Bizi Takip Edin

Görüş

Filistin-İsrail çatışmasında Rusya ne diyor?- I

Avatar photo

Yayınlanma

Aşağıda, iki bölümlük bir yazının ilk bölümünü bulacaksınız. Bu ilk bölüm, Rusya’nın resmi açıklamalarını özetlemeyi de değil, Kremlin resmi sitesine dayanarak eksiksiz aktarmayı amaçlıyor. Dolayısıyla ilk bölüm okura, ikinci veya üçüncü kişilerin yorumları üzerinden değil doğrudan Kremlin’in açıklamalarına dayanarak çatışmaya bakışını değerlendirme fırsatı verecektir. İkinci bölümde ise bu yaklaşımın hukuki arka planı ve gelişmelerin nereye götürebileceği incelenecek.

Rusya ne diyor?

7 Ekim’de Filistin güçlerinin Hamas’ın askeri kanadı öncülüğünde İsrail’e yaptığı saldırıların ardından Kremlin resmi sitesinde ilk açıklama 10 Ekim’de çıktı; ama bu da aslında Kremlin’in değil, Putin’le görüşmek için Rusya’da bulunan Irak Başbakanı Muhammed Sudani’nin görüşmelerin basına açık bölümündeki sözleriydi. Sudani şöyle demişti:

“Şu anda Filistin’deki olaylar karmaşık ve tehlikeli bir şekilde gelişiyor. Bu, İsrail’in Filistinlilerin haklarını ihlale devam etmesinin, uluslararası toplumun suskunluğunun ve uluslararası platformlarda tanınan kararla çerçevesinde yükümlülüklerini yerine getirmemesinin doğal sonucudur.”

Sudani bu sözlerin ardından Gazze ablukasını, Gazze’nin bombalanmasını, Filistin’in sivil kayıplarını dile getirdi ve şöyle dedi: “Bugün biz hepimiz, Arap ülkeleri de, İslam ülkeleri de, BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi, büyük güç Rusya’yla birlikte hepimiz sorumluluk taşıyoruz.”

Putin bu görüşmenin basına açık kısmında Filistin meselesine değinmedi.

Aynı gün akşam saatlerinde Erdoğan’la telefon görüşmesine dair Kremlin açıklaması yayınlandı. Şu ifadelerle:

“Filistin-İsrail çatışması alanında hızla gerginleşen duruma özel bir dikkat ayrıldı. Şiddetin devam etmekte olan tırmanışından, sivil halk arasında kurbanların sayısının korkunç artışından derin endişe ifade edildi. Her iki tarafın da derhal ateşi kesme ve görüşme sürecini yeniden başlatma zarureti vurgulandı. Buna aktif bir şekilde katkıda bulunulmasına karşılıklı hazır olunduğu ifade edildi. Ortadoğu krizinin uzun vadeli barışçıl çözümünün sadece BM Güvenlik Konseyi tarafından teyit edilen ve 1967 sınırlarında başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını öngören “iki devletlilik” formülü temelinde mümkün olduğunun altı çizildi.”

Kremlin resmi sitesine göre Putin Ortadoğu çatışmasıyla ilgili bir sonraki konuşmasını ertesi gün, Rusya Enerji Haftası uluslararası forumu olağan toplantısında yaptı:

“Dün bir meslektaşımla da [Irak başbakanı] bu meseleyi görüştük, görüşmemek mümkün değil. Irak bir Yakındoğu ülkesi; Filistin meselesi bu bölgedeki her bir insanın yüreğinde ve sanırım islama inanan herkesin de yüreğinde. Hayat böyle gelişti, bunlar apaçık şeyler. Ve sadece şimdi değil, onyıllar boyunca olup biten her şey, inanılmaz bir noktaya ulaşan adaletsizliğin tezahürü olarak algılanıyor. Neden? Çünkü daha en başta, İsrail devletinin kuruluşu kararı kabul edildiğinde eşzamanlı, paralel olarak ikinci bir devletin kurulması kararı da kabul edilmişti. Mesele başlangıçta iki bağımsız, egemen devletin kurulmasıydı: İsrail’in ve Filistin’in. İsrail, malum, kuruldu; Filistin ise bağımsız egemen bir devlet olarak hiç kurulmadı; bir sürü farklı neden rol oynadı. Şimdi ayrıntılara girmeyeceğim.

Dahası, Filistinlilerin daima, aslında Filistin’e ait saydıkları topraklar İsrail tarafından işgal edildi – muhtelif zamanlarda muhtelif şekillerde, ama en temelde elbette askeri kuvvet yardımıyla.

Peki bugünkü problem nedir? Çözüm mekanizmaları yaratıldı, ama Birleşik Devletler son birkaç yıldır bu mekanizmaları görmezden geldi ve her şeyi kendi başına çözmeye karar verdi, bu mekanizmaları kullanmadı, son yıllarda da Filistin topraklarında yaşayan halkın maddi ihtiyaçlarını karşılamaya oynadı. Esasen temel siyasi problemlerin çözümü yerine bir takım maddi yardımları koymaya çalıştı. Elbette bu da düşük hayat şartlarında yaşayan insanlar için önemli, sosyal-iktisadi meselelerin çözülmesi önemli. Ama biz her zaman bunun yeterli olmadığını söyledik: başlıcası başkenti Doğu Kudüs olan egemen bir Filistin devletinin kurulması olan temel siyasi problemleri çözmeden bu problemi bütün olarak çözmek mümkün değildir. Ancak oyun tam da bunun üzerine kuruldu.

Bu yerleşim siyasetinden başka, bundan başka bir dizi tamamlayıcı şey daha nihayetinde böyle bir şiddet patlamasına yol açtı. Şu an olan biten korkunç. Her iki tarafın da öfkesinin çok büyük olduğunu biliyoruz, ama ne olursa olsun, her iki tarafın da öfkesi ne seviyede olursa olsun gene de sivil halk arasındaki kayıpları minimize etmeyi veya sıfıra, minimuma indirmeyi hedeflemek gerek. Eğer erkekler aralarında kavga etmeye karar verdilerse etsinler; çocukları, kadınları rahat bırakın. Bu iki taraf için de geçerli.

Yakın zamanda durum sükûnet bulabilecek mi, meçhul; ama bunu hedeflemek gerek, çünkü çatışma bölgesinin genişlemesi ağır sonuçlara yol açabilir, buna enerji sektörü de dahil.”

Putin aynı toplantıda Irak Başbakanı Sudani’nin konuşmasının ardından konuya geri döndü:

“Rusya’nın tutumu… bugün ortaya çıkmış değil, bu trajik sonuçlarla ilişkisi yok, bu [tutum] onlarca yıl boyunca ortaya çıktı, bu tutum İsrail tarafından da Filistin’deki dostlarımızca da iyi biliniyor. Biz daima BM Güvenlik Konseyi kararlarının hayata geçirilmesinden yana olduk, öncelikle de bağımsız, egemen bir Filistin devletinin kurulmasını kastettik. Bütün problemlerin kökü burada. Ve doğal olarak şu son yıllarda bu probleme eşlik eden her şey onu derinleştirmekte – bu yerleşimci faaliyeti.

Bu arada bu, İsrail’in buradaki tutumunun nasıl yapıyorlarsa öyle yapmak zorunda oldukları, Birleşik Devletler’in tutumunun [demin] dediğim gibi sadece maddi nitelikteki sorunları çözmek olduğu, Rusya’nın tutumunun ise bağımsız bir devlet kurmak olduğu anlamına gelmiyor. Gerçekte problem daha karmaşık: Birleşik Devletler’de [buna] kulak vermek ve bağımsız bir devletin kurulması yoluna girmek gerektiğini söyleyen pek çok siyasetçi ve uzman var, İsrail’de de böyle insanlar var. Ama onyıllardır bu problemi zor yoluyla çözmeye çalışanla üstünlük sağlıyorlar; bu da ne yazık ki bugün gözlediğimiz türden trajik olaylara yol açıyor.”

Putin bu toplantıda her defasında “ayrıntıya girmeyeceğim,” demişti; ancak çatışmaya geri döndü:

“ABD’nin neden oraya, Akdeniz’e uçakgemisi gruplarını sevk ettiğini anlamıyorum; birincisinin ardından ikincisini de duyuruyorlar. Bunda bir anlam görmüyorum. Nedir, Lübnan’ı bombalamaya mı hazırlanıyorlar yani? Ne yapmaya hazırlanıyorlar? Veya sadece birilerini korkutmaya mı karar vermişler? Ama orada artık hiçbir şeyden korkmayan insanlar var. Problem bu yolla çözülmemeli, uzlaşmacı çözümleri aramak [hayata geçirmek] gerekli, işte bununla uğraşmak gerek.

Ancak elbette bu tür eylemler durumu daha da tırmandırıyor. Ve eğer sizin de söylediğiniz gibi, çatışma Filistin topraklarının ötesine taşarsa o zaman elbette etkisi olacaktır. Şimdilerde İran’ı bütün ağır şeylerle suçladıklarını duyuyoruz; atetten olduğu gibi, kanıtsız. Hiçbir kanıt yok.”

