Bizi Takip Edin

Dünya Basını

‘İsrail-Hamas savaşından sonra dünya eskisi gibi olmayacak’

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İsrail-Hamas savaşının küresel jeopolitik sonuçlarına odaklanıyor. ABD’li uluslararası ilişkiler Profesörü Stephan Walt’un kaleme aldığı analizde savaş daha geniş bir alana yayılmasa ve kısa sürede sonuçlansa bile savaşın jeopolitik dengeleri etkileyeceği hatta etkilemeye başladığı görüşünde:

***

İsrail-Hamas Savaşından Sonra Dünya Eskisi Gibi Olmayacak

Orta Doğu’daki son savaşın geniş çaplı jeopolitik etkileri olacak.

 Stephen M. Walt

Gazze’deki son savaşın geniş kapsamlı yansımaları olacak mı? Kural olarak, olumsuz jeopolitik gelişmelerin genellikle çeşitli türden dengeleyici güçler tarafından dengelendiğini ve dünyanın küçük bir bölgesindeki olayların başka yerlerde büyük dalga etkisi yaratma eğiliminde olmadığını düşünüyorum. Krizler ve savaşlar meydana gelebilir, ancak genellikle soğukkanlılık galip gelir ve bunların sonuçlarını sınırlar.

Ancak her zaman değil ve Gazze’deki mevcut savaş da bu istisnalardan biri olabilir. Hayır, Üçüncü Dünya Savaşı’nın eşiğinde olduğumuzu düşünmüyorum; hatta mevcut çatışmalar daha büyük bir bölgesel çatışmaya yol açarsa şaşırırım. Bu olasılığı tamamen göz ardı etmiyorum, ancak şu ana kadar kenarda duran hiçbir devlet veya grup (Hizbullah, İran, Rusya, Türkiye, vb.) doğrudan dahil olmaya istekli görünmüyor ve ABD yetkilileri de çatışmayı bölgede tutmaya çalışıyor. Daha büyük bölgesel bir çatışma daha da maliyetli ve tehlikeli olacağı için hepimiz bu çabaların başarılı olmasını ummalıyız. Ancak savaş Gazze ile sınırlı kalsa ve kısa sürede sona erse bile dünya çapında önemli yansımaları olacak.

Bu geniş etkilerin neler olabileceğini görmek için, Hamas’ın 7 Ekim’deki sürpriz saldırısından hemen önce jeopolitiğin genel durumunu hatırlamak önemli. Hamas saldırmadan önce ABD ve NATO müttefikleri Ukrayna’da Rusya’ya karşı bir vekalet savaşı yürütüyordu. Amaçları Ukrayna’nın Rusya’yı Şubat 2022’den sonra ele geçirdiği topraklardan sürmesine yardımcı olmak ve Rusya’yı gelecekte benzer eylemlere girişemeyecek kadar zayıflatmaktı. Ancak savaş iyi gitmiyordu: Ukrayna’nın yaz aylarındaki karşı saldırısı durmuştu, askeri güç dengesi giderek Moskova’ya doğru kayıyor gibi görünüyordu ve Kiev’in kaybettiği toprakları silah ya da müzakereler yoluyla geri kazanabileceğine dair umutlar azalıyordu.

ABD ayrıca Pekin’in yarı iletken üretimi, yapay zekâ, kuantum hesaplama ve diğer yüksek teknoloji alanlarında hakimiyet kurmasını engellemek amacıyla Çin’e karşı fiili bir ekonomik savaş yürütüyordu. Washington Çin’i uzun vadede başlıca rakibi (Pentagon dilinde “yükselen tehdit”) olarak görüyordu ve Biden yönetimi bu meydan okumaya giderek daha fazla odaklanmayı amaçlıyordu. Yönetim yetkilileri ekonomik kısıtlamalara sıkıca odaklandıklarını söylediler (yani, “küçük bahçe ve yüksek çit”) ve Çin ile diğer işbirliği biçimleri için istekli olduklarında ısrar ettiler. Ancak, yüksek çitin Çin’in en azından bazı önemli teknoloji alanlarında zemin kazanmasını engelleyip engelleyemeyeceği konusunda artan şüphelere rağmen, küçük bahçe büyümeye devam etti.

Orta Doğu’da ise Biden yönetimi karmaşık bir diplomatik atak yapmaya çalışıyordu: Suudilerin İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesi karşılığında Riyad’a bir tür resmi güvenlik garantisi ve belki de hassas nükleer teknolojiye erişimine izin vererek Suudi Arabistan’ı Çin’e yaklaşmaktan caydırmaya çalıştı. Ancak bu anlaşmanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belli değildi ve eleştirmenler Filistin meselesini görmezden gelmenin ve İsrail hükümetinin Filistin topraklarında giderek sertleşen eylemlerine göz yummanın nihai bir patlama riski taşıdığı konusunda uyarıda bulunmuştu.

Sonra 7 Ekim geldi. Bin 400’den fazla İsrailli vahşice öldürüldü ve şimdi Gazze’de 4 bini çocuk olmak üzere 10 on binden fazla insan İsrail bombardımanında hayatını kaybetti. İşte devam eden bu trajedinin jeopolitik ve ABD dış politikası için anlamı şudur:

Öncelikle, savaş ABD öncülüğündeki Suudi-İsrail normalleşme çabalarını sekteye uğrattı (ve bu gelişmeyi durdurmak neredeyse kesin olarak Hamas’ın hedeflerinden biriydi). Elbette bu sonsuza kadar engel olmayabilir çünkü anlaşmanın arkasındaki asıl teşvikler Gazze’deki çatışmalar sona erdiğinde de devam edecek. Yine de anlaşmanın önündeki engeller açıkça artmış durumda ve ölü sayısı arttıkça bu engeller de artmaya devam edecek.

İkinci olarak, savaş ABD’nin Orta Doğu’ya daha az zaman ve dikkat harcama ve dikkat ve çabasını Asya’nın daha doğusuna kaydırma girişimlerini engelleyecektir. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, Foreign Affairs’te yayınlanan (Hamas’ın saldırısından hemen önce basılan) ve artık olayların önüne geçtiği meşhur makalesinde, yönetimin Ortadoğu’ya yönelik “disiplinli” yaklaşımının “diğer küresel öncelikler için kaynakları serbest bırakacağını” ve “yeni Ortadoğu çatışmaları riskini azaltacağını” iddia etmişti. Geçen ayın da gösterdiği gibi, işler tam olarak böyle gelişmedi.

Bu bir kapasite meselesi: Bir günde sadece 24 saat ve bir haftada sadece yedi gün var ve Başkan Joe Biden, Dışişleri Bakanı Antony Blinken ve diğer üst düzey ABD yetkilileri birkaç günde bir İsrail’e ve diğer Orta Doğu ülkelerine uçup başka yerlere yeterli zaman ve ilgi ayıramazlar. Asya uzmanı Kurt Campbell’ın dışişleri bakan yardımcısı olarak atanması bu sorunu biraz hafifletebilir, ancak bu son Orta Doğu krizi yine de kısa ve orta vadede Asya için daha az diplomatik ve askeri kapasitenin olacağı anlamına geliyor. Orta düzey yetkililerin yönetimin çatışmaya yönelik tek taraflı tepkisinden rahatsız olduğu Dışişleri Bakanlığı’ndaki iç karışıklık da bu sorunu daha kolay hale getirmeyecek.

Kısacası, Orta Doğu’daki son savaş Tayvan, Japonya, Filipinler ya da Çin’in artan baskısıyla karşı karşıya olan diğer ülkeler için iyi bir haber değil. Pekin’in ekonomik sıkıntıları, Tayvan’a karşı ya da Güney Çin Denizi’ndeki iddialı eylemlerini durdurmadı; buna bir Çin önleme uçağının devriye gezen bir ABD B-52 bombardıman uçağının 10 fit yakınından uçtuğu bildirilen son olay da dahil. İki uçak gemisinin Doğu Akdeniz’de konuşlanmış olması ve Washington’daki dikkatlerin buraya çevrilmiş olması, Asya’da işlerin kötüye gitmesi halinde etkili bir şekilde karşılık verme kabiliyetini kaçınılmaz olarak zayıflatıyor.

Ve unutmayın, Gazze’deki savaşın Lübnan ya da İran’ı da içine alacak şekilde genişlemediğini varsayıyorum ki bu olasılık ABD ve diğerlerini yeni ve daha ölümcül bir durumun içine iter ve daha fazla zaman, dikkat ve kaynak gerektirir.

