Bizi Takip Edin

Ortadoğu

PKK/YPG’den ABD’ye: Bizi unutmayın!

Yayınlanma

Mazlum Kobani bu kez Washinton Post’tan Batı kamuoyuna Türkiye’nin olası harekatını engellemeleri için somut adım atma çağrısı yaptı. Türkiye’nin yeniden PKK ile masaya oturması için Ankara’ya baskı yapılmasını talep etti.

“Mustafa Abdi bin Halil” “Ferhat Abdi Şahin”, “Şahin Cilo”, “Mazlum Abdi” veya “Mazlum Kobani”… 1990’lardan beri her dönem farklı isim kullanan, önce PKK’nın şimdi YPG’nin önde gelen isimlerinden. Abdullah Öcalan, Suriye’de bulunduğu dönemde yanından ayrılmayan Mazlum Abdi’den “Ferhat Abdi Şahin” olarak bahsettiği için olsa gerek Türk devletinin kayıtlarına bu isimle girmiş. İçişleri Bakanlığı’nın ‘kırmızı liste’sinde.

Gençliğinde Avrupa’da kendi deyimiyle “siyasi faaliyet” için bulunduktan sonra Irak’ın kuzeyine geçmiş ve PKK’da aktif görev almış. Örgütün KCK Yürütme Konseyi üyeliğine kadar yükselmiş. Bu dönemini, “Bir zaman diliminde PKK’de görevde bulundum” diye geçiştirse de Türk yetkililere göre Türkiye’ye yönelik bazı saldırıların emirlerini bizzat verdi.

2011’de Suriye’de başlayan krizi “fırsata” çevirmek için hareketlenen PKK, önemli kadrolarını Suriye’nın kuzeyine yönlendirmeye başladı. Mazlum Kobani de 2013’te henüz PKK’nın Irak’taki kamplarında bulunurken, bu kez “Şahin Cilo” ismiyle “Rojava mücadelesinin” liderliğine hazırlandı. Suriye’nin kuzeyine 2013’ün sonu ya da 2014’ün başında geçtiği tahmin ediliyor. ABD’nin ve Batı’nın IŞİD’le savaştıkları gerekçesiyle YPG’ye “kahraman” payesi verdiği 2014 yılında bu kez “Mazlum Kobani” oluverdi. 2015 yılına gelindiğinde ABD’nin meşrulaştırma girişimiyle PKK/YPG içine bazı Arap unsurları da katarak “Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG)” dönüştürüldü. Ancak SDG adına ABD’nin muhatap aldığı, bir çok Batı başkentinde boy gösteren ve ödüller verilen kişi değişmedi: PKK’nın üst düzey yöneticisi Mazlum Kobani.

“Amerika’nın Suriye’deki en sadık müttefikiyiz. Bizi unutmayın.”

Mazlum Kobani’nin iki gün önce Washington Post gazetesinde yayınlanan makalesinin başlığı böyle. Makale esas olarak, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik olası harekatını engellemeleri için Batı kamuoyuna çağrı yapıyor.

Kobani, Batı kamuoyunu harekete geçirmenin en iyi yolunun “IŞİD tehlikesi” hatırlatmasından geçtiğini çok iyi biliyor: “Bugün Kobani yine tehdit altında ve bu ortaklıkların tüm kazanımları da tehlikede. Bu sefer tehdit İslam Devleti (IŞİD) teröründen değil, bir ABD müttefiki ve NATO üyesinden geliyor. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti bir haftadan uzun süredir şehirlerimize bombalar yağdırarak sivilleri öldürüyor, kritik sivil altyapıyı yok ediyor ve IŞİD’i bastırmaya çalışan Suriye Demokratik Güçlerini (SDG) hedef alıyor.”

Çoğulculuk, eşitlik ve kadın vurgusu da es geçmiyor tabi: “Bölgemizin insanları için İslam Devleti’nin askeri yenilgisi hiçbir zaman tek hedefimiz olmadı. Terör örgütüne karşı savaş alanında yürüttüğümüz mücadelenin her safhasında kapsayıcılığı, çoğulculuğu ve eşitliği temel alan bir sistem kurarak IŞİD’in arkasındaki ideolojiyi ezecek adımlar attık. Örneğin, bir zamanlar Ebu Bekir el-Bağdadi’nin IŞİD bölgesini yönettiği Rakka’da önde gelen liderler artık Suriyeli kadınlar.”