Putin aynı gün Al Ghad kanalına da konuştu. İlk soru, ABD’nin bütün gelişmeleri hesaba katarak siyasetini değiştirme ihtimali üzerineydi:

“Bunu bilmiyorum, onlara sormak gerek. Bunun başarısızlık olduğu ise aşikâr bir şey. Neden böyle düşünüyorum? Çünkü, demin oturumda da söyledim, Birleşik Devletler fiilen bu problemin çözümüne yönelik bütün eski uluslararası vasıtalardan uzaklaştı; bu vasıtalar arasında birkaç ülkenin daha [çözüme] katılması da vardı, Rusya da onlar arasındaydı. Fiilen bütün çözüm sürecini tekellerine aldılar.

Ama bildiğiniz gibi belli bir noktada Filistin özerk yönetiminin de bir dizi epey sert açıklama yapması ve çözümün öngörüldüğü ilkelerde bunu yapmaya hazır olmadığını söylemesi gerekti. Bu her şeyden önce kuşkusuz İsrail’in yerleşimci siyasetiyle ilişkili.

Bizim tutumumuzsa her zaman açık, anlaşılır, şeffaftı; bu Filistin’deki dostlarımız tarafından da İsrail yönetimi tarafından da bilinir. Ben şahsen her zaman aynı şeyleri söyledim: BM Güvenlik Konseyi’nin bağımsız, egemen bir Filistin devletinin kurulmasına dair olan kararına varıncaya kadar daha önce alınmış bütün kararlarının yerine getirilmesi şarttır; üstelik bu daha İsrail’in kuruluşu sırasında öngörülmüştü.

Karmaşık, çok hassas bir mesele. Ama şu anda elbette sert açıklamalardan kaçınmak ve ne olursa olsun bu çatışmaya çekilmiş insanların duygularını incitmemek gerek. Birincisi bu.

İkincisi. Ne olursa olsun sivil halk arasında kayıplardan kaçınmak gerek. Bütün eylemler, bunlara başvurmadan olmuyorsa eğer, incelikle seçilmeli, hiçbir günahı olmayan kadınlar, çocuklar, yaşlılar arasında kaybı ve onlara yönelik tehdidi minimize etmek gerek. Bu sanırım herkesin bildiği, hiç kimsede şüphe uyandırmayacak bir tutum.

Ve elbette ne olursa olsun çatışmanın genişlemesinden kaçınmak gerek. Çünkü, eğer böyle bir şey olursa sadece bölgeye değil bütün olarak bütün uluslararası durum üzerinde etkisi olur.”

Muhabirin Amerikan uçak gemisi gruplarının bölgeye sevk edilmesi üzerine sorusuna Putin şu cevabı verdi:

Demin toplantıda da söyledim; askeri açıdan [bunda] bir anlam görmüyorum. Neden? Ne yapmaya hazırlanıyorlar? Uçakgemisi grubu yardımıyla saldırıda bulunmaya mı? Nereye, kime? Askeri açıdan hiçbir anlam görmüyorum. Bu birincisi.

İkincisi. Bu, askeri-siyasi desteğin bir unsuru olabilir. Peki. Ama benim görüşüme göre şimdi meselenin askeri değil diplomatik yanıyla meşgul olmak, askeri faaliyetlerin durdurulması yolunu aramak gerek, ne kadar hızlı olursa o kadar iyi. Bu birincisi. İkincisi de görüşme sürecine dönülmeli ve bu süreç Filistinliler dahil bütün taraflarca kabul edilebilir olmalı.”

Muhabir görüşmelerin canlandırılmasından yana kuşkularını belirtince:

Neden olmasın? Bizim İsrail’le çok istikrarlı, pratik ilişkilerimiz var, onyıllardır Filistin’le de dostluk ilişkilerimiz var, dostlarımız bunu biliyorlar. Rusya benim görüşüme göre çözüm sürecine katkıda bulunabilir.

Ama [çatışma] öyle kızgın ki böyle bir şeyi hiçbir yerde görmüyoruz.”

Muhabirin, Filistinlilerin Sina çöllerine gitmeleri çağrısıyla ilgili sorusuna verdiği cevap da dikkat çekiciydi:

“Bir değerlendirmede bulunmam güç. Filistinlilerin yaşadığı topraklar kendi toprakları, tarihi olarak onların toprakları. Dahası burada bağımsız bir Filistin devletinin kurulması da öngörülüyor. Benim görüşüme göre bu barışa götürebilecek bir şey değil.”

Putin 13 Ekim’de, Bişkek’deki BDT zirvesinin ardından yaptığı uzun basın toplantısında çatışmayla ilgili soruları da cevapladı. Bizim basında da öne çıkan ifadeler vardı; ancak bağlamı vurgulamak için eksiksiz hatırlatmakta yarar var:

“İsrail elbette tarihte sadece boyutu bakımından değil yürütülüş tarzı bakımından, zalimliği bakımından da benzeri olmayan bir saldırıyla karşılaştı; başka ne denebilir, şeyleri adlarıyla anmak gerek. İsrail de geniş ve epey zalimane yöntemlerle cevap veriyor. Elbette, olayların mantığını anlıyoruz, ama her iki tarafın da olanca öfkesine rağmen ben gene de kuşkusuz sivil halkı düşünmek gerektiği görüşündeyim.

Bundan söz etmiştim, tekrarlamak isterim. Bugün Birleşik Devletler’de olanlarla ilgili değerlendirmelerin ortaya çıktığını, olayların gelişiminin farklı değerlendirmelerinin ortaya çıktığını görüyoruz; bu bağlamda Gazze şeridine karşı askeri ve askeri olmayan nitelikte, İkinci Dünya Savaşı’nda Leningrad kuşatması sırasındaki anlamda tedbirler alınabileceği söyleniyor. Ama biz bunun neyle ilgili olduğunu biliyoruz, benim görüşüme göre bu kabul edilemez. İki küsur milyon insan yaşıyor orada. Hepsi de Hamas’ı destekliyor değil, hepsi değil, ama hepsi bunun acısını çekecek, kadınlar ve çocuklar dahil. Elbette, bunu herhalde kimse kabul etmez.

Diğer yandan, bugün meslektaşlarımla zirvede de söyledim, İsrail’in elbette güvenliğini ve güvenlik garantisini temin etme hakkı var. Ama bu vasıtaları bulmak gerek, bu durumdan bir çıkış bulmak gerek. Benim görüşüme göre bu elbette başka şeylerin yanında arabuluculuk çabalarının da sonucu olabilir.

Defalarca söylediğim gibi İsrail’de çok sayıda Rusya vatandaşı yaşıyor; eski Sovyetler Birliği’nin ve Rusya’nın vatandaşları. Bu bizim için tabii ki gerçek bir faktör. Bunu unutamayız.

Ama diğer taraftan Arap dünyasıyla da çok iyi ilişkilerimiz var; uzun yıllara, onyıllara dayanıyor, öncelikle de elbette Filistin’le; Filistin’e zamanında başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devletinin kurulacağı sözü verilmişti. Söz verildi, kararlar BM seviyesinde alındı. Onlar bu sözlerin hayata geçirilmesini bekleme hakkına sahip. İşte bütün bunları hesaba katmak ve elbette öncelikle de bugünkü tırmanışta hiçbir günahı olmayan insanları düşünmek gerekiyor. Kimse bir şey görmüyormuş, anlamıyormuş, parantez dışındaymış gibi rol yapmak da mümkün değil.”

Rusya yardımda bulunabilir mi, sorusuna karşılık şu birkaç cümleyi söyledi:

Rusya tam da İsrail’le son yıllarda, diyebiliriz ki 15 yıldır çok iyi ilişkilerin (gerçekten böyle) kurulmuş olması ve Filistin’le geleneksel ilişkileri olması itibariyle bunu yapabilir. Bu yüzden kimse bizim birilerini dongaya bastırmak istediğimiz kuşkusuna kapılmaz. Ama elbette, bizim arabuluculuğumuza ihtiyacı olan çıkarsa. Bu da her zaman tarafların mutabakatı temelinde yapılır.”

RT Arapça muhabiri ABD Kongre üyesi Marjorie Taylor’un Kiev rejimine verilen Amerikan silahlarının Hamas’ın eline geçmiş olabileceğini söylediği hatırlatması üzerine Putin, kendisinin “bu kadının” ne söylediğini bilmediğini, ama Kiev’deki yolsuzluğun herkes tarafından bilindiğini söyledi, ekledi: “Karaborsa çok fazla alıcının olmasıyla ortaya çıkar, Ukrayna’da da çok fazla satıcı var.”

Ama arkasından söyledikleri göndermeleri itibariyle daha dikkat çekiciydi; bu yazıyı doğrudan ilgilendirmiyor olsa bile not düşmek için aktarmak gerek:

Biliyor musunuz, Rusya Federasyonu’nun trajik tarihini iyi hatırlıyorum, bizde 1990’ların ortasını, ne yazık ki, Kafkaslarda savaş devam ederken silahlı kuvvetlerimizden düşman tarafına, yani Kafkaslarda Rusya ordusuyla savaşanlara devamlı satışlar oluyordu. Bizim depolarımızdan alıp para karşılığı satıyorlardı. Ne yazık ki oldu bu. Felakettir, trajedidir, ama oldu.

Bugün aynısı Ukrayna’da oluyor: ne düşerse hepsini satıyorlar, satılabilecek ne varsa hepsini satıyorlar: eğer silah alıcısı varsa silah da satıyorlar. Ama Rusya’ya satmıyorlar; bununla birlikte Rusya’ya satacak olsalar da şaşırmam, şaka yapmıyorum. Ama Afrika, Yakındoğu ülkeleri üzerinden uluslararası pazarlara, kendiliğinden anlaşılır zaten, kesinlikle satıyorlar. Silah karaborsası öyle kurulmuştur ki satın almak isteyenler bu silahları, tekrar ediyorum, üçüncü, dördüncü el üzerinden bulurlar. Bunda sıradışı bir şey yok.

