Bizi Takip Edin

Diplomasi

Bu bir ‘haklıyken nasıl haksız çıkılır’ hikâyesi…

Yayınlanma

NATO tarihindeki en büyük skandallardan biri olan, Yunanistan’ın Türk jetlerine S-300 kilidi atması olayı sonrası Erdoğan’ın yaptığı “İzmir’i unutma…” ve “Adaları işgal etmeniz falan bizi bağlamaz… bir gece ansızın gelebiliriz…” açıklaması yeni bir tartışma açtı.

Ankara ile Atina arasındaki gerginliğin rutin sayılmasına ve yıllardır Ege hava sahasında süren “it dalaşı”na rağmen geçen hafta Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de görev yapan Türk jetlerine S-300 radarlarını kilitlemesi alışıldık bir durum değil. Yunanistan bu adımıyla S-300’leri aktif hale getirdiğini açığa çıkarmış ve konuşlandırdığı yer açısından Ege’deki hava sahası sorununu Doğu Akdeniz’e taşımış oldu. Öte yandan bu cüretkâr ve provokatif adımıyla ne kadar ileri gidebileceğinin de ip ucunu verdi.

Gelişme üzerine, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 3 Eylül cumartesi günü Samsun’da katıldığı etkinlikte, Yunanistan’ı sert bir dille eleştirdi: “(FETÖ) Şimdi nerede? Pensilvanya’da. Kimin beslemesi? Amerika’nın. Kimin dost, kimin de karşımızda olduğunu iyi bilmemiz lazım. Şu anda bu Amerika, Dedeağaç’a, Yunanistan’a silahları gönderiyor mu? Uçakları gönderiyor mu? Oradan S-300’lerle bizi tehdide kalkışıyor mu? Ey Yunan, bak tarihe bak, tarihe dön, çok daha fazla ileri gidersen bunun bedeli ağır olur, ağır. Yunanistan’a bizim tek cümlemiz var, İzmir’i unutma. (…) Adaları işgal etmeniz falan bizi bağlamaz, vakti saati geldiğinde gereğini yaparız. Hani diyoruz ya, bir gece ansızın gelebiliriz. (…) Mücadelemiz zor olacak, çok fedakarlıklar gerektirecek ve bir bedeli olacak.”

‘İşgal edilen’ adalar hangileri

Erdoğan’ın açıklamasındaki “Bir gece ansızın gelebiliriz” cümlesi Yunanistan ve Batı’da çokça gürültü kopardı. Ancak daha dikkat çekici olan “işgal” açıklamasının üzerinde yeterince durulmadı. Önemli, çünkü bugüne kadar, Ege adalarının Yunanistan tarafından işgal edildiğine yönelik Türkiye’nin resmi bir söylemi olmadı. Türkiye hep, silahsızlandırılması koşuluyla Yunanistan’a bırakılan adaların, anlaşmalara aykırı bir biçimde silahlandırılmasına itiraz ede geldi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da en son 7 Haziran’da konuya değindiği açıklamasında “işgal”den bahsetmedi, “İhlalden vazgeçmezlerse adaların egemenliği tartışmaya açacaklarını” söyledi.

Erdoğan’ın, statüsü anlaşmalarla belirlenmemiş Eşek ve Bulamaç adaları ile 152 adacık ve kayalığı kastetmiş olması ihtimal dahilinde. Önemli anlaşmazlık konularından biri olan bu mesele geçmişte iki ülkeyi 1996’da Kardak’ta savaşın eşiğine getirmişti. Yunanistan’ın bu ada ve adacıklardan bazılarına bayrak çektiği, deniz feneri diktiği yani “işgal ettiği” bilinen bir durum. Türkiye de bu statüsü belirsiz ada-adacıklar sorununun müzakerelerle çözülmesi gerektiğini savundu. Eğer Erdoğan’ın “işgal” altında olduğunu söylediği adalar, bu statüsü belirsiz adalarsa, yeni bir durum yok demektir. Ancak öyle olmadığını düşündürten bazı sebepler var.