“2015’te IŞİD’i yenmeye kararlı Kürtler, Araplar ve Süryanilerden oluşan bir koalisyon olan SDG’yi kurduk. Kurtardığımız her şehirde halkımız, Suriye’de ilk kez tüm etnik kökenlerin ve dinlerin temsil edildiği ve kadınlara eşit güç veren yerel yönetimler inşa etti.”

Hâlbuki, Kobani’nin çizmeye çalıştığı “etnik mozaik tablosu” ve çoğulculuk palavrası bizzat bu makalenin yer aldığı Washington Post tarafından yalanlamıştı: “Bu kuzeydoğu Suriye kasabasındaki (Tel Abyad) eski bir lisenin sınıfında, İslam Devleti’ne karşı ABD destekli savaş için askere alınan yaklaşık 250 Arap, Amerikan birliklerinden askeri eğitim almak üzere Kürt eğitmenler tarafından hazırlanıyordu. Askere alınanların çoğu IŞİD’in kuşattığı köylerdendi. (…) şu anda ABD’nin Suriye’deki askeri çabalarının ana hedefi olan ağırlıklı olarak Arapların yaşadığı şehirlerde konuşlandırılacaklar. Ama eğitmenler, askerlerin önce Türkiye’de hapis yatan hem Washington hem de Ankara tarafından terör örgütü olarak damgalanmış Kürt lider Abdullah Öcalan’ın ideolojisini öğrenmeli ve benimsemeleri gerektiğini söylüyor. (…) ABD’li yetkililer, Kürtlerin SDG koalisyonunun dörtte üçünden fazlasını oluşturduğunu ve ön saflardaki mücadeleye öncülük ederek ABD askeri yardımından en çok yararlanan taraf olduklarını kabul ediyor.

Kaos, istikrarsızlık ve IŞİD tehdidi

Sayısız kez Birlemiş Milletler raporuna “çocuk savaşçı” ve “zorla silah altına alma” ihlalleriyle girmiş olmalarından olsa gerek küçük bir özeleştiri de yok değil: “Zaman zaman Batı’nın demokratik standartlarının gerisinde kaldığımız için eleştirildik. Sistemimiz mükemmel değil: Varlığımız için savaş halindeyken ve ezici bir ekonomik abluka altındayken onu inşa etmek zorunda kaldık.”

Kobani, tüm ihlallere rağmen kendilerinin Batı için en iyi seçenek olduğunu söylüyor: “Ancak sağlayabildiğimiz yönetim ve güvenlik kalitesi açısından Suriye’deki diğer tüm otoriteleri geride bıraktık, ve Kobani zaferi ve direnişimize verilen uluslararası destek olmasaydı bunların hiçbiri mümkün olmazdı. Şimdi Türkiye’nin bölgemize yönelik taarruzu tüm bunları yeni bir tehdit altına sokuyor.”

Şimdi Batı’nın “en iyi seçeneği”nin tehlikede olduğu, kendileri olmazsa IŞİD’in geleceğini tehdidinde bulunan Kobani, Türkiye’nin “işgal” ettiği bölgelerde farklı etnik gruplara ve kadınlara “tarifsiz ihlaller” yapıldığı iddiasında: “Kürtlere, Yezidilere ve Hıristiyanlara ev sahipliği yapan sınır kenti Derik’teki bir saldırıda 10’dan fazla sivil hayatını kaybetti. Bir diğeri, IŞİD’e karşı operasyonlar planlamak için ABD ile birlikte çalıştığım ve ABD güçlerinden sadece yüzlerce metre uzağında bulunan, Haseke yakınlarındaki bir üssü hedef aldı. Bunun benim hayatıma yönelik bir girişim olduğuna inanıyorum: Türkiye bu yıl SDG’de ve yönetimimizdeki birkaç meslektaşıma suikast düzenledi.”

“Bombalama kampanyasının terörüne ve kaosuna ek olarak, Erdoğan topraklarımızı karadan işgal tehdidinde bulunmaya devam ediyor. Böyle bir saldırının sonuçlarının ne olacağını biliyoruz çünkü Türkiye bunu daha önce iki kez yaptı.”

“2018’de Afrin’e, 2019’da Rasulayn ve Tel Abyad’a yönelik Türk işgalleri yüzbinlerce insanı yerinden etti ve İslam Devleti’ne karşı küresel mücadeleyi sekteye uğrattı. Yıllarca süren Türk yönetiminden sonra, bu bölgeler artık kaos, istikrarsızlık, iç çatışmalar ve aşırılık yanlılarının varlığıyla öne çıkıyor.”