Tabii bizde de silah satışlarıyla ilgili veriler var, Yakındoğu’ya satışlar da var. Ama bunun görünüşü… Benim bugünkü Ukrayna yönetimine sempatim yok, biliniyor, ama bunun Ukrayna yönetimi seviyesinde yapılıyor olduğundan, bundan tabii ki kuşku duyuyorum. Ama akış devam ediyor, elbette, tam gaz akış.”

Putin aynı toplantıda son olarak kendi vatandaşlarını çatışma bölgesinden çıkarmak için Rusya’nın bir şeyler yapıp yapmadığı sorusuna cevap verdi:

Bunun şartları olur olmaz anında hazırız. Orada her gün bombardıman devam ediyor. Eğer İsrail’den çıkmak isteyen varsa, buyursun, her an yaparız.

Sorunuz için teşekkür ederim. Dışişlerine sorunuzu ileteceğim. Eğer bir kişi bile bir an önce bu topraklardan ayrılmak istiyorsa yardıma hazırız.”

Bu günlerde Rusya içinde en önemli toplantı, 16 Ekim’de yapılan “operasyonel meseleler toplantısı”. Kremlin’de yapılan toplantının sunumu şöyle yapılmıştı: “Devlet başkanı, özel askeri harekâtın ve keza Filistin-İsrail çatışması bölgesindeki durumun görüşüldüğü bir toplantı düzenledi.” Toplantıya Putin’den başka şu isimler katıldı: Savunma Bakanı Sergey Şoygu, Federal Güvenlik İdaresi (FSB) yöneticisi Aleksandr Bortnikov, Dış İstihbarat İdaresi (SVR) Müdürü Sergey Narışkşin, Milli Muhafız Kıtaları Federal İdaresi Müdürü Viktor Zolotov, Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov (Lavrov bu sırada Çin’de olduğu için toplantıya yardımcısı katıldı). Toplantının basına açık kısmına Ortadoğu çatışmasıyla ilgili sadece Ryabkov’un sözleri yansıdı:

Yakındoğu’daki çatışma bölgesinde durum bizim değerlendirmemize göre tırmanma eğilimi gösteriyor. İsrail ordusunun yürüttüğü operasyonlar ayrım göstermeyen bir nitelik taşıyor. Kara harekâtı, Gazze’ye girme tehdidi devam ediyor. Bu anklav bölgesi ve orada yaşayanlar fiilen bir insani felaket içindeydiler. Ne tıbbi yardım ne diğer temel ihtiyaçlar karşılanıyor. Bütün bunlar dünyada büyük bir endişe uyandırıyor.

Ryabkov, Rusya’nın siyasi düzlemde azami çaba gösterdiğini, BM Güvenlik Konseyi’ne sunulan karar tasarısının da bu çerçevede olduğunu söyledi. Ryabkov ayrıca ABD’yi suçladı: “ABD bu dramatik, ağır krizde başlıca sorumluluğu taşıyor, zira bu ülke uzun yıllardır çözümü temeline almaya, Güvenlik Konseyi’nin temel kararlarını gözardı etmeye çalıştı, bugün de gerekli çözümü engelliyor.”

Ryabkov’un sözlerinde en dikkat çekici ifadeler şöyleydi:

Esasen bütün bu çatışmanın kontrolden çıkma tehdidi yüksek.”

Putin 16 Ekim akşamı Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, İran Devlet Başkanı İbrahim Reisi, Filistin Devlet Başkanı (resmi Kremlin açıklamasında bu ünvan kullanılmıştı) Mahmud Abbas ve Mısır Devlet Başkanı Abdülfattah Sisi ile telefon görüşmeleri yaptı; ancak bu görüşmelerle ilgili tek bir açıklama yapıldı. Şu ifadeler kullanıldı:

Sivil halk içinde kurbanların sayısında korkunç bir artışın ve Gazze şeridinde insani krizin derinleşmesinin eşlik ettiği, askeri eylemlerde büyük ölçekli bir artıştan duyulan son derece büyük endişe ifade edildi. Ateşin bir an önce kesilmesinin, muhtaç durumdaki herkese acil yardımın ulaştırılması hedefiyle insani ateşkesin tesisinin sağlanması zarureti üzerine ortak görüş ifade edildi.

Rusya devlet başkanı, Gazze’de insani durumun ciddiyetini ve acil tıbbi malzemelerin, gıdanın ve diğer hayati emtianın sevkiyatı için ablukanın kaldırılmasının zaruretini vurgulayan meslektaşlarının görüş ve değerlendirmelerini dinledi. Çatışmanın bölgesel bir savaşa evrilme ihtimalinden duyulan ciddi kaygı ifade edildi.

Vladimir Putin, sivillere karşı şiddet uygulanmasının hiçbir biçiminin kabul edilemeyeceğini vurguladı ve Rusya’da silahlı çatışma sonucu zarar görenler, ölenlerin yakın ve akrabaları için derinden üzüntü duyulduğunu, insani yardımda bulunmaya hazır olunduğunu belirtti. Rusya tarafının askeri eylemleri mümkün olduğunca kısa zamanda durdurmak ve durumu istikrara kavuşturmak için yapıcı fikir güden bütün ortaklarla çabaları koordine etme taahhüdü teyit edildi. Rusya’nın BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu, insani ateşkesin derhal ilan edilmesine yönelik, dengeli ve siyaset dışı nitelik taşıyan karar tasarısı da tam bunu hedefliyor.

Genel görüşe göre bugünkü benzeri görülmemiş tırmanışın nedeni Yakındoğu barış sürecindeki uzun durgunluktur. Vladimir Putin tarafından bu bağlamda Filistin probleminin bilinen uluslararası hukuk temelinde, İsrail’le barış ve güvenlik içinde birlikte yaşayacak bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını öngören uzun vadeli ve adil bir çözümüne yönelik çıkış amacıyla siyasi sürecin canlandırılması yönündeki ilkesel tutum tekrar ifade edildi.

Mısır devlet başkanıyla görüşmede Mısır tarafının Rusya ve BDT vatandaşlarının Gazze şeridinden tahliyesi konusunda katkıda bulunması meselesine de değinildi.

Aynı gün bütün bu görüşmelerin ardından Putin Netanyahu’yu aradı. Kremlin sitesinden henüz resmi bir açıklama yapılmadı; ancak Kremlin telegram kanalından yapılan açıklamada şöyle deniyordu:

Görüşmenin merkezinde Filistin-İsrail çatışmasının hızla tırmanması sonucu ortaya çıkan kriz durumu vardı. Rusya başkanı ölen İsraillilerin akraba ve yakınlarına içten taziyelerini ifade etti, kurbanı sivil halk, bu kapsamda kadınlar ve çocuklar olan her tür eylemin kabul edilemez olduğunu ve kınandığını kararlılıkla vurguladı.

Putin Rusya’nın durumun normalleşmesine, şiddetin daha fazla tırmanmasının önlenmesine ve Gazze şeridinde insani felakete engel olunmasına katkıda bulunma amacı güden atmakta olduğu adımlar hakkında bilgilendirdi. Bilhassa da bugün Filistin, Mısır, İran ve Suriye liderleriyle telefon temaslarının kilit noktaları İsrail tarafının bilgisine sunuldu.

Rusya tarafının Filistin-İsrail cepheleşmesinin önlenmesi ve siyasi-diplomatik vasıtalarla barışçıl bir çözüme erişilmesi amacıyla bundan sonra da uygun bir faaliyette bulunmaya kategorik olarak hazır bulunduğu teyit edildi.”

Görüş

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1

Avatar photo

Yayınlanma

Epstein koalisyonunun İran’a karşı saldırganlığı devam ederken, Harici’de yayınlanan üç bölümlük “Uçurumun eşiğinde” yazı dizisini 20 Mart’ta şu sözlerle bitirmiştim:

“Bu yazı, ‘nereye varır bu işin sonu?’ sorusuna bir cevap. Bir açıdan, öyle çok değişik faktör rol oynuyor ki, nereye varacağını kestirmek zor; ama diğer bir açıdan, şu açık: ABD-İsrail koalisyonunun yenilgiyi itiraf etmeye tahammülü yok, bu nedenle bölgeyi ateş topuna çevirmeye çalışacaktır; İran’ın ise yenilmeye tahammülü yok, çünkü yenilginin sonu, emperyalist haydutluğa teslim olmayı reddeden bu onurlu halkın bağımsızlığını kaybetmesi olacaktır.”

Aradan geçen iki buçuk ayı bulan sürede yaşanan gelişmelere etraflıca bakmakta ve bundan sonraki olası senaryoları değerlendirmekte yarar var.

Bu nedenle bu yazı, kaçınılmaz olarak, son iki ayın etraflı bir tarihini kapsayacak.

Dezenformasyon

Gelinen noktada belirsizlik devam ediyor; en azından bir aydır bu konuda yazıp çizenlerin önemli bir bölümü neredeyse papatya falı çeviriyor: anlaşma olacak mı, olmayacak mı?