Üçüncüsü, Gazze’deki çatışma Ukrayna için bir felaket. Gazze savaşı basının gündemini meşgul ediyor ve yeni bir ABD yardım paketi için destek toplanmasını zorlaştırıyor. Temsilciler Meclisi’ndeki Cumhuriyetçiler şimdiden karşı çıkmaya başladı ve Gallup’un 4-16 Ekim tarihleri arasında yaptığı bir ankete göre Amerikalıların yüzde 41’i ABD’nin Ukrayna’ya çok fazla destek verdiğine inanıyor; bu oran haziran ayında yüzde 29’du.

Ancak sorun bundan daha da büyük. Ukrayna’daki çatışma bir yıpratma savaşına dönüştü ve bu da topçuların savaş alanında merkezi bir rol oynadığı anlamına geliyor. Ancak ABD ve müttefikleri Ukrayna’nın ihtiyaçlarını karşılayacak kadar mühimmat üretemediği için Washington, Kiev’i savaşta tutmak için Güney Kore ve İsrail’deki stoklara yönelmek zorunda kaldı. Şimdi İsrail savaşta olduğuna göre, Ukrayna’ya gidecek olan topçu mermilerinin veya diğer silahların bir kısmını alacak. Peki Ukrayna daha fazla toprak kaybetmeye başlarsa ya da Tanrı korusun ordusu çökmeye başlarsa Biden ne yapacak? Sonuç olarak, Gazze’de olanlar Kiev için iyi haber değil.

Avrupa Birliği için de kötü haber. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali bazı küçük sürtüşmelere rağmen Avrupa’nın birliğini artırmıştı ve son Polonya seçimlerinde otokratik ve yıkıcı Hukuk ve Adalet partisinin devrilmesi de cesaret verici bir işaretti. Ancak Gazze’deki savaş Avrupa’daki bölünmeleri yeniden alevlendirdi; bazı ülkeler İsrail’i kayıtsız şartsız desteklerken, diğerleri Filistinlilere (Hamas’a olmasa da) daha fazla sempati duyuyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile AB’nin en üst düzey diplomatı Josep Borrell arasında da ciddi bir çatlak ortaya çıktı. 800 kadar AB çalışanının von der Leyen’i fazla İsrail yanlısı olmakla eleştiren bir mektup imzaladığı bildirildi. Savaş ne kadar uzun sürerse bu ayrılıklar da o kadar büyüyecek. Bu bölünmeler aynı zamanda Avrupa’nın diplomatik zayıflığının, hatta ilgisizliğinin altını çiziyor ve dünya demokrasilerini güçlü ve etkili bir koalisyonda bir araya getirme hedefini baltalıyor.

Tüm bunların Rusya ve Çin için çok iyi haberler olduğunu söylemeye gerek yok. Onların bakış açısına göre, ABD’nin dikkatini Ukrayna ya da Doğu Asya’dan uzaklaştıracak her şey arzu edilir, özellikle de kenarda oturup hasarın birikmesini izleyebilecekleri zaman. Daha önceki bir köşe yazımda da belirttiğim gibi, savaş aynı zamanda Moskova ve Pekin’e ABD liderliğindeki bir sistem yerine uzun zamandır savundukları çok kutuplu dünya düzeni için kolay bir argüman daha veriyor. Tek yapmaları gereken başkalarına ABD’nin son 30 yıldır Ortadoğu’yu yöneten başlıca büyük güç olduğunu ve bunun sonuçlarının Irak’ta feci bir savaş, İran’ın gizli nükleer kapasitesi, İslam Devleti’nin ortaya çıkışı, Yemen’de insani bir felaket, Libya’da anarşi ve Oslo barış sürecinin başarısızlığı olduğunu göstermek. Bu açıdan bakıldığında, Hamas’ın 7 Ekim’deki vahşi saldırısı Washington’un en yakın dostlarını bile korkunç olaylardan koruyamadığını gösteriyor. Bu suçlamalardan herhangi birine itiraz edilebilir, ancak pek çok yerde sempati duyan bir kitle bulacaklar. Şaşırtıcı olmayan şekilde, Rus ve Çin medyası bu çatışmayı, kendini “vazgeçilmez ulus” olarak tanımlayan Amerika’ya karşı puan toplamak için kullanmaya başladı bile.

İleriye baktığımızda, savaş ve Amerika’nın buna verdiği yanıt, bir süre daha Amerikalı diplomatların sırtında yük olacak. ABD ve Batı’nın Ukrayna krizi konusundaki görüşleri ile küresel güneydeki birçok liderin tutumları arasında zaten önemli bir uçurum vardı. Bu liderler, Rusya’nın işgalini tam olarak desteklemiyorlardı, ancak Batı elitlerinin çifte standart ve seçici ilgisinden rahatsızlık duyuyorlardı. İsrail’in Hamas’ın saldırılarına verdiği ezici karşılık, bu uçurumu daha da derinleştiriyor. Bunun bir kısmı, dünyanın geri kalanında Filistinlilerin genel durumuna daha fazla duyarlılık olmasından kaynaklanıyor; bu duyarlılık, Amerika Birleşik Devletleri veya Avrupa’da bulunan duyarlılıktan daha fazla.

Bu sempati savaş uzadıkça ve daha fazla Filistinli sivil öldürüldükçe artacaktır, özellikle de ABD hükümeti ve bazı önde gelen Avrupalı politikacılar bir tarafa bu kadar ağırlık verirken. Üst düzey bir G-7 diplomatının geçen ay Financial Times’a söylediği gibi: “Küresel güneydeki savaşı kesinlikle kaybettik. Küresel güneyle [Ukrayna konusunda] yaptığımız tüm çalışmalar boşa gitti. … Kuralları unutun, dünya düzenini unutun. Bizi bir daha asla dinlemeyecekler.” Bu görüş abartılı olabilir ama yanlış değil.

Dahası, Atlantik ötesi toplumun rahat sınırları dışında kalan insanlar Batı’nın seçici ilgisinden rahatsız. Ortadoğu’da yeni bir savaş patlak veriyor ve Batı medyası tamamen bu savaşa odaklanmış durumda; üst düzey gazeteler haber ve yorumlara sayısız sayfa ayırıyor ve haber kanalları bu olaylara saatlerce yer veriyor. Politikacılar ne yapılması gerektiğine dair görüşlerini sunmak için birbirleriyle yarışıyor. Ancak bu son savaşın patlak verdiği hafta Birleşmiş Milletler, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde çoğu oradaki şiddetin bir sonucu olarak yaklaşık 7 milyon insanın yerinden edildiğini bildirdi. Söz konusu insan sayısı İsrail ya da Gazze’deki kurbanların sayısını gölgede bıraksa da bu haber neredeyse hiç yankı uyandırmadı.

Bu etki de abartılmamalı: Küresel güneydeki devletler Batı’nın ikiyüzlülüğüne duydukları öfke ve kızgınlığa rağmen kendi çıkarlarının peşinden gitmeye ve ABD ve diğerleriyle iş yapmaya devam edecekler. Ancak bu durum onlarla başa çıkmayı kolaylaştırmayacak ve normlar, kurallar ve insan hakları konusundaki gevezeliklerimize pek aldırış etmelerini bekleyemeyiz. Daha fazla devlet Çin’i Washington’a karşı faydalı bir denge unsuru olarak görmeye başlarsa şaşırmayın.

Son olarak, bu talihsiz olay Amerika’nın dış politikada yetkinlik konusundaki itibarını parlatmayacak. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun İsrail’i korumadaki başarısızlığı itibarını sonsuza dek lekeleyebilir, ancak ABD dış politika kurumu da bu katliamın geleceğini göremedi ve bugüne kadarki tepkisi de yardımcı olmadı. Bu son başarısızlığa Ukrayna’da talihsiz bir sonuç eşlik ederse, diğer devletler Amerikan güvenilirliğini değil, Amerikan muhakemesini sorgulayacaktır. Çünkü diğer devletler, ABD liderlerinin neler olup bittiğini net bir şekilde anladıklarını, nasıl karşılık vereceklerini bildiklerini ve en azından savundukları değerlere biraz dikkat ettiklerini düşünürlerse Washington’un tavsiyelerine kulak verme ve liderliğini takip etme olasılıkları daha yüksektir. Eğer durum böyle değilse, neden herhangi bir konuda Amerikan tavsiyelerini dinlesinler ki?

Dünya Basını

Analist Weichert: İran’ın hedefi artık hayatta kalmak değil, bölgede hakimiyet kurmak

Yayınlanma

ABD’li jeopolitik ve ulusal güvenlik analisti Brandon Weichert, İran ile ABD arasında bir anlaşmaya varılacağına inanmadığını söyledi. İran’ın hedefinin rejimin varlığını korumaktan bölgesel düzeni değiştirmeye yöneldiğini belirten Weichert, karşılıklı saldırıların yanlış hesaplama nedeniyle denetimsiz bir çatışmaya dönüşebileceği uyarısında bulundu.

