Bizi Takip Edin

Görüş

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5

Avatar photo

Yayınlanma

Yeni kabuğa uygun strateji senaryoları

Öte yandan İran’ın, uzlaşmacı kanat bunu ne çok istiyor olursa olsun, zenginleştirilmiş uranyumu egemenlik alanı dışına çıkarması gerçekçi görünmüyor. Tersine, bu gerekçeyle çeşitli biçimlerde saldırının devam etmesi halinde, halihazırda yüzde 60 olan uranyum zenginleştirme oranını yüzde 90’a çıkartması gayet mümkün. İran parlamentosu güvenlik komisyonu başkanı İbrahim Rezai, 12 Mayıs’ta gayet sarih şekilde, ABD’nin İran’a tekrar saldırması halinde bu amaçla bir parlamento oturumu yapacaklarını söylemişti. 24 Mayıs’ta da, Reuters’e göre bu defa Mücteba Hamaney’in askeri danışmanı Muhsin Rezai şöyle dedi: “Bu eğilimin sürmesi halinde İran’ın stratejik ve mücbir seçeneklerinden biri, karşı taraf için ağır sonuçlar doğuracak olan, NPT’den çıkmaktır.”

Bu durumda ne olacak?

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4

Birinci senaryo. Büyük ve yıkıcı bir saldırı. Sadece İran yönetiminin değil artık konsolide olmuş İran halkının da direncini kırmak için böyle bir saldırının çok büyük, çok yıkıcı ve neredeyse anlık olması gerekli. Eğer yeterince büyük, yeterince yıkıcı ve yeterince anlık olmazsa arkasından gelecek misillemeler ABD’nin Körfez’deki mevcut askeri varlığını ve herhalde Tel Aviv’i de büyük ölçüde yok edebilir. Bu kapsamda bir saldırı bir veya bir dizi taktik ve hatta stratejik nükleer silah kullanmayı içerir. ABD yönetiminin mesihçi ideolojik manyaklığı bunu tamamen ihtimal dışı bırakmıyor; ancak hem böyle bir saldırının ardı sıra oluşacak bulutların komşu ülkelerden başka (onların önemi yok) İsrail’e kadar da ulaşacak olması, hem de ABD ordusunun bunu engellemek için ciddi bir direnç göstereceği ve muhtemelen engelleyeceği kabul edilebilir. Dolayısıyla, bu şimdilik çok küçük bir ihtimal.

İkinci senaryo. Yaklaşan ve pek ümit vaat etmeyen Senato seçimlerinde Hollywood çıkarmasıyla fotoğraf çektirme girişiminde bulunabilirler. Ama filmini çekmek için yeterli süre yok, dolayısıyla başarılı bir fotoğraf verilse bile beklenen siyasi etki çok zayıf olur. Dahası, böyle bir girişimin yeni bir Isfahan faciasıyla sonuçlanması riski de çok büyük.

Üçüncü senaryo. Savaşın ilk iki ayındaki tempoyla devam etmek. En olmayacak senaryo bu, çünkü (her ne kadar finans, gübre, kimyasal, enerji kaynakları yoluyla Avrupalı şeyleri sömürgeleştirme yolunda hatırı sayılır bir ivme sağlıyorsa da) savaş sanayisi bu tempoyu kaldıramıyor, ayrıca ABD her şeye rağmen emperyalist bloktaki belki de tek gerçek demokrasidir ve Senato seçimlerini geçirmek zorunda. Ayrıca çok açık ki doğrudan saldırganlığın devamı halinde İran da misillemelerden geri durmayacaktır, hatta (20 Mayıs’ta Fars’ın Devrim muhafızlarına atıfla yazdığı gibi) savaşı “bölge sınırlarının dışına taşıması” da imkansız değildir.

Dördüncü senaryo. Ablukanın sürmesi. Eğer çatışmayı ABD’nin tek başına veya asli kuvvet olarak sürdürmesine karar verilirse ilk bakışta en az maliyetli senaryo bu, üstelik de çok kârlı; ama zafer getirmiyor ve İran’da uzlaşmacıların iktidardaki gerilemesi ölçüsünde ABD’ye bedeli kaçınılmaz olarak artacak. Abluka İran gemilerine saldırılara, bu saldırılar da İran’ın misillemelerine yol açacak ve Amerikan yönetimi için seçimler öncesi en kaşıntı verici sahneler yeniden yaşanacak, üstelik çatışmanın istikametini tayin etme imkanı şimdi İran’ın elinde olacağı için abluka yüzünden doğacak çatışmaların siyasi sonuçları da daha ağır hissedilecek.

Beşinci senaryo. İran’a karşı zafer kazanamamış olsa bile İran’ın sorunlarını beşinci kol ve vekil veya doğrudan dış saldırganlıklar yoluyla derinleştirmek. Başka deyişle, kabuk değiştirmiş siyasi hedefi zamana yayarken “kestaneleri ateşten alma” işini düşük veya alçak yoğunluklu ama az çok sürekli çatışmalar yoluyla başkalarına havale etmek.

Beşinci senaryoya az sonra tekrar döneceğim. Ancak bütün bu senaryolar içinde İsrail faktörünü gözden kaçırmamak gerek. Epstein koalisyonu İran’ın altyapısını yok ederken İran da amiyane deyişle armut toplamadı; İsrail’e çok ağır bir zarar verdi. İran’ın zararını biliyoruz ama İsrail’inkini bilmiyoruz; çünkü, malum, İran “diktatörlük”, İsrail ise “bölgedeki tek demokrasi”.

Doğrusu, faşist Netanyahu ve avanesinin, İsrail siyasetini daha ne kadar domine edebileceğini bilmiyorum. Savaş İran’dakiyle karşılaştırılınca çok daha zayıfsa bile İsrail toplumunda yeni bir militarist konsolidasyon yaratmış görünüyor; ancak iç siyasetteki gerilimler, şimdi cumhurbaşkanında Herzog’un önünde duran yolsuzluk dosyası üzerinden bu faşist başbakana siyasi baskı imkanını artırıyor.

Bu meseleyi hatırlamak yerinde olacaktır. Kasım ayında ABD başkanı Herzog’a bir mektupla başvuruda bulunup faşist başbakanı “affetmesini” istedi. Herzog buna, mevzuat gereği önce af başvurusunun sunulması gerektiği cevabını verdi. Bunun üzerine Netanyahu, Herzog’a bu dilekçeyi yazdı. Herzog ise dilekçeyi işleme koymayı erteledikçe erteledi (ve bu kuşkusuz Netanyahu’nun boynuna yular takma çabasıydı); 26 Nisan’da ise açıkça, dilekçeyi işleme koymayacağını bildirdi, çünkü Netanyahu önce savcılıkla anlaşma çalışmalıydı, ancak bu yol tükendikten sonra af başvurusu görüşülebilirdi (ve bu da Netanyahu’nun boynuna geçen yuları sıkma çabasıydı).

Faşist başbakan ve avanesi, on yıllardır pekiştirdikleri ideolojik atmosferin de etkisiyle bu güçlükten de sıyrılabilirler, yeni bir savaş için tetiğe basabilirler (nitekim Axios’un birkaç günde bir “İsrail endişeli” haberleri yapması boşuna değil); ama eğer İsrail’de yeni bir savaşın risklerini ölçüp tartan az çok özerk bir yüksek bürokrasi varsa herhalde bundan kaçınacaklardır. ABD’yi kışkırtırken Tel Aviv’de rahat oturmanın mümkün olmadığı da ortaya çıktığına göre, eğer İsrail’de iktidarın bütün bileşenleri İran’a karşı saldırganlığın devamından yanalarsa, Netanyahu tersine ısrar etse bile beşinci senaryoyla yetinmeleri gerekebilir.[1] 

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3

Beşinci senaryo

Başkasının eliyle savaş gayet hoş bir seçenek; ancak bütün mesele bu başkasının kim olacağında düğümleniyor. Her ne kadar 16 Mayıs gibi geç bir tarihte bile The Telegraph’a göre ABD yönetiminin BAE’den İran’a karşı savaşta aktif katılım ve Lavan adasını ele geçirmesini istediğine bakılırsa bu konuda yoklamalar devam ediyor, ama bu rolün Körfez monarşilerine düşmesi pek ihtimal dairesinde değil. 40 yıldır savaşın her biçiminde uzmanlaşmış olan İran silahlı kuvvetleri bu kırılgan cüceleri kolaylıkla enterne eder. Kaldı ki bu ülkeler ancak Epstein koalisyonunda tali, büyük ölçüde lojistik müttefikler olarak kalırlar; bu da üçüncü, en olmayacak senaryonun tekrarı anlamına gelir.

