Görüş
Çin Diplomasisi: 2025 Değerlendirmesi ve 2026 Öngörüleri

Genel olarak, 2025 yılı dalgalı bir uluslararası manzaraya ve Çin tarafından yürütülen olağanüstü bir diplomasi pratiğine sahne olmuştur. Uluslararası durumdaki dalgalanma; jeopolitik çatışmaların yayılması, ekonomik ve finansal alanlardaki dalgalanmalar, kurallara dayalı yönetişimdeki işlev bozuklukları, artan teknolojik rekabet ve geleneksel olmayan risklerin üst üste binmesi şeklinde kendini göstermektedir. Bu belirsizliklerin özünde, eski uluslararası düzenin sürdürülemez hale gelmiş olması ve yenisinin henüz şekillenmemiş olması yatmaktadır. Çin diplomasisinin olağanüstülüğü ise, küresel türbülans ve dönüşüm ortamında sürdürülen istikrarlı ekonomik kalkınma ile birlikte daha proaktif ve iddialı bir dış politika izlenmesinde somutlaşmaktadır. Bu durum, kalkınma ile diplomasi arasında karşılıklı güçlenmeye dayalı olumlu bir döngü yaratmış; Çin’in mevcut uluslararası düzenin savunucusu, inşa edicisi ve katkı sağlayıcısı olarak öne çıkmasını mümkün kılmıştır.
I. Bir Girişimin Ortaya Konulması – Küresel Yönetişim Girişimi (GGI)
1 Eylül 2025 tarihinde, Genel Sekreter Xi Jinping, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Zirvesi’nde Küresel Yönetişim Girişimi’ni (GGI) ortaya koymuş ve yeni dönem için Çin’in küresel yönetişim vizyonunu kapsamlı biçimde açıklamıştır. Küresel Kalkınma Girişimi (GDI), Küresel Güvenlik Girişimi (GSI) ve Küresel Medeniyet Girişimi’nden (GCI) sonra sunulan bir diğer büyük küresel girişim olarak bu adım, Çin’in sorumlu bir büyük ülke sıfatıyla yalnızca küresel yönetişime katılmakla yetinmeyip, aynı zamanda onu ileriye taşıma konusunda liderlik rolü üstlendiğini göstermektedir. Bu yaklaşım, insanlık için ortak geleceğe sahip bir topluluk inşa edilmesini teşvik etmeyi amaçlamaktadır.
Yeni dönemin başlamasından bu yana, Devlet Başkanı Xi Jinping bir dizi önemli kavram ve düşünce ortaya koymuştur. Bununla birlikte, Çinli akademisyenler açısından bu kavramların derinlemesine incelenmesi, sistematik biçimde özetlenmesi ve aralarındaki ilişkilerin netleştirilmesi ihtiyacı hâlâ mevcuttur. Bir benzetme yapılacak olursa: “Çin Rüyası” genel hedefi, “barışçıl kalkınma” izlenen yolu, üç büyük küresel girişim temel stratejik araçları, “yeni tip büyük ülke ilişkileri” Çin’in arzuladığı uluslararası ilişkiler vizyonunu ve “insanlık için ortak geleceğe sahip topluluk” ideal dünya tasarımını temsil ediyorsa; “Küresel Yönetişim Girişimi” yalnızca Çin diplomasisi için hayati bir stratejik araç olmakla kalmayıp, aynı zamanda egemen eşitliğine bağlılık, uluslararası hukukun üstünlüğüne riayet, çok taraflılığın uygulanması, insan merkezli bir yaklaşımın savunulması ve eylem odaklılığa vurgu gibi ilkeler temelinde şekillenen arzu edilen uluslararası düzen vizyonunu da somutlaştırmaktadır.
II. İki Büyük Ev Sahibi Diplomasi Etkinliğinin Düzenlenmesi – ŞİÖ Zirvesi ve 3 Eylül Askerî Geçit Töreni
İlk olarak, Tianjin’de Şanghay İşbirliği Örgütü Zirvesi’nin düzenlenmesi. Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) önemi, yalnızca Batı bloklarından farklı bir siyasi platform olmasından değil, aynı zamanda Avrasya’nın gelecekteki bütünleşmesi için önemli bir köşe taşı olmasından kaynaklanmaktadır.
