Bizi Takip Edin

DİPLOMASİ

Bu bir ‘haklıyken nasıl haksız çıkılır’ hikâyesi…

Yayınlanma

NATO tarihindeki en büyük skandallardan biri olan, Yunanistan’ın Türk jetlerine S-300 kilidi atması olayı sonrası Erdoğan’ın yaptığı “İzmir’i unutma…” ve “Adaları işgal etmeniz falan bizi bağlamaz… bir gece ansızın gelebiliriz…” açıklaması yeni bir tartışma açtı.

Ankara ile Atina arasındaki gerginliğin rutin sayılmasına ve yıllardır Ege hava sahasında süren “it dalaşı”na rağmen geçen hafta Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de görev yapan Türk jetlerine S-300 radarlarını kilitlemesi alışıldık bir durum değil. Yunanistan bu adımıyla S-300’leri aktif hale getirdiğini açığa çıkarmış ve konuşlandırdığı yer açısından Ege’deki hava sahası sorununu Doğu Akdeniz’e taşımış oldu. Öte yandan bu cüretkâr ve provokatif adımıyla ne kadar ileri gidebileceğinin de ip ucunu verdi.

Gelişme üzerine, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 3 Eylül cumartesi günü Samsun’da katıldığı etkinlikte, Yunanistan’ı sert bir dille eleştirdi: “(FETÖ) Şimdi nerede? Pensilvanya’da. Kimin beslemesi? Amerika’nın. Kimin dost, kimin de karşımızda olduğunu iyi bilmemiz lazım. Şu anda bu Amerika, Dedeağaç’a, Yunanistan’a silahları gönderiyor mu? Uçakları gönderiyor mu? Oradan S-300’lerle bizi tehdide kalkışıyor mu? Ey Yunan, bak tarihe bak, tarihe dön, çok daha fazla ileri gidersen bunun bedeli ağır olur, ağır. Yunanistan’a bizim tek cümlemiz var, İzmir’i unutma. (…) Adaları işgal etmeniz falan bizi bağlamaz, vakti saati geldiğinde gereğini yaparız. Hani diyoruz ya, bir gece ansızın gelebiliriz. (…) Mücadelemiz zor olacak, çok fedakarlıklar gerektirecek ve bir bedeli olacak.

‘İşgal edilen’ adalar hangileri

Erdoğan’ın açıklamasındaki “Bir gece ansızın gelebiliriz” cümlesi Yunanistan ve Batı’da çokça gürültü kopardı. Ancak daha dikkat çekici olan “işgal” açıklamasının üzerinde yeterince durulmadı. Önemli, çünkü bugüne kadar, Ege adalarının Yunanistan tarafından işgal edildiğine yönelik Türkiye’nin resmi bir söylemi olmadı. Türkiye hep, silahsızlandırılması koşuluyla Yunanistan’a bırakılan adaların, anlaşmalara aykırı bir biçimde silahlandırılmasına itiraz ede geldi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da en son 7 Haziran’da konuya değindiği açıklamasında “işgal”den bahsetmedi, “İhlalden vazgeçmezlerse adaların egemenliği tartışmaya açacaklarını” söyledi.

Erdoğan’ın, statüsü anlaşmalarla belirlenmemiş Eşek ve Bulamaç adaları ile 152 adacık ve kayalığı kastetmiş olması ihtimal dahilinde. Önemli anlaşmazlık konularından biri olan bu mesele geçmişte iki ülkeyi 1996’da Kardak’ta savaşın eşiğine getirmişti. Yunanistan’ın bu ada ve adacıklardan bazılarına bayrak çektiği, deniz feneri diktiği yani “işgal ettiği” bilinen bir durum. Türkiye de bu statüsü belirsiz ada-adacıklar sorununun müzakerelerle çözülmesi gerektiğini savundu. Eğer Erdoğan’ın “işgal” altında olduğunu söylediği adalar, bu statüsü belirsiz adalarsa, yeni bir durum yok demektir. Ancak öyle olmadığını düşündürten bazı sebepler var.

Birincisi Erdoğan’ın üslubundaki sertlik, ikincisi Çavuşoğlu’nun “egemenliğini tartışmaya açma” açıklaması, ki işgal edildiğini savunduğunuz bir adanın egemenliğini otomatik olarak tartışmaya açmış sayılırsınız, üçüncüsü ve en barizi Ülkü Ocakları başkanının MHP lideri Devlet Bahçeli’ye hediye ettiği, Bahçeli’nin de birlikte poz verdiği harita. Haritada, Girit, Rodos, Midilli, Sakız, Samos gibi silahsızlandırılması koşuluyla Yunanistan’a bırakılan adalar, Türkiye’nin egemenliğinde görünüyor. O harita Yunanistan’da tepki çekmiş ve Yunanistan Başbakanı Miçatokis, “(Harita) bir aşırıcının ateşli rüyası mı yoksa Türkiye’nin resmi politikası mı” diye sormuştu. Dördüncüsü, Yunan tarafının da açıklamaları aynı perspektiften görmesi ve Miçatokis’in “Yunan egemenlik haklarına kuşku ile bakılmasının asla kabul edilebilecek bir davranış olmadığını” savunması. Beşincisi ve sonuncusu, kanaatimce en kritik olanı ise bölgedeki yeni saflaşma. Yani ABD’nin Yunanistan’a yaptığı yığınaklarla ülkeyi koskoca bir askeri üs haline getirmesi. Türkiye, yeni duruma göre pozisyonunu yeniden gözden geçiriyor olabilir.

Açıklama Batı’da nasıl göründü

Bu yeni durum ve Türkiye’nin pozisyonuna geçmeden önce Erdoğan’ın açıklamalarının muhatabı Yunanistan ve Batı kamuoyunda nasıl yankılandığına bakalım.

Rum basınında “Erdoğan bize de geliyormuş” gibi alaycı yorumlara rastlanmakla beraber hem Yunan hem de Avrupa basını, Erdoğan’ın sert çıkışını seçim gündemine bağlayarak yorumladı. Analizlerde “Erdoğan’ın gerek iç politika ve ekonomi konularında gerekse Suriye gibi dış politikada çektiği sıkıntılara karşı Yunanistan cephesini sıcak tutmaya özen gösterdiği” öne sürüldü. Ekathimerini, diplomatik kaynaklara dayandırarak Yunan hükümet yetkililerinin de Türkiye ile en azından Haziran 2023 seçimlerine kadar sürebilecek “yüksek gerilimli bir döneme hazırlandığı”nı yazdı ve ekledi: “En azından Yunanistan, Türk kuvvetlerinin yüksek alarm durumuna geçtiğine dair hiçbir işaret görmedi.”

İngiliz Daily Mail, konuyla ilgili haberinde, “Türkiye’nin otoriter hükümdarı Akdeniz’de Yunanistan ile bir savaş mı planlıyor” başlığını kullanırken, “Erdoğan, 20 yıllık iktidarının en büyük seçim sınavına hazırlanırken son zamanlarda dış politika konusundaki söyleminin dozunu yükseltti” yorumunda bulundu.

Washington Post ise, ilgili haberine şu yorumu iliştirdi: “Yunanistan Başbakanı Miçatokis’in yaptığı gibi Erdoğan da gelecek yıl seçimlerle karşı karşıya ve Yunanistan’a karşı söylemin dozunu artırması Türkiye’nin ekonomik sıkıntıları arasında milliyetçi tabanını seferber edecek.”

Alman Tagesspiegel de “Erdoğan, seçim öncesinde artırdığı Batı karşıtı söylemi dikkatleri sadece Türkiye’deki ekonomik krizden ve danışmanlarına yönelik yolsuzluk suçlamalarından uzaklaştırmak için kullanmıyor. Erdoğan’ın Yunanistan’a ve ABD’ye yönelttiği, tonunu kendi belirlediği sert sözler, gündemi muhalefetin değil de kendisinin belirlemesine hizmet ediyor” yorumunda bulundu.

Yunanistan’a destek yağdı

Erdoğan’ın sert açıklamaları, her ne kadar iç gündeme bağlandıysa da en önemli taktiği Batı ülkelerini yanına çekmek olan Yunanistan’a fayda sağladığı çok açık. Nitekim Yunanistan Avrupa Birliği (AB), NATO ve Birleşmiş Milletler’e (BM) birer mektup göndererek Türkiye’nin tutumunu kınamalarını istedi. Yunan basınına göre mektupta Erdoğan’ın açıklamalarının “açıkça tehdit edici”, “tahrik edici” ve “kabul edilemez” olduğu ifade edildi.

Avrupa Birliği Komisyonu Sözcüsü Peter Stano, konuyla ilgili, “Türkiye’nin siyasi liderliğinin Yunanistan’a ve Yunan halkına karşı bu düşmanca açıklamalarından haberdarız. Bunlar ciddi endişe kaynağıdır” derken, ABD Dışişleri Bakanlığı da “Yunanistan’ın bu adalar üzerindeki egemenliğinin tartışılması söz konusu değildir” açıklaması yaptı. Fransa Dışişleri Bakanı Cathrine Colonna’nın Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile ortak basın toplantısında “gerginliği tırmandıran söylemlerden uzak durulmasını” söylemesi ve daha sonra yaptığı açıklamada “Yunanistan’ın egemenliğine yönelik Türkiye’den bir saldırı gelmesi halinde Fransa Atina’yı destekleyici bir tutum içinde olacaktır” demesi, AB Dönem Başkanı Çek Cumhuriyeti’nin dışişleri bakanlığının “Türkiye’nin tehditkar söylemlerini” eleştiren açıklaması Atina’da memnuniyet yarattı.

Bu bir haklıyken nasıl haksız pozisyona düşülür hikayesi… Özetle; “Rus silahını” bir NATO üyesine karşı kullanan ve Ege’deki hava mücadelesini Doğu Akdeniz’e taşıyarak yeni bir kriz başlatan Yunanistan, sınırları tehdit edilen mağdur pozisyonuna yerleşmiş oldu.

Mevcut kapasitesiyle Türkiye gibi bir “düşmanla” yüzleşemeyeceğini bilen Yunanistan’ın bütün yatırımı, kendisini stratejik ve askeri açıdan “vazgeçilmez ülke” olarak konumlandırma üzerine. Bu çerçevede, Türkiye’nin sorun yaşadığı tüm ülkelerle ilişkisini sıcak tutuyor, maliyesinin çok üzerinde olsa da Fransa’dan Rafale savaş uçağı alıyor yetmiyor, Türkiye’nin dışlandığı F-35 uçaklarını almak için sıraya giriyor. Yunan topraklarının yeni Amerikan üslerine açılması ve mevcut üslerin de genişletilmesine izin verilmesi hepsi bu politikanın bir parçası. Atina, Amerikan üsleri ve Batı silahlarıyla Ege ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’den daha güçlü bir konuma yükseleceğini düşünüyor. Atina’nın politikasının diğer yönü de “Türk saldırganlığının kurbanı” olduğu savıyla her konuda, ABD ve AB’nin Türkiye’ye tepki vermesini talep etmek. Bu konuda epey başarılı olduğunu da kabul etmek lazım. Konumuz, Yunanistan’ın önünde sonunda en çok zararı Yunan halkının göreceği üçüncü ülkelerden “himaye” talebi olmadığı için tekrar başa Erdoğan’ın açıklamalarına dönelim.

‘Esas düşman’ saptaması

Erdoğan’ın açıklaması, eğer ki iddia edildiği gibi seçim yatırımı değilse, bölgedeki yeni duruma göre konumlanmanın ilk işareti olabilir. Her ne kadar söz konusu açıklamada “Yunanistan” öne çıksa da daha kritik olanı ABD ile ilgili söyledikleri: “(FETÖ) Şimdi nerede? Pensilvanya’da. Kimin beslemesi? Amerika’nın. Kimin dost, kimin de karşımızda olduğunu iyi bilmemiz lazım. Şu anda bu Amerika, Dedeağaç’a, Yunanistan’a silahları gönderiyor mu? Uçakları gönderiyor mu? Oradan S-300’lerle bizi tehdide kalkışıyor mu?” Yani, FETÖ ve Yunanistan sadece ABD’nin piyonu, Türkiye’nin karşısındaki esas “düşman” ise ABD. Bu özet, niyet okuma değil. Zaten Erdoğan Haziran ayında, ABD’nin Yunanistan’daki üslerinin Türkiye’ye karşı kurulduğunu söylemişti: “Şu anda 9 tane Amerikan üssü Yunanistan’da kuruldu. Peki bu üsler kime karşı kuruluyor? Verdikleri cevap; Rusya’ya karşı. Bunu yemezler, kusura bakmasınlar.

Ak Parti hükümeti, bölgedeki yeni durumu Erdoğan’ın ifade ettiği gibi okuyorsa Yunan adalarının egemenliğini tartışmaya açmak, uçuk bir strateji sayılmaz. Yani “düşman” gelmiş kapına yığınak yapıyorsa savunma hattını çekebileceğin en ileri noktaya çekersin. Böylece ülke toprakları en azından ilk aşamada, “çatışma alanı” olmaktan kurtulur. Durum buysa, yani Ak Parti hükümeti ABD’yi sınıra yığınak yapan “düşman” olarak görüyor ve ona göre pozisyon belirliyorsa, artık dalga konusu haline gelen hamasetle soruna çözüm bulması imkansız. Adalar meselesi stratejik olarak ölüm kalım meselesi ise ve tüm seçenekler tükenmiş, tek çözümü de sonu sıcak çatışmaya varabilecek bir yola girmekse, “ha geldim, ha gelicem” diye tehdit etmek yerine “bir gece ansızın gidersin.”

Hayır, “En iyi zafer savaşmadan kazanılandır” deniliyorsa da “bir gece ansızın gelebiliriz” demenin yine bir anlamı yok. O zaman da buna uygun davranmak yani soğuk kanlı kalmak, çıkar birliğine dayalı bölgesel ittifaklar inşa etmek, diplomasi savaşını yürütecek kadroları örgütlemek gerekiyor. Örneğin, Türkiye-Libya deniz sınırı anlaşmasını doğru bulmadığını ima eden “Benim düşünceme göre, Türkiye ile İsrail arasında bir deniz sınırı yoktur” diyen Denizcilik, Havacılık ve Hudut İşlerinden Sorumlu Genel Müdür Çağatay Erciyes, kime karşı, hangi diplomatik mücadeleyi verecek? Bu tespit, Erciyes’in şahsına yönelik değil, nitekim kendisinin daha faydalı olacağı bir alan mutlaka vardır, ancak bulunduğu pozisyon ile savunduğu şey arasında uçurum var. Bu kamuoyuna yansıyan, sadece bir örnek.

Pozisyondaki çelişkiler

Öte yandan Türkiye, Erdoğan’ın “FETÖ, Yunanistan ve ABD” ile ilgili tespitine uygun pozisyon alıyor mu? ABD’nin liderliğindeki NATO’yu ve politikalarını savunurken ABD ile mücadele edildiği/edileceği iddiası koca bir çelişki değil mi? Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’la ışık hızında ilerleyen “normalleşme” süreci, sıra Doğu Akdeniz’deki en olası iki müttefikimiz Mısır ve Suriye’ye gelince neden kağnı hızında ilerliyor? 100 yıl önce başarısızlığı bir kez kanıtlanan “denge politikası”nın bugün zafer getirme ihtimali var mı? Bu soruların yanıtları herkesin malumu ve aynı zamanda Ege ve Doğu Akdeniz’de hakkaniyete dayalı paylaşımı savunan taraf olmasına rağmen Türkiye’nin neden yalnız kaldığını da açıklıyor.

Amaç, bağcıyı dövmek değil de üzüm yemekse, çelişkinin en aza indiği bir politika belirlemek, o politikada ısrar etmek, kararlı bir tutum geliştirmek, gidilebilecek tüm yolları denemek gerekiyor. Tabi bir de “rakibin” hanesine yazılan golleri atmayı artık bırakmak lazım.

ASYA

Çin, Japonya ve Güney Kore serbest ticaret anlaşması müzakerelerinde ilerleme sözü verdi

Yayınlanma

Japonya, Güney Kore ve Çin, serbest ticaret anlaşması (STA) müzakerelerinde ilerleme kaydedilmesi de dahil olmak üzere ekonomilerini güçlendirmek için daha derin ticari bağlar arayışıyla pazartesi günü dört yılı aşkın bir süredir ilk ortak zirvelerini gerçekleştirdiler. Bu arada Seul ve Tokyo zirve vesilesiyle Pyongyang’ı planlanan bir uydu fırlatması nedeniyle eleştirdi.

Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol, Çin Başbakanı Li Qiang ve Japonya Başbakanı Fumio Kishida’yı Seul’de ağırladı. Aralık 2019’da, Kovid-19 salgınından hemen önce Çin’in Chengdu kentinde yapılan son üçlü zirvede bu üç lider de görevde değildi.

Zirvenin ardından yayımlanan ortak açıklamada üç lider, üçlü zirve ve bakanlar toplantılarını düzenli olarak gerçekleştirerek üçlü işbirliğini “kurumsallaştırma” konusunda mutabık kaldı ve Japonya’nın bir sonraki liderler toplantısına ev sahipliği yapacağını söyledi. Ayrıca, “serbest, adil, kapsamlı, yüksek kaliteli ve karşılıklı yarar sağlayan” bir anlaşmayı hedefleyen bir STA için “müzakereleri hızlandırmak” üzere görüşmelere devam edeceklerini söylediler.

Üç ülke Kasım 2012’de müzakerelerin başlatıldığını duyurmuştu. Ancak görüşmeler Kasım 2019’da düzenlenen 16. turun ardından hem ABD ile ticaret savaşı hem de Kovid-19 krizinin ortasında durdu. Diğer ülkelerin de talebine yanıt veren Çin, müzakerelerin yeniden başlatılması çağrısında bulundu.

Seul’deki Kyunghee Üniversitesi’nde Çin dış politikası uzmanı olan Choo Jae-woo ise, pazartesi günkü açıklamanın üslubunun üç ülkenin bir STA’ya ulaşmaya yaklaştığını göstermediğini söyledi. Choo, böyle bir atılım için Çin’in üçlü görüşmelerdeki temsilini yükseltmesi ve Li’nin yerine ülkenin en güçlü figürü olan Başkan Xi Jinping’in katılması gerektiğini söyledi.

Nikkei Asia’ya konuşan Choo, “Xi’nin pazarlık gücü olmadan [STA yolunda] herhangi bir ilerleme bekleyebileceğimizi sanmıyorum” dedi.

Choo, öte yandan gençleri kapsayan “çeşitli iletişim kanallarının kurulmuş ya da yeniden başlatılacağının duyurulmuş olmasının” cesaret verici olduğunu söyledi ve bunun üç ülkenin karşılıklı anlayışı geliştirmenin öneminin farkında olduğunu gösterdiğini söyledi.

Yoon ve Kishida zirve sonrası yaptıkları ayrı ayrı açıklamalarda, 27 Mayıs ve 4 Haziran tarihleri arasında Sarı Deniz’e ve Filipin adası Luzon’un doğusuna bir uzay uydusu gönderme planını Japonya’ya bildiren Pyongyang’ı kınadılar.

Ortak bildiride Kuzey Kore’den ismen bahsedilmiyor ancak üç ülkenin “Kore Yarımadası’nın nükleer silahlardan arındırılması” konusunda hemfikir olduğuna atıfta bulunularak Kuzeydoğu Asya’da barış ve istikrarın “ortak çıkarlarımıza hizmet ettiği ve ortak sorumluluğumuz olduğu” belirtiliyor.

Açıklamada Pekin, Seul ve Tokyo’nun Kore Yarımadası meselesinin “siyasi çözümü” için çalışmayı da kabul ettikleri belirtiliyor. Ülkeler ayrıca “hukukun üstünlüğüne ve uluslararası hukuka dayalı bir uluslararası düzene” olan bağlılıklarını “yeniden teyit ettiler.”

İklim, halk sağlığı, bilim ve teknoloji gibi bir dizi konuda ilerleme kaydedilmeye çalışılmasına rağmen, liderlerin ikili görüşmelerde bulunduğu oazar günkü bazı görüşmelerde daha geniş bölgesel gerilimler görülebiliyordu. Örneğin Kishida, Li’ye “Tayvan Boğazı’nda barış ve istikrarın uluslararası toplum için büyük önem taşıdığını” söyledi.

Toplantının ev sahibi olarak Yoon, üç ülkenin ortak yönlerini ve daha yakın işbirliğinin potansiyel faydalarını vurgulamaya çalıştı.

Pazar günü Li ile yaptığı görüşmede Yoon, ülkelerin kilit mineraller ve diğer hammaddeler için tedarik zincirlerini korumaya yönelik ortak mekanizmalarını nasıl güçlendirmeleri gerektiğinin altını çizdi.

Çin, Japonya ve Güney Kore yıllar sonra yeniden üçlü zirve yapacak

Okumaya Devam Et

DİPLOMASİ

WSJ: ABD’yle Avrupa “İran” konusunda karşı karşıya geldi

Yayınlanma

Washington’un haziranda düzenlenecek nükleer zirvede Tahran’la gerginliği artırmamaları için Avrupa ülkelerine baskı yaptığı iddia edildi.

Wall Street Journal (WSJ) gazetesi, ABD’nin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) yaklaşan toplantısında Avrupa ülkelerinin İran’ı kınama planına karşı çıktığını yazdı.

Görüşmelere katılan diplomatlara göre Biden yönetimi, Tahran’la gerilimin sonbaharda yapılacak ABD başkanlık seçimleri öncesinde tırmanmasını önlemek için İngiltere ve Fransa’ya İran’ı nükleer programındaki ilerlemeler nedeniyle kınama planlarından vazgeçmeleri için baskı yapıyor. Washington, bu iki devlet dışındaki ülkelerden de kendisini takip ederek kınama oylamasında çekimser kalmalarını talep ediyor.

İran’a karşı adım atılmasını savunan Avrupalı yetkililer UAEA verilerine göre İran’ın elinde üç nükleer silaha yetecek kadar yüksek oranda zenginleştirilmiş bölünebilir madde bulunduğuna dikkat çekiyor.

Bazı ABD’li yetkililer ise Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin helikopter kazasında hayatını kaybetmesinin ardından yeni bir lider için seçim sürecine giren İran’ın daha istikrarsız olabileceğinden korktuklarını söylüyor. Biden yönetimi, uzun zamandır İran’ın nükleer programı konusunda diplomatik bir çözüm arayışında.

Avrupalı diplomatlar ise harekete geçilmemesinin nükleer silahların yayılmasının önlenmesini denetleyen UAEA’nın otoritesini zayıflatacağı konusunda uyarıda bulunuyorlar. Ayrıca bunun İran üzerindeki Batı baskısının inandırıcılığını zayıflatacağını da söylüyorlar. Ve ABD’nin kendi planlarını baltalama girişimi karşısında hayal kırıldığına uğramış durumdalar.

ABD’li bir yetkili Washington’un önümüzdeki ay yapılacak UAEA yönetim kurulu toplantısı öncesinde Avrupalı ortaklarıyla “sıkı bir koordinasyon içinde” olduğunu söyledi: “Kararlar hakkında herhangi bir spekülasyon için henüz erken.”

Yetkili, “Yaptırımlar ve uluslararası izolasyon yoluyla İran üzerindeki baskıyı arttırıyoruz” diyerek İran’ın geçen ay İsrail’e düzenlediği füze ve insansız hava aracı saldırısının ardından G7’nin aldığı önlemlere atıfta bulundu.

İkinci bir ABD’li yetkili ise Washington’un ABD seçimleri öncesinde İran’la sorun yaşamaktan kaçınmayı hedeflediği iddiasının “tamamen yanlış” olduğunu söyledi.

ABD ile Avrupa’nın yaşadığı anlaşmazlığın temelinde, başta Fransa ve İngiltere olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinin, Washington’un İran’ın nükleer ilerlemeleriyle başa çıkmak için bir stratejisi olmadığı yönündeki endişeleri yatıyor. Avrupalı diplomatlar, Biden yönetiminin İran’la ciddi bir diplomatik süreç yürütme ya da Tahran’ın nükleer ihlallerine karşı cezalandırıcı adımlar atma konusunda isteksiz göründüğünü söyledi.

Avrupalılar, İran’ın nükleer çalışmalarına getirilen sıkı ama geçici kısıtlamalar karşılığında İran’a uygulanan uluslararası yaptırımların çoğunu kaldıran 2015 nükleer anlaşmasının güçlü destekçileriydi. Avrupa, Trump yönetiminin 2018’de anlaşmadan çıkmasının ardından anlaşmayı korumaya çalıştı.

Biden yönetimi göreve geldiğinde nükleer anlaşmanın yeniden canlandırılmasını en önemli dış politika hedeflerinden biri olarak belirledi. Ancak İran’ın taleplerini sertleştirmesi üzerine görüşmeler Ağustos 2022’de çöktü. O tarihten bu yana ABD’li yetkililer İran ile gerilimi kontrol altına almaya çalışıyor.

Okumaya Devam Et

AVRUPA

Le Pen’den Meloni’ye AP’de ortak grup teklifi

Yayınlanma

Önümüzdeki hafta yapılacak Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri öncesinde Fransız Ulusal Birlik (RN) lideri Marine Le Pen, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’yi bir araya gelerek AP’deki en büyük ikinci parti bloğu olacak bir “sağcı süper grup” oluşturmaya davet etti.

Sağın 6-9 Haziran seçimlerinde iyi bir performans göstereceği tahmin ediliyor fakat ulusal partilerin birçoğu özellikle Ukrayna savaşı konusunda keskin bir şekilde bölünmüş olduğu için hangi partilerin sınır ötesi siyasi gruplar olarak birlikte çalışabilecekleri konusunda hâlâ yoğun şüpheler var.

Pazar günü İtalyan Corriere della Sera gazetesine konuşan Le Pen, “Şimdi birlik olma zamanı, bu gerçekten faydalı olacaktır. Eğer başarabilirsek, Avrupa Parlamentosu’nun ikinci grubu olacağız. Bence böyle bir fırsatın elimizden kaçmasına izin vermemeliyiz,” dedi.

Meloni hakkında ise, “Onunla ülkelerimizin kontrolünü geri almak da dahil olmak üzere temel konularda hemfikir olduğumuza inanıyorum,” dedi.

Meloni, Le Pen’in teklifini reddetmedi

Pazar gününün ilerleyen saatlerinde Meloni, Le Pen’in teklifine açık kapı bıraktı.

Rai TV’ye verdiği bir mülakatta Meloni, yeni Avrupa meclisinde diğer siyasi güçlerle olası ittifaklar söz konusu olduğunda herhangi bir kırmızı çizgisi olmadığını, kendisinin de “bir ömür boyu” “prezentabl olmayan” olarak kategorize edildiğini söyledi.

Meloni, “Benim asıl hedefim son yıllarda hükümette olan çoğunluğa alternatif bir çoğunluk oluşturmak. Başka bir deyişle, solu Avrupa’da muhalefete gönderecek merkez sağ bir çoğunluk,” dedi.

Meloni, sol ile birlikte bir çoğunluğun parçası olmak istemediğini söyledi ve diğer her şeyi “yaşayıp göreceklerini” kaydetti.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen tarafından da merkez sağ Avrupa Halk Partisi (EPP) ile güçlerini birleştirmesi için ikna edilmeye çalışılan Meloni, sağdaki tüm partilerle işbirliğine açık olduğunu söyledi.

ECR-ID ittifakı mümkün mü?

RN şu anda AP’deki Kimlik ve Demokrasi (ID) grubuyla, Meloni’nin partisi İtalya’nın Kardeşleri ise Avrupa Muhafazakârları ve Reformistleri (ECR) ile birlikte hareket ediyor.

Le Pen’in çağrısı, ID grubunun Almanya için Alternatif’i (AfD) ihraç etmesinden birkaç gün sonra geldi. ID’de ayrıca İtalyan hükümetinde Meloni ile koalisyonda olan Lega da yer alıyor.

Röportajda Le Pen, AfD ile bağlarını koparmanın Avrupa’da yeni ittifaklar kurmayı kolaylaştırmaya yönelik bir hareket olmadığını söyledi.

“Merkez sağ”ın sağı 165 sandalye kazanabilir

Son tahminler ID’nin 68, ECR’nin ise 71 milletvekili çıkararak 720 sandalyeli mecliste 139 milletvekiline sahip olacağını gösteriyor. AfD’nin 17 sandalyesi ve Macaristan’ın herhangi bir gruba bağlı olmayan Fidesz partisinin de 12 AP üyesi bulunuyor. Toplamda 165’in üzerinde sandalye (şu anda bölünmüş olan) sağ için garanti gibi görünüyor.

POLITICO’nun anketine göre EPP grubu 174 sandalye kazanma yolunda ilerlerken Sosyalistler ve Demokratlar 144 sandalyeye doğru ilerliyor.

Polonya’nın eski Başbakanı ve muhafazakâr Hukuk ve Adalet (PiS, ECR üyesi) partisinden Mateusz Morawiecki de sağda büyük bir birleşmeye açık kapı bıraktı ve Macaristan’dan Viktor Orbán’ın seçimden sonra Fidesz partisini ECR’ye sokacağına dair spekülasyonlar var.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English