Beşinci senaryo bu çerçevede, ABD’nin siyasi açıdan başrol oynamaya devam ederken askeri açıdan tali rol oynaması üzerine kurulur. Yani hem askeri hem siyasi güçlerin sevk ve idaresi ABD tarafından yapılır, ancak ABD kuvvetleri çatışmaya ancak geçici ve sınırlı seviyede (zaman zaman birkaç gemiye el konulması, birkaç seyir füzesi fırlatılması) girer. Bu durumda NATO’nun çatışmaya az çok doğrudan ama sınırlı girmesi de beklenebilir. Bloomberg’in 19 Mayıs’ta, İran eğer temmuz başına kadar Hürmüz üzerindeki “ablukasını” kaldırmazsa NATO’nun “seyrüsefer güvenliğinin sağlanmasına” katılabileceğini yazması, Brüksel’de bu meselenin görüşüldüğünü ve en azından yaklaşım birliğine varıldığına yorulmalı.

Her ne kadar görünüşte kıt zekalı bir kamera manyağını andırsa da Beyaz Saray sözcüsü Anna Kelly’nin 27 Mayıs’ta Semafor’a verdiği mülakat bu açıdan önemli. Kelly, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır, Pakistan ve Türkiye’nin de İbrahim anlaşmalarına katılmalarının, İran’la olası bir anlaşmanın ön şartlarından olabileceğini söyledi; başka deyişle, eğer İran karşıtı bölgesel cephe genişletilirse (veya pekiştirilirse) bu durumda ABD’nin anlaşması daha kolay olur; ama bölgesel cephe zaten saldırganlığın süreğenleşmesidir.

Eğer öyleyse beşinci senaryo İran’a karşı görece düşük yoğunluklu bölgesel bir savaş ihtimalini dışarıda bırakmıyor demektir. Ancak bu senaryonun temel bileşenleri başka yerde.

Birincisi, Belucistan ve Türkiye (Irak sınırında İran’la ilişkilerini bozmaya niyeti olmayan KYB’nin sıkı kontrolü dikkate alınırsa bu bölge daha küçük ihtimal) üzerinden sızmalarla İran kuvvetlerinin dikkatinin dış saldırganlıktan iç istikrarsızlığa çevrilmesidir. Bunun başarılı olması gerekmez, hatta başarısız ama sürekli bir istikrarsızlık daha çok tercih edilir, çünkü böylece kuvvet, enerji ve iradenin erimesi beklenir. İkincisi, bunlara zaman zaman eşlik edecek, İran’ın misillemelerini göze alan kontrollü füze saldırılarıdır. Üçüncüsü, bir kuzey cephesi açılmasıdır.

Kuzeyden, malum, bu iş için sadece iki seçenek var: Ermenistan ve Azerbaycan. 23 Nisan’da Trump’ın kendi sosyal medya şirketinden yayınlandıktan sonra silindiği iddia edilen sözüm ona Trump’ın Paşinyan’dan İran’a karşı saldırılar için onay aldığını söylediği esrarengiz tweet gerçek değilse bile (Ermenistan hükümeti kısa süre içinde yalanladı) böyle bir sahte görseli üretenler her kimse, herhalde Ermenistan’ın bir potansiyel tehdit oluşturulabileceğini düşünüyor ve, ya bunu teşvik ya da gerçekleşmeden baltalama amacı güdüyorlardı. Her iki durumda da hiç haksız sayılmazlar — Ermenistan hükümetinin “Trump barış yolu” iştahı ve ucuz efelenmelerle süslediği Avrasya Ekonomik Birliği’nden çıkıp AB’ye girme hayalleri (Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacağı kesin hayaller) orada sağlam bir işbirlikçi damar olduğunu gösteriyor.

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 2

İkinci seçenek, Azerbaycan’dır.

“Uçurumun eşiğinde” üçüncü bölümü yazarken Azerbaycan’ın İran’a karşı olası bir saldırganlık içinde yer alma ihtimalini etraflıca değerlendirmiş, böyle bir saldırganlığın Şuşa beyannamesi yüzünden Türkiye için de sonuçlar doğurabileceğini vurgulamış ve şöyle demiştim: “Büyük Azerbaycan hayali, hiçbir tarihi temeli olmamaktan başka, bugünün dünyasında toy bir romantizm olmak şöyle dursun ancak eskilerin deyimiyle resm-i necis olabilir.”

Böyle bir tehlikenin önündeki tek iç engel, şimdilik, Aliyev rejiminin pragmatizmidir. Doğrusu ihtirasları ve hırsı bu kadar yüksek bir rejimi, ona içkin pragmatizmin bile ne kadar sınırlayabileceğinden emin değilim. Dolayısıyla, eğer Aliyev rejimini dizginleyecek bir şey varsa bu dışarıda aranmalıdır.

Normal şartlarda olası dış engellerin başında Rusya geliyordu. Ancak onun da bu kapasitesi en azından ikinci Karabağ savaşının ardından, 2021’den bu yana büyük ölçüde zayıfladı; geçen yılki diaspora olaylarının ve Azerbaycan’ın gözaltı ve tutuklamalarla misillemelerinin ardından neredeyse tamamen kaybetti. Müdahale imkanlarındaki bu daralmanın, Rusya karşıtı oryantasyonunu her geçen gün pekiştiren Azerbaycan yönetimindeki son pragmatist aklıselim kırıntılarını da silip süpürmesi benim için hiç şaşırtıcı olmaz.

Bu durumda Azerbaycan’ı dizginleyebilecek tek güç belki de Çin’dir.

Bu yazı dizisinin ilk bölümünde Çin’in İran’a sunabileceği en ciddi (belki de tek) desteğin, son bölümde ele alacağım 5’inci senaryo kapsamında olabileceğini yazmıştım. Şimdi oraya gelmiş bulunuyoruz.

Svobodnaya Pressa, Rusya Federasyonu Komünist Partisi’ne yakın bir yayın organıdır. 17 Mayıs’ta burada, müstear isim olduğu çok açık bir “Aleks Ksendz” imzasıyla şu başlığı taşıyan bir yazı yayınlandı: “Baku uçurumun kıyısında: İran’la savaş Azerbaycan’ın sonu olur”. Yazının gerçek sahibi belirsiz; belki Komintern dönemi alışkanlığıyla Rusça müstear isim kullanan Çinli bir siyasetçidir; her halükarda yayının Komünist Partisi’yle ilişkisi, İran değil ama Çin merkezli bir görüş olduğunu düşündürüyor.

Yazının spotunda şöyle deniyor: “Rusya ve Çin, İran konusunda tutumlarını belirlediler; Aliyev’den tek istenen, ölümcül bir hata yapmaması.” Yazı, benim de “Uçurumun eşiğinde” önemle vurguladığım, mart ayı başında Nahçıvan’a yapılan dron provokasyonunu hatırlatıyor ve Azerbaycan yönetiminin bu sırada “herhangi bir bahaneyle savaşa girmek için büyük bir kararlılık gösterdiğini”, ancak İran yönetiminin ateşi söndüremese bile yayılmasını engellemek için “muazzam diplomatik kaynakları seferber ettiğini” ve bu “asgari programa” erişmeyi şimdilik başardığını söylüyor. Yazıya göre İran parlamentosunda “kuzeybatıdan, yani Azerbaycan-Türkiye tandeminden” gelebilecek olası bir saldırı riskinin üstü örtülmeden tartışılmakta olduğu vurgulanıyor. “İkinci cephenin ortaya çıkmasından en çok faydalanacak olan, bu çatışmaya bataklığa saplanır gibi saplanmış durumdaki ABD, ateşe benzin döküyor.” Yazara göre ABD “her iki ülke için de baş belası olan” Ermenistan’la ilgili vaatlerde bulunuyor. Ancak Azerbaycan yöneticileri kuşkudalar, “Amerikan vaatleri ile Çin parası arasında bir tercih yapmak zorundalar” ve bu para, Azerbaycan’da da büyük yatırımlarda bulunuyor. Oysa: “Çinli şirketler savaş bölgelerinde çalışmaktan hoşlanmaz; siyasetçiler de başkalarının savaşları yüzünden milyarlarca dolarlık sözleşmeleri kaybetmek istemez.” Yazı, bundan başka, Rusya ve İran arasında bu yılın başında imzalanan 55 milyar metreküp taşıma kapasiteli doğalgaz boru hattının da Azerbaycan yönetimini cezbetmesi gerektiğini, ikinci cephe açılırsa bu bedavadan transit gelirinin elinden kayacağını ve bu sayede “bölgesel nüfuzunu güçlendirme fırsatını” kaçıracağını hatırlatıyor.

