Görüş
Amerikan seçimine ayarlı Ukrayna projesi; krizin Avrupalılaşması, Avrupa’nın krizi

Rusya Federasyonu’nun Ukrayna iç savaşına müdahalesinin üçüncü yılına; siyasi, ekonomik ve askeri cephelerde küresel jeopolitiği sallayan bir konjonktürle giriliyor. ABD’deki Joe Biden yönetiminin izlediği ‘büyük güç stratejisi’; Soğuk Savaş’ın galibi Batı bloğunun hegemonyasını daha önce hiç görülmemiş bir biçimde sarsıyor.
İki yıldır İngilizce medyadan dünya kamuoyuna boca edilen gerçekliği şüpheli iyimserlik hali artık yok. İşin aslı, Batı cephesinde tam bir ‘panik havası’ var.
ABD’nin Avrupa kanadıyla birlikte yürüttüğü ‘Ukrayna projesi’, ‘büyük güç rekabeti’ ve kolektif Batı’nın neoliberal küresel hegemonyasından bağımsız anlaşılamaz. O zaman taşları yerli yerine oturtalım.
21. YÜZYILIN JEOPOLİTİĞİ VE UKRAYNA DİNAMİĞİ
21. yüzyıl Çin’in ekonomik, teknolojik ve askeri güç olarak yükselişiyle anılırken; Ukrayna çatışması, büyük güçlerin ilişkileri ve rekabetlerine yeni ve negatif bir dinamizm ekledi.
Amerikan Ulusal Güvenlik Stratejisi, malum, dünyada yerini alabilecek tek güç olarak Çin’i görüyor. Bu bakış strateji belgesinde “Çin Halk Cumhuriyeti, uluslararası düzeni yeniden şekillendirme kapasitesine sahip tek rakip güçtür ve bunu ekonomik, diplomatik, askeri ve teknolojik olarak yapabilme kapasitesi giderek artıyor” diye açıkça tarif ediliyor.
ABD ilkin, Asya jeopolitiğinde asıl hedefi bakımından da önemli olan daha zayıf ikinci jeopolitik rakibi, Rusya Federasyonu’na hamle yaptı. Ukrayna çatışmasının hedefi, Sovyetler Birliği’nin mirasçısı olan çok uluslu Rusya Federasyonu’nu etkisiz kılacak ve hatta parçalayacak bir süreci tetiklemek. Bu da; geniş ve doğal kaynak zengini bir coğrafyanın 1990’larda yarım kalan işe, yani neoliberal Batı’ya rahatça açılabilmesi için örgütlü bir devlet modeli ile başındaki siyasi kadrodan kurtulmakla ve siyasi hafızayı tümden silmekle mümkün görülüyor. Moda tabirle ‘rejim değişikliği’. Elbette kaynakların Batı’nın hayrına işletileceği bir ‘demokrasi’…
Rusya Federasyonu, Ukrayna iç savaşına tüm diplomatik çabalarının boşa çıkarılmasının ardından 8 yıl sonra müdahale etti. Bunun ilk sonucu da ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası düzeni bizzat tesis ettiği Avrupa’yla ilişkilerini tahkim etmesi oldu. Avrupalılar iki yıldır ABD stratejisinin arzulu uygulayıcısı. Avrupa’nın başını çeken Almanya, ekonomik gücünün en önemli girdisini sağlayan ucuz Rusya enerjisinden hızla vazgeçerek pek çok insanı şaşırttı. Hatta Biden yönetimi söz verdiği gibi Alman ekonomisinin stratejik altyapısı Kuzey Akım-2 boru hattını Eylül 2022’de imha ettiğinde bile sesi çıkarmayarak, fedakarlık boyutlarını sergilemiş oldu.
ABD’nin patronu olduğu NATO; Rusya ile uzun sınırı bulunan tarafsız Finlandiya’yı ve pratikte üyelikten farksız konumdaki İsveç’i de ittifaka eklemledi. Tabii hala süreci tamamlanmayan İsveç için Macaristan’ın onayı bu ay sonunda bekleniyor.
Ayrıca Avrupa kanadı, Asya’da da ABD jeopolitiğine hizmete gönüllü. Gelecekte Çin’le olası çatışmaya dahil olmayı da dışlamadıklarını bir kenara not etmeli. Japonya’da açılacak NATO irtibat ofisi eşliğinde gelecekte Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Kore ve Filipinler ile birlikte ‘Hint Pasifik’ ortaklığına dahil edecek bir müttefik ağı ile anlamak mümkün.
Batı’da kimileri ABD’nin Rusya’ya ilk vekalet saldırıyı başlatıp, ikincisini Tayvan üzerinden Çin’e yapmasını ‘akıllı strateji’ olarak görüyor. Ancak ‘iki cephede birden çatışmanın’ imkansızlığı değil ama zorluğu, Ukrayna çatışmasıyla daha görünür hale geldi.
İKNA EDİLEMEYEN ÇİN VE AMERİKAN CAYDIRICILIĞI
Çin liderliği, Ukrayna çatışmasına; Batı ülkelerinin son 30 yılda altını oydukları BM temelli uluslararası düzen bağlamında, küresel riskler üzerinden baktı ve ABD’nin asli hedefi olduğunun bilinciyle yaklaştı. Ukrayna krizinde Rusya’yı kınamayan Çin Dışişleri Bakanlığı’nın daha ilk açıklamasında meselenin ‘karmaşık tarihsel arka planı’ vurgusunun yer alması boşuna değildi.
İki yıllık süreç, tahmin edileceği üzerine Çin-Rusya’nın ilişkilerini pekiştirdi. Çin’in Rusya’yı ‘terk edeceğini’ iddia edenler, tıpkı Rusya kalesinin çabucak düşeceği tezlerinde olduğu gibi yanıldılar. Aksine iki ülke ‘çok kutuplu’ bir dünyanın inşası için elbirliği etti. Bunu yaparken kolektif Batı’nın hegemonya yitimine karşı tam gaz militarizme yönelmesi riskini algıladıklarından, ‘paktlaşmama’ vurgusunu titizlikle koydular.
Pekin; ABD ile ‘Tek Çin’ ilkesi temelli ilişkilerinin zayıflığının da ABD’nin 1979 tarihli Tayvan’la İlişkiler Yasasının ‘stratejik belirsizliğinin’ de ayırdında. Biden’ın “Çin saldırırsa Tayvan adasını savunuruz” temelli çıkışları, vekalet savaşının mühimmatına işaret ederken, Çin liderliğinin gardını yükseltmesine yaradı. İki yılda iki kez buluştuğu Biden ile elle tutulur bir diplomatik sonuç alamayan Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Tayvan’daki Çinlilerle ana karanın birleşmesinin doğasını defalarca ‘barışçı’ diye ifade ederken, sonunda ‘şiddetten kaçınmanın mümkün olmaması halinde gerekenin yapılacağını’ da vurgular oldu.
Biden selefi Donald Trump’ın Çin’e karşı açtığı gümrük savaşını ‘çip savaşıyla’ teknoloji cephesine taşımışken, Pekin’in tıpkı Moskova gibi ‘sabırlı bir diplomasi’ ile hamle yaptığı söylenebilir. Ve aslında Ukrayna çatışması, Çin için avantaja dönüştü. ABD engellemeleri Çinlilerin çip teknolojisindeki atılımlarını engellemek bir yana hızlandırdı. Çin stratejik teknolojik silahlanmada, hipersonik sistemler dahil giderek yetkinleşiyor. Donanmasını geliştiriyor. ABD Stratejik Kuvvetler Komutası’ndan sorumlu General Charles Richard’ın daha 2022 sonunda “Çin geliyor ve gemimiz batıyor” diye uyarmasını not etmeli.
Ne ki, Çin’i Rusya’yı desteklememe konusunda ikna edemeyen ABD, bugün Pasifik bölgesindeki 3 uçak gemisi grubuna 2 uçak gemisi grubu daha ekliyor. Pekin’in bu blöfü görmeyeceğini düşünmek doğrusu tuhaf kaçar.
Diğer yandan Çin liderliği Körfez bölgesinde ve küresel petrol piyasalarında daha etkili bir oyuncu oldu. Rusya ile birlikte Amerikan gücünün temeli olan dolara karşı ağır ancak kararlı adımlarla alternatif inşasına odaklandılar. Emtia ve altın temelli seçenekleri kolluyorlar. Biden yönetimi ‘Ukrayna projesine’ batmışken, petrol arzı taleplerini dinlemeyen Suudi Arabistan’ın yanı sıra BAE, Mısır ve Etiyopya ilk BRICS genişlemesinde yerlerini aldı. ‘Çok kutupluluk’ formatının odağı BRICS’e ve yaratacağı ekonomik ortama 40 ülke daha ilgi gösteriyor.
Bugün ABD, güneyindeki Meksika’nın BRICS’e ilgisini engellemeye çabalıyor. Bu arada karşı kıyıda sömürge gücü Fransa kovulurken, Çin’in yanı sıra Rusya’nın da varlığını hissettirdiği Afrika’ya yeniden odaklanmaya çalışıyor. Biden’ın zayıf halkayı vuracak ‘Ukrayna projesi’ ABD için Avrupa’yı kolayca tahkim ederken, dünyanın diğer alanlarında sürekli yeni ‘zafiyet alanları’ yaratıyor.