ABD’li jeopolitik ve ulusal güvenlik analisti, yazar ve eski Kongre çalışanı Brandon J. Weichert, girişimci, yayıncı, siyasi yorumcu ve çevrim içi program sunucusu Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, ABD ile İran arasında yürütüldüğü belirtilen diplomatik temasların bir anlaşmayla sonuçlanacağına inanmadığını söyledi.

The Weichert Report adlı yayın platformunu yöneten ve ulusal güvenlik alanındaki çalışmalarıyla tanınan Weichert, İran’ın artık yalnızca yönetimin varlığını sürdürmesini sağlamaya çalışmadığını, Ortadoğu’daki siyasi ve askeri düzeni kendi lehine değiştirmeyi hedeflediğini ifade etti.

X platformundaki geniş katılımlı yayınlarıyla tanınan Lübnan doğumlu Avustralyalı girişimci Nawfal ise mülakat boyunca sahadan ve çeşitli medya kuruluşlarından gelen haberleri aktararak Weichert’e İran’ın bir ABD Apache helikopterini düşürdüğüne ilişkin açıklamaları, ABD’nin İran’a düzenlediği saldırıları, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini ve olası misilleme senaryolarını sordu.

Mülakatta, İranlı yetkililerin Apache helikopterinin düşürülmesine ilişkin sözleri de ele alındı. Nawfal, İran Meclisi Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Sözcüsü İbrahim Rızai’ye atfedilen açıklamada, deniz ablukasının bir savaş faaliyeti olarak tanımlandığını ve İran’ın buna karşılık verdiğinin söylendiğini aktardı.

Rızai’nin, helikopteri düşüren kişiyi övdüğünü ve olası saldırganın adını Nadir Mehdevi olarak verdiğini belirten Nawfal, bu sözlerin İran’ın olayın sorumluluğunu fiilen üstlendiği anlamına geldiğini ifade etti.

Weichert de aktarılan sözlerin İran’ın sorumluluğunu kabul etmeye yaklaştığını düşündürdüğünü söyledi. Ancak olayın bütün ayrıntılarının hiçbir zaman kesin biçimde öğrenilemeyebileceğini belirten Weichert, helikopterin gerçekten İran tarafından düşürülmüş olması halinde bunun Tahran yönetiminin bir anlaşmaya ulaşma konusunda ciddi olmadığına işaret edeceğini savundu.

“İranlılar artık sürücü koltuğunda”

Weichert, “İranlılar bu Apache helikopterini gerçekten düşürdüyse, ki bunu bilmiyoruz ve olayın arkasındaki gerçeği muhtemelen hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceğiz, bir anlaşma konusunda onların da hiçbir zaman gerçekten ciddi olmadığını düşünürüm. Neden ciddi olsunlar? Şu anda sürücü koltuğunda olan taraf onlar. Bu süreci yöneten İranlılar. Amerikalılar kesinlikle yönetmiyor. İsrailliler hayatta kalmaya çalışır gibi çırpınıyor. Buna karşılık İranlılar, bütün süreç boyunca dikkate değer ölçüde denetim sahibi olduklarını gösterdiler” ifadelerini kullandı.

Nawfal, İran’ın Kuveyt ve Bahreyn’deki hava üslerine çok sayıda füze gönderdiğini ve bir helikopteri düşürmesinin artık ölçülü bir karşılık sayılamayacağını söyledi. İran’ın karşılıklarını bire birin üzerinde bir oranla vereceğini açıkladığını belirten Nawfal, bu tutumun anlaşma ihtimalini tehlikeye attığını ve Tahran’ın daha saldırgan bir çizgiye geçtiğini düşündüğünü ifade etti.

Weichert ise İran, İsrail ve ABD’nin hiçbirinin anlaşmaya ulaşmak konusunda yeterince ciddi olmadığı görüşünü dile getirdi. Trump yönetiminin diplomasi konusunda tutarlı davranmadığını savunan Weichert, ABD’nin büyük bir güç olarak istikrarlı ve öngörülebilir davranması gerektiğini, ancak Beyaz Saray’ın birbirini izleyen günlerde farklı mesajlar verdiğini söyledi.

Weichert, “İranlıların bir ölçüde ABD ile uğraşmaktan bıktığını düşünüyorum. Bazı yönlerden onları suçlayamıyorum çünkü bu yönetim diplomasiye yaklaşımında son derece dengesiz davrandı. Biz büyük gücüz; bu nedenle her zaman çılgınca hareket etmemize gerek yok. İstikrarlı, akılcı ve tutarlı bir ses olabiliriz. ABD’nin geleneksel olarak oynadığı rol de buydu. Fakat Trump yönetimi, bir günden diğerine tutarlı bir çizgiyi bile koruyamayan bir yönetim görüntüsü veriyor. Bu, öngörülemezlik üzerinden caydırıcılık kurma yaklaşımı değil; Beyaz Saray’ın sorumsuz liderliğidir” dedi.

Weichert’e göre İran yönetimi, diplomatik anlaşma elde edemeyeceği sonucuna varmış olabilir. İran’ın aynı zamanda çatışmanın gidişatında üstün konumda olduğunu düşündüğünü belirten analist, Tahran’ın daha yüksek bir çatışma düzeyinin kendisine yarar sağlayıp sağlamayacağını sınamaya yöneldiğini ifade etti.

“Anlaşma elde edemeyeceklerini düşünüyorlar”

Weichert, “İranlıların şu sonuca vardığını düşünüyorum: Birincisi, anlaşma elde edemeyecekler çünkü kendilerine hiçbir zaman anlaşma sunulmayacak. Tahran’da bunu fark ettiklerini düşünüyorum. İkincisi, zaten süreci yöneten taraf olduklarını görüyorlar. Bu nedenle, ‘Tırmanma basamaklarında yukarı çıkarsak ne olur, bundan yarar mı görürüz yoksa zarar mı görürüz?’ diye sınama yapıyor olabilirler. ABD’nin İran’da gerçekleştirdiği son saldırılar ilgi çekici olabilir, ancak bunların İran’ın direncini kıracak ölçekte olduğunu düşünmüyorum” ifadelerini kullandı.

Mülakat sırasında Nawfal, İran’daki bir gazeteciye dayandırılan haberde, ABD saldırılarının Bamani bölgesindeki iki su deposunu vurduğu ve bölgenin içme suyu kaynağının kesildiğinin belirtildiğini söyledi. Bu bilgi bağımsız biçimde doğrulanmazken Weichert, doğru olması durumunda İran’ın yeni bir misillemeye yönelme ihtimalinin artacağını belirtti.

Weichert, İran yönetiminin altyapı tesislerinin hedef alınmasını daha önce kırmızı çizgi olarak tanımladığını hatırlattı. İsrail’in petrokimya tesislerinden birini vurduğuna ilişkin daha önceki görüşmelerini anımsatan Weichert, su altyapısına yönelik bir saldırının Tahran’da çatışmayı kendi iradesiyle daha yüksek bir düzeye çıkarma düşüncesini güçlendirebileceğini söyledi.

Weichert, “İran’ın tırmanma mantığı şöyle olabilir: Amerikalılar ve İsrailliler karşısında hiçbir ilerleme sağlayamıyoruz, şu anda bizi ciddiye almıyorlar. Çatışmayı kendi irademizle daha yüksek bir düzeye çıkarır, riskleri büyütür ve bu düzeyde büyük zarar verebildiğimizi gösterirsek belki oradan bir gerilimi azaltma sürecine ulaşabiliriz. Ancak bunun da işe yarayacağını düşünmüyorum” dedi.

Tarafların aynı gelişmeleri aynı biçimde değerlendirmediğini belirten Weichert, çatışmayı artırarak karşı tarafı gerilimi azaltmaya zorlamaya dayanan yaklaşımın son derece tehlikeli olduğunu söyledi. Böyle bir yöntemin işleyebilmesi için bütün tarafların birbirinin mantığını anlaması gerektiğini kaydeden Weichert, İran, İsrail ve ABD’nin aynı değerlendirme çerçevesine sahip olmadığını ifade etti.

