Bizi Takip Edin

ORTADOĞU

Rusya’sız barış görüşmelerinin amacı tarafsız ülkeleri etkilemek

Yayınlanma

Suudi Arabistan, Ukrayna’da savaşın sona erdirilmesi için müzakerelerin başlatılmasının koşullarının tartışılacağı uluslararası bir toplantıya ev sahipliği yapacak. Rusya’nın davet edilmediği toplantının amacı çoğu Ukrayna savaşında tarafsız kalan gelişmekte olan büyük ülkelerin desteğini kazanmak.

Ukrayna Devlet Başkanlık Ofisi Başkanı Andriy Yermak, Ukrayna Barış Formülü’nün uygulanmasına yönelik devlet liderlerinin ulusal güvenlik danışmanlarıyla yapılacak toplantının Suudi Arabistan’da düzenleneceğini duyurdu.

Yermak, geçen sene Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski tarafından açıklanan Ukrayna Barış Formülü’nün uygulanması için 3 aşamalı bir yapı kullanıldığını vurgulayarak, “İlk aşama, Ukrayna’ya akredite büyükelçilerle yapılan ve Formül’ün her bir maddesinin detaylı bir şekilde ele alındığı toplantılardır” dedi. İkinci aşamada ise Formül’ün uygulanmasına yönelik uygun ifade ve mekanizmaları bulmak üzere ulusal güvenlik danışmanları toplantılarını başlattıklarını söyleyen Yermak, “Bu tür toplantıların ilkini Danimarkalı meslektaşlarımızla ortaklaşa düzenledik. Haziran ayında Kopenhag’da yapıldı. Bir sonraki toplantı yakında gerçekleşecek ve bir Suudi şehrinin ev sahipliğinde yapılacak. Her iki krallığa da liderlikleri ve Ukrayna’nın girişimlerine verdikleri güçlü destek için teşekkür ediyoruz” dedi. Üçüncü aşamada ise yıl sonuna kadar gerçekleşebilecek devlet başkanı düzeyinde bir açılış küresel zirvesinin yer alacağı belirtildi.

Cidde toplantısı için Suudi Arabistan ve Ukrayna, aralarında Endonezya, Mısır, Meksika, Şili ve Zambiya’nın da bulunduğu 30 ülkeyi davet etti. Kopenhag görüşmelerine katılan ülkelerin tekrar katılması beklense de kaç ülkenin katılacağı henüz belli değil. İngiltere, Güney Afrika, Polonya ve AB katılımı teyit edenler arasında. Toplantıyla ilgili AFP’ye bilgi veren Suudi yetkililer, Rusya’nın toplantıya davet edilmeyeceğini bildirdi.

Zelenski 10 maddede ısrarcı

Wall Street Journal, yaklaşık 30 ülkenin katılmasının beklendiği toplantının 5 ve 6 Ağustos’ta gerçekleşeceğini duyurdu. WSJ’nin haberinde “Toplantı, Kremlin ve Ukrayna’nın Batılı destekçileri arasında, çoğu Ukrayna savaşında tarafsız kalan gelişmekte olan büyük ülkelerin desteğini kazanmak için giderek artan bir mücadelenin ortasında gerçekleşiyor. Ukraynalı ve Batılı yetkililer bu çabaların bu yıl içinde küresel liderlerin savaşın çözümüne yönelik ortak ilkelere imza atacakları bir barış zirvesi ile sonuçlanmasını umuyor. Bu ilkelerin Rusya ve Ukrayna arasında gelecekte yapılacak barış görüşmelerini Kiev’in lehine olacak şekilde şekillendirebileceğini umuyorlar” ifadelerine yer verildi.