DÖNÜM NOKTASINA KOŞAN AVRUPA: BİR AMERİKAN KABUSU
Avrupa açısından iki yıl sonra durum daha hassas ve trajik. İkinci Dünya Savaşı’nın üzerine tesis edilen bir ‘barış projesi’ olarak sunulan Avrupa Birliği, ara sıra gündeme alınan ‘stratejik özerklik’ tartışmalarının göz boyama olduğunu ispatladı. Ukrayna krizi, ‘diplomasi, müzakere, çatışmaların önlenmesi ve kontrol altına alınması’ gibi temaları çöpe attırdı. ‘Değerler Avrupası’ yıllarca azınlık haklarına vurgu yapmışken, iki yıldır Ukrayna’nın Rus ve Rusça konuşan nüfusunun değil haklarını, ismini bile anmıyor! Kiev’de nazi işbirlikçisi Stepan Bandera’yı alenen idol belleyip devlet ideolojisi kılan neonazilerle dolu siyasi ve askeri yapıdan rahatsız dahi olmuyorlar. Rusya’da nazi selamlı yürüyüşlere öncülük etmiş, ‘doğululara’ hamamböcekleri diyen ve ısrarla nedamet getirmeyen faşist bir isim artık Batı’nın ‘kahramanı’ da olabiliyor. Aynı Avrupa kendi içinde ‘aşırı sağ’ korkusundan bahsediyor. Tam bir oksimoron!
Avrupa’yı dönüm noktasına getiren ise ABD’deki başkanlık seçimi. Doğrusu, iki yıl sonra Avrupalı elitlerin Ukrayna paniği, ‘ABD’siz hiçiz’ mesajı yayıyor.
ABD siyasetinde iki partili kutuplaşma, dünyanın mali hakimi mertebesinin Çin faktörüyle zorlandığı dönemde ortaya çıkmıştı. Kendini Donald Trump’ta bulan bir çalkantıya dönüştü. Amerikan devletinin adeta Trump’a ‘başkanlık yaptırmadığı’ dört yıl, 2020 önseçim sürecinde Demokratların kontrollü mini bir isyanıyla finale koştu. Trump’ın seçimi kaybetmesi ve 6 Ocak’taki tuhaf Kongre baskınıyla perde kapandı.
Muhalefetteki Cumhuriyetçi Parti içindeki şiddetli tartışmalara rağmen üç yıllık Biden başkanlığı Trump’ın bumerang gibi dönüşüne engel olamadı. Anketler, 2020’nin intikamını almaya yeminli Trump’ın, ABD müesses nizamının yargının da yardımıyla önleyememesi halinde, önseçimlerde zayıf rakiplerini alt edip yeniden seçilebileceğine işaret ediyor. Yaşı geçkin Biden, Ortadoğu kriziyle imajı altüst olmuş halde, çareyi Ukrayna projesinde bileğini bükemediği Rus hasmına belden aşağı küfretmekte buluyor. Demansı ifşa olsa da ekibiyle iktidar hırsından vazgeçmiyor. Dolayısıyla huzursuz Demokratlar yerine bir lider bulamazsa, Biden, gerçekten Trump’a yenilebilir.
Ukrayna projesi kabusa dönen Biden, iç siyasette tam bir demografi projesine dönüştürdüğü göç krizi eşliğinde son 30 yıla damgasını vuran Kongre’deki ‘savaş partisini’ bir türlü kuramıyor. Cumhuriyetçiler Biden’ın ‘Ukrayna projesine’ daha fazla para vermemekte diretiyor. Hakikaten, geçen yıl iki katı verilmiş ve başarı getirmemişken, yarısı ile ne sonuç elde edilecek? neye yarayacak?
Ve Trump… müesses nizamın ‘büyük güç rekabetine’ meydan okuyor, seçilirse ‘24 saat sonra Ukrayna savaşını bitireceğini’ söylüyor. ABD’nin Avrupa’yı ‘bedavaya korumayacağı’ restini çekiyor, NATO konforu yaşayan Avrupa’nın refaha harcadığı paraları savunmaya koymasını söylüyor. Avrupa’ya korku salıyor.
İKİ YIL SONRA AVRUPA’NIN ÜZERİNE YIKILAN UKRAYNA PROJESİ
Avrupalı siyasi elitler Ukrayna’ya yardımda ‘ABD’nin yerini alamayacaklarını’ vurgularken haklı. Ama Kiev’i 5 Kasım’daki ABD seçimine kadar ‘ayakta tutma’ misyonuyla karşı karşıyalar.
Başrolde Almanya var. Şansölye Olaf Scholz, Alman ekonomisindeki sıkıntıya aldırmadan 7 milyar Euro ve yeni askeri paketler çıkarırken, Avrupa’nın diğer ülkelerini Kiev’e katkıya çağırıyor. Ancak Batı’nın savunma sanayi üretimi Ukrayna’nın ihtiyacına yetmezken, üçüncü ülkelerden satın almaları tartışıyorlar. Ve Trump seçilirse, o Amerika ile ne yapacaklarını…
Ukrayna için Ramstein formatındaki koordinasyonun ABD’den NATO’ya geçirilebileceği konuşuluyor. Ancak ABD salt finansör değil, Wiesbaden’deki merkezden Ukrayna sahasını gözetleme, hedef saptama ve operasyonel planlamada karar verici. Ve Avrupalıların bu misyonlarla tek başlarına başa çıkmaları zor.
AB Ukrayna’yı fonlamakta bile kapışıyor. ‘Ukrayna çatışmasının çoktan kaybedildiğini’ söyleyen Macaristan’daki Orban yönetimi, alenen tehdit ile vetosunu geri çekti. Öncesinde kendi üyesinin ekonomisini sabote etme tehdidi bile savurdu. Orban ‘aşırı sağcı’ ilan edilmişken, Slovakya’dan sosyal demokrat Robert Fico belirdi. Nihayetinde AB Kiev için dört yıllığına 50 milyar euro’luk paket çıkardı. Ancak bunun bütçesinin yarısını Batı’nın karşıladığı Kiev’in ne hükümet etme ne de askeri ihtiyaçlarına yetmeyeceğini biliyorlar.
KUTSAL MÜLKİYET HAKKINI AYAKLAR ALTINA ALMAYA BİLE RAZILAR
‘Kurallar’ vurgulu Avrupa, ABD teşvikiyle işi Rusya’nın dondurulan 300 milyar dolar civarındaki varlığını çalmanın yollarını aramaya kadar ‘düştü’. ‘Kutsal kapitalizmin mülkiyet hakkına’ tecavüz etmenin yolu aranıyor. Rusya’ya ait varlıkların faizlerini başka hesaplara koyup Kiev’e aktarmanın ‘hukuki’ yolları aranıyor. İtiraz eden uzmanların sesleri Financial Times ve Bloomberg gibi yayınlarda kısık sesle işitiliyor. Başkasının ‘malını yahut o malın getirisini’ alenen çalmanın Euro’nun küresel para birimi olarak itibarına etkilerinin altını çiziyorlar. Ama anlaşılan o ki, Rusya’yı stratejik yenilgiye uğratmak hırsıyla her yol mubah görülüyor.
STRATEJİK YENİLGİ TATTIRMA SARHOŞLUĞU VE HAKİKATLERLE YÜZLEŞMEK
Bütün uğraşlara rağmen zafer Ukrayna ordusuna uzak. Batı, 2022-23 kışında Rusya’dan ‘kış saldırısı’ beklerken, soğukkanlı Ruslar Zaporojye’de çok katmanlı ‘Surovikin hattı’ tesis etmişti. Batılılar Moskova semalarında beliren küçük İHA’larla sevinirken, Ruslar Bahmut/Artyomovsk’u uzun bir yıpratma savaşının sonunda aldılar. Mayıs’taki zaferin sahibi olarak Batılılar neredeyse ‘terörist’ ilan edecekleri Vagner güçleri ve Prigojin’in hazirandaki isyanından medet umdu. 24 saatte bitti. Sonuçta Batı’nın ‘tank koalisyonu’ eşliğinde her tür silahı sunduğu Kiev 4 Haziran’da giriştiği yaz taarruzunda ekim ayı gelmeden mağlup olmuştu. Hedef Azak denizine ulaşmaktı, Surovikin hattında birkaç köy ve kasabanın ötesine geçilemedi.
Bugün artık Ukrayna yeni taarruza geçecek askeri kaynaktan da insan gücünden de yoksun. Rusya’nın Belgorod şehri yahut Donetsk’e misket bombaları atarak yol açtıkları katliamlar cephede bir şey değiştirmiyor. Moskova 2024’ün ilk zaferlerini iç savaş boyunca Kiev’in 10 yıl Donetsk’i vurduğu Mariinka ve ardından Avdeyevka’nın kontrolüyle elde etti. Donbass’ta bu konsolidasyonun ardından Rusya’nın ‘kuzeyden mi güneyden mi’ hamle yapacağına dair papatya falları açılıyor.