“Yönetimimizin bir zamanlar etnik birlikteliği, din özgürlüğünü ve kadın haklarını koruduğu yerlerde şimdi Türk güçleri ve Türkiye destekli milisler, etnik ve dini azınlıklara, suçsuz kadınlara karşı, kelimelerle anlatılamayacak suistimallerde bulunuyor.”

“Bizim yönetimimiz altında Afrin, kuzeybatı Suriye’nin radikal İslamcıların giremediği tek parçasıydı. Bölge Türkiye’nin kontrolüne geçtiği için El Kaide bağlantılı gruplar bölgede serbestçe faaliyet gösteriyor. Bu yaz, ABD’nin İHA saldırısında IŞİD’in üst düzey liderlerinden Mahir el Agal orada öldürüldü.”

Kobani, İstiklal saldırısıyla ilgileri olduğunu bir kez daha yalanlıyor ve bu iddianın Türkiye tarafından yeni bir saldırıya bahane olarak kullandığını söylüyor: “Türkiye, yapmadığımız bir şey yüzünden, uğruna onca fedakarlık yaptığımız halkımızı, güvenlik ve istikrarı tehdit ediyor. Erdoğan savaş bahanesi olarak güçlerimizi İstanbul’daki ölümcül bombalı saldırıya karışmakla suçladı. Açıkça ifade edeyim: Bu terör eylemini esefle karşılıyor ve kınıyor, ilgili olduğumuza yönelik tüm suçlamaları reddediyor ve kurbanlarına bir kez daha başsağlığı diliyoruz. Soruşturma çağrımızı yineliyoruz ve tahkikat yapılırsa yardıma hazırız.”

Türkiye’nin daha önceki harekatlarından çıkardıkları dersler ışığında kendileri için hiç bir ülkenin hele hele ABD’nin Türkiye’yi doğrudan hedef almayacağının farkında. Dolayısıyla Ankara’ya baskının yeniden bir “çözüm süreci” için yapılmasını talep ediyor. Ne de olsa daha önce yapılmıştı şimdi neden olmasın!:

‘Çözüm süreci’ hatırlatması

“Kimseden bizim için savaşmasını istemiyoruz. Halkım hâlâ burada, çünkü daha önce sayısız kez tek başımıza direndik. Gerekirse yine direniriz. İstediğimiz şey, dünyanın daha zor bir görevde bizimle birlikte olması: barış.”

“Bölgemize bu kadar acı ve ıstırap getiren çatışmaların köklerinin siyasi olduğuna inanıyoruz. Kürtler ve Türkler arasında doğuştan gelen bir nefret yok: Türk liderler, Kürtleri bir güvenlik tehdidi olarak görmek ve temel demokratik haklarımızı yoksaymak için siyasi bir tercih yaptılar. Geçmişte Erdoğan, Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile Türk devleti arasındaki çatışmayı sona erdirmek ve Kürt sorununu barışçıl yollarla çözmek için müzakere etti.

O görüşmeler yapılırken Türk komşularımızla barış içinde yaşadık. Yeniden başlatacak olsalardı, bunu tekrar yapabilirdik. Ve 2019’da bölgemiz tehdit altındayken PKK bu gazeteden, masaya oturup siyasi çözüm aramayı teklif etti. Çağrı cevapsız kaldı ve Türkiye aylar sonra iki şehrimizi ele geçirip işgal etti.”

“Uluslararası toplum Türk işgaline kararlı bir şekilde karşı durmuş ve barıştan yana sesini yükseltmiş olsaydı, işler çok farklı gidebilirdi. Kimse zamanı geri getiremese de geçmişin trajedilerinden ders alabiliriz. Bu müzakerelerin yeniden başlaması ve peşinde koştuğumuz barışa ulaşılması için yardımcı bir rol oynamaya hazır olduğumuzu beyan ederiz. Uluslararası toplumu, bir Türk işgalini önlemek için derhal somut adımlar atmaya ve Kürt sorununa demokrasi, bir arada yaşama ve eşit haklara dayalı siyasi bir çözümü teşvik etmeye çağırıyoruz. Halkımızın varlığı ve bölgenin güvenliği buna bağlıdır.”

