Avrupa
Türkiye’nin enerjide ‘hub’ rüyası ve Rusya’nın teklifi

Pandemi, savaş, jeopolitik rekabet ve siyasi tercihler mevcut kaynakların etkin kullanılamaması sonucunu doğurdu ve gaz krizini yarattı. Kuzey Akım 1 ve Kuzey Akım 2’nin sabotajla devreden çıkmasının da etkisiyle Türkiye’nin enerji piyasasında daha etkin bir rol oynayabileceği fikri tartışılıyor. Yaptırımlar nedeniyle Avrupa pazarına girişi kısıtlanan Rus doğal gazının Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması konunun sadece bir boyutu.
Daha geniş anlamda Rusya – Ukrayna savaşıyla birlikte patlak veren enerji krizi Türkiye’nin enerjide küresel bir oyuncu olabilmesi için yeni bir fırsat penceresi açmış olabilir mi? Orta Asya gazı, İran gazı gibi alternatif kaynaklar da eklendiğinde Türkiye’nin Avrupa için enerji damarına dönüşmesi en azından kağıt üzerinde ciddi bir olasılık gibi duruyor. Orta uzun vadede Doğu Akdeniz’deki potansiyel gazın Avrupa’ya taşınabileceği en uygun rotanın Türkiye olması sık sık dile getirilen “coğrafi konumun” avantajları arasında sayılabilir.
Kim ne dedi?
Türkiye’nin uzun süredir dile getirdiği enerjide hub olma konusu Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ekim ayında “Doğrudan Avrupa ile çalışmak çok zor. Çok hızlı bir şekilde Türkiye’de bir gaz merkezi kurabiliriz” demesiyle yeniden gündeme oturdu. Putin’e göre Türkiye’ye kurulacak aktarma merkezi üzerinden Avrupa, Rus gazını almaya istekli olacak.
Silivri’de BOTAŞ’a ait Silivri Doğal Gaz Depolama Tesisinin kapasite artış töreninde konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan da, “Sayın Putin’le önemli görüşmelerimiz oldu. Adımlarımızı attık, atıyoruz. Böylece özellikle Trakya, doğal gazda bir hub haline gelecektir. Bununla ilgili çalışmalarımızı, bölgemizdeki enerji ortaklarımızla birlikte yürütüyoruz,” dedi.

Bu açıklamalarda teknik ayrıntılar yer almıyor. Jeopolitik rekabetin doğrudan bir parçası olan gaz piyasasında Türkiye’nin ana oyuncu olması için koşullar gerçekten göründüğü kadar uygun mu? Uzmanlara göre; ‘Evet…’ Ancak “hub” olmaktan kastın karar vericiler tarafından açıklığa kavuşturulması gerekiyor. Zira gazın Türkiye’den gelip geçtiği “transit ülke” olmakla fiyatın belirlendiği TTF, NBP ya da Henry Hub gibi uluslararası merkezlerden biri olmak bambaşka şeyler.
Konuyu Harici’ye değerlendiren Eski BOTAŞ Genel Müdürü Gökhan Yardım, “Gaz merkezi olabilir Türkiye. Ama mevcut düşüncelerle çok zor. Hukuki alt yapı çok önemli. Batılılar da gelecek Doğulular da gelecek,” diyerek hem potansiyele hem de gördüğü eksiklere işaret ediyor.
Biz ne anladık?
2018 yılında devreye giren Türk Akımı ile Türkiye transit konumunu pekiştirdi. Ancak Rusya Türkiye’nin “merkez” olması için gerekli olan parametreleri bu proje bazında sağlamadı. Merkez olmanın temel faktörlerinde birisi gazın fiyatının Türkiye’de kurulacak pazarda belirlenmesi ve Türkiye’nin gaz üzerinde ticari tasarrufta bulunabilmesi.
“Merkezde ticaret için elektronik platform gelecek aylarda kurulabilir. Avrupalı tüketiciler için doğal gaz fiyatı büyük oranda Türkiye’de belirlenecek. Avrupa’nın kendi merkezlerinde olanlar çılgınca,” diyen Rusya lideri Putin, bu sözleriyle artık Türkiye’yi transit ülke olarak görmediğini ima etmiş olabilir mi?
“Teklifin detaylarını bilmiyorum” diyen Eski BOTAŞ Genel Müdürü Yardım, “Putin’in açıklamasından onların daha önce yaptıkları elektronik satış platformundaki gibi bir sistem düşündüklerini sanıyorum. Rusların gaz alımını yapacakları, firmaları kendilerinin seçecekleri, kendilerinin teklifleri toplayıp ‘sen kazandın şu kadar alıyorsun, ay sonunda ortalama fiyat şu kadar oldu’ diyecekleri bir sistem düşünüyorlar diye anladım,” sözleriyle Moskova’nın kafasındaki olası planı tartışıyor.