Bu koşullarda ABD, toprak kayıplarını unutup Kiev’i ‘savunma stratejisine’ geçiriyor. Kimi bölgelerde savunma hatları inşası başlatıldı. Kiev dört aşamalı bir plan kondu: Savaş, inşa et, iyileş ve reform yap. Hesap; Ukrayna’nın 10 yıl içinde yeniden hatırı sayılır bir savaş gücü elde etmesi. ABD’deki değişken siyasi iklime önlem olarak Avrupa ülkeleri Kiev ile 10 yıllık güvenlik anlaşmaları imzalıyor. Britanya açılışı yaptı, onu Fransa ve Almanya izledi. Ukrayna doğrudan NATO’ya alınamıyor ama ‘kolektif danışmayı’ içeren 4. Madde muhtevasını çağrıştıran bir ‘arka kapı’ açılıyor.
Ukrayna krizi ABD seçiminin sonuçlarına bağlanacak şekilde Avrupalılaştırılıyor.
AVRUPA’DA SAVAŞ HİSTERİSİ
Stratejinin ideolojik ayağı ise ‘Avrupa’da savaş’ histerisi. Rusya liderinin Ukrayna iç savaşına müdahaleye bir sabah uyanıp aniden karar verdiği algısı yaratanlar, bu histeriyi yayıyor. Almanya’da muhalefetteki CDU’lu siyasetçiler doğrudan Rusya topraklarının vurulması çağrıları yaparken, ‘Ukrayna’yla durmayacak olan Rusya’nın Avrupa’ya saldıracağı’ teması öne çıkarılıyor.
24 Şubat 2022’deki başlangıca bakan aklı başında herkes, Rusya’nın tarihsel olarak ‘kendinden’ saydığı Ukrayna’daki siyasi-askeri motivasyonunu anlayabilir. Avrupa’nın en genişi topraklarına sahip olan, cephe hattının 1000 kilometre ile ifade edildiği bir ülkeyi, karşılarında iki katı bir ordu da bulunuyorken, Rusların 150-190 binlik bir güçle operasyona girişmiş olması, mesele eğer istila ise, Rusların matematik bilmediklerini iddia etmek olur.
Moskova’nın 24 Şubat 2022’de ‘özel askeri harekât’ diye adlandırdığı askeri eyleminin siyasi motivasyonu açık. Çünkü 6 hafta sonra İstanbul’daki müzakere masasında Almanya ve Fransa liderliklerinin arzusuyla üç koldan kıskaca alınmış Kiev’den çekilen Ruslar, kardeş Ukraynalılara mesajın yeteceğini düşündüler. Yanıldılar. Bedelini de çekildikleri Buça’daki ‘katliam komplosuyla’ ödediler. Hala yerleştirilen cesetlerin kimlikleri açıklanmıyor.
Neticede 2022 Mart sonunda İstanbul’da Kiev’in sunduğu taslak, Biden yönetiminin ulağı Britanya Başbakanı Boris Johnson’ın açık talimatıyla geri çekildi. İsrail’in eski başbakanının ardından bizzat Ukrayna müzakerecisi David Arahamiya da ifşa etti. Sonucu iki yılın sonunda yarım milyon insanın ölümü oldu.
Elbette savaş ve çatışmalarda hedefler değişkenlik gösterebilir. Ancak Rusya’nın Avrupa’ya saldıracağına dair hiçbir makul gerekçe yok. Devlet Başkanı Putin, tarihsel olarak Polonya ile bağladığı Batı Ukrayna ile ilgilenmediklerini açıkça söylüyor. Moskova, NATO ile arasında bir tampon bir koridor ihtiyacını vurguluyor. Mesele nereden geçeceği. Ve Dinyeper nehrini baz alanlar açısından ‘Kiev’ de güneyde Büyük Katerina’nın kenti Odessa da artık elzem gibi görünüyor. Ama batısı değil.
NATO’nun genişlemesini engellemeye çalışan Rusya Avrupa’nın neresine gidecek? Almanya basınına bakarsanız Baltık ülkeleri ve Polonya senaryolarının saçıldığını görüyorsunuz. Bir ‘emperyal’ stratejiden bahsediyorlar, Putin’in Sovyetleri yeniden kurmayı hedeflediğini iddia ediyorlar. Rusya lideri geçen ekimdeki Valday konferansında açıkça, “Ukrayna’daki kriz toprakla ilgili bir çatışma değil. Bunun altını çizmek istiyorum. Rusya dünyanın en geniş topraklarına sahip ülkesi. Daha fazla toprak iddia etmekle ilgili değiliz” demişti.
İki yılın sonunda sahadaki gerçekliği temel alacak basit bir ateşkes ilanı ve müzakereye dönüş iradesi, kimin neye niyetlendiğini kolayca ortaya koyabilir. Ama Avrupa; ABD seçimine ayarlı 5 Kasım kumarını oynamaya kararlı görünüyor. Üstelik Kiev’in daha da yıkıcı bir yenilgisini önlemek için doğrudan müdahale olasılığı var. Ve bu açık nükleer savaş riski yaratıyor.
SOMUT DURUMUN SOMUT ANALİZİ
Üçüncü yıla girerken, Ukrayna krizinin göze soktuğu olgular şunlar:
X Batı Rusya’yı uluslararası planda tecrit edemedi. Aksine BRICS etrafında ‘küresel güney’ söylemi şekil alıyor.
X Orta büyüklükteki ülkeler Batı’yla çıkar alanlarını gözetseler de ‘alternatif’ algısı eski gönüllü itaatkarlığı aşındırıyor.
X Rusya ekonomisi 12 yaptırım paketiyle çökmedi, 13’üncüsüne ihtiyaç duyuldu. Ekonomik büyüme IMF tahminlerini ters yüz ediyor.
X Varlıklı Batı ekonomilerinde teknik resesyonlar, zaten pandemiyle tetiklenmiş enflasyon olgusu, yüksek faiz döngüsü, sanayisizleşme, büyüme oranları etkileyen sorunlar konuşuluyor.
X ‘Yeşil ajandası’ ile tarımı büyük şirketlerin hakimiyetine sokma modeli Avrupalı çiftçilerin isyan dalgasıyla karşı karşıya. Ukrayna’dan AB istisnasıyla yayılan regülasyonsuz ürünler öfkeyi katlıyor.
X Kiev’e sunulan ‘mucize silahlar’ sıkıntılı bir görünümde. Almanların Leopard tankları darbe yerken, İngilizler Challenger’larını hemen ‘geri çekti’. Amerikan ‘Abramsları’ ortada yok. Donbass cephesinde ismini ABD’nin ünlü zırhlılarından alan ‘Bradley bulvarı’ alay konusu.
X Batı elitleri, Rusya savunma sanayi üretimi ve örgütlenmesinden şaşkın. Hipersonik füze sistemleri kaygı konusu.
X Gazze savaşı, Batı’nın ‘insani’ anlamda tüm ideolojik argümanlarını ve ilkelerini boşa düşürdü.
X Batı liderliğindeki entelektüel sığlık dikkatten kaçacak gibi değil.
Görüş
Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1

Epstein koalisyonunun İran’a karşı saldırganlığı devam ederken, Harici’de yayınlanan üç bölümlük “Uçurumun eşiğinde” yazı dizisini 20 Mart’ta şu sözlerle bitirmiştim:
“Bu yazı, ‘nereye varır bu işin sonu?’ sorusuna bir cevap. Bir açıdan, öyle çok değişik faktör rol oynuyor ki, nereye varacağını kestirmek zor; ama diğer bir açıdan, şu açık: ABD-İsrail koalisyonunun yenilgiyi itiraf etmeye tahammülü yok, bu nedenle bölgeyi ateş topuna çevirmeye çalışacaktır; İran’ın ise yenilmeye tahammülü yok, çünkü yenilginin sonu, emperyalist haydutluğa teslim olmayı reddeden bu onurlu halkın bağımsızlığını kaybetmesi olacaktır.”
Aradan geçen iki buçuk ayı bulan sürede yaşanan gelişmelere etraflıca bakmakta ve bundan sonraki olası senaryoları değerlendirmekte yarar var.
Bu nedenle bu yazı, kaçınılmaz olarak, son iki ayın etraflı bir tarihini kapsayacak.
Dezenformasyon
Gelinen noktada belirsizlik devam ediyor; en azından bir aydır bu konuda yazıp çizenlerin önemli bir bölümü neredeyse papatya falı çeviriyor: anlaşma olacak mı, olmayacak mı?
Bir anlaşma çabası olduğu, nisan başında Pakistan görüşmelerinin başladığından beri çok açık; ancak meselenin fala çevrilmesi, öyle anlaşılıyor ki büyük ölçüde bilinçli bir dezenformasyon çabasının parçası ve bunun başını da Axios ve onun İsrail istihbaratı kökenli “muhabiri” Ravid Barak (twitter mesajlarıyla) çekiyor.
Bu başarılı dezenformasyonun kısa bir özetini geçen gün The Cradle Türkiye sundu: 8 Nisan’da iki haftalık ateşkesin ardından Barak 16 Nisan’da anlaşmaya bir milim, 20 Nisan’da bir veya iki gün kaldığını; 6 Mayıs’ta savaşı bitirmek için bir sayfalık memorandumun hazırlandığını; 12 Mayıs’ta Trump’ın “imzaya yakın” olduğunu; 22 Mayıs’ta “kısa zamanda anlaşmaya varılacağını”; 28 Mayıs’ta anlaşmanın hazırlandığını ve sadece Trump’ın imzasının beklendiğini yazdı.
