Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Mevcut jeopolitik değişiklikleri anlamak: Sergey Karaganov ile mülakat

Yayınlanma

Rus dış politika uzmanı Sergey Karaganov, liberal uluslararası düzenin Birinci Dünya Savaşı’ndan beri süregelen bir krizde olduğunu ve Batı’nın düşüşünün sömürgeciliğin sonu ve Sovyetler Birliği’nin çöküşü gibi olaylarla hızlandığını belirtiyor. Karaganov, BM ve IMF gibi mevcut küresel kurumların yetersiz kaldığını, BRICS ve ŞİÖ gibi platformlarda paralel yapılar kurulması gerektiğini savunuyor. Rusya’nın Ukrayna’daki askeri müdahalesi ile “Dünya Çoğunluğu” olarak adlandırdığı Küresel Güney’i yeniden keşfettiğini ve bu çoğunluğun askeri-stratejik çekirdeği olduğunu vurguluyor. Ayrıca, Rusya-Çin ittifakının Batı baskısına karşı koymada ve yeni bir dünya düzeni inşa etmede kilit rol oynadığını, ancak Büyük Avrasya konseptiyle Çin’in olası hegemonyasının dengeleneceğini ifade ediyor.


Sergey Karaganov ile mülakat

New South Institute

14 Mayıs 2025

Missing Voices, New South Institute’un (NSI) liberal uluslararası düzenin gelişmekte olan krizini ana akım tartışmalarda genellikle göz ardı edilen sesler aracılığıyla inceleyen bir girişimi. Yeni serinin bu ilk mülakatında Yelena Vidoyeviç, Batı’nın düşüşünün kökenlerini izlemek ve Batı sonrası, çok kutuplu dünyanın nasıl şekillendiğini keşfetmek üzere Sergey Karaganov ile bir araya geliyor.

Karaganov, Rusya’nın Dış ve Savunma Politikaları Konseyi’ne liderlik etme ve uluslararası danışma kurullarında görev alma konusundaki onlarca yıllık deneyimine dayanarak, liberal düzenin Birinci Dünya Savaşı kadar erken bir tarihte çatlamaya başladığını ve sömürgeciliğin sona ermesi, nükleer caydırıcılık ve Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle hızlandığını savunuyor. Birleşmiş Milletler (BM) ve Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi mevcut kurumların neden günümüz gerçekleriyle artık uyuşmadığını tartışıyor, BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) içinde paralel çerçeveler oluşturulmasını öneriyor ve Rusya’nın Ukrayna’daki Özel Askeri Operasyonu’nun ardından Dünya Çoğunluğu’nu yeniden keşfetmesi üzerine düşünüyor.

Aşağıdaki söyleşinin tamamını okumaya davet ediyoruz. Bu, Missing Voices serisindeki birkaç diyalogdan sadece ilki; yakında Küresel Güney’den akademisyenler ve uygulayıcılarla daha fazla mülakat yayımlanacak.

Sergey Aleksandroviç Karaganov, Ulusal Araştırma Üniversitesi Ekonomi Yüksekokulu, Dünya Ekonomisi ve Uluslararası İlişkiler Fakültesi Fahri Profesörü; Dış ve Savunma Politikası Konseyi Başkanlığı Onursal Başkanı; Durum Analizi Programı Başkanı. Karaganov, Yevgeniy Primakov’un yakın bir çalışma arkadaşıydı ve hem Boris Yeltsin’e hem de Vladimir Putin’e Devlet Başkanlığı Danışmanlığı yaptı.

Liberal uluslararası düzenin krizde olduğu konusunda yaygın bir fikir birliği var. Ancak, bu krizin temel nedenleri veya Batı modelinin çöktüğünü gösteren erken uyarı işaretleri konusunda daha az fikir birliği bulunuyor. Bu erken göstergeler nelerdi ve mevcut türbülansa en çok hangi faktörler katkıda bulundu?

16. yüzyıla kadar dünyanın çok kutuplu olduğunu, ancak 16. ve 17. yüzyıllardan sonra Batı merkezli hâle geldiğini söyleyebiliriz. Batı’nın askeri üstünlüğü, o zamanlar Avrupa’nın kültürel ve siyasi sömürgeciliği ile ekonomik hakimiyet sisteminin temelini oluşturdu. Sömürgecilik çökmeye başladığında, yerini liberal küreselci sistem olarak da adlandırılan yeni sömürgeciliğe bıraktı. Ancak temeli sürekli çatırdadığı için yeni sömürgecilik de çökmeye devam etti.

Liberal uluslararası düzenin krizi, daha doğrusu Batı’nın krizi, yüz yıldan daha uzun süre önce, Batı’nın kendisine karşı korkunç bir dünya savaşı (Birinci Dünya Savaşı) başlatmasından sonra başladı. Bu, Batı toplumunun birçok normunu ve temelini sarstı. Oswald Spengler, bu durumu bazen Avrupa’nın Çöküşü olarak da adlandırılan Batı’nın Çöküşü adlı kitabında oldukça etkileyici bir şekilde anlatmıştı.

1920’lerin başlarında Sovyetler Birliği hâline gelen Rusya, Batı sisteminden koptu ve diğer şeylerin yanı sıra sömürgecilik karşıtı ve ulusal kurtuluş hareketlerini desteklemeye başladı. Fakat bu dönem, Batı içindeki çelişkilerden büyük ölçüde kaynaklanan 1930’ların en derin krizi ve İkinci Dünya Savaşı ile aynı zamana denk gelmesine rağmen, henüz Batı ve liberal sistemlerin kriziyle ilişkilendirilmiyordu.

1950’lerde ve 60’larda, eylemlerinin sonuçlarının tam olarak farkında olmasa da kendi güvenliğinden endişe duyan Sovyetler Birliği’nin nükleer silahlar yaratması ve uluslararası sistemdeki 500 yıllık Batı hakimiyetinin temelini yıkmasıyla yeni bir aşama başladı. Bu temel, Avrupa’nın/Batı’nın askeri-teknik ve askeri-örgütsel üstünlüğüne dayanıyordu.

1960’larda Batı savaşları kaybetmeye başladı ve sömürgeciliğin tasfiyesi başladı. Batı artık iradesini zorla kabul ettiremiyordu. Kore Savaşı kaybedildi, Fransa’nın Vietnam’daki savaşı da öyle, bunu Amerika Birleşik Devletleri’nin Vietnam’daki yenilgisi ve petrol ambargosu izledi.

Batı’da ve özellikle Avrupa’da yapısal çelişkiler birikmeye başladı. Avrupa 1960’ların sonlarından itibaren durgunlaşıyordu ve 1970’lerde ve 80’lerde Batı’nın gerilemeye başladığı görülüyordu. Ancak daha sonra Sovyetler Birliği çöktü ve Batı’nın küresel hakimiyet sistemlerine rakip olma rolünü oynamayı bıraktı. Batı mesut oldu ve sorunlarını unuttu, özellikle de Rusya, Orta ve Doğu Avrupa ve tabii ki Çin’de kendisine açılan bir buçuk ila iki milyar düşük ücretli işçiden ve devasa pazarlardan güçlü bir destek aldığı için.

Ancak 2000’lerde, kabul edilebilir, egemen koşullarda Batı sistemine entegre olamayacağını anlayan Rusya, askeri gücünü yeniden tesis etmeye karar verdi ve bunu başardı. Liberal uluslararası düzen, belirli etik, öncelikle Protestan, Hristiyan değerler üzerine kurulmuş olan Batı kapitalizminin ahlaki yozlaşmasıyla aynı zamana denk gelen yeni bir krize sürüklendi. Sonsuz zenginleşmeye ve sürekli artan tüketime dayalı bir model hakim oldu ve böylece yaşamın dokusuna —Dünya gezegenine— zarar verdi.

Rusya bir ölçüde muhtemelen liberal düzen krizinin anahtarıydı, ancak ne Sovyet ne de Rus liderlerin gerçekte ne yaptıklarını tam olarak anladıklarından eminim. Ülkenin güvenliği için endişeleniyorlardı ve geleneksel Rus enternasyonalizmiyle hareket ederek, o zamanlar “Üçüncü Dünya” olarak adlandırılan sömürgecilik karşıtı hareketleri ve ülkeleri desteklediler. Tekrar söyleyeyim: Keskin bir kriz uzun zaman önce patlak verdi, en akut aşaması 1970’lerde/80’lerde başladı, ancak bu, Batı modelinin geçici zaferiyle kesintiye uğradı, ardından kriz hızlandı ve o zamandan beri ivme kazanıyor.

Gelişmekte olan “Batı sonrası” dünyanın tanımlayıcı özellikleri olarak neleri görüyorsunuz? Bu yeni dönemde güç dinamikleri, ekonomik yapılar ve jeopolitik ittifaklar nasıl değişecek? Ayrıca, mevcut küresel yönetişim kurumlarının geçerliliğini koruyacağına mı, yoksa değişen güç dengesini yansıtmak için reforme edilmeleri, hatta değiştirilmeleri mi gerektiğine inanıyorsunuz?

Sorunuzun iki cevabı var. Birincisi, mevcut küresel yönetişim kurumları çoğunlukla açıkça yetersiz. Bu öncelikle IMF, Dünya Bankası ve büyük ölçüde BM bağlantılı kurumlar için geçerli. Dolayısıyla bunları neyle ve nasıl değiştireceğimizi düşünmemiz gerekiyor. Ancak bunları zamanından önce yok etmeye gerek yok, bu sadece kaosu artırır.

Şimdilik basit reçetem, ŞİÖ, BRICS ve Küresel Güney yerine kullanmayı tercih ettiğimiz ifadeyle Dünya Çoğunluğu içinde paralel kurumlar oluşturmamız ve aynı zamanda bazı kilit uluslararası kalkınma konularında Batı’dan istekli katılımcıları da sürece dahil etmemizdir. Bunlar arasında örneğin iklim değişikliklerinin ve insan kaynaklı felaketlerin sonuçları, gıda kıtlığı, salgın hastalıklar ve biyolojik silahların yayılması yer alıyor. Acil dikkat gerektiren ancak mevcut sistem içinde çözülemeyen daha pek çok konu sayabilirim.

Ancak yine de tüm BM sistemini hemen hurdaya çıkarmamalıyız. Belki 15 ila 20 yıl ya da daha sonra, büyük bir dünya savaşına sürüklenmezsek BM kurumlarına tekrar ihtiyacımız olabilir. BM’nin temel sorunu Tüzüğü değil, son birkaç on yıldır, başta merkezlerinin New York, Cenevre ve Viyana’da bulunması olmak üzere bir dizi koşul nedeniyle, Batılı ülkelerden yetkililer veya kendilerini Dünya Çoğunluğu ile değil Batı ile aynı hizaya getiren yetkililer tarafından kuşatılmış olmasıdır. Bununla birlikte, bu sistem zayıflıyor ve giderek daha az meşru hâle geliyor olsa da yok edilmemelidir. Bunun yerine paralel sistemler oluşturulmalı.

