Dünya Basını
Küresel Güney’de yeni bir borç krizi kapıda mı?

Çevirmenin notu: Bretton Woods’un halefi olan krizle eş anlamlı küresel mali sistem temellerinden sarsılırken üçüncü dünyayı yeni bir borç krizi bekliyor. Eski Arjantin Ekonomi Bakanı Martin Guzman, aşağıda tercümesi bulunan uzun ve çarpıcı bir mülakatta Latin Amerika ve Afrika coğrafyasındaki yeni borç krizinin sebeplerini ve görev yaptığı dönemde ülkesinin IMF ile yaşadığı süreçleri değerlendirerek borç krizlerinin güç dinamiklerinden ayrı tutulmaması gerektiğine dikkat çekiyor.
Küresel Güney’de yeni bir borç krizi mi?
Lynn Parramore
Institute for New Economic Thinking
17 Nisan 2023
Eski Arjantin Ekonomi Bakanı Martin Kuzman, özellikle kamu borçları söz konusu olduğunda gücün neden iktisadi araştırmaların merkezinde yer alması gerektiğini açıklıyor.
Dünyadaki tüm gelişmekte olan ülkelerin yarısından fazlası ya şu anda borç sıkıntısı içinde ya da borç sıkıntısına doğru gidiyor.
İnsanlar Latin Amerika ve Afrika’nın “kayıp on yıl” yaşadığı 1980’lerin başından bu yana görülmemiş büyüklükte yeni bir uluslararası borç krizinin ufukta belirdiğini idrak ediyor. Bu büyüklükteki patlamalar sağlık, eğitim ve sosyal istikrar alanlarında yıllar alan ilerlemeleri silip süpürebilir. Ancak pek çok kişi bunun neden ve nasıl olduğunu anlamıyor.
Yeni bir kriz ivme kazanırken, Arjantin’in eski ekonomi bakanı ve Columbia Üniversitesi Politika Diyaloğu Girişimi Eş Başkanı iktisatçı Martin Guzman, neyin yanlış gittiğine ve buna karşı neler yapılabileceğine dair kendi bakış açısını sunuyor. Guzman’a göre borç krizlerini, oyundaki güç dinamikleriyle yüzleşmeden anlamak mümkün değil.
Lynn Parramore: Ne oldu da birdenbire bu kaygı verici durum ortaya çıktı?
Martin Guzman: Küresel Güney’de yaklaşmakta olan bir borç krizine şahit oluyoruz. Bizi bu duruma bir dizi hadise sürükledi. Bunlardan kritik olan üçünü ayırıyorum.
Küresel Güney’deki borç dinamiklerini anlamak için Kuzey’deki para politikalarında neler olduğuna bakmak her zaman son derece elzemdir.
Yaklaşmakta olan bu borç krizini anlamak için kritik olan ilk hadise on buçuk yıl önce gerçekleşti. ABD mali krizine verilen reaksiyon, parasal genişleme yoluyla büyük bir likidite yaratılmasını gerektirdi. Bu likidite, sermaye hareketliliğinin olduğu bir dünya ekonomisinde her zaman olduğu gibi küresel hale geldi. Faiz oranlarının sıfır olduğu bir dünyada, küresel piyasa oranlarının üzerinde bir getiri arayışını içeren tuhaf bir kavram olan “getiri arayışı” vardı. Rekabetçi piyasada bu, elbette daha yüksek bir riske göre ayarlanmış getiri anlamına gelmeyecek belirli bir risk ve getiri seçimi anlamına gelecektir.
Kayda değer sayıda ülkenin ilk kez uluslararası kredi piyasalarına erişim sağladığına şahit olduk, ancak bu erişim riskleri kaldıracak oranlarda gerçekleşti. Bu durum, gelişmiş ekonomilerin hazine bonoları sıfıra yakın, hatta bazı durumlarda negatif faiz getirirken yüzde 8 ila 10 faiz oranlarıyla borçlanan Afrika ülkeleri için geçerliydi. Daha önce Yüksek Borçlu Yoksul Ülkeler (HIPCs) grubunun bir parçası olan ve şu anda her ikisi de borç krizi yaşayan Gana veya Zambiya gibi ülkeler, yurt dışına tahvil ihraç etmeyi başardılar ama yüksek oranlarla.
Ayrıca uluslararası kredi piyasalarına yeniden erişen ülkeler de oldu. En dikkat çekici örnek 2016 yılında Arjantin’di. Ülke, uluslararası özel kredi piyasalarından 15 yıl boyunca dışlanmasını da içeren, akbaba fonlarıyla ABD mahkemelerinde süren uzun soluklu anlaşmazlığın sona ermesinin ardından ortalama yüzde 7’lik oranlarla (Amerikan doları cinsinden) yeniden borçlanmaya başladı. Bu durum, küresel faiz oranları henüz sıfıra yakınken yaşanıyordu.
İkinci kritik hadise Covid-19’du. Pandemi, ülkelerin vergi gelirlerinin düşmesi ve daha fazla harcama yapma ihtiyacı duymaları nedeniyle küresel borçların artmasına yol açtı. Gelişmiş ekonomiler için bu durum sürdürülebilirlik açısından değil, daha çok nesiller arası sonuçlar doğurdu; gelecek nesiller bugün üstlenilen borçları ödeyecekti. Fakat Küresel Güney’deki bazı ülkeler için bu durum ani borç sıkıntısı yarattı.
Son darbe Ukrayna’daki savaş oldu ve bu da enflasyonu tüm dünyadaki ekonomi yetkilileri için en önemli endişe kaynağı haline getirdi. Gelişmiş ekonomilerin merkez bankalarının buna verdiği reaksiyon, faiz oranlarının artırılması ve “parasal sıkılaştırma” olarak nitelendirilen, parasal genişlemenin geri alınması oldu. Bu da daha az ve daha pahalı likidite anlamına geliyor.
Merkez bankalarının kendi yetkileri var ve eylemlerinin uluslararası anlamdaki etkilerini dikkate almazlar. Küresel Güney için borçları yönetmek daha da zorlaşıyor ve çoğu durumda sürdürülemez hale geliyor. Borçları yeniden finanse etmek için kredi piyasalarına erişim olmadığından, borçları ödemek iktisadi ve toplumsal dinamikleri istikrarsızlaştıracak, daha derin resesyonlar, daha fazla işsizlik ve daha fazla enflasyon anlamına gelecektir.
Bu sonuçlar, birkaç güçlü ülkenin politikalarının dünyanın geri kalanı için nasıl ciddi yansımaları olduğunu gösteriyor.
Ortaya çıkan bu borç sorunu 2008’de yaşananlardan ve dünyanın pek çok yerinde “kayıp on yıla” yol açtığı söylenen, 1980’lerin meşhur borç sorunlarından hangi açılardan farklı?
Şu anda yaşananlar ile 1980’ler arasında benzerliklerin yanı sıra önemli farklılıklar da var. Her iki durumda da sorunların öncesinde küresel likiditenin arttığı bir dönem yaşandı ve daha sonra bu durum aniden tersine döndü. 1970’lerde petrol fiyatlarındaki şoklar petrol ihraç eden ülkelerde büyük ticaret fazlalarına, petrol ithal eden ülkelerde ise açıklara yol açmıştı. Bu fazlalıklar, açık veren ülkelere verilen kredilerin temelini oluşturdu. 1981’de Fed, enflasyona faiz oranlarını yüzde 20’ye kadar yükselterek yanıt verdi. Bugün Fed yine faiz oranlarını aniden artırdı ama bu kadar fazla değil. Her iki durumda da gelişmiş ekonomilerdeki daraltıcı para politikaları başka yerlerde sorun yarattı.
İlk önemli fark, 1980’lerdeki borç krizinin şu anda şahit olduğumuzdan farklı bir grup ekonomiyi sıkıntıya sokmuş olması. Doğu Avrupa’nın büyük bir kısmı krizdeydi; önce Polonya, ardından Romanya, Macaristan ve Yugoslavya on yılın başında IMF finansmanı talep etti. Ve bu, Brezilya ve Meksika da dahil olmak üzere Latin Amerika’nın büyük ekonomilerini vurdu. IMF kredileri o zaman için rekor miktarlara ulaştı ve bu paralar özel alacaklıları kurtarmak için kullanıldı.