Bir anlaşma çabası olduğu, nisan başında Pakistan görüşmelerinin başladığından beri çok açık; ancak meselenin fala çevrilmesi, öyle anlaşılıyor ki büyük ölçüde bilinçli bir dezenformasyon çabasının parçası ve bunun başını da Axios ve onun İsrail istihbaratı kökenli “muhabiri” Ravid Barak (twitter mesajlarıyla) çekiyor.

Bu başarılı dezenformasyonun kısa bir özetini geçen gün The Cradle Türkiye sundu: 8 Nisan’da iki haftalık ateşkesin ardından Barak 16 Nisan’da anlaşmaya bir milim, 20 Nisan’da bir veya iki gün kaldığını; 6 Mayıs’ta savaşı bitirmek için bir sayfalık memorandumun hazırlandığını; 12 Mayıs’ta Trump’ın “imzaya yakın” olduğunu; 22 Mayıs’ta “kısa zamanda anlaşmaya varılacağını”; 28 Mayıs’ta anlaşmanın hazırlandığını ve sadece Trump’ın imzasının beklendiğini yazdı.

“İran ABD’nin temel şartlarını kabul etti, ancak ABD daha fazlasını istiyor” veya “İran’da ‘muhafazakârlar’ şimdilik direniyor ama üzerlerindeki baskı artıyor” yolunda yürüyen bu dezenformasyon, öyle anlaşılıyor ki, öncelikle İran’da yönetimin antiemperyalist kanadını tehdit ve anlaşma yanlısı kanadını teşvik; ama bundan başka, moda deyimle “piyasalara güven verme” amacını da güdüyor. Böylece petrol fiyatlarının tırmanış eğrisini dizginlemeyi hedefliyorlar ve bunda başarılı da oluyorlar.[1]

Gene de, dezenformasyon dalgalarının med ve cezirine bakarak Amerikan siyasetine dair değerlendirmelerde bulunmak mümkün.

İlkin İran’a karşı “çokuluslu deniz gücü” çağrısında bulundular; ancak çağrı karşılık bulmadı. Önce Avrupalılar caydı — ne var ki zaten güçleri de yok; güneş batmayan imparatorluğun bugünkü karikatürü bile Hürmüz’e birlik konuşlandırmaya cesaret edemez, en çok Umman denizinin açıklarında ve Hint okyanusu sularında gezinebilir. Buna rağmen görüntü her şeydir: ABD başkanından paparayı yiyen Britanya yönetimi de mart ayı sonunda tam da bu nedenle “iyi bari gönderelim” havasına girdi ve HMS Anson nükleer denizaltısını oralarda gezdirdiğini ilan etti; birkaç gün geçmeden numaradan efelenip “ortağı” Fransa ile birlikte ve elbette “ABD’nin yardımıyla” boğazı açmak için bir koalisyonun “başına geçmeye hazırlandığını” açıkladı. Numaradan efelenme programı da, Avrupa devletlerinin ABD’nin yapamadığını yapacak ne askeri ne siyasi gücü olmasından başka, çalı dikip koyundan yün çalmayı hatırlatırcasına, hepsi de gelecek zaman kipiyle, kiralık mayın temizleyici sivil gemi kiralayacağı, robot dronlar ve yüzer platformlar kuracağı iddiasından ibaretti. Üstelik, aşağıda tekrar hatırlatacağım gibi, boğazın şu aşamada mayınlanmadığını bilince böyle efelenmeler de daha ucuza geliyor.

İlk günler “mümkün olduğunca geniş bir güce” katılacağını bildiren BAE de Avrupalıların ardından yan çizdi. Oysa (27 Mart’ta Financial Times’a göre) BAE başlangıçta pek iştahlıydı ve her ne kadar “İran’la savaş söz konusu değil” ise de “İran’ın barışçıl ekonomiye savaş açtığını ve insanların buna karşı koymak zorunda olduğunu” bildirmişti.

Çin

Çin’le ilişkilerin bu dönemki kronolojisine de bakmak gerek, zira Çin’in İran’la ilişkilerine dayanarak çatışmaya şu veya bu şekilde İran’ın yanında müdahale etme potansiyeli öyle anlaşılıyor ki ta en başından beri belirsizliğini koruyordu. Bir aylık yoğun füze misillemeleri sırasında sık sık, Pekin’in Tahran’a hava savunma sistemleri ve istihbarat desteği sunduğu ileri sürüldü; ne var ki her ikisi de kanıtlanamayacak ve tartışmalı iddialardı. Kaldı ki Çin tarafı birçok defa İran’a askeri destek vermediğini beyan etti.[2]

Bu meyanda ABD’nin eski Pekin büyükelçisi (2022-2025) Nicholas Burns’ün 28 Mart’ta Bloomberg’e verdiği mülakat, ABD’nin Çin faktöründen endişe etmemesi için bir çağrıyı andırıyordu; Burns, Çin’in Venezuela ve İran saldırılarına sessiz kaldığını ve her iki ülkeye de diplomatik destek sunmadığını, dolayısıyla “bu ülkelerin güvenilmez bir dostu” olarak göründüğünü söylemişti.

İran’ın Hürmüz boğazından geçiş için koyduğu şartlardan biri bu su yolunu kullanacak petrol tankerlerinin uluslararası ticarette yuan kullanmasıydı ve bu açıkça Çin’den siyasi destek beklentisiyle ilişkiliydi. Bense birçok defa yazdığım gibi Çin’in yapısal olarak malul olduğunu ve böyle açık bir siyasi destek veremeyeceğini düşündüm ve düşünmeye devam ediyorum. Çin ve Rusya’nın tutumları arasındaki farklılığı “Uçurumun eşiğinde” hangi ülkelerin ilk diplomatik tepkileri gösterdiğini anlatırken göstermiştim; Çin’in bu açık destekten kaçınan son derece pragmatist tutumu sonraki günlerde de defalarca ortaya çıktı. Örneğin 25 Mart’ta Aragçi, Çin dışişleri bakanı Van İ ile görüşmesinde “kararlı bir tutum” ve “kınama” istedi; buna karşılık Van renksiz bir diyalog çağrısıyla yetindi ve, İran devlet televizyonunun yazdığına göre, “mücadelenin devam etmesindense diyaloğun evla olduğunu ve bunun İran halkının menfaatleriyle, keza uluslararası topluluğun genel beklentileriyle örtüştüğünü” söyledi. Çin bu tutumunu kararlılıkla korudu; dışişleri 13 Nisan’da bir kez daha, ABD’nin abluka ilanının hemen arkasından, Hürmüz’de serbest seyrüseferin bütün ülkelerin menfaatine olduğunu açıkladı. Hürmüz’ü bloke eden uzaylılar değil İran olduğuna göre Çin’in “Hürmüz açılmalı” çağrılarının hedefi de ABD değil İran’dı. Van 6 Mayıs’ta bir kez daha Pekin’de Aragçi ile görüştü. Aragçi burada, “Çin tarafının her zaman tarihin doğru yanında yer aldığını, durumun kötüleşmesini ve taşmasını önlemek için yapıcı bir tutumla aralıksız çaba gösterdiğini”, İran’ın Çin’e güvendiğini, savaşı durdurmakta olumlu rol oynamaya devam etmesini beklediğini, zaten İran’ın “Çin’in kapsamlı stratejik ortağı” olduğunu, Tayvan meselesinde Çin’i daima desteklediği söyledi. Buna karşılık Van, İran’a destek anlamına gelecek “meşru savunma”, “saldırganlık” gibi ifadeler kullanmaktan kaçındı (Rusya ile tutum farklılığını göstermek açısından önemlidir bu); Çin’in bu çatışmanın başından beri arabuluculuk yaptığını ve diyaloğu teşvik ettiğini, “kapsamlı ateşkesin gecikmeden sağlanması gerektiğini” belirtti, “görüşmelerde ısrarın önemini” vurguladı, “İran’ın diplomatik yollarla çözüm arama isteğini takdir ettiklerini” söyledi. İran’ın sivil nükleeri geliştirmeye hakkı olduğunu düşündüklerini ekledi ve bununla da yetinmeyip, İran’a, Körfez ülkeleriyle daha çok diyalog kurmayı ve onlarla ortak bölgesel barış ve güvenlik çerçevesi oluşturmayı tavsiye etti. Gerçeklikten alabildiğine uzak şeyler. Ancak ilgisi, bu tür ayrıntılardan çok Hürmüz ile ilgiliydi: “uluslararası toplumun, boğazdan normal ve güvenli geçişin yeniden sağlanmasına yönelik ortak bir kaygı taşıdığını, Çin’in ilgili tarafların uluslararası toplumun güçlü çağrısına en kısa sürede yanıt vermesini beklediğini” anlattı. ABD başkanının Pekin ziyareti öncesindeki bu görüşme, Çin’in tutumunu yansıtması açısından daha büyük önem taşıyordu.

Bu açıdan, Beyaz Saray’ın 17 Mayıs’ta açıkladığı Çin ziyareti sonuç raporu her ne kadar kendine yontuyor olsa bile tamamen boş değildir. Buna göre (en önemlisi) taraflar İran meselesiyle ilgili Hürmüz boğazının açılması çağrısında bulunuyorlar. Bunun yanı sıra “KDHC’nin nükleersizleştirilmesi” meselesinde hemfikirler. Buna karşılık Çin’in görece önemsiz bir miktar olan 2028’e kadar ABD’den 17 milyar dolarlık tarım ürünü taahhüdünden başka net bir taahhüdü yok; özellikle silah yapımında kullanılan değerli maden ihracatındaki tutumunu koruduğu anlaşılıyor. Görüşmenin sonuçları itibariyle daha belirsiz olan, Tayvan meselesiyle ilgili ABD’nin hangi tavizleri verdiği.

