Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Yenilenebilir enerji projelerinin ardındaki kara para şebekesi

Yayınlanma

Çevirmenin notu: İklim değişikliği gündeminin şaibeli pek çok tarafı var. Bunun Amerikan oligarkları açısından en büyük avantajı şuydu: Hindistan ve Brezilya gibi gelişmekte olan ülkeler daha az fosil yakıt tüketmeye razı olursa, bu onların iktisadi kalkınmasının altını oyacak, zira “alternatif enerji kaynakları” denilen şeyler çok daha pahalı. Küresel çapta ittire kaktıra uygulanmaya çalışılan gündemin ardında devasa bir kara para şebekesi bulunuyor. Amerikalı gazeteci ve yazar Robert Bryce detaylıca anlatmış.

Doğalgaz yasaklarının ardındaki kara para

Robert Bryce

19 Mart 2023

Gaz yasaklarının arkasındaki büyük para bağışçıları kimliklerini ve finansmanlarını geniş bir kara para ağının ardına gizliyorlar.

Geçtiğimiz salı günü Rewiring America, Georgia’lı siyasetçi Stacey Abrams’ı, grubun “ulusal bir farkındalık kampanyası başlatmasına ve Amerikalıların elektriğe geçmesine yardımcı olmak için çalışan büyük ve küçük topluluklardan oluşan bir ağ kurmasına” yardımcı olmak üzere bünyesine kattığını duyurdu.

“Kıdemli danışman” unvanını taşıyacak olan Abrams, basına yaptığı açıklamada “elektriğe geçişin faydalarını paylaşmak ve hanelerin adil pay almalarını sağlamak üzere Rewiring America’ya katılmaktan heyecan duyduğunu” söyledi: “Sıradan Amerikalıları enerji tüketicilerinden enerji patronlarına dönüştürecek araçları oluştururken birlikte çalışmayı dört gözle bekliyorum.”

Georgia Temsilciler Meclisinde 11 yıl boyunca görev yapan Demokrat Abrams, Georgia Valiliğine iki kez aday olmuş ancak Cumhuriyetçi Brian Kemp’e karşı her iki girişimde de başarısız olmuştu. Abram, 2018’deki yarışı kabul etmeyi reddetmiş ve seçimin “çalındığını” iddia etmişti.

Rewiring America, geçen ay burada aktardığım üzere, endüstri aleyhindeki politikaları desteklemek için şu anda yılda yaklaşık 4,5 milyar dolar harcayan STK-endüstri-şirket-iklim kompleksinin bir parçası. Gündemleri farklılık gösterse de, endüstri karşıtı STK’lar genelde yenilenebilir hava enerjisi kaynaklarının daha fazla kullanılmasını zorunlu kılmaya, hidrokarbon üretimini engellemeye (ya da durdurmaya), yeni hidrokarbon altyapısının inşasını engellemeye, binaların elektriğe geçişini zorunlu kılmaya ve elbette evlerde ve işyerlerinde doğalgaz kullanımını yasaklamaya çalışıyor.

Ocak ayında izah ettiğim üzere, Rewiring America’nın her şeyi elektrikli hale getirme, evlerde ve işyerlerinde doğalgaz kullanımını (ve gaz sobalarını) yasaklama misyonu, dünyanın en zengin insanlarından bazıları tarafından finanse edilen, yıllar süren ve cömertçe finanse edilen bir kampanyanın parçası. Ancak işin tehlikeli kısmı şu: Rewiring America’yı ve gaz yasaklarını destekleyen diğer grupları destekleyen büyük para bağışçıları, kimliklerini, fonlarını ve finanse ettikleri grupları kasıtlı olarak gizleyen STK’lardan oluşan bir kara para ağının ardına gizleniyorlar.