“İran ABD’nin temel şartlarını kabul etti, ancak ABD daha fazlasını istiyor” veya “İran’da ‘muhafazakârlar’ şimdilik direniyor ama üzerlerindeki baskı artıyor” yolunda yürüyen bu dezenformasyon, öyle anlaşılıyor ki, öncelikle İran’da yönetimin antiemperyalist kanadını tehdit ve anlaşma yanlısı kanadını teşvik; ama bundan başka, moda deyimle “piyasalara güven verme” amacını da güdüyor. Böylece petrol fiyatlarının tırmanış eğrisini dizginlemeyi hedefliyorlar ve bunda başarılı da oluyorlar.[1]
Gene de, dezenformasyon dalgalarının med ve cezirine bakarak Amerikan siyasetine dair değerlendirmelerde bulunmak mümkün.
İlkin İran’a karşı “çokuluslu deniz gücü” çağrısında bulundular; ancak çağrı karşılık bulmadı. Önce Avrupalılar caydı — ne var ki zaten güçleri de yok; güneş batmayan imparatorluğun bugünkü karikatürü bile Hürmüz’e birlik konuşlandırmaya cesaret edemez, en çok Umman denizinin açıklarında ve Hint okyanusu sularında gezinebilir. Buna rağmen görüntü her şeydir: ABD başkanından paparayı yiyen Britanya yönetimi de mart ayı sonunda tam da bu nedenle “iyi bari gönderelim” havasına girdi ve HMS Anson nükleer denizaltısını oralarda gezdirdiğini ilan etti; birkaç gün geçmeden numaradan efelenip “ortağı” Fransa ile birlikte ve elbette “ABD’nin yardımıyla” boğazı açmak için bir koalisyonun “başına geçmeye hazırlandığını” açıkladı. Numaradan efelenme programı da, Avrupa devletlerinin ABD’nin yapamadığını yapacak ne askeri ne siyasi gücü olmasından başka, çalı dikip koyundan yün çalmayı hatırlatırcasına, hepsi de gelecek zaman kipiyle, kiralık mayın temizleyici sivil gemi kiralayacağı, robot dronlar ve yüzer platformlar kuracağı iddiasından ibaretti. Üstelik, aşağıda tekrar hatırlatacağım gibi, boğazın şu aşamada mayınlanmadığını bilince böyle efelenmeler de daha ucuza geliyor.
İlk günler “mümkün olduğunca geniş bir güce” katılacağını bildiren BAE de Avrupalıların ardından yan çizdi. Oysa (27 Mart’ta Financial Times’a göre) BAE başlangıçta pek iştahlıydı ve her ne kadar “İran’la savaş söz konusu değil” ise de “İran’ın barışçıl ekonomiye savaş açtığını ve insanların buna karşı koymak zorunda olduğunu” bildirmişti.
Çin
Çin’le ilişkilerin bu dönemki kronolojisine de bakmak gerek, zira Çin’in İran’la ilişkilerine dayanarak çatışmaya şu veya bu şekilde İran’ın yanında müdahale etme potansiyeli öyle anlaşılıyor ki ta en başından beri belirsizliğini koruyordu. Bir aylık yoğun füze misillemeleri sırasında sık sık, Pekin’in Tahran’a hava savunma sistemleri ve istihbarat desteği sunduğu ileri sürüldü; ne var ki her ikisi de kanıtlanamayacak ve tartışmalı iddialardı. Kaldı ki Çin tarafı birçok defa İran’a askeri destek vermediğini beyan etti.[2]
Bu meyanda ABD’nin eski Pekin büyükelçisi (2022-2025) Nicholas Burns’ün 28 Mart’ta Bloomberg’e verdiği mülakat, ABD’nin Çin faktöründen endişe etmemesi için bir çağrıyı andırıyordu; Burns, Çin’in Venezuela ve İran saldırılarına sessiz kaldığını ve her iki ülkeye de diplomatik destek sunmadığını, dolayısıyla “bu ülkelerin güvenilmez bir dostu” olarak göründüğünü söylemişti.
İran’ın Hürmüz boğazından geçiş için koyduğu şartlardan biri bu su yolunu kullanacak petrol tankerlerinin uluslararası ticarette yuan kullanmasıydı ve bu açıkça Çin’den siyasi destek beklentisiyle ilişkiliydi. Bense birçok defa yazdığım gibi Çin’in yapısal olarak malul olduğunu ve böyle açık bir siyasi destek veremeyeceğini düşündüm ve düşünmeye devam ediyorum. Çin ve Rusya’nın tutumları arasındaki farklılığı “Uçurumun eşiğinde” hangi ülkelerin ilk diplomatik tepkileri gösterdiğini anlatırken göstermiştim; Çin’in bu açık destekten kaçınan son derece pragmatist tutumu sonraki günlerde de defalarca ortaya çıktı. Örneğin 25 Mart’ta Aragçi, Çin dışişleri bakanı Van İ ile görüşmesinde “kararlı bir tutum” ve “kınama” istedi; buna karşılık Van renksiz bir diyalog çağrısıyla yetindi ve, İran devlet televizyonunun yazdığına göre, “mücadelenin devam etmesindense diyaloğun evla olduğunu ve bunun İran halkının menfaatleriyle, keza uluslararası topluluğun genel beklentileriyle örtüştüğünü” söyledi. Çin bu tutumunu kararlılıkla korudu; dışişleri 13 Nisan’da bir kez daha, ABD’nin abluka ilanının hemen arkasından, Hürmüz’de serbest seyrüseferin bütün ülkelerin menfaatine olduğunu açıkladı. Hürmüz’ü bloke eden uzaylılar değil İran olduğuna göre Çin’in “Hürmüz açılmalı” çağrılarının hedefi de ABD değil İran’dı. Van 6 Mayıs’ta bir kez daha Pekin’de Aragçi ile görüştü. Aragçi burada, “Çin tarafının her zaman tarihin doğru yanında yer aldığını, durumun kötüleşmesini ve taşmasını önlemek için yapıcı bir tutumla aralıksız çaba gösterdiğini”, İran’ın Çin’e güvendiğini, savaşı durdurmakta olumlu rol oynamaya devam etmesini beklediğini, zaten İran’ın “Çin’in kapsamlı stratejik ortağı” olduğunu, Tayvan meselesinde Çin’i daima desteklediği söyledi. Buna karşılık Van, İran’a destek anlamına gelecek “meşru savunma”, “saldırganlık” gibi ifadeler kullanmaktan kaçındı (Rusya ile tutum farklılığını göstermek açısından önemlidir bu); Çin’in bu çatışmanın başından beri arabuluculuk yaptığını ve diyaloğu teşvik ettiğini, “kapsamlı ateşkesin gecikmeden sağlanması gerektiğini” belirtti, “görüşmelerde ısrarın önemini” vurguladı, “İran’ın diplomatik yollarla çözüm arama isteğini takdir ettiklerini” söyledi. İran’ın sivil nükleeri geliştirmeye hakkı olduğunu düşündüklerini ekledi ve bununla da yetinmeyip, İran’a, Körfez ülkeleriyle daha çok diyalog kurmayı ve onlarla ortak bölgesel barış ve güvenlik çerçevesi oluşturmayı tavsiye etti. Gerçeklikten alabildiğine uzak şeyler. Ancak ilgisi, bu tür ayrıntılardan çok Hürmüz ile ilgiliydi: “uluslararası toplumun, boğazdan normal ve güvenli geçişin yeniden sağlanmasına yönelik ortak bir kaygı taşıdığını, Çin’in ilgili tarafların uluslararası toplumun güçlü çağrısına en kısa sürede yanıt vermesini beklediğini” anlattı. ABD başkanının Pekin ziyareti öncesindeki bu görüşme, Çin’in tutumunu yansıtması açısından daha büyük önem taşıyordu.
Bu açıdan, Beyaz Saray’ın 17 Mayıs’ta açıkladığı Çin ziyareti sonuç raporu her ne kadar kendine yontuyor olsa bile tamamen boş değildir. Buna göre (en önemlisi) taraflar İran meselesiyle ilgili Hürmüz boğazının açılması çağrısında bulunuyorlar. Bunun yanı sıra “KDHC’nin nükleersizleştirilmesi” meselesinde hemfikirler. Buna karşılık Çin’in görece önemsiz bir miktar olan 2028’e kadar ABD’den 17 milyar dolarlık tarım ürünü taahhüdünden başka net bir taahhüdü yok; özellikle silah yapımında kullanılan değerli maden ihracatındaki tutumunu koruduğu anlaşılıyor. Görüşmenin sonuçları itibariyle daha belirsiz olan, Tayvan meselesiyle ilgili ABD’nin hangi tavizleri verdiği.
Bununla birlikte Çin, İran petrolünün yüzde 80’ini alıyor; 2021’de imzalanan 25 yıllık kapsamlı stratejik ortaklık anlaşmasıyla altyapı ve sanayi yatırımları yapıyor ve İran’a yatırımlarının toplamının 400 milyar dolara yaklaştığı biliniyor. Dahası, Çin dışişleri her ne kadar Hürmüz’ün derhal açılması, yani (Medvedev’in deyişiyle) İran’ın elindeki bu en güçlü nükleer silahtan vazgeçmesi için çağrı üstüne çağrı yapıyorsa da Hürmüz’den geçen tankerlerinin güvenliğini esas olarak İran’a borçlular. Dolayısıyla, İran’ın yıkılması, Çin’in enerji güvenliğinin sarsılması anlamına gelir.