Bununla birlikte Çin, İran petrolünün yüzde 80’ini alıyor; 2021’de imzalanan 25 yıllık kapsamlı stratejik ortaklık anlaşmasıyla altyapı ve sanayi yatırımları yapıyor ve İran’a yatırımlarının toplamının 400 milyar dolara yaklaştığı biliniyor. Dahası, Çin dışişleri her ne kadar Hürmüz’ün derhal açılması, yani (Medvedev’in deyişiyle) İran’ın elindeki bu en güçlü nükleer silahtan vazgeçmesi için çağrı üstüne çağrı yapıyorsa da Hürmüz’den geçen tankerlerinin güvenliğini esas olarak İran’a borçlular. Dolayısıyla, İran’ın yıkılması, Çin’in enerji güvenliğinin sarsılması anlamına gelir.

Bütün bunlara bakarak Çin’in İran’a açık siyasi ve silah yahut istihbarat gibi dolaylı ancak önemli destekten kaçınma siyasetine devam ettiği, ancak İran’ın yıkılmasına da kategorik olarak karşı çıktığı anlaşılıyor. Yeni bir Venezuela senaryosu, üstelik de şimdi Venezuela gibi iflasın eşiğinde bir devlet değil İran gibi teslim olmama kararlılığını elindeki bütün vasıtalarla ve ustalıkla koruyan bir devlet varken kabul edilemez. Bu durumda Çin’in İran’a sunabileceği en önemli destek, bu yazı dizisinin son bölümünde ele alacağım beşinci senaryo çerçevesinde olacaktır.

Savaş, siyaset ve hedefler

Savaş siyasetin şiddet araçlarıyla devamıdır; her savaş, tarafların siyasi hedeflerine tank, uçak, seyir füzesi, dron vb. araçlarla ulaşmaya çalıştığı bir siyasi mücadeledir. Savaşın (Clausewitz’in deyişiyle “pozitif”) nihai hedefi, düşmanın silahlı güçlerinin yok edilmesi, böylece siyasi iradesinin kırılması ve kapitülasyona zorlanmasıdır; ama bu hedefe nadiren ulaşılır. Bu durumda savaş sadece ötelenir, ertelenir, yerini başka vasıtalar veya başka savaşlar alır. Savaşın siyasi planlayıcısı çatışmaya giriştiğinde olası siyasi, askeri ve iktisadi sonuçları hesap etmiş olabilir veya olmayabilir, ancak bunlar hesap edilmediğinde, yani siyasi planlama doğru yapılmadığında bile hedef vardır; bununla birlikte savaşın gidişatı içerisinde bu hedeflere varma yolları değişir.

Epstein koalisyonunun hedefi var mıydı, neydi?

Epstein koalisyonunun nihai hedefi İran’da “rejim” değişikliğiydi. Buna varmak için kullanmayı hedeflediği yol iki aşamalıydı. Birincisi, İran’ın antiemperyalist kararlılığını koruyan siyasi önderliğini, askeri ve ekonomik altyapısını yok ederek ve “beşinci kolun” fitilini ateşleyeceği iç çatışmayla siyasi birliğini parçalamak; ikincisi, oluşacak kaos ortamında ve fiili bir iç savaşın ardından mümkünse İran’ın parçalanması, değilse Tahran’da işbirlikçi bir rejimin kurulması.

Bu, gerçekte, Rusya’ya büyük hayallerle işletilen formülden ilkesel olarak farklı değildir.

Önderliğin yok edilmesi yoluyla karışıklık ve böylece kolay bir zafer umudu taşıdıklarını açık seçik biliyoruz. Daha 23 Mart’ta Reuters, Epstein koalisyonunun İran’a karşı saldırganlığından sadece 48 saat önce ABD başkanı ile İsrail’in faşist başbakanı Netanyahu’nun telefonlaşıp Ali Hamaney’i kastederek “kafa koparıcı bir saldırıda” mutabık kaldıklarını yazmıştı. Başka deyişle, Hamaney’i öldürürlerse İran’ın başsız kalacağına öyle inanıyorlardı ki, öldürebileceklerine kesinlikle emin olduktan sonra saldırı emrini verdiler; böylece İran’ın kısa sürede hizaya geleceğini düşünüyorlardı. Bunu yaparken “liberal” hükümete oynuyorlardı; ama İran’daki siyasi dengelerin tahminlerinin tersi yönde gelişebileceğini hesap etmemişlerdi.

Gene de, İran’ın altyapısına (ve bu kapsamda, tayin edici değilse bile, askeri altyapısına da) büyük zarar vermeyi başardılar. Zaten başlamış bulunan ekonomik kriz bu ortamda derinleşti; artık kimi yerlerde emekçi halk 50-100 dolara çalışmak zorunda kalıyor; petrol ve sanayi altyapısında ağır tahribat var; petrol ihracatı imkanları daraldı; Epstein koalisyonunun saldırılarının İran halkının hayatına doğrudan bir başka etkisi de 50 bine yakın konutun kullanılamaz hale gelmesi oldu.

Ne var ki bu durum bir sosyal ve siyasi krize yol açmadı — oysa hedef, daha geçen yılki şiddet olaylarının gösterdiği gibi, tam da buydu. Birincisi, Financial Times’ın deyişiyle 40 yıldır bir “direniş ekonomisi” ortaya çıkmıştı ve bu kurumsallaşmış yapı, (Alptekin Dursunoğlu’nun “oligarşi” dediği yeni burjuvazinin bütün yıkıcı çabalarına rağmen) işliyordu. Financial Times, adıyla müsemma burjuvazinin bu asırlık sesi, nihai tutumu The Wall Street Journal’dan farklı olmasa bile çok daha sağduyuludur ve geleneksel, gerçek anlamda habercilik izleğini hiç terk etmedi; dolayısıyla çizdiği tablo baktığı yerin perspektifini yansıtsa da çoğu zaman nesneldir. 29 Mart’ta İran ekonomisini yıkmanın kolay olmadığını söylerken şunları vurguluyordu: ithalatı güç ürünleri (ilaç, araç yedek parça, mutfak gereçleri, vb.) kendisi üretiyor; dış ticarette barter uyguluyor (özellikle petrol karşılığı gıda ve araç gereç); enerji altyapısı bütün ülkeye dağılmış olduğu için yok edilmesi güç; baskıya rağmen istikrarlı bir ekonomisi var; yetkililer ekonomi yönetimini desantralize etti, ithalat hızlandı, bürokratik engeller azaltıldı; karayolu taşımacılığı devam ediyor, marketlerde kıtlık yok, yakıt sıkıntısı yok. Bununla birlikte enflasyon yüzde 40 seviyesinde, halkı boğan ekonomik problemler de savaştan önce derinleşmeye başlamıştı zaten. Bunlar da (Financial Times açıkça söylüyor bunu) geçen yıldaki gösterilerin başlıca nedeniydi.

Özetle, Financial Times’ın haklı olarak işaret ettiği gibi mevcut model krizi ortadan kaldıramıyor ama Epstein koalisyonun saldırıları altında sarsılırken bile sistemin ayakta kalmasına imkân sağlıyor. 9 Mayıs’ta The Washington Post da, yumurta artık iyice kapıya dayanmışken, bu gerçeği keşfetti: CIA’e göre İran 90-120 gün hatta daha uzun süre ablukadan ötürü ciddi ekonomik sonuçlarla karşılaşmadan çıkabilirdi. Aynı gün Financial Times ABD yönetiminden “üst düzey bir yetkiliye” dayanarak CIA’in İran’ın ekonomik esnekliğini küçümsediğini yazdı: “Eğer İran deniz ulaştırmasının yerine demiryolunu koymayı başarırsa kendisine ekonomik anlamda bir güvenlik yastığı oluşturur.” Veya (biz başka türlü özetleyelim durumu) İran ekonomisi zaten sürekli ama kontrollü bir kriz içinde ve bu krizi sosyal krize çevirecek dış faktörler olmadıkça ayakta kalmayı başarıyor.

Savaş, bu krizi sosyal krize çevirecek dış faktörlerin en önemlisi olarak öngörülmüştü; oysa güdülen bu hedefe rağmen tam tersi bir tablo ortaya çıktı: İran çok uzun zamandır belki de ilk defa milli birliğini hiç olmadığı kadar pekiştirdi. Bu sıradışı durum çok çarpıcıdır; dahası savaşın ilk defa İran’da gerçek anlamda bir iç barışı ortaya çıkardığı, iktidara en çok muhalif olanların bile onun çevresinde kenetlenmeye başladığı ve buna karşılık iktidarın da daha önce (eski moda deyişle) ısrarla “ötekileştirdiği” kesimlere yaklaşımını değiştirdiği ileri sürülebilir.

Özetle, askeri strateji siyasi hedefe uyum sağlayamadı. Bu durumda iki seçenek ortaya çıkar: ya siyasi hedefi değiştireceksin, ya da mevcut askeri stratejinin yerine başka bir şey koyacaksın.