Endüstri Karşıtı Endüstri” başlıklı yazımı yayımladığım geçen aydan bu yana, doğalgazın yasaklanması konusunda baskı yapan ve birbiriyle ilişkili sayısız STK’yı inceliyorum. Bu kara para ağının birbiriyle örtüşen fon tedarikçileri, yöneticileri ve çalışanları var. Yaklaşık 40 çalışanı olan Rewiring America, bu kara para ağının en önde gelen üyeleri arasında yer alıyor. Grup bütçesini açıklaıyor ya da Form 990 tutmuyor ve bağışçılarını açıklamayan 501c3 kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Windward Fund’ın sponsorlu bir projesi. Rewiring America’ya ne kadar bağış yaptığını da açıklamıyor.

Windward Fund, Rewiring America ve diğerleri gibi gruplar arasında ne kadar kara para döndüğünü tam olarak öğrenmek mümkün olmasa da yaptığım sayım, gaz yasaklarının ardındaki kara para STK’larından sadece dördünün toplam bütçesinin yaklaşık 820 milyon dolar olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla, şuradaki grafikte de görebileceğiniz üzere, bu dört endüstri karşıtı grup, geleneksel enerji kaynaklarını destekleyen ilk 25 STK tarafından harcanan miktarın yaklaşık yüzde 83’ünü tek başlarına harcıyorlar.

Sahiden de, eski medya kuruluşlarının hidrokarbon sektörünün etkisi hakkındaki iddialarına rağmen, hakikat inkâr edilebilir değil: enerji politikası ve iklim değişikliği tartışmalarında para, medya kapsamı ve ivmenin ezici çoğunluğu hidrokarbon ve nükleer enerji karşıtı STK’ların tarafında. Ve onların en önemli önceliklerinden biri de evlerde ve işyerlerinde doğalgaz kullanımının yasaklanması.

Rewiring America, Alex Laskey, Saul Griffith ve Ari Matusiak tarafından kuruldu. Her üçü de rüzgâr, güneş, elektrifikasyon ve enerji verimliliği sektörlerinde çeşitli girişimlerde bulundular. Üçü arasında, 2007 yılında MacArthur Vakfı tarafından bursla ödüllendirilen Avustralyalı Griffith en çok dikkat çeken isim. Rewiring America, internet sitesinde Griffith’in 2020 yılında yayımlanan ve aynı zamanda Rewiring America adını taşıyan kitabına atıfta bulunarak “iklim değişikliği tehdidiyle, ancak buna fosil yakıt ekonomisini rüzgâr, güneş ve diğer yenilenebilir enerji kaynaklarıyla çalışan tamamen elektrikli bir ekonomiye dönüştürmek için büyük bir savaş zamanı seferberliği çabasıyla yanıt verirsek mücadele edebiliriz,” iddiasında bulunuyor.

Nükleer enerjiden hiç bahsedilmediğine dikkat edin. Ayrıca, ekonomiyi yenilenebilir hava enerjisi kaynaklarıyla yürütmeye çalışmanın, Amerika’nın kırsal bölgelerini çok sayıda gürültülü, 600 fit yüksekliğinde, kuşları ve yarasaları öldüren rüzgâr türbinleri ve manzarayı tahrip eden sonsuz güneş panelleri okyanuslarıyla kaplamayı gerektireceğinden de bahsedilmiyor. Ayrıca her şeyi elektrikli hale getirmeye çalışmak, ülkede üretilen elektrik miktarını ikiye ya da üçe katlamayı gerektirecektir ki bu da uçuk miktarlarda bakır, çelik, alüminyum ve diğer metallerin çıkarılmasını, eritilmesini ve üretilmesini gerektirecek bir çaba. Ayrıca, alternatif enerji tedarik zincirlerinin neredeyse tamamının Çin’e bağlı olduğu da belirtilmiyor.