1980’lere kıyasla ikinci önemli fark, kreditörlerin bileşimi ve maruz kaldıkları risklerin büyüklüğü. O dönemde egemen ülkelere sağlanan uluslararası özel finansman çoğunlukla ticari banka kredileri şeklindeydi. Özellikle ABD ve Japonya’dan gelen banka riskleri o kadar büyüktü ki Latin Amerika’da ülkelerde yaşanacak bir temerrüt dalgası bu iki gelişmiş ekonomide mali kriz yaratırdı ve bu neredeyse kesin olarak küresel bir krize evrilirdi.
Yıllar evvel İsveçli büyük iktisatçı Axel Leijonhufvud tarafından doktora öğrencileri için kurulan muhteşem bir akademik okul olan Trento Yaz Okulu’nda der verirken ilginç bir şeye tanık oldum. Euro-dolar sendikasyon kredisi piyasasından sorumlu olan ve Latin Amerika’daki borç kriziyle bu pozisyondan ilgilenen New York Fed’in emekli eski iktisatçılarından biri, dersinde bize çok samimi bir şekilde Amerikan bankalarının o kadar açıkta olduğunu anlattı ki, ABD hükümeti bu bölgedeki ülkelerde bir temerrüt dalgası yaşanmasına engel olmak için bölgeye yönelik dış politika geliştirmek zorunda kalmıştı. Bunu on yıl boyunca yaptılar ki bu süre, bazı kayıpları kabul etmenin sistemi iflas ettirmeyeceği bir noktaya ulaşmak için gereken süreydi. Dinleyicilerimiz arasında o on yıl boyunca ülkelerinde karar mercilerinde yer almış Latin Amerikalı iktisatçılar vardı. Dövizden mahrum kalmanın büyüme açısından nasıl kayıp bir on yıla ve Arjantin’de olduğu gibi bazı durumlarda hiperenflasyona yol açtığını ilk elden görmüşlerdi. O kasvetli suratları hatırlıyorum. Hükümetler yabancı para cinsinden borçlandıklarında, ülkelerin borç krizlerinin çözümünün jeopolitik bir süreç olduğunun ayırdına varmaları gerekir. Bu 1980’lerde de geçerliydi, şimdi de geçerli ama alacaklıların bileşimi ve buna bağlı jeopolitik durum bugün farklı.
1980’lerde yaşanan hadiseler uluslararası finans sistemini değiştirdi ve devletlere yönelik uluslararası özel finansmanın ana kaynağı olarak tahvil borcuna zemin hazırladı. Bu bizi üçüncü temel farka götürür; özel alacaklılar evreni bugün daha parçalı ve koordine edilmesi daha zor. Bu aynı zamanda borçlular, özel alacaklılar ve kurumsal alacaklılar arasındaki ilişkilerin de farklı olduğu anlamına geliyor.
Tahvilli borçlarda yeniden yapılandırmalar türev sözleşmelerin sahipleri, tahkim kararı sahipleri ve alacaklılardan ziyade “kamu kaynaklarının talep sahipleri” olarak adlandırabileceğimiz diğer kategoriler ile anlaşmazlıkları da içerebilir.
Son on buçuk yılda, yaklaşık 70 yıldır borçlu ülkelerle ilişkileri koordine eden ve düzenli olarak Paris’te toplanan yerleşik büyük alacaklı ülkeler grubunun aksine, “Paris kulübü dışındaki alacaklılar” olarak nitelendirilen yeni resmi iki taraflı alacaklıların oranında önemli bir artış yaşandı. Bu yeni grupta Çin en önemli aktör olmakla birlikte Hindistan, Güney Afrika ve Suudi Arabistan gibi yeni ortaya çıkan diğer kurumsal alacaklılar da yer alıyor.
Tüm bunlar, kırılganlık halindeki borçlular grubunun, uluslararası finans sisteminin maruz kaldığı risklerin ve alacaklılar grubunun 1980’lerden farklı olduğu anlamına geliyor. Sonuç olarak mevcut kriz muhtemelen daha az sistemsel olacaktır, ancak bundan zarar gören ülkeler için kötü olacaktır. Çözüm, borç silme işlemlerinin tarihte ilk kez etkileşim halinde olan ve birbiriyle rekabet eden çıkarlara sahip alacaklı sınıfları arasında dağıtılmasını gerektirecek.
Ülkelerin borç krizlerini çözmek üzere borçların yeniden yapılandırılmasına yönelik çok uluslu bir sistem ne o zaman mevcuttu ne de şimdi mevcut. Bu, uluslararası finansal mimarinin büyük bir eksikliği; tesadüfi bir eksiklik değil, uluslararası güç ilişkilerinin bir sonucu.
Akademik hayatınızda yıllarca uluslararası ekonomi üzerine çalıştınız. Daha sonra sizden ülkenizin alacaklıları ile müzakereleri fiilen yürütmeniz istendi. Bu iki tecrübe uluslararası borç sorununa ilişkin anlayışınızı nasıl etkiledi? Akademik teoriden istifade ettiğiniz özel bir içgörünüz var mı?
Bir karar alıcı olarak kamu borcu kriziyle baş ederken, açıkça tanımlanması gereken iki temel konu mevcut.
İlk olarak, ne tür bir borç yeniden yapılandırma operasyonu borcun sürdürülebilirliğinin yeniden sağlanması, yani ekonomik toparlanmaya elverişli ve sürdürülebilir ilerleme için gerekli koşulları oluşturan bir ekonomi politikası planının uygulanmasına yönelik koşulların yeniden sağlanması hedefiyle tutarlı olacaktır?
İkinci olarak hem uluslararası hem de ülke içindeki güç dinamiklerine dair görüşe ihtiyacınız olur. Her kamu borcunun yeniden yapılandırılması çatışma içeren siyasi süreçler, zira bu süreçlerden kaynaklanan bölüşüme ilişkin sonuçlar bulunur. Ayrıca sadece bireysel paydaşlara düşmeyebilecek verimlilik sonuçları da olur; bu daha geniş süreçler sadece pastanın nasıl pay edileceğini değil, aynı zamanda borçlu ve alacaklılar arasında paylaştırılacak pastanın büyüklüğünü de etkiler.
Teknik konuların anlaşılması işe yarar. Her borç yeniden yapılandırma sürecinin temel taşı, borcun sürdürülebilir olup olmadığını belirleyen ve cevap olumsuzsa, sürdürülebilirliği yeniden sağlamak için gerekli yardım miktarını hesaplayan borç sürdürülebilirlik analizidir. Uygun bir strateji oluşturmak için borç sürdürülebilirlik analizinin hem teorisini hem de pratiğini kavramanız gerekir.
Arjantin’in 2020’deki borç yapılandırması örneğini ele alalım. 2018 yılında, çoğu New York yasaları kapsamında olmak üzere iki yıl boyunca döviz cinsinden büyük miktarda borçlanmanın ardından ülke, uluslararası kredi piyasalarına erişimini tekrar kaybetti. Hükümet derhal IMF’ye başvurdu ve Trump yönetiminin siyasi desteğiyle kurum tarihindeki en büyük krediyi aldı. 50 milyar Amerikan doları tutarındaki kredi onaylandı, ardından 57 milyar Amerikan dolarına yükseltildi ve bunun yaklaşık 45 milyar doları, bir önceki Arjantin devlet başkanının 2019’da ilk tur seçimleri kaybetmesi üzerine IMF’nin krediyi durdurmasına kadar ödendi; bu, kredinin siyasi nitelikte olduğuna dair bir diğer ipucu (Kayıtlara geçmesi açısından, yeni seçilen Devlet Başkanı Fernandez göreve geldikten hemen sonra hükümetin IMF’ye olan borcunu artırmak istemediğini ve dolayısıyla onaylanan 12 milyar dolarlık ek krediyi almak istemeyeceğini açıkça belirtmişti).
2019’un aralık ayında göreve geldik ve ben de ülkenin ekonomi bakanı oldum. Derhal borç krizini ele almaya başladık. Döviz cinsinden kamu borcunun sürdürülemez olduğunu ve planlanan ödemelerde kayda değer bir kesinti ile borcun yeniden yapılandırılmasının büyümenin yeniden sağlanması için gerekli bir koşul olduğunu gösteren bir borç sürdürülebilirlik analizi yaptık. O esnada ekonomi serbest düşüşteydi.