[1] Yeri gelmişken, bu “muhafazakârlar ve reformcular” kategorilerinin siyasi ve bilimsel anlamı olmadığını, gerçekte antiemperyalizm ve egemenlik ilkeleriyle uzlaşma ve en iyi ihtimalde egemenliğin paylaşılması beklentileri arasında bir çatışmadan söz edilebileceğini; siyasi muhafazakarlık ve hayat tarzında muhafazakarlığın birbirine eşitlenemeyeceğini; İran’da çok uzun süredir devam eden “reformist” yönetimlerde siyasi muhafazakarlığın derinleştiğini; buna karşılık yönetimde antiemperyalist eğilimler güçlendikçe siyasi olarak halk kitlelerinin de birbirine yaklaştığını ve bu durumda, böylelikle milli birliğin pekiştiğini şimdilik kısaca not etmek gerek.

[2] Buna karşılık Rusya, askeri desteğin kapsam ve niteliğini belirtmemekle birlikte, geçen yıl imzalanan kapsamlı stratejik ortaklık anlaşmasının gereklerini yerine getirdiğini vurgulamıştı. (Rusya-İran ilişkilerinin son bir yılıyla ilgili çok kısa bir kronoloji: 17 Ocak 2025, Rusya ve İran arasında kapsamlı stratejik ortaklık anlaşması imzalandı. 8 Nisan 2025, Duma onayladı. 21 Nisan 2025, Putin imzaladı. 21 Mayıs 2025, İran meclisi onayladı. 11 Haziran 2025, Velayet Konseyi onayladı. 2 Ekim 2025, yürürlüğe girdi. 4/1: “İmzacı tarafların istihbarat ve güvenlik servisleri milli güvenliklerini pekiştirmek ve ortak tehditlere karşı koymak amacıyla istihbarat ve tecrübe alışverişinde bulunur ve işbirliği seviyesini yükseltir.” 4/2: “İmzacı tarafların istihbarat ve güvenlik servisleri muhtelif mutabakatlar çerçevesinde karşılıklı işbirliğini hayata geçirir.”

Okumaya Devam Et

Görüş

Xi liderliğinde yükselen Çin diplomasisi: Bütün yollar Pekin’e çıkıyor

Avatar photo

Yayınlanma

2025’in sonlarından başlayarak 2026 boyunca dünya siyasetinde dikkat çeken en önemli gelişmelerden biri büyük güçlerin art arda Pekin’e yönelmesi oldu. Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi küresel sistemin merkezindeki aktörlerin Çin ile doğrudan üst düzey temas kurması uluslararası düzenin değişmekte olduğuna dair güçlü bir işaret olarak görülüyor. Bu ziyaretlerin sıradan diplomatik temaslar olmadığı kesin. Açıkçası bu ziyaretler dünyanın güç merkezlerinin yeniden şekillendiğini gösteren sembolik ve stratejik hamleler. Özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin daimî üyelerinden dördünün kısa süre içerisinde Çin ile yoğun temas kurması Pekin’in artık ekonomik bir güç olmasının ötesinde küresel diplomasinin ana merkezlerinden biri hâline geldiğini ortaya koydu.

Uzun yıllar boyunca dünya düzeni büyük ölçüde Amerika merkezliydi. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra ABD hem askerî hem ekonomik hem de diplomatik olarak rakipsiz bir konuma ulaşmıştı. Çin ise hızla büyüyen ama daha çok üretim gücü ve ucuz işgücüyle tanımlanan bir ekonomi olarak görülüyordu. Pekin’in küresel sistemde etkisi vardı ancak dünya siyasetinin ana karar mekanizmaları hâlâ Washington merkezli işliyordu. Fakat son yirmi yılda yaşanan dönüşüm Çin’i yalnızca ekonomik bir dev olmaktan çıkarıp küresel stratejik rekabetin merkezine yerleştirdi.

Bugün Çin dünya ticaretinin en önemli aktörlerinden biri. Küresel tedarik zincirlerinin büyük kısmı Çin bağlantılı çalışıyor. Elektrikli araçlardan batarya teknolojilerine, yapay zekâdan güneş enerjisine kadar birçok kritik sektörde Çin hem üretici hem de standart belirleyici bir güç hâline gelmiş durumda. Bu ekonomik kapasite doğal olarak siyasi ve diplomatik etkiyi de beraberinde getirdi. Artık dünya liderleri Çin’i görmezden gelerek küresel sorunları yönetemeyeceklerini biliyorlar.

Çin’e gerçekleşen ziyaretlerin temel anlamı tam da burada ortaya çıkıyor. Donald Trump’ın Pekin’e giderek Xi Jinping ile görüşmesi Washington ile Pekin arasındaki sert rekabete rağmen doğrudan temasın zorunlu hâle geldiğini gösterdi. Aynı şekilde Vladimir Putin’in Çin ile stratejik yakınlığı zaten uzun süredir biliniyordu ancak Moskova’nın Batı ile yaşadığı derin kriz sonrası Çin ile daha fazla işbirliği yapması Pekin’in Avrasya’daki ağırlığını ciddi biçimde artırdı. İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın ziyareti ise Avrupa’nın Çin politikasında daha pragmatik bir çizgiye yöneldiğinin işareti olarak yorumlandı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un daha önce gerçekleştirdiği temaslar da Avrupa’nın Çin’le tamamen kopmak istemediğini ortaya koymuştu. Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in Pekin görüşmeleri ise özellikle ekonomik açıdan dikkat çekiciydi. Çünkü Alman sanayisi için Çin pazarı hâlâ vazgeçilmez öneme sahip. Buna ek olarak Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić’in Çin ile sürdürdüğü yoğun diplomatik temaslar da Pekin’in Avrupa kıtasındaki etkisinin yalnızca büyük Batı Avrupa devletleriyle sınırlı olmadığını gösterdi. Sırbistan son yıllarda altyapı yatırımları, ulaştırma projeleri, teknoloji transferi ve savunma alanındaki işbirlikleri sayesinde Çin’in Avrupa’daki en yakın ortaklarından biri hâline geldi.

Bu ziyaretlerin ortak noktası hepsinin Xi Jinping ile doğrudan temas arayışı taşımasıydı. Xi artık sadece Çin’in lideri olarak görülmüyor. Birçok ülke açısından Xi, küresel sistemin geleceğini şekillendiren ana figürlerden biri hâline gelmiş durumda. Özellikle Xi döneminde Çin’in daha merkeziyetçi, daha vizyoner ve daha uzun vadeli stratejik planlama yapan bir yapıya dönüşmesi liderliğin kişisel önemini artırdı. Bugün dış dünya büyük ölçüde Xi Jinping’in kararlarına odaklanıyor. Bu nedenle Pekin’e yapılan ziyaretler aynı zamanda “Xi ile doğrudan kanal kurma” çabası anlamına geliyor.

Burada semboller büyük önem taşıyor. Çünkü uluslararası siyasette “kimin kimin ayağına gittiği” bile güç algısının parçasıdır. Eğer dünya liderleri sürekli Pekin’e gidiyor, Xi ise sınırlı hareket ediyor ama herkes onunla görüşmek istiyorsa bu doğal olarak şu mesajı güçlendiriyor: “Xi Jinping artık Çin’in lideri olmanın ötesinde küresel sistemin ana karar vericilerinden biri.” Daha da dikkat çekici olan nokta ise Xi’nin daha az hareket etmesinin Çin’in etkisini azaltmaması. Tam tersine Pekin’in “ziyaret edilen merkez” hâline gelmesi Çin’in öz güvenini büyüten bir görüntü oluşturdu. Bu durum birçok gözlemci açısından dünya düzeninin değiştiğinin en görünür sembollerinden biri olarak değerlendiriliyor. Çünkü artık küresel liderler Washington kadar Pekin’e de giderek “Küresel denklem burada kuruluyor.” mesajı veriyorlar.

Bunun birde somut jeopolitik nedenleri bulunuyor. Dünya artık birbirine son derece bağımlı bir sistem içinde hareket ediyor. ABD ile Çin arasında büyük bir rekabet var ancak aynı zamanda iki ekonomi birbirinden tamamen kopamıyor. Ticaret, yarı iletken teknolojileri, yapay zekâ, enerji güvenliği, Tayvan meselesi, Rusya-Ukrayna savaşı, İran krizi ve küresel tedarik zincirleri gibi konuların tamamında Çin belirleyici bir aktör hâline geldi. Dolayısıyla Washington dâhil hiçbir büyük güç Çin’i devre dışı bırakarak küresel strateji kuramıyor.

Özellikle Avrupa açısından Çin meselesi daha karmaşık bir hâl aldı. 2022–2024 döneminde Avrupa’da Çin’e karşı daha sert ve mesafeli bir yaklaşım vardı. Ancak ekonomik büyümenin yavaşlaması, enerji krizleri ve ABD ile yaşanan ticari sürtüşmeler Avrupa’yı daha dengeli bir politika arayışına itti. Avrupa liderlerinin Pekin’e yönelmesi Çin ile ekonomik bağların tamamen kopmasının Avrupa için büyük maliyet yaratacağını gösteriyor. Bu durum aynı zamanda ABD liderliğindeki Batı bloğunun kendi içinde de farklı önceliklere sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Çin’in yükselişi yalnızca Batı ile ilişkiler üzerinden okunmamalı. Pekin’in Küresel Güney’de kurduğu etki alanı da son derece önemli. Afrika, Latin Amerika, Orta Asya, Körfez ülkeleri ve Güney Asya’da Çin’in etkisi son yıllarda büyük ölçüde arttı. Bu çerçevede Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in Çin’e gerçekleştirdiği ziyarette dikkat çekici bir anlam taşıyor. Çünkü Çin-Pakistan ilişkileri uzun süredir “demir dostluk” olarak tanımlanıyor. Kuşak ve Yol Girişimi sayesinde Çin başta Pakistan olmak üzere birçok ülkede limanlar, demiryolları, enerji tesisleri ve altyapı projeleri inşa etti. Pekin ayrıca Batılı finans kuruluşlarının aksine daha az siyasi şart öne sürerek kredi ve yatırım sağlayabiliyor. Bu nedenle birçok gelişmekte olan ülke Çin’i ekonomik ortak görmekle birlikte aynı zamanda Batı’ya karşı dengeleyici bir güç olarak görüyor.