Bu yazı dizisini daha da uzatmak pahasına, Svobodnaya Pressa’nın makalesinden şu satırları da aktarmak gerek:

“Eğer Azerbaycan askerleri Kuzey İran dağlarında yakıtsız ve mühimmatsız şekilde, İran toprakları üzerinden geçen tüm yolların kapanması nedeniyle lojistik destekten yoksun kalmış olarak tuzağa düşerlerse; Tahran’ın nüfuz ağlarına sahip olduğu İran’daki Azerbaycanlılarla çatışmalar başlarsa; Amerikan birlikleri Zagros Dağları’nın tozlu geçitlerinde yürümek yerine Basra körfezindeki uçak gemilerinde dolaşmaya devam edecektir. … Baku’nun önünde hem mecazi hem de gerçek anlamda tek bir adım kalmıştır… Ya Çin ve Rusya ile güvenin yeniden tesis edilmesini sağlayacak ya da Azerbaycan ekonomisini ve siyasi istikrarını dibi görünmeyen bir uçuruma sürükleyecektir. Üçüncü bir yol yoktur. Bulabildiği her şeyden fayda sağlamayı en iyi öğrenmiş ülke olan Çin için İran, petrol, doğalgaz, tedarik güvenliği ve milyarlarca dolarlık yatırımlar anlamına gelmektedir. Diplomatik stratejisini karşılıklı sadakat ilkesine dayandıran Rusya için ise Azerbaycan önemli bir ortaktır; ancak güvenilirliğini kanıtlamış bir müttefik olan İran’la ilişkilerini feda edecek kadar önemli değildir.”

Onurlu bir halkın geleceği

İran’a geri dönelim. Her halükarda İran, üstelik yönetimdeki bölünmeye rağmen (veya belki bu sayede demek gerek) milli birliğini güçlendirmeyi, ilk defa kitlelerle arasında gerçek anlamda siyasi bir konsolidasyon kurmayı, böylece Epstein koalisyonunun saldırganlığının karşısına dikilmeyi ve onu, siyasi hedeflerini ve askeri stratejisini gözden geçirip eski ve alışıldık numaralara dönmek zorunda bırakmayı başardı.

Savaş bitmedi, dolayısıyla bir zaferden söz edilemez; direnişteki kayıpların hatırası kuru bir nostalji olarak kalırsa ve İran kendi sosyal ve ekonomik sorunlarını çözemezse bu hatıralar masalsı bir geçmişten farksız hale gelecek, İran devleti koşar adım yeniden sömürgeleşme sürecine girecek. Bunu durdurup sorunlarını çözmeyi başarmak mümkün mü, bilmiyorum; ama bu güçlü ve dirençli halkın onurlu varlığını koruması belki de sadece buna bağlıdır.

[1] Bu yazı artık tamamlandıktan sonra, 2 Haziran’da, ABD’nin narsist ve başkanının İsrail’in faşist başbakanıyla telefon görüşmesinde Lübnan’a İsrail saldırılarının devam etmesinden ötürü ağzına geleni söylediği haberleri düştü. The Telegraph’tan çevirmeden aktarıyorum: “You’re f***ing crazy. You’d be in prison if it weren’t for me… I’m saving your ass. Everybody hates you now. Everybody hates Israel because of this.” “I’m ****. What the f*** are you doing?”

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1

Görüş

Büyük Oyun III: Enerji ve Dolar Açlığıyla Şekillenen Yeni Dünya

Avatar photo

Yayınlanma

Deniz Hakyemez

 ABD ve İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan savaş, İran’ı Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya zorladığında, ABD’nin İran’a saldırı senaryolarını uzun yıllardır çeşitli kademe ve mecralarda tartıştığını, bu senaryoların her birinde Hürmüz Boğazı’nın kapanacağını öngördüğünü ve buna rağmen saldırdığını yazdım. İsrail’in İran saldırısından umudu bellidir; asıl ipleri elinde tutan ABD’nin amacının ne olabileceğini ise Harici’de dört ayrı yazıda incelemeye çalıştım. Zaman ilerledikçe yazılar da evrildi, ancak temelinde ana hatlarıyla şu tezi ileri sürdüm: ABD Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla bir dolar ve enerji vanası oluşturmuş durumda – açıyor ve kapıyor ve tekrar açıyor ve tekrar kapıyor, bu yolla kontrollü bir enerji ve dolar likiditesi krizi (dolar talebi) yaratıyor. Bu vana yoluyla tetiklediği kontrollü krizlerle dolara aç duruma ittiği müttefiklerini hem askeri hem de ekonomik açıdan konsolide etmeyi ve orta vadede kendisine yeni tedarik ağları kurmak (friend-shoring) için kullanmayı hedefliyor. Rusya kaynaklı ve Rusya ile bağlantılı tedarik ağlarını güvencesizleştirmeye hizmet eden Ukrayna Savaşı’yla paralellikler görüyoruz.

Boğazın kapalı kalmasının ABD’ye de bir bedeli var, ancak ikinci yazımızda belirttiğimiz sınırlar içinde kalabildiği sürece ABD krizin kendisine yansıyan kısmını şimdilik mas edebiliyor; müttefikleri ise her geçen gün daha çok sıkışıyor. Savaşın başlamasının üzerinden beş buçuk aya yakın bir süre geçmişken, Trump’ın birbirini tutmayan açıklamalarının, kalıcı olmamaya yazgılı zafer ilanlarının, ateşkes ve saldırı başlıklarının ötesinde, bu zaman aralığında yukarıda (ve ilk dört yazıda) çizmeye çalıştığım çerçevede bazı gelişmelere bakmanın önemli olduğu kanısındayım.

Büyük Oyun II: Güvencesizleştirme Savaşları

İki “kapı” daha kapandı

Not edilmesi gereken gelişmelerden biri, ABD’nin başka enerji kapılarının daha kapanmasında etkili olmuş olması. Suudi Arabistan Temmuz ayında, ABD desteğini de arkasına alarak, Husiler’i hedef aldı. Böyle bir saldırı sonucunun Husiler’in Babil’ül Mendep Boğazı’nı da kapatması ve Yanbu Limanı’nı hedef alması olacağı bilinmekteydi ve buna rağmen yapıldı.

Suudi Arabistan en azından Yanbu’yu Amerikan Patriot sistemleriyle koruyabileceğini sanmış olabilir diye düşünebiliriz. Ama bunu, ABD’nin tam da böyle bir enerji krizi ortasında Rusya’dan enerji alan ülkelere yüzde 500 gümrük vergisi uygulanmasına yönelik yasa tasarısını kabul etmesiyle birlikte okumak gerekiyor. Yani ABD, üçüncü ülkelere bir kapıyı daha kapatıyor: Rusya’dan enerji alırsanız, bana mal satamazsınız, diyor. Bir süredir, Rus enerji tesislerini vuran Ukrayna drone’larını da ABD’den bağımsız düşünemeyeceğimiz ortada.

Ortadoğu ve Rusya yerine ABD

Küresel enerji krizinin ABD’yi de zorladığını söyledik, ama bu, ABD’nin krizi yükseltmesini engellemiyor. ABD’nin tetiklediği ya da doğrudan başladığı savaşların arkasında yatan en belirleyici neden Çin ile rekabeti olsa da, ABD bu krizle kısa vadede Çin’i de alt edebileceğini düşünmüyor; bu imkânsız. Ama krizi gene de kontrollü bir biçimde –vanaları bir açıp bir kapayarak, bir sert çıkış yapıp bir yumuşayarak, bir anlaşma ilan edip bir bozarak– yükseltiyor, çünkü enerji krizi başka ülkeleri –İran Savaşı’na doğrudan katılmayı reddetmiş, öncesinde de Çin ile çeşitli ekonomik ilişkiler geliştirmeye başlamış ABD müttefiklerini– ABD’den daha fazla zorluyor ve orta vadede ABD’ye daha yapısal bir bağlılığa mahkum ediyor. Bir örnek üzerinden açıklamaya çalışayım.