Kopenhag toplantısına katılan kişilere dayandırılan habere göre toplantıda Ukrayna ile gelişmekte olan ülkelerin çoğu arasında büyük bir görüş ayrılığı vardı. Ukraynalı yetkililer katılımcıları Devlet Başkanı Zelenski’nin işgal altındaki tüm toprakların geri verilmesini ve barış görüşmeleri başlamadan önce Rus askerlerinin Ukrayna’yı terk etmesini talep eden mevcut 10 maddelik barış planını desteklemeye zorladı. Gelişmekte olan ülkeler ise ilkeleri tartışmaya açık olduklarını ancak Ukrayna’nın planını imzalamayacaklarını açıkça ifade etti.

Üst düzey bir Avrupalı diplomat, Ukrayna’nın gelişmekte olan ülkelerin kabul etmeyeceği örneğin Moskova’ya yönelik yaptırımların genişletilmesi gibi konularda destek için bastırmaya devam ettiğini söyledi. Ancak Hindistan, Türkiye, Brezilya ve Çin Batı’nın Moskova’ya uyguladığı yaptırımlardan kaçınıyor.

Neden Cidde?

WSJ, Suudi Arabistan’ın Beyaz Saray’a rağmen geçen yıl petrol fiyatlarını yüksek tutarak Rusya’nın elini güçlendirdiği suçlamalarına maruz kalmasından sonra Ukrayna diplomasisinde rol oynamaya çalıştığına dikkat çekti.

Öte yandan Batılı diplomatların Suudi Arabistan’ı seçmesinde Moskova ile yakın ilişkilerini sürdüren Çin’i ikna etme umudunun etkili olduğunu ileri sürülüyor. Riyad ve Pekin arasında yakın ilişkiler bulunuyor. Bu yılın başlarında Çin, Suudi Arabistan ile İran arasındaki buzların erimesine yardımcı olmuştu.

ORTADOĞU

Netanyahu’dan Qatargate savunması: Onlar da Katar’ı övdü

Yayınlanma

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, danışmanlarının ücret karşılığı Katar adına lobi faaliyeti yürüttüğü iddialarına karşı çıkarak, Katar’ın “düşman devlet” olmadığını ve danışmanlarının gizli bilgilere erişimi bulunmadığını söyledi. Netanyahu ayrıca soruşturmayı yürüten ve hükümetin görevden almaya çalıştığı Şin-Bet Direktörü’nü ile muhalefeti de hedef aldı.

Katar’dan milyonlarca dolar alınarak Netanyahu’nun seçim kampanyasına aktarıldığı iddiasıyla başlayan ve kamuoyunda Qatargate adı verilen soruşturma kapsamında Netanyahu’nun sözcülerinden Eliezer Feldstein ve danışmanı Jonathan Urich tutuklu yargılanıyor. Danışman Srulik Einhorn’un ise yurtdışında olduğu için ifadesi alınamadı.

Feldstein, Katar’ın imajını desteklemek için uluslararası bir şirketten maaş almak Netanyahu’nun danışmanları Urich ve Einhorn’un da Katar için imaj danışmanlığı yapmakla suçlanıyor.

İsrail, Katar’ı resmen “düşman devlet” olarak tanımasa da Gazze’ye gönderdiği yüz milyonlarca dolarlık yardımlar nedeniyle 7 Ekim baskınından bu yana İsrail kamuoyunun ve yöneticilerinin hedefinde.

Soruşturma kapsamında ifade veren Netanyahu, “uydurma” dediği iddiaların amacının “Şin-Bet başkanının görevden alınmasını önlemek” ve “sağcı bir başbakanın devrilmesini sağlamak” olduğunu iddia etti.

Netanyahu, danışmanı Urich’in “siyasi danışman” olarak görev yaptığını, ancak gizli istihbarat bilgilerine erişiminin olmadığını vurguladı.

Netanyahu, muhalefet lideri Yair Lapid’in ocak ayında Paris’te bir Katarlı yetkiliyle görüşmesinin ardından Katar’ı övdüğünü hatırlatarak, “Katar’ı öven tek kişi Urich değil” dedi. Ayrıca Benny Gantz’ın da geçmişte Katar’a övgülerde bulunduğunu, hatta bir dönem Katar’a casus yazılım satmak için gittiğini iddia etti.

