Bizi Takip Edin

Görüş

Çin Diplomasisi: 2025 Değerlendirmesi ve 2026 Öngörüleri

Avatar photo

Yayınlanma

Genel olarak, 2025 yılı dalgalı bir uluslararası manzaraya ve Çin tarafından yürütülen olağanüstü bir diplomasi pratiğine sahne olmuştur. Uluslararası durumdaki dalgalanma; jeopolitik çatışmaların yayılması, ekonomik ve finansal alanlardaki dalgalanmalar, kurallara dayalı yönetişimdeki işlev bozuklukları, artan teknolojik rekabet ve geleneksel olmayan risklerin üst üste binmesi şeklinde kendini göstermektedir. Bu belirsizliklerin özünde, eski uluslararası düzenin sürdürülemez hale gelmiş olması ve yenisinin henüz şekillenmemiş olması yatmaktadır. Çin diplomasisinin olağanüstülüğü ise, küresel türbülans ve dönüşüm ortamında sürdürülen istikrarlı ekonomik kalkınma ile birlikte daha proaktif ve iddialı bir dış politika izlenmesinde somutlaşmaktadır. Bu durum, kalkınma ile diplomasi arasında karşılıklı güçlenmeye dayalı olumlu bir döngü yaratmış; Çin’in mevcut uluslararası düzenin savunucusu, inşa edicisi ve katkı sağlayıcısı olarak öne çıkmasını mümkün kılmıştır.

I. Bir Girişimin Ortaya Konulması – Küresel Yönetişim Girişimi (GGI)

1 Eylül 2025 tarihinde, Genel Sekreter Xi Jinping, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Zirvesi’nde Küresel Yönetişim Girişimi’ni (GGI) ortaya koymuş ve yeni dönem için Çin’in küresel yönetişim vizyonunu kapsamlı biçimde açıklamıştır. Küresel Kalkınma Girişimi (GDI), Küresel Güvenlik Girişimi (GSI) ve Küresel Medeniyet Girişimi’nden (GCI) sonra sunulan bir diğer büyük küresel girişim olarak bu adım, Çin’in sorumlu bir büyük ülke sıfatıyla yalnızca küresel yönetişime katılmakla yetinmeyip, aynı zamanda onu ileriye taşıma konusunda liderlik rolü üstlendiğini göstermektedir. Bu yaklaşım, insanlık için ortak geleceğe sahip bir topluluk inşa edilmesini teşvik etmeyi amaçlamaktadır.

Yeni dönemin başlamasından bu yana, Devlet Başkanı Xi Jinping bir dizi önemli kavram ve düşünce ortaya koymuştur. Bununla birlikte, Çinli akademisyenler açısından bu kavramların derinlemesine incelenmesi, sistematik biçimde özetlenmesi ve aralarındaki ilişkilerin netleştirilmesi ihtiyacı hâlâ mevcuttur. Bir benzetme yapılacak olursa: “Çin Rüyası” genel hedefi, “barışçıl kalkınma” izlenen yolu, üç büyük küresel girişim temel stratejik araçları, “yeni tip büyük ülke ilişkileri” Çin’in arzuladığı uluslararası ilişkiler vizyonunu ve “insanlık için ortak geleceğe sahip topluluk” ideal dünya tasarımını temsil ediyorsa; “Küresel Yönetişim Girişimi” yalnızca Çin diplomasisi için hayati bir stratejik araç olmakla kalmayıp, aynı zamanda egemen eşitliğine bağlılık, uluslararası hukukun üstünlüğüne riayet, çok taraflılığın uygulanması, insan merkezli bir yaklaşımın savunulması ve eylem odaklılığa vurgu gibi ilkeler temelinde şekillenen arzu edilen uluslararası düzen vizyonunu da somutlaştırmaktadır.

II. İki Büyük Ev Sahibi Diplomasi Etkinliğinin Düzenlenmesi – ŞİÖ Zirvesi ve 3 Eylül Askerî Geçit Töreni

İlk olarak, Tianjin’de Şanghay İşbirliği Örgütü Zirvesi’nin düzenlenmesi. Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) önemi, yalnızca Batı bloklarından farklı bir siyasi platform olmasından değil, aynı zamanda Avrasya’nın gelecekteki bütünleşmesi için önemli bir köşe taşı olmasından kaynaklanmaktadır.

  1. Başlangıçta bölgesel bir güvenlik örgütü olarak kurulan ŞİÖ, günümüzde güvenlik, ekonomi, kültür ve diğer alanları kapsayan bölgesel ve küresel meseleleri koordine eden kilit bir bölgeler arası platforma dönüşmüştür.

  2. Belarus’un önceki katılımı, ŞİÖ’nün Avrupa’ya doğru daha da genişlemesini sağlamış; Hindistan, İran ve Pakistan’ın daha önceki üyelikleri ise örgütün Güney Asya’daki güçlü konumunu pekiştirmiştir.

  3. Ayrıca Türkiye, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Mısır ve Maldivler dâhil olmak üzere birçok ülke ŞİÖ’ye katılma arzusunu dile getirmiştir; bu durum örgütün cazibesini ve umut vaat eden geleceğini açıkça ortaya koymaktadır.

  4. En önemlisi, ŞİÖ, Çin’in (Rusya ile birlikte) yeterli söylem gücüne sahip olduğu az sayıdaki uluslararası örgütten biridir ve küresel düzenin inşasını ilerletmek açısından Çin (ve Rusya) için güvenilir ve kritik bir kaldıraç işlevi görmektedir.