“3-5 ayda halledilecek konu değil”
Bir başka boyut da projenin takvimi. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, Trakya’ya gaz merkezi projesinin bir yıl içinde hayata geçirmeyi hedeflediklerini açıkladı. Dönmez, “3-5 ayda halledilecek bir konu değil şüphesiz. Belki kalıcı bir piyasadan önce geçiş döneminde, daha sınırlı sayıda piyasayla başlayabiliriz. O zaman süre biraz daha öne çekilmiş olur” diyerek zamana gerek olduğunu vurguladı.
Dönmez’in “bir yıl” süre öngörmesini yorumlayan Yardım, yaklaşan seçimler ve hükümetin Batı ile Rusya arasında gözettiği dengelerin de bu projede belirleyici olduğu kanaatinde. Ankara’nın “ABD’yi doğrudan karşısına almak istemeyeceği” değerlendirmesinde bulunan Yardım, “Seçimler öncesinde bu iş biraz soğutulacak diye tahmin ediyorum” dedi.
Bu iş nasıl olur?
Türkiye’nin hali hazırda gaz borsası bulunuyor. Adı: Enerji Piyasaları İşletme A.Ş. Kısa adı EPİAŞ. Kurumun sitesinde 18 Mart 2015 tarihinde kurulan EPİAŞ’ın Türkiye’nin “Enerji ticaretinde merkez ülke olma” hedefiyle uyumlu çalıştığı ve küresel düzeyde referans alınan bir enerji borsası olma yolunda olduğu belirtiliyor.
Eski BOTAŞ Genel Müdürü Yardım merkez olacak sistemin işleyişini şöyle açıklıyor:
“EPİAŞ’ta kimin gazını kimin aldığı belli olmuyor. Satan da belli değil alan da belli değil EPİAŞ’taki işlemlerde. Gazlar EPİAŞ’ta işlem görebilmek için millileşiyor. Hem satıcı şirketlerin hem alıcı şirketlerin Türkiye’de şirket kurması ve EPDK’nın mevzuatına uygun lisans almaları gerekiyor.”
Bu aşamadan sonra alıcı ve satıcılar EPİAŞ’ın Sürekli Ticaret Platformu’nda işlem yaparak tıpkı borsada olduğu gibi arz ve talebi oluşturuyorlar. Fiyat da bu mekanizma üzerinden belirleniyor. Alıcı ve satıcı teklifleri teklif sahipleri belli olmadan birbirleriyle karşılaşıyor ve fiyat oluşuyor. EPİAŞ ödemeleri TAKAS Bank vasıtasıyla garanti ediyor.
“Gazprom Avrupa’da durdurduğu elektronik satış platformu işlemlerini Türkiye’de yapmak istiyor. Türkiye’den transit olarak götürmek istiyor” diyen Gökhan Yardım, ‘transit’ ile ‘merkez’ olmak arasındaki farkı şöyle açıklıyor:
“Gazprom kendi satış platformu içerisinde gazı satacak. Alıcılar buradan Türkiye’den transit olarak alacaklar. Türkiye’den transit geçince Türkiye gaz merkezi olmaz. Gazın Türkiye’de satılması lazım. Likiditenin bütün alım satım işlemlerinin Türkiye’de yapılması ve paranın Türkiye’de kalması lazım. Türkiye’nin her türlü altyapısı var. EPİAŞ’ın bütün işlemleri ve kuralları buna uygundur. Gazprom istiyorsa EPİAŞ’tan belirli bir hisse alabilir. Başka Avrupa şirketleri de alabilir. Önemli olan bu işlemlerin EPİAŞ üzerinden yapılmasıdır.”
Avrupa Rus gazını neden Türk borsasından alsın?
Gökhan Yardım, şöyle açıklıyor:
“Avrupa belki ilk başta negatif durabilir ama Türkiye’ye daha çok gaz gelirse, TANAP’tan gelen gazı da burada işlem gördürürsünüz. Amerika’dan LNG’ler gelir burada işlem görür. Piyasa ne kadar büyürse daha çok istekli olur Avrupa. Ama tek Rus oyuncu olursa o zaman istekli olmaz. Türkiye’ye çok oyuncu ve çok gaz gelirse o zaman daha farklı bir resim ortaya çıkar.”
‘Atlantik Konseyi’ analizleri
Aralık ayında Yevgeniya Gaber imzasıyla çıkan Atlantik Konsey analizine göre “Türkiye’nin bölgesel enerji altyapısında büyük bir rol oynama arzusu sadece jeopolitik olarak değil ekonomik ve teknik olarak da elverişli.”
Analizde ayrıca Türkiye’nin gaz depolama kapasitesi ve boru hatlarının kesişim noktasında olmasının avantajları vurgulanıyor. Ancak “Rus gazı bu planın kilit parçası olmaz” görüşü savunuluyor.