“Yalnızca el yükselteceğiz, sonunda nereye varacağımız bilinmiyor”

Weichert, “Çatışmayı artırarak gerilimi azaltma mantığı çok tehlikelidir çünkü karşı tarafın hangi mantıkla hareket ettiğinizi belirli ölçüde anlamasını gerektirir. İran, İsrail ve ABD’nin aynı sayfada olduğunu düşünmüyorum. Kendilerine ulaşan bilgileri de aynı şekilde değerlendirmiyorlar. Bu nedenle böyle bir yöntemin mümkün olduğuna inanmıyorum. Yapacağımız tek şey çatışma düzeyini tekrar tekrar yükseltmek olur. Bunun sonunda nereye varacağımızı kimse bilmiyor. Daha önce konuştuğumuz en kötü senaryoya kadar ilerleyebiliriz” ifadelerini kullandı.

Nawfal, Ukrayna’da insansız hava aracı ekiplerini yönettiğini, desteklediğini ve eğittiğini söylediği Malcolm Nance’in, hareket halindeki bir helikopterin belirli bir bölümünü hassas biçimde hedeflemenin kolay olmadığını anlattığını aktardı. Nance’in değerlendirmesine göre Apache helikopterine yönelik saldırı, pilotları öldürme ihtimalini göze alan bir saldırıydı.

Weichert, bu değerlendirmeye katıldığını ve saldırının gerilimi artırıcı nitelikte olduğunu söyledi. İranlı karar vericilerin artık bir anlaşmanın mümkün olduğuna inanmadıklarını düşündüğünü belirten analist, bu aşamadan sonra tarafların daha ağır sonuçlar doğurabilecek eylemlere yönelebileceğini kaydetti.

Weichert, Apache helikopterinin önceden belirlenmiş bir hedef olmayabileceğini, İran güçlerinin bölgede karşılarına çıkan bir fırsatı değerlendirmiş olabileceğini söyledi. Helikopterin İran’a ait bir insansız hava aracının yakınında bulunmuş olabileceğini belirten Weichert, saldırının Tahran’ın daha yüksek çatışma düzeylerinin sonuçlarını sınama girişiminin parçası olabileceğini ifade etti.

Weichert, “Bence Apache helikopterini önceden belirlenmiş bir hedef olarak seçmediler. Helikopteri kendi insansız hava araçlarının yakınında gördüler ve ‘Bunu düşürüp düşüremeyeceğimizi deneyelim’ diye düşündüler. Bunu yaptılar ve şans eseri pilotlar kurtuldu. Bana göre bu, karşılarına çıkan bir fırsat hedefiydi. İranlılar artık anlaşmanın mümkün olduğuna inanmadıkları için, daha yüksek bir çatışma düzeyinin nasıl sonuç vereceğini sınamaya başladılar” dedi.

“Hedef artık hayatta kalmak değil, bölgeye hakim olmak”

İran’ın siyasi ve askeri hedeflerinin değiştiğini savunan Weichert, çatışmanın ilk aşamalarında temel amacın yönetimin varlığını korumak olduğunu, ancak bunun başarıldığına inanan Tahran’ın şimdi bölgesel düzeni değiştirmeye çalıştığını söyledi.

Weichert, “İran’ın hedefi artık çok açık. Başlangıçta İran açısından zafer, yönetimin hayatta kalması demekti ve bunu zaten başardılar. Şimdi bölgedeki yolun kurallarını yeniden yazmaya çalışıyorlar. Ortadoğu’daki düzeni, ABD sonrasına ait bir düzene çevirmek istiyorlar. En azından İran’ın da önemli güç merkezlerinden biri olduğu, birden fazla güç merkezine dayanan bir sistem kurmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla hedef artık yalnızca hayatta kalmak değil, hakimiyet. Bölgeye askeri, siyasi ve ekonomik bakımdan hakim olmak istiyorlar” ifadelerini kullandı.

Nawfal, aynı gün görüştüğü başka bir uzmanın da İran’ın hayatta kalma aşamasından hakimiyet kurma aşamasına geçtiğini söylediğini aktarınca Weichert, bu değerlendirmeye bütünüyle katıldığını belirtti. Weichert ayrıca İran doğumlu ABD’li akademisyen Arta Moeini ile yaptığı görüşmede de benzer bir değerlendirme duyduğunu söyledi.

Moeini’nin İran’ın kendisini büyük güçlerden biri olarak göstermek ve ABD’yi bölgeden çıkarmak istediğini anlattığını aktaran Weichert, bunun şimdiden uygulanmaya başlanan bir hedef olduğunu ifade etti. İran’ın Apache helikopterine saldırmasının da ABD’nin askeri itibarını hedefleyen sembolik bir eylem olarak değerlendirilmesi gerektiğini savundu.

Helikopterin kuyruk pervanesinin zarar görmüş olabileceğini söyleyen Weichert, görüntülere göre düşüşün görece denetimli gerçekleştiğini ve helikopterin tamamen imha edilmesi halinde içindekilerin muhtemelen kurtulamayacağını belirtti.

“Anlaşma fikri gerçek değil”

Weichert, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in Fox News’e yaptığı açıklamada İran’dan çok maddeli bir plan alındığını, Başkan Donald Trump’ın planın büyük bölümüne olumlu yaklaştığını ve yakında anlaşma sağlanabileceğini söylediğini hatırlattı. Ancak Vance’in açıklamasından yaklaşık bir buçuk saat sonra Apache olayının yaşandığını belirten Weichert, Trump’ın ardından yeniden askeri karşılık mesajı verdiğine dikkati çekti.

Trump’ın olası haleflerden rahatsız olduğunu ve Vance’in 2028’de başkanlığa aday olmasını istemeyebileceğini savunan Weichert, Başkan’ın yardımcısını siyasi bakımdan zor durumda bırakmış olabileceğini söyledi. Bununla birlikte Vance’in açıklamasının daha geniş bir yanıltma girişiminin parçası olma ihtimalini de dışlamadı.

Weichert, “Anlaşma fikri gerçek değil. Burada ortak bir tutum yok. İsrail’in bir anlaşma istediğini zaten düşünmüyorum. ABD ile İran’ın da uzlaşmaya ulaşabileceğine inanmıyorum. Başkan Yardımcısı Vance’in televizyonda anlaşmaya çok yaklaşıldığı izlenimi vermesi ve kısa süre sonra yeni saldırıların başlaması, bu sürecin ne kadar tutarsız olduğunu gösteriyor” dedi.

Nawfal, Beyaz Saray’ın anlaşmanın yakın olduğunu açıkladığını, Trump’ın da helikopter olayını başlangıçta küçümsediğini söyledi. ABD Başkanı’nın saldırıya “zorunlu olarak” karşılık verilmesi gerektiği yönündeki ifadesinin, geniş çaplı savaş istemediğinin işareti olabileceğini belirten Nawfal, petrol fiyatlarının da 90 doların altında kaldığını kaydetti.

Weichert ise piyasaların durumu doğru değerlendirdiğinden emin olmadığını söyledi. Büyük yatırımcıların da 2008 mali krizi öncesinde konut piyasası konusunda yanıldığını hatırlatan analist, piyasa uzmanlarının olağan durumun süreceği beklentisine ve aşırı iyimserliğe kapılabileceğini ifade etti.

Weichert, “Bu kişilerin yönettiği para miktarı, yanılmayacakları anlamına gelmez. Onlar da insandır. Aşırı iyimserliğe ve normal düzenin süreceği varsayımına kapılabilirler. İçinde bulunduğumuz dönem gerçek bir düzen değişikliği anıysa, uzmanların büyük bölümü bile bunu göremeyebilir. Çünkü yaşananların alışıldık biçimde sona ereceğini umuyorlar” dedi.

“Hürmüz Boğazı’nın yakında açılacağını düşünmüyorum”

Hürmüz Boğazı’ndaki durumu değerlendiren Weichert, ABD’nin uyguladığı faaliyetin doğrudan bir abluka değil, İran’ın daha önce başlattığı ablukaya karşı kurulmuş bir karşı abluka olduğunu söyledi. ABD’nin bu faaliyete önceden hazırlanmadığını savunan Weichert, Washington’ın diğer askeri seçeneklerle sonuç alamayınca hızlı biçimde karşılık vermek zorunda kaldığını belirtti.

Weichert’e göre ABD istihbaratı ile üst düzey askerler, savaş başlamadan önce Beyaz Saray’a, İran yönetiminin varlığının tehdit altında olduğunu düşünmesi halinde Hürmüz Boğazı’nı kapatabileceği uyarısında bulundu. Ancak Trump’ın bu uyarıyı dikkate almadığını savunan Weichert, ABD ordusunun daha sonra yeterli plan ve kuvvet bulunmadan karşı abluka kurmaya çalıştığını söyledi.

