Bizi Takip Edin

Avrupa

Avrupa’da kış hazırlıkları öncesi doğalgaz depoları alarm veriyor

Yayınlanma

Avrupa Birliği’nin yaklaşan kış dönemi öncesinde doğalgaz depolama tesislerindeki doluluk oranının, son 15 yılın en düşük seviyesinde kalabileceği öngörülüyor. Sektör analizleri ve küresel tedarik zincirindeki aksamalar, hem sanayi hem de hanehalkı için enerji maliyetlerinin yeniden yükselme ihtimalini artırıyor.

Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin, yaklaşan ısıtma sezonuna son 15 yılın en düşük doğalgaz rezervleriyle girme riski taşıdığı belirtiliyor.

Danışmanlık şirketi Wood Mackenzie tarafından hazırlanan ve Financial Times (FT) gazetesinde yer alan rapora göre, mevcut eğilimlerin sürmesi halinde kış dönemi öncesinde enerji piyasalarında yeni bir fiyat artışı dalgası dalgası yaşanabilir.

Analistler, genellikle nisan ayından ekim ayına kadar devam eden depolama sezonunun sonunda, Avrupa’daki yeraltı doğalgaz depolama tesislerinin ancak yüzde 76 doluluk oranına ulaşabileceğini tahmin ediyor.

Çetin geçen kış şartlarının ardından depolama tesislerindeki doluluk oranını yüzde 28 seviyesinde açan AB ülkeleri, rezervleri normal seviyelere ulaştırmakta güçlük çekiyor.

Avrupa Gaz Altyapısı (Gas Infrastructure Europe – GIE) verilerine göre, şu anki mevcut doluluk oranı yüzde 48,29 düzeyinde bulunuyor.

Haziran ayındaki kritik dolum fırsatı kaçtı

Avrupa enerji sektörü için yeraltı depolama tesislerinin doldurulmasında en yüksek hacimlerin kaydedildiği haziran ayı, bu yıl hedeflenen verimlilikte geçmedi. Sektör yetkilileri, temmuz ve ağustos aylarında mevsim normallerinin üzerindeki sıcaklıklar sebebiyle soğutma amaçlı elektrik tüketiminin artacağını, bu durumun depolara gaz aktarılmasını daha da zorlaştıracağını ifade ediyor.

Geçtiğimiz iki sert kış döneminde rezervleri büyük ölçüde tükenen Avrupa’nın, önümüzdeki kışa hazırlanabilmesi için yaklaşık 70 milyar metreküp doğalgaz depolaması gerekiyor.

Ancak haziran ayında depolama hızı artırılamadığı gibi beş yıllık ortalamanın 14,7 yüzde puan gerisine düşüldü. Sadece haziran ayının son haftasında bu açık 0,2 yüzde puan daha genişledi.

Yenilenebilir enerji kaynakları da tedarik dengesindeki açığı kapatmakta yetersiz kalıyor. WindEurope verilerine göre, rüzgar enerjisinin elektrik üretimindeki payı haziran ayında ortalama yüzde 14 seviyesinde seyretti.

Bu oran geçen yılın aynı döneminde yüzde 15 olarak kaydedilirken, haziran ayının ikinci yarısından itibaren rüzgardan elde edilen elektrik payı yüzde 9’a kadar geriledi. Bölgede etkili olan ve mevsim normallerinin iki derece üzerinde seyreden sıcak hava dalgası da enerji talebini artıran bir diğer etken olarak öne çıkıyor.

Avrupa’nın karşı karşıya kaldığı doğalgaz açığının gerisinde çok sayıda küresel jeopolitik gelişme bulunuyor. ABD ile İran arasındaki savaş nedeniyle Hürmüz Boğazı üzerinden yapılan sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) sevkiyatının kesintiye uğraması, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki (BAE) üretim düşüşleriyle birleşerek küresel arzı daralttı.

Diğer yandan Kiev yönetiminin kararları doğrultusunda, Rus doğalgazının Ukrayna toprakları üzerinden Avrupa’ya taşındığı transit hat tamamen durduruldu. AB, kendi iç tüketiminin yanı sıra Ukrayna’daki tesislere de gaz sağlamak durumunda kalıyor.

