalıları biz doyuruyoruz. Sorumsuz enerji politikalarıyla Washington, hayatta kalmak için muhtaç olduğu çevre ekonomileri de çökertiyor” ifadelerini kullandı.
“Fransa’da yaşlı nüfusun sandıktaki hakimiyeti bir gerontokrasi üretti”
Batı toplumlarındaki nüfus yaşlanmasının stratejik bir çöküş göstergesi olduğunu dile getiren Todd, Fransa’daki demografik kırılmaya dikkat çekti. Fransa’da bebek ölüm oranlarının yeniden yükselişe geçtiğini ve bunun Sovyetler Birliği’nin son dönemini andırdığını belirtti.
Fransa’nın siyasal yapısının yaşlı nüfusun çıkarları doğrultusunda şekillendiğini vurgulayan yazar, “Diane Lagrange ile yaptığım tartışmalara hazırlanırken demografik istatistikleri derinlemesine inceledim. Fransa’da bebek ölüm oranları yeniden artmaya başladı. Bu veri Sovyetler Birliği’nin çöküş sürecini hatırlatıyor. Öte yandan Avrupa, doğum ve çocuk sayısında gerilerken 60 yaş üstü bireylerin yaşam beklentisinde yüksek rakamlara ulaşıyor. Toplumun metabolizması yavaşlıyor ve yaşlıların değerleri egemen hale geliyor” dedi.
Siyasal iktidarın yaşlı kuşaklar tarafından rehin alındığını aktaran Todd, sözlerini şöyle tamamladı: “Fransa, İtalya veya Almanya kadar yaşlı bir nüfusa sahip değilken nasıl oldu da bu kadar yaşlı odaklı bir sisteme teslim oldu? Çünkü yaşlıların temel gücü sandıktır, verdikleri oylardır. Demokrasiyi ve oy verme mekanizmasını kaldırsanız, yaşlıların ayrıcalıklarını korumak için sokaklara dökülmeyeceğini görürsünüz. Güçlü liberal demokratik gelenek, yaşlı kuşağın sandık gücünü azami düzeyde kullanmasını sağladı ve Fransa bir gerontokrasi rejimine sürüklendi.”
Piyasa kapitalizminin ve bireyci ekonomik insan anlayışının aileyi yok ettiğini dile getiren Fransız düşünür, doğum oranlarındaki küresel düşüşün ekonomik bencillikten kaynaklandığını belirtti. Çocuk sahibi olmanın özveri ve fedakarlık gerektirdiğini, piyasa değerlerinin ise bu içgüdüyü tahrip ettiğini sözlerine ekledi.
Yapay zekanın insanlık tarihindeki en büyük kırılmalardan biri olduğunu ifade eden Todd, bu teknolojinin nükleer silahlar gibi türün devamlılığını tehdit eden varoluşsal riskler barındırdığı uyarısında bulundu.
Diplomasi2 hafta önceKanada, Birleşik Krallık liderliğindeki askeri koalisyona katılmak istiyor
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceABD, Yemen ile görüştü iddiası