Ukrayna Savaşı küresel enerji haritasını kökten değiştirmişti. Rus enerjisinden kendisini koparan Avrupa, enerji tedariği için Katar’a yönelince, Tayland gibi ülkeleri fahiş enerji fiyatlarıyla karşı karşıya bırakmıştı. Bu nedenle ve ayrıca, ABD’nin Çin menşeili ürünlere ve Çin ile yakın bağımlılığı olan ülkelere uyguladığı ağır gümrük vergilerinden kaçmaya çalıştığından, Tayland Ekim 2025’te ABD ile yıllık 5,4 milyar dolarlık devasa bir enerji çerçeve anlaşması imzalamış; Cheniere Energy ile yaptığı 15 yıllık kontratla Amerikan gazını limanlarına indirmeye başlamıştı. Şubat ayında İran Savaşı’nın başlamasıyla Ortadoğu tedarik zinciri de çöküp, bu yeni savaşla daha da yükselen enerji fiyatları başka pek çok ülke gibi Tayland’ın da dolara sıkışmasına neden olunca Bangkok yönetimi bu Batı koridoruna sıkı sıkıya sarılmakla kalmadı, Haziran 2026’da bir de Venture Global ve Woodside gibi ABD merkezli LNG projelerine doğrudan hissedar olarak ortak olmak üzere yeni resmi hamleler başlattı.

Büyük Oyun I: Hürmüz Vanasından Swap Vanasına

ABD İran Savaşını Başlatmasaydı

Bu neden önemli? Çünkü ABD’nin pek sevdiği terim ile “eski tedarik ağları güvencesizleşmemiş” olsaydı, başka deyişle ABD Ukrayna ve İran savaşlarını başlatmamış olsaydı, Tayland enerjisini Ortadoğu’dan, olmazsa Rusya’dan alacaktı; yatırım yapacaksa buralara yapacaktı. Şimdi hem ABD’den alıyor hem de ABD’ye enerji yatırımı yapıyor.

Tayland ve Filipinler, savaştan önce Güney Çin Denizi’ndeki zengin doğalgaz yataklarını işletmek için Çin ile “ortak arama ve gelir paylaşımı” anlaşmaları müzakere ediyordu. Tayland Nükleer projelerini Rus Rosatom’a teslim etmek üzereydi ve yerel paralarla ticarete odaklanmıştı.

Hem Ukrayna hem de İran savaşlarıyla yaratılan (ABD’nin savaş başlatarak yarattığı) “riskler” (eski tedarik ağlarının güvencesizleştirilmesi) ve küresel piyasalardaki dolar kıtlığı, Tayland’ı ve başka pek çok Asya ülkesini yakın ekosistemlerden, Çin ve Rusya ortaklıklarından kopardı ve gittikçe daha çok koparıyor.

Gene, dolara sıkışan ve parası değer kaybeden Japonya ve Filipinler, kendilerini güvenceye almak için ABD ile swap anlaşmalarına ve ABD güdümlü finansman modellerine sığınarak doların küresel hegemonyasını pekiştiriyor. Güney Kore, arkasına ABD finansal desteğini alarak Filipinler’e “Çin tehdidine karşı” jet uçakları satıyor ve Filipinler’in bütçesi yetmediği için bu uçakların %70’ini kendi açtığı kredilerle (dolar bazlı finansmanla) fonluyor.

Körfez ve Avrupa

Bunlar yalnızca bazı öne çıkan Asya ülkelerindeki yakın tarihli gelişmeler. Avrupa’da, Körfez ülkelerinde de paralel gelişmeler var. BAE, ABD ekonomisine yapay zeka ve enerji şebekelerini birbirine bağlayan “Nexus” projeleri üzerinden 1,4 trilyon dolarlık devasa bir yatırım taahhüt etti. Suudi Arabistan ise ABD ile nükleer teknoloji transferini içeren önemli bir anlaşma imzaladı. Bu ülkeler, verdikleri bu paralar karşılığında ABD’den kriz anlarında acil dolar sağlayacak “swap hatları” ve F-35 güvenlik şemsiyesi talep ediyor.

Avrupa Birliği ise CADA Yasası kapsamında kendi yapay zeka ve veri merkezlerini kurmak için 200 milyar euro harcasa da, bu tesislerin çalışması için Amerikan devlerinin (Microsoft, Google, Nvidia) bulut yazılımlarına ve gelişmiş çiplerine göbekten bağımlı. Sonuç olarak Avrupa kendi bütçesiyle yatırım yaparken, dönen milyarlarca dolarlık lisans, donanım ve sigorta ödemeleri tamamen New York ve Londra merkezli finansal kanallar üzerinden akarak doğrudan ABD ekonomisini ve doların küresel rezerv para liderliğini fonluyor.

Enerji krizi olmasaydı mı? Enerji krizi öncesinde Avrupa Birliği, veri merkezlerini ve yapay zeka altyapılarını Rusya’dan gelen çok ucuz doğalgaz ve elektrikle, yani son derece düşük maliyetlerle finanse etmeyi planlıyordu. Eğer savaşlar enerji fiyatlarını fırlatıp Avrupa sanayisini bir “hayatta kalma darboğazına” sokmasaydı; AB, bütçe kaynaklarını acilen Amerikan bulut devlerine lisans ücreti olarak aktarmak yerine, kendi yerli Avrupa çip ve yazılım ekosistemini (Gaia-X gibi projeleri) zamana yayarak, bağımsız ve yerli olarak geliştirebilecek; enerji, yeşil dönüşüm ve telekomünikasyon altyapılarında (5G/6G) Çinli (Huawei) ve Rus tedarikçilerle çok daha ucuz ve esnek ortaklıklar yürütebilecekti.

Türkiye ABD Gazını Ödeyemeyince

Bu yazıyı daha fazla uzatmadan, Türkiye’ye dönmek gerekiyor. Benzer bir süreci ve mekanizmayı burada da görüyor ve yaşıyoruz. Türkiye, Ukrayna savaşının neden olduğu arz krizine karşı önlem almak amacıyla Eylül 2024’te ABD’li Mercuria şirketiyle, fiziki gaz teslimatları ve milyarlarca dolarlık nakit ödemeleri tam olarak 2026’da başlayacak şekilde 20 yıllık dev bir LNG anlaşması imzalamıştı. İran Savaşı doğudaki tüm ucuz boru hatlarını aniden kurutunca, bu zaman ayarlı anlaşma Ankara’yı acilen Amerikan gazına muhtaç bıraktı ve yarattığı dolar sıkışıklığı nedeniyle Türkiye’yi S-400 füzelerinden taviz vererek F-35 programına geri dönmeye mecbur etti. Eğer bu savaş ve krizler hiç yaşanmasaydı, Türkiye 2026’da süresi dolan kontratlarını Rusya ve İran ile çok daha ucuza yenileyecekti.

Güney Kore Paktından Mekke Antlaşması’na

İran Savaşı sonrasında imzalanan Filipinler-Güney Kore paktının, Suudi Arabistan-Pakistan-Türkiye arasındaki Mekke Antlaşması ile benzer bir mantığa dayandığına dikkat çekmek gerekiyor. Bu bölgesel ittifakların Çin ve İran’a karşı inşa edilmeye çalışıldığı son derece açık. Buna ek olarak, takas edilen tüm silahlar ve dönen milyarlarca dolarlık finansmanın gene en nihayetinde ABD finans mimarisine ve NATO standartlarına göbekten bağlı olduğunu unutmamak gerekiyor. Üretilen silahlar iletişim yazılımlarından mühimmat çaplarına kadar Batı ekosistemi ile uyumlu; yani Türkiye veya Güney Kore kendi silahını satsa bile, bu sistemler ancak Amerikan patentli çipler, motorlar veya GPS ağları ile tam kapasite çalışabiliyor. Dahası, bölge ülkeleri kendi boru hatlarını inşa edip kendi aralarında silah veya sermaye takas etseler bile, bağımlı oldukları teknolojik lisanslar ve finansal otobanlar tamamen Batı kontrollü olduğu için, bu yerel paktlar dönüp dolaşıp doların küresel rezerv para statüsünü ve ABD merkezli finansal hegemonyayı tahkim etme işlevi görüyor.