İkinci olarak, 3 Eylül Askerî Geçit Töreni, 2025 yılında Çin’in en önemli ev sahibi diplomasi etkinliği olmuştur. Bu etkinliğin iki mükemmeliyet kriterini karşılaması gerekiyordu: birincisi, meydanda görkemli bir sergileme – bu hedef Çin’in kapasitesi dâhilindeydi; ikincisi ise kürsüden etkileyici bir sunum – bu görev Dışişleri Bakanlığı’nın sorumluluğundaydı. Bu iki alandaki başarının sağlanması, Çin için güçlü bir onay ve seferberlik çağrısı anlamına gelecekti. Bu iki şart yerine getirilmeden, Çin’in Japon Saldırganlığına Karşı Direniş Savaşı’nın küresel faşizme karşı mücadeledeki önemini tam anlamıyla göstermek mümkün olmazdı.

Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya’dan gelen engellemelere rağmen, etkinliğe 26 ülkeden devlet başkanları, hükümet başkanları ve uluslararası örgüt liderleri katılmış; katılımcılar uluslararası toplumun geniş bir kesimini temsil etmiştir. Geçit töreninin sağladığı bu iki boyutlu mükemmeliyet, hem ülke içinde ulusal bütünlüğü güçlendirmiş, hem de Çin’in uluslararası etkisini artırırken aynı zamanda stratejik caydırıcılığını pekiştirmiştir. Bu tören aracılığıyla Çin, dostlarının ve düşmanlarının kimler olduğunu net biçimde görmüştür – Pekin’e gelenlerin tamamı dosttur.

III. Üç Büyük İkili İlişkinin Doğru Şekilde Yönetilmesi – Çin-ABD, Çin-Rusya ve Çin-AB İlişkileri

2025 yılı, Çin-ABD ilişkilerinin sert fırtınalar yaşadığı bir dönem olmuştur. Nisan ayında Trump yönetimi, “karşılıklılık” bahanesiyle Çin dâhil olmak üzere dünya genelinde 100’den fazla ülke ve bölgeye yüksek gümrük tarifeleri uygulamıştır. Eylül ayının sonunda ise Çin’e yönelik ihracat kontrollerini daha da sıkılaştırmıştır. Bu iki adım da Çin tarafından kararlı karşı tedbirlerle yanıtlanmıştır. Ancak her iki dalgalanma da yalnızca yaklaşık bir ay sürmüştür. Mayıs ayında Cenevre’de yapılan ekonomik ve ticari istişareler ile Ekim ayı sonunda Güney Kore’nin Busan kentinde iki ülke liderleri arasında gerçekleşen görüşme, geçici bir yumuşamayı beraberinde getirmiş ve ikili ilişkilerin istikrara dönüş hızı emsalsiz olmuştur. ABD’nin en son Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin yayımlanmasıyla birlikte, ABD Çin’i eşit bir rakip olarak görmeye başlamıştır. 2026 yılında Çin ve ABD devlet başkanlarının birçok kez bir araya gelmesi beklenmektedir; bu görüşmeler, iki ülkenin yeni dönemde sağlıklı bir birlikte yaşama yolunu keşfetmesi açısından temel yönlendirme ve güçlü bir itici güç sağlayacaktır.

2025 yılında Çin-Rusya ilişkileri her türlü zorluğa rağmen ilerlemiş ve yeni zirvelere ulaşmıştır. Çin Halkının Japon Saldırganlığına Karşı Direniş Savaşı’nın, Sovyetler Birliği’nin Büyük Vatanseverlik Savaşı’nın ve Dünya Anti-Faşist Savaşı’nın zaferlerinin 80. yıl dönümü vesilesiyle, Devlet Başkanı Xi Jinping ve Devlet Başkanı Vladimir Putin yıl içinde karşılıklı ziyaretlerde bulunmuş ve birbirlerinin ülkelerindeki 80. yıl anma etkinliklerine katılmıştır. İki ülke stratejik konularda eşgüdümü artırmış ve İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası düzeni birlikte korumuştur. Tayvan meselesinde Rusya, Çin’in tutumunu kararlılıkla desteklemiştir. Rusya-Ukrayna çatışmasına ilişkin olarak Çin, Ukrayna krizinin siyasi çözümüne yönelik olumlu gelişmeleri memnuniyetle karşılamış; Rusya ile iletişimi sürdürmeye, iki lider arasında varılan önemli mutabakatları hayata geçirmeye ve bölgesel ile küresel barış ve istikrarı korumak için aralıksız çaba göstermeye hazır olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS iş birliği mekanizması, Çin ve Rusya’nın kapsamlı stratejik eşgüdüm yürütmesi, çok taraflılığı savunması, pratik iş birliğini güçlendirmesi ve Küresel Güney içindeki dayanışmayı artırması için önemli platformlar olarak hizmet etmektedir.

Çin, Çin, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Avrupa’dan oluşan dörtlü çerçeve içinde Avrupa’nın rolüne büyük önem atfetmektedir. 2025 yılı, Çin ile Avrupa Birliği arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasının 50. yıl dönümünü işaret etmektedir. Yılın başından bu yana Çin-AB etkileşimleri yoğunlaşmış; üst düzey temaslar, ekonomik ve ticari iş birliği ile halklar arası değişimler sürekli bir artış göstermiştir. AB’nin ikinci en büyük ticaret ortağı olan Çin için ve Çin’in de AB’nin önemli bir ticaret ortağı olması bakımından, ikili ticaretin karşılıklı önemi daha da belirginleşmiştir.