2020 yılında Griffith, Rewiring America’nın amaçlarının siyasi olduğunu ve hükümetin her kademesindeki karar alıcıları etkilemek için çalışacağını açıkça belirtmiş, “Fosil yakıtlı dünya için yaratılan ve ABD’nin şimdiye kadarki en ucuz elektriğe sahip olmasını engelleyen federal, eyalet ve yerel kuralları ve mevzuatları yeniden yazmalıyız, diye yazmıştı. Bu ayın başlarında Japonya’dayken ABC Avustralya’da Griffith’e yaltaklanan bir tanıtımı izledim. Bölümde Griffith kamera karşısında Rewiring America’nın “bir lobi grubu haline gelmesi” ve “politika hazırlaması” gerektiğini söyledi. Bölümde New Mexico’dan Demokrat ABD Senatörü Martin Heinrich ile yapılan bir söyleşi de yer alıyordu ve Heinrich, “Rewiring America’nın yaptığı pek çok çalışma iklim yasa tasarısına girdi,” diyordu.

Griffith ya da Rewiring America federal yetkililere lobi yapıyor mu? Yaptıysa bile, grup bunu yapmak için kayıt yaptırmamış. ABD Temsilciler Meclisi tarafından yapılan federal lobi kayıtları araştırmasında Griffith ya da Rewiring America adına herhangi bir kayıt bulunamadı. ABD Senatosu tarafından yapılan benzer bir lobi kaydı araştırmasında da herhangi bir kayda rastlanmadı.

2015 yılında kurulan Windward Fund, “çevresel sorunlara çeşitli açılardan cesur çözümler arayan teşebbüsleri kuluçkaya yatırdığını ve onlara ev sahipliği yaptığını” söylüyor. 2018 yılına gelindiğinde grup yılda yaklaşık 19 milyon dolar gelir elde ediyordu. 2021 yılına gelindiğinde bu miktar 14 kat artarak 273 milyon dolara ulaştı. Dolayısıyla, Windward Fund tek başına Amerikan Petrol Enstitüsü’nün (API) gelirlerinden daha fazla gelire sahip (2020 yılında API’nin gelirleri toplam 214 milyon dolardı).

Windward Fund, Arabella Advisors adlı bir grupla yakından ilişkili. Windward, projelerinden birinin “Arabella Advisors’tan tecrübeli bir hibe verme ekibi tarafından yönetildiğini” ifade ediyor. Windward’ın Form 990’ına göre 2021 yılında Arabella’ya “idare, operasyon ve yönetim hizmetleri” için yaklaşık 4,2 milyon dolar ödedi.

Influence Watch’a göre Arabella, “yüksek gelirli sol eğilimli kâr amacı gütmeyen kuruluşlar ve şahıslar için strateji, savunuculuk, etki yatırımı ve yönetim” konularında rehberlik ediyor. Ayrıca, 2020 yılında Arabella’nın kâr amacı gütmeyen ağının “toplam gelirlerinin 1,67 milyar doları aştığını” belirtiyor. 2021 yılında New York Times, Arabella’yı eleştiren bir başlık yayımladı ve grubun “Demokratları ve ilerici amaçları destekleyen gruplardan oluşan bir papatya zincirine yüz milyonlarca dolar aktardığını” kaydetti: Genelde bağışçıların kimliklerini gizleyen siyasi finansman sistemi kara para olarak biliniyor ve Arabella’nın ağı solda bunun için önde gelen bir araç.”

Times şöyle devam etti: “Arabella ağı Koch’lar tarafından oluşturulan operasyonla benzerlikler taşıyor. Demokratlar uzun zamandır Koch’ları ve Yüksek Mahkeme’nin 2010 yılında Citizens United davasında verdiği kararla kısmen özgü bırakılan, takibi zor siyasi harcamalar yapan diğer isimleri eleştiriyordu.

Windward’a nakit yağmuru vakıflardan değil, çoğu süper zengin şahıslardan geliyor. Windward’ın 990’ındaki B çizelgesinde yer alan ilk liste, ismi açıklanmayan bir şahsın yaptığı 59 milyon dolarlık bağışı gösteriyor. Diğer şahıslar sırasıyla 24 milyon dolar, 20 milyon dolar, 16 milyon dolar, 14 milyon dolar, 13 milyon dolar, 10,5 milyon dolar, 10 milyon dolar, 10 milyon dolar, 9 milyon dolar, 6 milyon dolar ve 6 milyon dolar bağışta bulunmuşlar.