Ukraynalı Dış Politika Uzmanı Yevgeniya Gaber’e göre; “Mevcut enerji rotaların ve tedarikçilerin çeşitlendirilmesi, kurumlar aracılığı ile karar alma süreçlerinde bağımsızlık, fiyatın pazarda arz ve talebe göre şekillenmesi, potansiyel partnerlerin projeye katılım konusundaki siyasi iradesi …” bir enerji merkezi kurulabilmesi için temel şartlar.
Yazar, Putin’in Türkiye’yi gaz merkezi yapma projesinin Ankara’nın Rusya’ya fosil yakıtlarda ve stratejik düzlemde bağımlığını artıracağı bunun da Ankara’nın Batı ile karmaşık olan ilişkilerini daha da çıkmaza sokacağı görüşünü ileri sürüyor.
20 Aralık tarihli bir başka Atlantik Konseyi analizinde benzer görüşler tekrarlanıyor. Türkiye’nin gaz merkezi olma hayalinin liberal piyasa düzeni prensipleri benimsemeden geçekleşmeyeceği vurgulanıyor. Eser Özdil imzalı makalede BOTAŞ’ın Türk enerji piyasasında oynadığı merkezi rolün gaz merkezi olma yolunda en önemli engel olduğu iddiası yer alıyor. Yazar göre BOTAŞ’ın merkezi rolü kısıtlanmalı sübvanselerle piyasayı domine etmesi son bulmalı kısaca Türkiye’nin gaz piyasası tamamen liberalleşmeli…
Tabi böyle bir senaryoda kriz anlarında hane halkının tüketeceği gaz fiyatının ulaşacağı yerleri tahmin etmek mümkün değil.
Mevcut kapasiteler
Mavi Akım 15.75 milyar metreküplük kapasiteye sahip. Türk Akım 31.25 milyar metreküp(bcm). Şu an TANAP’ın kapasitesi 16 milyar bcm. Türkiye’nin gaz ihtiyacını karşılayan bu hatlar bir miktar gazı da Avrupa’ya taşıyor. Nord Stream 1 ve 2 ise toplamda 110 milyar metreküp (bcm) yıllık gaz taşıma kapasitesine sahip. Buradan bakılınca kapasite artırımı ve yeni boru hattı inşaatı zorunlu görünüyor.
Avrupa Birliği (AB) ise yılda 400 milyar metreküp (bcm) civarında gaza ihtiyaç duyuyor. Türkiye’den geçen hatların mevcut haliyle bu ihtiyaca yanıt vermesi imkansız. Bu nedenle yeni bir gaz hattı inşası ya da kapasite artırım olanaklarının değerlendirilmesi gerekiyor. Rusya’dan gelecek yeni boru hatlarının Karadeniz’deki savaş ortamında nasıl inşa edileceği ayrı bir soru. Öte yandan barış sağlanması durumunda projeye olan ihtiyaç ne kadar devam eder yine bir başka tartışma konusu.
Halihazırda ise satıcı farklı olsa da Avrupa, Rus gazını Türk borsasından alma konusunda iştahlı olmayabilir. 2021’de kullandığı gazın yüzde 43.5’ini Rusya’dan ithal eden AB, bu yıl yüzde 7.5 oranında Rus gazı kullanıyor. ABD’nin Kuzey Akım 2’ye yaptığı baskı da hatırlanmalı.
Özetle ‘hub olmak’ Türkiye’nin üzerinden geçen doğal gazın üzerinde ticari tasarrufta bulunabilme hakkını kapsıyor. Çeşitli kaynaklardan gelen gazlar EPİAŞ’ın borsasında işlem görerek alıcı ve satıcıları buluşturacak. Piyasa derinliği ne kadar büyük olursa o kadar hub niteliği olacak. Her şeyden önce hub olmak için AB ve Rusya başta olmak üzere bölgesel bir uzlaşının başlangıç aşamasında şart olduğu görülüyor.
Devam edeceğimiz bir tartışma olduğu için şu sorularla bitirelim:
Türkiye topraklarının ‘doğru yerde’ olması ya da izlediği ‘aktif tarafsızlık’ politikası, NATO üyesi olup aynı anda “Asya Açılımı” siyaseti izlemesi enerjide “hub” yani bir merkez olmak için yeterli mi?
Rusya’nın önerisi ile mevcut piyasa düzenlemeleri arasında Türkiye farklı bir alternatif merkez yaratabilir mi?
Yoksa bütün bu dış politika yönelimleri birbirini götüren/sıfırlayan zıt siyasetler mi?
Avrupa
NATO, Fransa seçimlerinden endişeli

Fransa’da 2027’de yapılacak seçimlerde NATO ile ilişkileri değiştirmek isteyen güçlü adayların varlığı Brüksel’de kaygıyla karşılanıyor.
POLITICO’da yer alan habere göre Ulusal Birlik (RN) lideri Marine Le Pen NATO’nun entegre komutanlığından ülkesini çıkarmak isterken, solcu Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) lideri Jean-Luc Mélechon ise ittifaktan tamamen ayrılmayı savunuyor.
Hem Le Pen hem de Mélenchon, görüşlerini yüksek sesle ve net bir şekilde dile getirdi.
