Bizi Takip Edin

Avrupa

AB’nin Balkanlar zirvesinden ‘ortak pazara entegrasyon’ çıktı

Yayınlanma

Avrupa Birliği liderleri Pazartesi günü altı Balkan ülkesine, birliğe tam üyelikleri öncesinde, reformlar karşılığında AB ortak pazarının bir kısmını açan yeni bir büyüme planı sundu.

Arnavutluk, Bosna, Kosova, Karadağ, Kuzey Makedonya ve Sırbistan’ın AB’ye entegrasyonu, ‘Berlin Süreci’ olarak adlandırılan yıllık görüşmelerin bir parçası olarak Pazartesi günü Arnavutluk’un başkenti Tiran’da düzenlenen bir zirvede ele alındı.

Toplantıya Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve Avrupa Konseyi Başkanı Charles Michel’in yanı sıra Almanya Şansölyesi Olaf Scholz da katıldı.

Ukrayna savaşı, Balkanların AB’ye entegrasyonunu birliğin gündeminin en üst sıralarına taşıdı. AB, 2013’te Hırvatistan’ın birliğe alınmasından bu yana durmuş olan genişleme sürecini yeniden canlandırmaya çalışıyor.

Altı Balkan ülkesi birliğe entegrasyon konusunda farklı aşamalarda bulunuyor. Sırbistan ve Karadağ birkaç yıl önce, Arnavutluk ve Kuzey Makedonya geçen yıl üyelik müzakerelerine başlarken, Bosna ve Kosova entegrasyon sürecinde henüz ilk adımlarını atmış durumda.

Zirvede konuşma yapan Şansölye Scholz, “Berlin süreci sadece bölgesel işbirliğinin tüm potansiyelini ortaya çıkarmak için değil, aynı zamanda tüm Batı Balkan ülkelerinin entegrasyonunu hızlandırmak için de en iyi araçtır,” dedi.

Fon akışı ‘reformlara’ bağlı

Leyen ise AB’nin bu ülkelere yönelik yeni iktisadi büyüme planının, yapılacak reformlar karşılığında bu ülkelerin AB ortak pazarının bazı bölümlerine girmelerine izin vereceğini söyledi.

Von der Leyen, ülkelerin mal ve hizmetler, karayolu taşımacılığı, enerji, elektrik, gümrük işbirliği, e-ticaret ve nakitsiz ödemeler alanlarında AB pazarına katılabileceklerini söyledi.

Leyen, talep edilen reformları hızla yerine getiren ülkelerin yatırım alacağını söyledi. Komisyon Başkanı, AB liderlerinin 2 milyar avro hibe ve 4 milyar avro kredi olmak üzere 6 milyar avroluk bir yatırım paketi önerdiklerini söyledi. Leyen, zirvenin sonunda düzenlenen basın toplantısında, “Fonlar reformların gerçekleştirilmesi üzerine serbest bırakılacak. Yani şarta bağlı,” dedi.

AB, üç yıl önce taahhüt ettiği 30 milyar avroluk yatırımın 16 milyar avrosunu bölgeye aktarmış durumda. Leyen, “Batı Balkanlar’daki potansiyeli gerçekten değerlendirmek ve bölgeyi Avrupa ortak pazarına yaklaştırmak zorundayız,” dedi.

Kosova sorununda ilerleme yok

Öte yandan Sırbistan-Kosova anlaşmazlığı Brüksel için engel yaratmaya devam ediyor. Geçen ay Kosova’nın kuzeyinde etnik Sırplarla polis arasında yaşanan çatışma sonucunda 4 kişinin ölmesi üzerine AB arabuluculuğundaki siyasi diyalog mekanizması askıya alındı.

Scholtz hem Sırbistan hem de Kosova’ya ‘müzakere masasına dönmeleri’ çağrısında bulunarak ‘birlikte çalışmaya ve düşmanlıkların üstesinden gelmeye duyulan acil ihtiyacın’ altını çizdi.