Dijital kontrol ve ABD-Çin ticaret savaşları açısından bu paktlar yapay zeka, yarı iletken (çip) ve kritik veri şebekelerinin Çin ekosistemine kaptırılmamasını sağlayan küresel “teknolojik barikatlar” olarak işlev görüyor. Bu ülkeler enerji ve savunma şemaları üzerinden ABD altyapılarına ya da Filipin örneğinde Güney Kore çip tedarik zincirlerine bağlanarak, dijital egemenlik pencerelerini ve veri akış hatlarını tamamen ABD finans ve “big tech” mimarisinin kural ve denetim potasında mühürlemiş oluyor.

Eskiden Körfez ülkeleri petrol satıp kazandıkları dolarları doğrudan ABD Hazine tahvillerine yatırırdı. Bugün ise ABD’nin tetiklediği enerji krizleri, BAE’nin 1,4 trilyon dolarlık Nexus projesinde olduğu gibi, Körfez’in trilyon dolarlık devlet varlık fonları artık tahvil yerine doğrudan ABD’nin yapay zeka, bulut veri merkezleri ve yeşil enerji şebekelerinin (Tech-Equities) hisselerini satın alarak ABD sistemine kilitlenmeye itiyor.

Tüm bunlar İran savaşında bir ABD zaferi garantilemiyor. Çin ile ticaret savaşında ABD’ye mutlak bir zafer de sağlamıyor; ABD nadir elementler sorununu hâlâ çözebilmiş değil. Ancak ABD kendi oyunu serbest piyasada Çin’le rekabette zorlandıkça oyunu zor yoluyla bozmaya devam etmeye kararlı olduğunu ve bu yolda kendi adına uzun vadeli kazançlar için kısa vadeli kayıpları göze almaya, bedelini de dünyaya ödetmeye niyetli olduğunu göstermiş durumda.

Küresel şantaj: Aç kapa Amerika

Okumaya Devam Et

Görüş

Türkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği

Avatar photo

Yayınlanma

İsrail basınında son bir buçuk aydır Türkiye ile yayınlanmış birkaç editoryal ve köşe yazısını olabildiğince yorumsuz inceleyelim ve ardından iki ülke arasındaki ilişkilerin olası geleceğine dair tahminlere geçelim. Bild kıvamındaki bulvar gazetelerine ve onların türevi çok takipçili Telegram kanallarına bakmaya gerek yok; ama gene de, ilk iş olarak, aşağıda özetleyeceğim yorumların bu basında ve kanallarda hararetle kabartıldığını ve çatışma riski üzerinde giderek daha sıklıkla durulduğunu söylemeli.

Yazıyı hazırlarken Arap-Türk-Pakistan ittifakı tartışmaları vardı, ama imzalar henüz atılmamıştı. Dolayısıyla, bu meseleye ayrı bir yazıyla bakmak gerekecek. Bunun meşum Bağdat paktıyla tuhaf bir benzerlik gösterdiğine değinmekle geçelim.

  1. Haaretz, 29-30 Haziran

Haaretz’in baş editörü Esther Solomon’un yazısı, İsrail’deki faşist Netanyahu hükümetinin 1915 Ermeni soykırımını tanıma kararıyla ilgili. Bu tartışmalı meseleye dair tarihi anlatılar önemli değil; Solomon da bunlar üzerinde değil, İsrail hükümetinin kararının arka planı ve olası sonuçları üzerinde duruyor. Solomon, bu kararın Ermenistan’la ilişkileri iyileştirmeye yol açmayacağını, zaten amacının da bu olmadığını vurguluyor: “… soykırım tartışması aslında İsrail ile Türkiye arasında süren bir vekalet savaşıdır ve bu savaşta belirleyici oy Beyaz Saray’daki Trump’a aittir. … İşin özü tamamen F-35’lerle ilgilidir.” Solomon’a göre: “İsrail, Türkiye’nin bu gelişmiş hayalet uçakları edinmesinin bölgesel hava üstünlüğünü tehdit edeceğinden korkuyor.”

Ama bunun, İsrail’in Kafkaslardaki müttefiki saymak gereken Azerbaycan’la da bir ilişkisi var: “Azerbaycan’ın İsrail kabinesinin kararından ‘ciddi endişe’ duyması ve kararı yeniden gözden geçirmeye çağırması şaşırtıcı değildir.”

Aynı meseleye ertesi gün Zvi Bar’el de el atmış. Bar’el burada, “iki ülkenin de birbirlerine zarar verme kapasitelerini çoktan tükettiklerini” belirtiyor; ancak “hükümet düzeyinde olmasa bile özel şirketler arasında ticari bağlar”, “7 Ekim saldırısından önce olduğundan daha düşük seviyede olsa da istihbarat işbirliği” ve “Suriye konusunda hem doğrudan hem dolaylı güvenlik koordinasyonunun” devam ettiğini vurguluyor. Ve buna, İsrail’in petrol ihtiyacının yüzde 40-50’sinin Azerbaycan’dan ve Türkiye üzerinden geldiğini hatırlatarak bunun belki de “en endişe verici” nokta olduğunu belirtiyor.

Böylece, zurnanın zırt dediği ilk üç yer, F-35’ler ve Kaan motorları (veya en genelde askeri bağımlılık), Suriye meselesi ve Azerbaycan meselesidir.

  1. Haaretz, 7 Temmuz

Zvi Bar’el’in 7 Temmuz’da Haaretz’te yayınlanan yazısı Türkiye’de de epey gürültü kopardı ve genellikle Türkiye’nin NATO zirvesindeki “başarısının” kanıtı olarak sunuldu.[1] Oysa yazının muhtevası tamamen farklı ve bu açıdan çok daha önemli. Bar’el, Ali Mammadov’un bir süre önce West Point Modern Savaş Enstitüsü internet sitesinde yayınlanan ve şu ifadeleri kullandığı yazısına atıfta bulunuyor: “Tehdit algısı arttığında müttefikler Türkiye’nin stratejik değerini yeniden keşfeder; tehdit algısı azaldığında ise Türkiye’nin kimliği, güvenilirliği ve siyasi yönelimi hakkındaki endişeler yeniden güç kazanır.” Bar’el, Türkiye’nin bütün bölge ülkeleriyle yakın ilişkilerine dikkat çekiyor; “Suriye’yi hem siyasi hem de askeri açıdan bir uydu devlet haline getirdiğini” vurguluyor ve “kendisini… bölgesel çatışmaların çözümünde hayati öneme sahip bir ülke olarak da sunduğunu” ve hem Suriye, hem Gazze meselelerinde “şimdiden başkan Trump’tan bolca övgü aldığını” söylüyor.

“Avrupa ülkeleri Rusya tehdidine karşı bir askeri ittifak kurarken, (Türkiye de — bn.) yalnızca ABD’ye bağımlı kalmak yerine, bu ülkelerin hizmetinde olacak yeni bir güvenlik kolu olarak kendini konumlandırıyor. … Türkiye, askeri tehditlerle kendi başına başa çıkabilecek bir Arap-Türk-Pakistan siyasi-askeri ekseninin kurulması anlamına gelen ‘güvenlik sahipliği’ doktrininin somutlaştırılmasıyla Trump’ın İran siyasetinden hayal kırıklığına uğramış Körfez ülkelerine de bağımlılıktan ‘kurtuluş’ öneriyor. Oysa Erdoğan, NATO üyesi olmayan ülkelere sunabildiği şeyleri kendisi benimsememeye özen gösteriyor. Erdoğan, Türkiye’nin ittifakla sürdürdüğü ortaklığı, ülkenin kendine siyasi özerklik kazandırabilen bir stratejik kimliği tanımlayan denklemin hayati bir bileşeni olarak görmeye devam ediyor.”

