Dünya Basını
Sovyet Ukrayna’nın krizi

Çevirmenin notu: Ukrayna’da devam eden savaşın, 2014 Maydan protestolarına ve müteakip darbeyi hesaba katmadan değerlendirilmesi en hafif tabirle eksik olur. Nitekim savaşın işaret fişeği de oydu; savaş, esasen, şimdiye dek sayısız kez tekrar edildiği üzere Şubat 2022’den çok önce başlamıştı. Darbeyle devrilen Viktor Yanukoviç’i hatırlamak faydalı olabilir. Rusya daha iyi bir anlaşma önerdi ve Yanukoviç AB’nin önerdiği ortaklık anlaşmasının kendisini Rusya ile olan geleneksel ilişkilerinin devamından çok daha yoksullaştıracağı kanaatine vardı. Ve bu noktada protestolar başladı. Darbe, Victoria Nuland tarafından belirlenen yetkilileri göreve getiren ABD tarafından desteklendi ve Ukraynalılar bir şekilde AB’ye katılmanın kendilerini refaha kavuşturacağını umdular. Avrupa’nın inandığı efsane de buydu; eğer sadece ABD’nin tavsiyelerini dinlerlerse, ABD kadar çok tüketim malına sahip olacakları ve refaha kavuşacaklarına inandılar. Ve bunların tamamı yalandan ibaretti.
Sovyet Ukrayna’nın krizi: Maydan Devrimi halkımı özgürleştirmedi
Volodimir İşçenko
24 Şubat 2024
Volodimir İşçenko, 24 Şubat 2022’de “Bu savaş nasıl biterse bitsin, artık bir vatanım olmayacak,” diye düşünüyordu. Tabuları yıkan sosyolog, yeni kitabı Towards The Abyss’in (Uçuruma Doğru) önsözünde, Sovyet Ukraynalı kimliğini Ukrayna’nın Rusça konuşanlarından veya güneydoğu bölgelerindeki toplumdan farklı olarak özetliyor. Bu insanlar etnik köken yerine toplumsal devrim, sınıf ve modernleşme güçleri tarafından şekillendirilmişti. İşçenko, Sovyet sonrası on yıllara baktığında, Sovyet Ukraynalılarının siyasi parçalanmışlığının ve Ukrayna siyasetinde siyasi olarak daha güçlü olan “Batı” (“Avrupa yanlısı”) kampının aksine “Doğu” (hatalı bir şekilde “Rusya yanlısı” olarak adlandırılan) kampının kırılganlığının, devam eden savaşın hafife alınan sebeplerinden biri olduğunu savunuyor.
Aşağıda, aile anıları ve ulusal tarihin bir karışımı olan önsözün ikinci yarısını yeniden yayımlıyoruz:
***
Ukrayna milliyetçi entelijansiyası, 30 yılı aşkın bir süre boyunca son derece özel bir modernite projesi geliştirdi. Bu projenin iki ana bileşeni Sovyet modernleşmesinin reddi ve Ukrayna ulusal kimliğinin Rusya karşıtı bir şekilde ifade edilmesiydi. Bu aydınlar bir yandan Ukraynalı olan her şeyle (kendi özel ifadeleriyle) modern olan her şey arasında bir eşdeğerlik kurmaya çalışırken, diğer yandan da geri kalmış olan her şeyi Sovyet ve Rus olan her şeyle ilişkilendirebileceklerini sanıyorlardı.
Esasında, Sovyet enternasyonalist projesinin perdesi arkasında var olduğundan korktukları, Ukraynalıları geri kalmışlıkla özdeşleştiren sembolik hiyerarşiyi yıkmaya çalıştılar. “Ukraynalı” genç, metropollü, kozmopolit, İngilizce bilen, şık, mobil, liberal, iyi eğitimli, başarılı olarak görülmeliydi. “Sovyet” ve “Rus” ise yaşlı, muhafazakâr, taşralı, sabit fikirli, ölmekte olan sanayilere bağlı, kötü ya da yetersiz eğitimli, zevksiz, kaybeden olmalıydı.