Günümüzde Avrupa Birliği çok sayıda zorluk ve ciddi meydan okumayla karşı karşıyadır. İçeride popülizm güç kazanmaya devam etmekte, korumacılık yeniden yükselmekte ve bu durum hükümetlerin yönetme kapasitesini giderek zorlaştırmaktadır. Dışarıda ise uzayan Rusya-Ukrayna ve Filistin-İsrail çatışmaları güvenlik ortamını kötüleştirmiş; Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel kuralları zedelemesi Avrupa ile ABD arasında sürekli ticari sürtüşmelere yol açmıştır. AB’nin şu gerçeği daha net kavraması gerekmektedir: Çin, AB’nin sorunlarının yaratıcısı değil; aksine söz konusu zorluk ve meydan okumalarla başa çıkabilmesi için AB’nin yararlanabileceği bir güçtür. Çin ile iş birliği, Avrupa’nın ekonomik kalkınması – özellikle yeşil dönüşümü – açısından vazgeçilmez olduğu gibi, Avrupa’nın stratejik özerkliğini gerçekleştirmesi, çok taraflılığı savunması ve küresel yönetişimi güçlendirmesi için de elzemdir.

IV. Devlet Başkanı Xi’nin Dört Yurt Dışı Ziyareti ve Devlet Başkanı Diplomasisinin Artan Rolü

8–9 Nisan 2025 tarihlerinde Pekin’de Komşu Ülkelerle İlgili Çalışmalar Merkez Konferansı düzenlenmiş ve komşu ülkelerin Çin diplomasisindeki kilit rolü vurgulanmıştır. Bunu takiben, 14–18 Nisan 2025 tarihlerinde Devlet Başkanı Xi Jinping, davet üzerine Vietnam, Malezya ve Kamboçya’ya devlet ziyaretlerinde bulunmuştur. Mayıs ayında Rusya’ya devlet ziyareti gerçekleştirmiş ve Sovyetler Birliği’nin Büyük Vatanseverlik Savaşı’ndaki zaferinin 80. yıl dönümü kutlamalarına katılmıştır. Haziran ayında Kazakistan’ın Astana kentine giderek İkinci Çin-Orta Asya Zirvesi’ne iştirak etmiştir. 30 Ekim–1 Kasım tarihleri arasında ise Kore Cumhuriyeti’ni ziyaret etmiş, 32. APEC Ekonomik Liderler Gayriresmî Toplantısı’na katılmış ve ülkeye devlet ziyareti gerçekleştirmiştir. Son dönemde Çin’in bazı komşu ülkelerinde ortaya çıkan siyasi istikrarsızlık, Güney ve Güneydoğu Asya’daki Kuşak ve Yol Girişimi’nin sorunsuz ilerlemesini doğrudan engellemiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin ile komşu ülkeleri birbirinden ayırma girişimlerine karşı koymak ve bunları boşa çıkarmak için Çin’in, komşu ülkeler arasındaki anlaşmazlıkları arabuluculuk yoluyla çözme çabalarını artırması ve bu ülkelerle ilişkilerini daha da derinleştirmesi gerekmektedir.

V. Mevcut Uluslararası Manzaranın Evrilen Eğilimi

Büyük güçler arasındaki üçlü ilişkilerde belirgin bir nesnel eğilim ortaya çıkmaktadır: yerleşik güçler arasındaki geleneksel güç dengesi anlayışından, Küresel Güney ülkelerine daha fazla dayanılan bir yapıya doğru bir kayma söz konusudur. Güncel uluslararası manzara üç temel blok tarafından şekillendirilmektedir: birincisi Amerika Birleşik Devletleri liderliğindeki Batı bloğu; ikincisi Rusya öncülüğündeki direnç bloğu; üçüncüsü ise Çin’in de dâhil olduğu, bağlantısızlık, tarafsızlık ve bağımsız barışçıl kalkınma stratejik duruşunu benimseyen Küresel Güney’dir. Bu üç taraf net bir üçlü güç dengesi oluşturmaktadır. Çin-ABD-Rusya, Çin-AB-Rusya ve Çin-ABD-AB gibi çeşitli çok taraflı yapılandırmalar ise söz konusu temel üçlü çerçevenin evrimini doğrudan veya dolaylı biçimde yönlendirmektedir.

Bu bağlamda, mevcut uluslararası manzarada üç belirgin eğilim tespit edilebilir: Amerika Birleşik Devletleri’nin “Rusya ile ittifak kurarak Çin’i çevreleme” politikası başarısızlığa doğru ilerlemekte; Rusya’nın “Doğu’ya yönelme” eğilimi giderek daha belirgin hale gelmektedir. Gelişmekte olan ve yükselen ülkeler, uluslararası manzaranın seyrini belirleyen kilit bir güç olarak öne çıkmıştır. Trump’ın yeniden iktidara gelmesine rağmen, ABD-Rusya ilişkilerinde iyileşme alanı sınırlı kalmaya devam etmekte ve Rusya ile Avrupa Birliği arasındaki çelişkiler hâlâ keskindir.

VI. Çin Diplomasisinin Karşı Karşıya Olduğu Zorluklar

Çin her zaman bağımsız bir dış politika izlemiş; diplomatik çerçevesini “büyük güçler kilit önemdedir, komşu ülkeler önceliklidir, gelişmekte olan ülkeler temeldir ve çok taraflı platformlar önemli bir alandır” ilkesine dayandırmıştır. Ancak Çin’in özellikle Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere Batılı ülkelerle ilişkileri şu anda stratejik rekabetle karakterize edilmektedir; bu durum, Çin diplomasisinin karşı karşıya olduğu en önemli zorluklardan biri haline gelmiştir.