Öte yandan Euractiv’e konuşan Alman hükümetinin Batı Balkan ülkeleri özel temsilcisi Manuel Sarrazin’e göre Almanya bölgesel bir konferans ya da Kosova-Sırbistan diyaloguna yeni bir yaklaşım fikrini desteklemiyor.

Konferans fikrini Arnavutluk Başbakanı Edi Rama ortaya atmıştı. Sarrazin ise “İyi bir anlaşma yaptıktan sonra yeni bir şey icat etmenin mantıklı olduğuna inanmıyorum,” dedi.

Kurti’ye göre Belgrad anlaşmayı reddetti

Kosova Başbakanı Albin Kurti’ye göre ise Sırbistan, Berlin Süreci zirvesinde AB’nin kolaylaştırıcı olduğu temel anlaşmayı ve Ohri anlaşmasını imzalama şansına sahipti fakat bunu reddetti.

Anlaşma ve ekleri, iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik AB destekli bir diyalog sırasında sözlü olarak kabul edilmişti. Fakat Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksander Vucic, Kosova’nın ilgisine rağmen anlaşmayı imzalamayı reddetti.

Vucic, zirveye katılmak yerine Çin’e gitmeyi tercih etti ve Tiran’a Sırbistan Başbakanı Ana Brnabic’i gönderdi.

Avrupa

Europol: Avrupa’da müze soygunlarında kullanılan yöntemler değişti

Yayınlanma

Europol tarafından yayımlanan rapor, Avrupa genelinde müze soygunlarında kullanılan yöntemlerin ve hedeflerin değiştiğini ortaya koydu. Uzmanlaşmış suç örgütlerinin yerini sosyal medya üzerinden toplanan kişilerin ve farklı suç alanlarından gelen faillerin aldığı, soygunlarda şiddet içerikli yöntemlerin arttığı bildirildi.

Avrupa Polis Teşkilatı (Europol), “Taktikler Değişiyor, Hedefler Değişiyor: Müze Soygunlarının Gelişen Niteliği” (Changing tactics, changing targets: the evolving nature of museum heists) başlıklı özel bir rapor yayımladı.

Raporda, Avrupa genelindeki müze hırsızlıklarında izlenen yöntemlerin ve hedef alınan nesnelerin niteliğinde belirgin bir değişim yaşandığı bildirildi.

Raporda, müze soygunlarında kullanılan zorlayıcı ve şiddet içerikli taktiklerde kaygı verici bir artış görüldüğü vurgulandı.

Belgede şu ifadelere yer verildi: “Müze hırsızlıkları giderek daha saldırgan hale geliyor; failler binalara girmek ve personeli sindirmek amacıyla balyoz, patlayıcı madde ve ateşli silah gibi araçlar kullanıyor.”

Uzmanlaşmış geleneksel suç gruplarının yerini şiddete başvurmayan eski kültür varlığı kaçakçılarından farklı olarak yeni suç aktörlerine bıraktığı aktarıldı.

Bu çerçevede sosyal medya üzerinden toplanan geçici grupların devreye girdiği ve farklı suç alanlarında faaliyet gösteren bazı faillerin, müze soygunlarının düşük riskli ve yüksek kazançlı potansiyeline yönelerek sürece dahil olduğu ifade edildi.

Soyguncuların değerli metallere, değerli taşlara, Çin porselenlerine ve kültürel öneme sahip diğer tarihi eserlere odaklandığı bildirildi.

Bu yönelimin gerekçesi olarak yüksek piyasa talebi ve yasa dışı yollardan satışın kolay olması gösterildi.

Yatırımcıların ve merkez bankalarının altını güvenli bir varlık olarak görme eğiliminin güçlenmesiyle birlikte altın fiyatlarının yükselmeyi sürdürdüğü kaydedildi.

Raporda bulguları örneklendirmek amacıyla son dönemde kayda geçen soygun vakalarına yer verildi. Bu kapsamda 19 Ekim 2025 tarihinde Paris’teki Louvre Müzesi’nde gerçekleşen soygun aktarıldı.