Bu kutuplaşma mutlak bir homojenlik gerektirmiyordu. Ne de olsa modernlik aynı zamanda özgür ve rasyonel tartışmayla alakalıydı. Ukrayna modernitesinin gerçekleşmesi için “Ukraynalı feministler”, “Ukraynalı liberaller”, “Ukraynalı solcular” —ve aynı zamanda Ukraynalı sağcılar— lazımdı. Elbette İkinci Dünya Savaşı’nın milliyetçi suçları (Sovyetlerin daha kötü olduğuna dair mecburi feragatname ile birlikte) tartışılmalı. Elbette bugün sağcı şiddetten (bunun Putin’in işine yaradığına dair mecburi feragatnamelerle birlikte) endişe duyulmalı. Ve bu böyle uzar gider. Fakat bu tartışmaların yalnızca “aydınlanmış” vicdanı yatıştırmakla kalmayıp siyasi açıdan gerçekten önemli olabileceği kritik zamanlarda, tüm kırmızı çizgiler katı bir şekilde uygulandı ve hizaya gelmeniz gerekiyordu. Yoksa başımız belaya girerdi.
Bu insanlara çok benziyordum. Biyografilerimizde o kadar çok ortak nokta vardı ki. Aynı üniversitelerden, aynı burslardan, aynı programlardan, aynı sivil toplum kuruluşlarından, aynı konferanslardan geçtik. Aynı dilleri konuşuyorduk. Ama ben onların aksi düşünmeye başlamıştım. Akran grubum buna sık sık nefretle tepki veriyordu. Milliyetçi entelektüellerin beni yerden yere vurduğu bir yazıda, “Ukrayna ulus inşası projesi” için bir tehlike olarak tasvir edilmiştim. Bunun nedeni yazdıklarım değildi; genelde esaslı bir tartışmaya girmiyorlardı. Ve ne yazarsam yazayım, basında ve siyasette o kadar güçlü odaklar vardı ki, oluşturduğum akla gelebilecek herhangi bir “tehdit” önemsizdi. Hayır, milliyetçi davayı tehdit eden şey kesinlikle benim yaptıklarım değil, bence yalnızca benim gibi insanların varlığıydı. Forumlarda milliyetçi liberallere sosyal eşitler olarak meydan okuyabiliyorduk. Onların tekeli açısından istenmeyen birer baş belasıydık. Hayali bir cemaatin hainleri değil, var olan gerçek bir sosyal zümrenin hainleriydik. Sınıf hainleriydik, vatan hainleri değil.
İşte gerçek nefret buydu. Ukraynalıydık ve moderndik ama onlar gibi değildik. Sovyet Ukraynalıları, periferileşen bir ülkede komprador entelektüeller olabilirlerdi ama bu rolü reddettiler. Onların kolektif suçlamalarına direndik. Bu yüzden rasyonel bir angajman yoktu, sadece inkâr, sükûnet, reddetme, iptal vardı. Biri Rusya emperyalizmine karşı binlerce kelime yazabilir ve yine de “imparatorluğun ozanı” olarak nitelendirilebilirdi. Biri kelimenin tam anlamıyla “Putin’den nefret ediyorum,” diyebilir ve yine de Rusya propagandası yapmakla suçlanabilirdi. Entelektüellerimiz entelektüel olarak değerlendirilmiyordu. Akademisyenliğimiz akademisyenlik değil, “siyasi aktivizm” idi. Bize karşı uygulanan siyasi baskı, siyasi baskı değildi, zira tehdit ve şiddetin hiçbir zaman gerçekleşmediği iddia ediliyordu. Yani var olmamıza izin verilmedi, zira var olsaydık, Ukrayna’da modernlik ve geri kalmışlığın spesifik eklemlenmesi artık işe yaramayacaktı. Ne yaparsak yapalım, öylece var olamazdık.