Bar’el, bununla birlikte, “Türkiye’nin bu ‘bağımsızlık’ çerçevesi içinde bile ABD savunma sanayisine büyük ölçüde bağımlılılığının” sürdüğünü ekliyor; F-35 ve Kaan için gerekli motor tedariki meselesini örnek veriyor. Ama ona göre NATO ülkeleri, Türkiye’nin “askeri değerini” takdir ediyor olsalar da, “NATO’yu ittifak stratejisinin bir parçası olarak öngörülmeyen alanlara sürükleyebilecek yüksek riskli bir ülke” olarak da değerlendiriyorlar. Bir Avrupalı diplomata göre:

“Türkiye, bölgedeki ülkelerle gerçekten iyi bağlantılara sahip, ancak ülkenin çözmeyi başardığı ulusal ya da uluslararası bir çatışmaya işaret etmek zor…”

Yazıda belki en önemli noktalardan biri de şu ifadeler:

“Erdoğan’ın konuklarına (NATO zirvesi — bn.) pazarlamaya çalışacağı düğün Ortadoğu’dur — İran’a karşı savaşta müttefik ülkelerin işbirliği eksikliğinden bıkmış olan başkan Trump’ı da kendi safına çekebileceği bir arena.” Bu ifadelere daha büyük önem katan iddia ise, Bar’el’in görüştüğünü söylediği “Türkiye’de hükümet yanlısı bir gazetede yazan bir yorumcudan” aktardığı şu sözler: “NATO Ortadoğu’ya gelmek istemiyorsa, Erdoğan onlara Ortadoğu’nun kendilerine geleceğini açıkça gösterecektir.” Bu kişiye göre, Ortadoğu’da NATO’nun temsilcisi Türkiye’dir; dolayısıyla, “çatışmaları alevlendiren ve çözümlerinin önündeki en büyük engel haline gelen” İsrail’e karşı ittifakın tutumunu da Türkiye belirleyecek.

Bar’el son olarak, Türkiye’nin dışişlerinden bir yetkiliyle görüştüğünü ileri sürüyor; bu kişiye göre: “Artık Beyaz Saray’da ya da bölge ülkelerinde nüfuz için İsrail ile rekabet etmediğimiz sonucuna vardık. İsrail’in bir tehdit olarak algılanması çoktan içselleştirildi ve Türkiye için asıl soru, bu gerçeği somut siyasi kazanımlara nasıl dönüştüreceğimizdir.”

Zurnanın zırt dediği yerlerin başlıcaları, böylece, İran meselesi ve NATO’nun Ortadoğu’ya genişlemesidir.

  1. Yedioth Ahronoth, 9 Temmuz

Yedioth Ahronoth İsrail’in en saldırgan gazetelerinden biri. Fas merkezli Middle East Forum’dan Amine Ayoub’un, Mısır ve Türkiye’nin ortak “Golden Eagle” tatbikatıyla ilgili yazısı dikkat çekici. Yazar sık sık, Mısır ve Türkiye’nin “otokratik hayatta kalış ihtiyacına” gönderme yapıyor — öyle ya, İsrail demokrasinin kutsal kâsesi. Bu kendini bilmez zırvalar önemsiz. Ancak yazı, İsrail yönetiminde bölgesel bir endişeye işaret ettiği için önemli. Yazar, bu tatbikatın Türkiye ve Mısır arasında Kahire’de imzalanan savunma çerçeve anlaşmasının ardından geldiğini ve bunun bir rutin olmadığını ileri sürüyor. Mısır hava kuvvetlerinin, Golden Eagle ardından Azerbaycan ve NATO unsurlarıyla birlikte Anadolu Kartalı 2026 tatbikatına katıldıklarını da hatırlatıyor. Dolayısıyla, Ayoub’a göre bu “geçici bir diplomatik flört değil”:

“Bu, bölgenin en büyük iki ordusunun son derece koordineli, çok alanlı bir entegrasyonudur.”

Peki İsrail’in geleceği açısından askeri ve siyasi önemi nedir bütün bunların?

“Bu iç siyasi kayma, doğrudan Doğu Akdeniz’deki jeopolitik yeniden yapılanmalarla kesişiyor; bu alan, devasa doğal gaz keşifleri ve tartışmalı deniz sınırlarıyla karakterize edilen son derece rekabetçi bir arena. Kahire ve Ankara arasındaki derinleşen askeri bağ, hassas güç dengesini tamamen altüst ediyor. … İsrail umursamaz davranmaya devam ederse, yakında güney sınırında Ankara’daki öngörülemez bir islamcı ve Kahire’deki ekonomik açıdan çaresiz bir adam tarafından yönetilen, ağır silahlanmış ve son derece senkronize bir eksenle karşı karşıya kalacaktır.”

Zurnanın zırt dediği yerlerden biri, öyle görünüyor ki, doğu Akdeniz meseleleridir.

  1. The Jerusalem Post, 27 Temmuz

Dean Shumuel Elmas’ın yazısı, İsrail ile Yunanistan arasındaki askeri işbirliği meselesine odaklanmış. Açıkça şöyle diyor: “Yunanistan’ın (İsrail’den 3,5 milyar avroluk — bn.) en son tedarik girişimi Türkiye’ye karşı bölgesel bir ittifakın geliştiğini yansıtıyor.” Elmas anlaşmayı, “Yunanistan’ın caydırıcılık ihtiyacı” olarak tanımlamış; Yunanistan’ın karasularını 6 milin üzerine çıkarmasının Türkiye tarafından casus belli olarak görüleceğini hatırlattıktan sonra “mavi vatan” kanunuyla Türkiye’nin kendi karasularını Yunanistan’ın münhasır ekonomik bölgelerini kapsayacak şekilde genişletme girişimlerinin “kronik gerilim” olduğunu yazıyor. Dediğine göre, kanunun çoktan geçmiş olması bekleniyordu ama Ankara bunu, Amerikan ara seçimlerinden sonraya bıraktı.

Çok kapsamlı bir anlaşma bu: Yunanistan’ın “Aşil Kalkanı” adını verdiği hava savunma sistemine İsrail’den alınacak şu sistemler kademeli olarak entegre edilecek: üst katmanda Davud’un Sapanı, orta katmanda Barak MX (ikisi de İsrail’in), alt katmanda Rafael’in Spyder sistemi. Dahası, genel olarak askeri anlaşmalarda, özel olarak da İsrail’in askeri anlaşmalarında hiç rastlanmadığı şekilde, elektronik kaynak kodları da verilecek.

The Jerusalem Post’a göre Türkiye’nin Yunanistan siyaseti İsrail’e de zarar veriyor; mesela, Yunanistan geçen yıl İsrail elektrik şebekesini Avrupa’ya bağlayacak kabloyu döşemek için Kasos ve Karpathos adalarının etrafını kapalı deniz alanı ilan etmiş, ancak Türkiye’nin kabloyu kesebileceği açıklaması ve askeri çatışma ihtimali yüzünden vazgeçmek zorunda kalmıştı.

Öyleyse zurnanın zırt dediği bir yer de Yunanistan ve İsrail ilişkileridir, ancak bu ikisine bir de G. Kıbrıs eklenmelidir. Hatırlayalım: geçen yıl 22 Aralık’ta bu üç ülkenin liderleri Kudüs’te toplandılar. Zirvenin amacı “Türkiye’yi caydırmaya yönelik yaklaşımlar” olarak açıklandı. Bu kapsamda İsrail ve Yunanistan’dan 1000’er, G. Kıbrıs’tan ise 500 kişinin katılımıyla “ortak acil müdahale gücü” oluşturulması ve bu üç ülke arasında “askeri koordinasyonun artırılması” da görüşüldü. Yukarıda söz ettiğim denizaltı elektrik kablo şebekesi de bu kapsamda planlanmıştı.

Demek ki, zurnanın zırt dediği bir başka yer, bu üç ülke arasında doğrudan doğruya Türkiye’yi hedef alan bir ittifak girişimidir.

  1. The Jerusalem Post, 5 Ağustos; Yedioth Ahronoth, 7 Ağustos

The Jerusalem Post’ta Jonah Davidov, Katar’ın Hamas faaliyetlerine getirdiği engellerin arkasından örgütün önemli birimlerini Türkiye’ye kaydırdığını ve böylece Türkiye’nin bir “operasyonel üs” haline geldiğini iddia ediyor

İsrail ordusu kriz yönetimi ve müzakere birlikleri eski komutanı Doron Hadar’ın Yedioth Ahronoth’taki yazısı, Gazze savaşının geleceğiyle ilgili. Hadar’a göre, ABD başkanının “Barış Konseyi” özel temsilcisi Nikolay Mladenov, 20 maddelik bir Hamas anlaşması için aylardır Katar, Türkiye ve Mısır’ın yardımıyla çalışıyordu; anlaşmanın çerçevesi sonunda netleşti: buna göre Hamas, Gazze’deki sivil kontrolü diğer Filistinli “aktörlere” devrediyor, ağır silahlarını teslim etmeyi ve hafif silahlarını da kontrolü sağlayacak bu “aktörlere” devretmeyi taahhüt ediyor. Ama Hadar, bunun Hamas açısından bir şeyi değiştirmeyeceğini, Hamas’ın mensuplarına ödeme yapmak için Katar’dan fon almaya devam edeceğini, yeniden inşa fonlarının Gazze’ye aktarılmasına ses çıkarmayacağını ama bunların önemli kısmının kendi hesaplarına aktarılacağını, bu sırada yeraltı tesislerindeki silah stoklarını tutacağını ve bu sürece yeniden güç toplamak için taktik geri çekilme olarak kullanacağını ileri sürüyor. Hadar’a göre:

“İsrail hükümeti, Hamas’ın en zayıf olduğu noktada yönetici bir alternatif yaratamadı ve şimdi gerçek bir ikilemle karşı karşıya.”