Bu zorluğun üstesinden gelmenin anahtarı, Çin’in daha fazla uluslararası sorumluluk üstlenmesi ve dünya genelindeki ülkelerin Çin sisteminin rasyonelliğini kabul etmesini sağlamasıdır. Bu durum, halihazırda Çin’in küresel krizlere verdiği tepkilerde görülmekte olup, gelecekte de böyle olmaya devam etmelidir. Küresel ölçekte bakıldığında; Avrupa Rusya-Ukrayna çatışması nedeniyle yeniden ABD’nin yörüngesine bağlanmış; Rusya kendi meseleleriyle meşgul durumdadır; Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Filipinler Çin’i çevrelemek için ABD’ye yaslanmaktadır; Hindistan büyük güçler arasında iki tarafa da oynayan bir tutum sergilemektedir; Latin Amerika coğrafi olarak Çin’den uzaktır; Afrika büyük ölçüde Çin için savunma hattı niteliğindedir; Orta Doğu’daki durum ise karmaşık ve dalgalıdır. Bu arka plan altında Küresel Yönetişim Girişimi’nin ortaya konulması, yalnızca Çin’in kendi barış ve kalkınmasına değil, aynı zamanda dünya genelindeki tüm ülkeler için barış ve kalkınmayı teşvik etmeyi amaçlayan, daha geniş küresel perspektife sahip uzun vadeli bir uluslararası stratejik vizyon sunma kararlılığını ifade etmektedir.

VII. 2026 Yılında Çin-Orta Doğu İlişkilerine Yönelik Beklentiler

Gelecek yıl, Çin-Orta Doğu ilişkileri açısından dönüm noktası niteliğinde bir yıl olacaktır. Başlıca ev sahibi diplomasi etkinlikleri arasında İkinci Çin-Arap Devletleri Zirvesi, Çin-Suudi Arabistan Zirvesi, Çin ile Türkiye arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasının 55. yıl dönümü, Çin-Mısır diplomatik ilişkilerinin 70. yıl dönümü, Çin ile Suudi Arabistan arasında kapsamlı stratejik ortaklığın tesis edilmesinin 10. yıl dönümü ve Çin-İran kapsamlı stratejik ortaklığının 10. yıl dönümü yer almaktadır.

Çin’in Orta Doğu bölgesel meselelerine daha aktif biçimde dâhil olması beklenmektedir. Orta Doğu’daki bölgesel sorunların ele alınmasına katılarak Çin, uluslararası çatışmaların yönetimi ve idaresi konusunda daha fazla deneyim biriktirebilecek ve aynı zamanda karmaşık jeopolitik manevralar ortamında büyük güç statüsünü kayda değer ölçüde yükseltecektir. Çin’in Orta Doğu politikasının başarısı, Çin’in büyük güç diplomasisinin dünya sahnesinin çevresinden merkezine doğru ilerlediğinin güçlü bir kanıtı olacaktır.

Görüş

Mar-A-Lago’da ‘Mavi Dalga’ Korkusu: Ara Seçim ABD’ye Neler Getirecek?

Yayınlanma

ABD, İran Savaşı’nın gölgesinde ara seçimlere gidiyor. Amerikan medyası Trump’ın ara seçim sonrası İran’a nükleer silah kullanıp kullanmayacağını tartışa dursun Mar-A-Lago’da daha gerçekçi bir gerilim var; mavi dalga.

Eğer Trump yönetimi sadece Temsilciler Meclisi’ni kaptırarak geceyi kapatabilirlerse eminim Trump bunu bir galibiyet olarak tanıtacaktır. Kısmen de öyle denebilir… Ekonomik sorunlar, petrol ve elektrik fiyatları, savaşlarla ilgili tutulmayan sözler derken bu kadar şikayetin olduğu bir ortamda muharebeden sırtında senatoyla dönebilirse kimse Trump’a kaybetti demez herhalde. Zaten yönetimdeki partinin ara seçimde kongrenin bir kanadını yitirmesi pek olağandışı bir durum sayılmaz.

Beklentiler uzun bir süre senatonun ya kırmızı kalacağını ya da bıçak sırtı bir sonuç geleceğini gösterse de son bir ayda vaziyet Trump yönetimi için daha da negatife döndü. Anketlere göre Senato yarışındaki başa baş eyaletlerin tamamında Demokratlar önde götürüyor.

İşin matematiğini biraz anlatayım;

Mevcut durumda Cumhuriyetçilerin Senato’da 53’e 47’lik bir üstünlüğü var. Demokratlar bu akşam hiç eyalet kaybetmeden 3 eyaleti kazanmaları durumunda 50-50 bir eşitlik oluyor ve bu başkan yardımcısının oyuyla bozulabiliyor. Yani Demokratlar 4 eyaleti maviye çevirmek zorundalar. Bu seçim için Alaska, Kansas, Iowa, Maine, Ohio, Texas, Michigan ve North Carolina savaş alanı eyaletler olarak gösterilebilir. Özellikle Iowa ve Kansas’da yarışın çetin geçmesi muhtemel. Teksas’ta 1988’den bu yana, Kansas’ta ise 1932’den bu yana Demokrat bir senatör seçilmediğini belirtmekte fayda var.

Anketler yanılacak mı?

Anketlerin başarısı ABD’de seçimden seçime çok fark ediyor. Mesela 2024 seçimlerinde tahminler aşağı yukarı doğru çıkmıştı. Yine de 2024’te bile Cumhuriyetçilerin oyları sonuçtan biraz eksik gösterildi. Bunu illa ki art niyet olarak da görmemek lazım. Cumhuriyetçiler genelde kırsalda güçlüyken kentli olanları liberal ortamlarda kendilerini gizlemeyi tercih ediyor. Bu da anketçilerin işlerini zorlaştırıyor.

Anketlerin her şeye rağmen Demokratlar adına biraz iyimser olması söz konusu. Ancak yine de ara seçimlerde pusulada Trump’ın adının olmaması cumhuriyetçi kitleleri hareketsiz bırakıyor. Kırmızı dalganın beklendiği 2022 ara seçimlerinde bu gerçekleşmeyince Trump’ın havasının söndüğü iddia edilmiş, yeni bir lider arayışına bile girilmişti. Bu akşam da Cumhuriyetçilerin katılımı tahminlerin altında kalabilir.