İkincisi, yeni dünya düzeninin tanımlayıcı özellikleri hakkında. Ben elbette kâhin değilim. Ancak uzun bir dönemin ardından (şu anda tahmin etmek neredeyse imkânsız olsa da bence 10 ila 15 yıl sürecek) ulusların ve medeniyetlerin gelişebileceği, etrafta hegemonların olmadığı, eskilerin kenara çekileceği ve yenilerinin ortaya çıkma şansı bulamayacağı çok kutuplu ve oldukça özgür bir dünya göreceğimiz benim için oldukça aşikar. Bu yüzden o dünyayı gerçekten seviyorum. Onu görecek kadar yaşamayabilirim ama bu başka bir mesele. Batı yanlısı olmayacak. Umarım hür olacak.

Fakat özgürlük çok pahalı bir metadır ve bedelini ödemek zorunda kalacağız. Ona ulaşmak için çok çalışmamız gerekecek. Bu yüzden tüm ülkelerin, halkların ve her bireyin, dünyanın büyük çaplı bir savaşa sürüklenmesini önlemek ve ulusların dağılmasından kaçınmak için bu çalkantılı dönemi olabildiğince sorunsuz atlatmaya çalışması gerekiyor. Bu oldukça zor bir dönem ama üzerinde düşünülmesi gereken bir şey.

Ukrayna’daki Özel Askeri Operasyon (ÖAO), Rusya için sadece Batı ile ilişkilerinde değil, daha da önemlisi, sizin ve meslektaşlarınızın “Dünya Çoğunluğu” olarak adlandırdığı Küresel Güney’i yeniden keşfetmesinde nasıl bir dönüm noktası oldu?

ÖAO —aslında Ukrayna’da Batı ile savaş— Rusya’nın politikasının tüm yönlerini önemli ölçüde etkiledi. Bu operasyon, Rus ekonomisinde ve Rus dış politika düşüncesinde doğuya kayışı hızlandırdı. Çin, Hindistan ve diğer Asya ülkeleriyle ticaret hacmi keskin bir şekilde arttı. Afrika ile ticaret canlanıyor. Rusya’nın Dünya Çoğunluğu’na yönelik devam eden yöneliminin çarpıcı bir şekilde hızlanması da çok önemli. Rusya nihayet gelecekteki büyüme kaynaklarının ve en umut verici ortakların burada olduğunu fark etti.

Ancak Dünya Çoğunluğu’na bu yöneliş ÖAO’dan çok önce tasarlandı ve başladı. Bundan birkaç yıl önce yazdık ve konuştuk. Birkaç yıl önce meslektaşlarımla birlikte Dünya Çoğunluğu’na yönelik yeni politika hakkında bir rapor yayımladık ve ondan beş altı yıl önce de Afrika’ya yönelik yeni politika hakkında bir rapor yayımlamıştık. Yani hazırlıklıydık. Ve şimdi nesnel koşullar Dünya Çoğunluğu ile uyumlanmamızı hızlandırıyor. Dahası, Rusya nihayet bu çoğunluğun bir parçası olduğumuzu, onun askeri-stratejik çekirdeği ve temeli olduğumuzu kabul etmeye başlıyor. Biz sömürgeci güçler arasında değildik.

Sovyetler Birliği sömürgecilikten ve yeni sömürgecilikten kurtuluşu aktif olarak savundu ve Batı’nın askeri üstünlüğünü baltalayarak Dünya Çoğunluğu’nu eski Batı’nın hakimiyetinden kurtarmaya başladık. Ayrıca Rusya’da Doğu, Latin Amerika ve Afrika ülkelerinin kültürüne artan bir ilgi görüyoruz ve halklar arası temaslar genişliyor, bu da çok cesaret verici. Yüksek enternasyonalizmin ve kültürel, dini ve etnik açıklığın çok iyi Rus geleneğine geri dönüyoruz. Size hatırlatayım, 18. yüzyılda etnik bir Etiyopyalının general rütbesine sahip olduğu neredeyse tek ülkeydik. O, Büyük Petro’nun sevilen bir çalışma arkadaşı ve öğrencisiydi. Rusya’nın en büyük şairi Puşkin (ve Puşkin’in bizim her şeyimiz, modern Rus edebi dilinin kurucusu olduğunu söyleriz), bu Afrika kökenlinin torunuydu.

ÖAO’nun Rusya’daki iç politika ve ekonomimiz üzerinde olumlu bir etkisi oldu. Bu askeri operasyonun teşvik ettiği bu iç değişikliklerin, kaçınılmaz bir dünya savaşı riskini taşıyan NATO’nun doğuya doğru genişlemesini durdurmanın yanı sıra, elbette temel hedeflerinden biri olduğunu söyleyebilirim. Daha önce neredeyse durgun olan ekonomi şimdi daha hızlı büyüyor. Bilime, özellikle de teknik bilimlere yeniden yatırım yapıyoruz.

Savaş, Rus seçkinlerini ve toplumunu, geri kalmışlığın bir işareti hâline gelen Batıcılıktan ve Batı merkezcilikten arındırmaya yardımcı oluyor. Batı yaptırımları, komprador burjuvaziden ve onun entelektüel hizmetkârlarından kurtulmamıza yardımcı oluyor. Belki daha da önemli bir sonuç var: Rusya “gerçek benliğine” geri dönüyor. Ahlaki ve manevi bir yükseliş yaşıyor. Başka bir deyişle, çok boyutlu bir ekonomik, kültürel ve manevi Rönesans durumundayız. Elbette bu canlanmanın bedelini en iyi evlatlarımızın kanıyla ödemek zorunda olmamız çok üzücü. Ama biz kazanacağız. Bu canlanma, Doğu’ya ve Küresel Güney’e doğru kayışla birlikte bizde kalacak, özellikle de bu Dünya Çoğunluğu’nun askeri-politik çekirdeği olduğumuzu sürekli vurguladığımız için. Dünya Çoğunluğu’nu Batı’nın boyunduruğundan kurtarıyoruz.

Ukrayna’daki savaşın başlangıcındaki temel açığa çıkışlardan biri, Avrupalı seçkinler arasında —ve bir ölçüde kamuoyunda— “Rusya kaynaklı endişelerin” derinliğiydi. Bu endişeleri ne ölçüde tarihsel olarak yerleşmiş, uzun süredir devam eden jeopolitik anlatılara dayalı görüyorsunuz? Yoksa bu, daha yakın tarihli olaylara ve stratejik gelişmelere bir tepki mi? Mevcut gerilimler göz önüne alındığında, Rusya’nın orta vadede Batı’nın çoğuyla ilişkilerini normalleştirmesi için gerçekçi bir yol görüyor musunuz, yoksa kırılmalar yakın gelecekte uzlaşma için çok mu derinleşti?

Rus düşmanlığı (Russofobi) her zaman, özellikle Avrupa’da ve daha az ölçüde Amerika Birleşik Devletleri’nde çok güçlü olmuştur. Slavlar ten rengi olarak Romano-Cermenlere benzese de bu bir tür ırkçılıktı. Bu, kültürel bir ırkçılık, bir tür üstünlük duygusuydu, zira tarihin belirli bir noktasında Moğol istilası nedeniyle Rusya teknolojik gelişimde geri kalmıştı. Fakat bu Rus düşmanlığının temel nedeni, Rusya’nın Avrupa ile yaptığı savaşları her zaman kazanmış olmasıydı.

Avrupa ile yaklaşık sekiz yüzyıl boyunca savaştık ve her zaman galip çıktık. Tüm Avrupa için özellikle travmatik olan, bizim Büyük Anayurt Savaşı olarak adlandırdığımız İkinci Dünya Savaşı’nda Rusya’ya yenilmesiydi. Yugoslavya ve Yunanistan hariç neredeyse tüm Avrupa ülkeleri Alman ordusuna silah, teçhizat ve yiyecek sağladı. Dahası, neredeyse tüm Avrupa ülkeleri asker verdi. On binlerce İtalyan, on binlerce Rumen ve hatta Fransızlar bize karşı savaştı. Alman Wehrmacht’ı ve SS’lerinin dörtte biri, hatta üçte biri Alman olmayan Avrupalılardan oluşuyordu.

1945’te Alman faşizmini yendiğimizi söyleriz, ama gerçekte bu, Avrupa’ya karşı bir zaferdi. O zamanlar, cömertlikten ve zafer coşkusundan dolayı Müttefiklerle birlikte kazandığımızı söylüyorduk. Doğru, kıta Avrupası’nı Amerikalılar ve İngilizlerle birlikte yendik.

Ama şimdi Avrupa’da Rus düşmanlığının (Russofobi) çamurlu dalgaları yeniden yükseliyor. Mevcut nefret dalgasının bir başka ve çok daha derin nedeni, bugünkü Avrupalı seçkinlerin her cephede kaybediyor olması. Eşitsizlik artıyor, ekonomi yavaşlıyor ve Avrupalıların kendi çıkarları için dünyaya dayattığı sözde “yeşil gündem” başarısız oldu. Avrupa toplumları derin bir ahlaki yozlaşmaya batıyor, bu da onları diğer birçok ulus için “dışlanmış” yapıyor. Avrupa toplumlarında ortaya çıkan ve diğer ülkelere dayatmaya çalıştıkları tüm bu en yeni, çok tuhaf insan sonrası veya insan karşıtı değerlerden bahsediyorum. Bunlar arasında ultra feminizm, LGBT kültürü, tarihin inkârı, transhümanizm vb. yer alıyor.

Buna, son 30 yıldır Avrupa genelinde eşitsizlikteki çarpıcı artışı, orta sınıfın düşüşünü ve sendikaları zayıflatmak ve kendi işgücü maliyetlerini düşürmek amacıyla 1960’larda birkaç göçmen dalgasının ülkeye girmesine izin veren ve şimdi onlarla başa çıkamayan Avrupalı seçkinlerin yaptığı korkunç ve şeytani hatayı da eklemeliyim. Bu sürekli başarısızlıkları örtbas etmek ve iktidarlarını meşrulaştırmak için (iktidardan uzaklaştırılmaları gerekirdi), 10 yılı aşkın süredir Rusya’dan askeri tehdit korkusunu körüklüyorlar.