Borç sürdürülebilirlik analizlerinin beklentileri sabit tutması beklenir. Fakat on milyarlarca doların söz konusu olduğu kazanılmış menfaatler bağlamında lobi faaliyetleri yoğun olur ve borçlu bir hükümet tarafından üretilen analizi, en gelişmiş teorik ve ampirik literatüre dayansa ve en iyi uluslararası uzmanlar tarafından kabul görse bile gayri meşrulaştırma konusunda son derece etkili olabilir. Bu yüzden IMF’den borcun sürdürülebilirliğine ilişkin bir analiz yapmasını talep ettim. Bu analizin hem alacaklılar hem de iç siyasi sistem için beklentileri sabitleyebilecek kılavuzlar sunması gerekiyordu.
IMF personelinin bir kısmından gelen ilk cevap şaşırtıcıydı. Bazıları bunu yapamayacağımızı zira ülkemizin IMF destekli bir programa dahil olmadığını (önceki program tamamen başarısız olmuş ve çoktan feshedilmişti, bu başarısızlık yıllar sonra, 2022’de IMF personeli tarafından kurum içi program değerlendirmesinde teyit edildi) ve bu nedenle borç sürdürülebilirlik analizini beslemesi gereken politika parametrelerinin ne olacağını bilemeyeceğimizi söylediler. Bu bana göre epey absürt bir tavırdı. Benim cevabım ise egemen bir ülke olduğumuz ve bu nedenle ülke IMF destekli bir program kapsamında olmasa bile hangi politikaları uygulayacağımıza ilişkin bilgileri sağlayabileceğimiz yönündeydi. Bazı tartışmalar oldu ve hatta Şubat 2020’de Suudi Arabistan’daki G20 toplantılarından sonra Washington D.C.’ye geçtim ve IMF’nin her üyesinin yapması gereken borç sürdürülebilirlik analizinin yapılması konusunda müzakere gibi görünen bir durumda ilerleme kaydettim. Nihayetinde IMF yönetimi, talebimiz üzerine bir “borç sürdürülebilirliği teknik analizi” hazırlama kararı aldı. Bu analiz Arjantin hükümeti tarafından hazırlanan analize oldukça benziyordu.
Alacaklılar bundan hoşlanmadı. Çok şikâyet ettiler. Bazı alacaklılar bana açıkça ABD Hazine Bakanlığı’ndaki personelin kendilerine IMF belgesini dikkate almamalarını söylediğini ifade etti. Bu bağlamda alacaklıların beklentilerini sabitlemek zordu, fakat IMF’nin borç sürdürülebilirliği analizinin yardımcı olduğu çok önemli bir nokta vardı; “iç politik ekonomi” olarak adlandırdığım sorunla başa çıkmamıza yardımcı oldu, yani kendi iç politik sistemimiz farklı nedenlerle zorlu bir müzakereyle yüzleşmeye hazır değildi ve alacaklılara hükümetin çok kötü bir anlaşma gerektirse bile temerrüt durumunda kalmaya istekli olmayacağına dair sinyaller vardı. IMF’nin Arjantin’in borçlarının sürdürülemezliğine dair söyledikleri, müzakere ekibinin iç baskılarla başa çıkma gücünü artırdı. Bazı yerel seçim bölgelerinin IMF’nin sağına yerleştirilmesi kolay olmaz.
Sizce ekonomi teorisi ve hukuk pratiği yukarıda bahsettiğiniz güçlere karşılık olarak ne şekilde değişiyor?
Kitabına uygun kamu borcu modelleri, kamu borcu temerrütleri, yeniden yapılandırmaları ve getirileri ile ilgili gerçekleri açıklamakta zorlanıyor. Kamu borçlarına ilişkin standart ekonomi literatürü, kamu borcu dinamiklerini anlamak için temel bir boyutu –güç– içermiyor.
Josefin Meyer, Carmen Reinhart ve Christoph Trebesch tarafından yakın zaman evvel yayımlanan “Waterloo’dan bu yana Devlet Tahvilleri” başlıklı makalede, Napolyon’un 1815’te Waterloo’da yenilmesinden bu yana –ki bu hadise egemen ulusların yaratılması dalgasına işaret eder– kamu borçlarının geçmiş getirileri hakkındaki veriler –temerrütler ve yeniden yapılandırmalarla ilişkili kayıpları hesaba katılarak– analiz ediliyor ve sistemin özünde nasıl işlediğine ışık tutan deliller sunuluyor; yabancı para cinsinden devlet tahvillerinin ortalama reel ex-post getirileri, ABD veya Britanya tahvillerinden ortalama 400 baz puan daha iyi performans gösteriyor ve Latin Amerika ülkelerinin çoğunda bu fark daha da büyük. Mesela Arjantin tahvillerinin son 140 yıldaki ortalama reel ex-post getirisi, tüm temerrütler hesaba katıldığında bile, ABD hazine tahvilinden 500 baz puandan daha yüksek.
Bunun izahı nasıl yapılabilir? Olası açıklamalardan biri, özel alacaklıların riskten kaçınmaları, dolayısıyla riskten bağımsız olduklarını veya risklerin yeterince çeşitlendirildiğini varsayan modeller bu sonucu açıklayamaz. Bu açıklamayı çok makul bulmuyorum, zira böyle bir durumda riskten daha az kaçınan alacaklıların veya riski daha iyi yönetenlerin “marjinal” tahvil alıcıları haline geldiğini gözlemlememiz gerekir. Bana göre bu delil, rantların var olduğunu ve bunun sistemin işleyiş biçimiyle ilgili olduğunu gösteriyor. Bu, gücün sistemi şekillendirme biçimi; ekonomi literatürünün derinlemesine araştırmadığı bir şey. Başka bir deyişle, sistemdeki güç, getirileri alacaklılar lehine yeniden ayarlıyor.
Gücün rolü, genel olarak ekonomide ve özel olarak da kamu borçlarında araştırma gündeminin merkezi bir parçası olmalı.
Uygulamaya gelince, daha önce de belirttiğim gibi güç dinamikleri ile ilgili bir evrim söz konusu. Bugün kamu borç krizlerinin çözümlenmesi pratiği açısından önemli olan iki hususu vurgulamama izin verin.
Bunlardan ilki alacaklıların koordinasyonu ile ilgili. Hala devletler konusunda iflas çerçevesine yakın bir durum yok, bu nedenle müzakereler uluslararası sistem dışında bir bağlamda gerçekleşiyor. Bretton Woods sisteminin sona ermesinden bu yana borç krizlerinin çözümü konusunda kötü sonuçlar gördük. Mevcut sistemsizlik, yeniden yapılandırmaların başlatılmasını geciktiren teşvikler üretiyor ve bunlar yapıldığında, genellikle ülkelerin büyümeyi yeniden tesis etmelerine olanak vermek için kısıtlı bir rahatlama sağlıyor. Literatürde bu sorun “çok az ya da çok geç” sendromu olarak adlandırılıyor.
Üst düzey uzmanlar uzun bir süredir kamu borçlarının yeniden yapılandırılmasına dönük çok uluslu bir sistemin oluşturulmasını talep ediyor. Stiglitz’in 2009 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Başkanı için hazırladığı Uluslararası Para ve Finans Sistemi Reformları Raporu bu konuda net ve yaşadığımız sıkıntıları öngörüyor. IMF bile 2001 yılında Kamu Borçlarının Yeniden Yapılandırılması Mekanizması önerisinde bulunmuştu. Borçlu ülkelerin bir alacaklıyı hakem olarak kabul etmeleri zor olsa da bu girişim hissedarların ya da en azından IMF’nin ana hissedarının desteğini alamadı; bu durum IMF anlaşma maddelerinde değişikliğe izin verecek oylama için Kongre’ye götürülmesi gerekecekti.
Özel tahvil sahiplerinin koordine edilmesi konusundaki en son gelişme, alacaklıların oybirliği olmadan hareket etmesini kolaylaştıran ve akbaba fonlarının bekleme davranışını daha az karlı hale getiren geliştirilmiş toplu eylem maddelerinin onaylanması oldu. Bu önlemler yardımcı oldu ama etkili yeniden yapılandırmaları teminat altına almak için yeterli değildi. Bunları ilk kez Arjantin’in 2020’deki yeniden yapılandırmasında test ettik.