Netanyahu, danışmanı Urich’in kendisine karşı ifade vermeye zorlandığını ve soruşturmanın Şin-Bet Direktörü Ronen Bar’ın görevden alınmasını engelleme amacı taşıdığını savundu.

Netanyahu, açıklamasında Bar’ın da Katar’da düzenlenen 2022 Dünya Kupası’na katıldığını ve Katar’ı övdüğünü ileri sürdü. Ancak Şin-Bet, bu iddiaları reddederek, Bar’ın ziyaretinin yalnızca İsrailli vatandaşların güvenliği için düzenlenen resmi bir görev olduğunu açıkladı. Açıklamada, “Bu bir maç izlemekten ziyade, Dünya Kupası maçları sırasında bazıları stadyumda yapılan bir tur ve bir dizi iş toplantısıydı” denildi.

WhatsApp grubunda tartışılmış

Kanal 12’nin haberine göre, Netanyahu’nun iki yardımcısı ile Katar adına çalışan ABD’li lobici Jay Footlik, WhatsApp grubunda Katar’ın imajını nasıl düzeltebileceklerini konuştu. Bu iddia, Feldstein’ın “Katar’la tek ilişkim resmi görevimle sınırlı” şeklindeki savunmasıyla çelişiyor. Bu iddia aynı zamanda Footlik’in Feldstein, Urich ve Einhorn’un Başbakanlık için çalıştığını bilmediği iddialarını da zayıflatıyor.

Geçmişte, Urich ve Einhorn’un, 2022 Dünya Kupası öncesinde Katar’a halkla ilişkiler desteği sağladığı da basına yansımıştı.

Polis, şu anda Sırbistan’da Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić’in danışmanlığını yapan Einhorn’un ifadesini de almak istiyor; ancak yurtdışında olması nedeniyle bu sürecin zorlaştığı belirtiliyor.

Gözaltılar ve sorgular sürüyor

Urich ve Feldstein, dün çelişkili ifadeler verdikleri gerekçesiyle birlikte sorgulandı. Gözaltı sürelerinin uzatılması talebiyle mahkemeye sevk edilecekleri bildirildi.

Soruşturmada adı geçen iş insanı Gil Birger de polis tarafından sorgulandı. Daha önce basına yansıyan ses kayıtlarında, Footlik’ten Feldstein’a para transferinde aracı olduğu iddia edilen Birger, bu işlemlerin vergi nedenleriyle yapıldığını öne sürmüştü.

Jerusalem Post editörü ne ev hapsi

Jerusalem Post editörü Zvika Klein, ifadesinin ardından 5 günlük ev hapsi cezası aldı. Klein, Katar’la “yasadışı ilişkiler” kurmakla suçlanıyor. Gazeteci, Katar’la olan temaslarının gazetecilik faaliyeti çerçevesinde olduğunu savundu.

Likud milletvekili Amit Halevi, Klein’ın gözaltına alınmasının “küçümsenmemesi gereken bir durum” olduğunu belirterek Meclis’te acil bir oturum talep etti. Ayrıca Klein’ın telefonunun mahkeme kararı olmadan alındığı iddia edildi.

Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada, Klein’ın gözaltına alınmasını “demokrasiye yönelik bir deprem” olarak nitelendirdi.