Tüm bunlar “Çin yükseliyor mu?” sorusunu gündeme getiriyor. Bugünkü tabloya bakıldığında buna “evet” demek gerekiyor. Çünkü artık dünya liderleri için Washington kadar Pekin de kritik bir diplomasi merkezi hâline geldi. Ayrıca Çin ekonomik büyüklüğüyle birlikte kriz çözme kapasitesiyle de dikkat çekiyor. İran-Suudi Arabistan normalleşmesinde oynadığı rol Rusya ile ilişkileri ve Küresel Güney üzerindeki etkisi Pekin’in diplomatik ağırlığını artırdı.

2026 yılı boyunca yaşanan diplomatik trafik çok önemli bir gerçeği ortaya koyuyor. Bugün dünya artık tek merkezli-tek medeniyetli değil. ABD karşısında ekonomik, teknolojik, kültürel ve diplomatik açıdan ona meydan okuyabilen bir Çin bulunuyor. Bu nedenle yeni dönem, “Amerikan Yüzyılı’nın” tek merkezli yapısından farklı olarak herkesin herkesle işbirliği yaptığı gibi herkesin herkes ile rekabet içinde olduğu çok merkezli-çok medeniyetli bir düzeni andırıyor.

Xi Jinping’in konumu da bu dönüşümün merkezinde yer alıyor. Bugün birçok lider için Pekin’de Xi ile görüşmek ikili ilişkiler açısından önemli ancak küresel güç dengelerinde yer edinmek açısından da önem taşıyor. Bu durum Xi’nin kişisel prestijini ciddi biçimde artırmış durumda. Artık uluslararası sistemde birçok kritik meselede, “Pekin masada değilse çözüm eksik kalır.” düşüncesi giderek yaygınlaşıyor. 2025 sonundan itibaren hızlanan Çin ziyaretleri sadece diplomatik takvim yoğunluğu değildir. Dünya düzeninin değişiminin somut bir göstergesi olarak okunmalı. Pekin ekonomik bir merkez olmanın yanında küresel siyasetin ana güç merkezlerinden biri hâline gelmiş durumda. Çin lideri Xi Jinping ise artık yeni çok merkezli-çok medeniyetli dünya düzeninin en etkili figürlerinden biri olarak öne çıkıyor.

Bugün Pekin’e yönelen diplomatik trafik yalnızca ABD, Rusya veya Avrupa’nın büyük devletleriyle sınırlı değil. Sırbistan’dan Pakistan’a, Körfez ülkelerinden Afrika devletlerine kadar çok geniş bir coğrafyadan liderlerin Çin ile doğrudan temas kurmaya çalışması Pekin’in küresel sistemdeki merkezi konumunu daha görünür hâle getiriyor. Bu nedenle son dönemde gerçekleşen ziyaretler yeni uluslararası düzenin güç haritasının da yeniden çizildiğinin işaretleri olarak okunuyor. Artık birçok başkent için küresel gelişmeleri anlamanın ve geleceğe dair strateji üretmenin yolu Washington kadar Pekin’den de geçiyor. Bu nedenle “Bütün yollar Pekin’e çıkıyor” ifadesi günümüz uluslararası siyasetinde giderek daha fazla karşılık bulan bir gerçekliğe dönüşüyor.

Umur Tugay Yücel-Siyaset Bilimci – “Amerikan Gücünün Gerilemesi ve Yükselen Güçler” (Çin-Rusya-Hindistan-Brezilya) kitabının yazarıdır.

X: @umur_tugay

Okumaya Devam Et

Görüş

Çok kutupluluğun çift yönlü asimetrisi: Yeni dünya dengesini nasıl bulacak?

Yayınlanma

ABD’de ikinci Trump dönemiyle birlikte Batı bloğu çok kutupluluğu kısmi biçimde kabul etti. Bu kabul ediş, Çok kutupluluğun doğasına uygun realist politikalar ve bununla beraber bir kaos çağının başlangıcı anlamına geliyordu. Bugünü tarif ederken 19. Yüzyıla ait jeopolitik denklemlerin tekrardan gün yüzüne çıktığını söylesek abartmış olmayız herhalde. Ulusların, İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’ın aksine, nüfuz ve mücadele motivasyonları artık ideoloji soslu değil, doğrudan çıkar odaklı bir duruma evrildi. Bu çıkar odaklı ilişkiler bütünü, ulusları tarihin farklı dönemlerinde gömdükleri baltaları çıkarmaya, bölgesel ve hatta küresel boyutta agresif politikalar izlemeye itiyor. Sanırım bu durumla ilgili herkes kötümser bir algıya sahip. Bu kadar savaş ve kaos çok kutupluluğun bir yapıtaşı mı demek?

Çok kutuplu dünyanın doğasındaki çift yönlü asimetrinin getirebileceği denge, tırmanan gerginliğin durulabileceğini gösteriyor. Asimetrinin negatif yönünde büyük devletlerin geçmiş zamana kıyasla çok daha karmaşık dengeleri koruyabilmek için müttefik ya da vekil güçleri korumakta daha az istekli davranması orta ve ufak ölçekteki devletleri hedef haline getiriyor. Zaten bugün izlediğimiz savaşların hemen hepsinde de bu denge söz konusu. Ancak bu asimetrinin bir de pozitif yönü var; modern teknolojiler savunan tarafın lehine gelişiyor. Biraz örneklendirmeme izin verin.

Çok kutupluluk neden savaş getirdi?

Bugünlerde yapılan genel yorum bu kadar farklı milletin, bir büyük ittifakın parçası olarak hareket etmekten ziyade kendi ulusal çıkarlarına odaklanmasının ister istemez bir çatışma ortamı yaratıcığıdır. Pax Americana ve onun savunucuları da zaten bunu söylüyor. Onlara göre ABD’nin Avrupa güvenlik mimarisini kendi kanatları altına kurması yüzlerce yıldır dünyayı savaşlarla kasıp kavuran Avrupa devletlerini kalıcı bir barışa itmiştir.

Bu argüman tartışmalı olsa bile bir gerçeği ortaya koyuyor; Çok kutuplu dünyada neden daha fazla savaş var? Soğuk Savaşın aksine çok kutuplulukta her bir savaş beraberinde epey karmaşık ilişkiler bütünü getiriyor. Bu karmaşık ilişkiler, eski dönemde caydırıcı gücünü kullanarak savaşları önleyebilecek büyük devletlerin biraz daha çekingen kalmasına yol açıyor. Dahası, bu devletler kendisinin içinde bulunmadığı her çatışmayı çözülmesi gereken bir krizden ziyade bir fırsat olarak değerlendiriyor. Böylece, orta ve ufak ölçekteki devletler daha yalnız ve kırılgan bir pozisyona düşüyor.

Mesela halihazırda devam eden İran Savaşı’nı örnek alalım. İran, 1979 devriminden bu yana Batı’nın hedef tahtasına oturttuğu ülkelerin başında geliyor. Bu İran’ı doğal olarak Amerikan hegemonyasına muhalefet eden Çin ve Rusya’nın bir müttefiki yapar, değil mi? Neticede Çin, petrol ihracatının yüzde 12 ila 14 arasını İran’dan karşılıyor. Rusya ise Suriye’de İran’la ortaklaşa çalışmış, Ukrayna Savaşı’nda İran’ın Shahed SİHA’larına lisans çıkararak kendisi üretmeye başlamış ve savaş eforunda önemli bir fark yaratmıştı.

Tüm bu yakın ilişkilere rağmen birçokları Rusya ve Çin’in İran’a destekte zayıf kaldığını düşünüyor. Peki neden?

Çünkü iki ülkenin de İran’la savaş halindeki ülkelerle sanılandan daha karmaşık ilişkileri var. Çin ithalatının yüzde 14’ünü İran’dan karşılıyorsa yüzde 30’dan fazlasını da körfez ülkelerinden karşılıyor. Çin, körfeze Kuşak Yol Projesi kapsamında yalnızca 2024 yılında 39 milyar dolarlık yatırım yaptı. Suudi Arabistan’da fabrikalardan güneş enerjisi yatırımına, liman inşasından akıllı kentlerin altyapısına birçok noktada Çin yatırımlarını görmek mümkün. BAE’de ise neredeyse 8 bin Çin firması aktif bir şekilde çalışıyor.