Değinilmesi gereken ikinci konu IMF ile alakalı. Birkaç gün önce, 3 Nisan’da Columbia Üniversitesi Politika Diyaloğu İnisiyatifi, Columbia Business School’da kamu borçları konusunda uzmanların katıldığı bir yuvarlak masa toplantısına ev sahipliği yaptı. Yuvarlak masa toplantısına borçlu ülkelerin temsilcileri, ABD Hazine Bakanlığı, Çin, özel borç verenler, IMF, akademisyenler ve uygulamacılar katıldı. Çok aydınlatıcı tartışmalarda bulunduk. Borçlu ülkeler, IMF bir borç sürdürülebilirlik analizi yaptığında, IMF İcra Kurulu programı onaylayana kadar bunun gizli kalmasından şikâyet ediyorlardı. Karar alıcıların çoğu tüm bilgileri kamuya açık hale getirebileceklerini bilmiyorlar; bunu yapmamaları için dürtülüyor ya da baskı görüyorlar. Üye ülkeler olarak IMF’den teknik yardım olarak bir borç sürdürülebilirlik analizi yapmasını talep edebilir ve IMF destekli bir programa yönelik müzakereler olmasa bile bunu yayımlatabilirler. Ülkeler ayrıca IMF destekli programları oluşturan tüm memorandumları, onay için İcra Kurulu’na götürülmeden önce kamuoyuna açıklayabilirler. İşler bu şekilde yürütülmeli. Toplumlar, bir hükümet ile IMF personeli arasında yapılan ve kalkınmaları açısından büyük sonuçlar doğuracak anlaşmaların kamuoyu tarafından incelenmesi şansına sahip olmalı.
IMF’nin programların ülke tarafından “sahiplenilmesini” istemesi, ancak kurumun şeffaflık konusunda bir tercihinin olmaması tuhaf. Eğer halkın programa sahip çıkmasını istiyorsanız, halkın programı görmesine izin vermelisiniz.
Arjantin’de 2022 yılında, 2018-2019 yıllarında alınan 45 milyar dolarlık borcun yeniden finanse edilmesi için IMF personeli ile anlaşmaya varmamızın hemen ardından tüm memorandumlar Ulusal Kongre’ye sunuldu. 2020 yılında IMF ile yapılan her finansman programı için Kongre onayını zorunlu hale getiren bir yasa taslağı sundum. Bu yasa taslağı 2021 yılında neredeyse oybirliğiyle kabul edildi. Bu ülke bu türden bir yasal çerçeveyi benimseyen ilk ülke oldu ve inanıyorum ki diğerleri de aynısını yapmakta başarılı olacaktır.
Dünya Basını
Prof. Wolff: Çin’in yükselişi küresel kapitalizmin tüm dengelerini sarsıyor

İktisatçı Profesör Richard D. Wolff ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD hegemonyasının yapısal sınırlarına ulaştığını ve küresel kapitalizmin derin bir dönüşümün eşiğinde olduğunu belirtti.
Küresel kapitalizmin ve Amerikan hegemonyasının en güçlü finansal sütunlarından biri olan petrol dolar sistemi, Ortadoğu’da yükselen askeri gerilimler ve derinleşen yapısal çelişkilerle birlikte tarihsel bir varoluş kriziyle karşı karşıya.
Massachusetts Amherst Üniversitesi Fahri Ekonomi Profesörü Richard D. Wolff ve Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü, aynı zamanda Yunanistan’ın borç krizi dönemindeki eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, katıldıkları DiEM25 platformu panelinde kapitalizmin bugünkü dönemeçte karşı karşıya kaldığı birikim krizini, petrol doların geleceğini ve küresel güç dengelerindeki kaymaları masaya yatırdı.
Akademisyenler, ABD liderliğindeki finansal ve askeri düzenin sınırlarına ulaştığını, hegemonik bir çöküşün belirtilerinin artık gizlenemez hale geldiğini vurguladı.
“Amerikan imparatorluğu tarihsel bir gerileme evresinde”
Panelin açılışında ABD hegemonyasının tarihsel kökenlerine değinen Profesör Richard D. Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin elde ettiği mutlak ekonomik üstünlüğün geçici ve istisnai koşullara bağlı olduğunu belirtti.
Wolff, “İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kolonyal kapitalist deneyim, karşılıklı kitlesel bir kıyım çılgınlığıyla zirveye ulaştı. 1945 yılında ayakta kalan tek ekonomi, coğrafi konumu sayesinde hiçbir altyapısal yıkıma uğramayan Amerika Birleşik Devletleri oldu” ifadelerini kullandı.
Savaşın, ABD kapitalizmini Büyük Buhran’dan çıkaran temel unsur olduğunu kaydeden Wolff, Marshall Planı aracılığıyla Avrupa ve Japonya’ya kaynak aktarılarak Amerikan üretimine devasa bir talep yaratıldığını hatırlattı. Wolff, bu dönemde İngiliz İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte küresel liderliğin adeta ABD’nin kucağına düştüğünü ifade etti.
Sürecin geçici karakterinin zamanla unutulduğunu ve Amerikan ideolojisinde bu durumun “istisnai bir güç” olarak sunulduğunu belirten Wolff, petrol dolar sisteminin 1970’lerde beliren hegemonyanın sınırlarını tahkim etmek için kurulmuş yapay bir mekanizma olduğunu vurguladı.
Wolff, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Petrol dolar sistemi, 1970’lerde imparatorluğun ömrünü uzatmak için devreye sokuldu. Ancak bugün, bu imparatorluğun aşamayacağı sınırlara ulaştığı bir gerileme evresindeyiz. Tarihteki her imparatorluk gibi Amerikan imparatorluğu da doğdu, gelişti ve şimdi ölüyor. Bu gerileme Vietnam’daki yenilgiyle başladı; Afganistan, Irak, Ukrayna’daki süreçler ve şimdi de İran ile girilen bu kontrolsüz mücadeleyle en kritik aşamasına ulaştı. İran, Körfez ülkeleri için görmezden gelinemeyecek bir gerçekliktir ve bu durum petrol dolar mekanizmasını doğrudan tehdit etmektedir.”
Yönetimin içsel bir işlevsizlik yaşadığına dikkat çeken Wolff, eski ABD Başkanı Donald Trump’ın bu gerileyen imparatorluğun en somut belirtisi olduğunu ifade etti.
Wolff, “Bir hafta içinde önce Polonya ve Almanya’dan binlerce asker çekeceğini açıklayıp, üç gün sonra Polonya’ya yeniden asker gönderen bir hükümet var karşımızda. Bu, işlevsizliğin sınırında gezinen bir yönetim yapısıdır” dedi.
“Wall Street için hazırlanan kurtarma paketleri simgesel bir panikten ibaret”
Richard D. Wolff’un tarihsel analizini destekleyen Profesör Yanis Varoufakis, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in Körfez ülkeleriyle yaptığı 20 milyar dolarlık takas anlaşmasının arkasındaki gerçeklere odaklandı. Batı medyasının bu gelişmeyi “Körfez ülkelerine yönelik bir kurtarma operasyonu” olarak sunmasının büyük bir hata olduğunu savunan Varoufakis, “Körfez ülkelerinin kurtarılmaya ihtiyacı yok. Suudi Arabistan ve Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin toplamda 6,5 trilyon dolarlık yatırımı var ve bunun yaklaşık 1,7 trilyon doları nakit akışıdır. Dolayısıyla 20 milyar dolarlık bir takas anlaşması onlar için devede kulak bile değildir” açıklamasını yaptı.
Bakan Bessent’in bu hamleyi Wall Street’teki finansal çöküş korkusuyla yaptığını belirten Varoufakis, durumun arka planını şu sözlerle aktardı:
“Scott Bessent, George Soros ile birlikte İngiltere Merkez Bankası’na karşı pozisyon alarak büyük paralar kazanmış, piyasanın kurallarını çok iyi bilen eski bir spekülatördür. Piyasalardaki kurt sürüsünün ABD tahvil ve hisse senedi piyasalarına saldırmak üzere olduğunun farkında ve dehşet içinde. Bu 20 milyar dolarlık teklif, Körfez ülkelerine değil, Wall Street’teki finansörlere verilmiş simgesel bir mesajdır. Bessent, ‘Buradayım ve Amerikan finans piyasalarını ayakta tutmak için gerekirse sınırsız para basmaya hazırım’ demektedir.”
Varoufakis, 1944 yılındaki Bretton Woods konferansından bugüne uzanan süreci dönemlendirerek, 1971’deki “Nixon Şoku” sonrasında ABD’nin ticaret fazlası veren bir ülkeden açık veren bir ülkeye dönüştüğünü hatırlattı.
Dönemin Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger ve ekibinde yer alan Paul Volcker’ın geliştirdiği stratejinin, “dünyanın geri kalanındaki kapitalistlerin tasarruflarını ABD borçlarını fonlamak için kullanmak” olduğunu belirten Varoufakis, petrol doların bu geri dönüşüm mekanizmasının en temel aracı olduğunu söyledi.