Ortadoğu

Trump: Hamas tamamen silahsızlanmayı kabul etti

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, “Barış Kurulu”nun Hamas ve Gazze’deki diğer silahlı grupların “tamamen silahsızlandırılması” konusunda bir anlaşmaya vardığını söyledi.

Barış Kurulu yaptığı açıklamada, anlaşmanın aylar süren “yoğun ve iyi niyetli müzakerelerin” sonucu olduğunu ve kurulun artık uygulamanın gerçekleştirilmesine odaklandığını belirtti.

“Hamas’tan üst düzey bir yetkili” BBC’ye yaptığı açıklamada, örgütün Gazze’de tamamen silahsızlandırılmasını öngören Barış Kurulu’nun planını kabul ettiğini ve yakında resmi bir açıklama yapılacağını belirtti.

Bu anlaşma, ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze ateşkes planının ikinci aşamasının bir parçası ve Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail birliklerinin çekilmesi ve Gazze’nin yeniden inşasını içeriyor.

ABD Başkanı, “silahsızlandırma tamamlandıkça” İsrail’in Gazze’den çekileceğini belirterek, anlaşmayı “Gazze’nin nihayet yeni bir Filistin hükümeti tarafından yönetilmesine doğru atılmış kritik bir adım” olarak nitelendirdi.

Trump, Truth Social’da paylaştığı bir gönderide, “Uluslararası İstikrar Gücü, Gazze’nin sakinleri ve komşuları için güvenli olmasını sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte çalışacak,” dedi.

Trump, anlaşmanın “Trump 20 Madde Planı’nın uygulanmasında önemli bir dönüm noktası” olduğunu belirtti ve arabulucular olan Mısır, Katar ve Türkiye’ye teşekkür etti.

Bir ABD’li yetkili, gazetecilerle yaptığı telefon görüşmesinde, Hamas’ın silahsızlandırılmasının ardından İsrail’in Gazze’den çekilmeyi kabul edeceğine dair ABD’nin ne kadar umutlu olduğu sorulduğunda, “İsrail’den, başlangıçta kabul ettikleri 20 madde planına uymaktan başka bir şey istemiyoruz. Bu nedenle, İsrail’in bu plana uyacağından çok eminiz,” dedi.

Yetkili, İsrail’in geri çekilmeme kararı alması halinde Trump’ın “çok hayal kırıklığına uğrayacağını” belirtti. Yetkili, ABD’nin İsrail’in iyi bir ortak olmaya devam edeceğine inandığını da ekledi.

BBC, Hamas’ın elinde kalan ağır silahların Filistin denetimi altında envanterinin çıkarılması ve depolanmasını öngören anlaşmayı inceledi.

Bu anlaşma, Trump’ın desteklediği Gazze barış girişiminin ilerlemesindeki en önemli engeli ortadan kaldırabilir.

ABD’li yetkililer, Hamas’ın tüneller, silah depoları ve üretim tesislerinden oluşan ve “devlet benzeri” olarak tanımladıkları askeri altyapısını sökmeye başlamadan önce, Gazze’deki daha küçük grupların silahsızlandırılacağını belirtti.

Yetkililer, bu sürecin çok daha uzun süreceğini kabul etti.

Yetkililer , planın kasıtlı olarak “sıfır güven” prensibine dayandığını ve doğrulama mekanizması içerdiğini, ne Hamas ne de İsrail’in karşı taraf taahhütlerini yerine getirene kadar bir sonraki aşamaya geçeceğini belirtti.

Devlete bağlı Al-Qahera News’in bildirdiğine göre, Kahire “yakında” ABD, Katar ve Türkiye’nin de dahil olduğu Gazze ateşkes arabulucularının bir toplantısına ev sahipliği yapacak.

Günün erken saatlerinde Reuters’a konuşan isimsiz kaynaklar, Kahire’de arabulucular ile Hamas liderleri arasında ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze barış planının uygulanmasına ilişkin görüşmelerde nadir görülen bir ilerleme kaydedildiğini bildirmiş ama bir İsrailli yetkili önerilen şartların tatmin edici olmadığını söylemişti.

Trump’ın açıklamasının ardından Times of Israel, ismi açıklanmayan bir kaynağa atıfta bulunarak, anlaşmanın Hamas’tan müzakereciler ile yönetim kurulu ve arabulucu ülkeler arasında imzalandığını bildirdi.