2028’e giden yol

Bu arada seçimlerin kongreyi belirlemenin ötesinde önemli bir görevi daha var; iki parti için de 2028’e giden yolu belirleyecek. Demokrat Parti, her ne kadar Trump’ın hatalarından ötürü ilgi çekmeye başlamış olsa da büyük sorunlarla uğraşıyor. Partide hem bir liderlik hem de ideolojik bir boşluk söz konusu.

2024 hezimeti sonrası Chuck Schumer, Kamala Harris ya da Clintonlar gibi merkez Demokratlara tepki büyürken ilerici solda yeni bir damar ortaya çıktı. Başını önce New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin, sonraysa Michigan’daki Senato adayı Abdul El Sayed’in çektiği 2026 model sol hareket, öncekine nazaran kimlik siyasetini daha az konuşuyor ve Cumhuriyetçileri zayıf noktalarından vuruyor; ekonomi ve İsrail.

2026 ara seçimlerinin en belirleyici faktörleri de bu iki tartışma konusu. İran Savaşı’na bağlı petrol fiyatları, Rusya – Ukrayna Savaşı’na bağlı Diesel fiyatları ve yapay zeka patlaması sonrası giderek büyüyen data centerların aşırı elektrik tüketimine bağlı olarak bir elektrik faturası krizi sandık başına gidecek Amerikalıların canını sıkıyor.

Birinci Trump döneminde ilk yıllarda iyi giden ekonomi pandemi sonrası tepe taklak olmuş ve bu Trump’a seçime mal olmuştu. Şimdi ise Trump, kendinden bağımsız gelişen krizlerden değil, kendi başarısızlığından ötürü sorumlu tutuluyor. İran Savaşı’nı kendi başlattı. Ukrayna konusunda verdiği barış sözünü tutamadı.

El Sayed ve ilerici solcular, kamuoyu önüne yaşam pahalılığıyla mücadele ve İsrail’e desteğin kesilmesi sözüyle çıktılar. Bu da genel toplumda karşılık buldu. Ancak her seçimde olduğu gibi önemli olan savaş alanı eyaletlerindeki bağımsızlar.

İsrail meselesi

Demokrat Parti’nin ana aksı, partinin İsrail’den uzaklaşmasından rahatsız. Partinin lideri olarak adlandırabileceğimiz Chuck Schumer, “benim görevim solcuları İsrail’in yanında tutmak” bile demişti.

Ancak merkez Demokratlar, son dönemki başarısızlıklarından ötürü ilerici solculara savaş açmaktan şimdilik imtina ediyorlar. Eski zamanlarda Bernie Sanders’a uyguladıkları baskı ve umursamaz tavırlar artık tabanda tolere edilebilecek gibi gözükmüyor.

Tabii arada aykırı sesler yok değil. Mesela Michigan’ın Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Haley Stevens, seçime yalnızca günler kala dayanamadı ve Sayed’den desteği çekmesi yetmezmiş gibi Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers’a destek açıkladı!

Stevens, partisinde ciddi şekilde kınanırken kararını “Sayed’in onu kampanyaya dahil etmemesine” bağlamıştı. Stevens’a yakın olanlar kendisi Yahudi olmasa da öyle olan nişanlısı tarafından baskı altına alındığını bile iddia ettiler.

O ve Pensilvanya senatörü John Fetterman gibi radikal siyonistler parti içi değişime direnmeye çalışıyorlar.

Bu seçimin önemli bir sonucu da “Woke 2.0” olarak da tanımlanan bu yeni ilerici sol akımın kaderi olacak. El Sayed, zaten Demokratlardaki bir koltuğu savunmaya çalışıyor. Anketlerde durumu iyi gözüküyor. Ancak bir sürpriz olur ve kaybederse Demokratların Senato hayali mucizelere kalır ve ötesinde ilerici solcuların parti içindeki momentumu bir anda yok olabilir. Neticede El Sayed’le birlikte büyük kentler dışında bu yeni ilerici sol ilk kez bir imtihan görmüş olacak.

Rubio bekliyor

Bu seçim Trump kabinesinde devam eden sessiz yarış içinde önemli bir anlam taşıyor. Eğer Cumhuriyetçiler bir hezimet yaşarsa 2028 adaylığı için mücadele eden Rubio ve J.D Vance eskisi kadar istekli olmayabilir. Toplumda başarısız kabul edilecek bir Trump döneminin sorumluluğuyla seçime girmek büyük risk olacaktır. Bu durum Biden’ın hatalarını üstlenmiş Kamala Harris’e yenilgi getirdi. Rubio ise kaybedeceği yarışlardan kaçınan bir siyasetçi. Müesses nizamda pek sevilmesinden kaynaklı doğru zamanı bekleyebilir.

Ancak J.D Vance, kariyer basamaklarını Başkan Yardımcısı olarak birden atlamış oldu. Peter Thiel ve çevresinde sevilse de partinin üst kademelerinde o kadar karşılığı yok. Başkan Yardımcısı olduğu için teamül gereği adaylığı parti genelinde tolere edilecektir. Bu yüzden Vance’in her şeye rağmen en büyük şansı 2028.

Topal Ördek

Özetle; ara seçimlerde durum Cumhuriyetçiler için kötü olsa da Demokratlar için de pek iyi değil. 2024’ten beri üzerlerinde bir ölü toprağı var. Pek bir argüman üretmiyorlar. Eskisi gibi Trump’a ses bile çıkarmıyorlar. Parti içindeki merkezci / ilerici solcu bölünmesi belki Cumhuriyetçiler içindeki gürültüden bile fazla olabilir. Trump da kampanyası boyunca bunun üzerine oynadı. Muhafazakar medya ve siyasetçilerin tamamı El Sayed’i Müslümanlığı ve tartışmalı Türk yayıncı Hasan Piker’le yakınlığından dolayı hedef almaktan sakınmadılar.