Bizler alternatif bir Ukrayna modernitesinin gelişememiş embriyolarıydık; bu, Sovyet Ukraynalıları açısından “organik” bir temsil inşa edebilecek bir temsil, milliyetçi entelektüellere göre olmaları “gereken” şey için değil, oldukları şey için; yani onlar gibi olmak ya da tamamen (en azından Ukrayna’nın kamusal alanından) yok olmaktır. Ukrayna açısından küresel olarak da daha cazip olabilecek ve gelecekteki eğilimlerle ya da en azından dünya çapında giderek daha fazla gencin kendi gelecekleri olarak tercih edecekleri şeylerle uyumlu bir alternatif sunabiliriz.
Neden bu şekilde sonuçlanmadı? Pek çok insan Sovyet sonrası çatışmaları geçmişteki imparatorlukların çöküşüyle mukayese etti, yeni tartışmalı sınırlar çizildi, imparatorluk çoğunluğunun bir parçası olan etnik gruplar yeni devletlerde azınlık haline geldi, eskiden ezilen azınlıklar olan gruplara intikam fırsatları verildi. Bu mukayeseler genelde çok farklı bir bakış açısı sağlayan sosyal zümre ve devrimci dinamikleri görmezden gelmektedir.
Örneğin, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra büyük Avrupa imparatorluklarının çöküşünü izleyen siyasi krizler ve çatışmalar, çok uluslu Sovyetler Birliği’nin çöküşünü izleyenlerden temelde farklıydı. Sovyet sonrası kriz, eski bir rejimin değil, toplumsal bir devrimin son kriziydi. Bir asır öncesinin yeni milliyetçilikleri de-modernleşme bağlamında değil, modernleşme bağlamında filizlendi. Yirmili ve otuzlu yıllar, örgütlü devrimci işçilerin kendilerinden daha az kararlı ve örgütlü olmayan faşist karşı devrimcilere karşı savaştığı yoğun bir siyasallaşma dönemiydi. Buna karşın Sovyet sonrası yıllar, yalnızca kısa süreli Maydan seferberliklerinin rahatsız ettiği bir atomizasyon, genel bir ilgisizlik dönemiydi. Özetle, Birinci Dünya Savaşı sonrası kriz toplumsal odakların güçlendiği bir çıkmazken, Sovyet sonrası kriz karşılıklı zayıflığın çıkmazıydı.
Yukarıda da belirtildiği üzere, Sovyet sonrası Ukrayna’daki Batı yanlısı entelektüel ve sivil elitler, Sovyet modernleşmesiyle kıyaslanabilecek hiçbir şey sunamadılar. Ukraynalıların çoğunluğu onların küresel orta sınıfa katılabileceklerine dair şüpheli vaatlerine kanmadı. Fakat Rus elitlerinin teklifi daha da az cazibeliydi. Yumuşak güç konusundaki zayıflıklarını genelde zora başvurarak telafi ettiler. Ancak artan baskıya başvurduklarında bile derin zayıflıklarını ortaya çıkardılar.
Ukraynalı çoğunluğun Rusya’dan koptuğu ve her seferinde Rusya’nın yörüngesinden daha da uzaklaştığı üç kritik dönem yaşandı. Bunların her biri Rus eliti tarafından başlatılan askeri baskının başarısızlığı ya da orta yol disiplini ile ilgiliydi. Ukraynalılar, Ağustos 1991’de Moskova’daki başarısız darbeye, Sovyetler Birliği’ni koruma yönünde oy kullandıktan sadece sekiz ay sonra bağımsızlık yönünde oy kullanarak karşılık verdi. Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesi ve 2014’te Donbass’ta savaşın başlamasıyla birlikte, Rusya’nın öncülük ettiği yeniden entegrasyon projelerine destek Ukrayna’da küçük bir azınlıkla sınırlı kaldı. 2022’deki topyekûn işgal, Ukrayna tarihindeki en güçlü Rusya karşıtı konsolidasyonu tetikledi.