Gazprom’un boru hattı gazındaki bu kesintiyi LNG ithalatıyla aşmaya çalışan AB ülkeleri, geçtiğimiz yıl 109 milyon ton (yaklaşık 142 milyar metreküp) LNG satın alarak ithalatını bir önceki yıla göre yüzde 28 artırmıştı.

Ancak haziran ayında LNG ithalatı, geçen yılın aynı ayına kıyasla yaklaşık yüzde 17 oranında gerileyerek son 10 ayın en düşük seviyesi olan 7,8 milyon tona düştü.

Avrupa pazarındaki arz daralmasını etkileyen bir diğer önemli unsur ise AB’nin Rusya menşeli enerji ürünlerinden tamamen vazgeçme stratejisi olarak görülüyor.

Rusya, halihazırda Avrupa’nın toplam LNG ithalatının yüzde 14’ünü karşılıyor.

AB Konseyi tarafından onaylanan aşamalı ambargo planına göre, Rusya’dan LNG ithalatı 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren tamamen yasaklanacak.

Rus boru hattı gazına yönelik ithalat yasağı ise 30 Eylül 2027 itibarıyla yürürlüğe girecek. Mevcut kontratlar için bir geçiş süreci öngörülürken, üye ülkelere ithal edilen doğalgazın menşe ülkesini doğrulama yükümlülüğü getirildi.

Piyasalardaki bu belirsizliklere rağmen, Avrupa’nın gösterge doğalgaz ticaret merkezi olan Hollanda menşeli TTF’de “ertesi gün” vadeli spot gaz fiyatı, mayıs ayındaki 565 dolarlık ortalamanın ardından haziran sonunda bin metreküp başına 475 dolar seviyesine geriledi.

Toplam 109 milyar metreküp aktif gaz depolama kapasitesine sahip olan Avrupa, küresel LNG pazarındaki en büyük ithalatçı konumunu koruyor.

Avrupa

Alman iktidar partileri, AB’nin Çin’e karşı daha sert önlemler almasını istiyor

Yayınlanma

Almanya’da iktidardaki CDU-SPD koalisyonunun grupları, “haksız rekabete karşı” daha güçlü bir Avrupa koruması ve otomobil üreticilerini desteklemeye yönelik somut önlemler çağrısında bulundu.

Reuters’a göre parlamento kaynakları, bu önerilerin öncelikle Çin’in “kapasite fazlasını” hedeflediğini belirtti fakat Reuters’ın elde ettiği belgede Çin’den açıkça bahsedilmiyordu.

Belgede, AB düzeyinde anti-damping ve anti-sübvansiyon önlemlerinin daha hızlı ve daha geniş çapta kullanılması da dahil olmak üzere, “piyasayı bozan uygulamalara ve haksız rekabete” karşı “kararlı” bir tepki gösterilmesi çağrısında bulunuldu.

Bu durum, Alman sanayisinin Şansölye Friedrich Merz’e Pekin’e karşı daha sert bir tutum sergilemesi için baskılarını artırmasıyla ortaya çıktı.

Bu da, Çin’in misillemesinden korktuğu için uzun süredir ticaret engellerine direnen ülkede bir dönüşümü işaret ediyor.

Bir talebe göre Alman hükümeti, AB hukukuna uygun ve blok genelinde uyumlaştırılabilecek yerel içerik kriterlerini geliştirdikten sonra, bu kriterler Almanya’nın mevcut elektrikli araç sübvansiyon programına dahil edilmeli ve vergi mükelleflerinin finanse ettiği Alman teşviklerin ithal Çin menşeli elektrikli arabaları da desteklediği yönündeki endişeler giderilmeli.

Ülkenin otomotiv endüstrisini desteklemek amacıyla, parlamento grupları Avrupa Komisyonu’ndan 2035’ten sonra batarya ile çalışan elektrikli araçların yanı sıra şarj edilebilir hibritler, menzil uzatıcı elektrikli araçlar ve yüksek verimli içten yanmalı motorlu araçlara da izin vermesini talep etti.

Partiler ayrıca Brüksel’e, 2027’nin başından itibaren plug-in hibrit emisyonlarının hesaplanmasında kullanılan ve “kullanım faktörü” olarak adlandırılan kriterin sıkılaştırılmasına ilişkin planı askıya alması çağrısında bulundu.