“Körfez’den Wall Street’e akacak 3 trilyon dolarlık kaynak kurudu”
Varoufakis, günümüz krizinin en somut nedenlerinden birinin, Trump yönetiminin Körfez ülkelerinden almaya alıştığı haracın kesintiye uğraması olduğunu dile getirdi.
Trump’ın iktidarı döneminde Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Kuveyt gibi ülkelerden önümüzdeki dönem için toplamda 1,8 trilyon dolarlık yapay zeka ve teknoloji yatırımı taahhüdü aldığını, buna ek olarak askeri sınai kompleks için de 1 trilyon dolarlık silah alım sözü kopardığını belirten Varoufakis, “Wall Street’e akması beklenen bu yaklaşık 3 trilyon dolarlık sıcak para akışı artık durdu. Çünkü Körfez ülkeleri petrol dışı gelirlerini kaybetmeye başladı. Dubai’deki otellerin doluluk oranı yüzde 10 seviyelerine geriledi, odaların yüzde 90’ı boş. Likidite akışı kuruduğu için bu taahhütlerin yerine getirilmesi imkansız hale geldi” dedi.
Varoufakis, Wall Street’teki devasa finans balonunun sarsıldığını ve finansörlerin panik halinde olduğunu belirterek, bu durumun ABD içindeki mavi yakalı çalışanların ve reel sektörün sömürülmesi pahasına sürdürüldüğünü kaydetti.
“Avrupa kendi tarihsel önemsizliğine gömülürken histerik bir Rusofobi üretiyor”
Haber analizinin küresel boyutuna Çin Halk Cumhuriyeti’nin yükselişini ekleyen Profesör Richard D. Wolff, Batı merkezli analizlerin en büyük eksikliğinin Asya’daki bu devasa gücü göz ardı etmek olduğunu ifade etti.
Wolff, “Çin’in yükselişi her şeyi değiştiriyor. ABD hegemonyasının gerilemesinden çok daha dramatik olan durum, Avrupa’nın neredeyse tamamen dağılmasıdır. Avrupa ülkelerinde, kendi tarihsel önemsizliklerini örtbas etmek için histerik bir günah keçisi arayışı var. Göçmen düşmanlığının yanı sıra akıl dışı bir Rusofobi dalgasıyla karşı karşıyayız. Avrupa hükümetleri, kendi yok oluşlarını gizlemek için canavarca bir Rusya tehdidi kurgulayarak devasa askeri harcamaları meşrulaştırmaya çalışıyor” değerlendirmesinde bulundu.
ABD içindeki sanayi altyapısının son kırk yılda neredeyse tamamen Çin’e taşındığına değinen Wolff, Amerikan işçi sınıfının bu süreçte mülksüzleştiğini ve bu çaresizliğin Trump’ı iktidara taşıyan “MAGA” (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) hareketini doğurduğunu ekledi. Wolff, insanların artık bu sistemin sınırlarını gördüğünü ve sokaklarda kitlesel bir hesaplaşmanın öncüllerinin biriktiğini savundu.
“Gazze’deki insanların yaşadığı panik, Batı yapay zekasını eğitmek için veri olarak kullanıldı”
Savaşın küresel kapitalizm altındaki yeni bir sömürü boyutuna dikkat çeken Profesör Yanis Varoufakis, Körfez ülkelerindeki bir teknoloji konferansı sonrasında Palantir adlı Amerikan veri analiz şirketinin bir yöneticisiyle yaptığı konuşmayı aktardı.
Varoufakis, Batı kapitalizminin insan acısını doğrudan bir sermaye birikim aracına dönüştürdüğünü belirterek şunları söyledi:
“Palantir çalışanı bana, Gazze’deki askeri operasyonlar sayesinde yapay zekalarını eğitmek için benzersiz bir veri seti elde ettiklerini söyledi. İnsanlar bombalardan kaçarken, cep telefonlarının hareketliliği sayesinde muazzam bir veri akışı oluşmuş. Bu panik verileriyle eğittikleri yapay zeka algoritmasını, panik yönetim aracı olarak İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi’ne 1,4 milyar dolara satmışlar. Bu, klasik Marksist teorideki proletarya emeğinden farklı, yeni bir sömürü biçimidir. İnsanların can havliyle kaçışması, ücretsiz emek girdisi olarak teknolojik sermayeye dönüştürülmüştür.”
Varoufakis, askeri sınai kompleksin her savaşı yeni teknolojilerin test sahası olarak kullandığını, ancak günümüzün “teknofodalizm” düzeninde artık doğrudan insan bedeninin ve hareketinin veri olarak gasp edildiğini kaydetti.
“Piyasaların devlet planlaması olmadan çalışamayacağını liberaller anlamıyor”
Çin’in ekonomik başarısının ardında yatan rasyonel devlet planlamasına vurgu yapan Varoufakis, Batı dünyasındaki serbest piyasa efsanesinin çöktüğünü belirtti.
Çin’in Huawei, Alibaba ve DeepSeek gibi devasa teknoloji şirketlerini sıkı bir kamusal denetim altında tuttuğunu hatırlatan Varoufakis, “Alibaba’nın sahibi Jack Ma, finansal piyasalardan haksız rant elde etmeye kalkıştığında devlet tarafından bir yıl boyunca piyasadan uzaklaştırıldı ve şirketin kâr oranları sınırlandırıldı.
Batı’da ise Jeff Bezos gibi figürler sınırsız bir biçimde kamu kaynaklarını sömürmeye devam ediyor. Liberallerin anlamadığı şey, güçlü bir devlet planlaması ve demir gibi sert kurallarla sınırlandırılmayan piyasaların kendi kendini yok etmeye mahkum olduğudur” dedi.
Profesör Wolff ise Çin’in enflasyon oranlarının yıllardır yüzde 1’in altında seyrettiğini hatırlatarak, Batı dünyasının kendi yarattığı krizleri kaçınılmaz doğa yasaları gibi sunmasının ideolojik bir aldatmaca olduğunu sözlerine ekledi.
Wolff, İran krizinin ABD için yeni bir askeri ve ekonomik bataklığa dönüştüğünü, çünkü Çin’in varlığı nedeniyle petrol fiyatlarındaki dalgalanmaların artık Batı’nın rakiplerini zayıflatmaya yetmediğini vurguladı.
Wolff, “Petrol fiyatlarının artması geçmişte Japonya ve Almanya’yı vuruyordu, çünkü bu ülkelerin kendi kaynakları yoktu. Oysa Çin, enerji dönüşümünü tamamlamak üzere ve devasa kömür ve yenilenebilir enerji altyapısına sahip. Bu yüzden bu savaş, Trump’ın Waterloo’su olacaktır” diyerek analizini tamamladı.
Dünya Basını
Eski ABD Dışişleri yetkilisi Miller: İran için boğazlar nükleer bombadan daha etkili

Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Aaron David Miller, bölgedeki son gelişmeleri, ABD ve İran arasındaki müzakereleri ve bölgesel aktörlerin konumunu değerlendirdi. Miller, Donald Trump’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu üzerindeki mutlak nüfuzuna dikkat çekerken, Lübnan’ın yapısı ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik kartlarını ele aldı.
Eski ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi ve Ortadoğu müzakerelerinde uzun yıllar görev yapmış kıdemli analist Aaron David Miller, yayıncı Mario Nawfal’ın programına katılarak bölgedeki son gelişmeleri, ABD ile İran arasındaki müzakere süreçlerini ve aktörlerin stratejik konumlarını değerlendirdi.
Medyanın ve piyasaların son 72 saatte yaşanan gelişmelere aşırı tepki verdiğini belirten Miller, bu durumun müzakereler için ideal bir zemin sunmadığını kaydetti.
“Bizler labirentteki fareler gibi her açıklamaya tepki veriyoruz”
Aaron David Miller, medya ve kamuoyunun diplomasi sürecindeki anlık gelişmelere odaklanmasını eleştirerek şu ifadeleri kullandı:
“Bizler labirentteki fareler gibiyiz; her sosyal medya paylaşımına, Devrim Muhafızları Ordusu’ndan veya İran müzakere heyetinden gelen her açıklamaya tepki vererek etrafta koşuşturuyoruz. Dürüst olmak gerekirse bu durum şaşırtıcı olmamalı. Burası müzakereler için ideal bir ortam değil. Muhtemelen İranlı ve Amerikalı yetkililer arasında doğrudan bir müzakere yürütülmüyor. Her şey aracılar vasıtasıyla, cep telefonları üzerinden taslak paylaşımlarıyla ve internet aracılığıyla yapılıyor. Birbirine güvenmeyen, karşılıklı itimadı olmayan ve birbirleri hakkındaki en kötü değerlendirmeleri doğrulamaya çalışan iki taraf varken, bu yöntem uygun bir müzakere ortamı sunmuyor.”