Rusya’nın baskılarına karşı verilen bu büyük tepkiler tamamen olumsuz nitelikteydi, Batı’ya ya da Ukrayna etnik milliyetçiliğine destekten ziyade Rusya’nın yaptıklarının reddedilmesiydi. Ancak, bu olumsuz şokları kendi ajandasının olumlu içeriğini ilerletmek için fırsat olarak değerlendirebilen “Batı” kampı oldu. Bunun nedeni “Batı” ile “Doğu” kampları arasındaki derin sınıfsal ve siyasi asimetrilerdi. “Doğu” kampının siyasi kapitalistleri kendi sivil toplumlarını geliştirmediler ve Sovyet Ukraynalılar aşağıdan organik temsillerini inşa edemeyecek kadar atomize kaldılar. Onların pleb “Maydan karşıtlığı”, karşılık verdikleri Maydan protestolarıyla asla boy ölçüşemezdi. Vladimir Zelenskiy’in 2019’da Pyotr Poroşenko’ya karşı ezici bir zafer kazanması —görevdeki şahsın saldırgan bir milliyetçi programla seçime girmesinin ardından— son bir umut yarattıysa da bu umut 2022 işgaliyle yok oldu.
Sovyet Ukrayna’sından “organik” olarak doğacak çoğulcu bir ulus inşası projesinin geliştirilmesi ve savunulmasındaki başarısızlığın bir sonucu olarak, Ukraynalı burjuva sivil toplumunun “Batılı” ulus inşası projeleri ile Putin’in “tek ve aynı halk” nostrumu arasında sıkışan Ukraynalıların büyük bir toplamı şimdi asimilasyon politikalarının nesnesi haline geliyor. Putin, 2021’deki meşhur Rusların ve Ukraynalıların Tarihsel Birliği Üzerine başlıklı makalesinde Ukraynalı-Rusyalı ayrımını, siyasi bir birim olarak aynı “halk” içinde bölgesel-kültürel çeşitliliğin bir farklılığı olarak ifade etmişti. Fakat özünde kentleşmiş ve çoğunlukla Rusça konuşan güneydoğu Ukrayna nüfusu ile Ruslar arasında kültürel bir farklılıktan ziyade siyasi bir farklılık söz konusu.
SSCB genelinde büyük ölçüde homojen olan mutfağı, edebiyat ve sinemadan tipik referansları ve esprileri, ritüelleri ve bayramlarıyla geç Sovyet döneminin kent kültürü, onlar için Ukrayna ve Rusya köylerinin modernleşme öncesi etnik geleneklerinden çok daha önemli. Daha önce Rusça konuşan Ukraynalıların bir kısmı işgale tepki olarak Ukraynacaya geçtiyse de bu onlar açısından etnik kimliklerinin belirlediği değil, bariz biçimde siyasi bir tercihti. “Batılı” kampın sözcülerinden farklı bir ulus vizyonuna sahip olsalar bile insanlar kendilerini Ukrayna’nın muhayyel ulusal toplamına daha çok, Putin’inkine ise daha az bağlı hissediyor. 2016 yılında Ukraynalıların sadece yüzde 26’sı Ukraynalıların ve Rusların “tek ve aynı halk” olduğu ifadesine katılırken yüzde 51’i Ukraynalıların ve Rusların farklı ama “kardeş halklar” olduğu ifadesine katılmıştır.[1] Her iki rakamın da 2022’den sonra dramatik bir şekilde düşmüş olması muhtemel.