Weichert, ABD Donanması’nın gerekli denetimi sağlayacak sayıda gemiye sahip olmadığını, ülkenin ciddi bir tersane ve gemi üretim krizi yaşadığını belirtti. Amerikan deniz gücünün son 80 veya 90 yılın en düşük düzeylerinden birinde olduğunu söyleyen analist, aynı kuvvetlerin dünyanın çok sayıda bölgesindeki görevlere yetişmeye çalıştığını ifade etti.

“Bu karşı abluka sızıntılıdır. Yeterli gemimiz yoktu, hala da yok. Donanma, 20. yüzyılın iki büyük savaşı arasındaki dönemden bu yana en küçük düzeylerinden birinde. ABD tarihinin en ağır tersane krizlerinden birini yaşıyor. Bütün yapmak istediklerimizi yerine getirecek kadar gemimiz bulunmuyor. Gemilerin bir bölümünün geçebilmesinin nedeni, karşı ablukayı sürdürecek yeterli savaş gemisine fiziksel olarak sahip olmamamızdır” diyen Weichert, Çin gemilerinin de büyük olasılıkla durdurulmadığını söyledi.

Nawfal, bazı gemilerin konum bildiricilerini kapatarak geçtiğini, ABD Enerji Bakanı’nın boğazdaki trafiğin “anlamlı ölçüde” arttığını söylediğini ve Washington’ın enerji fiyatlarını yükseltmemek için geçişlere göz yumuyor olabileceğini belirtti.

Weichert, Trump’ın enerji fiyatlarının yükselmesini istememesinin geçişlere izin verilmesinde etkili olabileceğini kabul etti. Ancak temel nedenlerden birinin de ABD’nin uygulamak istediği karşı ablukaya askeri bakımdan hazırlıksız olması olduğunu söyledi.

Weichert, “Hürmüz Boğazı’nın yakında açılacağını düşünmüyorum. Bu gidişle Noel’e kadar bile açılmayabilir. İran’ın boğazı yeniden açmak için acele etmesini gerektiren bir durum yok. Amerikalıların ekonomik baskıyı kendilerinden önce hissedeceğini düşünüyorlar ve bu konuda haklı olabilirler” ifadelerini kullandı.

“ABD’nin seferi savaş modeli çöküyor”

ABD’nin İran karşısındaki askeri seçeneklerinin önemli ölçüde tükendiğini savunan Weichert, Washington’ın kullandığı kuvvetin siyasi hedefleri değiştirmeye yetmediğini söyledi. İran yönetiminin ABD ordusundan eskisi kadar çekinmediğini belirten analist, Tahran’ın Washington’ın rejim değişikliği, nükleer silahsızlandırma ve füze kapasitesini ortadan kaldırma hedeflerine ulaşamadığını gördüğünü ifade etti.

Weichert, “İranlılar, getirdiğimiz bütün askeri donanıma rağmen hedeflerimize ulaşamadığımızı görüyor. Trump’ın çıkış yolu aradığını düşünüyorlar. Aynı zamanda ABD ordusunun kendilerine karşı kullanılabilecek geleneksel seçenekleri büyük ölçüde tükettiğine inanıyorlar. Bu nedenle artık bizden eskisi kadar korkmuyor ve bize eskisi kadar saygı duymuyorlar. Süreci kendilerinin yönettiğini düşünüyorlar” dedi.

ABD’nin siyasi hedefleri arasında İran’da yönetim değişikliği, nükleer kapasitenin ortadan kaldırılması, balistik füze ve insansız hava aracı tehdidinin sona erdirilmesi, İran Deniz ve Hava Kuvvetlerinin etkisizleştirilmesi bulunduğunu söyleyen Weichert, bu amaçların hiçbirine ulaşılamadığını savundu.

Weichert, savaşın siyasi hedeflere ulaşmanın aracı olduğunu belirterek, “Daha büyük bir silah kullanmak, siyasi sonucu değiştirmiyorsa sizi daha güçlü göstermez. Tam tersine, daha büyük kuvvet kullanıp yine sonuç alamadığınızda dünyanın geri kalanı askeri gücünüzün siyasi sonuç üretemediğini görür. Bu nedenle, sonucu kendi lehinize değiştireceğinize ilişkin güçlü bir ihtimal yoksa çatışmayı yükseltmemelisiniz” ifadelerini kullandı.

İran ve İsrail’in çatışmayı varoluşsal gördüğünü, ancak ABD açısından aynı durumun geçerli olmadığını belirten Weichert, “İran için bu ölüm kalım meselesi. İsrail de en azından kendi değerlendirmesine göre aynı biçimde görüyor. ABD içinse bu bir varoluş mücadelesi değil. ABD Ortadoğu’daki konumunun tamamını kaybetse bile Batı Yarımküre’de ve Hint-Pasifik bölgesinde gücünü sürdürür. Sonuçta daha fazla önem veren taraf kazanır” dedi.

Weichert, İran’daki hava savunma sistemleri ve radarların hedef alındığına ilişkin haberlerin, daha geniş bir hava harekatı öncesindeki hazırlık faaliyetlerine benzediğini de söyledi. Keşm Adası’nın savaşın ilk haftalarında deniz denetimi amacıyla asker çıkarılması düşünülen bölgelerden biri olduğunu belirten Weichert, böyle bir harekatın Çanakkale Savaşı’ndaki çıkarmalara benzer ağır sonuçlar doğurabileceği yönünde askeri değerlendirmeler duyduğunu aktardı.

“Bu, çok daha geniş bir hava harekatı öncesinde alanı hazırlamaya yönelik faaliyetlere benziyor. Kesin olarak kara veya denizden çıkarma yapılacağını söylemiyorum. Fakat Keşm Adası’nın yeniden hedef alınması, daha büyük bir harekat ihtimalini düşünmeyi gerektiriyor” diyen Weichert, Trump’ın süreci bütünüyle denetlemediğini ve çatışma basamaklarında yukarı doğru çekildiğini savundu.

Weichert, İran’daki savaşın Çin ile Tayvan konusunda yaşanabilecek olası bir çatışmanın küçük ölçekli bir örneği olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Burada gördüğünüz her şey, Çin ile Tayvan nedeniyle çıkabilecek bir savaşın nasıl görüneceğinin küçük ölçekli bir görüntüsüdür. ABD ordusunun seferi savaş modelinin çöküşünü izliyoruz. Askeri gücümüzle stratejik hedeflerimizi gerçekleştiremiyoruz. Zayıf görünmemizin nedeni, karşı karşıya olduğumuz yıpratma savaşını hedef ülkenin yakın çevresinde sürdürebilecek yapıya sahip olmamamızdır.”

“Yanlış anlama denetimsiz tırmanmaya yol açabilir”

Mülakatın ilerleyen bölümünde Nawfal, İran’ın batısındaki Nihavend ve Hemedan çevresinde, ayrıca Keşm Adası ile Bender Abbas yakınlarında yeni patlama haberleri geldiğini aktardı. Saldırıların ikinci dalgasının başladığını belirten Nawfal, İran’ın Körfez ülkelerine daha ağır bir karşılık verebileceğini söyledi.

Weichert, saldırıların kapsamının henüz bilinmediğini, ancak İran’ın daha geniş çaplı bir misilleme yapmasını beklediğini ifade etti. Arap ülkelerindeki askeri tesislerin veya İsrail’in hedef alınabileceğini belirten Weichert, yeni bir insansız hava aracı ve füze dalgası ihtimalini öne çıkardı.

Su tesislerinin vurulduğuna ilişkin haberin doğru olması halinde, İran’ın Körfez ülkeleri veya İsrail’deki deniz suyunu arıtma tesislerini hedef alabileceği uyarısında bulunan Weichert, böyle bir saldırının savaşın en yoğun döneminde bile büyük ölçüde kaçınılan bir eşiğin aşılması anlamına geleceğini söyledi.

Weichert, “Şimdi çok daha büyük ve geniş kapsamlı bir saldırı dizisi bekliyorum. İran Arap ülkelerini hedef alabilir veya İsrail’i daha ağır vurmayı seçebilir. Her durumda karşılık vermek zorunda olduklarını düşünüyorlar. Her misillemede, taraflardan biri bunun önceden belirlenmiş ve ölçülü bir karşılık olduğunu düşünse bile hata ve yanlış yorumlama ihtimali büyür. Gerçek tehlike, yanlış anlamadan doğan denetimsiz askeri tırmanmadır” ifadelerini kullandı.

Saldırıların önceden kararlaştırılmış, tarafların birbirine sınırlı karşılıklar verip çatışmayı sonlandırdığı bir düzen içinde gerçekleşmediğini savunan Weichert, sürecin büyük ölçüde denetimden çıktığını söyledi.