Le Pen mayıs ayında yaptığı açıklamada, “NATO’nun entegre komutasından ayrılmalıyız,” demişti.
Üstelik bu sadece seçim kampanyası retoriği gibi görünmüyor. Konuyu ilk elden bilen bir yetkiliye göre, Le Pen bu yılın başlarında üst düzey bir Fransız askeri komutanla yaptığı kapalı kapılar ardındaki toplantıda da aynı noktaya değindi.
Yetkili, Le Pen’in ayrıca Fransa’nın eninde sonunda Rusya ile ilişkilerini yeniden kurmak zorunda kalacağını savunduğunu da ekledi.
Hükümete yakın bir Fransız milletvekili, “Bugün, Ulusal Birlik içinde iktidarı yeniden ele geçiren … Rus yanlısı kanattır,” dedi.
Mélenchon ise daha da ileri ediyor. Uzun süredir NATO’yu eleştiren Mélenchon, geçen ayın sonlarında, Amerika’nın “açıkça düşmanca” tutumu nedeniyle NATO’dan tamamen çekilmeyi de içeren bazı temel uluslararası önceliklerini ana hatlarıyla açıkladı.
Fransız siyasetçi, haziran ayında katıldığı bir konferansta, “NATO üyeliğinin devamı söz konusu olamaz,” demişti.
POLITICO’ya göre ittifak, Avrupa’ya yönelik Washington’un savunma taahhüdüne ilişkin şüphelerle boğuşurken ve Rusya’nın olası bir saldırısına karşı hazırlık amacıyla silahlanmasını sürdürürken, Fransa’da yapılan son anketler, gelecek yılki seçimlerde Fransız seçmenlerin yaklaşık yarısının NATO’ya karşı çıkan “sert çizgideki” adayları desteklediğini gösteriyor.
AB’nin tek nükleer gücü olan Fransa’nın NATO’dan çekilmesi, ittifakta şok dalgaları yaratacak, Romanya ve Estonya’daki Fransız birliklerinin konuşlandırılmasını belirsizliğe sürükleyecek, önemli savaş teçhizatına erişimi kısıtlayacak ve 32 üye ülke arasındaki askeri koordinasyonu zayıflatacak.
Friends of Europe düşünce kuruluşunda kıdemli savunma uzmanı ve eski NATO sözcüsü Jamie Shea, ABD’nin varlığının azalmasıyla birlikte, hedefin Fransa da dahil olmak üzere Avrupalıların daha fazla sorumluluk üstlenmesi olduğu bir dönemde, “büyük bir Avrupa ülkesinin ittifaktan uzaklaşmasını istemeyeceklerini” söyledi.
NATO’nun birleşik komutasından ayrılmanın yaratacağı etkiler, hem Paris hem de ittifak için sorunlara yol açacak.
Finlandiya Savunma Bakanı Antti Häkkänen, POLITICO’ya verdiği demeçte şunları söyledi:
“Fransa’nın güçlü bir NATO’nun uzun vadeli faydalarını anlamasını umuyoruz… ve bu, Fransa’nın NATO yapılarına oldukça tam bir şekilde entegre olmasını da gerektiriyor. Bu nedenle, savunma politikasında… siyasi çizgilerini güçlü bir konumda tutacaklarını umuyoruz.”
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hâlâ sekiz ay varken, sonucun ne olacağı belirsiz. Adayların seçildikten sonra ittifak hakkındaki görüşlerini yumuşatma ihtimali de var; tıpkı İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin 2022’de yaptığı gibi.
Fakat ülkenin ittifakla olan tarihsel olarak gergin ilişkisi göz önüne alındığında, NATO için tehdit ciddi boyutta.
İsminin açıklanmasını istemeyen bir NATO diplomatı, “O seçimlerden korkuyorum. Fransa’yı kaybetmek korkunç olur,” dedi.
Le Pen’in önerdiği seçenek Fransa’da ilk kez tartışılmıyor. 1966 yılında, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, daha fazla egemenlik ihtiyacını gerekçe göstererek ülkesinin NATO askeri yapılarına katılımını sonlandırmıştı.
Yaklaşık 26.000 askeri geri çeken De Gaulle, NATO’nun Belçika’ya taşınmasına neden olmuştu.
Paris, bu kararını ancak 2009 yılında, eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy döneminde geri aldı.
Rasmussen Global siyasi danışmanlık şirketinin CEO’su ve NATO’nun eski politika planlama başkanı Fabrice Pothier, bunun tekrar olması durumunda Paris’in ittifakla ilişkilerini tamamen kesmesinin pek olası olmadığını belirtti.
Fakat ona göre yeni bir “sert çizgideki” cumhurbaşkanının yönetiminde “sürekliliğin olacağını düşünmek “aptalca” olur.
“Fransızlar hiçbir zaman en NATO yanlısı üyeler arasında yer almadı” diyen Pothier, bu konunun “popülistler” için “kolay bir hedef” olduğunu belirtti.