Faillerin inşaat merdiveni kullanarak Apollon Galerisi’ne girdiği ve Napolyon ile İmparatoriçe Joséphine’in koleksiyonuna ait parçaları çaldığı belirtildi. Toplamda yaklaşık 88 milyon euro değerindeki sekiz tarihi mücevherin yedi dakika içinde müzeden çalındığı ifade edildi.

Hollanda’nın Assen kentindeki Drents Müzesi’nde 24 Ocak 2025’i 25 Ocak 2025’e bağlayan gece gerçekleşen soygunda ise 2 bin 500 yıllık Coțofenești miğferi ile üç altın Daçya bileziğinin çalındığı anımsatıldı.

Polisin söz konusu miğferi nisan ayında geri almayı başardığı bildirildi. Raporda ayrıca 2024 yılında Fransa’daki Cognacq-Jay Müzesi’ne düzenlenen saldırı da dikkat çeken örnekler arasında sıralandı.

Ulusal düzeyde yürütülen soruşturmaların Europol bünyesindeki Avrupa Ciddi ve Organize Suçlar Merkezi (ESOCC) mülkiyet suçları uzmanlarınca desteklendiği kaydedildi.

Uzmanların Avrupa Birliği üyesi ülkelerdeki soruşturma birimlerine operasyonel, analitik ve koordinasyon desteği sağlayarak kültürel varlıkların yasa dışı ticaretine karşı mücadelede rol üstlendiği belirtildi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

AB yangınlarla boğuşurken itfaiyeye ayrılan bütçenin kısılması eleştiriliyor

Yayınlanma

Avrupa Birliği (AB) ülkeleri yaz aylarını devasa yangınlarla geçirirken, itfaiyeye ayrılan bütçenin küçültülmesi sert tepkiyle karşılanıyor.

EUobserver’da yer alan habere göre itfaiyeciler, politikacılar tarafından “kahraman” olarak anılmaktan bıktılar.

Fransız itfaiyecilerin sendikası Spasdis-CFTC’nin temsilcisi Ludovic Goblet, “Kahraman olarak anılmak istemiyoruz; bize kaynak sağlanmasını istiyoruz,” dedi.

Bu açıklamayı, yeni AB verilerinin, orman yangınları açısından kayıtlara geçen en kötü yılda Avrupa’daki profesyonel itfaiyeci sayısının 18.000 azaldığını göstermesinden birkaç gün sonra yaptı.

Bu rakamın içinde Fransa’daki 4.000’den fazla kişilik azalma da yer alıyordu.

Fransız itfaiyecilerden üç acil talep

Fransa’nın itfaiye ve kurtarma hizmetlerini temsil eden sendikalar koalisyonu, geçen perşembe İçişleri Bakanı Laurent Nuñez ile yaklaşık iki saat süren bir görüşme gerçekleştirdi.

Koalisyon, üç ana talebini dile getirdi: Acil durum çağrılarındaki artışla başa çıkmak için daha fazla kaynak, profesyonel itfaiyecilerin toplu olarak işe alınması ve sivil koruma hizmetlerini modernize edecek yeni bir yasa.

Sendika sözcüsü Xavier Boy, “Bakan beklentilerimizi karşılayamadı; somut bir yanıt alamadık. Finansman, finansman stratejisi veya mevzuatın içeriği konusunda hiçbir güvenceye sahip değiliz,” dedi.

Boy, itfaiye hizmetlerine ayrılan kaynakların, artan müdahale sayısı ve çoğalan krizlerle aynı hızda artmadığını belirtti.

Kaynak yetersizliği bardağı taşırdı: Eylülde grev geliyor

Sendikalar, kamu sektörü çalışanlarının da greve çıkmayı planladığı 29 Eylül’de “yoğun bir seferberlik” çağrısında bulundu.

İtfaiyeciler sendikası UNSA’dan David Saquet, AFP’ye yaptığı açıklamada, profesyonel itfaiyecilerin de bundan üç gün önce Paris’teki Cumhuriyet Meydanı’nda protesto düzenlemeyi planladıklarını söyledi.