Başlangıçta bölgesel bir güvenlik örgütü olarak kurulan ŞİÖ, günümüzde güvenlik, ekonomi, kültür ve diğer alanları kapsayan bölgesel ve küresel meseleleri koordine eden kilit bir bölgeler arası platforma dönüşmüştür.
Belarus’un önceki katılımı, ŞİÖ’nün Avrupa’ya doğru daha da genişlemesini sağlamış; Hindistan, İran ve Pakistan’ın daha önceki üyelikleri ise örgütün Güney Asya’daki güçlü konumunu pekiştirmiştir.
Ayrıca Türkiye, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Mısır ve Maldivler dâhil olmak üzere birçok ülke ŞİÖ’ye katılma arzusunu dile getirmiştir; bu durum örgütün cazibesini ve umut vaat eden geleceğini açıkça ortaya koymaktadır.
En önemlisi, ŞİÖ, Çin’in (Rusya ile birlikte) yeterli söylem gücüne sahip olduğu az sayıdaki uluslararası örgütten biridir ve küresel düzenin inşasını ilerletmek açısından Çin (ve Rusya) için güvenilir ve kritik bir kaldıraç işlevi görmektedir.
İkinci olarak, 3 Eylül Askerî Geçit Töreni, 2025 yılında Çin’in en önemli ev sahibi diplomasi etkinliği olmuştur. Bu etkinliğin iki mükemmeliyet kriterini karşılaması gerekiyordu: birincisi, meydanda görkemli bir sergileme – bu hedef Çin’in kapasitesi dâhilindeydi; ikincisi ise kürsüden etkileyici bir sunum – bu görev Dışişleri Bakanlığı’nın sorumluluğundaydı. Bu iki alandaki başarının sağlanması, Çin için güçlü bir onay ve seferberlik çağrısı anlamına gelecekti. Bu iki şart yerine getirilmeden, Çin’in Japon Saldırganlığına Karşı Direniş Savaşı’nın küresel faşizme karşı mücadeledeki önemini tam anlamıyla göstermek mümkün olmazdı.
Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya’dan gelen engellemelere rağmen, etkinliğe 26 ülkeden devlet başkanları, hükümet başkanları ve uluslararası örgüt liderleri katılmış; katılımcılar uluslararası toplumun geniş bir kesimini temsil etmiştir. Geçit töreninin sağladığı bu iki boyutlu mükemmeliyet, hem ülke içinde ulusal bütünlüğü güçlendirmiş, hem de Çin’in uluslararası etkisini artırırken aynı zamanda stratejik caydırıcılığını pekiştirmiştir. Bu tören aracılığıyla Çin, dostlarının ve düşmanlarının kimler olduğunu net biçimde görmüştür – Pekin’e gelenlerin tamamı dosttur.
III. Üç Büyük İkili İlişkinin Doğru Şekilde Yönetilmesi – Çin-ABD, Çin-Rusya ve Çin-AB İlişkileri
2025 yılı, Çin-ABD ilişkilerinin sert fırtınalar yaşadığı bir dönem olmuştur. Nisan ayında Trump yönetimi, “karşılıklılık” bahanesiyle Çin dâhil olmak üzere dünya genelinde 100’den fazla ülke ve bölgeye yüksek gümrük tarifeleri uygulamıştır. Eylül ayının sonunda ise Çin’e yönelik ihracat kontrollerini daha da sıkılaştırmıştır. Bu iki adım da Çin tarafından kararlı karşı tedbirlerle yanıtlanmıştır. Ancak her iki dalgalanma da yalnızca yaklaşık bir ay sürmüştür. Mayıs ayında Cenevre’de yapılan ekonomik ve ticari istişareler ile Ekim ayı sonunda Güney Kore’nin Busan kentinde iki ülke liderleri arasında gerçekleşen görüşme, geçici bir yumuşamayı beraberinde getirmiş ve ikili ilişkilerin istikrara dönüş hızı emsalsiz olmuştur. ABD’nin en son Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin yayımlanmasıyla birlikte, ABD Çin’i eşit bir rakip olarak görmeye başlamıştır. 2026 yılında Çin ve ABD devlet başkanlarının birçok kez bir araya gelmesi beklenmektedir; bu görüşmeler, iki ülkenin yeni dönemde sağlıklı bir birlikte yaşama yolunu keşfetmesi açısından temel yönlendirme ve güçlü bir itici güç sağlayacaktır.