Yani, Windward’ın 2021 gelirinin üçte ikisinden fazlası on civarı isimsiz plütokrattan geldi. Windward’ın 990’ı ayrıca ülke çapında onlarca küçük iklim odaklı STK’ya hibe verdiğini gösteriyor. 2021 yılında, ABD’nin yalnızca yenilenebilir hava enerjisi kaynaklarıyla yönetilebileceği yönündeki çürütülmüş iddiasını yıllardır destekleyen Stanford akademisyeni Mark Z. Jacobson tarafından kurulan Oakland merkezli STK Solutions Project’e 1 milyon dolarlık bir hibe verdi. Solutions Project, internet sitesinde hedefinin “basit: insanların yüzde 100’ü için yüzde 100 yenilenebilir enerji” olduğunu söylüyor.

Rewiring America ve Windward Fund’a ilave olarak, kara para ağının diğer önde gelen üyeleri United States Energy Foundation, Energy Innovation LLC, Rocky Mountain Institute ve Climate Imperative Foundation şeklinde.

Energy Foundation yıllardır solun kara para ağının tam merkezinde yer alıyor. Influence Watch’a göre, “Energy Foundation kendisini ‘yeni bir enerji’ ekonomisi inşa etmeye odaklanan, taraf tutmayan bir ‘hibe tedarikçisi’ olarak tanımlıyor. Özünde ise hayırseverlik kisvesi altında bağışçılardan aşırı sol siyasi hedefler uğruna büyük miktarlarda para toplayan bir araç. Energy Foundation, 2020 yılında 186 milyon dolar gelir elde etti (Guidestar, grubun 2021 Form 990’ına sahip değil.) Windward Fund ve diğer 501c3’ler gibi, bağışçılarını göstermiyor.

Energy Foundation’ın internet sitesinde 100’den fazla çalışanını gösteriyor. Yönetim kurulu üyeleri arasında Başkan Biden’ın iklim danışmanı olan Gina McCarthy de yer alıyor. McCarthy bu görevinden önce, New York’taki Indian Point nükleer santralinin erken kapatılmasındaki rolünü utanmadan alkışlayan dev nükleer karşıtı STK Natural Resources Defense Council’in başındaydı.

Geçtiğimiz haziran ayında McCarthy (artık Biden yönetiminden ayrıldı) büyük teknoloji şirketlerinin iklim değişikliği ile ilgili konuşmaları sansürlemesinden yana olduğunu açıklamıştı. Axios’a verdiği mülakatta, “teknoloji şirketlerinin belirli şahısların tekrar tekrar dezenformasyon yaymasına izin vermeyi bırakması gerektiğini” söylemişti.

Ardından McCarthy, endüstri karşıtı endüstri tarafından kullanılan kara para miktarı göz önüne alındığında ironik bir ifadeyle, Şimdi inkâr konusu değil ama kara para hala orada. Fosil yakıt şirketleri hala insanların iklim sorununu anlamaması için ellerinden geleni yapıyorlar.”

Energy Foundation, Rocky Mountain Institute’ün önemli bir fon sağlayıcısı oldu. Vakfın 2020 Form 990’ında gruba 496 bin dolarlık bir bağış yapıldığı görülüyor. Grup, 2019 yılında Rocky Mountain Institute ve Sierra Club Foundation’a da hibe verdi. Energy Foundation ayrıca Climate Imperative’i “temiz ve adil bir enerji geleceğine geçişte” ortaklarından biri olarak gösteriyor (Climate Imperative hakkında daha fazla bilgi gelecek).