Birincisi Erdoğan’ın üslubundaki sertlik, ikincisi Çavuşoğlu’nun “egemenliğini tartışmaya açma” açıklaması, ki işgal edildiğini savunduğunuz bir adanın egemenliğini otomatik olarak tartışmaya açmış sayılırsınız, üçüncüsü ve en barizi Ülkü Ocakları başkanının MHP lideri Devlet Bahçeli’ye hediye ettiği, Bahçeli’nin de birlikte poz verdiği harita. Haritada, Girit, Rodos, Midilli, Sakız, Samos gibi silahsızlandırılması koşuluyla Yunanistan’a bırakılan adalar, Türkiye’nin egemenliğinde görünüyor. O harita Yunanistan’da tepki çekmiş ve Yunanistan Başbakanı Miçatokis, “(Harita) bir aşırıcının ateşli rüyası mı yoksa Türkiye’nin resmi politikası mı” diye sormuştu. Dördüncüsü, Yunan tarafının da açıklamaları aynı perspektiften görmesi ve Miçatokis’in “Yunan egemenlik haklarına kuşku ile bakılmasının asla kabul edilebilecek bir davranış olmadığını” savunması. Beşincisi ve sonuncusu, kanaatimce en kritik olanı ise bölgedeki yeni saflaşma. Yani ABD’nin Yunanistan’a yaptığı yığınaklarla ülkeyi koskoca bir askeri üs haline getirmesi. Türkiye, yeni duruma göre pozisyonunu yeniden gözden geçiriyor olabilir.

Açıklama Batı’da nasıl göründü

Bu yeni durum ve Türkiye’nin pozisyonuna geçmeden önce Erdoğan’ın açıklamalarının muhatabı Yunanistan ve Batı kamuoyunda nasıl yankılandığına bakalım.

Rum basınında “Erdoğan bize de geliyormuş” gibi alaycı yorumlara rastlanmakla beraber hem Yunan hem de Avrupa basını, Erdoğan’ın sert çıkışını seçim gündemine bağlayarak yorumladı. Analizlerde “Erdoğan’ın gerek iç politika ve ekonomi konularında gerekse Suriye gibi dış politikada çektiği sıkıntılara karşı Yunanistan cephesini sıcak tutmaya özen gösterdiği” öne sürüldü. Ekathimerini, diplomatik kaynaklara dayandırarak Yunan hükümet yetkililerinin de Türkiye ile en azından Haziran 2023 seçimlerine kadar sürebilecek “yüksek gerilimli bir döneme hazırlandığı”nı yazdı ve ekledi: “En azından Yunanistan, Türk kuvvetlerinin yüksek alarm durumuna geçtiğine dair hiçbir işaret görmedi.”

İngiliz Daily Mail, konuyla ilgili haberinde, “Türkiye’nin otoriter hükümdarı Akdeniz’de Yunanistan ile bir savaş mı planlıyor” başlığını kullanırken, “Erdoğan, 20 yıllık iktidarının en büyük seçim sınavına hazırlanırken son zamanlarda dış politika konusundaki söyleminin dozunu yükseltti” yorumunda bulundu.

Washington Post ise, ilgili haberine şu yorumu iliştirdi: “Yunanistan Başbakanı Miçatokis’in yaptığı gibi Erdoğan da gelecek yıl seçimlerle karşı karşıya ve Yunanistan’a karşı söylemin dozunu artırması Türkiye’nin ekonomik sıkıntıları arasında milliyetçi tabanını seferber edecek.”

Alman Tagesspiegel de “Erdoğan, seçim öncesinde artırdığı Batı karşıtı söylemi dikkatleri sadece Türkiye’deki ekonomik krizden ve danışmanlarına yönelik yolsuzluk suçlamalarından uzaklaştırmak için kullanmıyor. Erdoğan’ın Yunanistan’a ve ABD’ye yönelttiği, tonunu kendi belirlediği sert sözler, gündemi muhalefetin değil de kendisinin belirlemesine hizmet ediyor” yorumunda bulundu.

Yunanistan’a destek yağdı

Erdoğan’ın sert açıklamaları, her ne kadar iç gündeme bağlandıysa da en önemli taktiği Batı ülkelerini yanına çekmek olan Yunanistan’a fayda sağladığı çok açık. Nitekim Yunanistan Avrupa Birliği (AB), NATO ve Birleşmiş Milletler’e (BM) birer mektup göndererek Türkiye’nin tutumunu kınamalarını istedi. Yunan basınına göre mektupta Erdoğan’ın açıklamalarının “açıkça tehdit edici”, “tahrik edici” ve “kabul edilemez” olduğu ifade edildi.

Avrupa Birliği Komisyonu Sözcüsü Peter Stano, konuyla ilgili, “Türkiye’nin siyasi liderliğinin Yunanistan’a ve Yunan halkına karşı bu düşmanca açıklamalarından haberdarız. Bunlar ciddi endişe kaynağıdır” derken, ABD Dışişleri Bakanlığı da “Yunanistan’ın bu adalar üzerindeki egemenliğinin tartışılması söz konusu değildir” açıklaması yaptı. Fransa Dışişleri Bakanı Cathrine Colonna’nın Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile ortak basın toplantısında “gerginliği tırmandıran söylemlerden uzak durulmasını” söylemesi ve daha sonra yaptığı açıklamada “Yunanistan’ın egemenliğine yönelik Türkiye’den bir saldırı gelmesi halinde Fransa Atina’yı destekleyici bir tutum içinde olacaktır” demesi, AB Dönem Başkanı Çek Cumhuriyeti’nin dışişleri bakanlığının “Türkiye’nin tehditkar söylemlerini” eleştiren açıklaması Atina’da memnuniyet yarattı.