2025 yılında Çin-Rusya ilişkileri her türlü zorluğa rağmen ilerlemiş ve yeni zirvelere ulaşmıştır. Çin Halkının Japon Saldırganlığına Karşı Direniş Savaşı’nın, Sovyetler Birliği’nin Büyük Vatanseverlik Savaşı’nın ve Dünya Anti-Faşist Savaşı’nın zaferlerinin 80. yıl dönümü vesilesiyle, Devlet Başkanı Xi Jinping ve Devlet Başkanı Vladimir Putin yıl içinde karşılıklı ziyaretlerde bulunmuş ve birbirlerinin ülkelerindeki 80. yıl anma etkinliklerine katılmıştır. İki ülke stratejik konularda eşgüdümü artırmış ve İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası düzeni birlikte korumuştur. Tayvan meselesinde Rusya, Çin’in tutumunu kararlılıkla desteklemiştir. Rusya-Ukrayna çatışmasına ilişkin olarak Çin, Ukrayna krizinin siyasi çözümüne yönelik olumlu gelişmeleri memnuniyetle karşılamış; Rusya ile iletişimi sürdürmeye, iki lider arasında varılan önemli mutabakatları hayata geçirmeye ve bölgesel ile küresel barış ve istikrarı korumak için aralıksız çaba göstermeye hazır olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS iş birliği mekanizması, Çin ve Rusya’nın kapsamlı stratejik eşgüdüm yürütmesi, çok taraflılığı savunması, pratik iş birliğini güçlendirmesi ve Küresel Güney içindeki dayanışmayı artırması için önemli platformlar olarak hizmet etmektedir.
Çin, Çin, Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Avrupa’dan oluşan dörtlü çerçeve içinde Avrupa’nın rolüne büyük önem atfetmektedir. 2025 yılı, Çin ile Avrupa Birliği arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasının 50. yıl dönümünü işaret etmektedir. Yılın başından bu yana Çin-AB etkileşimleri yoğunlaşmış; üst düzey temaslar, ekonomik ve ticari iş birliği ile halklar arası değişimler sürekli bir artış göstermiştir. AB’nin ikinci en büyük ticaret ortağı olan Çin için ve Çin’in de AB’nin önemli bir ticaret ortağı olması bakımından, ikili ticaretin karşılıklı önemi daha da belirginleşmiştir.
Günümüzde Avrupa Birliği çok sayıda zorluk ve ciddi meydan okumayla karşı karşıyadır. İçeride popülizm güç kazanmaya devam etmekte, korumacılık yeniden yükselmekte ve bu durum hükümetlerin yönetme kapasitesini giderek zorlaştırmaktadır. Dışarıda ise uzayan Rusya-Ukrayna ve Filistin-İsrail çatışmaları güvenlik ortamını kötüleştirmiş; Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel kuralları zedelemesi Avrupa ile ABD arasında sürekli ticari sürtüşmelere yol açmıştır. AB’nin şu gerçeği daha net kavraması gerekmektedir: Çin, AB’nin sorunlarının yaratıcısı değil; aksine söz konusu zorluk ve meydan okumalarla başa çıkabilmesi için AB’nin yararlanabileceği bir güçtür. Çin ile iş birliği, Avrupa’nın ekonomik kalkınması – özellikle yeşil dönüşümü – açısından vazgeçilmez olduğu gibi, Avrupa’nın stratejik özerkliğini gerçekleştirmesi, çok taraflılığı savunması ve küresel yönetişimi güçlendirmesi için de elzemdir.
