Dünya Basını
Rusya yerel seçimleri: Sol muhalefet neden mağlup oldu?
Çevirmenin notu: Rusya’da 8-10 Eylül tarihleri arasında ülke genelinde yapılan oylamada seçmenler 33 bin oblastın parlamento milletvekilini ve 21 oblastın valisini seçti. Ortalama katılım oranı yüzde 43,5 oldu.
Moskova Belediye Başkanlığı oylamasında Sergey Sobyanin yüzde 76,4 ile yeniden seçildi; 2018’deki çoğunluğu yüzde 70,2 idi. Rusya Federasyonu Komünist Partisi (RFKP) mağlup buldu; parti liderinin 35 yaşındaki torunu Leonid Zyuganov sadece yüzde 8,1 oy alabildi.
RFKP, Hakasya’da Valentin Konovalov ve Oryol’da Andrey Kliçkov olmak üzere iki valisini korumasına rağmen, 2018’deki son yerel seçimlere kıyasla çok daha düşük bir oy oranına erişti; bu iki vali de görevde olma avantajına sahipti ve 2018’de seçilmişlerdi. Ukrayna’nın doğusunda geçen yıl referandumla resmi olarak Rusya’ya bağlanan Donetsk, Lugansk, Herson ve Zaporojye’de Komünist Parti’ye verilen destek zayıftı; Herson’da yüzde 11 ile ikinci sırada yer aldılar ve diğer üç oblastta da üçüncü çıktılar.
İktidardaki Birleşik Rusya, yerel meclislerde çoğunluğu ve ülke genelinde üçte iki oy oranını alarak 2018’den çok daha iyi bir performans sergiledi.
RFKP Birinci Başkan Yardımcısı Yuriy Afonin, RBK’ya verdiği demeçte, yaşanan yenilginin sebebinin savaş olduğunu öne sürdü: “2018’de sonuçlarımızı (hükümetin) emeklilik yaşını yükseltmesi ve emeklilik protesto hareketinin yükselmesi etkilemişti. Şimdi durum tersine döndü; özel askerî harekât söz konusu ve toplum (hükümet etrafında) konsolide olmuş durumda.”
Parti lideri Gennadiy Zyuganov ise, RFKP’nin hala ülkede ana muhalefet olduğu konusunda ısrar etti. Pazartesi günü partinin internet sitesinde yayımlanan mülakatında Zyuganov, şunları söyledi: “Bu savaşın tüm Rus dünyasına, medeniyetimize karşı ilan edildiğinin farkına varmamız gerekiyor. Dolayısıyla tek bir çıkış yolumuz var, o da mutlak ve koşulsuz bir zafer kazanmak. Ancak bunu yapmak için mevcut durumu doğru değerlendirmek, güçlü ve zayıf yönlerimizi anlamak ve kararlılıkla saldırıya geçmek gerekiyor. Toplumu mümkün olduğunca birleştirmek, kaynakları seferber etmek, en ileri ve en taze olan her şeye hâkim olmak ve bunu eşi benzeri görülmemiş yaptırım koşullarında yapabilmek gerekiyor.”
Aşağıda tercümesi verilen makalede, Vzglyad gazetesine konuşan uzmanlar, yenilginin sebebini RFKP’nin iktidar partisinden söylemsel olarak pek de farklı şeyler söylememesine bağlıyor.