Fakat gazete, “bir İsrail makamının” silahsızlanma önerisinin Kudüs’ün taleplerini karşılamadığını belirten bir açıklama yayınladığını aktardı.

Günün erken saatlerinde İsrail medyası, İsrail’in Hamas ile görüşülmekte olan bir anlaşmaya karşı çıktığını bildirmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Körfez zenginleri miras konusunda “şeriat” ile “İngiliz hukuku” arasında kaldı

Yayınlanma

Körfez bölgesindeki varlıklı kişiler, şeriat hukukunun getirdiği kısıtlamaları hafifletmek amacıyla vasiyetnamelerini düzenlerken giderek daha fazla İngiliz hukukunu kullanıyor.

Mishcon de Reya hukuk bürosunun ortağı Charlie Sosna, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, Körfez bölgesindeki zenginlerin bu stratejiyi sevdiğini, çünkü bu stratejinin onlara “şeriatın ruhu içinde kalarak servet ve miras konusunda istediklerini elde etmelerine” olanak tanıdığını söyledi.

Bu, çocuklar arasında daha eşit bir dağılımı da içerebiliyor. Sosna, bu stratejiye “şüphesiz” daha fazla ilgi gösterildiğini ileri sürdü.

İngiliz hukukunda vasiyet özgürlüğü, vasiyetname düzenleyenlerin varlıklarını neredeyse hiçbir kısıtlama olmaksızın istedikleri kişiye bırakabilmeleri anlamına gelir.

Buna karşılık şeriat hukuku, akrabaların ne kadar miras alacağına dair kesin kurallara sahip. Örneğin, bir kız çocuğu genellikle bir erkek çocuğun payının yarısını miras alır.

Ne var ki Withers hukuk bürosunun ortağı Hannah Wailoo, daha “eşitlikçi” bir yaklaşıma doğru bir kayma gözlemlediğini belirtti:

“Oğullarından daha fazla kızı olan, hatta sadece kızları olan Körfez ailelerinin, kızlarının korunmasını ve servetlerinin iyi bir şekilde yönetilmesini sağlamak için küresel bir bakış açısıyla hareket etmek istediklerine dair örnekler gördük.”

Danışmanlar, Körfez ailelerinin İngiliz vasiyetnamelerini giderek daha fazla kullanmasının kısmen çocuklarının artan küreselleşmesinin bir sonucu olduğunu belirtti.

Sosna, “bazen yeni neslin biraz daha Batılılaştığını” ve ayrılıklar ya da boşanmalar gibi daha karmaşık medeni durumlara sahip olabileceğini belirtti.

Müvekkillerinden birinin servetini oğluna bırakmak istediğini fakat şeriat kurallarına göre oğlunun vefatı halinde servetin, müvekkilin ayrıldığı eşine kalacağını örnek olarak gösterdi.

İngiliz hukukuna uygun bir vasiyetname ise bu durumu önleyebilir.

Farrer & Co’nun ortağı Oliver Piper, İngiliz vasiyetnamelerini kullanarak şeriat kurallarını hafifletme yaklaşımını “hafif şeriat” olarak nitelendiriyor.

Charles Russell Speechlys’in ortağı Jonathan Burt, İran’daki savaşın Orta Doğulu miras sahiplerini “varlık tutma yapıları ve planlamasına biraz daha odaklanmaya” teşvik eden bir etken olduğunu söyledi.

Körfez ülkeleri, yabancı sakinlerin şeriat kanunlarıyla karşı karşıya kalma endişelerini hafifletmek için, Abu Dabi’de boşanma için paralel bir yol gibi “batı tarzı mahkeme” sistemlerini uygulamaya koyuyor.

LEK Consulting’in ortağı Andreas Buelow ise şöyle konuştu:

“Nesiller arası servet devrinin temel zorluğu, servetin eskisinden daha geniş bir mirasçı grubu arasında paylaştırılması gerekliliği.”

Bu da danışmanların “yasal yapıların dikkatli bir şekilde yönetilmesini, iş sürekliliğini ve aile uyumunu” denetlemeleri gerektiği anlamına geliyor.

Addleshaw Goddard’ın ortağı Laura Uberoi, bu stratejinin “muhtemelen yaklaşık bir nesil önce ciddi bir şekilde başladığını” ve bölgedeki varlıklı kadın sayısının artmasına şimdiden yol açtığını belirtti.