IV. Devlet Başkanı Xi’nin Dört Yurt Dışı Ziyareti ve Devlet Başkanı Diplomasisinin Artan Rolü
8–9 Nisan 2025 tarihlerinde Pekin’de Komşu Ülkelerle İlgili Çalışmalar Merkez Konferansı düzenlenmiş ve komşu ülkelerin Çin diplomasisindeki kilit rolü vurgulanmıştır. Bunu takiben, 14–18 Nisan 2025 tarihlerinde Devlet Başkanı Xi Jinping, davet üzerine Vietnam, Malezya ve Kamboçya’ya devlet ziyaretlerinde bulunmuştur. Mayıs ayında Rusya’ya devlet ziyareti gerçekleştirmiş ve Sovyetler Birliği’nin Büyük Vatanseverlik Savaşı’ndaki zaferinin 80. yıl dönümü kutlamalarına katılmıştır. Haziran ayında Kazakistan’ın Astana kentine giderek İkinci Çin-Orta Asya Zirvesi’ne iştirak etmiştir. 30 Ekim–1 Kasım tarihleri arasında ise Kore Cumhuriyeti’ni ziyaret etmiş, 32. APEC Ekonomik Liderler Gayriresmî Toplantısı’na katılmış ve ülkeye devlet ziyareti gerçekleştirmiştir. Son dönemde Çin’in bazı komşu ülkelerinde ortaya çıkan siyasi istikrarsızlık, Güney ve Güneydoğu Asya’daki Kuşak ve Yol Girişimi’nin sorunsuz ilerlemesini doğrudan engellemiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin ile komşu ülkeleri birbirinden ayırma girişimlerine karşı koymak ve bunları boşa çıkarmak için Çin’in, komşu ülkeler arasındaki anlaşmazlıkları arabuluculuk yoluyla çözme çabalarını artırması ve bu ülkelerle ilişkilerini daha da derinleştirmesi gerekmektedir.
V. Mevcut Uluslararası Manzaranın Evrilen Eğilimi
Büyük güçler arasındaki üçlü ilişkilerde belirgin bir nesnel eğilim ortaya çıkmaktadır: yerleşik güçler arasındaki geleneksel güç dengesi anlayışından, Küresel Güney ülkelerine daha fazla dayanılan bir yapıya doğru bir kayma söz konusudur. Güncel uluslararası manzara üç temel blok tarafından şekillendirilmektedir: birincisi Amerika Birleşik Devletleri liderliğindeki Batı bloğu; ikincisi Rusya öncülüğündeki direnç bloğu; üçüncüsü ise Çin’in de dâhil olduğu, bağlantısızlık, tarafsızlık ve bağımsız barışçıl kalkınma stratejik duruşunu benimseyen Küresel Güney’dir. Bu üç taraf net bir üçlü güç dengesi oluşturmaktadır. Çin-ABD-Rusya, Çin-AB-Rusya ve Çin-ABD-AB gibi çeşitli çok taraflı yapılandırmalar ise söz konusu temel üçlü çerçevenin evrimini doğrudan veya dolaylı biçimde yönlendirmektedir.
Bu bağlamda, mevcut uluslararası manzarada üç belirgin eğilim tespit edilebilir: Amerika Birleşik Devletleri’nin “Rusya ile ittifak kurarak Çin’i çevreleme” politikası başarısızlığa doğru ilerlemekte; Rusya’nın “Doğu’ya yönelme” eğilimi giderek daha belirgin hale gelmektedir. Gelişmekte olan ve yükselen ülkeler, uluslararası manzaranın seyrini belirleyen kilit bir güç olarak öne çıkmıştır. Trump’ın yeniden iktidara gelmesine rağmen, ABD-Rusya ilişkilerinde iyileşme alanı sınırlı kalmaya devam etmekte ve Rusya ile Avrupa Birliği arasındaki çelişkiler hâlâ keskindir.