“Bu süreci artık kimsenin denetlediğini düşünmüyorum”

Weichert, “Bunun, ‘Ben burayı vurayım, sen de şurayı vur, sonra günü kapatalım’ biçiminde önceden düzenlenmiş bir karşılık alışverişi olduğunu düşünmüyorum. Bana göre bütün süreç rayından çıktı. Belki İranlılar dışında artık kimsenin bunu denetlediğini düşünmüyorum. İranlılar ise çatışma düzeyini yükseltmek istiyor olabilir çünkü Amerikalılarla İsraillileri yenebileceklerine inanıyorlar” dedi.

Diplomatik görüşmeler sürerken askeri baskının artırılmasının savaşlarda olağan olduğunu kabul eden Weichert, Trump yönetiminin görüşmeleri yalnızca baskı kurma aracı olarak değil, daha geniş askeri saldırıları gizleyen bir yanıltma yöntemi olarak kullandığını savundu. Şubat ayında İran ile müzakere edildiği söylenirken yönetimin üst kademesini hedef alan saldırılar düzenlendiğini belirten Weichert, bunun başka ülkelerin de ABD’nin diplomatik tekliflerine güvenmesini zorlaştıracağını söyledi.

Weichert, “Geçen yıl boyunca Trump yönetimi, diplomatik görüşmeleri daha geniş askeri faaliyetler için yanıltma aracı olarak kullanma eğilimi gösterdi. Şubat ayında Tahran yönetimiyle görüşmemiz gerekiyordu; ardından bombalar düştü ve yönetimin başını hedef alan bir saldırı yapıldı. Böyle davranabilirsiniz, savaşta kirli yöntemler kullanılır. Fakat bunun dünya çapında diplomasi üzerinde caydırıcı bir etkisi olur. Diğer ülkeler, ‘Amerikalılar gerçekten görüşmek mi istiyor, yoksa bizi daha kolay öldürebilecekleri bir konuma mı getirmeye çalışıyor?’ diye düşünür” ifadelerini kullandı.

Rusya’nın da bu gelişmeleri izleyerek Trump yönetiminden gelecek gelecekteki müzakere çağrılarına daha az güvenebileceğini savunan Weichert, büyük bir gücün sürekli bu yöntemle hareket etmesine gerek olmadığını söyledi.

Mülakatın sonunda Nawfal, İran’ın ikinci saldırı dalgasına nasıl karşılık vereceğini yeniden sordu. Weichert, önündeki 24 ila 48 saatin belirleyici olacağını, hedeflerin ve saldırıların gerçek boyutunun bu sürede daha iyi anlaşılabileceğini ifade etti.

Weichert, “İran’ın çok büyük bir karşılık vereceğini düşünüyorum. Yeni bir füze ve insansız hava aracı dalgası görebiliriz. Arap ülkelerindeki hedefleri veya İsrail’i vurabilirler. Su tesislerinin gerçekten hedef alındığı ortaya çıkarsa, deniz suyunu arıtma tesisleri için ciddi biçimde kaygılanırım. En büyük risk, taraflardan birinin verdiği mesajın diğer tarafça farklı anlaşılması ve hiç kimsenin durduramayacağı bir tırmanma sürecinin başlamasıdır” dedi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Hukukçu Dimitri Lascaris: Batı’da savaş makinesi hükümetleri ele geçirdi

Yayınlanma

Lübnan ve İran’da saha muhabirliği yapan hukukçu ve gazeteci Dimitri Lascaris, İsrail’in Orta Doğu’daki askeri faaliyetlerini ve Batı ülkelerinin dış politika stratejilerini Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen’a değerlendirdi. Lascaris, İsrail ordusunun Lübnan Direniş Hareketi karşısında ağır kayıplar verdiğini ve tükenme aşamasına geldiğini belirtirken, İran’ın askeri angajman kurallarını orantısız misilleme düzeyine çıkardığını ifade etti.

Hukukçu kimliğinin ardından gazetecilik faaliyetlerine başlayan ve Gazze’deki çatışma sürecinde İran ile Lübnan’da sahada bulunan az sayıdaki Batılı gazeteciden biri olan Dimitri Lascaris, Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olarak Orta Doğu’daki askeri, diplomatik ve jeopolitik gelişmelere ilişkin doğrudan gözlemlerini ve analizlerini aktardı.

Gazze’deki harekatın başlangıcından bu yana Lübnan’a altı kez, toplamda ise yedi kez giden Lascaris, Beyrut merkezli olmak üzere Bekaa Vadisi, Sur ve Sayda kentleri dahil olmak üzere ülkenin güney bölgelerinde gerçekleştirdiği saha incelemelerindeki bulgularını paylaştı.

Lübnan’daki insani ve askeri durumu aktaran Lascaris, Beyrut’un merkezinde fiziki olarak bulunduğu süre zarfında doğrudan bir saldırıya tanıklık etmediğini, ancak kentin güney banliyösü Dahiye’ye düzenlenen ve ana akım medyanın Hizbullah kalesi olarak nitelendirdiği hava saldırısında çok sayıda sivilin öldürüldüğünü belirtti.

Beyrut dışındaki bölgelerde tam bir yıkım ve terör politikasının uygulandığını ifade eden Lascaris, “Bekaa Vadisi’nin en güney ucundaki Smur köyüne düzenlenen hava saldırısından önce bir saat boyunca oradaydık. Köy tamamen tahliye edilmişti ve hiçbir askeri hareketlilik yoktu. Dolayısıyla bu saldırının hiçbir askeri gerekçesi bulunmuyordu” dedi.

Gazeteci, birkaç gün önce Sakia köyünde bir anne ile kızının öldürüldüğü, dört aile üyesinin yaralandığı ve aynı köydeki ayrı bir saldırıda üç Suriyeli işçinin hayatını kaybettiği olay yerinde incelemeler yaptığını, bu eylemlerin de hiçbir askeri meşruiyetinin olmadığını dile getirdi.

Sur kentindeki Cebel Amil Hastanesinin tam karşısındaki otoparkın hedef alınması sonucu en az dört sivilin öldüğünü ve yüzden fazla kişinin yaralandığını kaydeden Lascaris, “Lübnan’da tanıklık ettiğim şey, güneyde yürütülen net bir terör kampanyasıdır” ifadelerini kullandı.

“İsrail silahla donatılmışken direniş gruplarının silahsızlandırılmasını istemek bir absürtlüktür”

Hizbullah’ın Lübnan siyaseti ve toplumundaki konumuna değinen Lascaris, örgütün 1980’lerde İsrail işgaline ve saldırganlığına karşı bir tepki olarak doğduğunu ve temelde bir direniş hareketi olma özelliğini koruduğunu belirtti.

Hizbullah’ın uluslararası hukuka göre İsrail toprağı olarak tanınan hiçbir alanı işgal etmediğini vurgulayan Lascaris, örgütün neden olduğu sivil kayıpların, İsrail’in Lübnan’da yol açtığı sivil ölümlerinin çok küçük bir azınlığını oluşturduğunu kaydetti.

Hizbullah’ın askeri eylemlerinde oldukça temkinli davrandığını ve Lübnan nüfusu genelinde önemli bir desteğe sahip olduğunu ifade eden Lascaris, Şiilerin ezici çoğunluğunun yanı sıra Sünni ve Hristiyan topluluklarının da kayda değer bir kesiminin hareketi desteklediğini aktardı. Lübnan hükümetinin son 48 saat içindeki diplomatik hamlelerini eleştiren Lascaris, İsrail ile yapılan ve Lübnan’ı kapsayacağı belirtilen ateşkes anlaşmasının ülkenin egemenliğiyle alay etmek anlamına geldiğini söyledi.

Anlaşmanın İsrail askerlerinin Lübnan’dan çekilmesini ya da sivil altyapıyı yok etmeyi durdurmasını şart koşmadığını belirten Lascaris, buna karşılık Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını talep ettiğini ifade etti.

Lascaris, “İsrail’in silahsızlandırılması istenmezken Hizbullah’ın silahsızlandırılmasının talep edilmesi en büyük ahlaksızlıktır. Bu bölgedeki herhangi bir direniş grubunun hafif silahlardan arındırılması gerektiğini söylerken, bu fecaatleri gerçekleştiren ve nükleer silahların yayılmasını önleme antlaşmasına üye olmayan tek devlet konumundaki İsrail’in tepeden tırnağa silahlı kalabileceğini hangi mantık savunabilir? Bu bir absürtlktür” şeklinde konuştu.

İsrail ordusunun askeri kapasitesi ve sahadaki dayanıklılığı hakkında değerlendirmelerde bulunan Lascaris, direniş gruplarının askeri operasyonlarını düzenli video raporları, yer, zaman ve yöntem bilgileriyle metodik olarak belgelediğini belirtti.