Okumaya Devam Et

ORTADOĞU

Trump 2.0’nin 60 günlük Orta Doğu karnesi

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci dönemindeki ilk iki ay, Orta Doğu’da büyük hedeflerle ama sınırlı ilerlemeyle geçti. Aşağıda çevirisini okuyacağınız analiz Trump’ın göreve gelmeden önce açıkladığı Orta Doğu hedeflerine ne kadar yaklaştığını değerlendiriyor:

***

Trump 2.0’ın Orta Doğu’daki ilk iki ayı: Zor hedefler için yoğun çaba

Paul Salem

ABD Başkanı Donald Trump’ın ikinci döneminin ilk 60 günü hem ABD iç politikasında hem de Amerika kıtası, Avrupa ve Asya’daki müttefiklerle olan ilişkilerde büyük sarsıntılara yol açtı. Ancak Orta Doğu’da, genel Amerikan hedeflerinde köklü bir değişim olmadı.

Genel hatlarıyla Trump’ın Orta Doğu politikası, Joe Biden’ın yaklaşımından çok da farklı değil. Ortak yönleri arasında İsrail’in güvenliğine güçlü bir bağlılığın yanı sıra Gazze ve Lübnan’daki son çatışmaları sona erdirme arzusu; ABD, Suudi Arabistan ve İsrail arasında Suudi-İsrail normalleşmesini içeren ancak İsrail’in Filistinlilere bazı tavizler vermesini gerektirecek üçlü bir anlaşmaya öncelik verilmesi; ABD’nin Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleriyle ekonomik ve teknolojik ilişkilerine hem kendi içinde bir amaç hem de Çin’i çevrelemenin bir yolu olarak yüksek değer biçilmesi; ve İran ile müzakere yoluyla bir anlaşmaya varmak yer alıyor.

Trump yönetiminin attığı adımlar ve hedefleri göz önüne alındığında, Trump’ın Biden’ın yapamadığı iki büyük diplomatik atılımı gerçekleştirmeye odaklandığı görülüyor: Biri Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki normalleşmeyi içeren üçlü bir anlaşmayla Arap-İsrail çatışmasını sona erdirmek; diğeri ise ABD ile İran arasında bir anlaşmaya varmak. Her ikisi de tarihî başarılar olurdu. Ancak şu ana kadar her iki konuda da ilerleme yavaş ve zor oldu.

İlk aylar

Trump, göreve başlamadan önce bile Orta Doğu’da dengeleri etkiledi. Kasım ayında seçilmesinden haftalar sonra, İsrail ve Lübnan, Hizbullah’la 15 ay süren çatışmayı sona erdiren ABD arabuluculuğunda bir ateşkes imzaladı. Trump’ın göreve başlamasından hemen önce ise, İsrail ve Hamas Gazze’de rehine/esir takası içeren ateşkese vardı. Bu diplomatik başarıların Trump’ın söylemleri ve ekibinin çabaları sayesinde gerçekleştirildiği bildiriliyor.

Trump’ın seçim kampanyasında verdiği “yeni savaş başlatmama” ve “mevcutları bitirme” sözü başta meyvesini vermiş gibi göründü. Ancak iki ay sonra, Gazze’deki ateşkes büyük ölçüde çöktü, İsrail yeniden geniş çaplı askeri operasyonlara başladı. Lübnan’da da geçen hafta yaşanan çatışmalar -İsrail’e atılan roketler ve Beyrut’a düzenlenen saldırılar- ateşkesi tehlikeye attı. Aynı zamanda ABD, Yemen’de Husilere karşı hava saldırılarını yoğunlaştırdı. ABD ile anlaşmaya yanaşmaması halinde İran’ı savaşla tehdit etti (ancak savaşın İsrail’le mi, Amerika’yla mı yoksa her ikisiyle mi olacağını netleştirmedi). Başka bir deyişle, savaş bulutları bir kez daha barış umutlarını gölgeliyor.

İsrail-Filistin

1 Nisan itibarıyla, Trump yönetimi Orta Doğu’daki hemen hemen hiçbir kilit konuda somut ilerleme kaydedemedi. Gazze’de ABD, Katar ve Mısır arabuluculuğunda Hamas’la kalan rehinelerin salıverilmesi, kalıcı bir ateşkes ve savaş sonrası yönetim modeli üzerine yeniden müzakere yürütüyor. Batı Şeria’daki durum ise giderek kötüleşiyor.