VI. Çin Diplomasisinin Karşı Karşıya Olduğu Zorluklar
Çin her zaman bağımsız bir dış politika izlemiş; diplomatik çerçevesini “büyük güçler kilit önemdedir, komşu ülkeler önceliklidir, gelişmekte olan ülkeler temeldir ve çok taraflı platformlar önemli bir alandır” ilkesine dayandırmıştır. Ancak Çin’in özellikle Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere Batılı ülkelerle ilişkileri şu anda stratejik rekabetle karakterize edilmektedir; bu durum, Çin diplomasisinin karşı karşıya olduğu en önemli zorluklardan biri haline gelmiştir.
Bu zorluğun üstesinden gelmenin anahtarı, Çin’in daha fazla uluslararası sorumluluk üstlenmesi ve dünya genelindeki ülkelerin Çin sisteminin rasyonelliğini kabul etmesini sağlamasıdır. Bu durum, halihazırda Çin’in küresel krizlere verdiği tepkilerde görülmekte olup, gelecekte de böyle olmaya devam etmelidir. Küresel ölçekte bakıldığında; Avrupa Rusya-Ukrayna çatışması nedeniyle yeniden ABD’nin yörüngesine bağlanmış; Rusya kendi meseleleriyle meşgul durumdadır; Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Filipinler Çin’i çevrelemek için ABD’ye yaslanmaktadır; Hindistan büyük güçler arasında iki tarafa da oynayan bir tutum sergilemektedir; Latin Amerika coğrafi olarak Çin’den uzaktır; Afrika büyük ölçüde Çin için savunma hattı niteliğindedir; Orta Doğu’daki durum ise karmaşık ve dalgalıdır. Bu arka plan altında Küresel Yönetişim Girişimi’nin ortaya konulması, yalnızca Çin’in kendi barış ve kalkınmasına değil, aynı zamanda dünya genelindeki tüm ülkeler için barış ve kalkınmayı teşvik etmeyi amaçlayan, daha geniş küresel perspektife sahip uzun vadeli bir uluslararası stratejik vizyon sunma kararlılığını ifade etmektedir.
VII. 2026 Yılında Çin-Orta Doğu İlişkilerine Yönelik Beklentiler
Gelecek yıl, Çin-Orta Doğu ilişkileri açısından dönüm noktası niteliğinde bir yıl olacaktır. Başlıca ev sahibi diplomasi etkinlikleri arasında İkinci Çin-Arap Devletleri Zirvesi, Çin-Suudi Arabistan Zirvesi, Çin ile Türkiye arasında diplomatik ilişkilerin kurulmasının 55. yıl dönümü, Çin-Mısır diplomatik ilişkilerinin 70. yıl dönümü, Çin ile Suudi Arabistan arasında kapsamlı stratejik ortaklığın tesis edilmesinin 10. yıl dönümü ve Çin-İran kapsamlı stratejik ortaklığının 10. yıl dönümü yer almaktadır.
Çin’in Orta Doğu bölgesel meselelerine daha aktif biçimde dâhil olması beklenmektedir. Orta Doğu’daki bölgesel sorunların ele alınmasına katılarak Çin, uluslararası çatışmaların yönetimi ve idaresi konusunda daha fazla deneyim biriktirebilecek ve aynı zamanda karmaşık jeopolitik manevralar ortamında büyük güç statüsünü kayda değer ölçüde yükseltecektir. Çin’in Orta Doğu politikasının başarısı, Çin’in büyük güç diplomasisinin dünya sahnesinin çevresinden merkezine doğru ilerlediğinin güçlü bir kanıtı olacaktır.
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Dünya Basını1 hafta önceMilanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında
Amerika2 hafta önceKıyamete beş kala – 1: Thiel, Deccal’i arıyor
Ortadoğu2 hafta önceMekke Anlaşması için İran iddiası: Tahran teklifi inceliyor
Rusya2 hafta önceTürkiye’den Rusya’ya ilk deniz yolu benzin sevkiyatı yola çıktı
Ortadoğu1 hafta önceSDG’nin feshi için yapılan anlaşmanın ayrıntıları
Avrupa2 hafta önceAlman tarihçi Kittel, savaştan Hitler’i değil Stalin’i sorumlu tuttu
Dünya Basını1 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”
Avrupa2 hafta önceİngiltere, Rusya ile gerilimi artırıyor