Bu bir haklıyken nasıl haksız pozisyona düşülür hikayesi… Özetle; “Rus silahını” bir NATO üyesine karşı kullanan ve Ege’deki hava mücadelesini Doğu Akdeniz’e taşıyarak yeni bir kriz başlatan Yunanistan, sınırları tehdit edilen mağdur pozisyonuna yerleşmiş oldu.

Mevcut kapasitesiyle Türkiye gibi bir “düşmanla” yüzleşemeyeceğini bilen Yunanistan’ın bütün yatırımı, kendisini stratejik ve askeri açıdan “vazgeçilmez ülke” olarak konumlandırma üzerine. Bu çerçevede, Türkiye’nin sorun yaşadığı tüm ülkelerle ilişkisini sıcak tutuyor, maliyesinin çok üzerinde olsa da Fransa’dan Rafale savaş uçağı alıyor yetmiyor, Türkiye’nin dışlandığı F-35 uçaklarını almak için sıraya giriyor. Yunan topraklarının yeni Amerikan üslerine açılması ve mevcut üslerin de genişletilmesine izin verilmesi hepsi bu politikanın bir parçası. Atina, Amerikan üsleri ve Batı silahlarıyla Ege ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’den daha güçlü bir konuma yükseleceğini düşünüyor. Atina’nın politikasının diğer yönü de “Türk saldırganlığının kurbanı” olduğu savıyla her konuda, ABD ve AB’nin Türkiye’ye tepki vermesini talep etmek. Bu konuda epey başarılı olduğunu da kabul etmek lazım. Konumuz, Yunanistan’ın önünde sonunda en çok zararı Yunan halkının göreceği üçüncü ülkelerden “himaye” talebi olmadığı için tekrar başa Erdoğan’ın açıklamalarına dönelim.

‘Esas düşman’ saptaması

Erdoğan’ın açıklaması, eğer ki iddia edildiği gibi seçim yatırımı değilse, bölgedeki yeni duruma göre konumlanmanın ilk işareti olabilir. Her ne kadar söz konusu açıklamada “Yunanistan” öne çıksa da daha kritik olanı ABD ile ilgili söyledikleri: “(FETÖ) Şimdi nerede? Pensilvanya’da. Kimin beslemesi? Amerika’nın. Kimin dost, kimin de karşımızda olduğunu iyi bilmemiz lazım. Şu anda bu Amerika, Dedeağaç’a, Yunanistan’a silahları gönderiyor mu? Uçakları gönderiyor mu? Oradan S-300’lerle bizi tehdide kalkışıyor mu?” Yani, FETÖ ve Yunanistan sadece ABD’nin piyonu, Türkiye’nin karşısındaki esas “düşman” ise ABD. Bu özet, niyet okuma değil. Zaten Erdoğan Haziran ayında, ABD’nin Yunanistan’daki üslerinin Türkiye’ye karşı kurulduğunu söylemişti: “Şu anda 9 tane Amerikan üssü Yunanistan’da kuruldu. Peki bu üsler kime karşı kuruluyor? Verdikleri cevap; Rusya’ya karşı. Bunu yemezler, kusura bakmasınlar.”

Ak Parti hükümeti, bölgedeki yeni durumu Erdoğan’ın ifade ettiği gibi okuyorsa Yunan adalarının egemenliğini tartışmaya açmak, uçuk bir strateji sayılmaz. Yani “düşman” gelmiş kapına yığınak yapıyorsa savunma hattını çekebileceğin en ileri noktaya çekersin. Böylece ülke toprakları en azından ilk aşamada, “çatışma alanı” olmaktan kurtulur. Durum buysa, yani Ak Parti hükümeti ABD’yi sınıra yığınak yapan “düşman” olarak görüyor ve ona göre pozisyon belirliyorsa, artık dalga konusu haline gelen hamasetle soruna çözüm bulması imkansız. Adalar meselesi stratejik olarak ölüm kalım meselesi ise ve tüm seçenekler tükenmiş, tek çözümü de sonu sıcak çatışmaya varabilecek bir yola girmekse, “ha geldim, ha gelicem” diye tehdit etmek yerine “bir gece ansızın gidersin.”