Suudi-İsrail normalleşmesini hedefleyen Trump yönetimi, Filistinlilere ne sunulacağı ve bunun İsrail ile Suudi Arabistan tarafından kabul edilip edilmeyeceğini netleştirmiş değil. Özel temsilci Steve Witkoff’un son açıklamalarında sadece Suudi-İsrail normalleşmesi potansiyelinden defalarca bahsetmesine rağmen bu tartışmayla ilgili sadece Gazze ile ilgili düzenlemelerden söz etmesi ve Batı Şeria’yı anmaması dikkat çekti. Bu sadece rastgele bir ihmal mi yoksa Beyaz Saray’ın politikasının bir göstergesi mi? İsrail’in vereceği tek taviz Gazze’yle ilgiliyse Riyad’ın normalleşme konusunda ilerleme kaydedeceği şüpheli; Batı Şeria’yla ilgili bazı tavizlerin de anlaşmanın bir parçası olması gerekecek.

Lübnan’da yol haritası

Lübnan’da ABD aracılığıyla sağlanan ateşkes, Gazze’ye kıyasla daha iyi korunuyor ancak o da sallantıda. İsrail’in Lübnan içindeki bazı bölgelerde hâlâ askeri varlık bulundurması ve istediği zaman saldırı düzenlemesi Hizbullah’ın söylemlerini güçlendiriyor. Geçen hafta, İsrail’in ateşkesten sonra ilk kez Beyrut’u hedef alması gibi gelişmeler, kırılgan barışın tamamen çökebileceğini gösteriyor. Yine de Hizbullah’ın Litani Nehri’nin güneyinden çekilmesi, İsrail’in saldırılarının azalmış olması ve 1 milyondan fazla Lübnanlının evlerine dönmesi olumlu gelişmeler. İsraillilerin İsrail’in kuzeyindeki evlerine dönüşü ise çok daha sınırlı.

Lübnan’la açısından zorluk, ateşkes anlaşmasının, Hizbullah ve diğer tüm devlet dışı silahlı grupların tamamen silahsızlandırılmasını talep eden daha geniş Birleşmiş Milletler kararlarıyla bağlantılı hâle getirilmesini sağlamak. Hizbullah, Litani Nehri’nin güneyinden çekilmeyi kabul etmiş olsa da nehrin kuzeyindeki silahlarını Lübnan devletine teslim etmeyi şu ana kadar kabul etmedi. Bu çıkmaz, Lübnan’da ciddi iç siyasi ve güvenlik sorunlarına yol açabilir ya da İsrail’in Hizbullah’a karşı tam kapsamlı bir savaşı yeniden başlatmasına neden olabilir ya da her ikisi birden gerçekleşebilir.

Yemen: Eski defterler açılıyor

Trump yönetimi Yemen’de de Biden döneminin yöntemlerine benzer şekilde, doğrudan askeri saldırılarla Husilerin Kızıldeniz’deki saldırılarını durdurmayı hedefliyor. Daha önce olduğu gibi, saldırılar Husilerin kapasitesini azaltabilir; ancak en azından şu ana kadar ne Husilerin Kızıldeniz’deki saldırıları ne de İsrail’e yönelik füze atışlarını caydırabildi.

İran’la anlaşma

Hem Biden hem de Trump yönetimlerinin doğru bir şekilde tespit ettiği gibi, İran, ABD’nin bölgede karşı karşıya olduğu birçok çatışmanın kilit aktörü. Nitekim Başkan Trump da İran’a karşı cesur adımlar attı, “görülmemiş şiddette bombalama” tehdidini içeren “maksimum baskı” kampanyasını yeniden başlattı, aynı zamanda İran’ın dini liderine bir mektup göndererek müzakere ve barışçıl çözüm çağrısı yaptı. Trump açıkça dönüştürücü bir anlaşmaya hazır; ancak İran’ın dini liderinin buna hazır olup olmadığı belirsiz. Nitekim İran, hafta sonu doğrudan görüşmeleri reddettiğini, ancak dolaylı müzakerelere açık olduğunu duyurdu.