Bütün bunlara bakarak Çin’in İran’a açık siyasi ve silah yahut istihbarat gibi dolaylı ancak önemli destekten kaçınma siyasetine devam ettiği, ancak İran’ın yıkılmasına da kategorik olarak karşı çıktığı anlaşılıyor. Yeni bir Venezuela senaryosu, üstelik de şimdi Venezuela gibi iflasın eşiğinde bir devlet değil İran gibi teslim olmama kararlılığını elindeki bütün vasıtalarla ve ustalıkla koruyan bir devlet varken kabul edilemez. Bu durumda Çin’in İran’a sunabileceği en önemli destek, bu yazı dizisinin son bölümünde ele alacağım beşinci senaryo çerçevesinde olacaktır.
Savaş, siyaset ve hedefler
Savaş siyasetin şiddet araçlarıyla devamıdır; her savaş, tarafların siyasi hedeflerine tank, uçak, seyir füzesi, dron vb. araçlarla ulaşmaya çalıştığı bir siyasi mücadeledir. Savaşın (Clausewitz’in deyişiyle “pozitif”) nihai hedefi, düşmanın silahlı güçlerinin yok edilmesi, böylece siyasi iradesinin kırılması ve kapitülasyona zorlanmasıdır; ama bu hedefe nadiren ulaşılır. Bu durumda savaş sadece ötelenir, ertelenir, yerini başka vasıtalar veya başka savaşlar alır. Savaşın siyasi planlayıcısı çatışmaya giriştiğinde olası siyasi, askeri ve iktisadi sonuçları hesap etmiş olabilir veya olmayabilir, ancak bunlar hesap edilmediğinde, yani siyasi planlama doğru yapılmadığında bile hedef vardır; bununla birlikte savaşın gidişatı içerisinde bu hedeflere varma yolları değişir.
Epstein koalisyonunun hedefi var mıydı, neydi?
Epstein koalisyonunun nihai hedefi İran’da “rejim” değişikliğiydi. Buna varmak için kullanmayı hedeflediği yol iki aşamalıydı. Birincisi, İran’ın antiemperyalist kararlılığını koruyan siyasi önderliğini, askeri ve ekonomik altyapısını yok ederek ve “beşinci kolun” fitilini ateşleyeceği iç çatışmayla siyasi birliğini parçalamak; ikincisi, oluşacak kaos ortamında ve fiili bir iç savaşın ardından mümkünse İran’ın parçalanması, değilse Tahran’da işbirlikçi bir rejimin kurulması.
Bu, gerçekte, Rusya’ya büyük hayallerle işletilen formülden ilkesel olarak farklı değildir.
Önderliğin yok edilmesi yoluyla karışıklık ve böylece kolay bir zafer umudu taşıdıklarını açık seçik biliyoruz. Daha 23 Mart’ta Reuters, Epstein koalisyonunun İran’a karşı saldırganlığından sadece 48 saat önce ABD başkanı ile İsrail’in faşist başbakanı Netanyahu’nun telefonlaşıp Ali Hamaney’i kastederek “kafa koparıcı bir saldırıda” mutabık kaldıklarını yazmıştı. Başka deyişle, Hamaney’i öldürürlerse İran’ın başsız kalacağına öyle inanıyorlardı ki, öldürebileceklerine kesinlikle emin olduktan sonra saldırı emrini verdiler; böylece İran’ın kısa sürede hizaya geleceğini düşünüyorlardı. Bunu yaparken “liberal” hükümete oynuyorlardı; ama İran’daki siyasi dengelerin tahminlerinin tersi yönde gelişebileceğini hesap etmemişlerdi.
Gene de, İran’ın altyapısına (ve bu kapsamda, tayin edici değilse bile, askeri altyapısına da) büyük zarar vermeyi başardılar. Zaten başlamış bulunan ekonomik kriz bu ortamda derinleşti; artık kimi yerlerde emekçi halk 50-100 dolara çalışmak zorunda kalıyor; petrol ve sanayi altyapısında ağır tahribat var; petrol ihracatı imkanları daraldı; Epstein koalisyonunun saldırılarının İran halkının hayatına doğrudan bir başka etkisi de 50 bine yakın konutun kullanılamaz hale gelmesi oldu.
Ne var ki bu durum bir sosyal ve siyasi krize yol açmadı — oysa hedef, daha geçen yılki şiddet olaylarının gösterdiği gibi, tam da buydu. Birincisi, Financial Times’ın deyişiyle 40 yıldır bir “direniş ekonomisi” ortaya çıkmıştı ve bu kurumsallaşmış yapı, (Alptekin Dursunoğlu’nun “oligarşi” dediği yeni burjuvazinin bütün yıkıcı çabalarına rağmen) işliyordu. Financial Times, adıyla müsemma burjuvazinin bu asırlık sesi, nihai tutumu The Wall Street Journal’dan farklı olmasa bile çok daha sağduyuludur ve geleneksel, gerçek anlamda habercilik izleğini hiç terk etmedi; dolayısıyla çizdiği tablo baktığı yerin perspektifini yansıtsa da çoğu zaman nesneldir. 29 Mart’ta İran ekonomisini yıkmanın kolay olmadığını söylerken şunları vurguluyordu: ithalatı güç ürünleri (ilaç, araç yedek parça, mutfak gereçleri, vb.) kendisi üretiyor; dış ticarette barter uyguluyor (özellikle petrol karşılığı gıda ve araç gereç); enerji altyapısı bütün ülkeye dağılmış olduğu için yok edilmesi güç; baskıya rağmen istikrarlı bir ekonomisi var; yetkililer ekonomi yönetimini desantralize etti, ithalat hızlandı, bürokratik engeller azaltıldı; karayolu taşımacılığı devam ediyor, marketlerde kıtlık yok, yakıt sıkıntısı yok. Bununla birlikte enflasyon yüzde 40 seviyesinde, halkı boğan ekonomik problemler de savaştan önce derinleşmeye başlamıştı zaten. Bunlar da (Financial Times açıkça söylüyor bunu) geçen yıldaki gösterilerin başlıca nedeniydi.
Özetle, Financial Times’ın haklı olarak işaret ettiği gibi mevcut model krizi ortadan kaldıramıyor ama Epstein koalisyonun saldırıları altında sarsılırken bile sistemin ayakta kalmasına imkân sağlıyor. 9 Mayıs’ta The Washington Post da, yumurta artık iyice kapıya dayanmışken, bu gerçeği keşfetti: CIA’e göre İran 90-120 gün hatta daha uzun süre ablukadan ötürü ciddi ekonomik sonuçlarla karşılaşmadan çıkabilirdi. Aynı gün Financial Times ABD yönetiminden “üst düzey bir yetkiliye” dayanarak CIA’in İran’ın ekonomik esnekliğini küçümsediğini yazdı: “Eğer İran deniz ulaştırmasının yerine demiryolunu koymayı başarırsa kendisine ekonomik anlamda bir güvenlik yastığı oluşturur.” Veya (biz başka türlü özetleyelim durumu) İran ekonomisi zaten sürekli ama kontrollü bir kriz içinde ve bu krizi sosyal krize çevirecek dış faktörler olmadıkça ayakta kalmayı başarıyor.
Savaş, bu krizi sosyal krize çevirecek dış faktörlerin en önemlisi olarak öngörülmüştü; oysa güdülen bu hedefe rağmen tam tersi bir tablo ortaya çıktı: İran çok uzun zamandır belki de ilk defa milli birliğini hiç olmadığı kadar pekiştirdi. Bu sıradışı durum çok çarpıcıdır; dahası savaşın ilk defa İran’da gerçek anlamda bir iç barışı ortaya çıkardığı, iktidara en çok muhalif olanların bile onun çevresinde kenetlenmeye başladığı ve buna karşılık iktidarın da daha önce (eski moda deyişle) ısrarla “ötekileştirdiği” kesimlere yaklaşımını değiştirdiği ileri sürülebilir.
Özetle, askeri strateji siyasi hedefe uyum sağlayamadı. Bu durumda iki seçenek ortaya çıkar: ya siyasi hedefi değiştireceksin, ya da mevcut askeri stratejinin yerine başka bir şey koyacaksın.
[1] Yeri gelmişken, bu “muhafazakârlar ve reformcular” kategorilerinin siyasi ve bilimsel anlamı olmadığını, gerçekte antiemperyalizm ve egemenlik ilkeleriyle uzlaşma ve en iyi ihtimalde egemenliğin paylaşılması beklentileri arasında bir çatışmadan söz edilebileceğini; siyasi muhafazakarlık ve hayat tarzında muhafazakarlığın birbirine eşitlenemeyeceğini; İran’da çok uzun süredir devam eden “reformist” yönetimlerde siyasi muhafazakarlığın derinleştiğini; buna karşılık yönetimde antiemperyalist eğilimler güçlendikçe siyasi olarak halk kitlelerinin de birbirine yaklaştığını ve bu durumda, böylelikle milli birliğin pekiştiğini şimdilik kısaca not etmek gerek.