Bu raporların bir kısmının İsrail medyası tarafından da teyit edildiğini söyleyen Lascaris, Hizbullah’ın İsrail’e ait 25’ten fazla Demir Kubbe bataryasını imha ettiğini ve büyük kısmı Merkava tankı olmak üzere yüzlerce zırhlı aracı vurduğunu kaydetti.

İsrail ordusunun elit tugaylarındaki üst düzey komutanlar dahil ciddi kayıplar verdiğini ifade eden Lascaris, İsrail askeri liderliğinin orduda potansiyel bir çöküşten bahsettiğini, 80 ila 90 bin arasında yedek askerin göreve gelmeyi reddettiğini, orduda ciddi bir post-travmatik stres bozukluğu ve intihar krizi yaşandığını aktardı.

İsrail ordusunun uzun süreli yıpranma savaşları için değil, kısa vadeli ve yoğun çatışmalar için yapılandırıldığını vurgulayan Lascaris, ordunun şu an çok cepheli bir savaş yürüterek kendi sınırlarının ötesine geçtiğini ve ciddi bir çıkmazda olduğunu beyan etti. İsrail toplumunun ve askeri yapısının, bölgenin yerli halkları kadar kayıp ve acı çekme eşiğine sahip olmadığını dile getiren Lascaris, askeri kayıpların direniş gruplarına kıyasla daha az olmasına rağmen, İsrail’in kendi tolerans sınırlarına yaklaştığını ve bunun yansımalarının savaş alanında görüldüğünü ekledi.

“Batı’da savaş makinesi hükümetleri ele geçirdi”

Batı dünyasındaki siyasi ve toplumsal dinamikleri analiz eden Lascaris, Batı medyasının ve siyasi elitlerinin Lübnan’daki kitlesel yıkıma ve sivil nüfusa yönelik etnik temizlik faaliyetlerine yönelik ilgisizliği ile halkın genel eğilimi arasında büyük bir uçurum olduğunu belirtti.

Kamuoyu yoklamalarının Almanya, Fransa, Kanada ve ABD dahil olmak üzere birçok Batı ülkesinde halkın çoğunluğunun İsrail’e olumsuz baktığını ve bu tepkinin hızla büyüdüğünü gösterdiğini ifade eden Lascaris, ABD hükümeti ile İsrail arasındaki ilişki biçimine dair ana akım tezlere katılmadığını söyledi.

İsrail’in ABD’yi yönettiği fikrini reddeden Lascaris, “ABD hükümeti İsrail’i kontrol etmektedir ve İsrail tam olarak ABD’nin yapmasını istediği şeyleri yapmaktadır” dedi.

1961 yılında Dwight D. Eisenhower’ın askeri-endüstriyel kompleksin Amerikan demokrasisini altüst ettiğine yönelik uyarılarını hatırlatan Lascaris, Batı’da savaş makinesinin hükümetleri ele geçirdiğini ve bu elitlerin İsrail’in yürüttüğü savaşları desteklediğini savundu. Siyasi meşruiyet krizinin Batı’da tehlikeli bir boyuta ulaştığını, Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron gibi liderlerin popülaritesinin dibe vurduğunu, Starmer’ın onay oranının yüzde 15’e kadar gerilediğini belirten Lascaris, halkın artık sadece vitrin değişiklikleriyle politikaların değişmeyeceğini anladığını ve bu durumun Batı blokunda büyük bir siyasi istikrarsızlığa yol açabileceğini ifade etti.

ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu arasında yaşandığı iddia edilen gerilim haberlerine de değinen Lascaris, bu anlatının gerçeği yansıtmadığını ve ABD’nin Orta Doğu’daki stratejik çıkarlarını gizlemek için bir paravan olarak kullanıldığını dile getirdi.

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerikan askeri planlamacılarının bu bölgeyi muazzam stratejik değeri ve petrol kaynakları nedeniyle insanlık tarihinin en büyük maddi ödülü olarak nitelendirdiğini belirten Lascaris, ABD’nin Çin ve Rusya gibi Batı dışı güçlerin yükselişine karşı bu bölgeyi domine etmek istediğini ve İsrail’i bir vekil güç olarak kullandığını kaydetti.

ABD’nin bir yandan İsrail’e silah, ekonomik yardım ve hukuki koruma sağlarken, diğer yandan işlenen suçlardan kendini soyutlamak amacıyla “İsrail egemen bir devlettir, ne yapacağını söyleyemeyiz” retoriğine sığındığını belirten Lascaris, Trump yönetiminin İsrail’e verilen desteği çekmeye yönelik hiçbir inandırıcı niyet göstermediğini vurguladı.

Lascaris, “Trump ve Netanyahu siyasi pozisyon gereği böyle bir tiyatro sergiliyorlar. Trump, Netanyahu’yu dizginlemeye çalışan lider rolünü oynarken, Netanyahu da Donald Trump’ı karşısına alma pahasına savaşı sürdüren lider imajı çiziyor. Günün sonunda eylemleri tamamen birbiriyle uyumludur ve bölgeyi domine etmek için her türlü suçu işlemeye hazırlardır” dedi.

Ukrayna savaşındaki askeri planlama ve hedef belirleme süreçlerinin de doğrudan Almanya’daki Amerikan karargahları ve istihbarat servisleri tarafından yürütüldüğünü hatırlatan Lascaris, her iki cephede de benzer bir diplomatik oyunun sahnelendiğini dile getirdi.

“Hürmüz Boğazı’nın kontrolü İran’ın nükleer silahıdır”

İran’ın askeri stratejisindeki eksen değişimine dikkat çeken Lascaris, Tahran yönetiminin yakın zamana kadar uyguladığı “ölçülü misilleme” stratejisinin işe yaramadığını görerek “orantısız misilleme” aşamasına geçtiğini belirtti.

ABD’nin Hürmüz Boğazı’ndaki Keşm Adası’na ve diğer askeri noktalara düzenlediği saldırıların ardından İran’ın Kuveyt ve Bahreyn’deki Amerikan üslerini sert bir şekilde vurduğunu, son 24 saat içinde ise İsrail’in kuzeyindeki işgal altındaki Filistin topraklarına yönelik çok sayıda füze ve insansız hava aracıyla dalgalar halinde operasyon gerçekleştirdiğini ifade etti.

İsrail Savunma Bakanı Israel Katz’ın “Hizbullah saldırırsa Beyrut’u vururuz” yönündeki açıklamalarının sürdürülemez olduğunu belirten Lascaris, bu çerçevenin kabul edilmesi durumunda İsrail’in Lübnan’ın geri kalanını vurmakta ve işgal ettiği bölgelerdeki sivil altyapıyı yok etmekte özgür kalacağını, bu yüzden Hizbullah ve İran’ın bu dayatmayı kesinlikle kabul etmeyeceğini söyledi.

Görüşmenin son bölümünde İran’ın Hürmüz Boğazı’nda uygulamaya koyduğu geçiş ücreti ve denetim mekanizmasına değinen Lascaris, geçen yıl boğazda doğrudan gözlemlerde bulunduğunu aktardı.

İran’ın bu konudaki verileri son derece gizli tuttuğunu, çünkü ücret ödediği ortaya çıkan gemicilik şirketlerinin ve devletlerin ABD’nin misillemesine maruz kalacağını belirten Lascaris, en yakın müttefikleri hariç boğazdan geçen tüm ticari gemilerden çevre ücreti adı altında bir bedel tahsil edildiğini kaydetti.

ABD’nin yaptırımları ve dondurulan varlıkları nedeniyle uğradığı büyük ekonomik zararı tazmin etmek isteyen İran için bu mekanizmanın en büyük stratejik kaldıraç olduğunu vurgulayan Lascaris, “Bu sorunun hiçbir askeri çözümü yoktur. İran’ın boğazı kapatmak için devasa bir donanma duvarı örmesine gerek yok; ticari gemilerin askeri onay olmadan geçişi durumunda uğrayacakları katastrofik hasar riskini artırması yeterlidir. Bunu insansız hava araçları, gemisavar füzeleri, karadan denize füzeler, mayınlar ve hızlı hücum botlarıyla yapabilirler. Hürmüz Boğazı’nın kontrolü İran’ın nükleer silahıdır ve bundan asla vazgeçmeyeceklerdir. Eninde sonunda ABD bu bedeli ödemek ve boğazın kontrolünü İran’a devretmek zorunda kalacaktır” dedi.

İran’ın nükleer programına ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Lascaris, Tahran’daki Atom Enerjisi Kurumu yetkilileri ve nükleer uzmanlarla yaptığı görüşmelere dayanarak, mevcut hükümet yapısı korunduğu sürece İran’ın nükleer programından vazgeçmesinin imkansız olduğunu belirtti.