Anlaşma metninin büyük bölümünün bir hafta kadar önce şekillendiğini tahmin ettiğini belirten Miller, her müzakerenin son aşamasının en zor bölüm olduğunu vurguladı.
Miller, “Müzakerelerin son çırpınışları her zaman en zorudur çünkü her iki tarafın da kendi kamuoyuna bu anlaşmayı neden yaptıklarını savunması ve açıklaması gerekir. Devrim Muhafızları Ordusu’nun bir kamuoyunun olmadığını düşünebilirsiniz ancak var. Bu kamuoyu İran halkı değil; aralarında Amerikan niyetlerine dair ciddi şüpheleri olan başmüzakereci Muhammed Ali Bakıri’nin de bulunduğu daha şahin unsurlardır” dedi.
“Boğazlar şubat ayında da açıktı, son üç ayın amacı neydi?”
Washington cephesindeki Cumhuriyetçi İran şahinlerinin tepkilerine de değinen Miller, bu kesimlerin argümanlarının güçlü olduğunu belirterek şunları söyledi:
“Her şeyi bir kenara bıraktığımızda ve İran’ın boğazları açmak için hiçbir şart koşmadığını ya da kademeli olarak açtığını varsaydığımızda, bir Amerikan vatandaşı olarak insanlar şu soruyu soracaktır: Bir dakika, Hürmüz Boğazı zaten 27 Şubat’ta açıktı. O halde bu son üç ayın amacı tam olarak neydi? Çünkü zenginleştirilmiş uranyum, İran’ın elindeki 11 tonluk zenginleştirilmiş uranyum ve denetim mekanizmaları gibi temel sorunların hiçbiri çözülmüş değil. Bildiğimiz kadarıyla Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı bu sürecin bir parçası olmadı. İranlıların istediği yaptırımların kaldırılması, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve karşılıklı güvenlik garantileri gibi tüm temel konular, hazırlanan mutabakat zaptında yer alsa bile yeniden müzakere edilmek zorunda kalacak.”
Müzakerelerin daha işlevsel bir aşamaya geçmesini umduğunu ifade eden Miller, “Gerçek Amerikalıların ve İranlıların aynı otelde oturduğu, belki başlangıçta yakınlık görüşmeleriyle başlayıp nihayetinde doğrudan müzakere ettikleri bir aşamaya geçilmeli. Henüz buna dair bir kanıt yok” diye ekledi.
“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarını dikkate almayı uzun süre önce bıraktım”
Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı, abluka ve uranyum konularındaki çelişkili açıklamalarını değerlendiren Miller, bu paylaşımların ciddiyetten uzak olduğunu savundu. Miller, şöyle konuştu:
“Donald Trump’ın sosyal medya paylaşımlarına dikkat etmeyi uzun zaman önce bıraktım. Konuşmamızın başında labirentteki fareler gibi olduğumuzu söylemiştim; o da tam olarak bizim böyle olmamızı istiyor. Söylediklerinin bir anlam ifade edip etmemesi onun için önemli değil. Medyanın, uluslararası basının tepki vermesini sağlıyor. CNN, MSNBC, BBC ve NPR gibi güvenilir mecralar, iş modelleri gereği Donald Trump’ın ağzından çıkan her kelimeye veya sosyal medya paylaşımına asılmak zorunda kalıyorlar. Ben bunu dert etmeyi bıraktım. Önemli olan kağıt üzerindeki metindir. Ünlü yapımcı Sam Goldwyn’in dediği gibi, ‘Sözlü bir anlaşma, yazıldığı kağıt kadar bile değer taşımaz.’ Bana metni gösterin Mario, metni gösterin ki bu mutabakat zaptının bir anlaşma mı yoksa bir anlaşmazlık belgesi mi olduğunu tartışabilelim.”
“Piyasa psikolojisini yönetmekte oldukça başarılı bir iş çıkarıyorlar”
Trump’ın paylaşımlarının piyasalar üzerindeki etkisine değinen Miller, bu stratejinin bilinçli bir iletişim çalışması olduğunu belirtti.
Miller, “Trump bunu piyasaları kontrol etmek için de kullanıyor ve dürüst olmak gerekirse oldukça etkili bir iş çıkarıyorlar. Petrol fiyatlarının şu an olduğundan çok daha yüksek, finans piyasalarının ise çok daha düşük olması gerekirdi. Ancak piyasalar bu açıklamalara dikkat ediyor. Üç gün içinde bir anlaşma olacağı yönündeki beklentiyle piyasalar sakinleştiriliyor ve güven aşılanıyor. Bu durum büyük ölçüde bir piyasa psikolojisidir ve şu ana kadar işe yaradığını söyleyebilirim” değerlendirmesinde bulundu.
İran’ın bölgedeki kozlarını değerlendiren Miller, Tahran yönetiminin elinde iki önemli kart olduğunu belirtti. Birincisinin coğrafyayı silah olarak kullanma yeteneği olduğunu ifade eden Miller, “İranlılar ne zaman keyifleri kaçsa iki şey yapıyorlar: Boğazların güvenli olmadığını duyuruyorlar ve birkaç insansız hava aracı fırlatıyorlar. Tankerleri vurup vurmamaları önemli değil çünkü burada anahtar petrol üreticilerinde veya Trump’ta değil, sigorta şirketlerindedir. Eğer sigorta şirketleri güvence vermezse, büyük ham petrol taşıyıcıları boğazdan geçemez” dedi.
“İran için yeni nükleer silah Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanmaktır”
İran’ın nükleer altyapısına ve stratejik hedeflerine değinen Miller, şu analizleri paylaştı:
“İran’ın elinde coğrafyanın yanı sıra nükleer altyapı kartı var. Bu altyapı darbe almış olsa da yeniden inşa edilebilir. Artık santrifüjlerin döndüğü büyük salonlar inşa etmek yerine, tespit edilmesi ve imha edilmesi daha zor olan daha küçük laboratuvarlar kurmaya karar verebilirler. Bu baskıcı rejimi yönetenlerin, parayı, silahları, bilgiyi ve petrolü ellerinde tutanların temel amacı, İran’ı savaş öncesindeki konumuna, yani nükleer eşik devlet statüsüne geri getirmektir. Bombaya sahip olmayan ancak bomba yapmak için gerekli tüm unsurları elinde bulunduran bir devlet olmak istiyorlar. Öte yandan, İran için yeni nükleer silahın Hürmüz Boğazı’nı kaldıraç olarak kullanma yeteneği olduğu da savunulabilir. Bu kart, Körfez petrol üreticileri ve küresel ekonomi için nükleer bir bombadan çok daha etkili, yıkıcı ve sonuç doğurucudur.”
Ali Laricani’nin ölümünün İran iç siyasetindeki dengeleri kalıcı olarak değiştireceğini belirten Miller, “Ali Laricani’nin ölümü, İran’ın bu süreçten nasıl çıkarsa çıksın eski İran olmayacağı anlamına geliyor. Savaş bittikten bir yıl sonra, ocak ve şubat aylarında sokaklarda gördüğümüz halk hareketliliğinin benzerini yeniden göreceğiz. Bir noktada değişim kaçınılmaz olacak ve bu değişim gerçekleştiğinde Donald Trump bunu kendisinin başardığını iddia edecektir” dedi.
“Netanyahu, İran konusunda Trump ne derse onu yapacaktır”
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Donald Trump arasındaki ilişkiyi de değerlendiren Miller, Netanyahu’nun Trump karşısında hiçbir hareket alanının bulunmadığını ifade etti.