Şimdi bu askeri tehdit korkusu, askeri bir histeriden başka bir şeye dönüşmüyor. Avrupalılar savaşa hazırlanıyor, bu da bizim ve tüm normal insanlar için gerçekten şok edici. Yüz yılı aşkın bir sürede üçüncü kez kendilerini intihara sürüklüyorlar. Avrupa’nın, iki dünya savaşı da dahil olmak üzere tüm insanlığın sorunlarının kaynağı olduğunu unutmamalıyız. Hiçbir şey öğrenmediler ve bir kez daha yeni bir dünya savaşına doğru gidiyorlar. Umarım Rusya, dünyanın üçüncü bir dünya savaşı kumarını oynamasını durdurabilir ve bu seçkinleri dizginleyebilir. Ama önümüzde zorlu bir yol var.

Şu anda Batı içinde Rusya’ya yaklaşımı ve Ukrayna’daki savaşın geleceği konusunda büyüyen bir ayrışmaya tanık oluyoruz gibi görünüyor. Paradoksal olarak, Rusya ile müzakere veya barış anlaşması olasılığını araştırmaya daha istekli olan ABD iken, pek çok AB lideri en iyi ihtimalle tereddütlü, en kötü ihtimalle ise bu tür tartışmalara kesinlikle karşı çıkıyor. Bu strateji farklılığını neyin tetiklediğine inanıyorsunuz? Bu, ABD ve AB içindeki farklı jeopolitik önceliklerin, ekonomik çıkarların veya iç siyasi baskıların bir yansıması mı? Ve bu bölünmenin, çatışmanın ele alınmasında Batı uyumunun geleceği için ne gibi etkileri olabilir?

Avrupalı ve Amerikalı seçkinler arasındaki farklar açık ve giderek artıyor. Bu savaşın başında, Amerikalı ve Avrupalı seçkinler genellikle aynı çıkarları güdüyorlardı. Amerikalılar, Rusya’yı stratejik bir düşman olarak mahvetmeyi umuyordu. Avrupalılar ise daha çok savaşı kazanmak ve böylece varlıklarını haklı çıkarmak ya da en azından toplumlarını iç sorunlardan uzaklaştırmak istiyordu. Ancak yıllar geçtikçe bu savaşı kazanamayacaklarını anladıkça, Amerikalı ve Avrupalı seçkinler arasında farklılıklar ortaya çıkmaya başladı.

Her şeyden önce, Rusya Ukrayna’daki NATO saldırganlığına sadece sert bir direniş göstermekle kalmadı, aynı zamanda bu saldırganlık devam ederse er ya da geç Rusya’yı Avrupa’daki hedeflere karşı nükleer silah kullanmaya zorlayacağını da belirtti. Amerikalılar fikir değiştiriyor, zira Avrupa’da nükleer bir savaşa ihtiyaçları yok. Nükleer savaşın neye benzediğini anlıyorlar. Biden son derece saldırgan bir söylem benimsemiş olsa da, daha Biden döneminde geri çekilmeye başladılar. Ancak onun yönetimi altında bile Ukrayna’ya askeri yardım yer yer azalmaya başladı.

Avrupalılar için durum çok daha karmaşık. Amerikalılar nükleer savaş tehlikesini anlıyor ve istemiyorken, Avrupalı seçkinler akıllarını yitirmiş durumda. Bir “stratejik parazitlik” bulutu içinde yaşıyorlar, savaş korkusunu ve halklarına karşı sorumluluklarını kaybettiler. Bu yüzden yol boyunca her şeyi kaybederek, kendi kendini yok etme riskine rağmen ülkelerini savaşa doğru itiyorlar.

Ayrıca, Amerikalılar bu savaşta zaten çok önemli hedeflere ulaştılar. Hedeflerden biri Rusya ile Avrupa arasında yakın bir uyumu önlemekti. Bu hedefi, Ukrayna kartının ilk kez oynandığı ve Ukrayna’da ilk darbenin gerçekleştiği 2000’li yıllardan beri güdüyorlardı. Ülke sürekli bir gerilim kaynağına dönüştürüldü. Amerikalılar başarmıştı. 2000’lerin başlarında, Rus ve birçok Avrupalı lider tek bir kıtasal ekonomik, siyasi ve güvenlik alanı oluşturmaktan bahsediyordu. Amerikalılar bunu istemedi. Bu yüzden yakın gelecekte böyle bir alanın oluşturulamayacağından emin olmak için ellerinden geleni yaptılar.

Ayrıca, Amerikalıların Ukrayna’da bu savaşı başlatmaktaki hedeflerinden biri de Avrupa’yı soyma yeteneklerini artırmaktı. Amerika, Dünya Çoğunluğu’nu soyma fırsatını kaybediyor çünkü Amerika Birleşik Devletleri nispeten zayıfladıkça Dünya Çoğunluğu daha bağımsız hâle geliyor. Bu yüzden ABD, Dünya Çoğunluğu’nu yağmalama konusundaki bu azalan fırsatı, Avrupa’yı cüretkâr bir şekilde soyarak telafi ediyor. Savaş ve tüm bu süper yaptırımlar nedeniyle, Avrupa Rus doğalgazını ve Rus kaynaklarını reddederek rekabet avantajlarını baltaladığı için, Amerikalılar şimdi hem Avrupa parasını hortumluyor hem de Avrupa sanayisini Amerika Birleşik Devletleri’ne çekiyor. Yani Amerikalılar bu savaşı zaten kazandı, ama sadece Avrupa’ya karşı. Şimdi bu çatışmayı bir şekilde sona erdirmek ve nükleer savaş seviyesine tırmanmasını önlemek için Rusya ile bir anlaşma yapmak istiyorlar. Ama Avrupalılar çıldırdı ve gözü dönmüş bir şekilde uçuruma doğru koşuyorlar.

Ortak yazarı olduğunuz Rusya’nın Dünya Çoğunluğu’na Yönelik Politikası başlıklı raporda, BRICS ve bir ölçüde ŞİÖ, “Batı’nınkine alternatif kurallar koyma, standartlar belirleme, politikalar yürütme ve kurumsal alternatifler yaratma potansiyeline sahip… Dünya Çoğunluğu’nun öncüsü” olarak tanımlanıyor. Özellikle aşırı soldan gelen, BRICS’in yapısal toplumsal dönüşümü yönlendirmek yerine küresel güç yapıları içinde ulusal seçkinleri ilerletmeye yönelik bir platformdan ibaret olduğu yönündeki eleştirilere nasıl yanıt verirsiniz?

Rusya, BRICS ve ŞİÖ’nün gelişimini, uluslararası sistemin yönetilebilirliğinin tamamen çökmesini önlemenin bir yolu olarak görüyor. Batı’nın hakim olduğu eski kurumlar ölüyor. BM sistemi çok zayıfladı, işlevlerinin çoğunu yerine getiremiyor ve Batılı seçkinlerin temsilcileri veya Batı yanlısı yetkililer tarafından kuşatılmış durumda. Yeni bir güç dengesi ve yeni bir kurumsal sistem kuracağımız ya da eskisinin bazı unsurlarını restore edeceğimiz uzun dönem için paralel sistemler oluşturmamız gerektiğine inanıyorum.

Hakikaten de Rusya şimdiye kadar uluslararası kalkınma için alternatif bir sosyo-ekonomik model önermedi. Bahsettiğiniz eleştirinin oldukça yerinde olduğuna inanıyorum. Bu, sizinle birlikte ele almamız gereken çok zor ve karmaşık bir konu.

Modern küreselci liberal kapitalizmin göreceli faydasını yitirdiğini ve şimdi açıkça zararlı olduğunu kabul ediyorum; birincisi, sürekli artan tüketime dayandığı için doğaya, ikincisi ise sonsuz tüketime yapılan vurgu nedeniyle insanların tamamen tüketen hayvanlara dönüşmesine. Kâr arayışı ve bilişim devrimi insanın kendisini yok etmeye başlıyor. Alternatif bir kalkınma modeli tasarlamaya başlamak ve onu uygulamaya çalışmak için Dünya Çoğunluğu’ndan düşünürlerle ve Batı’daki ilerici entelektüellerle birlikte çalışmamız gerekiyor.

Bu konuda Rusya’nın yeterince aktif olmadığına ve bunun bizim zayıflığımız olduğuna inanıyorum. Geçen yıl St. Petersburg Ekonomi Forumu’nda Devlet Başkanımızla konuştuğumda bu konuyu gündeme getirdim. Bir şeylerin devam ettiğini biliyorum ama bu konuda birlikte çalışmamız gerekiyor. Bu sadece “sol” güçleri değil, aynı zamanda insanlığın geleceği için sorumluluk duyan politikacıları ve bilim adamlarını da içermeli. Mevcut kapitalizm modeli insanlığı bir çıkmaza sürüklüyor.

Güney Afrika, Rusya’nın daha geniş dış politika stratejisinde nasıl bir rol oynuyor? Ayrıca iktisadi, siyasi ve güvenlik hususları Rusya’nın Güney Afrika ile ilişkilerini ne ölçüde şekillendiriyor ve bu ilişkinin önümüzdeki yıllarda nasıl gelişeceğini görüyorsunuz?

Güney Afrika ile ilişkilerimizin olumlu yönde geliştiğini görüyoruz, onu gelecek vaat eden bir ortak olarak değerlendiriyoruz. Ticaret hacmi artıyor ve insani temaslar genişliyor. Çoğu uluslararası siyasi konuda birlikte duruyoruz ve BRICS’i birlikte inşa ediyoruz, bu yüzden tek seçenek ilerlemek.

Belki de insani, bilimsel ve eğitimsel bağların geliştirilmesine daha fazla dikkat etmeliyiz. Giderek daha fazla Rus öğrencinin Güney Afrika’da okuduğunu biliyorum. Güney Afrika’dan ve diğer Afrika ülkelerinden mümkün olduğunca çok öğrenciyi Rusya’da okumaya çekmek için ek çaba göstermemiz gerekiyor. Rusya, Afrikalılar için çok uygun bir ülke çünkü burada ırkçılık yok. Elbette bazıları böyle hissedebilir ama prensipte ırkçılık Rus ulusal karakterine yabancıdır. Sanırım Afrikalı dostlarımız, o zamanki Sovyetler Birliği’nde okuyan ve şimdi muhtemelen Afrika ülkeleriyle kurduğumuz dostane ilişkilerin çekirdeğini oluşturan on binlerce Afrikalı öğrencinin hissettiği gibi burada kendilerini çok rahat hissedeceklerdir.

Rusya’nın Çin ile ittifakının uzun vadeli sürdürülebilirliğini nasıl değerlendiriyorsunuz ve böyle bir ortaklık ne gibi riskler taşıyabilir?

Rusya ve Çin gayri resmi müttefiklerdir. Birbirimizi birçok yönden tamamlıyoruz. Çinlilerin işgücü fazlası var, bizim ise devasa kaynaklarımız. Ayrıca çok uzun bir sınırı paylaşıyoruz ve son on yıllarda kurduğumuz iyi ilişki, sınırın her iki tarafında da güvenliğimizi büyük ölçüde artırdı. Sınırdaki asker sayısını keskin bir şekilde azalttık ve Çin de aynısını yaptı. Kuzeyde neredeyse hiç büyük askeri birliği yok. Ama en önemli şey bu değil.