Hayır, “En iyi zafer savaşmadan kazanılandır” deniliyorsa da “bir gece ansızın gelebiliriz” demenin yine bir anlamı yok. O zaman da buna uygun davranmak yani soğuk kanlı kalmak, çıkar birliğine dayalı bölgesel ittifaklar inşa etmek, diplomasi savaşını yürütecek kadroları örgütlemek gerekiyor. Örneğin, Türkiye-Libya deniz sınırı anlaşmasını doğru bulmadığını ima eden “Benim düşünceme göre, Türkiye ile İsrail arasında bir deniz sınırı yoktur” diyen Denizcilik, Havacılık ve Hudut İşlerinden Sorumlu Genel Müdür Çağatay Erciyes, kime karşı, hangi diplomatik mücadeleyi verecek? Bu tespit, Erciyes’in şahsına yönelik değil, nitekim kendisinin daha faydalı olacağı bir alan mutlaka vardır, ancak bulunduğu pozisyon ile savunduğu şey arasında uçurum var. Bu kamuoyuna yansıyan, sadece bir örnek.

Pozisyondaki çelişkiler

Öte yandan Türkiye, Erdoğan’ın “FETÖ, Yunanistan ve ABD” ile ilgili tespitine uygun pozisyon alıyor mu? ABD’nin liderliğindeki NATO’yu ve politikalarını savunurken ABD ile mücadele edildiği/edileceği iddiası koca bir çelişki değil mi? Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’la ışık hızında ilerleyen “normalleşme” süreci, sıra Doğu Akdeniz’deki en olası iki müttefikimiz Mısır ve Suriye’ye gelince neden kağnı hızında ilerliyor? 100 yıl önce başarısızlığı bir kez kanıtlanan “denge politikası”nın bugün zafer getirme ihtimali var mı? Bu soruların yanıtları herkesin malumu ve aynı zamanda Ege ve Doğu Akdeniz’de hakkaniyete dayalı paylaşımı savunan taraf olmasına rağmen Türkiye’nin neden yalnız kaldığını da açıklıyor.

Amaç, bağcıyı dövmek değil de üzüm yemekse, çelişkinin en aza indiği bir politika belirlemek, o politikada ısrar etmek, kararlı bir tutum geliştirmek, gidilebilecek tüm yolları denemek gerekiyor. Tabi bir de “rakibin” hanesine yazılan golleri atmayı artık bırakmak lazım.

Diplomasi

Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Yayınlanma

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.


Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.

Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.

Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.

Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.

Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.

Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.

Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.

İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.

Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.

Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.

Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.

Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.

Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.

Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.

Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.

Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.

Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.

Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.

Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.

‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.

Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.

Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.

East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

Yayınlanma

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.

29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.

AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.

Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.

Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.

Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:

“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”

Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.

Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Avrupalı şirketlerden AB-ASEAN ticaret paktı çağrısı

Yayınlanma

Avrupalı şirketler, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Filipinler ile yaptığı anlaşmada sağlanan ilerlemenin ardından ASEAN ile bölgeden bölgeye kapsamlı bir ticaret paktı yapılması çağrısında bulunuyor. Brüksel ise ticari ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Birliği’nin ayrıca Tayland ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakerelerini bu yılın sonuna kadar sonuçlandırması bekleniyor. Görüşmelerin 10. turu salı gününe kadar sürüyor. AB’nin bölgede halihazırda Singapur, Endonezya ve Vietnam ile ticaret anlaşmaları bulunuyor; Malezya ile de müzakereler devam ediyor.

Ancak şirketler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD ile rekabet ortamında AB’nin daha ileri giderek ASEAN’ın tamamıyla blok düzeyinde bir anlaşma yapmasını istiyor.

AB-ASEAN İş Konseyi İcra Direktörü Chris Humphrey, “Güneydoğu Asya, Avrupalı şirketleri güvenilir yatırımcılar olarak görüyor ancak bu şirketler Amerikan ve Çin hükümetlerinin tüm siyasi ve mali ağırlığıyla rekabet ediyor,” dedi.

Humphrey, Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada ikili anlaşmaların nihai hedef olmaması gerektiğini belirterek, Avrupalı şirketlerin özellikle enerji, sağlık, dijital hizmetler ve finansal hizmetler alanlarında uzun süredir bölgeden bölgeye bir ticaret anlaşması çağrısı yaptığını söyledi.

İş konseyinin eylül başında 150 Avrupalı iş dünyası yöneticisiyle gerçekleştirdiği ankette katılımcıların yalnızca yüzde 18’i AB’nin ASEAN ile yeterince angaje olduğunu düşündüğünü söyledi. Humphrey, Ticaret Komiseri Maros Sefcovic ile AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas’ın ziyaretleri dışında üst düzey temasların hâlâ sınırlı kaldığını belirtti.