Miller, şu açıklamalarda bulundu:
“Eğer bu mutabakat zaptı bir anlaşmaya dönüşürse ve İranlılar Trump’a ‘Lübnan’da gerçek bir ateşkese ihtiyacımız var’ derse, Trump Netanyahu’yu arayacak ve ona Ekim 2025’te söylediğini söyleyecektir. Hatırlanacağı üzere o dönem İsrail, Hamas’ın dış liderliğini ve Salih el-Aruri’yi hedef aldığında Trump, ‘Ya bu anlaşmayı imzalarsın ya da seninle ilişkimi keserim’ demişti. Trump’ın geçen hafta Netanyahu hakkında söylediklerini hiçbir Amerikan başkanı bir İsrail başbakanı için kamuoyu önünde söylememiştir. Trump, ‘Netanyahu, İran konusunda benim ne yapmasını istiyorsam onu yapacaktır’ dedi. Bu sözlerin doğruluğu tartışılmazdır çünkü Netanyahu’nun bu yılki hayatındaki en önemli olay İran ya da Lübnan değil, seçimlerdir. Washington’da Trump’ın desteği olmadan, hatta Trump’ın kendisi için bir seçim karargahı kurmasını sağlamadan bu seçimleri kazanması mümkün değildir. 1992 yılında baba Bush’un dönemin İsrail Başbakanı İshak Şamir’e konut kredi garantilerini vermeyi reddetmesini hatırlıyorum. Bu hamle Şamir’e seçimi kaybettirmiş, İshak Rabin kazanmış ve seçimden üç ay sonra o kredi garantilerini almıştı. Dolayısıyla Netanyahu, Trump’ın sözünden çıkamaz, başka seçeneği yoktur.”
“İbrahim Anlaşmaları fikri şu an uzak bir galaksiye aittir”
Bölgesel ittifak arayışlarına ve İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesi çabalarına değinen Miller, bu durumu “gerçek dışı bir beklenti” olarak nitelendirdi.
Miller, “Trump kötü bir anlaşma müzakere ettiğini biliyor ve bunu daha büyük bir uzlaşı gibi göstermek için süslemeye çalışıyor. İbrahim Anlaşmaları onun ilk başkanlık dönemindeki en önemli başarısı olduğu için yine buna sarılıyor. Birleşik Arap Emirlikleri ve Fas zaten bu sürecin içinde. Ancak Suudilerin, Ummanlıların, Katarlıların, Kuveytlilerin ve hatta İranlıların bu anlaşmalara dahil olacağını düşünmek, çok uzak bir galaksiye bağlı hayali bir düşüncedir” dedi.
Savaş sonrasında İran’ın ciddi bir iç hesaplaşmayla karşı karşıya kalacağını savunan Miller, “Savaş bittiğinde bu rejim yıkılmış, altyapısı tahrip olmuş, meşruiyeti kalmamış bir ülkeyle baş başa kalacak. Halk bir noktada yeniden ayağa kalkacaktır. Bombalar düşerken rejim etrafında geçici bir kenetlenme olabilir ancak bu geçicidir. 91 milyonluk bir nüfus sonsuza kadar sessiz ve iradesiz kalmayacaktır” yorumunu yaptı.
“Lübnan devleti Hizbullah’ı silahsızlandıracak kapasiteye sahip değil”
Lübnan’ın geleceğine dair analizlerini de paylaşan Miller, Beyrut yönetiminin Hizbullah karşısındaki çaresizliğine vurgu yaptı. Miller, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Lübnan hükümeti geçmişte hiç yapmadığı şekilde davranıyor. Başbakan ve cumhurbaşkanı Hizbullah hakkında açıklamalarda bulundu, Washington’daki büyükelçiler düzeyindeki güvenlik görüşmelerine katılmayı kabul etti. Bunlar benzeri görülmemiş adımlar ancak şu an için Hizbullah’ı silahsızlandıracak ne kapasiteleri var ne de bunu yapacak iradeleri. Kuzey İrlanda’daki IRA, Kolombiya’daki FARC gibi örneklerde silahsızlanma, askersizleştirme ve topluma entegrasyon süreçlerinin başarılı olması için üç temel unsur gerekir: Anlaşmayı dayatan devletin güvenilir olması, devlet dışı aktörlere yönetimde siyasi roller sunularak pasifize edilmesi ve devletin bu aktörlerin tabanına karşı koyabilecek güçte olması. Lübnan bu şartların hiçbirine sahip değil.”
Son olarak bölgenin genel jeopolitik yapısına değinen Miller, Ortadoğu’da beş Arap devletinin (Lübnan, Irak, Yemen, Libya ve Suriye) farklı düzeylerde işlevsizlik veya başarısızlık içinde olduğunu belirtti.
Körfez ülkelerinin istikrar ve modernleşme merkezi olma özelliğinin artık garanti altında olmadığını ifade eden Miller, “Bölgede askeri, ekonomik ve güvenlik kapasiteleriyle sınırlarının ötesine güç yansıtma yeteneğine sahip üç gayri-Arap aktör var: İran, İsrail ve Türkiye. Bölgenin geleceğini bu üç aktör arasındaki dengeler belirleyecektir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
Prof. Mercogliano: Küresel petrol rezervleri beş yıllık ortalamanın altına iniyor

Yayıncı Mario Nawfal, küresel denizcilik ve lojistik ağlarında yaşanan son gelişmeleri, denizcilik tarihçisi ve eski askeri yetkili Profesör Sal Mercogliano ile gerçekleştirdiği mülakatta ele aldı.
Mülakatta, Hürmüz Boğazı ve Babülmendep Boğazı başta olmak üzere dünya ticaretinin kilit noktalarındaki askeri ve ekonomik dengeler ile Rusya, Ukrayna ve Ortadoğu eksenindeki küresel krizler analiz edildi.
Yayıncı Mario Nawfal, sahada yaşanan gelişmeler ile siyasi söylemler arasında büyük bir tezat olduğunu belirterek mülakatı açtı. Donald Trump tarafından paylaşılan mesajların oldukça iyimser bir tablo çizdiğini, Lübnan’da ateşkes ilan edildiği ve ablukanın kaldırıldığının öne sürüldüğünü ifade eden Nawfal, “Şu anda iki farklı gerçeklik yaşanıyor. Sahada ise Lübnan’da bir ateşkes yok, Amerikan tarafındaki abluka kaldırılmadı ve İran da Babülmendep Boğazı’nı abluka altına almakla tehdit ediyor” şeklinde konuştu.
Nawfal, her hafta bir çözüme yaklaşıldığı izlenimi doğduğunu ancak pazartesi günleri aynı kriz ortamına geri dönüldüğünü kaydederek, durumu bir kısırdöngüye benzetti.
Denizcilik tarihçisi Profesör Sal Mercogliano, Hürmüz Boğazı’ndaki güncel duruma ilişkin verileri paylaşarak gemi hareketliliklerini aktardı.
Umman’ın hemen kuzeyinde, boğazın güney kesiminden bazı gemilerin çıkış yaptığına dair bilgiler bulunduğunu belirten Mercogliano, “Bu gemilerin ABD desteği aldığını görüyoruz. Bunun temelde uçaklar, helikopterler ve jetler vasıtasıyla sağlanan bir yardım olduğunu düşünüyoruz; bölgede Amerikan gemilerinin bulunduğunu sanmıyoruz” ifadelerini kullandı.
Bu yöntemle günde yaklaşık iki ila üç geminin bölgeden çıkabildiğini dile getiren Mercogliano, asıl büyük sorunun çok sayıda geminin otomatik tanımlama sistemi vericilerini kapatarak seyretmesi olduğunu bildirdi. Vericilerini kapatan gemilerin Hürmüz Boğazı’nın dışındaki Umman Körfezi ve Arap Denizi’ne ulaşana kadar tespit edilemediğini ekledi.
Boğazda mahsur kalan tankerlerin durumuna değinen Mercogliano, derin taslaklı büyük ham petrol taşıyıcıları ile büyük tankerlerin yaklaşık dörtte birinin körfezden çıkmayı başardığını açıkladı.
Körfezde mahsur kalan 109 tankerin 29’unun çıkış yaptığını belirten Mercogliano, “Bu olumlu bir gelişme gibi görünse de günde sadece birkaç geminin çıkabildiği düşünüldüğünde aslında çok az bir miktar” dedi.
ABD’nin, İran tarafından kurulan Fars Körfezi Boğazı Kurumu’nu yaptırım listesine aldığını hatırlatan Mercogliano, bu kurumla iş yapan, geçiş ücreti ödeyen ya da herhangi bir ticari ilişki kuran tüm yapıların yaptırıma maruz kalacağını vurguladı.
“Konteyner gemisi insansız deniz aracıyla vuruldu”
Profesör Mercogliano, mülakatın yapıldığı gün Irak’ın Ümmü Kasr Limanı’ndan çıkan Akdeniz Denizcilik Şirketi’ne ait bir geminin, insansız deniz aracı tarafından vurulduğunu açıkladı.