Rusya ve Çin ekonomik alanda çok yakın işbirliği yapıyor. Biz ve Çinli dostlarımız da henüz çok erken oluşum aşamasında olan gelecekteki bir uluslararası kalkınma modeli üzerinde çalışıyoruz. Son olarak, Rusya ve Çin’in fiili müttefik olması, her ülkenin birleşik stratejik gücünü ikiye katlıyor.

Çin’in, arkasında Rusya’nın stratejik gücü olmasaydı Amerika Birleşik Devletleri ve Batı’nın baskısına nasıl direnebileceğini hayal etmek zor. Çin ve ekonomik gücü, Avrupa ile olan çatışmamızda bize çok yardımcı oldu, şimdi de oluyor ve gelecekte de olacak. Rus ve Çinli liderler, 1960’lar ile 1980’ler arasında düşüncesizce kötüleşen iki ülke arasındaki ilişkileri düzeltti. Tanrı, Batılı komşularımızı, özellikle de Amerikalıları çılgınlığa sürükleyerek bize yardım etti. Aynı anda Çin ve Rusya’ya baskı uygulayarak, iki dost ülkeyi bir ittifaka ittiler, böylece her birimizin tek başına potansiyel gücünü ve birleşik gücümüzü çarpıcı bir şekilde artırdılar.

Söylemeye gerek yok, Rusya ve Çin arasında ekonomik güç açısından büyük bir dengesizlik var. Bu, bazı politikacılarımız ve toplumumuz arasında bazı endişelere neden oluyor ama bu dengesizliğin ilişkilerimizi şimdi veya öngörülebilir gelecekte etkileyeceğinden endişe duymuyoruz.

Pekin, ülkemize yönelik Çinli işgücü göçü konusunda son derece dikkatli. Burada çok sayıda Çinli öğrenci ve iş insanı var, ancak pratikte hiç Çinli işçi yok. Yaklaşık 15 yıl önce özel bir araştırma yaptık ve Batı’nın ülkelerimiz arasına nifak sokmak amacıyla iddia ettiği gibi Rusya’da milyonlarca Çinli olmadığını öğrendik. Aslında sayıları, buradaki Alman pasaportlu Almanlardan bile daha azdı. Bugün burada o kadar çok Alman yok elbette, ama yine de ülkemizde çok az Çinli var ve hatta mutfakları nedeniyle burada daha fazlasını görmek isterdim. Ancak uzun vadede bu dengesizlik hakkında oldukça ciddi düşünmek zorunda kalacağız.

Bu dengesizliği göz önünde bulundurarak, ben de dahil olmak üzere biz, yedi sekiz yıl kadar önce Büyük Avrasya konseptini önerdik. Başlangıçta Çinli dostlarımız bu konsepte biraz kıskançlıkla yaklaştılar, ama şimdi Büyük Avrasya Ortaklığı’nı birlikte inşa ediyoruz. Büyük Avrasya Ortaklığı, tüm Avrasya için bir işbirliği, kalkınma ve güvenlik sistemi ve bir noktada belki de gıda, ilaç, doğal ve insan kaynaklı felaketlere müdahale ve ulaştırma sektörlerinde bir güvenlik veya yumuşak güvenlik sistemi anlamına geliyor.

Fakat bu konseptin daha da derin bir anlamı var. Büyük Avrasya konsepti, Avrasya’nın tartışmasız lideri olan Çin’in, yanında Endonezya, ardından Hindistan, Pakistan, İran, Türkiye ve son olarak Rusya gibi yükselen diğer büyük güçler tarafından dengeleneceği anlamına geliyor. Böylece kimse Çin hegemonyasından korkmayacak. Çinli dostlarımızın başlangıçta bu tür bir dengelemenin gerekli olduğunu kabul etmesi zordu. Ama şimdi eşitler arasında birinci olmanın, herkesin korktuğu bir hegemon olmaktan çok daha iyi olduğunu anlıyorlar. Pekala, önümüzdeki 10 ila 15 yıl içinde ne olacağını göreceğiz.

Bence politikamız bir yandan Çin’den herhangi bir tehdidin ortaya çıkmasını önlemeyi, diğer yandan da ilişkimizi mümkün olan her düzeyde güçlendirmeyi ve onu Büyük Avrasya’nın omurgası yapmayı amaçlıyor. Doğal olarak, bu omurga er ya da geç üçüncü bir desteğe, Hindistan’a, ardından da dördüncü ve beşinci desteklere, yani İran ve Arap ülkelerine ihtiyaç duyacaktır. Ve sonra dünyanın merkezi olması gereken yere, büyük ve barışçıl bir Büyük Avrasya’ya geri dönecektir. Bu terimi benim bulmuş olmamdan dolayı çok mutlu ve gururluyum.

Dünya Basını

Prof. Wolff: Çin’in yükselişi küresel kapitalizmin tüm dengelerini sarsıyor

Yayınlanma

İktisatçı Profesör Richard D. Wolff ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD hegemonyasının yapısal sınırlarına ulaştığını ve küresel kapitalizmin derin bir dönüşümün eşiğinde olduğunu belirtti.

Küresel kapitalizmin ve Amerikan hegemonyasının en güçlü finansal sütunlarından biri olan petrol dolar sistemi, Ortadoğu’da yükselen askeri gerilimler ve derinleşen yapısal çelişkilerle birlikte tarihsel bir varoluş kriziyle karşı karşıya.

Massachusetts Amherst Üniversitesi Fahri Ekonomi Profesörü Richard D. Wolff ve Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü, aynı zamanda Yunanistan’ın borç krizi dönemindeki eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, katıldıkları DiEM25 platformu panelinde kapitalizmin bugünkü dönemeçte karşı karşıya kaldığı birikim krizini, petrol doların geleceğini ve küresel güç dengelerindeki kaymaları masaya yatırdı.

Akademisyenler, ABD liderliğindeki finansal ve askeri düzenin sınırlarına ulaştığını, hegemonik bir çöküşün belirtilerinin artık gizlenemez hale geldiğini vurguladı.

“Amerikan imparatorluğu tarihsel bir gerileme evresinde”

Panelin açılışında ABD hegemonyasının tarihsel kökenlerine değinen Profesör Richard D. Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin elde ettiği mutlak ekonomik üstünlüğün geçici ve istisnai koşullara bağlı olduğunu belirtti.

Wolff, “İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kolonyal kapitalist deneyim, karşılıklı kitlesel bir kıyım çılgınlığıyla zirveye ulaştı. 1945 yılında ayakta kalan tek ekonomi, coğrafi konumu sayesinde hiçbir altyapısal yıkıma uğramayan Amerika Birleşik Devletleri oldu” ifadelerini kullandı.

Savaşın, ABD kapitalizmini Büyük Buhran’dan çıkaran temel unsur olduğunu kaydeden Wolff, Marshall Planı aracılığıyla Avrupa ve Japonya’ya kaynak aktarılarak Amerikan üretimine devasa bir talep yaratıldığını hatırlattı. Wolff, bu dönemde İngiliz İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte küresel liderliğin adeta ABD’nin kucağına düştüğünü ifade etti.

Sürecin geçici karakterinin zamanla unutulduğunu ve Amerikan ideolojisinde bu durumun “istisnai bir güç” olarak sunulduğunu belirten Wolff, petrol dolar sisteminin 1970’lerde beliren hegemonyanın sınırlarını tahkim etmek için kurulmuş yapay bir mekanizma olduğunu vurguladı.

Wolff, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Petrol dolar sistemi, 1970’lerde imparatorluğun ömrünü uzatmak için devreye sokuldu. Ancak bugün, bu imparatorluğun aşamayacağı sınırlara ulaştığı bir gerileme evresindeyiz. Tarihteki her imparatorluk gibi Amerikan imparatorluğu da doğdu, gelişti ve şimdi ölüyor. Bu gerileme Vietnam’daki yenilgiyle başladı; Afganistan, Irak, Ukrayna’daki süreçler ve şimdi de İran ile girilen bu kontrolsüz mücadeleyle en kritik aşamasına ulaştı. İran, Körfez ülkeleri için görmezden gelinemeyecek bir gerçekliktir ve bu durum petrol dolar mekanizmasını doğrudan tehdit etmektedir.”

Yönetimin içsel bir işlevsizlik yaşadığına dikkat çeken Wolff, eski ABD Başkanı Donald Trump’ın bu gerileyen imparatorluğun en somut belirtisi olduğunu ifade etti.

Wolff, “Bir hafta içinde önce Polonya ve Almanya’dan binlerce asker çekeceğini açıklayıp, üç gün sonra Polonya’ya yeniden asker gönderen bir hükümet var karşımızda. Bu, işlevsizliğin sınırında gezinen bir yönetim yapısıdır” dedi.

“Wall Street için hazırlanan kurtarma paketleri simgesel bir panikten ibaret”

Richard D. Wolff’un tarihsel analizini destekleyen Profesör Yanis Varoufakis, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in Körfez ülkeleriyle yaptığı 20 milyar dolarlık takas anlaşmasının arkasındaki gerçeklere odaklandı. Batı medyasının bu gelişmeyi “Körfez ülkelerine yönelik bir kurtarma operasyonu” olarak sunmasının büyük bir hata olduğunu savunan Varoufakis, “Körfez ülkelerinin kurtarılmaya ihtiyacı yok. Suudi Arabistan ve Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin toplamda 6,5 trilyon dolarlık yatırımı var ve bunun yaklaşık 1,7 trilyon doları nakit akışıdır. Dolayısıyla 20 milyar dolarlık bir takas anlaşması onlar için devede kulak bile değildir” açıklamasını yaptı.

Bakan Bessent’in bu hamleyi Wall Street’teki finansal çöküş korkusuyla yaptığını belirten Varoufakis, durumun arka planını şu sözlerle aktardı:

“Scott Bessent, George Soros ile birlikte İngiltere Merkez Bankası’na karşı pozisyon alarak büyük paralar kazanmış, piyasanın kurallarını çok iyi bilen eski bir spekülatördür. Piyasalardaki kurt sürüsünün ABD tahvil ve hisse senedi piyasalarına saldırmak üzere olduğunun farkında ve dehşet içinde. Bu 20 milyar dolarlık teklif, Körfez ülkelerine değil, Wall Street’teki finansörlere verilmiş simgesel bir mesajdır. Bessent, ‘Buradayım ve Amerikan finans piyasalarını ayakta tutmak için gerekirse sınırsız para basmaya hazırım’ demektedir.”