POLITICO’nun elde ettiği bu bahar aylarında yapılan ittifak içi anket sonuçlarına göre, Fransız seçmenlerin yaklaşık yüzde 54’ü NATO’da kalmak için oy kullanacaklarını belirtti.
Bu oran, Karadağ’dan sonra NATO’nun 32 üyesi arasında en düşük ikinci oran.
Fransa’nın iki turlu cumhurbaşkanlığı seçim sistemi, seçmenlerin daha ılımlı adayların etrafında birleşmesi nedeniyle daha önce sert çizgideki adayların kazanmasını engellemiş olsa da, bu durum gelecek yıl gerçekleşmeyebilir.
Bu tehdidi hayata geçirmek, NATO için ciddi sonuçlar doğuracak. Avrupa Parlamentosu Savunma Komisyonu Başkanı Alman siyasetçi Marie-Agnes Strack Zimmermann şöyle konuştu:
“Fransa sadece kurucu bir üye değil, aynı zamanda bu ittifakın kilit aktörlerinden biri… özellikle de nükleer silah envanteri nedeniyle. Bundan kazanç sağlayacak tek bir grup var — o da özgürlüğümüzün düşmanlarıdır.”
Teorik olarak, NATO’nun komuta yapılarından ayrılma kararı derhal alınabilir. Fransa cumhurbaşkanının parlamentoya danışmasına gerek yok ve NATO antlaşmasındaki bir yıllık çekilme hükmü, yalnızca ittifakın siyasi yapılarından ayrılan ülkeler için geçerli; ki bu, Le Pen’in politikası kapsamında mutlaka böyle olmayabilir.
Fakat pratikte, bu sürecin yaklaşık bir yıl süreceğini tahmin ediliyor zira geçiş süreci, NATO’da kalıcı olarak görevlendirilmiş yaklaşık 1.000 subayın geri çekilmesini ve ileride ittifakla koordinasyonu sağlamak üzere bir irtibat organının kurulmasını gerektirecek.
Öte yandan De Gaulle’ün hamlesinden sonra bile Paris, NATO ile yakın bağlarını sürdürmeye devam etti ve sık sık operasyonlara katıldı.
Gelecek yıl sert çizgide bir cumhurbaşkanının göreve gelmesiyle, durum farklı bir şekilde gelişebilir.
Üç NATO diplomatına göre, bu senaryodaki en büyük endişeler, Romanya’daki 1.200 kişilik Fransa liderliğindeki muharebe grubunun geleceği, Fransa’nın nükleer silahlar konusunda NATO ile gayri resmi işbirliği ve uydu ve istihbarat gibi özel yetenekleriyle ilgili.
Örneği Fransa olmadan NATO’nun askeri planlayıcıları, Avrupa’nın tek nükleer güçle çalışan uçak gemisine, Mistral sınıfı gemileri içeren amfibi filoya, CERES istihbarat uydularına ve filosunun yaklaşık yüzde 65’ini konuşlandırabilen güçlü bir donanmaya erişim imkânını yitirecek.
Öte yandan NATO’nun komuta yapılarından ayrılmak Fransa’ya da zarar verecek. Ülke NATO’nun siyasi organlarındaki koltuğunu korusa da askeri öneriler söz konusu olduğunda yetkileri büyük ölçüde azalacak.
Bu, Paris’in nihai önerileri yalnızca “kabul etmek ya da reddetmek”le yetineceği anlamına gelir.
Fransa bu durumda ittifak içindeki üst düzey pozisyonlarını da kaybedecek. Bunlara Müttefik Dönüşüm Yüksek Komutanlığı, NATO Hava Kuvvetleri Karargahı’ndaki komutan yardımcılığı ve Almanya’daki Brunssum üssündeki genelkurmay başkanlığı da dahil.
Ayrıca Fransa bilgi paylaşımını sonlandırırsa, ittifakın geri kalanında olup bitenlere ilişkin bilgilere erişimi de engellenebilir.
Siyasi açıdan da bu, Almanya’nın Avrupa’nın önde gelen NATO üyesi haline gelmesi anlamına gelebilir. Yukarıda alıntılanan NATO diplomatı, “Fransa’nın ayrılması ve Amerikalıların geri çekilmesiyle… Almanya’nın öne çıkması gerekecek. Eğer çıkarsanız, her şeyi kaybedersiniz,” dedi.
Eski NATO sözcüsü Shea, “Ekonomik ve siyasi açıdan, artık GSYİH açısından en fazla harcama yapan ülkeler olan Almanya ve Polonya’ya doğru zaten muazzam bir kayma yaşandı. Bu, halihazırda olanları sadece hızlandıracaktır,” diye konuştu.
Shea, en kötü senaryoyu önlemek için NATO yetkililerinin, EN ve LFI partilerinden milletvekilleri ile perde arkasında girişimlerde bulunmaya başlamaları gerektiğini savundu.