Mevcut planlara göre, otomobil üreticilerinin zorunlu filo CO2 hedeflerini karşılamak için 2027’den itibaren önemli ölçüde daha fazla elektrikli araç satması gerekecek.

Okumaya Devam Et

Avrupa

İzlanda, AB üyelik müzakerelerinin yeniden başlatılmasına hayır dedi

Yayınlanma

İzlanda, kesintiye uğradıktan 13 yıl sonra Avrupa Birliği’ne üyelik müzakerelerinin yeniden başlatılmasına karşı oy kullandı.

Kamu yayıncısı RUV’nin haberine göre, oy kullanan 225.000’den fazla kişinin %52,8’i hükümetin önerisini reddederken, %47,2’si destekledi. İki taraf arasında yaklaşık 12.600 oy farkı vardı.

Başbakan Kristrún Frostadóttir liderliğindeki merkez sol hükümet, 2027 yılına kadar bir referandum düzenleme sözü vermişti fakat ABD Başkanı Donald Trump’ın Grönland’a yönelik tehditleri de dahil olmak üzere uluslararası gerginlikler nedeniyle referandumu öne aldı.

Öte yandan yaklaşık 400.000 nüfuslu bu ada ülkesindeki tartışmalar, güvenlik endişelerinden ziyade balıkçılık sektörüne odaklandı.

RUV’un haberine göre, oy kullanma hakkına sahip yaklaşık 270.000 kişi arasında %82,5’lik katılım oranı, 2009’dan bu yana İzlanda’da yapılan tüm seçimler arasında en yüksek oran oldu.

Halihazırda AB’nin tek pazarı ve Schengen sınırsız bölgesinin bir parçası olan İzlanda’nın tam AB üyeliği, ülkeyi gümrük birliğine ve nihayetinde Avro bölgesi para birliğine dahil edecek.

İzlanda, 2008 finansal krizi ve İzlanda bankacılık sisteminin çöküşünün ardından 2009 yılında AB’ye üyelik sürecini başlatmıştı.

Üyelik süreci oldukça ilerlemiş durumdayken, 2013 yılında AB karşıtı bir hükümet iktidara geldi ve müzakereleri askıya aldı.

İzlanda, AB referandumunda “Trump öcüsünü” kullanıyor

O dönemde İzlanda’nın AB üyeliğinin önündeki en büyük engel balıkçılık haklarıydı; bugün de durum aynı.

İzlanda, Danimarka’dan bağımsızlığını kazandıktan kısa bir süre sonra, 1970’lerde Birleşik Krallık ile yaşanan Morina Savaşları sırasında balıkçılık alanlarını yabancı balıkçılardan korumak için başarılı bir mücadele vermişti ve ülkenin balıkçılık ve denizcilik sektörleri hâlâ ihracatının neredeyse %40’ını oluşturuyor.

Hayır oyu verenlerin çoğu, AB üyeliğinin, üye devletlerin ne kadar avlanabileceğini belirleyen politikalar kapsamında bu kârlı balıkçılık alanları üzerindeki kontrolün bir kısmını kaybetmek anlamına geleceğinden korkuyor.

Bifröst Üniversitesi’nde siyaset profesörü olan Eirikur Bergmann, BBC’ye verdiği demeçte, “Hayır tarafı, Danimarka’dan uzun bir bağımsızlık mücadelesinin ardından elde edilen resmi bağımsızlığı vurgulayan İzlanda’nın siyasi ulusal kimliğine hitap etme konusunda çok daha becerikliydi. Böylelikle halkın en temel duygularına hitap etmeyi başardılar,” dedi.

Öte yandan, Bergmann’a göre “Evet” kampanyası “açıkça teknik bir kampanya yürüttü ve İzlanda’nın AB’ye katılmasının amacını ya da ardındaki tutkuyu hiçbir zaman tam olarak açıklamadı” dedi.

Kristrún, cumartesi günü başkentte oy kullandıktan sonra, referandum kampanyasının İzlanda’nın dünyadaki yeri konusundaki tartışmaları alevlendirdiğini söyledi.

Pazar öğleden sonra düzenlediği basın toplantısında, hükümeti görevde olduğu sürece AB üyeliği meselesinin yeniden gündeme getirilmeyeceğini belirtti.