Varoufakis, 1944 yılındaki Bretton Woods konferansından bugüne uzanan süreci dönemlendirerek, 1971’deki “Nixon Şoku” sonrasında ABD’nin ticaret fazlası veren bir ülkeden açık veren bir ülkeye dönüştüğünü hatırlattı.

Dönemin Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger ve ekibinde yer alan Paul Volcker’ın geliştirdiği stratejinin, “dünyanın geri kalanındaki kapitalistlerin tasarruflarını ABD borçlarını fonlamak için kullanmak” olduğunu belirten Varoufakis, petrol doların bu geri dönüşüm mekanizmasının en temel aracı olduğunu söyledi.

“Körfez’den Wall Street’e akacak 3 trilyon dolarlık kaynak kurudu”

Varoufakis, günümüz krizinin en somut nedenlerinden birinin, Trump yönetiminin Körfez ülkelerinden almaya alıştığı haracın kesintiye uğraması olduğunu dile getirdi.

Trump’ın iktidarı döneminde Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Kuveyt gibi ülkelerden önümüzdeki dönem için toplamda 1,8 trilyon dolarlık yapay zeka ve teknoloji yatırımı taahhüdü aldığını, buna ek olarak askeri sınai kompleks için de 1 trilyon dolarlık silah alım sözü kopardığını belirten Varoufakis, “Wall Street’e akması beklenen bu yaklaşık 3 trilyon dolarlık sıcak para akışı artık durdu. Çünkü Körfez ülkeleri petrol dışı gelirlerini kaybetmeye başladı. Dubai’deki otellerin doluluk oranı yüzde 10 seviyelerine geriledi, odaların yüzde 90’ı boş. Likidite akışı kuruduğu için bu taahhütlerin yerine getirilmesi imkansız hale geldi” dedi.

Varoufakis, Wall Street’teki devasa finans balonunun sarsıldığını ve finansörlerin panik halinde olduğunu belirterek, bu durumun ABD içindeki mavi yakalı çalışanların ve reel sektörün sömürülmesi pahasına sürdürüldüğünü kaydetti.

“Avrupa kendi tarihsel önemsizliğine gömülürken histerik bir Rusofobi üretiyor”

Haber analizinin küresel boyutuna Çin Halk Cumhuriyeti’nin yükselişini ekleyen Profesör Richard D. Wolff, Batı merkezli analizlerin en büyük eksikliğinin Asya’daki bu devasa gücü göz ardı etmek olduğunu ifade etti.

Wolff, “Çin’in yükselişi her şeyi değiştiriyor. ABD hegemonyasının gerilemesinden çok daha dramatik olan durum, Avrupa’nın neredeyse tamamen dağılmasıdır. Avrupa ülkelerinde, kendi tarihsel önemsizliklerini örtbas etmek için histerik bir günah keçisi arayışı var. Göçmen düşmanlığının yanı sıra akıl dışı bir Rusofobi dalgasıyla karşı karşıyayız. Avrupa hükümetleri, kendi yok oluşlarını gizlemek için canavarca bir Rusya tehdidi kurgulayarak devasa askeri harcamaları meşrulaştırmaya çalışıyor” değerlendirmesinde bulundu.

ABD içindeki sanayi altyapısının son kırk yılda neredeyse tamamen Çin’e taşındığına değinen Wolff, Amerikan işçi sınıfının bu süreçte mülksüzleştiğini ve bu çaresizliğin Trump’ı iktidara taşıyan “MAGA” (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) hareketini doğurduğunu ekledi. Wolff, insanların artık bu sistemin sınırlarını gördüğünü ve sokaklarda kitlesel bir hesaplaşmanın öncüllerinin biriktiğini savundu.

“Gazze’deki insanların yaşadığı panik, Batı yapay zekasını eğitmek için veri olarak kullanıldı”

Savaşın küresel kapitalizm altındaki yeni bir sömürü boyutuna dikkat çeken Profesör Yanis Varoufakis, Körfez ülkelerindeki bir teknoloji konferansı sonrasında Palantir adlı Amerikan veri analiz şirketinin bir yöneticisiyle yaptığı konuşmayı aktardı.

Varoufakis, Batı kapitalizminin insan acısını doğrudan bir sermaye birikim aracına dönüştürdüğünü belirterek şunları söyledi:

“Palantir çalışanı bana, Gazze’deki askeri operasyonlar sayesinde yapay zekalarını eğitmek için benzersiz bir veri seti elde ettiklerini söyledi. İnsanlar bombalardan kaçarken, cep telefonlarının hareketliliği sayesinde muazzam bir veri akışı oluşmuş. Bu panik verileriyle eğittikleri yapay zeka algoritmasını, panik yönetim aracı olarak İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi’ne 1,4 milyar dolara satmışlar. Bu, klasik Marksist teorideki proletarya emeğinden farklı, yeni bir sömürü biçimidir. İnsanların can havliyle kaçışması, ücretsiz emek girdisi olarak teknolojik sermayeye dönüştürülmüştür.”

Varoufakis, askeri sınai kompleksin her savaşı yeni teknolojilerin test sahası olarak kullandığını, ancak günümüzün “teknofodalizm” düzeninde artık doğrudan insan bedeninin ve hareketinin veri olarak gasp edildiğini kaydetti.

“Piyasaların devlet planlaması olmadan çalışamayacağını liberaller anlamıyor”

Çin’in ekonomik başarısının ardında yatan rasyonel devlet planlamasına vurgu yapan Varoufakis, Batı dünyasındaki serbest piyasa efsanesinin çöktüğünü belirtti.

Çin’in Huawei, Alibaba ve DeepSeek gibi devasa teknoloji şirketlerini sıkı bir kamusal denetim altında tuttuğunu hatırlatan Varoufakis, “Alibaba’nın sahibi Jack Ma, finansal piyasalardan haksız rant elde etmeye kalkıştığında devlet tarafından bir yıl boyunca piyasadan uzaklaştırıldı ve şirketin kâr oranları sınırlandırıldı.

Batı’da ise Jeff Bezos gibi figürler sınırsız bir biçimde kamu kaynaklarını sömürmeye devam ediyor. Liberallerin anlamadığı şey, güçlü bir devlet planlaması ve demir gibi sert kurallarla sınırlandırılmayan piyasaların kendi kendini yok etmeye mahkum olduğudur” dedi.

Profesör Wolff ise Çin’in enflasyon oranlarının yıllardır yüzde 1’in altında seyrettiğini hatırlatarak, Batı dünyasının kendi yarattığı krizleri kaçınılmaz doğa yasaları gibi sunmasının ideolojik bir aldatmaca olduğunu sözlerine ekledi.

Wolff, İran krizinin ABD için yeni bir askeri ve ekonomik bataklığa dönüştüğünü, çünkü Çin’in varlığı nedeniyle petrol fiyatlarındaki dalgalanmaların artık Batı’nın rakiplerini zayıflatmaya yetmediğini vurguladı.

Wolff, “Petrol fiyatlarının artması geçmişte Japonya ve Almanya’yı vuruyordu, çünkü bu ülkelerin kendi kaynakları yoktu. Oysa Çin, enerji dönüşümünü tamamlamak üzere ve devasa kömür ve yenilenebilir enerji altyapısına sahip. Bu yüzden bu savaş, Trump’ın Waterloo’su olacaktır” diyerek analizini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Eski ABD Dışişleri yetkilisi Miller: İran için boğazlar nükleer bombadan daha etkili

Yayınlanma

Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Aaron David Miller, bölgedeki son gelişmeleri, ABD ve İran arasındaki müzakereleri ve bölgesel aktörlerin konumunu değerlendirdi. Miller, Donald Trump’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu üzerindeki mutlak nüfuzuna dikkat çekerken, Lübnan’ın yapısı ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik kartlarını ele aldı.

Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi ve Ortadoğu müzakerelerinde uzun yıllar görev yapmış kıdemli analist Aaron David Miller, yayıncı Mario Nawfal’ın programına katılarak bölgedeki son gelişmeleri, ABD ile İran arasındaki müzakere süreçlerini ve aktörlerin stratejik konumlarını değerlendirdi.

Medyanın ve piyasaların son 72 saatte yaşanan gelişmelere aşırı tepki verdiğini belirten Miller, bu durumun müzakereler için ideal bir zemin sunmadığını kaydetti.

“Bizler labirentteki fareler gibi her açıklamaya tepki veriyoruz”

Aaron David Miller, medya ve kamuoyunun diplomasi sürecindeki anlık gelişmelere odaklanmasını eleştirerek şu ifadeleri kullandı:

“Bizler labirentteki fareler gibiyiz; her sosyal medya paylaşımına, Devrim Muhafızları Ordusu’ndan veya İran müzakere heyetinden gelen her açıklamaya tepki vererek etrafta koşuşturuyoruz. Dürüst olmak gerekirse bu durum şaşırtıcı olmamalı. Burası müzakereler için ideal bir ortam değil. Muhtemelen İranlı ve Amerikalı yetkililer arasında doğrudan bir müzakere yürütülmüyor. Her şey aracılar vasıtasıyla, cep telefonları üzerinden taslak paylaşımlarıyla ve internet aracılığıyla yapılıyor. Birbirine güvenmeyen, karşılıklı itimadı olmayan ve birbirleri hakkındaki en kötü değerlendirmeleri doğrulamaya çalışan iki taraf varken, bu yöntem uygun bir müzakere ortamı sunmuyor.”

Anlaşma metninin büyük bölümünün bir hafta kadar önce şekillendiğini tahmin ettiğini belirten Miller, her müzakerenin son aşamasının en zor bölüm olduğunu vurguladı.

Miller, “Müzakerelerin son çırpınışları her zaman en zorudur çünkü her iki tarafın da kendi kamuoyuna bu anlaşmayı neden yaptıklarını savunması ve açıklaması gerekir. Devrim Muhafızları Ordusu’nun bir kamuoyunun olmadığını düşünebilirsiniz ancak var. Bu kamuoyu İran halkı değil; aralarında Amerikan niyetlerine dair ciddi şüpheleri olan başmüzakereci Muhammed Ali Bakıri’nin de bulunduğu daha şahin unsurlardır” dedi.

“Boğazlar şubat ayında da açıktı, son üç ayın amacı neydi?”

Washington cephesindeki Cumhuriyetçi İran şahinlerinin tepkilerine de değinen Miller, bu kesimlerin argümanlarının güçlü olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Her şeyi bir kenara bıraktığımızda ve İran’ın boğazları açmak için hiçbir şart koşmadığını ya da kademeli olarak açtığını varsaydığımızda, bir Amerikan vatandaşı olarak insanlar şu soruyu soracaktır: Bir dakika, Hürmüz Boğazı zaten 27 Şubat’ta açıktı. O halde bu son üç ayın amacı tam olarak neydi? Çünkü zenginleştirilmiş uranyum, İran’ın elindeki 11 tonluk zenginleştirilmiş uranyum ve denetim mekanizmaları gibi temel sorunların hiçbiri çözülmüş değil. Bildiğimiz kadarıyla Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı bu sürecin bir parçası olmadı. İranlıların istediği yaptırımların kaldırılması, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve karşılıklı güvenlik garantileri gibi tüm temel konular, hazırlanan mutabakat zaptında yer alsa bile yeniden müzakere edilmek zorunda kalacak.”