Eğer Trump bu gece gerçekten bir hezimet yaşarsa Ocak’tan sonra kurulacak yeni kongreyle birlikte uluslararası kararlarda hareket kabiliyeti kısıtlanmış olacak. İran Savaşı’yla ilgili yorum yapmak için ise hala erken. Hem İsrail’de hem de ABD’de ortaya çıkacak politik görüntü savaşın gidişatını da doğrudan etkiler.

Yani sonuç olarak; savaşın kaderi de bu akşam Florida’ya vurabilecek mavi dalgaya bağlı…

Okumaya Devam Et

Görüş

Gagavuzya’da enerji ve seçim siyaseti: Türkiye’nin imajı üzerinden Rus gazı vaadi

Yayınlanma

Dr. Violeta Stratan İlbasmış, öğretim görevlisi

Gagavuzya’da 15 Kasım 2026’da yapılması planlanan başkanlık seçimlerine birkaç hafta kala, ucuz doğalgaz vaadi bölgedeki siyasi söyleme yeniden dönüyor. Bu kez söz konusu mesaj, Türkiye, TürkAkım doğalgaz boru hattı ve daha avantajlı koşullarda gaz tedarik etme olasılığıyla ilişkilendiriliyor. Ekonomik vaadin ötesinde bu girişim, jeopolitik bir soruyu gündeme getiriyor: Türkiye’nin imajı, Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki çıkarlarını desteklemek amacıyla nasıl kullanılabilir?

Jeopolitik boyutları olan bir seçim vaadi

Sosyalist Parti’nin desteklediği Gagavuzya başkan adayı Fiodor Gagauz, 21 Ekim’de yaptığı açıklamada, 22–23 Ekim 2026 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen Verona Avrasya Ekonomik Forumu’na (Verona Eurasian Economic Forum) davet edildiğini duyurdu. Açıklamasına göre oğlu Dmitri Gagauz, etkinliğe katılacaktı ve Türk ortaklarla, TürkAkım boru hattı üzerinden Gagavuzya’ya daha avantajlı koşullarda doğalgaz tedariki için bir kota ayrılması olasılığını görüşecekti.

Bu girişim, Sosyalist Parti Genel Başkanı ve Moldova Cumhuriyeti’nin eski Cumhurbaşkanı İgor Dodon’un, sosyalistlerin daha ucuz doğalgaz konusunda Rusya ile anlaşmaya vardıklarını ve gazın Moldova Cumhuriyeti sınırına kadar taşınmasını sağlayacak bir şirket arandığını açıkladığı bir dönemde gündeme geliyor. Ancak şu ana kadar kamuoyuna yapılan açıklamalarda somut bir sözleşme, gazın nihai fiyatı, taşıma maliyetleri veya fiili tedarik koşulları hakkında yeterli ayrıntı bulunmuyor.

Türkiye: Rus gazına inandırıcılık kazandırabilecek bir imaj

Türkiye, önemli bir bölgesel aktör ve Moldova Cumhuriyeti de dâhil olmak üzere birçok ülkenin ekonomik ortağıdır. Aynı zamanda TürkAkım boru hattı aracılığıyla Rus gazının Karadeniz üzerinden taşınmasında stratejik bir rol oynamaktadır. Bu konum, enerji güzergâhlarına ilişkin görüşmeler için somut ve inandırıcı bir zemin oluşturmaktadır. Ancak siyasi iletişimde Türkiye’nin imajı, yalnızca bir taşıma güzergâhının tanıtılmasının ötesinde bir işlev görebilir.

Ucuz Rus gazı vaadinin Türkiye ile ilişkilendirilmesi, girişimi kamuoyu nezdinde daha ikna edici hâle getirebilir: Rusya uygun fiyatlı bir kaynağın tedarikçisi, Türkiye ise bu kaynağa erişimi kolaylaştırabilecek bölgesel ortak olarak sunulur. Böylece, çok yönlü ekonomik ve diplomatik ilişkilere sahip bir devletin imajı, nihayetinde Rus gazının tercih edilmesini destekleyen siyasi bir mesajın meşrulaştırılmasına katkıda bulunabilir.

Jeopolitik açıdan Rusya, Moldova Cumhuriyeti’ndeki nüfuzunu korumak ve Rus enerji kaynaklarına bağımlılığın ekonomik faydalar sağlayabileceği düşüncesini cazip tutmak istemektedir. Özellikle hayat pahalılığının ve enerji maliyetlerinin önemli kaygılar oluşturduğu bir bölgede, daha düşük fiyat vaatleri bu anlatıyı besleyebilir. Burada, Moldova Cumhuriyeti vatandaşlarının bir metreküp doğalgaz için 26 Moldova leyi, yani yaklaşık 1,30 avro ödediğini belirtmek gerekir.

Mesajın etkisi, ilgili aktörlerin niyetlerinden bağımsız olarak incelenebilir: Türkiye’nin imajı, Rus gazına ilişkin bir teklifi daha inandırıcı kılmak ve Moskova’nın jeopolitik çıkarlarını desteklemek üzere siyasi amaçlarla kullanılabilir.