İtfaiyeciler, geçici tahminlere göre yaz başından bu yana en az 120.000 hektarın yandığı, Fransa tarihinin en kötü orman yangını sezonlarından birinin ardından yorgun düştüklerini belirtiyorlar.

Fransız İçişleri Bakanlığı’nın kayıtlarında yer alan 256.400 itfaiyeciden sadece 44.000’i –yani yaklaşık yüzde 17’si– ya profesyonel ya da askeri personel.

Son haftalarda, bazı illerde gönüllü itfaiyeci olmak için yapılan başvurular iki katına, hatta bazı yerlerde üç katına çıktı.

İtfaiye yetkilileri, halkın minnettarlığı dalgasının da etkisiyle, son altı ayda aldıkları kadar başvuruyu birkaç hafta içinde almak zorunda kaldıklarını belirtiyorlar.

Fransa İçişleri Bakanı top çeviriyor

Nuñez perşembe günü yaptığı açıklamada, ülkenin sivil koruma hizmetlerini yeniden düzenlemeye yönelik uzun süredir beklenen yasa tasarısının 8 Eylül’de sunulacağını belirtti. 

2024 yılının ortalarında başlatılan bu girişim, ek finansman desteği de sağlanarak çöküş eşiğinde olduğu düşünülen sistemi modernize etmeyi amaçlıyordu. Fakat o zamandan beri süreç durma noktasına gelmişti.

İçişleri Bakanı, perşembe günü sendikalarla yapılan “oldukça samimi görüşmeleri” olumlu karşıladı.

Bakan, Eylül ayında sunulan önerinin, “şu anda afetlere veya yangınlara müdahale ettikleri sıklıkta kişisel tıbbi acil durumlara da müdahale etmek zorunda kalan” Fransız itfaiyecilerin “görevlerini daha net bir şekilde tanımlayacağını” belirtti.

Sosyal medya platformu X’te yayınlanan bir açıklamada Nuñez, itfaiye teşkilatının finansmanı konusunda görüşmelerin sürdüğünü ve 2027 bütçesinde ek kaynakların ayrılmasının beklendiğini de ekledi.

Avrupa Komisyonu kemer sıkmayı dayatıyor

Avrupa Komisyonu, bu yaz öncesinde üye ülkelere “uygun büyüklükte ve iyi hazırlanmış” bir itfaiye teşkilatına sahip olmalarını sağlamaları gerektiğini söyledi.

Fakat Komisyon aynı zamanda, itfaiye hizmetleri de dahil olmak üzere kamu hizmetlerine yönelik harcamalarda kesintilere yol açan AB’nin katı mali kurallarını da uyguluyor.

Örneğin Polonya, geçen yıl itfaiyeci sayısında en büyük azalmayı yaşadı. Fransa ile birlikte, 2024 yılında Aşırı Bütçe Açığı Prosedürü kapsamına alınmıştı.

Belçika da aynı duruma düştü: Ülkedeki itfaiye teşkilatı, 2024 yılında yüzde 10 oranında ve 2025 yılında 200 itfaiyeci daha az bir kadroyla orman yangınlarıyla mücadele ediyor.

Bu durum sadece halk ve itfaiyeciler için tehlikeli olmakla kalmıyor. Bu yaz orman yangınlarının yol açtığı hasar şimdiden 3 milyar avroyu aştı.

Öte yandan aynı mantık silahlanma konusunda uygulanmıyor ve askeri teçhizata devasa yatırımlar yapılıyor.

EUobserver’a göre giderek artan ve daha karmaşık tehditler karşısında, kemer sıkma politikaları Avrupa’yı daha zayıf, daha bölünmüş ve neredeyse her açıdan karşı karşıya olduğu zorluklara daha az hazırlıklı bir hale getirmiş durumda.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Alman tarihçi Kittel, savaştan Hitler’i değil Stalin’i sorumlu tuttu

Yayınlanma

Alman tarihçi Manfred Kittel, II. Dünya Savaşı’nın sorumlusunun, Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesine “yeşil ışık” yakan Sovyet lideri Stalin olduğunu öne sürdü.