Müzakerelerin daha işlevsel bir aşamaya geçmesini umduğunu ifade eden Miller, “Gerçek Amerikalıların ve İranlıların aynı otelde oturduğu, belki başlangıçta yakınlık görüşmeleriyle başlayıp nihayetinde doğrudan müzakere ettikleri bir aşamaya geçilmeli. Henüz buna dair bir kanıt yok” diye ekledi.

“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarını dikkate almayı uzun süre önce bıraktım”

Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı, abluka ve uranyum konularındaki çelişkili açıklamalarını değerlendiren Miller, bu paylaşımların ciddiyetten uzak olduğunu savundu. Miller, şöyle konuştu:

“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarına dikkat etmeyi uzun zaman önce bıraktım. Konuşmamızın başında labirentteki fareler gibi olduğumuzu söylemiştim; o da tam olarak bizim böyle olmamızı istiyor. Söylediklerinin bir anlam ifade edip etmemesi onun için önemli değil. Medyanın, uluslararası basının tepki vermesini sağlıyor. CNN, MSNBC, BBC ve NPR gibi güvenilir mecralar, iş modelleri gereği Donald Trump’ın ağzından çıkan her kelimeye veya sosyal medya paylaşımına asılmak zorunda kalıyorlar. Ben bunu dert etmeyi bıraktım. Önemli olan kağıt üzerindeki metindir. Ünlü yapımcı Sam Goldwyn’in dediği gibi, ‘Sözlü bir anlaşma, yazıldığı kağıt kadar bile değer taşımaz.’ Bana metni gösterin Mario, metni gösterin ki bu mutabakat zaptının bir anlaşma mı yoksa bir anlaşmazlık belgesi mi olduğunu tartışabilelim.”

“Piyasa psikolojisini yönetmekte oldukça başarılı bir iş çıkarıyorlar”

Trump’ın paylaşımlarının piyasalar üzerindeki etkisine değinen Miller, bu stratejinin bilinçli bir iletişim çalışması olduğunu belirtti.

Miller, “Trump bunu piyasaları kontrol etmek için de kullanıyor ve dürüst olmak gerekirse oldukça etkili bir iş çıkarıyorlar. Petrol fiyatlarının şu an olduğundan çok daha yüksek, finans piyasalarının ise çok daha düşük olması gerekirdi. Ancak piyasalar bu açıklamalara dikkat ediyor. Üç gün içinde bir anlaşma olacağı yönündeki beklentiyle piyasalar sakinleştiriliyor ve güven aşılanıyor. Bu durum büyük ölçüde bir piyasa psikolojisidir ve şu ana kadar işe yaradığını söyleyebilirim” değerlendirmesinde bulundu.

İran’ın bölgedeki kozlarını değerlendiren Miller, Tahran yönetiminin elinde iki önemli kart olduğunu belirtti. Birincisinin coğrafyayı silah olarak kullanma yeteneği olduğunu ifade eden Miller, “İranlılar ne zaman keyifleri kaçsa iki şey yapıyorlar: Boğazların güvenli olmadığını duyuruyorlar ve birkaç insansız hava aracı fırlatıyorlar. Tankerleri vurup vurmamaları önemli değil çünkü burada anahtar petrol üreticilerinde veya Trump’ta değil, sigorta şirketlerindedir. Eğer sigorta şirketleri güvence vermezse, büyük ham petrol taşıyıcıları boğazdan geçemez” dedi.

“İran için yeni nükleer silah Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanmaktır”

İran’ın nükleer altyapısına ve stratejik hedeflerine değinen Miller, şu analizleri paylaştı:

“İran’ın elinde coğrafyanın yanı sıra nükleer altyapı kartı var. Bu altyapı darbe almış olsa da yeniden inşa edilebilir. Artık santrifüjlerin döndüğü büyük salonlar inşa etmek yerine, tespit edilmesi ve imha edilmesi daha zor olan daha küçük laboratuvarlar kurmaya karar verebilirler. Bu baskıcı rejimi yönetenlerin, parayı, silahları, bilgiyi ve petrolü ellerinde tutanların temel amacı, İran’ı savaş öncesindeki konumuna, yani nükleer eşik devlet statüsüne geri getirmektir. Bombaya sahip olmayan ancak bomba yapmak için gerekli tüm unsurları elinde bulunduran bir devlet olmak istiyorlar. Öte yandan, İran için yeni nükleer silahın Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanma yeteneği olduğu da savunulabilir. Bu kart, Körfez petrol üreticileri ve küresel ekonomi için nükleer bir bombadan çok daha etkili, yıkıcı ve sonuç doğurucudur.”

Ali Laricani’nin ölümünün İran iç siyasetindeki dengeleri kalıcı olarak değiştireceğini belirten Miller, “Ali Laricani’nin ölümü, İran’ın bu süreçten nasıl çıkarsa çıksın eski İran olmayacağı anlamına geliyor. Savaş bittikten bir yıl sonra, ocak ve şubat aylarında sokaklarda gördüğümüz halk hareketliliğinin benzerini yeniden göreceğiz. Bir noktada değişim kaçınılmaz olacak ve bu değişim gerçekleştiğinde Donald Trump bunu kendisinin başardığını iddia edecektir” dedi.

“Netanyahu, İran konusunda Trump ne derse onu yapacaktır”

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Donald Trump arasındaki ilişkiyi de değerlendiren Miller, Netanyahu’nun Trump karşısında hiçbir hareket alanının bulunmadığını ifade etti.

Miller, şu açıklamalarda bulundu:

“Eğer bu mutabakat zaptı bir anlaşmaya dönüşürse ve İranlılar Trump’a ‘Lübnan’da gerçek bir ateşkese ihtiyacımız var’ derse, Trump Netanyahu’yu arayacak ve ona Ekim 2025’te söylediğini söyleyecektir. Hatırlanacağı üzere o dönem İsrail, Hamas’ın dış liderliğini ve Salih el-Aruri’yi hedef aldığında Trump, ‘Ya bu anlaşmayı imzalarsın ya da seninle ilişkimi keserim’ demişti. Trump’ın geçen hafta Netanyahu hakkında söylediklerini hiçbir Amerikan başkanı bir İsrail başbakanı için kamuoyu önünde söylememiştir. Trump, ‘Netanyahu, İran konusunda benim ne yapmasını istiyorsam onu yapacaktır’ dedi. Bu sözlerin doğruluğu tartışılmazdır çünkü Netanyahu’nun bu yılki hayatındaki en önemli olay İran ya da Lübnan değil, seçimlerdir. Washington’da Trump’ın desteği olmadan, hatta Trump’ın kendisi için bir seçim karargahı kurmasını sağlamadan bu seçimleri kazanması mümkün değildir. 1992 yılında baba Bush’un dönemin İsrail Başbakanı İshak Şamir’e konut kredi garantilerini vermeyi reddetmesini hatırlıyorum. Bu hamle Şamir’e seçimi kaybettirmiş, İshak Rabin kazanmış ve seçimden üç ay sonra o kredi garantilerini almıştı. Dolayısıyla Netanyahu, Trump’ın sözünden çıkamaz, başka seçeneği yoktur.”

“İbrahim Anlaşmaları fikri şu an uzak bir galaksiye aittir”

Bölgesel ittifak arayışlarına ve İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesi çabalarına değinen Miller, bu durumu “gerçek dışı bir beklenti” olarak nitelendirdi.

Miller, “Trump kötü bir anlaşma müzakere ettiğini biliyor ve bunu daha büyük bir uzlaşı gibi göstermek için süslemeye çalışıyor. İbrahim Anlaşmaları onun ilk başkanlık dönemindeki en önemli başarısı olduğu için yine buna sarılıyor. Birleşik Arap Emirlikleri ve Fas zaten bu sürecin içinde. Ancak Suudilerin, Ummanlıların, Katarlıların, Kuveytlilerin ve hatta İranlıların bu anlaşmalara dahil olacağını düşünmek, çok uzak bir galaksiye bağlı hayali bir düşüncedir” dedi.

Savaş sonrasında İran’ın ciddi bir iç hesaplaşmayla karşı karşıya kalacağını savunan Miller, “Savaş bittiğinde bu rejim yıkılmış, altyapısı tahrip olmuş, meşruiyeti kalmamış bir ülkeyle baş başa kalacak. Halk bir noktada yeniden ayağa kalkacaktır. Bombalar düşerken rejim etrafında geçici bir kenetlenme olabilir ancak bu geçicidir. 91 milyonluk bir nüfus sonsuza kadar sessiz ve iradesiz kalmayacaktır” yorumunu yaptı.

“Lübnan devleti Hizbullah’ı silahsızlandıracak kapasiteye sahip değil”

Lübnan’ın geleceğine dair analizlerini de paylaşan Miller, Beyrut yönetiminin Hizbullah karşısındaki çaresizliğine vurgu yaptı. Miller, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Lübnan hükümeti geçmişte hiç yapmadığı şekilde davranıyor. Başbakan ve cumhurbaşkanı Hizbullah hakkında açıklamalarda bulundu, Washington’daki büyükelçiler düzeyindeki güvenlik görüşmelerine katılmayı kabul etti. Bunlar benzeri görülmemiş adımlar ancak şu an için Hizbullah’ı silahsızlandıracak ne kapasiteleri var ne de bunu yapacak iradeleri. Kuzey İrlanda’daki IRA, Kolombiya’daki FARC gibi örneklerde silahsızlanma, askersizleştirme ve topluma entegrasyon süreçlerinin başarılı olması için üç temel unsur gerekir: Anlaşmayı dayatan devletin güvenilir olması, devlet dışı aktörlere yönetimde siyasi roller sunularak pasifize edilmesi ve devletin bu aktörlerin tabanına karşı koyabilecek güçte olması. Lübnan bu şartların hiçbirine sahip değil.”

Son olarak bölgenin genel jeopolitik yapısına değinen Miller, Ortadoğu’da beş Arap devletinin (Lübnan, Irak, Yemen, Libya ve Suriye) farklı düzeylerde işlevsizlik veya başarısızlık içinde olduğunu belirtti.