Seçimler yaklaştıkça, NATO’ya şüpheci bir kişinin Paris’te iktidara gelme ihtimali ittifak içinde giderek artan bir endişe kaynağı haline geliyor.
Aynı diplomat, “Hayatta kalacağız [ama] bu çok, çok tehlikeli olacak,” dedi.
Avrupa
Alman ordusundaki rekor personel artışı yapısal sorunu gizleyemiyor

Almanya Savunma Bakanlığı, 31 Temmuz itibarıyla 186 bin 700 askere ulaşarak son 13 yılın en yüksek personel seviyesini yakaladığını duyurdu. Ancak ordudaki büyümenin yeni erlerden ziyade kıdemli ve yaşlı kadroların hizmet sürelerinin uzatılmasına dayanması, kuvvet yapısının bozulduğu yönündeki eleştirileri artırıyor.
Almanya Savunma Bakanlığı, yılın ikinci yarısı için bir dizi öncelikli hedef belirledi. Boris Pistorius (SPD) liderliğindeki bakanlık yönetimi, kasım ayı sonunda Federal Meclis (Bundestag) tarafından kabul edilmesi planlanan federal bütçe hükümet tasarısından memnuniyet duyuyor.
Welt gazetesinin haberine göre yetkililerin kamuoyu önünde açıkça dile getirmediği temel mesele ise vergi gelirlerinden ve kredilerden tahsis edilen kaynakların askeri kabiliyetlere olabildiğince verimli şekilde dönüştürülmesi gerekliliği; zira bu alanda halen aksaklıklar yaşanıyor.
Yeni altyapı inşaatlarında ise sürecin genel olarak planlandığı gibi ilerlediği değerlendiriliyor.
Bu yıl kışlalara yaklaşık 9 bin yeni yatak kapasitesinin kazandırılması hedefleniyor ve ilk yataklara yerleşimler bugünlerde başlamış durumda.
Önümüzdeki dört yıl içinde ise yeni binalarla birlikte yaklaşık 54 bin yatağın daha sisteme dahil edilmesi planlanıyor.
Tüm bu başlıklara karşın ordudaki en büyük sorun sahası personel konusu olmaya devam ediyor.
Bakanlık hafta başında yaptığı açıklamada, 31 Temmuz itibarıyla asker sayısının 186 bin 700’e ulaştığını ve yaklaşık 13 yılın en yüksek seviyesinin görüldüğünü bildirdi.
Bu rakam, en geç 2035 yılına kadar ulaşılması hedeflenen 260 bin askerlik nihai hedefin oldukça gerisinde kalsa da bakanlık, mevcut değerin “personel artışı için öngörülen hedef koridoru içinde” yer aldığını savunuyor.
Bu da, Federal Meclis ile başlangıçta oldukça yavaş bir artış rotası üzerinde uzlaşılmış olmasından kaynaklanıyor. Söz konusu planlama, yıl sonuna kadar 186 bin ila 190 bin kişilik bir personel mevcudu öngörüyor.
Bakanlık, “personel temin sürecinin genelindeki olumlu gelişmeler doğrultusunda, mevsimsel dalgalanmaların etkisine rağmen Bundeswehr’in personel artışının yıl sonuna kadar olumlu seyrini sürdüreceğini” tahmin ediyor.
Ancak tüm gözlemciler bu değerlendirmeye katılmıyor. Eski Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Alfons Mais, LinkedIn’de yayımladığı yazıda şu değerlendirmelerde bulundu:
“Bu açıklamalara bakıldığında, Bundeswehr’in anayasal görevinin mümkün olduğunca fazla insanı istihdam etmek olduğu izlenimine kapılmak mümkün. Temel soru şudur: Hizmet süresi uzatılan personelin de dahil olduğu bu ilave güç, savunma görevine nerede katkı sağlıyor? İdari kadrolarda mı? Yurt içi savunmada mı? Harekat birliklerinin yedek unsurlarında mı? Kıtadaki mevcut personel açıklarının kapatılmasında mı? NATO planlama hedeflerine yönelik yeni kabiliyetlerin artırılmasında mı? Litvanya’da mı?”
Meselenin yalnızca nicelik değil, aynı zamanda nitelik yani doğru personelin doğru yerde istihdam edilmesi olduğunu belirten Mais; personelin yalnızca karargahlarda değil, topçu taburlarında, yüzer unsurlarda, savaş uçağı filolarında veya elektronik harp alanında bulunması gerektiğine işaret ediyor.
Nitekim bakanlık da emekli korgeneralin dikkat çektiği bu yapısal sorunların farkında.
Siyaseten arzulanan rekor veriler kamuoyuna duyurulsa da Bendlerblock’taki yetkililer, olası bir kriz ve savaş durumuna uygun bir savunma düzeni alabilmek için Bundeswehr’in personel yapısının yeniden bir piramit formuna kavuşturulması gerektiğini kabul ediyor.