İlgili bir örnek: 10 leyden doğalgaz vaadi

Ucuz doğalgaz konusu, Gagavuzya’daki siyasi rekabette ilk kez kullanılmıyor. Moldova Cumhuriyeti’ndeki bankacılık dolandırıcılığı davasında 15 yıl hapis cezasına çarptırılan ve hakkındaki hüküm kesinleşen, firari siyasetçi Ilan Șor’un desteklediği Evghenia Guțul, 2023 yılında metreküp başına 10 ley fiyatla doğalgaz sağlama sözü vermişti. Teklif, yerel “NordGaz-Furnizare” şirketi ve aralarında Türkiye merkezli Zen Solar Enerji şirketinin de bulunduğu bir aracılar zinciriyle bağlantılıydı. O dönemde yayımlanan araştırmacı gazetecilik çalışmaları, tedarik modelinin yapısı ve uygulanabilirliği konusunda soru işaretleri ortaya koymuştu. Sonuçta vaat, tüketiciler açısından açıklanan koşullarda ve belirtilen süre içinde hayata geçmedi.

Bu örnek, ucuz doğalgaz konusunun bir seçim aracı olarak ne kadar etkili olabileceğini ve yabancı şirket ya da ortakların isimlerinin bir teklifin etrafında güvenilirlik algısı oluşturulmasına nasıl katkıda bulunabileceğini gösteriyor. Ancak önceki bir tedarik modelinde Türk bir şirketin yer alması, tek başına Türkiye devletinin sürece dâhil olduğunu veya Rusya tarafından yürütülen bir koordinasyon bulunduğunu kanıtlamaz.

Fiyatın ötesinde: Siyasi kazanç kimin?

15 Kasım seçimleri yaklaşırken ucuz doğalgaz vaadi, aynı anda iki düzlemde işlev görebilir. Ekonomik düzlemde seçmenlere daha düşük faturalar beklentisi sunar. Siyasi düzlemde ise bölgenin sorunlarına çözümün, Rusya ile enerji ilişkilerinde ve bu seçeneği uygulanabilir gösteren ortaklıklarda aranması gerektiği düşüncesini güçlendirebilir.

Türkiye’nin adının anılması, bu mesaja önemli bir boyut katmaktadır. Teklif, yalnızca Rus gazıyla bağlantılı bir girişim olarak sunulmak yerine, etkili bir bölgesel devlet ve mevcut bir enerji güzergâhıyla ilişkilendirilmektedir. Böylece Türkiye’nin imajı, Moskova ile enerji bağlarının sürdürülmesini destekleyen söyleme hizmet eden bir vaadin meşrulaştırılmasında rol oynayabilir.

Bununla birlikte TürkAkım boru hattının varlığı, Gagavuzya’nın otomatik olarak ayrıcalıklı bir fiyatla doğalgaza erişebileceği anlamına gelmez. Böyle bir teklif: sözleşmeleri, tedarikçileri, taşıma kapasitesini, düzenleyici çerçeveye uyumu ve nihai maliyet konusunda şeffaflığı gerektirir. Doğrulanabilir belgeler ve açık tedarik koşulları ortaya konulana kadar bu vaat, siyasi bir vaat olarak kalmaktadır.

Asıl mesele, yalnızca Gagavuzya’nın daha ucuz doğalgaz alıp almayacağı değil, bu vaadin nasıl kurgulandığıdır. Bir seçim teklifinin inandırıcılığını artırmak amacıyla Türkiye’nin imajı Rus gazıyla ilişkilendirildiğinde, sağlanabilecek kazanım ekonomik alanı aşabilir ve Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki jeopolitik çıkarlarının desteklenmesine katkıda bulunabilir.

Okumaya Devam Et

Görüş

İsrail seçimleri: Direksiyondaki değişebilir ama istikamet aynı

Yayınlanma

Haider Al-Aila, Abu Al-Amir

İsrail seçimlerini sağ ile sol arasında bir mücadele olarak görenler yanılıyor. Alışılageldik siyasi anlamıyla İsrail solu, sandıkta ağırlığı olan bir güç olmaktan çıkalı çok oldu. Asıl yaşanan, bizzat Siyonist blokun kendi içindeki bir hesaplaşma: Binyamin Netanyahu ve müttefiklerinin temsil ettiği katı dinci ve milliyetçi sağ ile onu tasfiye ederek siyaset sahnesini yeniden kurmak isteyen seküler ve merkez sağ karşı karşıya geliyor.

İsrail sağını yönetme zanaatında yıllar içinde ustalaşan Netanyahu, asıl zaafının yalnızca Likud’un olası yenilgisinde değil, sağ blokun dağılmasında yattığını gayet iyi biliyor. Knesset’e girmek için yüzde 3,25’lik seçim barajının aşılmasını ve hükümet kurmak için 61 sandalyelik çoğunluğu zorunlu kılan İsrail seçim sisteminde, barajın altında kalacak küçük sağ hizipler, blokun iktidar için ihtiyaç duyduğu sandalye sayısını elinden alabilir. Tam da bu nedenle Netanyahu, son haftalarını uç partileri bir araya getirmeye ve sağ oyların bölünmesini önlemeye adadı.

Seçimlerin temel çelişkisi de burada düğümleniyor: Netanyahu’nun cephesi rakiplerine kıyasla ideolojik açıdan çok daha belirgin hatlara sahip olsa da belirgin biçimde daha kırılgan. Milliyetçi, dinci ve Haredi hizipleri aynı çatı altında toplasa da bu gruplar zorunlu askerlik, din-devlet dengesi, yargı yönetimi ve hatta Netanyahu’nun şahsi siyasi istikbali gibi meselelerde derin görüş ayrılıkları yaşıyor.

Buna karşılık, Naftali Bennett ve Yair Lapid’in zayıflayan etkisiyle liderliğin giderek Gadi Eisenkot’a kaydığı muhalif cephe ise yekpare bir ideolojik hareket niteliği taşımıyor. Aksine, öncelikli olarak tek bir amaç etrafında kenetlenen geniş bir koalisyondan ibaret: Netanyahu’yu iktidardan indirmek.