Sözde insan hakları ile çevre ve gıda güvenliği standartlarına ilişkin kaygılar, iki blok arasındaki müzakereleri uzun süredir zorlaştırıyor. Örneğin AB’nin Endonezya ile yürüttüğü görüşmelerde ormansızlaşma meselesi yıllarca önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Taraflar ancak geçen yıl kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzalayabildi.

Benzer şekilde AB ile Bangkok arasındaki ticaret müzakereleri, başladıktan bir yıl sonra, 2014’te Tayland ordusunun darbeyle iktidarı ele geçirmesi üzerine askıya alındı. Görüşmeler 2023’te resmen yeniden başlatıldı. Analistler yakın zamanda bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük bir engel görmediklerini söylese de Tayland’ın ton balığı ve deniz ürünleri balıkçılığındaki çalışma standartları Avrupa sektöründe kaygı yaratıyor.

Bölgeden bölgeye düzeydeki müzakereler ise ilk kez 2007’de başlatılmış, Myanmar’daki askeri darbe nedeniyle 2009’da karşılıklı mutabakatla durdurulmuştu.

Brüksel Özgür Üniversitesi ve KU Leuven’de öğretim görevlisi Camille Nessel, “ASEAN, mevcut jeopolitik tartışmaların ima ettiğinden çok daha uzun süredir bir öncelik,” dedi.

Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Joanne Lin de tarafların beklentilerindeki uyumsuzluğun ilişkileri sınırladığını belirtti. Lin’e göre AB, ticaret yoluyla iş gücü, çevre, sürdürülebilirlik, insan hakları ve düzenlemeler alanlarında reformları teşvik etmeyi umuyor.

Lin, “Ancak ASEAN, AB’nin daha pratik bir ortak olmasını ister,” dedi. İşbirliği alanları arasında yeşil dönüşüm, enerji bağlantıları, dijital ticaret, dirençli tedarik zincirleri ve sürdürülebilir altyapıyı örnek gösterdi.

Ancak koşullar değişti. Son birkaç yılda jeopolitik rekabet ve gerilimler belirgin biçimde arttı. Büyük Avrupa ekonomilerinin büyümekte zorlandığı bir dönemde AB, Çin ve ABD arasında sıkışmış hissediyor. Analistlere göre bu ortamda Sefcovic daha pragmatik bir yaklaşım benimseyebilir ve coğrafi olarak daha uzak olsalar bile müttefiklerle işbirliği arayışına girebilir.

ASEAN ülkeleri açısından ise komşular arasındaki rekabet, tarafları uzlaşmaya yönelterek ticaret anlaşmalarının sonuçlandırılmasını hızlandırmış olabilir.

Nessel, “Vietnam AB ile bir anlaşma yaptıktan sonra bu durum Endonezya ve Filipinler açısından önem kazandı,” dedi. “Bu ülkeler birçok aynı sektörde rekabet ediyor ve tercihli erişim, rekabet dengesini değiştiriyor” diye ekledi.

AB-Filipinler anlaşması, tarım-gıda ürünleri, makineler ve beyaz eşya dahil olmak üzere ticarete konu malların yüzde 94’ündeki tarifeleri kaldıracak. Ayrıca Filipinler’in kamu ihaleleri pazarı ilk kez yabancı şirketlere açılacak.

Sefcovic, “Anlaşma her büyüklükteki işletme için gerçek fırsatlar sunuyor. Aynı zamanda dayanıklılığın stratejik bir öncelik haline geldiği bir dönemde daha güçlü ve çeşitlendirilmiş bir tedarik zinciri sağlıyor” dedi.

Resmi verilere göre AB, geçen yıl Filipinler’in dördüncü büyük ticaret ortağıydı ve ülkenin toplam mal ticaretinin yüzde 8,3’ünü oluşturdu. İki taraf arasındaki mal ticaretinin hacmi 17,6 milyar avro, yani yaklaşık 19,9 milyar dolar seviyesindeydi.

Bu tekil ticaret anlaşmaları, iki bloğu sonunda daha kapsamlı bir anlaşmaya doğru taşıyabilir.

Bir AB sözcüsü, “ASEAN’ın tek tek üyeleriyle oluşturulan bu ikili serbest ticaret anlaşmaları ağı, ortak uzun vadeli hedefimiz olmaya devam eden nihai bölgeden bölgeye serbest ticaret anlaşmasına giden yolda yapı taşları işlevi görebilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English