Körfez ülkelerinin istikrar ve modernleşme merkezi olma özelliğinin artık garanti altında olmadığını ifade eden Miller, “Bölgede askeri, ekonomik ve güvenlik kapasiteleriyle sınırlarının ötesine güç yansıtma yeteneğine sahip üç gayri-Arap aktör var: İran, İsrail ve Türkiye. Bölgenin geleceğini bu üç aktör arasındaki dengeler belirleyecektir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Mercogliano: Küresel petrol rezervleri beş yıllık ortalamanın altına iniyor

Yayınlanma

Yayıncı Mario Nawfal, küresel denizcilik ve lojistik ağlarında yaşanan son gelişmeleri, denizcilik tarihçisi ve eski askeri yetkili Profesör Sal Mercogliano ile gerçekleştirdiği mülakatta ele aldı.

Mülakatta, Hürmüz Boğazı ve Babülmendep Boğazı başta olmak üzere dünya ticaretinin kilit noktalarındaki askeri ve ekonomik dengeler ile Rusya, Ukrayna ve Ortadoğu eksenindeki küresel krizler analiz edildi.

Yayıncı Mario Nawfal, sahada yaşanan gelişmeler ile siyasi söylemler arasında büyük bir tezat olduğunu belirterek mülakatı açtı. Donald Trump tarafından paylaşılan mesajların oldukça iyimser bir tablo çizdiğini, Lübnan’da ateşkes ilan edildiği ve ablukanın kaldırıldığının öne sürüldüğünü ifade eden Nawfal, “Şu anda iki farklı gerçeklik yaşanıyor. Sahada ise Lübnan’da bir ateşkes yok, Amerikan tarafındaki abluka kaldırılmadı ve İran da Babülmendep Boğazı’nı abluka altına almakla tehdit ediyor” şeklinde konuştu.

Nawfal, her hafta bir çözüme yaklaşıldığı izlenimi doğduğunu ancak pazartesi günleri aynı kriz ortamına geri dönüldüğünü kaydederek, durumu bir kısırdöngüye benzetti.

Denizcilik tarihçisi Profesör Sal Mercogliano, Hürmüz Boğazı’ndaki güncel duruma ilişkin verileri paylaşarak gemi hareketliliklerini aktardı.

Umman’ın hemen kuzeyinde, boğazın güney kesiminden bazı gemilerin çıkış yaptığına dair bilgiler bulunduğunu belirten Mercogliano, “Bu gemilerin ABD desteği aldığını görüyoruz. Bunun temelde uçaklar, helikopterler ve jetler vasıtasıyla sağlanan bir yardım olduğunu düşünüyoruz; bölgede Amerikan gemilerinin bulunduğunu sanmıyoruz” ifadelerini kullandı.

Bu yöntemle günde yaklaşık iki ila üç geminin bölgeden çıkabildiğini dile getiren Mercogliano, asıl büyük sorunun çok sayıda geminin otomatik tanımlama sistemi vericilerini kapatarak seyretmesi olduğunu bildirdi. Vericilerini kapatan gemilerin Hürmüz Boğazı’nın dışındaki Umman Körfezi ve Arap Denizi’ne ulaşana kadar tespit edilemediğini ekledi.

Boğazda mahsur kalan tankerlerin durumuna değinen Mercogliano, derin taslaklı büyük ham petrol taşıyıcıları ile büyük tankerlerin yaklaşık dörtte birinin körfezden çıkmayı başardığını açıkladı.

Körfezde mahsur kalan 109 tankerin 29’unun çıkış yaptığını belirten Mercogliano, “Bu olumlu bir gelişme gibi görünse de günde sadece birkaç geminin çıkabildiği düşünüldüğünde aslında çok az bir miktar” dedi.

ABD’nin, İran tarafından kurulan Fars Körfezi Boğazı Kurumu’nu yaptırım listesine aldığını hatırlatan Mercogliano, bu kurumla iş yapan, geçiş ücreti ödeyen ya da herhangi bir ticari ilişki kuran tüm yapıların yaptırıma maruz kalacağını vurguladı.

“Konteyner gemisi insansız deniz aracıyla vuruldu”

Profesör Mercogliano, mülakatın yapıldığı gün Irak’ın Ümmü Kasr Limanı’ndan çıkan Akdeniz Denizcilik Şirketi’ne ait bir geminin, insansız deniz aracı tarafından vurulduğunu açıkladı.

Saldırıya uğrayan geminin krizin başından beri Basra Körfezi’nde mahsur kaldığını ve limanlar arasında bir mekik gemisi olarak işletildiğini belirten Mercogliano, “Denizcilik şirketlerinin geliştirdiği yöntemlerden biri kara yolu rotaları oluşturmak oldu. Kargoları Kızıldeniz’de, Umman Körfezi’ndeki Füceyre’de, Yenbu’da ve Cidde’de tahliye edip kara yoluyla taşıyorlar ancak malların körfez içinde dahili olarak da hareket ettirilmesi gerekiyor” sözlerini kaydetti.

Hedef alınan Akdeniz Denizcilik Şirketi’nin geçmişte de İran tarafından hedef seçildiğini ifade eden Mercogliano, şirkete ait iki geminin birkaç hafta önce alıkonulduğunu hatırlattı.

ABD güçlerinin abluka hattını ihlal eden Gambiya bayraklı bir gemiyi hedef aldığını belirten Mercogliano, hedef alınan unsurun bir İran gemisi değil, sahte tescilli bir Gambiya gemisi olmasının dikkat çekici olduğunu söyledi.

Aynı süreçte Fransız donanmasının da Murmansk’tan gelen ve sahte Madagaskar bayrağı taşıyan bir Rus tankerini Atlantik’te, uluslararası sularda durdurduğunu bildirdi.

Küresel abluka uygulamalarının ekonomik sonuçlarına dikkat çeken Mercogliano, küresel petrol rezervlerindeki tehlikeli düşüşe işaret etti.

Hem karadaki hem de denizdeki tankerlerde bulunan küresel petrol rezerv haritalarının endişe verici olduğunu aktaran Mercogliano, “28 Şubat’tan bu yana petrol taşımacılığında meydana gelen ve benim ‘artan açık’ olarak adlandırdığım bu delik artık etkisini hissettirmeye başlıyor” uyarısında bulundu.

Denizde ve karada depolanan petrol miktarının beş yıllık ortalamanın altına düşmek üzere olduğunu belirten Mercogliano, bu durumun özellikle gelişmekte olan ülkelerde ciddi sıkıntılara ve kıtlıklara yol açacağını, gelişmiş ülkeler gibi petrol için yüksek kar marjlı rekabet edemeyen bu ülkelerin şimdiden rasyonelleşmeye ve kota uygulamalarına başladığını ifade etti.

“Gemiler açık denizlerde yan yana gelerek akaryakıt transferi yapıyor”

Mario Nawfal’ın, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan günde 30 civarında gemi geçtiği ve Fars Körfezi Boğazı Kurumu aracılığıyla gemilere refakat ederek 1,5 milyar dolardan fazla gelir elde ettiği yönündeki iddiaları sorması üzerine Mercogliano, bu sayıların yanıltıcı olabileceğini belirtti.

Bu verilere küçük ahşap teknelerin ve kıyı gemilerinin dahil olduğunu açıklayan Mercogliano, Hürmüz Boğazı’nı geçmenin gemileri doğrudan açık okyanusa değil, Umman Körfezi’ne çıkardığını kaydetti.

ABD Donanması Merkez Komutanlığı’nın ticari gemilere yönelik bir uyarı yayımladığını belirten Mercogliano, “İran gemilerinin petrol yükleyerek dışarı çıktığı ancak Amerikan ablukasını geçemedikleri için ‘gemiden gemiye transfer’ olarak bilinen yönteme başvurdukları doğrulandı” dedi.

Gemilerin açık denizlerde yan yana gelerek akaryakıt kargolarını birbirine pompaladığını söyleyen Mercogliano, bu yöntemin daha önce Yunanistan, İspanya ve Malezya açıklarında kayıt dışı filo tarafından sistematik olarak uygulandığını anlattı.

Mercogliano, bu yolla Amerikan ablukasının arkasından dolanılmaya çalışıldığını doğrulayarak, ABD’nin bu transferlerde yakıtı teslim alan gemileri de doğrudan İran limanına giriş yapmış gibi suçlu sayacağını ve hedef alacağını ilan ettiğini duyurdu.

İran’ın açıkladığı geçiş sayılarının bölge içinde mekik dokuyan kıyı gemilerinden ibaret olduğunu, 30 geminin Hint Okyanusu’na çıkarak serbestçe dağıldığı anlamına gelmediğini, ABD Donanması’nın bu gemileri tespit etmede oldukça başarılı olduğunu ekledi.

Nawfal’ın, Amerikan tarafının günde üç-dört gemiyi vericilerini kapattırarak Hürmüz Boğazı’ndan gizlice geçirdiği yönündeki iddiaları sorması üzerine Mercogliano, bu bilgilerin gelen duyumlarla uyuştuğunu söyledi.

Gemilerin boğazı geçip dışarı çıktıktan sonra sistemlerini tekrar açtıklarını kaydeden Mercogliano, 18. Hava İndirme Kolordusu’na bağlı 82. Hava İndirme Tümeni’nin Birleşik Arap Emirlikleri’nde konuşlu olduğunu bildirdi. Bu tümenin elinde kara saldırı yeteneklerinin yanı sıra gelişmiş radarlara sahip helikopterler bulunduğunu, bu unsurların insansız deniz ve hava araçlarına karşı oldukça etkili koruma sağladığını belirtti. Bölgedeki iki uçak gemisi grubunun da havadan koruma sağladığını sözlerine ekledi.

“Deniz hukuku eski ve karmaşık kurallardan oluşuyor”

Bölgedeki maden ve mayın tehlikesine de değinen Profesör Mercogliano, Umman tarafından yayımlanan bir videoda ilk kez bölgedeki sahipsiz bir deniz mayınının varlığının somut olarak kanıtlandığını aktardı.

ABD’nin bölgeyi mayından arındırmak amacıyla insansız su altı araçları kullanmaktan bahsettiğini ifade eden Mercogliano, akıntıya kapılan mayınların kıyıya vurmasının olağan olduğunu, benzer durumların Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle Karadeniz’de de yaşandığını ve Romanya ile Türkiye kıyılarına mayınların ulaştığını hatırlattı.

Hürmüz Boğazı’ndaki egemenlik alanları ve deniz hukuku sınırları hakkındaki karmaşıklığa açıklık getiren Mercogliano, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi uyarınca ülkelerin kıyılarından itibaren 12 deniz mili boyunca kara suları egemenliğine sahip olduğunu belirtti.

Boğazın en dar noktasının sadece 21 mil genişliğinde olması sebebiyle Umman ve İran’ın kara sularının üst üste bindiğini açıklayan Mercogliano, “En dar nokta olan kuzey hattı İran ve Umman arasında bölünmüştür ancak doğu ve batı yaklaşımlarında Birleşik Arap Emirlikleri de devreye girer” dedi.