Bir yandan İran’ın yoğun baskı altında olduğu söylenebilir: Suriye’deki varlığını büyük ölçüde kaybetti, Hizbullah zayıfladı, Husi müttefikleri saldırı altında ve Hamas büyük darbe aldı. Ayrıca İran’ın ekonomisi kırılgan ve giderek artan bir baskı altında ve İran’ın kendisi de doğrudan saldırıya açık durumda.

Ancak İranlı radikaller olaylara farklı bir açıdan bakıyor olabilir. İsrail’le -ve onların değerlendirmesine göre ABD’yle de- 18 ay süren savaşın ardından İran liderliğindeki Direniş Ekseni hırpalanmış olsa da ayakta kalmayı başardı. Hamas bile aylardır süren doğrudan İsrail saldırılarına rağmen yok olmuş değil; tıpkı Hizbullah, Husiler ve Irak Haşdi Şabi’si gibi. İran şu ana kadar Suriye’de tam bir kayıp yaşadı ama orada bile talihini tersine çevirmenin yollarını arıyor. Tahran, Şam’daki yeni yönetimin Suriye’ye birlik ve istikrar getirmedeki başarısızlığına güveniyor ve buna yatırım yapıyor; ülkedeki bölünmüşlüğün devam etmesinin ya da artmasının İran’a dönüş yolu açacağını düşünüyor. Mart ayı ortalarında Suriye kıyılarında yaşananlar İranlıların pek de yanılmadıklarını gösteriyor. İran ve İsrail’in, Suriye devletinin başarısızlığına katkı sunduğu ve bundan çıkar sağladığı yönündeki işaretler ise özellikle kaygı verici.

Son 18 aya bakıldığında, Orta Doğu’nun iki başlıca rakibi olan İsrail ve İran’ın güvenlik bilançosu net bir sonuca ulaşmayı zorlaştırıyor. Evet, İran şu anda İsrail ve ABD saldırılarına açık durumda. Ancak 7 Ekim 2023’te, İsrail modern tarihinde tek bir günde en fazla can kaybını yaşadı ve o günden bu yana savaş halinde. Buna karşılık, İran görece daha az zarar gördü ve daha az yıprandı. Geçen yıl nisan ve ekim aylarında hava savunma sistemlerine yapılan birkaç nokta saldırısı, bir füze yakıtı tesisi ile bir nükleer araştırma tesisinin imha edilmesi gibi ciddi darbeler almış olsa da İran’ın ve halkının yaşadığı travma, İsrail’in son 18 ayda yaşadığı sürekli sıkıntı ve krizle kıyaslanamayacak düzeydedir.

İran’ın vekil güçlerine saldırıların ters etkisi

İran’ın füze kapasitesinin azaltılması ve özellikle Hizbullah gibi milis müttefiklerinin zayıflatılması, İran’ın İsrail’e karşı caydırıcılığını neredeyse ortadan kaldırmış olsa da İsrail’in (ve bazı durumlarda ABD’nin) bu vekil güçlerle sürdürdüğü savaşlar, aslında Tahran’ın “Direniş Ekseni”ne olan bağlılığını pekiştiriyor. Her milis müttefike yapılan saldırı, İran’ın doğrudan hedef alınmak yerine düşmanlarının kaynak ve enerjisini başka hedeflere yöneltmesini sağlıyor. Bu durum, İran’ın vekil güçleri tampon bölgeler ve “savunma hattı” gibi konumlandırma stratejisini doğruluyor. İran ne kadar çok sayıda düşmanını vekil güçleriyle meşgul edebilirse, kendisini çatışmanın dışında tutma şansını o kadar artırıyor.