Dolayısıyla, açıkça söylemese bile, muhalefet şerhlerini düşerek anlaşmayı kabul etmek gerektiğini ve bu sırada “gerçek bir yönetim alternatifi” yaratılmasını savunuyor.

Gazze Barış Konseyi denen şey ve bu anlaşma gerçekte Singapur formülüdür. Üç yıl önce, Hamas’ın 9 Ekim saldırısının hemen ardından bu formülü şöyle formüle etmiştim (bak. https://harici.com.tr/filistinin-gelecegi-4/):

“Filistin’de, esas itibariyle de çatışmanın merkez üssü durumundaki Gazze şeridinde bir işbirlikçi sınıf yaratılması; bu sınıfın önüne İsrail sermayesiyle ortaklaşa zenginleşme imkânı serilmesi. Dönemin savunma bakanı faşist Liberman tarafından daha 2018’de Gazze için Singapur formülünün ileri sürülmesi boşuna değildir. Bu faşist o zaman şöyle demişti: “Biz kendi açımızdan gecekondu mülteci kamplarını Ortadoğu’nun Singapur’una dönüştürme işinde sizin için mükemmel ortaklar olabiliriz.”

Zurnanın zırt dediği yerlerden biri, demek ki, Gazze meselesidir.

Zurnanın zırt dediği yerler

Şimdi, zurnanın zırt dediği bu yerlerden yola çıkarak şu sonuçlara varmak mümkün görünüyor:

  1. İsrail, eskiden Suriye olan ülkede askeri varlığını geliştirirken Türkiye’nin askeri ve siyasi varlığını da mümkün olduğunca çepere itmeye çalışıyor.
  2. İsrail, Ermeni soykırımının tanınmasıyla, kendisine Kafkaslarda bir artı getirmeyeceği gibi Azerbaycan ile adı konulmamış ittifak ilişkilerinin sarsılmasını dahi göze alarak, Türkiye ile diplomatik mücadelede el yükseltiyor.
  3. İsrail, Gazze meselesinde ABD’nin Singapur formülünü kendi maksimalist taleplerine uygun bir noktaya çekmeye çalışıyor. Benim açımdan İhvan ve Hamas çizgisinin siyasi açıdan savunulacak bir yanı yoktur; ama bugün bundan daha önemlisi şudur: İsrail’in soykırımı terörle mücadele diye pazarlamaya Filistin’in meşru müdafaa hakkını Hamas çuvalına doldurup yok saymaya hakkı yoktur.
  4. İsrail, F-35 ve Kaan motorları meselesinde, ABD’deki yahudi lobisi eliyle bugünkü Amerikan yönetimini, kendisinin bölgedeki askeri-teknolojik tekelini pekiştirmeye yöneltecek kararlar almaya itiyor.
  5. İsrail, en genelde doğu Akdeniz meselelerinde ve özel olarak da G. Kıbrıs ve Yunanistan’la ilişkilerinde, planlı bir şekilde, Türkiye’ye karşı askeri-siyasi ittifak peşinde koşuyor.
  6. Türkiye, Bar’el’in deyişiyle, eğer gerçekten Ortadoğu’da NATO için bir “düğün” pazarlamaya çalışıyorsa, bunun hiçbir başarı şansı yoktur

Bugün İsrail dahil batı siyasetinde ne bir Churchill var, ne De Gaulle, ne Brandt, ne Nixon, ne de hatta Reagan. Bu tür isimler geçen yüzyılın dönemeçlerinde az çok uzun dönemli stratejik kararlar almayı başardılar — bu kararlar iyi hesaplanmış stratejilere dayanıyordu ve o stratejiler de genel olarak başarıya ulaştı. Bugünse, ABD’nin başında narsist bir hödük, Fransa’nın başında zibidi bir banker, Britanya’nın başında başsızlık, Almanya’nın başında Rheinmetall şansöliyesi var. Bunların hiçbiri uzun vadeli stratejiler geliştirebilecek çap, kapasite ve entelektüel derinliğe sahip değiller. Dolayısıyla, bugünün stratejileri eklektik, şekilsiz; tutmazsa ayaküstü yenisi yazılır.

Ama böyle dönemler en tehlikeli dönemlerdir, çünkü, birincisi, öngörülemezlikler derinleşir; ikincisi de keskin dönemeçlerin kaçınılmaz olduğunu gösterir.

Dolayısıyla, öngörülemezlik çatışma riskini belirgin şekilde artırabilir. Ve bu da, kaçınılmaz olarak, tarafların, çatışmayı önleyebilecek tek güç durumundaki ABD’nin hegemonyasına daha çok sığınması sonucunu doğuracaktır.

Amerikan yönetiminin, İsrail’deki faşist Netanhayu hükümetinin Amerikan siyasetini de domine etmesinden rahatsız olduğu ve dahası, Ortadoğu meselelerinde Türkiye ile ilişkileri devam ettirme istek ve kararlılığı ortada. Bunun Türkiye’ye bedeli ne olur sorusu, bu yazının çerçevesi dışında kalıyor. İsrail-ABD ilişkileri açısından ise aynı soru biri yanlış biri doğru iki şekilde formüle edilebilir. Birincisi: İsrail, ABD siyasetindeki ayrıcalıklı konumunu kaybeder mi? Soru yanlış, çünkü cevabı çok açık: hayır, öngörülebilir bir gelecekte bu mümkün değil. İkincisi, doğru formüle edilmiş soru şudur: Amerikan yönetimindeki hizipler koalisyonu, Amerikan müesses nizamıyla bütünleşmesini tamamlarsa, İsrail ve Türkiye arasındaki gerilimi faşist Netanyahu hükümetini hizaya çekmek için kullanabilirler mi? Askeri bir çatışmaya izin vermeden, bu mümkün.[2]

[1] Geçerken eklemeli. Yazı, Türkçe çeviride şu başlıkla sunuldu: “Erdoğan’ın şekillendirmeyi hedeflediği NATO’da İsrail, ittifak ülkeleri için bir güvenlik tehdidi olarak tanımlanacak”. Oysa gerçek başlığı şöyleydi: “Erdoğan’ın NATO vizyonunda İsrail ittifaka tehdit olarak görülüyor”.

[2] Demokratik partiden Pensilvanya senatörü John Fetterman’ın Netanyahu ile görüşürken gayet iştahlı destek mesajları verirken bacağında şort, sırtında tişört, ayağında spor ayakkabılar olması, belki de buna işaret sayılabilir.

Okumaya Devam Et

Görüş

Rusya’da asimetrik İHA saldırılarının makroekonomik sonuçları

Avatar photo

Yayınlanma

Günümüzde asimetrik tehditlerin niteliği köklü bir dönüşüm geçirmekte ve hedef odağı giderek ekonomik merkezlere kaymaktadır. 2026 yılının ortalarına gelindiğinde, Rusya Federasyonu sınırları içindeki asimetrik savaşın doğası niteliksel açıdan yeni ve önemli bir evreye geçiş yaptı.

Temmuz 2026’da gerçekleşen Ukrayna menşeli insansız hava aracı (İHA) saldırıları incelendiğinde, hedeflerde bilinçli bir sapma olduğu açıkça görülmektedir. Bu saldırılar, yalnızca askeri tesisleri veya yakıt-enerji altyapılarını hedef almaktan uzaklaşarak; doğrudan sivil lojistik ağlarına ve makroekonomik altyapının kritik düğüm noktalarına yöneldi.