Hem ABD’nin hem de İran’ın bu sözleşmeyi resmi olarak onaylamadığını hatırlatan Mercogliano, buna rağmen sözleşmenin devletlere “transit geçiş hakkı” tanıdığını, Basra Körfezi’nin iç kısımlarında mahsur kalan ülkelerin dış dünyaya açılabilmesi için bu hakkın hukuken korunması gerektiğini vurguladı.

İran’ın, limanları ve üsleri kullanan devletleri “muharip” olarak nitelendirerek geçiş hatlarını kapatma tehdidinde bulunduğunu belirten Mercogliano, “İran, mevcut sözleşmeleri reddederek kara sularını üç mil ile sınırlayan 1958 tarihli eski antlaşmalara göre hareket ettiğini savunuyor. Deniz hukuku oldukça eski, arkaik ve çok nüanslı bir yapıya sahip olduğu için bu tür büyük karmaşalar yaratıyor” değerlendirmesinde bulundu.

“Kayıt dışı seyrüsefer küresel çevre güvenliğini tehdit ediyor”

Rusya’nın kayıt dışı gölge filosuna yönelik Batı yaptırımlarının işleyişini de analiz eden Profesör Mercogliano, G7 ve Avrupa Birliği’nin 2022 yılının şubat ayında küresel enerji piyasalarında büyük bir kesintiye yol açmadan Rusya’yı ekonomik olarak zayıflatmayı hedeflediğini hatırlattı.

Doğrudan bir boykot yerine sigorta sistemleri üzerinden bir yaptırım mekanizması kurulduğunu belirten Mercogliano, dünya denizciliğinin yüzde 90’ını sigortalayan büyük şirketlerin, tavan fiyatın üzerinde petrol taşıyan gemilere hizmet vermesinin yasaklandığını anlattı.

Ancak Rusya, İran ve Venezuela’nın bu kısıtlamaları kendi tescil ve sigorta sistemlerini kurarak veya sigortasız yürüyerek aştıklarını, böylece normal sınırların dışında işleyen “paralel bir filo” oluşturduklarını ifade etti.

Fransız donanması tarafından durdurulan Madagaskar bayraklı geminin durumuna değinen Mercogliano, Madagaskar hükümetinin gemiyi tanımadığını ve kendilerine ait bir tescil kaydı bulunmadığını açıkladığını aktardı.

Bu durumun uluslararası hukuka göre gemiye müdahale hakkı doğurduğunu belirten Mercogliano, “Eğer bir gemi düzgün bir şekilde tescil edilmemiş ve sigortalanmamışsa, yaşanacak bir kazada kıyılarınıza sızacak milyonlarca varil petrolün temizlik maliyetini hiçbir şirket üstlenmez; yük tamamen mağdur ülkenin üzerinde kalır” uyarısında bulundu.

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kurallara dayalı işleyen centilmenlik antlaşmalarının, Rusya, İran ve Venezuela’ya yönelik ağır yaptırımlar nedeniyle sarsıldığını ve bu ülkelerin açık okyanusta kendi alternatif sistemlerini inşa ettiklerini sözlerine ekledi.

“Babülmendep Boğazı’nın kapanması rotayı 8 bin kilometre uzatır”

Ortadoğu’daki askeri tırmanışın deniz lojistiği üzerindeki etkilerini değerlendiren Profesör Mercogliano, krizin sadece ABD ve İran arasında iki taraflı bir denklem olmadığını, İsrail’in de dahil olduğu üçlü bir mekanizma olarak okunması gerektiğini vurguladı.

İran’ın hem Hürmüz Boğazı’nı hem de Babülmendep Boğazı’nı kilitleme kapasitesine sahip olduğunu belirten Mercogliano, “Şu anda Yenbu Limanı’ndan günde yaklaşık 5 milyon varil petrol çıkıyor ve bu miktar küresel piyasalar için tamamen hayati önem taşıyor. Kızıldeniz’in orta kesiminde yüklenmeyi bekleyen büyük bir tanker birikmesi var” dedi.

Babülmendep Boğazı’nın kapanması durumunda gemilerin Süveyş Kanalı’na yönelmek zorunda kalacağını ancak çok büyük ham petrol taşıyıcılarının kanaldan geçemeyecek kadar büyük olduğunu aktardı.

Bu durumun Akdeniz’de küçük gemiler arasında yük transferi yapılmasını ya da gemilerin tüm Afrika kıtasını dolaşmasını zorunlu kılacağını belirten Mercogliano, Afrika rotasının Asya’ya giden bir sefere fazladan 8 bin kilometre ekleyeceğini, bunun da petrol kıtlığı kaynaklı ekonomik krizi büyüteceğini bildirdi.

Süveyş Kanalı’nın 2021 yılında yaşanan kaza nedeniyle ne kadar kolay kapanabileceğinin görüldüğünü hatırlatan Mercogliano, Suudi Arabistan’ın tüm petrol akışını Yenbu üzerinden gerçekleştirdiğini, bu hatta yönelik bir füze veya mayın saldırısının tüm sistemi çökerteceğini ifade etti.

“Denizciler körfezde mahsur kalmak istemiyor”

Bölgedeki diplomatik müzakerelere karşı temkinli olduğunu dile getiren Mercogliano, 13 haftadır aynı kriz döngüsünün sürdüğünü ve siyasi liderler arasında bir uzlaşı sağlansa bile denizcilik şirketlerinin Basra Körfezi’ne dönmekte çok istekli olmayacağını savundu.

Bölgede kalıcı bir güvenlik garantisi verilmedikçe riskin süreceğini belirten Mercogliano, sigorta primlerinin çok yüksek kalacağını ifade etti.

Haberlere yansımayan önemli bir sorunun da gemilerde mahsur kalan yaklaşık 20 bin denizcinin rotasyonu olduğunu açıklayan Mercogliano, “Hava yolları çalışıyor ancak nakliye şirketleri bölgeye gönderecek yedek mürettebat bulmakta zorlanıyor. Kimse Basra Körfezi’nde mahsur kalacağı ve öldürülme riski taşıyan bir gemide sözleşme imzalamak istemiyor” şeklinde konuştu.

Gazze ve Yemen eksenindeki önceki uzlaşmalara rağmen Kızıldeniz ve Babülmendep hattında deniz ticaretinin hiçbir zaman bu yılın şubat ayı öncesindeki normal seviyelerine dönmediğini de sözlerine ekledi.

Ticari gemilerin kendilerini korsanlara veya insansız hava araçlarına karşı koruyacak askeri savunma sistemleriyle donatılması fikrine de değinen Profesör Mercogliano, ticari gemilerin savaş gemilerine dönüştürülmesinin liman otoriteleri tarafından kabul görmediğini açıkladı.

Somali’deki korsanlık döneminde gemilere üç-beş kişilik silahlı özel güvenlik ekiplerinin konulduğunu ancak bu ekiplerin uluslararası limanlara girmeden önce açık denizde gemiden indirilmesi gerektiğini anlattı.

Hiçbir ülkenin kendi limanlarına ağır silahlı sivillerin girmesini istemediğini belirten Mercogliano, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ticari filoların korunması görevinin tamamen ulusal donanmalara devredildiğini hatırlattı.

ABD bayraklı iki geminin geçişi sırasında gemilere Amerikan deniz piyadelerinin ve insansız hava araçlarına karşı savunma sistemlerinin yerleştirildiğini, geçiş tamamlandıktan sonra ise bu personelin ve silahların gemiden tahliye edildiğini aktardı.

Limanlardaki sıkı kontroller nedeniyle denizcilerin karaya çıkmasının bile zor olduğunu ekleyen Mercogliano, silah taşımak yerine radarları yanıltıcı sistemlerin ve sinyal karıştırıcı ekipmanların kullanımının daha olası bir çözüm olduğunu ifade etti.

“Trump uzun süren bir savaş istemiyor”

Donald Trump’ın diplomasi yürütme tarzını ve sosyal medya paylaşımlarını siyasi bir strateji olarak yorumlayan Mercogliano, Trump’ın kamuoyuna yönelik açıklamalarıyla bilgi savaşını yürüttüğünü belirtti.

“Eğer yeterince bilgi paylaşır ve çok şey söylerseniz, geçmişten bir anı cımbızla çekip kendinizin haklı olduğunu her zaman kanıtlayabilirsiniz” diyen Mercogliano, Trump’ın arka planda tamamen farklı bir siyasi oyun oynadığını ve ortalama seçmenin zihnini karıştırarak olası bir uzlaşmanın siyasi maliyetini düşürmeye çalıştığını savundu.

Askeri kanattan ve generallerden gelen bilgilere odaklanılması gerektiğini belirten Mercogliano, Trump yönetiminin krizin bu kadar uzun süreceğini tahmin etmediğini, ablukayı uygulayacak deniz gücü unsurlarının bile operasyon başladıktan bir ay sonra bölgeye ulaştırılabildiğini kaydetti.

Trump’ın görev süresi boyunca uzun savaşlardan kaçındığını vurgulayan Mercogliano, Trump’ın zafer ilan ederek bölgedeki sorumluluğu Fransa ve İngiltere gibi müttefiklere devredip çıkış stratejisi arammasından endişe duyduğunu sözlerine ekledi.

Ukrayna ve Rusya arasındaki savaşa da değinen Profesör Mercogliano, cephe hattının Birinci Dünya Savaşı’ndaki gibi bir kilitlenme noktasına ulaştığını söyledi.

Savaşın büyük lojistik hareketlerden ziyade devasa ölçekte bir insansız hava aracı mücadelesine dönüştüğünü belirten Mercogliano, Rusya’nın enerji sevkiyatı için Kuzey Kutbu rotasını kullanmaya başladığını ve Katar ile Birleşik Arap Emirlikleri’nin lojistik olarak sıkıştığı bu dönemde Çin’e sıvılaştırılmış doğalgaz tedarik ederek ekonomik olarak avantajlı bir konuma geçtiğini bildirdi.

Ukrayna’nın ise hava savunma mühimmatı sıkıntısı çektiğini ve ABD savunma sanayisinin üretim kapasitesinin öngörülen harcamaların gerisinde kalması nedeniyle zorlandığını ifade etti.

Savaşların askeri cephelerden ziyade ekonomik dayanıklılıkla kazanıldığını belirten Profesör Mercogliano, “Bir askeri çöküş yaşanmadığı sürece bu durum bir ekonomik yıpratma savaşıdır. Şu an için Rusya’nın yaptırımsız petrol akışı ve açık piyasadan topladığı tankerlerle ekonomik olarak tahmin edilenden daha uzun süre dayanabileceği görülüyor” diyerek mülakatı tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English