Daha önce de savaşa dair “revizyonist” görüşleri ile gündem olan Kittel, bu görüşlerini Almanya’nın etkili ana akım gazetelerinden Frankfurter Allgemeine Zeitung’da (faz) tam sayfalık bir yazıyla dile getirdi.

Kittel’e göre Sovyetler Birliği, “Avrupa’da savaş ihtiyacının itici gücüyle”, 23 Ağustos 1939’da Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı’nı imzalayarak Almanya’nın Polonya’yı işgaline “yeşil ışık” yaktı.

Makalede, Adolf Hitler’in savaşa yönelik “neredeyse içgüdüsel eğiliminin” “yıkıcı bir şekilde ortaya çıkmasını” mümkün kılan şeyin bu olduğu savunuluyor.

Buna göre “bilinçli olarak hareket eden Stalin” bu şekilde II. Dünya Savaşı’nda “suç ortağı” haline geldi.

Manfred Kittel, yıllar önce Berlin merkezli Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nda, kendi liderliği altında aşırı revizyonist eğilimlerin gün yüzüne çıkmasıyla manşetlere çıkmıştı.

Şu anda da Kittel, Stalin’in 1939’da savaşın patlak vermesindeki “suç ortaklığını” eleştiriyor ve “Rus emperyalizminin ölümcül rolünü […] açık ve net bir şekilde ortaya koymaya” çalışıyor.

Kittlel, 2025 yılında da Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaşı bir “imha savaşı” olarak nitelendirmişti.

Almanya’da “revizyonizmin” ana akımlaşması sürüyor

German Foreign Policy’nin aktardığına göre Kittel, 2009 yılından itibaren daha geniş bir kitle tarafından tanınmaya başlamıştı.

O dönemde, 2008 yılının sonlarında zorla göç konusunda Berlin’de bir belgeleme merkezi kurmak amacıyla kurulan Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nın müdürü olarak atanmıştı.

Merkezin odak noktası, II. Dünya Savaşı sırasında Almanların işlediği toplu suçların bir sonucu olarak Doğu ve Güneydoğu Avrupa’daki çeşitli ülkelerden gelen Almanca konuşan nüfusun yeniden yerleştirilmesini ele almaktı.

Kittel, 1993’te yayımlanan tezinin tematik odağına rağmen vakfın direktörlüğüne atanmıştı. 

Tarihçi tezinde, Nazi suçlarının Şansölye Konrad Adenauer döneminde, yani Federal Cumhuriyet’in ilk yıllarında zaten yeterince ele alındığını savunmuş ve buna itiraz eden herkesin, iddiasına göre, bir “pişmanlık zihniyeti”nin önünü açtığını öne sürmüştü.

O, “geniş halk kitlelerini” “geçmişle yüzleşmeye” teşvik etmeye çalışmanın “yanlış yönlendirilmiş bir halk eğitimi” niteliğinde olduğunu savunuyordu.

2008 yılında, vergi mükelleflerinin parasıyla finanse edilen Münih Çağdaş Tarih Enstitüsü’nde (IfZ) Kittel’in koordinasyonunda, mülteci derneklerindeki yetkililerin Nazi geçmişine ilişkin bir “fizibilite çalışması” yürütülmüştü.

Yazar, toplu katliamlara karışmış bir SS Obersturmführer’e ilişkin olarak, bu kişinin “içten içe de bir Nasyonal Sosyalist olup olmadığının” tespit edilemediğini iddia etmişti.

Polonya, “işgal altındaki Doğu Prusya” olarak görülüyor

Kittel’in liderliğinde Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı birkaç kez manşetlere çıktı.

2010 yazında, vakfın yönetim kurulunun hem asil hem de yedek üyelerinin açıkça revizyonist görüşler savunduğu ortaya çıktı.