[2] Buna karşılık Rusya, askeri desteğin kapsam ve niteliğini belirtmemekle birlikte, geçen yıl imzalanan kapsamlı stratejik ortaklık anlaşmasının gereklerini yerine getirdiğini vurgulamıştı. (Rusya-İran ilişkilerinin son bir yılıyla ilgili çok kısa bir kronoloji: 17 Ocak 2025, Rusya ve İran arasında kapsamlı stratejik ortaklık anlaşması imzalandı. 8 Nisan 2025, Duma onayladı. 21 Nisan 2025, Putin imzaladı. 21 Mayıs 2025, İran meclisi onayladı. 11 Haziran 2025, Velayet Konseyi onayladı. 2 Ekim 2025, yürürlüğe girdi. 4/1: “İmzacı tarafların istihbarat ve güvenlik servisleri milli güvenliklerini pekiştirmek ve ortak tehditlere karşı koymak amacıyla istihbarat ve tecrübe alışverişinde bulunur ve işbirliği seviyesini yükseltir.” 4/2: “İmzacı tarafların istihbarat ve güvenlik servisleri muhtelif mutabakatlar çerçevesinde karşılıklı işbirliğini hayata geçirir.”
Görüş
Xi liderliğinde yükselen Çin diplomasisi: Bütün yollar Pekin’e çıkıyor

2025’in sonlarından başlayarak 2026 boyunca dünya siyasetinde dikkat çeken en önemli gelişmelerden biri büyük güçlerin art arda Pekin’e yönelmesi oldu. Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi küresel sistemin merkezindeki aktörlerin Çin ile doğrudan üst düzey temas kurması uluslararası düzenin değişmekte olduğuna dair güçlü bir işaret olarak görülüyor. Bu ziyaretlerin sıradan diplomatik temaslar olmadığı kesin. Açıkçası bu ziyaretler dünyanın güç merkezlerinin yeniden şekillendiğini gösteren sembolik ve stratejik hamleler. Özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin daimî üyelerinden dördünün kısa süre içerisinde Çin ile yoğun temas kurması Pekin’in artık ekonomik bir güç olmasının ötesinde küresel diplomasinin ana merkezlerinden biri hâline geldiğini ortaya koydu.
Uzun yıllar boyunca dünya düzeni büyük ölçüde Amerika merkezliydi. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra ABD hem askerî hem ekonomik hem de diplomatik olarak rakipsiz bir konuma ulaşmıştı. Çin ise hızla büyüyen ama daha çok üretim gücü ve ucuz işgücüyle tanımlanan bir ekonomi olarak görülüyordu. Pekin’in küresel sistemde etkisi vardı ancak dünya siyasetinin ana karar mekanizmaları hâlâ Washington merkezli işliyordu. Fakat son yirmi yılda yaşanan dönüşüm Çin’i yalnızca ekonomik bir dev olmaktan çıkarıp küresel stratejik rekabetin merkezine yerleştirdi.
Bugün Çin dünya ticaretinin en önemli aktörlerinden biri. Küresel tedarik zincirlerinin büyük kısmı Çin bağlantılı çalışıyor. Elektrikli araçlardan batarya teknolojilerine, yapay zekâdan güneş enerjisine kadar birçok kritik sektörde Çin hem üretici hem de standart belirleyici bir güç hâline gelmiş durumda. Bu ekonomik kapasite doğal olarak siyasi ve diplomatik etkiyi de beraberinde getirdi. Artık dünya liderleri Çin’i görmezden gelerek küresel sorunları yönetemeyeceklerini biliyorlar.
Çin’e gerçekleşen ziyaretlerin temel anlamı tam da burada ortaya çıkıyor. Donald Trump’ın Pekin’e giderek Xi Jinping ile görüşmesi Washington ile Pekin arasındaki sert rekabete rağmen doğrudan temasın zorunlu hâle geldiğini gösterdi. Aynı şekilde Vladimir Putin’in Çin ile stratejik yakınlığı zaten uzun süredir biliniyordu ancak Moskova’nın Batı ile yaşadığı derin kriz sonrası Çin ile daha fazla işbirliği yapması Pekin’in Avrasya’daki ağırlığını ciddi biçimde artırdı. İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın ziyareti ise Avrupa’nın Çin politikasında daha pragmatik bir çizgiye yöneldiğinin işareti olarak yorumlandı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un daha önce gerçekleştirdiği temaslar da Avrupa’nın Çin’le tamamen kopmak istemediğini ortaya koymuştu. Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in Pekin görüşmeleri ise özellikle ekonomik açıdan dikkat çekiciydi. Çünkü Alman sanayisi için Çin pazarı hâlâ vazgeçilmez öneme sahip. Buna ek olarak Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić’in Çin ile sürdürdüğü yoğun diplomatik temaslar da Pekin’in Avrupa kıtasındaki etkisinin yalnızca büyük Batı Avrupa devletleriyle sınırlı olmadığını gösterdi. Sırbistan son yıllarda altyapı yatırımları, ulaştırma projeleri, teknoloji transferi ve savunma alanındaki işbirlikleri sayesinde Çin’in Avrupa’daki en yakın ortaklarından biri hâline geldi.
Bu ziyaretlerin ortak noktası hepsinin Xi Jinping ile doğrudan temas arayışı taşımasıydı. Xi artık sadece Çin’in lideri olarak görülmüyor. Birçok ülke açısından Xi, küresel sistemin geleceğini şekillendiren ana figürlerden biri hâline gelmiş durumda. Özellikle Xi döneminde Çin’in daha merkeziyetçi, daha vizyoner ve daha uzun vadeli stratejik planlama yapan bir yapıya dönüşmesi liderliğin kişisel önemini artırdı. Bugün dış dünya büyük ölçüde Xi Jinping’in kararlarına odaklanıyor. Bu nedenle Pekin’e yapılan ziyaretler aynı zamanda “Xi ile doğrudan kanal kurma” çabası anlamına geliyor.
Burada semboller büyük önem taşıyor. Çünkü uluslararası siyasette “kimin kimin ayağına gittiği” bile güç algısının parçasıdır. Eğer dünya liderleri sürekli Pekin’e gidiyor, Xi ise sınırlı hareket ediyor ama herkes onunla görüşmek istiyorsa bu doğal olarak şu mesajı güçlendiriyor: “Xi Jinping artık Çin’in lideri olmanın ötesinde küresel sistemin ana karar vericilerinden biri.” Daha da dikkat çekici olan nokta ise Xi’nin daha az hareket etmesinin Çin’in etkisini azaltmaması. Tam tersine Pekin’in “ziyaret edilen merkez” hâline gelmesi Çin’in öz güvenini büyüten bir görüntü oluşturdu. Bu durum birçok gözlemci açısından dünya düzeninin değiştiğinin en görünür sembollerinden biri olarak değerlendiriliyor. Çünkü artık küresel liderler Washington kadar Pekin’e de giderek “Küresel denklem burada kuruluyor.” mesajı veriyorlar.
Bunun birde somut jeopolitik nedenleri bulunuyor. Dünya artık birbirine son derece bağımlı bir sistem içinde hareket ediyor. ABD ile Çin arasında büyük bir rekabet var ancak aynı zamanda iki ekonomi birbirinden tamamen kopamıyor. Ticaret, yarı iletken teknolojileri, yapay zekâ, enerji güvenliği, Tayvan meselesi, Rusya-Ukrayna savaşı, İran krizi ve küresel tedarik zincirleri gibi konuların tamamında Çin belirleyici bir aktör hâline geldi. Dolayısıyla Washington dâhil hiçbir büyük güç Çin’i devre dışı bırakarak küresel strateji kuramıyor.
Özellikle Avrupa açısından Çin meselesi daha karmaşık bir hâl aldı. 2022–2024 döneminde Avrupa’da Çin’e karşı daha sert ve mesafeli bir yaklaşım vardı. Ancak ekonomik büyümenin yavaşlaması, enerji krizleri ve ABD ile yaşanan ticari sürtüşmeler Avrupa’yı daha dengeli bir politika arayışına itti. Avrupa liderlerinin Pekin’e yönelmesi Çin ile ekonomik bağların tamamen kopmasının Avrupa için büyük maliyet yaratacağını gösteriyor. Bu durum aynı zamanda ABD liderliğindeki Batı bloğunun kendi içinde de farklı önceliklere sahip olduğunu ortaya koyuyor.
Çin’in yükselişi yalnızca Batı ile ilişkiler üzerinden okunmamalı. Pekin’in Küresel Güney’de kurduğu etki alanı da son derece önemli. Afrika, Latin Amerika, Orta Asya, Körfez ülkeleri ve Güney Asya’da Çin’in etkisi son yıllarda büyük ölçüde arttı. Bu çerçevede Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in Çin’e gerçekleştirdiği ziyarette dikkat çekici bir anlam taşıyor. Çünkü Çin-Pakistan ilişkileri uzun süredir “demir dostluk” olarak tanımlanıyor. Kuşak ve Yol Girişimi sayesinde Çin başta Pakistan olmak üzere birçok ülkede limanlar, demiryolları, enerji tesisleri ve altyapı projeleri inşa etti. Pekin ayrıca Batılı finans kuruluşlarının aksine daha az siyasi şart öne sürerek kredi ve yatırım sağlayabiliyor. Bu nedenle birçok gelişmekte olan ülke Çin’i ekonomik ortak görmekle birlikte aynı zamanda Batı’ya karşı dengeleyici bir güç olarak görüyor.