Bakanlarından biri, oy kullanma oranının yüksek olmasına işaret ederek, sonucun hükümet için bir gerileme olmadığını savundu.

İnsanların oy verme eğilimlerinde önemli bir coğrafi ayrım vardı. Başkent Reykjavík AB üyelik müzakerelerini desteklerken, kırsal bölgeler daha çok karşı çıkıyordu.

Oy pusulasında yer alan soru ise şöyleydi: “İzlanda, Avrupa Birliği ile üyelik müzakerelerini yeniden başlatmalı mı?”

“Evet” oyu, AB’ye katılım konusunda nihai bir karar anlamına gelmeyecek ama üyelik anlaşmasına doğru atılmış bir adım olacaktı. Bu anlaşmanın daha sonra ikinci bir referandumla onaylanması gerekecekti.

Aynı şekilde, “Hayır” oyu da İzlanda’nın gelecekte bir noktada müzakereleri yeniden başlatma olasılığını ortadan kaldırmıyor.

Referandum kampanyalarında iktisadi endişeler ön plana çıkarken, güvenlik konuları da gündemde yer aldı.

İzlanda, NATO’nun kurucu üyelerinden biri ama kendi ordusu bulunmuyor ve savunma konusunda müttefiklerine güveniyor. AB’ye üye olması, ülkeye bloğun ortak savunma altyapısına tam erişim imkânı sağlayacaktı.

Ülke, Ukrayna’ya destek veriyor ve yetkililer ayrıca adanın yakınlarında Rusya’nın artan deniz manevralarından da endişe duyuyor.

Ne var ki Trump’ın bir başka Arktik adası olan Grönland’ı ABD’ye dahil etme yönündeki açık ilgisi, son zamanlarda endişeleri artırdı.

İzlanda Dışişleri Bakanı Katrín Gunnarsdóttir, pazar günü düzenlediği basın toplantısında, referandumun ardından ülkenin diğer ülkelerle olan savunma ilişkilerini güçlendirmeye çalışacağını söyledi.

Avrupa düşünce kuruluşu Bruegel’in kıdemli araştırmacısı Jacob Funk Kirkegaard, RUV’ye verdiği demeçte, AB’nin “kendisini satmakta” başarısız olduğunu, oysa “özellikle Arktik’te bir güvenlik aktörü olarak görülmeyi açıkça arzu ettiğini” belirtti.

Kirkegaard, sonucun “hem İzlanda hem de AB için kaçırılmış bir fırsat olarak görüleceğini” belirtti.

İsmini vermek istemeyen bir AB diplomatı da bu değerlendirmeye katılıyor gibi görünüyordu. Reuters’a verdiği demeçte, sonucun “Brüksel için açık bir gerileme” olduğunu söylerken, balıkçılık ve bağımsızlık meselelerinin belirleyici olduğunu da kaydetti.

“Hayır” kampının zaferi, başka yerlerdeki Avrupa karşıtları tarafından alkışla karşılandı.

İngiltere’nin AB’den ayrılmasının başlıca savunucularından biri olan Reform UK lideri Nigel Farage, İzlandalıların “bağımsızlıklarını korumak” için oy kullandıklarını söyledi.

Fransa’daki Ulusal Birlik’ten (RN) Marine Le Pen ise sonucun “bariz bir gerçeğe işaret ettiğini”, yani “Avrupa Birliği üyeliğinin her Avrupa demokrasisi için doğal bir ufuk olmadığını” belirtti.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Almanya ile Britanya arasındaki nükleer şemsiye görüşmeleri sürüyor

Yayınlanma

Berlin’de, Almanya ile Birleşik Krallık arasında nükleer kuvvetler konusundaki işbirliği görüşmeleri sürüyor.

Bu durum, Almanya’ya nükleer silahların kullanımında etki ve hatta belki de söz hakkı kazandırabilir.

The Telegraph gazetesinde yer alan bir habere göre ilk adım olarak, Birleşik Krallık’ın nükleer kuvvetlerine nükleer olmayan destek sağlanması konusunda görüşmeler sürüyor.

Olası destek konuları arasında, nükleer silahlı denizaltıların konuşlandırıldığı İskoçya’daki Faslane denizaltı üssüne Patriot hava savunma bataryalarının konuşlandırılması da yer alıyor.