Gerçek müzakere mi, oyalama taktikleri mi?

Elbette Trump, bu stratejiyi boşa çıkarmak için İran’ı doğrudan askeri saldırılarla tehdit ederek büyük tavizler eşliğinde müzakere masasına çekmeye çalışıyor. Ancak Tahran da biliyor ki doğrudan İsrail ya da Amerikan saldırılarına karşı etkili bir askeri savunması olmasa da Körfez’deki petrol ve doğal gaz üretimini ve nakliyesini vurabilir ki Trump bu tür saldırıların küresel enerji ve ekonomik krizi tetiklemesinden kesinlikle kaçınmak istiyor. Deyim yerindeyse her iki taraf da birbirini köşeye sıkıştırmış durumda.

İran’daki radikallerin alışık oldukları “sığınak siyasetini” sürdürerek zaman kazanmaya çalıştığı anlaşılıyor, artık yanında Rusya ve Çin gibi müttefikler de var. Hem Trump hem de İsrail Başbakanı Netanyahu’nun görev sürelerini atlatmayı ve doğrudan savaştan kaçınarak uzun vadeli bir strateji izlemeyi hedefliyorlar. Şu an yalnızca ekonomik yaptırımlar ve vekil güçlerine saldırılarla karşı karşıyalar. Dolayısıyla, büyük tavizler vermek zorunda hissetmiyorlar. Müzakere sürecine girmeleri teşvik edilebilir, fakat verecekleri tavizler büyük olasılıkla 2015’teki nükleer anlaşmada kabul ettikleri düzeyi çok aşmayacaktır. Ayrıca, önceki anlaşmadan çekilen Trump’a güvenleri düşük. Ancak eğer durum hızla İran’a yönelik büyük çaplı saldırılara evrilirse, bu denge değişebilir.

Körfez ülkelerinin ekonomik ağırlığı

Çatışmaların ötesinde Trump yönetiminin Orta Doğu vizyonunun merkezinde Suudi Arabistan ve KİK ülkeleriyle ekonomik ve teknolojik işbirliği yer alıyor. Suudi Krallığı ve KİK’in diğer üyeleriyle kaydedilen muazzam ilerlemeyi anlatan ABD temsilcisi Steve Witkoff, bu gelişmelerin bölgede İsrail-Arap normalleşmesini hızlandırarak, Orta Doğu’yu ABD için “Avrupa’dan daha önemli” hale getirebileceğini savundu.

Sonuç

Trump yönetimi, göreve geldiği günden bu yana geçen iki ayda Orta Doğu’daki kronik krizleri çözmede henüz devrim niteliğinde bir ilerleme sağlayamadı. Ancak henüz yolun çok başındayız.

İki büyük soru hâlâ yanıt bekliyor: Gazze ve Batı Şeria’da “ertesi gün” için ABD’nin planı nedir ve bu plan Suudi Arabistan’ı İsrail’le normalleşmeye ikna edecek mi? Eğer bu sorunun yanıtı olumlu olursa, bölgede Filistin halkı için kabul edilebilir düzenlemeler ve Suudi Arabistan’ın öncülüğünde diğer Arap ve Müslüman ülkelerin de İsrail’le ilişkileri normalleştirmesiyle tarihî bir dönüşüm yaşanabilir.

İkincisi, Trump yönetimi İran’la nasıl dönüştürücü bir anlaşmaya varacak? Böyle bir anlaşma da Orta Doğu açısından derin ve olumlu sonuçlar doğuracaktır. Ancak mevcut durum göz önüne alındığında, daha olası senaryo; ne büyük bir savaş ne de büyük bir diplomatik kırılma yaşanması.

Trump, kendisini “en iyi anlaşma yapan lider” olarak görüyor. Arap-İsrail çatışmasını çözme ve ABD-İran düşmanlığını sona erdirecek bir anlaşma sağlama hedeflerini öncelik haline getirmekte haklı. Her iki anlaşmanın da zamanı çoktan geldi. Şimdiye kadar zorlu geçti; ancak önümüzdeki aylarda bu hedeflere ulaşmak için hâlâ yeterince zaman var.