“Batılı” kamp için, bazı Ukraynalıların Ruslardan zayıf kültürel farklılıkları her zaman siyasi bir tehdit olmuştur. Bu durum sadece Rus yayılmacılığının meşrulaştırılması olarak değil, aynı zamanda elitist yapay modernleşme projelerine yönelik bir tehdit olarak da görülmüştür. Rus füzeleri Ukrayna topraklarını vurduktan ve Rus birlikleri sınırı geçtikten sonra milliyetçi liberal entelektüeller bunun yalnızca bir tehdit değil, “bıçak çözümleri” —tüm ülkenin daha önce imkansız olan bir ölçekte kendi imajlarına ve benzerliklerine göre radikal, tavizsiz dönüşümü— için de bir fırsat olduğunu anladılar; savaş hoşnutsuzluk seslerini susturmaya yardımcı oluyor.[2] “Dekolonizasyonun” özü, güçlü bir kamu sektörüne sahip daha güçlü bir egemen devlet inşa etmek değildi, bu, onların önemli ortağı olan ulusötesi sermaye ile çelişecek bir şeydi.
Daha ziyade, Rusça kitapların kütüphanelerden kaldırılması, Odessa gibi ağırlıklı olarak Rusça konuşulan kentlerde bile okullarda Rusça öğretiminin yasaklanması ve hatta bilim ve eğitimde Rusça ve Rusça kaynaklara atıf yapılmasının yasaklanmasına dönük gülünç derecede gerici teşebbüs (Ukrayna parlamentosunda ilk oylamada geçmişti) dahil olmak üzere, Rusya veya Sovyetler Birliği ile ilgili her şeyin Ukrayna kamusal alanından yok edilmesiydi. Bunlara on yıllardır “Doğu” kampını temsil eden Sosyalist ve Komünist partiler gibi Ukrayna’nın en eski partileri de dahil siyasi partilerin yasaklanmasını ve işgale sempati duymadıklarını ifade etseler bile “Rusya yanlısı” olarak yaftalanan popüler muhalif medya ve blog yazarlarına yönelik baskıları da ekleyin. İronik bir şekilde sonuç, devrim öncesi Rus İmparatorluğundaki Ukraynalıların durumuna benziyor; birey olarak ayrımcılığa uğramaktan çok, hainlik olarak görülecek ve bastırılacak farklı bir kolektif kimliği ifade etmeleri yasaklandı.
Ukrayna’da artık Sovyet olamayız. Rusya’da da Ukraynalı olabilirmişiz gibi görünmüyor. Sovyet Ukraynalıları sosyal bir devrimin ürünüydü; yozlaşma onları siyasi bir topluluk olarak yok etti. İlk olarak, geç Sovyet ve Sovyet sonrası liderlik yozlaştı, kendine hizmet eden bir elitten başka bir şey olarak görülmemeye başladı. Atomize olmuş kitleler, başarılı olduklarında sadece altta yatan krizi yeniden üreten ve yoğunlaştıran sık ama kötü örgütlenmiş ve şekilsiz protestolarla karşılık verdi. Toplumsal devrimlerin aksine, Maydan’lar halk sınıfları lehine radikal dönüşümler getirmedi, tipik olarak sadece toplumsal eşitsizliği artırdı. Hatta Maydan devrimleri daha güçlü bir devlet inşa etmedi, yalnızca var olanı istikrarsızlaştırarak yerli ve ulusötesi elit rakiplerin kendi çıkarlarını ve ajandalarını ilerletme fırsatını yakalamalarına olanak sağladı. Sovyet sonrası elitler buna sadece daha fazla baskı ile karşılık verdi ve bu da sonunda savaşa dönüştü (Belarus’taki 2020 ayaklanmasının başarılı bir şekilde bastırılmasının nasıl sonuçlandığına bakın). Bu durum, kalkınmacı milliyetçi ideolojilerin değil, gerici neo-kabileci kimliklerin gelişmesine zemin hazırladı. Bu dinamiğe karşı koyacak güçlü bir aşağıdan güç yoktu. Artan hegemonya krizi süreçleri evrensel ama bunların Sovyet sonrası bölgedeki tezahürleri oldukça benzersiz bir büyüklükte.