Ayrıca, uzun vadede, Trident füzeleri gibi İngiliz nükleer kuvvetlerinin ABD menşeli bileşenleri, Alman-İngiliz silah sistemleriyle değiştirilebilir.

Bu değerlendirmeler, geçen yıldan bu yana önemli ölçüde hız kazanan ve Rheinmetall’den Helsing’e kadar Alman savunma sanayi firmalarının Birleşik Krallık’ta yaptığı kapsamlı yatırımları da içeren Alman-İngiliz savunma işbirliğinin genişlemesine dayanıyor.

Savunma çevrelerinde, tanklardan yapay zeka kontrollü insansız hava araçlarına kadar her türlü silah sisteminin üretiminde Alman-İngiliz işbirliğinin “altın çağı”ndan söz ediliyor.

Hızla gelişen Alman-İngiliz savunma işbirliği

German Foreign Policy’de yer alan analize göre, Alman-İngiliz savunma işbirliğindeki mevcut patlamanın temelleri, Birleşik Krallık’ın 31 Ocak 2020’de AB’den ayrılmasından kısa bir süre sonra atıldı.

Hazırlık çalışmalarının ardından, her iki ülkenin dışişleri bakanları ilk olarak 30 Haziran 2021’de Alman-İngiliz Dış Politika İşbirliği Ortak Niyet Beyanı’nı imzaladılar.

24 Nisan 2024’te Şansölye Olaf Scholz ile Başbakan Rishi Sunak arasında ve 24 Temmuz 2024 tarihinde her iki ülkenin savunma bakanları tarafından yapılan ve yine savunma işbirliğinin önemli ölçüde güçlendirilmesine odaklanan açıklamayı takiben, 23 Ekim 2024 tarihinde “tüm boyutlarda ortak kapasite geliştirmeye yönelik somut kilit projeleri” listeleyen ilk anlaşma olan Trinity House Anlaşması imzalandı.

Bu ikili anlaşmalar dizisi, 17 Temmuz 2025 tarihli Kensington Dostluk ve İkili İşbirliği Antlaşması ile doruğa ulaştı.

Bu antlaşma, ekonomi, araştırma ve eğitim gibi alanlarda geniş bir yelpazede işbirliği hedeflerini kapsıyordu; ayrıca, en azından dış politika ve askeri politika konularına da değiniyordu.

Ada’daki Alman savunma yatırımları artıyor

Savunma işbirliğinin genişlemesi, şu anda esas olarak Birleşik Krallık’taki Alman savunma sanayi firmalarının yatırımlarından oluşuyor ve bu yatırımlar geçen yıldan bu yana muazzam bir ivme kazandı.

Örneğin Rheinmetall, Birleşik Krallık’ta Boxer piyade savaş araçları üretiyor ve Telford’da top sistemleri ile tank top namlularının üretildiği bir “UK Gun Hall” açtı.

Alman insansız hava aracı girişimleri de Birleşik Krallık’ta fabrikalar kuruyor.

Örneğin Stark Defense, Swindon’daki yeni tesisinde, 100 kilometre mesafeden düşman tanklarının üzerine dalarak onları imha edebilenler de dahil olmak üzere her türlü insansız hava aracını üretiyor.

Şirkete göre bu yöntem, geleneksel füzelerden daha ucuz.

18 milyar avro değerlemesiyle şu anda Avrupa’nın en değerli savunma girişimi olan Helsing de Birleşik Krallık’ta yatırım yapmaya başladı.

Helsing, Plymouth’ta yapay zeka kullanılarak kontrol edilen ve düşman denizaltılarını tespit edebilen sualtı drone’ları üretiyor.

Haberlere göre, ana planlardan biri, bir tür sualtı savunma zinciri oluşturmak için bu drone’ları büyük sayılarda konuşlandırmak.

Bunun amacı, suları düşman denizaltılarının ve gemilerinin istilasına karşı korumayı mümkün kılmak.

Uzun menzilli silahlarda hedef Rusya

Bugüne kadarki en önemli Alman-İngiliz savunma projeleri arasında, düşman topraklarının derinliklerindeki hedefleri vurmayı amaçlayan uzun menzilli hassas silahların (Derin Hassas Vuruş, DPS) geliştirilmesi ve üretilmesine yönelik girişimler yer alıyor.