Tüm bunlar “Çin yükseliyor mu?” sorusunu gündeme getiriyor. Bugünkü tabloya bakıldığında buna “evet” demek gerekiyor. Çünkü artık dünya liderleri için Washington kadar Pekin de kritik bir diplomasi merkezi hâline geldi. Ayrıca Çin ekonomik büyüklüğüyle birlikte kriz çözme kapasitesiyle de dikkat çekiyor. İran-Suudi Arabistan normalleşmesinde oynadığı rol Rusya ile ilişkileri ve Küresel Güney üzerindeki etkisi Pekin’in diplomatik ağırlığını artırdı.
2026 yılı boyunca yaşanan diplomatik trafik çok önemli bir gerçeği ortaya koyuyor. Bugün dünya artık tek merkezli-tek medeniyetli değil. ABD karşısında ekonomik, teknolojik, kültürel ve diplomatik açıdan ona meydan okuyabilen bir Çin bulunuyor. Bu nedenle yeni dönem, “Amerikan Yüzyılı’nın” tek merkezli yapısından farklı olarak herkesin herkesle işbirliği yaptığı gibi herkesin herkes ile rekabet içinde olduğu çok merkezli-çok medeniyetli bir düzeni andırıyor.
Xi Jinping’in konumu da bu dönüşümün merkezinde yer alıyor. Bugün birçok lider için Pekin’de Xi ile görüşmek ikili ilişkiler açısından önemli ancak küresel güç dengelerinde yer edinmek açısından da önem taşıyor. Bu durum Xi’nin kişisel prestijini ciddi biçimde artırmış durumda. Artık uluslararası sistemde birçok kritik meselede, “Pekin masada değilse çözüm eksik kalır.” düşüncesi giderek yaygınlaşıyor. 2025 sonundan itibaren hızlanan Çin ziyaretleri sadece diplomatik takvim yoğunluğu değildir. Dünya düzeninin değişiminin somut bir göstergesi olarak okunmalı. Pekin ekonomik bir merkez olmanın yanında küresel siyasetin ana güç merkezlerinden biri hâline gelmiş durumda. Çin lideri Xi Jinping ise artık yeni çok merkezli-çok medeniyetli dünya düzeninin en etkili figürlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Bugün Pekin’e yönelen diplomatik trafik yalnızca ABD, Rusya veya Avrupa’nın büyük devletleriyle sınırlı değil. Sırbistan’dan Pakistan’a, Körfez ülkelerinden Afrika devletlerine kadar çok geniş bir coğrafyadan liderlerin Çin ile doğrudan temas kurmaya çalışması Pekin’in küresel sistemdeki merkezi konumunu daha görünür hâle getiriyor. Bu nedenle son dönemde gerçekleşen ziyaretler yeni uluslararası düzenin güç haritasının da yeniden çizildiğinin işaretleri olarak okunuyor. Artık birçok başkent için küresel gelişmeleri anlamanın ve geleceğe dair strateji üretmenin yolu Washington kadar Pekin’den de geçiyor. Bu nedenle “Bütün yollar Pekin’e çıkıyor” ifadesi günümüz uluslararası siyasetinde giderek daha fazla karşılık bulan bir gerçekliğe dönüşüyor.
Umur Tugay Yücel-Siyaset Bilimci – “Amerikan Gücünün Gerilemesi ve Yükselen Güçler” (Çin-Rusya-Hindistan-Brezilya) kitabının yazarıdır.
X: @umur_tugay
Görüş
Çok kutupluluğun çift yönlü asimetrisi: Yeni dünya dengesini nasıl bulacak?

ABD’de ikinci Trump dönemiyle birlikte Batı bloğu çok kutupluluğu kısmi biçimde kabul etti. Bu kabul ediş, Çok kutupluluğun doğasına uygun realist politikalar ve bununla beraber bir kaos çağının başlangıcı anlamına geliyordu. Bugünü tarif ederken 19. Yüzyıla ait jeopolitik denklemlerin tekrardan gün yüzüne çıktığını söylesek abartmış olmayız herhalde. Ulusların, İkinci Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş’ın aksine, nüfuz ve mücadele motivasyonları artık ideoloji soslu değil, doğrudan çıkar odaklı bir duruma evrildi. Bu çıkar odaklı ilişkiler bütünü, ulusları tarihin farklı dönemlerinde gömdükleri baltaları çıkarmaya, bölgesel ve hatta küresel boyutta agresif politikalar izlemeye itiyor. Sanırım bu durumla ilgili herkes kötümser bir algıya sahip. Bu kadar savaş ve kaos çok kutupluluğun bir yapıtaşı mı demek?
Çok kutuplu dünyanın doğasındaki çift yönlü asimetrinin getirebileceği denge, tırmanan gerginliğin durulabileceğini gösteriyor. Asimetrinin negatif yönünde büyük devletlerin geçmiş zamana kıyasla çok daha karmaşık dengeleri koruyabilmek için müttefik ya da vekil güçleri korumakta daha az istekli davranması orta ve ufak ölçekteki devletleri hedef haline getiriyor. Zaten bugün izlediğimiz savaşların hemen hepsinde de bu denge söz konusu. Ancak bu asimetrinin bir de pozitif yönü var; modern teknolojiler savunan tarafın lehine gelişiyor. Biraz örneklendirmeme izin verin.
Çok kutupluluk neden savaş getirdi?
Bugünlerde yapılan genel yorum bu kadar farklı milletin, bir büyük ittifakın parçası olarak hareket etmekten ziyade kendi ulusal çıkarlarına odaklanmasının ister istemez bir çatışma ortamı yaratıcığıdır. Pax Americana ve onun savunucuları da zaten bunu söylüyor. Onlara göre ABD’nin Avrupa güvenlik mimarisini kendi kanatları altına kurması yüzlerce yıldır dünyayı savaşlarla kasıp kavuran Avrupa devletlerini kalıcı bir barışa itmiştir.
Bu argüman tartışmalı olsa bile bir gerçeği ortaya koyuyor; Çok kutuplu dünyada neden daha fazla savaş var? Soğuk Savaşın aksine çok kutuplulukta her bir savaş beraberinde epey karmaşık ilişkiler bütünü getiriyor. Bu karmaşık ilişkiler, eski dönemde caydırıcı gücünü kullanarak savaşları önleyebilecek büyük devletlerin biraz daha çekingen kalmasına yol açıyor. Dahası, bu devletler kendisinin içinde bulunmadığı her çatışmayı çözülmesi gereken bir krizden ziyade bir fırsat olarak değerlendiriyor. Böylece, orta ve ufak ölçekteki devletler daha yalnız ve kırılgan bir pozisyona düşüyor.
Mesela halihazırda devam eden İran Savaşı’nı örnek alalım. İran, 1979 devriminden bu yana Batı’nın hedef tahtasına oturttuğu ülkelerin başında geliyor. Bu İran’ı doğal olarak Amerikan hegemonyasına muhalefet eden Çin ve Rusya’nın bir müttefiki yapar, değil mi? Neticede Çin, petrol ihracatının yüzde 12 ila 14 arasını İran’dan karşılıyor. Rusya ise Suriye’de İran’la ortaklaşa çalışmış, Ukrayna Savaşı’nda İran’ın Shahed SİHA’larına lisans çıkararak kendisi üretmeye başlamış ve savaş eforunda önemli bir fark yaratmıştı.
Tüm bu yakın ilişkilere rağmen birçokları Rusya ve Çin’in İran’a destekte zayıf kaldığını düşünüyor. Peki neden?
Çünkü iki ülkenin de İran’la savaş halindeki ülkelerle sanılandan daha karmaşık ilişkileri var. Çin ithalatının yüzde 14’ünü İran’dan karşılıyorsa yüzde 30’dan fazlasını da körfez ülkelerinden karşılıyor. Çin, körfeze Kuşak Yol Projesi kapsamında yalnızca 2024 yılında 39 milyar dolarlık yatırım yaptı. Suudi Arabistan’da fabrikalardan güneş enerjisi yatırımına, liman inşasından akıllı kentlerin altyapısına birçok noktada Çin yatırımlarını görmek mümkün. BAE’de ise neredeyse 8 bin Çin firması aktif bir şekilde çalışıyor.
Rusya için körfez belki daha da kritik. Ukrayna Savaşı’nın başından bu yana Rus iş insanlarının yaptırımları atlatmasında BAE büyük rol oynadı. Rusların assetlerini taşıdığı bir “güvenli liman” olmasının yanında BAE savunma açısından da Ruslarla epey yakınlaştı. BAE, Rusya’dan İran’ın almadığı (ya da alamadığı) 50 tane Pantsir hava savunma sistemi bile aldı. Bunun yanında Wagner PMC gibi yapılarla ilintili maden ve enerji şirketleri, Sudan gibi ülkelerde altın madenleri için BAE’yle aynı safta yer alarak Hızlı Destek Birlikleri’ni (RSF) destekledi.