İngiliz hukukunun yurtdışında ikamet eden vasiyet sahiplerine yönelik yaklaşımı göz önüne alındığında, tüm avukatlar bu stratejinin etkinliğine ikna olmuş değil.

Vasiyetçinin kendi ülkesinin hukuku genellikle Birleşik Krallık dışındaki varlıklar için geçerli.

Howard Kennedy’nin ortağı Simon Malkiel, bu vasiyetlerin “özellikle itiraz edilmediği durumlarda bazen pratikte işe yarayabileceğini” fakat “güvenilir bir çözüm yolu” olmadığını belirtti:

“Durum büyük ölçüde varlıklara ve varlık sahiplerine, ayrıca memnuniyetsiz mirasçıların muhtemel tutumuna bağlı.”

Özellikle Jersey’de tröstler, bir mirastan kimin yararlanacağını belirlemenin bir başka popüler yolu.

Jersey Finansal Hizmetler Komisyonu’nun verilerine göre, 2024 yılında Jersey dışındaki müşterilerin veya Jersey tröstlerinin gerçek sahiplerinin %11,8’ini Orta Doğulu müşteriler oluşturuyordu.

Bu oran 2020’de %10,6’ydı.

Wailoo, “Çoğu tröst yapısı içinde, mirasçılarınızın kimler olacağını, kimin neyi ne zaman alacağını seçebilirsiniz. Bu, söz konusu varlıkları fiilen şeriat rejiminin dışına çıkarır,” dedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı için yaptığı teklifi reddetti

Yayınlanma

İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı’nın kolektif yönetimine dair hazırladığı planı reddetti. Reuters’a konuşan üst düzey bir İranlı yetkili, boğazda eşit kontrol öngören anlaşmanın Tahran’ın çıkarlarına uygun olmadığını bildirdi. Yetkili, Umman’ın sunduğu bu planın “başarı şansı olmadığını” vurguladı.

İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı’nın ortak yönetimine ilişkin teklifini geri çevirdi. Reuters haber ajansı, gelişmeyi üst düzey bir İranlı yetkiliye dayandırarak duyurdu.

Ajansa konuşan kaynak, söz konusu planın “başarı şansı olmadığını” kaydetti.

Kaynak; Tahran ve Maskat’ın boğazı başka ülkelerin katılımı olmadan, yalnızca kendi sorumluluk alanları sınırları dahilinde denetlemesi gerektiğini savundu.

Reuters’ın daha önceki haberinde, Umman’ın sunduğu teklifin İran’ın deniz yolu üzerindeki tek taraflı denetimini ortadan kaldırdığı aktarılmıştı.

İran tarafı, İslam Cumhuriyeti’nin Umman’a saygı duyduğunu vurgulamakla birlikte, her iki ülkenin stratejik boğaz üzerinde eşit kontrole sahip olacağı bir anlaşmanın Tahran’ın çıkarlarına uygun düşmediği görüşünü dile getirdi.

Boğazdan geçiş rejimi ve Malakka modeli gündemde

Çatışma öncesinde gemiler, İran ve Umman’ın karasularında yer alan ancak genel kabul itibarıyla uluslararası su yolu sayılan boğazdan serbestçe geçiyordu.

ABD ile askeri çatışmanın başlamasından kısa süre sonra Tahran, boğazı denetleme ve Umman ile ortaklaşa gemilerden harç alma hakkına sahip olduğunu ilan etmişti.

İranlı yetkili, Tahran’ın boğazın tüm giriş rotasını ve çıkış rotasının bir bölümünü denetlemesi gerektiğini, Umman’ın ise kendi kontrolündeki sahayı yönetmesi gerektiğini söyledi.

Reuters kaynakları bir gün önce verdikleri bilgide, Basra Körfezi ülkelerinin Umman’ın boğazın bölgesel yönetimine ilişkin planını desteklediğini bildirmişti.

Bu plan; seyrüsefer, çevre tedbirleri, arama-kurtarma faaliyetleri ve diğer hizmetleri finanse etmek amacıyla gemilerden gönüllülük esasına dayalı harç alınmasını öngörüyordu. Öneri, Malakka Boğazı’ndaki benzer bir yönetim modelini temel alıyordu.

Bloomberg’in aktardığına göre Umman ve İran, hafta sonunda yaptıkları görüşmelerde Hürmüz Boğazı’nın “orta koridor” olarak adlandırılan hattının yeniden trafiğe açılması önerisini ele aldı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English