Şu anda odak noktası özellikle Rusya’nın derinliklerindeki hedefleri vurmaya yönelik hazırlıklar.

Trinity House Anlaşması’nın hükümlerine uygun olarak, Almanya ve Birleşik Krallık, menzili 2.000 kilometreden fazla olan çeşitli füzeler (hipersonik füzeler dahil) geliştirmeye başladı.

Bu füzelerin 2034 yılı civarında operasyonel hale gelmesi bekleniyor.

O zamandan bu yana ek programlar da başlatıldı. Ankara’daki NATO zirvesi kapsamında Londra, Almanya’nın da dahil olduğu toplam on iki NATO ülkesinin katıldığı yeni bir girişim başlattı.

Buradaki amaç da uzun menzilli hassas silahlar geliştirmek; bir seyir füzesi ve bir başka hipersonik füzeden söz ediliyor.

Uzmanlar, Almanya’nın bu program çerçevesinde de önemli bir rol oynayacağını varsayıyor.

Bu durumda da, 2030’ların başında operasyonel hazırlık aşamasına geçilmesi bekleniyor.

O zamana kadar Almanya’nın, ABD’nin uzun menzilli silahlarına bağımlı olmaktan kurtulacağı düşünülüyor.

Nükleer konularda Berlin’e söz hakkı

The Telegraph’ın bildirdiği üzere, Berlin’de giderek yakınlaşan ikili savunma işbirliğini nükleer silahlar alanındaki işbirliğini de kapsayacak şekilde genişletmek üzere görüşmeler sürüyor. 

Özellikle, İngiliz nükleer kuvvetlerine bir tür katkı sağlanması konusunda görüşmelerin devam ettiği bildiriliyor.

Bu, örneğin, Patriot hava savunma bataryalarıyla donatılmış Bundeswehr (Alman Silahlı Kuvvetleri) birimlerinin İskoçya’daki Faslane denizaltı üssüne konuşlandırılmasını içerebilir.

Bu üste, nükleer savaş başlıklarıyla donatılabilen Trident füzeleriyle donanmış İngiliz denizaltıları konuşlu.

İngiltere’nin nükleer kuvvetlerine konvansiyonel destek sağlama planı, genel hatlarıyla, Bundeswehr birlikleriyle Fransa’nın nükleer kuvvetlerine nükleer olmayan destek sağlama yönündeki şu anda devam eden girişime karşılık geliyor.

Resmi olarak verilen gerekçe, Avrupa nükleer güçlerini güçlendirerek, ABD ile çatışmanın daha da tırmanması durumunda bağımsız hareket edebilmelerini sağlamak.

Fakat İngiliz nükleer güçlerine ilişkin Alman planları daha da öteye gidiyor. Bu kuvvetler şimdiye kadar ABD’ye bağımlıydı: Trident füzeleri orada üretiliyor ve bakımı orada yapılıyor; ayrıca Astraea adlı yeni İngiliz savaş başlığı, ABD’nin W93 savaş başlığı programı ile birlikte geliştiriliyor.

The Telegraph’ın haberine göre bu durum Berlin’de endişe yaratıyor. Sonuçta ülke, bu koşullar altında ABD’ye olan bağımlılığından kurtulamıyor.

Bu nedenle Alman başkentinde, İngiliz nükleer programına mali katkı sağlanması ve dolayısıyla yeni silah sistemlerinin finanse edilmesi üzerinde düşünülüyor.

Örneğin, Alman tersanesi TKMS’nin İsrail için nükleer silahlarla donatılabilen denizaltılar inşa ettiği belirtiliyor.

Ayrıca, Almanya ve Birleşik Krallık’ın halihazırda hipersonik füzeler de dahil olmak üzere uzun menzilli füzeleri ortaklaşa geliştirdiği bildiriliyor.

Bu durum, artık ABD’nin Trident füzelerine bağımlı kalmamak amacıyla nükleer savaş başlığı taşıyabilen füzelerin de üretilmesine yönelik bir gelecek planını akla getiriyor.

Alman hükümetinin bakış açısına göre, bu girişimin en önemli avantajlarından biri, Almanya’ya nükleer kuvvetler ve bunların konuşlandırılması üzerinde doğrudan etki ve dolayısıyla söz hakkı kazandırması olacak.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English