Eisenkot; siyasi merkeze, seküler sağa ve güvenlik meseleleri ile siyasi uzlaşılara dair hâkim Siyonist mutabakattan kopmadan Netanyahu’yu değiştirmek isteyen seçmene hitap etmeye çalışıyor. Nitekim Eisenkot’un kendisi de öngörülebilir gelecekte bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını desteklemiyor.

Günümüz İsrail siyasetinin çıplak gerçeği burada yatıyor: Sandığa giden seçmenler Filistin meselesine dair taban tabana zıt iki vizyon arasında değil, 7 Ekim’in ardından İsrail’i yönetmeye dönük birbiriyle yarışan yaklaşımlar arasında bir tercih yapıyor.

Netanyahu’nun seçmene verdiği mesaj net: Güvenlik, tavizsiz ve özür dilemeyen bir sağ duruş gerektirir. Eisenkot ise farklı bir eleştiri yöneltiyor: Sorun İsrail’in askeri kabiliyetinde değil, bu gücü kötü yöneten ve 7 Ekim saldırılarını engelleyemeyen liderliktedir. Ona göre kurumlara duyulan güveni ve devlet ciddiyetini yeniden tesis etmek için liderliğin değişmesi şart. Böylece 7 Ekim zafiyetlerinin hesabı, Netanyahu’ya karşı yürütülen kampanyanın ana muharebe alanına dönüşüyor.

Ne var ki Eisenkot’un bloku da kendi iç çelişkilerini barındırıyor. Birleşik bir siyasi hareket olmaktan uzak olan bu yapı, uzun vadeli ortak bir gündemden yoksun aktörlerin kurduğu gevşek ve pragmatik bir ittifak görünümünde. Rakamları azami düzeye çıkarmak isteyen bazı muhalefet partileri, boşa gidecek oyları en aza indirmek amacıyla artık oy paylaşımı anlaşmalarını koordine etmeye başladı bile.

Bu dinamik, “Arap ikilemini” de doğrudan öne çıkarıyor.

Yahudi partilerin oluşturduğu iki bloktan biri 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşamazsa, Knesset’in Arap üyeleri ya bir hükümet koalisyonuna katılarak ya da dışarıdan destek sunarak dengeleri belirleyecek güce erişebilir. Bu, hafife alınacak bir değişken değil; özellikle önceki seçimlerde genel ortalamanın bir hayli altında kalan Arap yurttaşların katılım oranının yükselmesi, sandalye dağılımını kökten değiştirebilir.

Ancak buradaki derin çelişki şu: Netanyahu karşıtı güçler Arap seçmeni sandığa gidip “demokrasiyi kurtarmaya” çağırırken, Siyonist müesses nizamın geniş kesimleri onları hâlâ meşru bir hükümet ortağı olarak görmeyi reddediyor. Nitekim Netanyahu’yla kıyasıya rekabet eden Bennett, 2021’de bizzat bir Arap partisinin desteğine dayanan hükümetin başında yer almasına rağmen, yalnızca Siyonist partilerden oluşan bir koalisyon şartını açıkça dile getirdi.

Dolayısıyla Eisenkot cephesi hükümet kurabilmek için Arap desteğine muhtaç kalırsa, elde edeceği seçim zaferi siyasi bir riyakârlıkla gölgelenebilir: Netanyahu devrilir, fakat Arap vekiller (örneğin Mansur Abbas’ın bloku) devlet politikalarını şekillendiren gerçek ortaklar olmak yerine yeniden salt aritmetik bir kaldıraca indirgenir.

Filistinliler açısından, Netanyahu’nun devrilmesinin İsrail sağının sonu veya İsrail barış cephesinin yeniden dirilişi anlamına geldiği yanılgısına kapılmamak hayati önem taşıyor. Filistin meselesi, İsrail başbakanının adından çok daha derinde duruyor.

Netanyahu koltuğunu kaybedebilir, Eisenkot yükselebilir, Bennett dönebilir ve farklı yüzlerden müteşekkil yeni bir kabine kurulabilir. Ancak İsrail toplumundaki hâkim eğilim, özellikle 7 Ekim’den sonra, başkenti Kudüs olan bağımsız bir devlete dair Filistin hakkını tanıyan her türlü siyasi çözümden tümüyle kopmuş durumda.

Yaklaşan İsrail seçimleri, özünde sağ ile solun bir mücadelesi değil. Bir yanda mevcut güzergâhta Netanyahu ile yola devam etmek isteyen bir sağ hizip, diğer yanda ise aracı aynı yolda tutarak yalnızca hızını ve sürüş tarzını değiştirmeyi, ama şoförü değiştirmeyi hedefleyen bir başka sağ hizip yarışıyor.

Filistinlilerin çıkarması gereken asıl ders burada: İsrail’in sandığından bir mucize beklememek. Gerçek bir dönüşüm, Başbakanlık koltuğunda kimin oturduğuyla değil; İsrail toplumunun 7 Ekim’e ve sonrasına yol açan derin seyirle yüzleşmeye hazır olup olmadığıyla ölçülebilir.

Direksiyondaki değişebilir, sürüş tarzı farklılaşabilir; fakat Filistinliler için can alıcı soru bakidir: İstikamet hiç değişecek mi?

Filistinlilerin açıkça kavraması gereken gerçek budur: Netanyahu sorunun ne bütünüdür ne de gidişi nihai çözümdür. Değişim bayrağı altında yürüyen rakipleri bile, Filistin haklarına karşı her geçen gün daha da sağcılaşan, katılaşan ve husumet besleyen bir toplumsal ve siyasi paradigma dahilinde hareket ediyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English