Siyasi topluluğun ayrışması, bu kriz eğilimlerinin nihai son noktası. Cephe hatları ve sınırlarla; bazıları gönüllü, bazıları zorla harekete geçirilen, bazıları işbirliği yapan, bazıları yurt dışına kaçan, bazıları memleketlerinde normal bir yaşam sürdürmeye ve çalışmaya çalışan, bazıları sadece hayatta kalmaya çalışan, savaş konusunda farklı pozisyonlar alan (Donetsk veya Sivastopol’dan konuşan “Ukraynalı seslerin” ne düşündüğü kimin umurunda?), siyasi ve kamusal temsilcilerimizden yoksun, sınırlı ifade alanı, kopmuş bağlar ve bastırılmış tartışmalarla bölündü. Şimdi hepimiz için ortak bir isim, iddia edilen bir kimlik var mı? Hiç var olmamışız gibi, en fazla Ukrayna ulus inşasının ana hattından çıkmaz bir sokakmışız gibi davranmak kolay. Ancak Ukrayna’da yeni bir modernleşme döngüsü olmadan Sovyet Ukraynalıların tam anlamıyla asimile olamayacağından emin olabiliriz. Ortak kimliğimizi, çıkarlarımızı ve Ukrayna ile ilgili kolektif eylemlerimizi ve sonunda varacağımız devletleri tanımlamak için gereken siyasi iletişim yeniden başlayabilir.
Bolşevikler tarafından bir asır önce başlatılan devrimci proje, artık bir zamanlar kök saldığı etnik gruplara gömülü değil. Çağdaş sol için bu, ilerleme, rasyonalite ve evrensel kurtuluş projesinden kopuş değil, çabalarımızın daha etkili bir şekilde uygulanabileceği siyasi (ve belki de artık ulusal olmayan) bir topluluk arayışı anlamına gelmeli. Herhangi bir yeni toplumsal devrim, Bolşeviklerin 1789 Fransız Devrimi’nden öğrendikleri kadarını —onun sınırlarını anlamayı ve (bazen haksız) hatalarını kabul etmeyi ama aynı zamanda başarılarını kaydetmeyi ve üzerine inşa etmeyi— Sovyetlerden de öğrenecektir.
Ukrayna yeniden sosyal devrimci bir hareketin çekirdek parçası olabilir mi? Ülkenin siyasetinin, toplumunun ve ideolojisinin etnik milliyetçi ve anti-komünist yeniden biçimlendirilmesinin boyutu, öngörülebilir gelecekte buna dair bir umut bırakmayabilir. Fakat İkinci Dünya Savaşı’nın hafızasının zaman içinde ne kadar dramatik bir şekilde değiştiğini düşünün. Ukrayna’nın tüm sivil nüfusunun altıda biri ile dörtte biri arasında bir kısmını katleden Doğu cephesindeki Nazi imha ve köleleştirme savaşından sonra, 1945’te hayatta kalanların torunlarının, Kızıl Ordu’da Alman tanklarına karşı savaştıkları aynı savaş alanlarında Ruslara karşı Alman tanklarıyla savaşacaklarını ve bunu kahraman atalarının kalan anıtlarını yıkarken yapacaklarını kim hayal edebilirdi? Bunun Ukrayna tarihinin son ironik cilvesi olması pek mümkün değil.
[1] “Konsolidatsiya ukrainskoho suspilstva: şlyakhıy, vıklıkiy, perspektivıy” (Ukrayna toplumunun konsolidasyonu: Yollar, zorluklar, beklentiler), Razumkov Centre, 2016, s. 71.
[2] S. Rudenko, ‘Spetsoperatsiya “Derusifikatsiya.” Interviyu z holovnım redaktorom Istoriçna pravda Vahtanhom Kipiyani’ (Özel operasyon ‘Ruslardan Arındırma’: Istoriçna pravda Genel Yayın Yönetmeni Vahtang Kipiyani ile mülakat), Ukrayinska Pravda, 25 Nisan 2022.
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika7 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4