Bakanlık koridorlarında ordunun mevcut yapısıyla “fazla yağ bağladığı” ve gövdesinin hantallaştığı konuşuluyor.
Silahlı kuvvetlerde ideal kabul edilen piramit modelinde, zirveyi generaller ve kurmay subaylar oluştururken geniş tabanı erbaş ve erler meydana getiriyor; bu iki kesimin arasında ise subaylar ve astsubaylar yer alıyor.
Tabanın kalabalık, komuta kademesinin az sayıda pozisyondan oluşması, hem genç ve fiziki açıdan dayanıklı bir orduyu hem de en başarılı askerlerin sürekli bir eleme süreciyle üst kademelere yükselmesini güvence altına alıyor.
Bu model aynı zamanda maliyet etkinliği sağlıyor ve görev süresi bitip yedeğe ayrılan askerler sayesinde yüksek seferberlik kabiliyeti sunuyor.
Bugün ise Bundeswehr yalnızca tepe kadrosu şişkin bir yapıya sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda orantısız biçimde geniş bir orta kademeyi, yani hantal gövde yapısını barındırıyor.
Genç er kadrolarının sayısı yetersiz kalırken yaşlı subayların sayısı fazlalık oluşturuyor. Komuta edecek yeterli askeri bulunmayan bir binbaşı askeri açıdan katma değer üretmediği gibi, kıdemli personelin görevde uzun süre kalması genç askerlerin terfi etmesini de engelliyor.
Bu da savunma bütçesinin muharebe gücüne, teçhizata veya yeni nesil askerlere aktarılması yerine, orta ve üst kademedeki personelin yüksek maaşlarına harcanmasına yol açıyor.
Bakanlığın bu tespitine rağmen uygulamada henüz somut bir dönüşüm adımı atılmış değil.
Yaşlanan ama caydırıcılığı artmayan kuvvet
Pistorius yönetimi, olumlu personel verilerini koruyabilmek amacıyla yeni asker alımının yanı sıra sözleşmeli ve muvazzaf askerleri hizmet sürelerinin sonunda ordu içinde tutmaya yönelik “personel bağlama tedbirlerine” başvuruyor.
Bakan, nisan ayından bu yana astsubay ve subaylara kişiye özel mektuplar gönderiyor.
Verilen hizmetler için teşekkürle başlayan bu mektuplarda şu ifadelere yer veriliyor:
“Aktif kıtadaki son günleriniz, köklü kırılmaların yaşandığı bir döneme denk geliyor. Ülkemiz ve kıtamız muazzam sınamalarla karşı karşıyadır. Bu süreçte Bundeswehr’in görevi daha da kritik hale gelmektedir. Bu nedenle personel artışı temel odak noktamızdır. Bu artış ancak nitelikli, yüksek performanslı ve özellikle görevine bağlı askerlerle, yani sizler gibi deneyimli silah arkadaşlarıyla başarılabilir. Mesleki geleceğinize gelin birlikte bakalım. Katkınız her gün önem taşıyor.”
Bakanlık, uygulanan bu ve benzeri elde tutma tedbirlerini yalnızca sayısal hedefler üzerinden savunuyor. Açıklamaya göre yalnızca 2025 yılında yürütülen “hedefe yönelik bireysel danışmanlık tedbirleri” sayesinde tüm statü ve branşlardan binlerce askerin hizmet süresini uzatması sağlandı.
Ancak bu yöntem özellikle yaşça ileri muvazzaf askerler arasında karşılık buluyor. Temmuz 2026 sonu itibarıyla muvazzaf ve sözleşmeli asker mevcudu bir önceki yıla göre yaklaşık 3 bin artışla 174 bin 700’e ulaştı.
Bu artışın temelini muvazzaf asker sayısındaki yükseliş oluştururken, sözleşmeli asker mevcudunda hafif bir gerileme kaydedildi.
Özel uzmanlığından ötürü fiziki performansı sınırlı olsa dahi ordunun ihtiyaç duyduğu 56 yaşında muvazzaf askerler bulunabilse de bu geniş kapsamlı uygulama, personel yapısının piramide dönüştürülmesi hedefini yavaşlatıyor.
Silahlı kuvvetler fiilen yaşlanırken bu durumun orduyu daha etkin ve vurucu bir güce dönüştürüp dönüştürmediği tartışılıyor.
Bakanlık, personel açığının gerçek boyutunu kamuoyuna açıklama konusunda da çekingen davranıyor. Zira mesele sadece 260 binlik hedef ile mevcut 186 bin 700 kişilik durum arasındaki 73 bin 300 askerlik farktan ibaret değil.
Personele ilişkin düzenli bilgilendirmelerde, ordudan ayrılan askerlerin sayısı, yani yenilenme ve ikmal ihtiyacı yer almıyor.
Son üç yılda her yıl ortalama 14 bin muvazzaf ve sözleşmeli asker Bundeswehr’den ayrıldı. Bakanlığın bilgi talebine verdiği yanıta göre 2025 yılında bu sayı yaklaşık 14 bin 600 oldu; bu yıl da benzer rakamlar bekleniyor. Bu verilere görev süreleri biten zorunlu askerlik yükümlüleri de ekleniyor.