Örneğin, yönetim kurulu üyelerinden biri, Polonya’nın kuzeydoğusuna (“Doğu Prusya”) yaptığı bir geziyi bir zamanlar “işgal altındaki bir ülkeye yolculuk” olarak nitelendirmişti.

Bir yedek üye ise bir gazete makalesinde, Polonya’nın II. Dünya Savaşı’nda bir miktar sorumluluk taşıyabileceğini öne sürmüştü.

Makalede ayrıca, “Danzig Savaşı’nı küresel bir çatışmaya dönüştürenin” Büyük Britanya olduğu savunulmuştu.

“Alman acılarının” abartılması

Kittel’in liderliğindeki vakıf, 2014 sonbaharında Berlin’deki Deutsches Historisches Museum’da [Alman Tarih Müzesi] bir sergi açarak son bir skandala yol açtı.

Bu sergi, zorla göç konusuna odaklanacak planlanan belgeleme merkezinin bir nevi ön projesiydi.

Sergi, Doğu ve Güneydoğu Avrupa ülkelerinden Almanca konuşan nüfusun yeniden yerleştirilmesinin nedeni olarak Nazi kitlesel suçlarını göz ardı etmekle kalmadı; aynı zamanda kurban sayılarını da aşırı derecede abarttı.

Örneğin, sergide “Polonya, Bohemya ve Doğu Prusya’dan zorla sürgünler sırasında iki milyondan fazla Alman hayatını kaybetti” iddiasında bulunuldu.

Buna karşılık, Alman Tarih Müzesi, “1944 ile 1947 yılları arasında, yeniden yerleştirme süreçlerinde en fazla 600.000” kişinin öldüğünü belirtti; bu rakam bilimsel kanıtlarla destekleniyordu.

Savaş sonrası Alman sürgünlerine “soykırım” yakıştırması

O dönemde sergi, bardağı taşıran son damla oldu. Polonyalı ve Çek tarihçiler ile vakfın yönetim organlarından geçici veya kalıcı olarak çekilen Yahudiler Merkez Konseyi’nin yıllarca süren protestolarının ardından Kittel, 2014’ün sonlarında görevinden istifa etmek zorunda kaldı.

Ne var ki Kittel, yerinden edilmiş Alman topluluklarının temsilcileri içinde önde gelen bir figür olmaya devam etti.

Aldığı diğer nişanların yanı sıra, 2015’te Südet Almanları Derneği’nden İnsan Hakları Ödülü’nü aldı.

Doğu ve Güneydoğu Avrupa’daki Almanca konuşan nüfusun yeniden yerleştirilmesinin “soykırım” olarak sınıflandırılmasını defalarca ve açıkça savundu.

Tarihçi bir süredir Sovyetler Birliği ve Rusya’nın politikaları hakkında da daha sık yorumlarda bulunuyor.

Örneğin, Kittel Nisan 2025’te yazdığı yazıda, yeniden yerleşim sürecinin Kremlin tarafından desteklendiğini, çünkü bunun savaş sonrası Almanya’da “Orta Avrupa’nın kalbinde aşırı nüfuslu bir kriz yuvası” yaratmak için fırsat sunduğunu savundu.

Ona göre Doğu’dan gelen yerinden edilmiş Almanların “kargaşa ve toplumsal çürümenin kaynağı” haline getirilmesi amaçlanmıştı ve bu, olayların “Rus imparatorluk bağlamı”ydı.

Kittel, “Büyük Rus emperyalizmi”nin Hitler’den çok önce var olduğunu ve “Hitler olmasa bile günümüze kadar” devam ettiğini belirtiyordu; örneğin, Ukrayna’ya karşı “devam eden imha savaşı biçiminde.”

Sovyetler Birliği’nin “suç ortaklığı”

Geçen hafta Kittel, II. Dünya Savaşı’ndaki “suç ortaklığını” Sovyetler Birliği’ne atfetme noktasına kadar gitti ve böylece Nazi Almanya’sının tek başına sorumlu olduğunu inkar etti.

faz’da yayınlanan tam sayfa bir makalede Kittel, öncelikle tarihçi Klaus Hildebrand’dan alıntı yaptı.

Hildebrand, 1986 ve 1987 yıllarındaki “Tarihçiler Tartışması” (Historikerstreit) sırasında Nasyonal Sosyalizm hakkında olayı “göreceleştirici” açıklamalar yapmakla suçlanmıştı.

Hildebrand’a göre, Sovyetler Birliği’nin politikası “Avrupa’da savaş ihtiyacının dayattığı” bir şeydi.

Kittel, 23 Ağustos 1939 tarihli Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı ile Moskova’nın Alman Reich’ına “yeşil ışık yaktığını”, “Alman savaş çabalarını desteklediğini” ve böylece Hitler’in savaşa yönelik “adeta içgüdüsel eğiliminin” “yıkıcı bir şekilde ortaya çıkmasını” mümkün kıldığını yazdı.

Kittel, kişisel değerlendirmesinde, “bilinçli hareket eden bir Stalin’in” 1939 gibi erken bir tarihte bile kendisini “suç ortağı” haline getirdiğine vardı.

Bu iddia, yaklaşık 27 milyon ile Alman imha savaşında açık ara en fazla can kaybına uğrayan ülkeye yönelik.

Kittel, Münih Anlaşması’nda Çekoslovakya’nın bazı bölgelerinin ilhakına göz yummalarından, Nazi İmparatorluğu’na karşı Moskova ile işbirliği yapmayı reddetmelerine kadar Batı güçlerinin eylemlerini tutarlı bir şekilde savunuyor.

Alman-Sovyet paktına karşı “ulusal anma günü” önerisi

Sonuç olarak Kittel, Federal Almanya’ya “hatırlama kültüründe bir dengesizlik” atfediyor.

Yani bir yandan “Nazi imha emperyalizminin suçlarına giderek yoğunlaşan odaklanma” ile diğer yandan “Rusya’daki Çarlık ya da Stalinist tipteki daha geleneksel toprak emperyalizminin bastırılmış günahları” arasında bir dengesizlik olduğunu savunuyor.

Kittel, bunun “ciddi siyasi sonuçları olan bir dengesizlik” oluşturduğunu düşünüyor. O, dönemin Dışişleri Bakanı Heiko Maas’ın Mayıs 2020’de, “sadece Almanya’nın 1939’da Polonya’ya karşı savaşı başlattığını” ve dolayısıyla II. Dünya Savaşı’nın sorumluluğunu üstlendiğini ısrarla savunmasını “anlamakta zorlandığını” belirtiyor.

Kittel, “1939’da savaşın patlak vermesindeki Stalin’in suç ortaklığını ve Rus emperyalizminin halen devam eden, felaket getiren rolünü açık ve net bir şekilde ortaya koymanın ‘her zamankinden daha önemli’ olduğunu” düşünüyor.

Amacını ilerletmek için Kittel, 23 Ağustos’un “Hitler-Stalin Paktı’nın anma günü” olarak Almanya’da “ulusal anma günü” ilan edilmesini istiyor.

Avrupa Parlamentosu, Eylül 2019’da da benzer bir girişimde bulunmuştu. O dönemde, bir kararla 23 Ağustos’un AB genelinde “Totaliter Rejimlerin Kurbanları için Avrupa Anma Günü” olarak ilan edilmesini talep etmişti.

Kararda, diğer hususların yanı sıra, II. Dünya Savaşı’nın “Nasyonal Sosyalist Alman Reich’ı ile Sovyetler Birliği arasında imzalanan ve ‘Hitler-Stalin Paktı’ olarak da bilinen meşhur saldırmazlık paktının doğrudan bir sonucu olarak ‘patlak verdiği’” ileri sürülmüştü.

AP’ye göre bu iki devlet, “dünya hakimiyeti hedefini eşit ölçüde güden (…) totaliter (…) rejimler”di.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English