Bunu sadece NATO’ya alternatif olmaya çalışan ülkelerin bir zayıflığı olarak da görmek doğru değil, çünkü çok kutupluluğu yeni kabul eden ABD de benzer bir yol izliyor. Tek kutuplu dünyada ısrarcı Biden dönemi direniş gösterse de Trump’ın gelişiyle ABD’nin Ukrayna politikası yukarıda bahsettiğim örneklerle benzerlikler gösteriyor. Önceki dönemdeki “Demokrasi – Otokrasi” vurguları, Rusya’ya giderek genişleyen yaptırımlar ve Ukrayna’ya kayıtsız şartsız devam eden askeri yardım, yerini Trump’ın “huyuna gitme” stratejisine bırakmıştı. Henry Kissinger’ın Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği’ne yakınlaşmasını önlemek için Çin’e uyguladığı stratejinin bir benzeriydi bu. Soğuk Savaş için istisnai bir durum olarak görülebilir, ancak çok kutuplu dünyada gayet olağan bir hamle. Trump döneminde ABD; Rusya ile yüksek seviyede diplomasiyi yeniden başlattı. AB’nin Rusya’ya yönelik yeni yaptırım paketlerine katılmamaya başladı. Hürmüz krizi sonrası Rusya üzerindeki petrol yasaklarını hafifletti. Ukrayna’ya bir daha büyük askeri yardım paketi duyurulmadı, sadece Avrupa’nın satın alması yoluyla düşük miktarda silah gönderildi. Rusya’nın İran’ı destelemiş olabileceğine ilişkin bir soruya Trump; “Biz de aynısını onlara yapmıştık” diye yanıt verdi.
Tüm bu ilişkiler ağından kesin bir sonuç çıkarmak mümkün; Soğuk Savaş’ın aksine küreselleşmiş bir dünyadaki nüfuz alanları, iktisadi ilişkiler ve stratejik ortaklıklar ileri düzeydeki karmaşık doğasından ötürü dünya çapında net bir cepheleşmeyi zorlaştırıyor ve büyük ülkeleri müttefiklerini desteklemede isteksizleştiriyor.
Orta ve ufak ölçekteki ülkeler bu sebeplerden ötürü dezavantajlı konuma düşse de onların kendi varlığını savunmasını sağlayacak tam tersi yönde bir asimetri daha mevcut; teknoloji.
Orman kanununda güçsüzler kendini nasıl koruyacak?
Soğuk Savaş sonrası güvenlik doktrinleri, büyük konvansiyonel ordular yerine, daha ufak, sofistike teknolojilere sahip, yoğun eğitimlerle hedef odaklı çalışan seferi kuvvetlere odaklanmayı tercih etmişti. Geleceğe yönelik tahminler tartışmasızdı; teknolojiler, know-how sahibi endüstriyel güçlerle daha zayıf ülkeler arasındaki makası açacak küresel bir baskı ortamı oluşturacaktı. Öyle olmadı.
Modern çağın güvenlik doktrinleri birçok beklentiyi boşa çıkardı. Birim fiyatı 6 bin dolar civarındaki SİHA’lar sahada tam anlamıyla bir devrim yaptı. Bu bir devrimdi çünkü geliştirilmesi yıllar sürmüş o sofistike teçhizatların hepsi sahaya SİHA’ların inmesiyle kendini yenilemek zorunda kaldı, hatta büyük bir kısmı bunu hala başaramadı. Çok geniş olmayan bir askeri endüstri bile bu SİHA’lardan artık bolca üretebiliyor. Dev fabrikalardan ziyade müstakil evlerin arkasındaki garajların da üretim merkezlerine dönüşebildiği bir dönemden bahsediyorum. Biraz örneklendirelim.
Ukrayna Savaşı, kısa sürede eski tip konvansiyonel bir harbe dönüştü. Niceliğin ön plana çıktığı, çok sayıda piyadenin çok sayıda obüs desteğiyle ilerleme sağlayabildiği bir çatışma ortamıydı bu. Doğal olarak savaşın başında kayıpların büyük kısmı aynı eski savaşlar gibi topçu ateşinden kaynaklandığı söylenebilirdi. Ancak Ukrayna’nın SİHA konusundaki atılımlarıyla bu aritmetik değişmeye başladı. Ukrayna Genelkurmay Başkanı Sirski’ye göre 2026 itibariyle sahada kullanılan ateş gücünün %60’ı SİHA’lardan, %40’ı ise geleneksel obüs atışlarından oluşuyor. Ukrayna, kendi başına yılda 4 ila 5 milyon arası SİHA üretebilmeye başladı. Yani biraz da genel bir hesapla, Ukrayna’nın sahip olduğu askeri ihtiyaçların yarısını kendi ürettiği söylenebilir. 2026 itibariyle Batı desteğinin azalmasına rağmen cephedeki Rus ilerleyişinin yavaşlamasını belki de böyle açıklayabiliriz.
Ancak bu durum, Ukrayna’ya özel değil. Bugün İran’ın savunma kabiliyetlerinde de bir benzerlik göze çarpıyor. İran uğradığı yaptırımlardan ötürü zayıf bir askeri endüstriye sahip. Üretim kabiliyetleri sınırlı, deniz gücü İran Savaşı’nın ilk günlerinde imha edildi. Hava gücü Şah döneminden kalma eski uçaklarla dolu. Toplam 10 milyar dolarlık yıllık savunma bütçesine sahip. Buna rağmen İran, SİHA/SİDA temelli bir güvenlik doktrini geliştirdi. Ukrayna Savaşı’nda kendini ispat eden Shahed SİHA’ları Ortadoğu’da da onlarca stratejik hedefi başarıyla imha etti. Dahası, hava sahasındaki yoğunluğuyla hava savunma sistemlerini tüketerek daha pahalı balistik füzelerin büyük hasarlar vermesini sağladı. İngiliz düşünce kuruluşu RUSI’ye göre bu şekilde ABD-İsrail ortaklığının hava savunma mühimmatlarının önemli bir kısmı tüketildi. İran’ın İDA teknolojileri Hürmüz boğazının kapatılmasına, Amerikan donanmasının bölgeye yaklaşamamasına yol açtı. ABD’nin 20 yıldır yaptığı simülasyonlara göre İran İDA’ları, Amerikan donanmasına tahmin edilemez boyutlarda hasar verebilecek kabiliyetlere sahip.
İran’ın vekil güçleri olarak bilinen Direniş Ekseni’nin İsrail’le kara çatışmasına giren üyesi Hizbullah, her geçen gün FPV SİHA kullanımını arttırıyor. İsrail ordusunun yüksek teknolojili zırhlı araçları ve bu araçların pasif / aktif koruma sistemleri FPV SİHA’lara karşı çaresiz kalıyor.
Unutmamak gerekir ki Hizbullah, Suriye’nin düşüşünden bu yana İran’dan destek alamaz hale geldi. İran’ın kendisi de yukarıda bahsettiğim gerekçelerden ötürü Rusya ve Çin gibi müttefiklerinden net bir destek alamıyor. Ancak buna rağmen aynı Ukrayna gibi kendi üretimiyle düşman ülkelere ciddi kayıplar verdirebiliyor.
Özetle; küreselleşmenin yarattığı karmaşık ilişkiler dolayısıyla devler tarafından yalnız bırakılan orta kuvvetteki ülkeler, savunma teknolojilerinin taarruz teknolojilerine kıyasla daha hızlı gelişmesi sayesinde kendilerini korumayı başarıyorlar. SİHA/SİDA teknolojileri sayesinde bu kuvvetteki ülkelerle savaşmak daha pahalı ve tercih edilmez politikalara dönüşüyor. Bu görüntü, Ukrayna Savaşı’ndan Rusya’nın kabiliyetleriyle açıklanmaya çalışılsa da ABD’nin İran’da benzer bir çıkmaza sürüklenmesi bunun bir istisna yerine dönemin normu olduğunu gözler önüne seriyor. Bu nedenle, yaşanan çatışma ortamlarından doğru dersler çıkarılırsa küresel çaptaki çatışmaların büyük savaşlara evrilmesi söz konusu olmayabilir. Bölgesel çatışmalar olacaktır, özellikle modern strateji ve savaş konseptleri konusunda ödevlerini yapmayan ülkelerin ağır bedeller ödemesi söz konusu olabilir.
Eğer orta boyutlu ülkeler kendilerini koruyamazsa zaten bu çok kutupluluğun sonu, Soğuk Savaş gibi iki kutuplu bir düzenin başladığı anlamına gelir. Bu dönemin belki de önemli bir özelliği denklemlerin, ittifakların ve hatta düşmanlıkların hızlı bir biçimde değişebiliyor oluşudur. Çok kutupluluğun en azından ilk dönemindeki dengeler, o kadar da kötümser olmamak gerektiğini gösteriyor. Çok kutupluluk Dünya Savaşı getirecek diye bir kaide yok!
Dünya Basını2 hafta önceİktisat tarihçisi Chance: Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı
Diplomasi2 hafta önceXi ve Putin ‘çok kutuplu bir dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler’ çağrısı yaptı
Amerika2 hafta önceBolivyalı işçi ve köylüler başkent La Paz’ı kuşattı
Asya2 hafta önceLai, Tayvan’ın “özgürlüğünden vazgeçmeyeceğini” söyledi, yeni İHA bütçeleri sözü verdi
Asya2 hafta önceRusya ve Çin arasındaki ticaret hacmi 240 milyar dolara ulaştı
Asya2 hafta önceİran’daki savaş yuan için küresel ticarette fırsat penceresi açtı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran yetenekleri sınırlı olduğu için değil, stratejik sebeplerle kendini dizginliyor
Asya2 hafta önceJaponya hükümeti, enerji fiyat artışlarına karşı bütçe ayırıyor