Bakanlık sözcüsü, verilerin sürekli değişmesi ve oldukça oynak olması nedeniyle önümüzdeki beş yıla ilişkin bir projeksiyon sunamayacaklarını ifade etti. Ancak böyle bir tahminde bulunmak güç değil.
2011 yılında zorunlu askerliğin askıya alınmasının ardından dönemin Savunma Bakanı Thomas de Maizière (CDU), “Personel Yapı Modeli 185” kapsamında sözleşmeli askerleri 20 ila 25 yıl gibi olabildiğince uzun sürelerle göreve bağlamaya başlamıştı.
Önümüzdeki yıllarda bu personelin görev süreleri sona erdiğinde ikmal ihtiyacı belirgin biçimde artacak.
Deneyimli personel planlamacıları, hedeflenen büyümenin yakalanabilmesi için gelecekte her yıl yaklaşık 30 bin yeni askerin orduya alınması gerektiği görüşünde birleşiyor.
Mevcut sayılar ise bu gereksinimin çok gerisinde seyrediyor. Yıllık personel artışı geçen yıla kıyasla yalnızca 3 bin 700 civarında bulunuyor; üstelik bu artış, yüzde 20’nin üzerindeki olağan askerliği bırakma oranları nedeniyle daha da gerileyebilir. Yeni askerlik modeli uygulaması da hedeflenen hızda ilerlemiyor.
Temmuz ayı sonuna kadar askerlik yoklama anketi kapsamında yaklaşık 194 bini genç erkeklere, yaklaşık 184 bini genç kadınlara olmak üzere toplam 378 bin mektup gönderildi.
Anketi doldurma zorunluluğu bulunan erkeklerin yaklaşık yüzde 96’sı bu yükümlülüğünü yerine getirdi. Katılımın gönüllülük esasına dayandığı kadınlarda ise oran yüzde 4 seviyesinde kaldı.
İlgisini beyan eden yaklaşık 2 bin 630 kişi değerlendirme sürecine tabi tutuldu; bu sürecin ardından 865 kişinin Bundeswehr bünyesinde görevlendirilmesi planlandı.
Emekli Korgeneral Mais’in savunma yönetiminden gelen personel bültenlerine şüpheyle yaklaşmasının ardında bu tablo yatıyor.
Mais, tablonun vahametini şu sözlerle vurguluyor: “Yalnızca marjinal sayısal artışlara dair sevinç naraları atarak niteliksel zorlukların üzerini örtemezsiniz!”
Avrupa
Alman ordusu dönercilerden sıhhiye devşirmek istiyor

Alman vatandaşları artık ülke genelindeki sokak yemeği ambalajlarındaki QR kodlarını tarayarak Bundeswehr’in sağlık birimine katılabilecekler.
Savunma Bakanlığı sözcüsü Berliner Kurier gazetesine yaptığı açıklamada, yeni askere alma kampanyasının hedef kitlesinin sadece kariyer seçimi yapan gençler değil, aynı zamanda yeni bir meslek düşünmekte olan “meslek değiştirenler ve vasıflı işçiler” olduğunu belirtti.
Dönerci ambalajları, bakanlığın “ortam reklamcılığı” olarak adlandırdığı uygulamanın bir parçasını oluşturuyor.
Bu, potansiyel adayların günlük yaşamlarını sürdürdükleri yerlere yerleştirilen askere alma materyalleri.
Bakanlığa göre, dönercilere herhangi bir ödeme yapılmıyor ve işletmeciler bu materyalleri dağıtmayı gönüllü olarak kabul ediyor.
Sözcü, “Restoranlar, markalı ambalajları ücretsiz olarak alıyor,” dedi.
Almanya, son yıllarda askeri işe alım stratejisini yeniden gözden geçiren ilk Avrupa ülkesi değil.
2019’daki bir reklam kampanyasında İngiliz Ordusu, “kar taneleri”, “selfie bağımlıları” ve “telefon zombileri”ni hedef almıştı.
Fransa, 2024’te ülke çapında bir multimedya işe alım kampanyası başlattı. Hollanda ise 2023’ten beri gençlere üniforma giyerek ücretli bir yıl geçirme şansı sunuyor.
Bu alışılmadık askere alma stratejisi, Berlin’in silahlı kuvvetlerini genişletmek için acele ettiği bir dönemde ortaya çıktı.
Bundeswehr, temmuz ayı sonunda 186.705 aktif asker sayısına ulaştı; bu, 13 yılın en yüksek seviyesi.
Fakat NATO’nun yetenek hedeflerini karşılamak için 2035 yılına kadar 260.000’in üzerine çıkmayı hedefliyor.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya6 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını4 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Dünya Basını2 hafta önceNikkei Asia: ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi








