Bizi Takip Edin

DİPLOMASİ

Bu bir ‘haklıyken nasıl haksız çıkılır’ hikâyesi…

Yayınlanma

NATO tarihindeki en büyük skandallardan biri olan, Yunanistan’ın Türk jetlerine S-300 kilidi atması olayı sonrası Erdoğan’ın yaptığı “İzmir’i unutma…” ve “Adaları işgal etmeniz falan bizi bağlamaz… bir gece ansızın gelebiliriz…” açıklaması yeni bir tartışma açtı.

Ankara ile Atina arasındaki gerginliğin rutin sayılmasına ve yıllardır Ege hava sahasında süren “it dalaşı”na rağmen geçen hafta Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de görev yapan Türk jetlerine S-300 radarlarını kilitlemesi alışıldık bir durum değil. Yunanistan bu adımıyla S-300’leri aktif hale getirdiğini açığa çıkarmış ve konuşlandırdığı yer açısından Ege’deki hava sahası sorununu Doğu Akdeniz’e taşımış oldu. Öte yandan bu cüretkâr ve provokatif adımıyla ne kadar ileri gidebileceğinin de ip ucunu verdi.

Gelişme üzerine, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 3 Eylül cumartesi günü Samsun’da katıldığı etkinlikte, Yunanistan’ı sert bir dille eleştirdi: “(FETÖ) Şimdi nerede? Pensilvanya’da. Kimin beslemesi? Amerika’nın. Kimin dost, kimin de karşımızda olduğunu iyi bilmemiz lazım. Şu anda bu Amerika, Dedeağaç’a, Yunanistan’a silahları gönderiyor mu? Uçakları gönderiyor mu? Oradan S-300’lerle bizi tehdide kalkışıyor mu? Ey Yunan, bak tarihe bak, tarihe dön, çok daha fazla ileri gidersen bunun bedeli ağır olur, ağır. Yunanistan’a bizim tek cümlemiz var, İzmir’i unutma. (…) Adaları işgal etmeniz falan bizi bağlamaz, vakti saati geldiğinde gereğini yaparız. Hani diyoruz ya, bir gece ansızın gelebiliriz. (…) Mücadelemiz zor olacak, çok fedakarlıklar gerektirecek ve bir bedeli olacak.

‘İşgal edilen’ adalar hangileri

Erdoğan’ın açıklamasındaki “Bir gece ansızın gelebiliriz” cümlesi Yunanistan ve Batı’da çokça gürültü kopardı. Ancak daha dikkat çekici olan “işgal” açıklamasının üzerinde yeterince durulmadı. Önemli, çünkü bugüne kadar, Ege adalarının Yunanistan tarafından işgal edildiğine yönelik Türkiye’nin resmi bir söylemi olmadı. Türkiye hep, silahsızlandırılması koşuluyla Yunanistan’a bırakılan adaların, anlaşmalara aykırı bir biçimde silahlandırılmasına itiraz ede geldi. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da en son 7 Haziran’da konuya değindiği açıklamasında “işgal”den bahsetmedi, “İhlalden vazgeçmezlerse adaların egemenliği tartışmaya açacaklarını” söyledi.

Erdoğan’ın, statüsü anlaşmalarla belirlenmemiş Eşek ve Bulamaç adaları ile 152 adacık ve kayalığı kastetmiş olması ihtimal dahilinde. Önemli anlaşmazlık konularından biri olan bu mesele geçmişte iki ülkeyi 1996’da Kardak’ta savaşın eşiğine getirmişti. Yunanistan’ın bu ada ve adacıklardan bazılarına bayrak çektiği, deniz feneri diktiği yani “işgal ettiği” bilinen bir durum. Türkiye de bu statüsü belirsiz ada-adacıklar sorununun müzakerelerle çözülmesi gerektiğini savundu. Eğer Erdoğan’ın “işgal” altında olduğunu söylediği adalar, bu statüsü belirsiz adalarsa, yeni bir durum yok demektir. Ancak öyle olmadığını düşündürten bazı sebepler var.

Birincisi Erdoğan’ın üslubundaki sertlik, ikincisi Çavuşoğlu’nun “egemenliğini tartışmaya açma” açıklaması, ki işgal edildiğini savunduğunuz bir adanın egemenliğini otomatik olarak tartışmaya açmış sayılırsınız, üçüncüsü ve en barizi Ülkü Ocakları başkanının MHP lideri Devlet Bahçeli’ye hediye ettiği, Bahçeli’nin de birlikte poz verdiği harita. Haritada, Girit, Rodos, Midilli, Sakız, Samos gibi silahsızlandırılması koşuluyla Yunanistan’a bırakılan adalar, Türkiye’nin egemenliğinde görünüyor. O harita Yunanistan’da tepki çekmiş ve Yunanistan Başbakanı Miçatokis, “(Harita) bir aşırıcının ateşli rüyası mı yoksa Türkiye’nin resmi politikası mı” diye sormuştu. Dördüncüsü, Yunan tarafının da açıklamaları aynı perspektiften görmesi ve Miçatokis’in “Yunan egemenlik haklarına kuşku ile bakılmasının asla kabul edilebilecek bir davranış olmadığını” savunması. Beşincisi ve sonuncusu, kanaatimce en kritik olanı ise bölgedeki yeni saflaşma. Yani ABD’nin Yunanistan’a yaptığı yığınaklarla ülkeyi koskoca bir askeri üs haline getirmesi. Türkiye, yeni duruma göre pozisyonunu yeniden gözden geçiriyor olabilir.

Açıklama Batı’da nasıl göründü

Bu yeni durum ve Türkiye’nin pozisyonuna geçmeden önce Erdoğan’ın açıklamalarının muhatabı Yunanistan ve Batı kamuoyunda nasıl yankılandığına bakalım.

Rum basınında “Erdoğan bize de geliyormuş” gibi alaycı yorumlara rastlanmakla beraber hem Yunan hem de Avrupa basını, Erdoğan’ın sert çıkışını seçim gündemine bağlayarak yorumladı. Analizlerde “Erdoğan’ın gerek iç politika ve ekonomi konularında gerekse Suriye gibi dış politikada çektiği sıkıntılara karşı Yunanistan cephesini sıcak tutmaya özen gösterdiği” öne sürüldü. Ekathimerini, diplomatik kaynaklara dayandırarak Yunan hükümet yetkililerinin de Türkiye ile en azından Haziran 2023 seçimlerine kadar sürebilecek “yüksek gerilimli bir döneme hazırlandığı”nı yazdı ve ekledi: “En azından Yunanistan, Türk kuvvetlerinin yüksek alarm durumuna geçtiğine dair hiçbir işaret görmedi.”

İngiliz Daily Mail, konuyla ilgili haberinde, “Türkiye’nin otoriter hükümdarı Akdeniz’de Yunanistan ile bir savaş mı planlıyor” başlığını kullanırken, “Erdoğan, 20 yıllık iktidarının en büyük seçim sınavına hazırlanırken son zamanlarda dış politika konusundaki söyleminin dozunu yükseltti” yorumunda bulundu.

Washington Post ise, ilgili haberine şu yorumu iliştirdi: “Yunanistan Başbakanı Miçatokis’in yaptığı gibi Erdoğan da gelecek yıl seçimlerle karşı karşıya ve Yunanistan’a karşı söylemin dozunu artırması Türkiye’nin ekonomik sıkıntıları arasında milliyetçi tabanını seferber edecek.”

Alman Tagesspiegel de “Erdoğan, seçim öncesinde artırdığı Batı karşıtı söylemi dikkatleri sadece Türkiye’deki ekonomik krizden ve danışmanlarına yönelik yolsuzluk suçlamalarından uzaklaştırmak için kullanmıyor. Erdoğan’ın Yunanistan’a ve ABD’ye yönelttiği, tonunu kendi belirlediği sert sözler, gündemi muhalefetin değil de kendisinin belirlemesine hizmet ediyor” yorumunda bulundu.

Yunanistan’a destek yağdı

Erdoğan’ın sert açıklamaları, her ne kadar iç gündeme bağlandıysa da en önemli taktiği Batı ülkelerini yanına çekmek olan Yunanistan’a fayda sağladığı çok açık. Nitekim Yunanistan Avrupa Birliği (AB), NATO ve Birleşmiş Milletler’e (BM) birer mektup göndererek Türkiye’nin tutumunu kınamalarını istedi. Yunan basınına göre mektupta Erdoğan’ın açıklamalarının “açıkça tehdit edici”, “tahrik edici” ve “kabul edilemez” olduğu ifade edildi.

Avrupa Birliği Komisyonu Sözcüsü Peter Stano, konuyla ilgili, “Türkiye’nin siyasi liderliğinin Yunanistan’a ve Yunan halkına karşı bu düşmanca açıklamalarından haberdarız. Bunlar ciddi endişe kaynağıdır” derken, ABD Dışişleri Bakanlığı da “Yunanistan’ın bu adalar üzerindeki egemenliğinin tartışılması söz konusu değildir” açıklaması yaptı. Fransa Dışişleri Bakanı Cathrine Colonna’nın Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile ortak basın toplantısında “gerginliği tırmandıran söylemlerden uzak durulmasını” söylemesi ve daha sonra yaptığı açıklamada “Yunanistan’ın egemenliğine yönelik Türkiye’den bir saldırı gelmesi halinde Fransa Atina’yı destekleyici bir tutum içinde olacaktır” demesi, AB Dönem Başkanı Çek Cumhuriyeti’nin dışişleri bakanlığının “Türkiye’nin tehditkar söylemlerini” eleştiren açıklaması Atina’da memnuniyet yarattı.

Bu bir haklıyken nasıl haksız pozisyona düşülür hikayesi… Özetle; “Rus silahını” bir NATO üyesine karşı kullanan ve Ege’deki hava mücadelesini Doğu Akdeniz’e taşıyarak yeni bir kriz başlatan Yunanistan, sınırları tehdit edilen mağdur pozisyonuna yerleşmiş oldu.

Mevcut kapasitesiyle Türkiye gibi bir “düşmanla” yüzleşemeyeceğini bilen Yunanistan’ın bütün yatırımı, kendisini stratejik ve askeri açıdan “vazgeçilmez ülke” olarak konumlandırma üzerine. Bu çerçevede, Türkiye’nin sorun yaşadığı tüm ülkelerle ilişkisini sıcak tutuyor, maliyesinin çok üzerinde olsa da Fransa’dan Rafale savaş uçağı alıyor yetmiyor, Türkiye’nin dışlandığı F-35 uçaklarını almak için sıraya giriyor. Yunan topraklarının yeni Amerikan üslerine açılması ve mevcut üslerin de genişletilmesine izin verilmesi hepsi bu politikanın bir parçası. Atina, Amerikan üsleri ve Batı silahlarıyla Ege ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’den daha güçlü bir konuma yükseleceğini düşünüyor. Atina’nın politikasının diğer yönü de “Türk saldırganlığının kurbanı” olduğu savıyla her konuda, ABD ve AB’nin Türkiye’ye tepki vermesini talep etmek. Bu konuda epey başarılı olduğunu da kabul etmek lazım. Konumuz, Yunanistan’ın önünde sonunda en çok zararı Yunan halkının göreceği üçüncü ülkelerden “himaye” talebi olmadığı için tekrar başa Erdoğan’ın açıklamalarına dönelim.

‘Esas düşman’ saptaması

Erdoğan’ın açıklaması, eğer ki iddia edildiği gibi seçim yatırımı değilse, bölgedeki yeni duruma göre konumlanmanın ilk işareti olabilir. Her ne kadar söz konusu açıklamada “Yunanistan” öne çıksa da daha kritik olanı ABD ile ilgili söyledikleri: “(FETÖ) Şimdi nerede? Pensilvanya’da. Kimin beslemesi? Amerika’nın. Kimin dost, kimin de karşımızda olduğunu iyi bilmemiz lazım. Şu anda bu Amerika, Dedeağaç’a, Yunanistan’a silahları gönderiyor mu? Uçakları gönderiyor mu? Oradan S-300’lerle bizi tehdide kalkışıyor mu?” Yani, FETÖ ve Yunanistan sadece ABD’nin piyonu, Türkiye’nin karşısındaki esas “düşman” ise ABD. Bu özet, niyet okuma değil. Zaten Erdoğan Haziran ayında, ABD’nin Yunanistan’daki üslerinin Türkiye’ye karşı kurulduğunu söylemişti: “Şu anda 9 tane Amerikan üssü Yunanistan’da kuruldu. Peki bu üsler kime karşı kuruluyor? Verdikleri cevap; Rusya’ya karşı. Bunu yemezler, kusura bakmasınlar.

Ak Parti hükümeti, bölgedeki yeni durumu Erdoğan’ın ifade ettiği gibi okuyorsa Yunan adalarının egemenliğini tartışmaya açmak, uçuk bir strateji sayılmaz. Yani “düşman” gelmiş kapına yığınak yapıyorsa savunma hattını çekebileceğin en ileri noktaya çekersin. Böylece ülke toprakları en azından ilk aşamada, “çatışma alanı” olmaktan kurtulur. Durum buysa, yani Ak Parti hükümeti ABD’yi sınıra yığınak yapan “düşman” olarak görüyor ve ona göre pozisyon belirliyorsa, artık dalga konusu haline gelen hamasetle soruna çözüm bulması imkansız. Adalar meselesi stratejik olarak ölüm kalım meselesi ise ve tüm seçenekler tükenmiş, tek çözümü de sonu sıcak çatışmaya varabilecek bir yola girmekse, “ha geldim, ha gelicem” diye tehdit etmek yerine “bir gece ansızın gidersin.”

Hayır, “En iyi zafer savaşmadan kazanılandır” deniliyorsa da “bir gece ansızın gelebiliriz” demenin yine bir anlamı yok. O zaman da buna uygun davranmak yani soğuk kanlı kalmak, çıkar birliğine dayalı bölgesel ittifaklar inşa etmek, diplomasi savaşını yürütecek kadroları örgütlemek gerekiyor. Örneğin, Türkiye-Libya deniz sınırı anlaşmasını doğru bulmadığını ima eden “Benim düşünceme göre, Türkiye ile İsrail arasında bir deniz sınırı yoktur” diyen Denizcilik, Havacılık ve Hudut İşlerinden Sorumlu Genel Müdür Çağatay Erciyes, kime karşı, hangi diplomatik mücadeleyi verecek? Bu tespit, Erciyes’in şahsına yönelik değil, nitekim kendisinin daha faydalı olacağı bir alan mutlaka vardır, ancak bulunduğu pozisyon ile savunduğu şey arasında uçurum var. Bu kamuoyuna yansıyan, sadece bir örnek.

Pozisyondaki çelişkiler

Öte yandan Türkiye, Erdoğan’ın “FETÖ, Yunanistan ve ABD” ile ilgili tespitine uygun pozisyon alıyor mu? ABD’nin liderliğindeki NATO’yu ve politikalarını savunurken ABD ile mücadele edildiği/edileceği iddiası koca bir çelişki değil mi? Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’la ışık hızında ilerleyen “normalleşme” süreci, sıra Doğu Akdeniz’deki en olası iki müttefikimiz Mısır ve Suriye’ye gelince neden kağnı hızında ilerliyor? 100 yıl önce başarısızlığı bir kez kanıtlanan “denge politikası”nın bugün zafer getirme ihtimali var mı? Bu soruların yanıtları herkesin malumu ve aynı zamanda Ege ve Doğu Akdeniz’de hakkaniyete dayalı paylaşımı savunan taraf olmasına rağmen Türkiye’nin neden yalnız kaldığını da açıklıyor.

Amaç, bağcıyı dövmek değil de üzüm yemekse, çelişkinin en aza indiği bir politika belirlemek, o politikada ısrar etmek, kararlı bir tutum geliştirmek, gidilebilecek tüm yolları denemek gerekiyor. Tabi bir de “rakibin” hanesine yazılan golleri atmayı artık bırakmak lazım.

DİPLOMASİ

ABD Kongre heyetinin Tayvan ziyareti başladı, Pekin ‘tek Çin’ ilkesini hatırlattı

Yayınlanma

ABD Temsilciler Meclisi Çin Komitesi Başkanı Mike Gallagher liderliğindeki milletvekillerinden oluşan partiler üstü bir heyet perşembe günü Tayvan’a giderek Pekin ve Taipei arasındaki gerilimin arttığı bir ortamda ABD’nin adaya verdiği desteği teyit etti.

Cumhuriyetçi Çin şahinlerinden Gallagher, ABD’nin Tayvan ile ortaklığının her zamankinden daha güçlü ve “kaya gibi sağlam” olduğunu ve kasım ayındaki seçimlerin sonucu ne olursa olsun böyle kalacağını söyledi.

Yeni seçilen Lai Ching-te 20 Mayıs’ta göreve başlayana kadar görevine devam eden Tsai Ing-wen’in liderliğini de öven Gallagher, “Bugün özgürlük otoriter saldırganlığın saldırısı altında ve bize verilen bu özgürlük hediyesini gelecek nesillere aktarmak istiyorsak her zamankinden daha uyanık olmamız gerekiyor” dedi.

Tsai, ziyaretin “ABD’nin Tayvan demokrasisine somut eylemlerle verdiği kararlı desteği” temsil ettiğini ve “Tayvan ile ABD arasındaki yakın ortaklığı vurguladığını” söyledi.

Gallagher ve komitenin diğer dört üyesi Hint-Pasifik bölgesini kapsayan bir ziyaret kapsamında Tayvan’da üç gün geçirecek.

Tayvan’daki Amerikan Enstitüsü’ne göre, grubun aralarında seçilmiş başkan William Lai Ching-te’nin de bulunduğu üst düzey Tayvanlı liderler ve sivil toplum temsilcileriyle bir araya gelerek ABD ile ilişkiler, bölgesel güvenlik ve ticari ilişkileri ele alması bekleniyor.

Pekin, kendi egemenliği altındaki Tayvan’la ‘gerekirse güç kullanarak’ birleşeceğini söylerken, Washington resmi olarak adanın bağımsızlığını tanımasa da, Çin’in ‘yeniden birleşme’ girişimlerine karşı çıkıyor ve adaya silah ve maddi destek sağlıyor.

‘Tek Çin ilkesine uyma çağrısı’

Ziyarete yanıt veren Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Mao Ning, ABD’yi “Tayvan meselesinin aşırı karmaşıklığını ve hassasiyetini kabul etmeye” ve “tek Çin ilkesine uymaya” çağırdı.

Açıklamada, “Çin, ABD ile Tayvan makamları arasında her türlü resmi alışverişe her zaman kesin bir şekilde karşı çıkmış ve ABD’nin Tayvan işlerine herhangi bir şekilde ve herhangi bir bahaneyle müdahale etmesine kesin bir şekilde karşı çıkmıştır” denildi.

Grubun ziyareti, Ukrayna ve İsrail’in yanı sıra Tayvan’a da destek verilmesini öngören ABD mali yardım paketinin Temsilciler Meclisi’nde bloke edilme riskiyle karşı karşıya olduğu Kongre’de tıkandığı bir döneme denk geldi.

Ocak ayındaki başkanlık seçimlerinden bu yana ABD’li milletvekillerinin Tayvan’a yaptığı ikinci ziyaret olan bu ziyaret, son birkaç gün içinde boğazlar arası gerilimin tırmanmasının ardından gerçekleşti.

Geçtiğimiz hafta iki Çinli balıkçı, Tayvan sahil güvenliği tarafından takip edilirken teknelerinin alabora olması sonucu hayatını kaybetti. Buna karşılık Pekin, bölgedeki devriyeleri artıracağını söylerken, Çin sahil güvenlik yetkilileri pazartesi günü aynı bölgede Tayvan’a ait bir yolcu gemisini kısa süreliğine karaya çıkardı.

Çin, ABD’li milletvekillerinin daha önce Tayvan’a yaptıkları ziyaretlere şiddetle karşı çıkmıştı. Dönemin ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi Ağustos 2022’de Tayvan’ı ziyaret ettiğinde Pekin ada çevresinde bir dizi büyük çaplı askeri tatbikat gerçekleştirmiş ve ABD ile çeşitli alanlarda işbirliğini kesmişti.

Okumaya Devam Et

DİPLOMASİ

Politico: Batı, Ukrayna savaşından sonra Rusya ile ilişkileri sürdürmekten yana

Yayınlanma

Politico gazetesinin Avrupa baskısı, Batılı ülkelerin Ukrayna’daki çatışmaların sona ermesinin ardından Rusya ile işbirliğini yeniden başlatmayı planladıklarını yazdı.

Gazeteye konuşan kaynaklara göre, ‘Batı’da bazıları’ çatışmalar yatıştıktan sonra ‘Rusya ile iş yapmaya devam etmeyi umuyor’.

Kaynaklar, bu tutumun Moskova’nın aynısını yaparak ‘Avrupalı şirketlerin Rusya’daki yüz milyonlarca avro değerindeki varlıklarına kendi lehine el koyabileceği’ korkusuyla ‘dondurulmuş Rus varlıklarına el koyma konusundaki isteksizliği’ de açıkladığını belirtti.

Ayrıca gazete, Avrupalı diplomatların ‘çatışmanın istikrara kavuşturulmasını’ Ukrayna için en makul çıkış yolu olarak gördüklerini vurguladı. Bu da Kiev’in Batı’dan güvenlik garantileri ve olası AB üyeliği karşılığında Moskova ile müzakere etmeye zorlanacağı anlamına geliyor.

Euroclear: Dondurulan Rus varlıklarından elde edilen gelirin kullanılması Avrupa’nın mali istikrarı için risk yaratabilir

Avrupa Konseyi 12 Şubat’ta, Ukrayna için dondurulmuş Rus varlıklarından elde edilen kârların elde tutulmasını ve kullanılmasını yasallaştıran bir düzenlemeyi onayladı.

Karara göre ‘Konsey, özellikle Rusya Merkez Bankası’nın 1 milyon avrodan fazla değerdeki varlıklarını elinde bulunduran merkezi mevduat sahiplerinin, AB’nin kısıtlayıcı tedbirleri sonucunda biriken ek nakit bakiyelerini ayrı olarak muhasebeleştirmelerine ve ilgili karları ayrı olarak tutmalarına karar verdi’. Buna ek olarak mevduat sahiplerinin elde ettikleri net karları elden çıkarmaları yasaklandı.

Belgede bunun ‘Konsey’e, daha sonraki bir aşamada Ukrayna’yı ve yeniden inşasını desteklemek üzere bu net kârdan AB bütçesine toplanacak bir mali katkının oluşturulması konusunda karar verme fırsatı verdiği’ vurgulandı. Konsey ayrıca, “Bu mali katkı AB bütçesi aracılığıyla, Konsey ve Avrupa Parlamentosu’nun 6 Şubat 2024 tarihinde üzerinde ön anlaşmaya vardığı Ukrayna fonuna aktarılabilir” açıklamasını yaptı.

Daha önce Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Ryabkov, Batı’nın Rus varlıklarına el koyma tehditlerinin gerçekleşmesi halinde Moskova’nın misilleme tedbirleri alacağını söylemişti.

Ryabkov, aynı zamanda Moskova’nın ‘Batılı hasımlarından, bu konunun tartışılmasının ne kadar zararlı ve ters tepici olduğunu en azından asgari düzeyde anladıklarını gösterecek mantıklı adımlar beklemediklerini’ belirtmişti.

Rusya Federasyon Konseyi, Maliye Bakanlığı’na dondurulan yabancı varlıkların faizine el konulmasını önerdi

Okumaya Devam Et

DİPLOMASİ

Stoltenberg: Ukrayna’nın, Ukrayna dışındaki Rus hedeflerini vurmaya hakkı var

Yayınlanma

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Ukrayna’nın ‘uluslararası hukuka’ uygun olarak Ukrayna dışındaki Rus askeri hedeflerini vurma hakkına sahip olduğunu söylerken, Kiev’in batılı silah tedarikçilerinin bu konuda farklı tutumları olduğunu kabul etti.

Stoltenberg, Radio Free Europe’a verdiği röportajda, “Farklı müttefiklerin bu konuda biraz farklı politikaları var. [Ama] Ukrayna’nın kendini savunma hakkı var. Ve bu aynı zamanda meşru askeri hedefleri vurmayı da içeriyor: Ukrayna dışındaki Rus askeri hedefleri. Bu uluslararası hukuktur,” dedi.

Ukrayna’nın Rusya içindeki hedefleri vurmak için batı silahlarını kullanıp kullanamayacağı sorusu, Rusya’nın NATO üyelerine yönelik misillemeleri de dahil olmak üzere savaşın potansiyel tırmanışından endişe duyan bazı batılı müttefikler arasında tartışmalı bir konu oldu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English