Tam bir yaptırım muafiyeti ve varlıkların serbest bırakılması karşılığında İran’ın yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyumu Çin veya Rusya’ya teslim etmeyeceğini, ancak bunu yüzde 20 seviyesine seyreltmeye razı olabileceğini ifade etti.

Yaptırımların kalkması durumunda İran’ın sahip olduğu geniş coğrafya, nitelikli nüfus, teknolojik gelişmişlik ve askeri açıdan zorlu topografya sayesinde bölgenin en güçlü devleti olarak öne çıkacağını belirten Lascaris, ABD ve İsrail’in bu gerçeği kabul etmek istememesi nedeniyle savaşın küresel ekonomiyi sarsacak şekilde tırmanacağını, ancak nihayetinde Batı’nın İran’ın bölgesel statüsünü tanımak zorunda kalacağını sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Netanyahu’nun büyük stratejisi dağılıyor

Yayınlanma

Netanyahu’nun büyük stratejisi dağılıyor. İsrailli lider ülkesinin güvenliğini tamamen askeri yollarla sağlamaya çalıştı. Bu işe yaramıyor.

Gideon Rachman, Financial Times

İran’la savaş, Binyamin Netanyahu için 30 yıllık bir rüyanın gerçekleşmesiydi. İsrail Başbakanı onlarca yıldır İran’ın ülkesi için varoluşsal bir tehdit oluşturduğu uyarısında bulunuyordu. 28 Şubat’ta nihayet İslam Cumhuriyeti’ne karşı tam ölçekli bir saldırı başlattı. Netanyahu açısından daha da iyisi, savaş ABD ile ortak bir operasyondu.

Netanyahu, Donald Trump’ı İran’da savaşın rejim değişikliği getireceğine ikna etti. En azından İsrail’e yönelik İran tehdidine son vermekte kararlıydı.

Fakat İran kampanyası ciddi biçimde ters gitti. İran rejimi hâlâ sağlam biçimde yerinde duruyor ve İsrail’e füze fırlatmaya devam edebildiğini gösterdi. İran destekli Hizbullah, İsrail’in kuzeyini top ateşine tuttu ve Lübnan’da İsrail askerleriyle savaşıyor. Şimdi ise Netanyahu’nun Trump’la yakın ittifakı ağır bir baskı altında.

İran’ın dün geceki füze saldırıları, İsrail’in Beyrut’un güneyine düzenlediği saldırılara yanıttı. İsrail şimdi İran’ı bombalayarak karşılık verdi. Ancak Trump daha fazla tırmanışı önlemekte kararlı görünüyor. ABD Başkanı FT’ye, “Bütün kararları ben veririm. O [Netanyahu] kararları vermez,” dedi.

Netanyahu şimdi çok zor bir tercihle karşı karşıya. İran ve Hizbullah’a yönelik saldırıları durdurup hem İran rejimi hem de İsrail kamuoyu nezdinde zayıf görünme riskini mi alacak? Yoksa Trump’a meydan okuyup Amerika’yla ittifakını tehlikeye mi atacak?

İsrailli siyasetçilerin, İsrail’in egemen bir ülke olduğunu ve kendini nasıl savunacağına dair kararlarını kendisinin verdiğini göstermeye ilişkin tüm cesur sözlerine rağmen gerçek şu: Ülke hâlâ ABD silahlarına ve hava savunma sistemlerine büyük ölçüde bağımlı.

Bu ikilem, Trump’ın üzerinde çalıştığı barış anlaşmasının İran’ı muhtemelen daha güçlü bir mali konumda bırakacak ve hâlâ artık bir nükleer kapasiteye sahip olmasına imkân tanıyacak olması nedeniyle daha da keskinleşiyor.

Hürmüz Boğazı’nın başarılı biçimde kapatılması, İslam Cumhuriyeti’ne yeni ve güçlü bir araç kazandırdı. Tahran’ın ayrıca ABD askeri üslerini ve Körfez ülkelerinin altyapısını vurabileceğini, buna karşılık rejimin devrilmediğini göstermesi de İran’ın caydırıcılık kapasitesini daha da güçlendirdi.

Netanyahu, ülkesinin geçmişte İsrail’in kuzeyinde binlerce kişinin tahliyesine yol açan Hizbullah’ın peşine düşmek için serbest hareket alanına sahip olması gerektiğinde ısrar ediyor. İsrail’in Hizbullah’a yönelik saldırısı ise buna karşılık bir milyondan fazla Lübnanlıyı evlerinden etti. Ancak Trump geçen hafta Netanyahu’yu aradı ve görünüşe göre hakaret içeren ifadelerle İsrail’in Lübnan’daki kampanyasını sınırlaması talimatını verdi.

İsrail’in Lübnan’da içine sürüklendiği bataklık, daha geniş bir stratejik başarısızlığın parçası. İsrail, Hamas’ın 7 Ekim 2023 saldırılarından bu yana neredeyse üç yıldır savaş halinde. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü kampanyanın acımasızlığı, ülkenin uluslararası itibarına muazzam zarar verdi; Uluslararası Adalet Divanı da İsrail’in soykırım işlediği yönündeki suçlamaları değerlendirmeyi kabul etti.

Buna rağmen Netanyahu, ulusunu zafere taşıdığında ısrar ediyor. Eylül ayında BM’de, İsrail’in Hamas’ın “terör makinesinin” büyük kısmını “ezdiğini”, Hizbullah’ı “sakatladığını” ve İran’ın nükleer ve füze programlarını “harabeye çevirdiğini” söyleyerek övündü.

Fakat bu iddialar giderek daha zayıf görünüyor. Hamas Gazze’de hâlâ yerinde duruyor; Hizbullah Lübnan’da hâlâ güçlü bir aktör. İslam Cumhuriyeti İran’ı hâlâ avucunda tutuyor ve füzeleri ile insansız hava araçlarıyla hâlâ kaos yaratabiliyor.

Netanyahu her seferinde aynı hatayı yaptı. İsrail’in güvenlik sorunlarına tamamen askeri bir çözüm peşinde koşmayı seçti; siyasi ve diplomatik boyutları görmezden geldi. Bunun sonucunda, Hizbullah, İran ve Hamas liderlerinin öldürülmesi gibi İsrail askeri ve istihbaratının taktik başarılarını, İsrail’in daha güvenli hale geldiğinin kanıtı gibi pazarladı.

Ancak artık açık olmalı: İsrail öldürerek güvenliğe ulaşamaz. Gazze’de, Beyrut’ta ya da Tahran’da bir liderler grubu suikastla ortadan kaldırılırsa, yerlerine başkaları çıkar.

Netanyahu açısından İsrail’in düşmanlarını, çatışmayı körükleyen temel meselelerle yüzleşmek yerine, ancak ortadan kaldırılabilecek akılsız fanatikler olarak sunmak siyasi ve entelektüel bakımdan daha kolay. Bunun sonucunda İsrailliler, birçok Filistinli, Lübnanlı ve İranlının bombalanmaya ve öldürülmeye, İsraillilerin 7 Ekim’e verdiği tepkiye benzer biçimde yanıt verebileceğini düşünmeyi reddediyor: Teslim olarak değil, daha da sert savaşarak.

Bu şekilde konuşan herkes Netanyahu tarafından teröristlere sempati duymakla suçlanıyor. Bunun sonucunda İsrail Başbakanı, gerçek bir devlet adamının yapması gerektiği gibi tartışmaya liderlik etmek yerine tartışmayı susturdu.

Netanyahu, İsrail’in düşmanlarına karşı topyekûn bir savaş başlatarak kendi itibarını onarmayı ve siyasi geleceğini güvence altına almayı amaçladı. İran’a karşı zafer bunun taçlandırıcı başarısı olacaktı: En büyük düşmana karşı nihai zafer; üstelik uygun şekilde bir seçim yılında elde edilmiş olacaktı.

Bunun yerine Netanyahu, bu yılın ilerleyen dönemlerinde yapılacak seçimlere muhtemelen ülkenin düşmanları hâlâ hayatta ve dirençli haldeyken, İsrail’e yönelik destek Batı genelinde ve hatta Beyaz Saray’da keskin biçimde düşerken girecek. İsrail seçimleri neredeyse her zaman başa baş geçer; bu yüzden Netanyahu’nun iktidarı kaybedip kaybetmeyeceği belirsiz. Ancak güvenlik muhtemelen bir numaralı mesele olacak. Ve Netanyahu’nun İsrail güvenliğine ilişkin vizyonu başarısız oldu. Kaybetmeyi hak ediyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English