Rusya için körfez belki daha da kritik. Ukrayna Savaşı’nın başından bu yana Rus iş insanlarının yaptırımları atlatmasında BAE büyük rol oynadı. Rusların assetlerini taşıdığı bir “güvenli liman” olmasının yanında BAE savunma açısından da Ruslarla epey yakınlaştı. BAE, Rusya’dan İran’ın almadığı (ya da alamadığı) 50 tane Pantsir hava savunma sistemi bile aldı. Bunun yanında Wagner PMC gibi yapılarla ilintili maden ve enerji şirketleri, Sudan gibi ülkelerde altın madenleri için BAE’yle aynı safta yer alarak Hızlı Destek Birlikleri’ni (RSF) destekledi.

Bunu sadece NATO’ya alternatif olmaya çalışan ülkelerin bir zayıflığı olarak da görmek doğru değil, çünkü çok kutupluluğu yeni kabul eden ABD de benzer bir yol izliyor. Tek kutuplu dünyada ısrarcı Biden dönemi direniş gösterse de Trump’ın gelişiyle ABD’nin Ukrayna politikası yukarıda bahsettiğim örneklerle benzerlikler gösteriyor. Önceki dönemdeki “Demokrasi – Otokrasi” vurguları, Rusya’ya giderek genişleyen yaptırımlar ve Ukrayna’ya kayıtsız şartsız devam eden askeri yardım, yerini Trump’ın “huyuna gitme” stratejisine bırakmıştı. Henry Kissinger’ın Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği’ne yakınlaşmasını önlemek için Çin’e uyguladığı stratejinin bir benzeriydi bu. Soğuk Savaş için istisnai bir durum olarak görülebilir, ancak çok kutuplu dünyada gayet olağan bir hamle. Trump döneminde ABD; Rusya ile yüksek seviyede diplomasiyi yeniden başlattı. AB’nin Rusya’ya yönelik yeni yaptırım paketlerine katılmamaya başladı. Hürmüz krizi sonrası Rusya üzerindeki petrol yasaklarını hafifletti. Ukrayna’ya bir daha büyük askeri yardım paketi duyurulmadı, sadece Avrupa’nın satın alması yoluyla düşük miktarda silah gönderildi. Rusya’nın İran’ı destelemiş olabileceğine ilişkin bir soruya Trump; “Biz de aynısını onlara yapmıştık” diye yanıt verdi.

Tüm bu ilişkiler ağından kesin bir sonuç çıkarmak mümkün; Soğuk Savaş’ın aksine küreselleşmiş bir dünyadaki nüfuz alanları, iktisadi ilişkiler ve stratejik ortaklıklar ileri düzeydeki karmaşık doğasından ötürü dünya çapında net bir cepheleşmeyi zorlaştırıyor ve büyük ülkeleri müttefiklerini desteklemede isteksizleştiriyor.

Orta ve ufak ölçekteki ülkeler bu sebeplerden ötürü dezavantajlı konuma düşse de onların kendi varlığını savunmasını sağlayacak tam tersi yönde bir asimetri daha mevcut; teknoloji.

Orman kanununda güçsüzler kendini nasıl koruyacak?

Soğuk Savaş sonrası güvenlik doktrinleri, büyük konvansiyonel ordular yerine, daha ufak, sofistike teknolojilere sahip, yoğun eğitimlerle hedef odaklı çalışan seferi kuvvetlere odaklanmayı tercih etmişti. Geleceğe yönelik tahminler tartışmasızdı; teknolojiler, know-how sahibi endüstriyel güçlerle daha zayıf ülkeler arasındaki makası açacak küresel bir baskı ortamı oluşturacaktı. Öyle olmadı.

Modern çağın güvenlik doktrinleri birçok beklentiyi boşa çıkardı. Birim fiyatı 6 bin dolar civarındaki SİHA’lar sahada tam anlamıyla bir devrim yaptı. Bu bir devrimdi çünkü geliştirilmesi yıllar sürmüş o sofistike teçhizatların hepsi sahaya SİHA’ların inmesiyle kendini yenilemek zorunda kaldı, hatta büyük bir kısmı bunu hala başaramadı. Çok geniş olmayan bir askeri endüstri bile bu SİHA’lardan artık bolca üretebiliyor. Dev fabrikalardan ziyade müstakil evlerin arkasındaki garajların da üretim merkezlerine dönüşebildiği bir dönemden bahsediyorum. Biraz örneklendirelim.

Ukrayna Savaşı, kısa sürede eski tip konvansiyonel bir harbe dönüştü. Niceliğin ön plana çıktığı, çok sayıda piyadenin çok sayıda obüs desteğiyle ilerleme sağlayabildiği bir çatışma ortamıydı bu. Doğal olarak savaşın başında kayıpların büyük kısmı aynı eski savaşlar gibi topçu ateşinden kaynaklandığı söylenebilirdi. Ancak Ukrayna’nın SİHA konusundaki atılımlarıyla bu aritmetik değişmeye başladı. Ukrayna Genelkurmay Başkanı Sirski’ye göre 2026 itibariyle sahada kullanılan ateş gücünün %60’ı SİHA’lardan, %40’ı ise geleneksel obüs atışlarından oluşuyor. Ukrayna, kendi başına yılda 4 ila 5 milyon arası SİHA üretebilmeye başladı. Yani biraz da genel bir hesapla, Ukrayna’nın sahip olduğu askeri ihtiyaçların yarısını kendi ürettiği söylenebilir. 2026 itibariyle Batı desteğinin azalmasına rağmen cephedeki Rus ilerleyişinin yavaşlamasını belki de böyle açıklayabiliriz.

Ancak bu durum, Ukrayna’ya özel değil. Bugün İran’ın savunma kabiliyetlerinde de bir benzerlik göze çarpıyor. İran uğradığı yaptırımlardan ötürü zayıf bir askeri endüstriye sahip. Üretim kabiliyetleri sınırlı, deniz gücü İran Savaşı’nın ilk günlerinde imha edildi. Hava gücü Şah döneminden kalma eski uçaklarla dolu. Toplam 10 milyar dolarlık yıllık savunma bütçesine sahip. Buna rağmen İran, SİHA/SİDA temelli bir güvenlik doktrini geliştirdi. Ukrayna Savaşı’nda kendini ispat eden Shahed SİHA’ları Ortadoğu’da da onlarca stratejik hedefi başarıyla imha etti. Dahası, hava sahasındaki yoğunluğuyla hava savunma sistemlerini tüketerek daha pahalı balistik füzelerin büyük hasarlar vermesini sağladı. İngiliz düşünce kuruluşu RUSI’ye göre bu şekilde ABD-İsrail ortaklığının hava savunma mühimmatlarının önemli bir kısmı tüketildi. İran’ın İDA teknolojileri Hürmüz boğazının kapatılmasına, Amerikan donanmasının bölgeye yaklaşamamasına yol açtı. ABD’nin 20 yıldır yaptığı simülasyonlara göre İran İDA’ları, Amerikan donanmasına tahmin edilemez boyutlarda hasar verebilecek kabiliyetlere sahip.

İran’ın vekil güçleri olarak bilinen Direniş Ekseni’nin İsrail’le kara çatışmasına giren üyesi Hizbullah, her geçen gün FPV SİHA kullanımını arttırıyor. İsrail ordusunun yüksek teknolojili zırhlı araçları ve bu araçların pasif / aktif koruma sistemleri FPV SİHA’lara karşı çaresiz kalıyor.

Unutmamak gerekir ki Hizbullah, Suriye’nin düşüşünden bu yana İran’dan destek alamaz hale geldi. İran’ın kendisi de yukarıda bahsettiğim gerekçelerden ötürü Rusya ve Çin gibi müttefiklerinden net bir destek alamıyor. Ancak buna rağmen aynı Ukrayna gibi kendi üretimiyle düşman ülkelere ciddi kayıplar verdirebiliyor.

Özetle; küreselleşmenin yarattığı karmaşık ilişkiler dolayısıyla devler tarafından yalnız bırakılan orta kuvvetteki ülkeler, savunma teknolojilerinin taarruz teknolojilerine kıyasla daha hızlı gelişmesi sayesinde kendilerini korumayı başarıyorlar. SİHA/SİDA teknolojileri sayesinde bu kuvvetteki ülkelerle savaşmak daha pahalı ve tercih edilmez politikalara dönüşüyor. Bu görüntü, Ukrayna Savaşı’ndan Rusya’nın kabiliyetleriyle açıklanmaya çalışılsa da ABD’nin İran’da benzer bir çıkmaza sürüklenmesi bunun bir istisna yerine dönemin normu olduğunu gözler önüne seriyor. Bu nedenle, yaşanan çatışma ortamlarından doğru dersler çıkarılırsa küresel çaptaki çatışmaların büyük savaşlara evrilmesi söz konusu olmayabilir. Bölgesel çatışmalar olacaktır, özellikle modern strateji ve savaş konseptleri konusunda ödevlerini yapmayan ülkelerin ağır bedeller ödemesi söz konusu olabilir.

Eğer orta boyutlu ülkeler kendilerini koruyamazsa zaten bu çok kutupluluğun sonu, Soğuk Savaş gibi iki kutuplu bir düzenin başladığı anlamına gelir. Bu dönemin belki de önemli bir özelliği denklemlerin, ittifakların ve hatta düşmanlıkların hızlı bir biçimde değişebiliyor oluşudur. Çok kutupluluğun en azından ilk dönemindeki dengeler, o kadar da kötümser olmamak gerektiğini gösteriyor. Çok kutupluluk Dünya Savaşı getirecek diye bir kaide yok!

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English