Energy Foundation, STK-endüstri-şirket-iklim kompleksinin emektarlarından Hal Harvey tarafından kuruldu. Harvey şu anda San Francisco merkezli Energy Innovation LLC adlı, yenilenebilir enerjinin faydalarını anlatan ve her şeyi elektrikli hale getirme çabasını destekleyen politika belgeleri yayımlayan bir başka kuruluşun başında. Energy Innovation’ın internet sitesinde yaklaşık otuz çalışanı olduğu görülüyor. Fakat fon tedarikçilerini ya da gelir kaynaklarını göstermiyor. Energy Innovation, “tarafsız bir enerji ve iklim politikası düşünce kuruluşu” olduğunu söylüyor. Aynı zamanda amansız bir yenilenebilir enerji destekçisi. 2020 yılında, ABD’nin elektrik şebekesini 2035 yılına kadar yüzde 90 yenilenebilir enerji kaynaklarıyla çalışacak şekilde dönüştürebileceğini iddia eden bir çalışmada California Berkeley Üniversitesi’ndeki araştırmacılarla ortaklık kurdu.

Energy Innovation, aynı zamanda doğalgazın yasaklanmasına da destek veriyor. Energy Innovation’da politika analisti olan Amanda Myers, 2019’da Forbes’ta California Berkeley’in doğalgaz kullanımını yasaklama hamlesine övgüde bulunmuştu. “Kentler Doğalgazı Yasaklamaya Başlarken, Eyaletler Akıllı Politikalarla Binaların Elektriğe Geçişini Benimsemeli” başlıklı makalesinde Berkeley’in “binaların elektriğe geçişi yoluyla doğalgaz talebini azaltacak ülke ölçeğinde bir eğilime öncülük ettiğini” yazmıştı. Sözlerine “Binaların elektriğe geçişi göz ardı edilen bir iklim mecburiyeti oldu,” diyerek devam etmişti.

Rocky Mountain Institute, gaz yasaklarını zorlayan kara para ağının bir diğer merkezi. Yukarıda da belirtildiği üzere, grup Energy Foundation’dan fon alıyor. Ayrıca gaz sobalarının sözde tehlikesini de abartıyor. 2020 yılında “gaz sobalarının hava kirliliği ve halk sağlığı üzerindeki etkisini” vurgulayan bir rapor yayımladı. Ocak ayında, Rocky Mountain Institute tarafından hazırlanan ve çocukluk çağı astımlarının yüzde 12,7’sinin gaz sobalarından kaynaklandığını iddia eden bir makale hakkında bir dizi haber yayımlandı. Bu makalenin yazarlarından biri Talor Gruenwald adlı bir Rocky Mountain Institute çalışanıydı.

Ancak bu haberlerin yayımlanmasından sadece bir ya da iki gün sonra grup iddialarını geri çekti ve STK’dan bir yetkili, Washington Examiner’a çalışmanın çocukluk çağı astımı ile doğalgaz sobaları arasında “nedensel bir ilişki kurmadığını ya da tahmin etmediğini” söyledi. Nedensel olsun ya da olmasın, kara para ağındaki örtüşen ilişkiler bir kez daha ortada. Gruenwald, Rocky Mountain Institute’de “karbonsuz binalar” üzerine çalıştığı görevlerinin yanı sıra Rewiring America’da da araştırma görevlisi olarak çalışıyor.

Kara para ağındaki diğer önemli aktör Climate Imperative (2021 geliri 221 milyon dolar). “Gaz Yasaklarının Arkasındaki Milyarderler” başlıklı 26 Ocak tarihli yazımda dikkat çektiğim bu San Francisco merkezli kâr amacı gütmeyen kuruluş, fon tedarikçilerini veya fon sağladığı grupları göstermiyor. “Yenilenebilir enerjinin hızla yaygınlaştırılmasını” ve “binaların elektriğe geçişinin yaygınlaştırılmasını” talep ettiğini söylüyor. Ocak ayında izah ettiğim üzere Climate Imperative, adını hiç duymadığınız en yeni ve en zengin STK. Ve grubun liderleri bu şekilde kalmasını istiyor. Linklerdeki görsellerde görülebileceği üzere, Climate Imperative’in üst düzey yöneticilerinden üçü —Mary Anne Hitt, Bruce Nilles ve Hal Harvey— Twitter profillerinde grupla olan ilişkilerini açıklamıyorlar.