Zyuganov’un görüşleri şu şekilde: “Putin son yirmi yılda stratejisini dört kez değiştirdi. İktidara, 80 binden fazla işletmenin yok edildiği ve satıldığı, yurttaşların birikimlerinin dinamitlendiği ve Sovyet yönetiminin vurulduğu ‘atılgan 1990’lardan’ sonra geldi. 1990’larda ülke, kendini Sam Amca’nın sallanan kuyruğuna dönüştürdü ve bir petrol ve doğalgaz borusuna, taş ocağına ve kereste fabrikasına dönüşmeye karar verdi. Fakat Putin stratejiyi değiştirmenin gerekli olduğunu fark etti… Fakat Yeltsin döneminin artıkları iktidarda (kalmaya) devam ediyor. Kremlin’de ve hükümette hala pek çok makamı işgal ediyorlar… Putin Doğu Ekonomi Forumu’nda son derece ilginç ve bilgilendirici bir konuşma yaptı. Fakat ben konuşmasının vergi mevzuatıyla ilgili bölümüne özellikle dikkat çekmek istiyorum. Oligarşi rahat bir nefes aldı; Devlet Başkanı, vergi konusunu değiştirmeyeceğimizi söylüyor ama dünyanın önde gelen yirmi ülkesi arasında sadece bizde hem yoksullardan hem de önde gelen zenginlerden aynı oranda gelirin toplandığı düz bir vergi ölçeği var! Bu kesinlikle adil değil ve devletin çıkarlarıyla doğrudan çelişiyor. Bu politika sayesinde oligarklar normal vergilerini ödemiyorlar… Ülkeyi görülmemiş bir hızla yağmalamaya devam ediyorlar. Sadece 2022 yılında Rusya’dan yurt dışına 261 milyar dolar transfer edildi. En zengin 25 oligarkımızın toplam sermayesi şimdiden 300 milyar doları aşmış durumda. Bu, tüm Rusya bütçesinden daha fazla! Ve tüm bunlar, yardım, destek ve şefkate ihtiyaç duyulan özel askerî harekât koşullarında gerçekleşiyor! Yani maksimum konsolidasyon ve uyum gerektiği sırada.”
Mevcut koşullarda Rusya’daki siyasi partilerin birbirlerinden ayırt edilmeleri zorlaştı
Andrey Rezçikov
15 Eylül 2023
Rusya’da gerçekleşen seçimler yeni bir dizi eğilimi ortaya çıkardı. Bir yandan, partilerin birbirlerinden ayırt edilmeleri daha zor hale geldi. Öte yandan, tüm partiler seçmenlere yönelik politikalarını net bir şekilde formüle etmedi.
Seçim sürecinde başka hangi hatalar yapıldı ve Rusya’nın parti sistemi bir sonraki seçimlere ne durumda girecek?
Uzmanlar, geçtiğimiz hafta sonu gerçekleşen Tek Günlük Oylamayı bir “referandum oylaması” olarak nitelendiriyor, zira seçimlerin yapıldığı tüm yasama meclislerinde Birleşik Rusya, yeni (Donbass) bölgeleri de dahil olmak üzere çoğunluğu kazandı. Ayrıca Birleşik Rusya’nın vali adayları da —ki bunlar 21 kişiden 19’u— ilk turda yüzde 70 ila yüzde 80 arasında değişen sonuçlarla kazandılar.
Siyaset bilimcilere göre, seçim kampanyası esnasında pek çok parti, birbirlerinden farklılaşmalarının daha zor hale geldiği gerçeğiyle yüzleşti. Gözlemcilere göre, Vladimir Jirinovskiy (6 Nisan 2022’de hayatını kaybetti) olmadan mücadele eden Rusya Liberal Demokrat Partisi’nin (LDPR) sonuçları beklenmedik derecede yüksek çıktı. Ancak Hakikat İçin Adil Rusya ve Komünist Parti, mevcut siyasi gerçeklere uyum sağlayamadı ve seçmenlere geleneksel sloganlarından başka bir şey sunamadı. Bu durum karşısında Yeni Halk (Novye Lyudi) partisi, artık siyasi sistemin tam teşekküllü bir üyesi haline geldiğini ispat etmeyi başardı.
Bazı uzmanlar son seçimleri 2024 başkanlık kampanyası öncesinde partiler için bir antrenman olarak nitelendiriyor. Genel manada sistem, bazı bölgelerdeki rekabete rağmen iç siyasi uzlaşıyı sürdürüyor.
Minçenko danışmanlık iletişim holdingi başkanı ve MGIMO Siyasi Elitler Araştırma Merkezi Direktörü Yevgeniy Minçenko, “Birleşik Rusya seçmenlerini harekete geçirmek adına makul bir teknoloji yarattı, bu nedenle partinin bir şeyleri kökten değiştirmesinin bir anlamı yok; kazanan takımlarını değiştirmek istemiyorlar. Teknolojik yöntemleri değiştirmek mümkün ama Devlet Başkanı’nın imajını kullanma modeline, idari ve endüstriyel bileşenin mobilizasyonuna, sosyal medyada aktif çalışmaya ve parti mensupları aracılığıyla mobilizasyon sistemine bağlı kalıyorlar; bunların hepsi işe yarıyor,” dedi.