Bu stratejik değişimin temel amacı; ülkenin iç kaynaklarını tüketmek, tedarik zincirlerinde aşılmaz aksamalara yol açmak ve sivil nüfus üzerinde yoğun bir psikolojik baskı oluşturmaktır.

Rusya’nın en büyük e-ticaret platformu olan ve RVB ortak girişiminin (Wildberries ve Russ şirketlerinin 2024 yılında birleşmesiyle oluşan Rus e-ticaret devi) bir parçası konumundaki Wildberries’in dağıtım merkezlerine yönelik geniş çaplı ve koordineli saldırılar, cephe gerisinde yaşanan bu yeni savunmasızlık evresinin sembolü haline geldi. Kuzeybatı Federal Bölgesi’nden Güney Rusya ve Kırım’a kadar benzeri görülmemiş bir coğrafi alanı kapsayan bu saldırıların boyutu, ulusal endüstriyel risk sigortası mekanizmalarındaki kritik boşlukları gözler önüne serdi. Ayrıca bu durum, platform ekonomisi devleri ile küçük işletmeler arasında ciddi hukuki ihtilaflara yol açarak hem şirket yöneticilerinin hem de üst düzey devlet yetkililerinin acil müdahalesini zorunlu kıldı.

Temmuz ayında yaşanan bu saldırıların sonucundaki kinetik etkilerin devletin dijital ve fiziksel ekonomisi üzerindeki çok katmanlı sonuçlarını izlemeye olanak tanıyacak ve sivil sektör güvenliğinin yeni mimarisini şekillendirecektir.

Ukrayna’nın yürüttüğü lojistik terörünün zirve noktası, 24 Temmuz 2026 gecesi gerçekleşen ve Rusya Federasyonu topraklarının 2026 başından bu yana maruz kaldığı teknik açıdan en karmaşık İHA saldırısı olarak kayıtlara geçti. Rusya Federasyonu Savunma Bakanlığı verilerine göre, yerli hava savunma sistemleri (HSS) o gece 571 adet uçak tipi Ukrayna İHA’sını tespit ederek imha etti.

Burada iki nokta çok kritik hale geldi: Radar alanlarını doyurma ve askeri “sürü” etkisi. Yani kısacası: Bu olay, düşmanın radar sistemlerini aşırı doyurma taktiğine geçtiğinin en net göstergesidir. Aynı zamanda da devasa bir coğrafyada yaratılan “sürü” etkisi, uçaksavar füze sistemlerinin mühimmatını hızla tüketmeyi ve derin cephe gerisindeki hava savunma pozisyonlarını ifşa etmeyi hedeflemektedir.

Müdahale edilen coğrafyanın genişliği, operasyonun benzeri görülmemiş ölçeğini kanıtlamaktadır. İHA’lar; Belgorod, Bryansk, Kaluga, Kursk, Leningrad, Novgorod, Oryol, Pskov, Ryazan, Smolensk, Tver, Tula ve Vladimir bölgelerinin yanı sıra Moskova, Krasnodar, Kırım Cumhuriyeti ile Azak ve Karadeniz suları üzerinde etkisiz hale getirildi.

Hedeflerin bu denli yoğun ve geniş bir alana dağılması, Rusya’nın Avrupa kıtasında kalan topraklarındaki ulaşım ve lojistik arterlerini felç etme girişimine işaret etmektedir.

İHA’ların kitleler halinde kullanımına paralel olarak, sivil sanayi işletmelerini hedef alan füze saldırıları da düzenlendi. Aynı dönemde Kirov şehrinin Fileyka semtinde yerel bir işletmeye yönelik füze saldırısı tam bir felaketle sonuçlandı; 6 kişi hayatını kaybederken, 32 çalışan çeşitli derecelerde yaralandı.

Bölge Valisi Aleksandr Sokolov, olayın ardından yalnızca yaralıların tahliyesinin değil; su ve elektrik arzının yeniden sağlanması ile komşu yerleşim birimlerinin güvenliğinin denetlenmesi gibi büyük çaplı müdahalelerin de gerektiğini belirtti. Hava savunmasını zayıflatmak için ucuz kamikaze dronlarının kullanılması ve hemen ardından korunmasız sanayi bölgelerine füze atılması şeklindeki bu birleşik yaklaşım, tamamen sivil ekonomi için yeni bir tehdit paradigması yaratmaktadır.

Tek bir ticari yapının tesislerine yönelik sistematik ve ardışık saldırılar, tesadüf ihtimalini tamamen ortadan kaldırmaktadır. Sivil ticari depoları bütün bir devletin kritik güvenlik açıklarına dönüştüren stratejik, makroekonomik ve psikolojik faktörler şu dört temele dayanmaktadır:

  1. İç ticaretin merkezi dolaşım sistemi olması: Wildberries, modern Rus ekonomisinin mimarisinde kritik bir rol oynamakta; milyonlarca tüketiciyi on binlerce KOBİ ile buluşturmaktadır. Dağıtım merkezlerinin hasar görmesi, tedarik zincirlerini kopararak temel tüketim mallarında yerel kıtlıklara ve bölgesel enflasyonist artışlara neden olmaktadır. Temel amaç, iç pazarı istikrarsızlaştırmak ve yapay bir mal boşluğu yaratmaktır.
  2. Devasa tesis boyutları ve savunma zorluğu: Ülke geneline yayılmış yüz binlerce metrekarelik hangarlar devasa ve radar kontrastlı hedeflerdir. Askeri üslerin aksine kendi hava savunma sistemlerine sahip olamayan bu ticari depoların her birini hava savunma şemsiyesi altına almak, cephe sistemlerini zafiyete uğratmadan fiziksel olarak imkansızdır.
  3. Sosyal ve psikolojik etki: Lojistik merkezler, halkın gözünde günlük ekonomik istikrarın sembolleridir. Kilometrelerce öteden görülen siyah dumanlar, devasa yangınlar ve sivil ölümleri; korku atmosferini barışçıl şehirlerin derinliklerine taşıyarak iç sosyo-politik iklimi sarsmayı amaçlayan hibrit bir terör taktiğidir.
  4. Ekonomik etki yarıçapının büyüklüğü: Depolarda yanan ürünler, genellikle satıcılar tarafından krediyle alınmış stoklardır. Emtia stoklarının kül olması; satıcıların kitlesel iflasına, banka kredilerinde temerrütlere ve küçük işletmelerde zincirleme işten çıkarmalara yol açma potansiyeline sahiptir.

Temmuz 2026’daki olaylar, Rus ticareti ve makroekonomisine yönelik tehdit manzarasında geri döndürülemez bir değişime işaret etmektedir. Wildberries’in St. Petersburg, Moskova ve Tambov gibi bölgelerindeki merkezlerine yönelik saldırılar, sivil lojistik altyapısının ne denli savunmasız olduğunu kanıtladı.

Nispeten ucuz insansız hava araçları kullanan düşman; on milyarlarca rublelik doğrudan hasar verebilmekte, temel mal tedarikini felç edebilmekte ve yüz binlerce girişimcinin iflas tehdidiyle yüzleştiği akut bir sosyal kriz yaratabilmektedir. Rusya’daki uzmanlara göre, 18 Temmuz’daki Kotovsk olayına benzer tek bir yangının toplam maliyeti 50 ila 100 milyar Ruble (630 milyon – 1 milyar 200 milyon ABD Doları) arasında değişebilmektedir.

Kurumsal iş dünyası, sermaye büyüklüğüne rağmen askeri tehditlere karşı hazırlıksız yakalandı. Orta vadede e-ticaret ekonomisinin ayakta kalabilmesi, devlet ile özel sektörün bir araya gelerek emsalsiz sistemik çözümler üretmesine bağlıdır. Tazminat fonları oluşturulması ve zorunlu risk dağıtımı mekanizmaları atılması gereken kritik adımlardır.

Sivil ekonominin kritik düğümleri için “askeri risklerin sübvansiyonlu reasüransına yönelik bir devlet programı” oluşturulmadığı sürece lojistik merkezler açık hedef olmaya devam edecektir. Gelecekte, büyük işletmelerin yalnızca altyapının fiziksel korunmasına devasa yatırımlar yapması yetmeyecek; aynı zamanda malların ve sermayenin tek bir noktada toplanmasını önlemek amacıyla lojistik ağlarını derinlemesine merkeziyetsiz (decentralized) bir yapıya kavuşturmaları gerekecektir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English