Nilles ve Hitt, Climate Imperative’de çalışmaya başlamadan önce on yıldan uzun bir süre Sierra Club’ın Beyond Coal kampanyasını yönettiler. Nilles, Climate Imperative’in yönetici direktörü. Hitt ise grupta kıdemli direktör olarak görev yapıyor. Harvey ise Energy Innovation LLC’deki görevinin yanı sıra Climate Imperative’in başkanı.

Hitt, Nilles ve Harvey neden Climate Imperative ile olan ilişkilerini Twitter’da belirtmiyorlar? Ocak ayında belirttiğim üzere, Hitt ekibi hakkındaki e-postalarıma cevap vermedi. Dolayısıyla bu makale için kendisine ulaşamadım.

Endüstri karşıtı endüstriyi yönlendiren kara para, binlerce avukat, stratejist, anketör ve bağış toplayan asalak güç hakkında yazılacak daha çok şey var ve bunlar doğalgaz yasakları gibi politikaları zorluyorlar. Bu yazıyı Abrams’ın geçtiğimiz salı günü Rewiring America tarafından yayımlanan basın açıklamasında dile getirdiği bir iddiayı aktararak bitireceğim. Ülke genelinde hanelerin “yoksulluk sınırına çok yakın” yaşadığını ve “çok az kişinin evlerini ve araçlarını yenilemek için küçük bir yardımla ne kadar tasarruf edebileceklerini anladığını” söyledi.

Saçmalık.

Doğalgazın yasaklanması ve tüketicilerin elektrikli araç satın almaya zorlanması, tüketicilere regresif enerji vergileri uygulayacak. Mevcut araçları elektrikli olanlarla değiştirmenin yüksek maliyetli olmasının yanında, tamamen elektrikli bir evi geçindirmenin maliyeti, doğalgaz kullanan bir eve göre daha yüksek. Elektrikli araçlara gelince, varoşlarda bir Tesla bulma konusunda onlara iyi şanslar. Ortalama bir elektrikli araç şu anda yaklaşık 66 bin dolara satılıyor. Buralar Benz ve Beemer bölgesi.

Geçtiğimiz mart ayında Enerji Bakanlığı, Federal Kaydı’nda konut enerji maliyetlerine ilişkin yıllık tahminini yayımladı. Şuradaki grafikte de görebileceğiniz gibi Btu başına elektrik, doğalgazdan yaklaşık 3,5 kat daha pahalı. Gazyağı, propan ve kalorifer yakıtı gibi yakıtların yarısından daha azına mal olan doğalgaz, açık ara en ucuz ev içi enerji türü. Geçtiğimiz ekim ayında Enerji Bakanlığı, bu kış elektrikle ısınmanın doğalgazla ısınmaya göre yaklaşık yüzde 46 daha pahalıya mal olacağını öngören Kış Yakıtları Genel Görünümünü yayımladığında bu nokta bir kez daha desteklendi.

Bakanlığın sunduğu rakamlar, Rewiring America’nın mecburi elektriğe geçiş gündeminin tüketiciler açısından daha yüksek enerji faturalarıyla sonuçlanacağını bariz biçimde ortaya koyuyor. En büyük bedeli de düşük ve orta gelirli Amerikalılar ödeyecek, zira varlıklı tüketicilere kıyasla harcanabilir gelirlerinin daha büyük bir yüzdesini enerjiye harcamak zorunda kalacaklar.

Abrams, Rewiring America’da yeni bir iş bulmuş olabilir. Aferin ona. Ancak teşvik edeceği şeyin ekonomisini sahiden anlıyor mu? Gerçekler açık: her şeyi elektrikli hale getirmeye çalışmak yoksullara yeni ve geriletici vergiler getirecektir. Ve hiçbir dümen ya da kara para bu gerçeği değiştiremez.

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English