Okumaya Devam Et

ORTADOĞU

İsrail’den Türkiye’ye “bombalı” mesaj

Yayınlanma

İsrail, Suriye’de Türkiye’nin askeri üs kuracağı iddia edilen T4 Hava Üssü’nü bombaladı. İsrailli bir yetkili, “Bu saldırı Türkiye’ye ‘Suriye’de askeri üs kurmayın’ mesajı taşıyor” dedi.

Suriye resmi haber ajansı SANA’nın haberine göre, İsrail uçakları dün akşam saatlerinde Hama Havalimanı ve çevresindeki noktalara 14’ten fazla hava saldırısının yanı sıra Humus iline bağlı T4 Askeri Hava Üssü ve başkent Şam’daki bir askeri altyapıya hava saldırıları, Dera ilinin batısına ise havan ve topçu saldırıları düzenledi.

İsrail ordusundan yapılan açıklamada, Suriye’de bir dizi hava saldırısı yapıldığı doğrulandı. Açıklamada, İsrail savaş uçaklarının, Hama Askeri Havaalanı ve Suriye’nin Humus iline bağlı T4 Askeri Havaalanının yanı sıra başkent Şam bölgesindeki askeri altyapıyı hedef aldığı belirtildi. Ayrıca açıklamada Şam’ın Barzeh mahallesindeki bilimsel araştırma binasının hedef aldığını da doğruladı.

İsrailli bir yetkili The Jerusalem Post ‘a yaptığı açıklamada, Suriye’deki son hava saldırılarının “Türkiye’ye bir mesaj iletmek” için yapıldığını söyledi. Yetkili, “Suriye’de askeri üs kurmayın ve ülke semalarındaki İsrail faaliyetlerine müdahale etmeyin” mesajının verildiğini belirtti.

Middle East Eye’ın (MEE) konu hakkında bilgi sahibi kaynaklara dayandırdığı haberinde, Türkiye’nin T4 Hava Üssü’ne Türk yapımı Hisar tipi hava savunma sistemleri ile gelişmiş gözetleme ve vuruş kabiliyetine sahip insansız hava araçlarının konuşlandıracağı iddia edildi.

Ankara’nın İsrail’in vurduğu Palmira antik kenti yakınındaki T4 Askeri Hava Üssü’nü kontrolüne almaya hazırlandığı iddia edilmişti.

Katar merkezli Middle East Eye’ın (MEE) Türkiye’den askeri kaynaklara dayandırdığı habere göre Ankara, söz konusu üssü savaş uçakları, insansız hava araçları ve füzelere karşı kısa, orta ve uzun menzilli kabiliyetlere sahip karmaşık savunma sistemiyle donatmayı planlıyor.

Türkiye’nin ayrıca üsse Hisar tipi hava savunma sistemlerinin yanı sıra S-400 hava savunma sistemlerini yerleştireceği de iddia ediliyor. Ancak S-400’lerin konuşlandırılması için Rusya’nın onayı gerekiyor.

Haberde üssün “Türkiye’ye Suriye’de daha fazla hava kontrolü sağlayacak ve IŞİD’e karşı yoğunlaştırılmış operasyonlar için başlangıç noktası olacağı” belirtiliyor. Haberde ayrıca “Türkiye’nin SİHA ve hava savunma sistemlerinin varlığı, İsrail’i bölgede hava saldırıları düzenlemekten caydıracak” deniliyor.

İsrail ordusu, 21-22 Mart tarihlerinde de T4 ve yakınlardaki Palmira üslerini hedef almıştı ve hava saldırıları üsteki pistler, hangarlar ve kontrol binaları dahil olmak üzere altyapıya zarar vermişti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English