Minçenko, “Birleşik Rusya Yönetim Kurulunun başındaki başkan yardımcıları Aleksandr Sidyakin ve Sergey Perminov harika, çok iyi iş çıkarıyorlar,” ifadelerini kullandı.
Uzmana göre diğer partilere gelince, birbirlerinden ayırt etmeleri hakikaten zor: “Bunun nedeni Donbass mutabakatı denen şeyde yatıyor. Herkes Devlet Başkanı’nın etrafında birleşmiş durumda, parlamentodaki tüm partiler kendi partilerini destekliyor. Bu koşullarda birbirinden farklı olmak son derece zor.”
Minçenko, Rusya Federasyonu Komünist Partisi’nin (RFKP) siyasi stratejistlerinin” bu sezon iyi bir iş çıkardığını ve Valentin Konovalov’un Hakasya’da iyi bir kampanya yürüttüğünü” düşünüyor. Minçenko’nun (Konovalov’un kampanyasından) elde ettiği bulgular arasında siyasetçi imajı üzerinde çalışmak, internette aktif olmak, tartışmalar sırasında kulaklık kullanmak ve Konovalov’un danışmanlardan gelen tavsiyeleri kabul etmesini sağlamak yer alıyor.
Uzman, “Komünist Parti’yi silmek için henüz çok erken. Şu anda onlar için iyi bir zaman değil ama (RFKP’nin seçmen tabanında) hala atalet söz konusu. Bununla birlikte, Komünist Parti’nin bir zamanlar olumlu bir performans sergilediği İrkutsk oblastı gibi bölgeler de dahil olmak üzere konumunu büyük ölçüde kötüleştirdiği de bir gerçek,” diye kaydetti.
Minçenko, “Genel manada partinin aldığı sonuçlar oldukça anlaşılabilir sebeplerle azalıyor. Geçmişte, emeklilik reformu ve Birleşik Rusya’ya karşı protesto alternatifi olarak Komünist Parti’ye oy veren Navalnıy taraftarları ve liberal muhalefetle zımni bir koalisyon oluşturarak sıçrama yaptılar. Bugün ise seçmenlerin bu kesimi demoralize olmuş durumda; iç göçe başladılar ve Komünist Parti’yi oylarından mahrum bıraktılar,” değerlendirmesini yaptı.
Siyasi analist Pavel Danilin ise Komünist Parti’nin seçmenlere dönük çalışmasını net bir şekilde formüle edemediği görüşünde: “Onlara ne söyleyeceklerini hiç bilmiyorlar. Ve parti, bu hata üzerinde ciddi bir çalışma yürütmeli. Komünistler Vladimir Putin’i destekliyor gibi görünüyorlar ama öyle değiller. Komünist Parti liderleri kendilerini kaybetti ve seçmenlerini de kaybetti.”
Böyle bir durumda partinin “sahici bir gençleşmeye ve lider değişikliğine” ihtiyacı var: Danilin, “Böyle gelmiş böyle gider. Fakat Gennadiy Andreyeviç Zyuganov çok sklerotik. Zyuganov değişsin, tamam ama genç Leonid, parti liderinin torunu. Bu belki Komünistler için büyük bir artı olacaktır,” dedi.
Fakat bir sonraki lider seçmenin ihtiyaçlarını karşılamalı: “Şu anda Komünist Parti, destekçilerine neden komünistlere oy vermeleri gerektiğine dair bir cevap veremiyor. Komünist Parti ne sunmak istiyor, partinin Rusya için gelecek vizyonu nedir?” Danilin’e göre bu sorunun bir cevabı yok ve eğer varsa da bunu bilen son derece kısıtlı grup Komünist Parti’yi Rusya’nın en güçlü ikinci partisi olarak koruyamaz.
Minçenko, “Ancak Hakikat için Adil Rusya, boşu boşuna radikalleşme yolunda ilerledi. Kendisini bir ‘şok partisi’ olarak sunma fikri işe yaramadı. Sözü ona ‘öfkeli vatanseverleri’ cezbetmedi ve geleneksel seçmenleri kendine yabancılaştırdı. Partinin sonuçlarındaki düşüş de bundan kaynaklanıyor,” diye açıkladı.
Danilin, “Adil Rusya son derece dar bir seçim alanında oynadı ve günün sonunda oy kaybetti,” diye ekliyor: “Adil Rusya ilk başta aşırı vatanseverleri desteklemişti ama Yevgeniy Prigojin’in kalkışmasından sonra şok partisi konseptini tamamen terk etmek zorunda kaldı. Böylece sadece Birleşik Rusya’nın kazanan olarak kaldığı ortaya çıktı. Verdiği mesajlar seçmenlerin ihtiyaçlarını net bir şekilde karşıladı. Fakat bu, Birleşik Rusya partisinin bir sonraki kampanya için yeni bir şeyler icat etmesi gerekmediği anlamına gelmiyor.”
Minçenko, “Liberal Demokratlar, çeşitli faktörler sayesinde iyi bir sonuç elde etti. Her şeyden evvel Leonid Slutskiy, bölgesel yetkililerle yetkin bir şekilde ilişki kuran ve kişisel zamanının büyük bir kısmını buna harcayan etkili bir müzakereci oldu. İkinci faktör ise partinin merhum lideri Vladimir Jirinovskiy’in bir peygamber ve bilge olarak imajının yetkin bir şekilde kullanılması. Bunlar dikkat çekici ve yaratıcı yeniliklerdi. Buna ek olarak LDPR’de güçlü bölgesel liderlerden oluşan bir galaksi yetişti. Bunların arasında Krasnoyarsk Krayından Aleksandr Gliskov, Hakasya’dan Mihail Molçanov var. Bu şahsiyetler karizmaları sayesinde partinin oylarını yukarı çekti,” diye konuştu.
Minçenko’ya göre, “partinin şu anda dayandığı gündemin kendisi ve Jirinovskiy’in çok şey öngördüğü fikri, parti ideolojisinin talep görmesine yardımcı oldu.” Minçenko, “LDPR’nin bundan ne kadar süre faydalanacağını söylemek zor ama Sovyet Komünist Partisi’nin Lenin’in imajını on yıllar boyunca sürdürdüğünü hatırlayın,” anımsatmasını yaptı.
Danilin aynı zamanda LDPR’nin temel konularda “devlet başkanını son derece açık bir şekilde desteklediğini” ve diğer durumlarda da önerilerini seçmene açıkça ifade ettiğini düşünüyor: “Evet, Jirinovskiy’in imajı ve mirası partiye epey yardımcı oldu. Ayrıca akıllıca konumlandırma ve kamusal tartışmalara aktif katılım sayesinde parti, Komünist Parti ve Adil Rusya’dan seçmenlerin bir kısmını koparmayı başardı. Bu eğilim devam ederse LDPR, Komünist Parti’yi ana muhalefetten edecek.”
Minçenko, “Yeni Halk Partisi çok iyi bir performans sergilemedi ama genel olarak takdire şayandı. Yeni Halk, parlamentoda olmalarının tesadüf olmadığını ispat etti. Vladislav Davankov’un Moskova’daki seçim kampanyası beklenildiği kadar etkili olmadı; belediye başkanlığı seçimlerinde dördüncü sırada yer aldı. Aynı zamanda, gerçek bir programı ve gerçek başarıları olan Sergey Sobyanin hariç, kampanyası en anlamlı olanıydı,” yorumunu yaptı.
Minçenko’ya göre partinin Yakutistan İl Tümeni ve Yakutsk Kent Duması seçimlerinde elde ettiği en iyi sonuç, bir yandan Sardana Avksentiyeva’nın kişiliğinin, diğer yandan da parlak ve yaratıcı kampanyasının sonucu. Minçenko, pek çok insanın Yakut deneyimini incelemesini ve bir sonraki seçim döneminde tekrarlamasını tavsiye ediyor.
Danilin’e göre, parlamentodaki diğer partilerden farklı olarak öne çıkan Yeni Halk’tı, ancak “Mesajlarını hiç ifade etmiyorlar, bu nedenle Yaroslavl ve Yakutistan dışında neredeyse her yerde kötü sonuç aldılar. Partinin söylemini net bir şekilde formüle etmesi ve seçmenlerin beklentilerine hitap etmesi gerekiyor, o zaman sonuçlar iyileşecektir.”
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’