Saldırıya uğrayan geminin krizin başından beri Basra Körfezi’nde mahsur kaldığını ve limanlar arasında bir mekik gemisi olarak işletildiğini belirten Mercogliano, “Denizcilik şirketlerinin geliştirdiği yöntemlerden biri kara yolu rotaları oluşturmak oldu. Kargoları Kızıldeniz’de, Umman Körfezi’ndeki Füceyre’de, Yenbu’da ve Cidde’de tahliye edip kara yoluyla taşıyorlar ancak malların körfez içinde dahili olarak da hareket ettirilmesi gerekiyor” sözlerini kaydetti.
Hedef alınan Akdeniz Denizcilik Şirketi’nin geçmişte de İran tarafından hedef seçildiğini ifade eden Mercogliano, şirkete ait iki geminin birkaç hafta önce alıkonulduğunu hatırlattı.
ABD güçlerinin abluka hattını ihlal eden Gambiya bayraklı bir gemiyi hedef aldığını belirten Mercogliano, hedef alınan unsurun bir İran gemisi değil, sahte tescilli bir Gambiya gemisi olmasının dikkat çekici olduğunu söyledi.
Aynı süreçte Fransız donanmasının da Murmansk’tan gelen ve sahte Madagaskar bayrağı taşıyan bir Rus tankerini Atlantik’te, uluslararası sularda durdurduğunu bildirdi.
Küresel abluka uygulamalarının ekonomik sonuçlarına dikkat çeken Mercogliano, küresel petrol rezervlerindeki tehlikeli düşüşe işaret etti.
Hem karadaki hem de denizdeki tankerlerde bulunan küresel petrol rezerv haritalarının endişe verici olduğunu aktaran Mercogliano, “28 Şubat’tan bu yana petrol taşımacılığında meydana gelen ve benim ‘artan açık’ olarak adlandırdığım bu delik artık etkisini hissettirmeye başlıyor” uyarısında bulundu.
Denizde ve karada depolanan petrol miktarının beş yıllık ortalamanın altına düşmek üzere olduğunu belirten Mercogliano, bu durumun özellikle gelişmekte olan ülkelerde ciddi sıkıntılara ve kıtlıklara yol açacağını, gelişmiş ülkeler gibi petrol için yüksek kar marjlı rekabet edemeyen bu ülkelerin şimdiden rasyonelleşmeye ve kota uygulamalarına başladığını ifade etti.
“Gemiler açık denizlerde yan yana gelerek akaryakıt transferi yapıyor”
Mario Nawfal’ın, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan günde 30 civarında gemi geçtiği ve Fars Körfezi Boğazı Kurumu aracılığıyla gemilere refakat ederek 1,5 milyar dolardan fazla gelir elde ettiği yönündeki iddiaları sorması üzerine Mercogliano, bu sayıların yanıltıcı olabileceğini belirtti.
Bu verilere küçük ahşap teknelerin ve kıyı gemilerinin dahil olduğunu açıklayan Mercogliano, Hürmüz Boğazı’nı geçmenin gemileri doğrudan açık okyanusa değil, Umman Körfezi’ne çıkardığını kaydetti.
ABD Donanması Merkez Komutanlığı’nın ticari gemilere yönelik bir uyarı yayımladığını belirten Mercogliano, “İran gemilerinin petrol yükleyerek dışarı çıktığı ancak Amerikan ablukasını geçemedikleri için ‘gemiden gemiye transfer’ olarak bilinen yönteme başvurdukları doğrulandı” dedi.
Gemilerin açık denizlerde yan yana gelerek akaryakıt kargolarını birbirine pompaladığını söyleyen Mercogliano, bu yöntemin daha önce Yunanistan, İspanya ve Malezya açıklarında kayıt dışı filo tarafından sistematik olarak uygulandığını anlattı.
Mercogliano, bu yolla Amerikan ablukasının arkasından dolanılmaya çalışıldığını doğrulayarak, ABD’nin bu transferlerde yakıtı teslim alan gemileri de doğrudan İran limanına giriş yapmış gibi suçlu sayacağını ve hedef alacağını ilan ettiğini duyurdu.
İran’ın açıkladığı geçiş sayılarının bölge içinde mekik dokuyan kıyı gemilerinden ibaret olduğunu, 30 geminin Hint Okyanusu’na çıkarak serbestçe dağıldığı anlamına gelmediğini, ABD Donanması’nın bu gemileri tespit etmede oldukça başarılı olduğunu ekledi.
Nawfal’ın, Amerikan tarafının günde üç-dört gemiyi vericilerini kapattırarak Hürmüz Boğazı’ndan gizlice geçirdiği yönündeki iddiaları sorması üzerine Mercogliano, bu bilgilerin gelen duyumlarla uyuştuğunu söyledi.
Gemilerin boğazı geçip dışarı çıktıktan sonra sistemlerini tekrar açtıklarını kaydeden Mercogliano, 18. Hava İndirme Kolordusu’na bağlı 82. Hava İndirme Tümeni’nin Birleşik Arap Emirlikleri’nde konuşlu olduğunu bildirdi. Bu tümenin elinde kara saldırı yeteneklerinin yanı sıra gelişmiş radarlara sahip helikopterler bulunduğunu, bu unsurların insansız deniz ve hava araçlarına karşı oldukça etkili koruma sağladığını belirtti. Bölgedeki iki uçak gemisi grubunun da havadan koruma sağladığını sözlerine ekledi.
“Deniz hukuku eski ve karmaşık kurallardan oluşuyor”
Bölgedeki maden ve mayın tehlikesine de değinen Profesör Mercogliano, Umman tarafından yayımlanan bir videoda ilk kez bölgedeki sahipsiz bir deniz mayınının varlığının somut olarak kanıtlandığını aktardı.
ABD’nin bölgeyi mayından arındırmak amacıyla insansız su altı araçları kullanmaktan bahsettiğini ifade eden Mercogliano, akıntıya kapılan mayınların kıyıya vurmasının olağan olduğunu, benzer durumların Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle Karadeniz’de de yaşandığını ve Romanya ile Türkiye kıyılarına mayınların ulaştığını hatırlattı.
Hürmüz Boğazı’ndaki egemenlik alanları ve deniz hukuku sınırları hakkındaki karmaşıklığa açıklık getiren Mercogliano, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi uyarınca ülkelerin kıyılarından itibaren 12 deniz mili boyunca kara suları egemenliğine sahip olduğunu belirtti.
Boğazın en dar noktasının sadece 21 mil genişliğinde olması sebebiyle Umman ve İran’ın kara sularının üst üste bindiğini açıklayan Mercogliano, “En dar nokta olan kuzey hattı İran ve Umman arasında bölünmüştür ancak doğu ve batı yaklaşımlarında Birleşik Arap Emirlikleri de devreye girer” dedi.
Hem ABD’nin hem de İran’ın bu sözleşmeyi resmi olarak onaylamadığını hatırlatan Mercogliano, buna rağmen sözleşmenin devletlere “transit geçiş hakkı” tanıdığını, Basra Körfezi’nin iç kısımlarında mahsur kalan ülkelerin dış dünyaya açılabilmesi için bu hakkın hukuken korunması gerektiğini vurguladı.
İran’ın, limanları ve üsleri kullanan devletleri “muharip” olarak nitelendirerek geçiş hatlarını kapatma tehdidinde bulunduğunu belirten Mercogliano, “İran, mevcut sözleşmeleri reddederek kara sularını üç mil ile sınırlayan 1958 tarihli eski antlaşmalara göre hareket ettiğini savunuyor. Deniz hukuku oldukça eski, arkaik ve çok nüanslı bir yapıya sahip olduğu için bu tür büyük karmaşalar yaratıyor” değerlendirmesinde bulundu.
“Kayıt dışı seyrüsefer küresel çevre güvenliğini tehdit ediyor”
Rusya’nın kayıt dışı gölge filosuna yönelik Batı yaptırımlarının işleyişini de analiz eden Profesör Mercogliano, G7 ve Avrupa Birliği’nin 2022 yılının şubat ayında küresel enerji piyasalarında büyük bir kesintiye yol açmadan Rusya’yı ekonomik olarak zayıflatmayı hedeflediğini hatırlattı.
Doğrudan bir boykot yerine sigorta sistemleri üzerinden bir yaptırım mekanizması kurulduğunu belirten Mercogliano, dünya denizciliğinin yüzde 90’ını sigortalayan büyük şirketlerin, tavan fiyatın üzerinde petrol taşıyan gemilere hizmet vermesinin yasaklandığını anlattı.
Ancak Rusya, İran ve Venezuela’nın bu kısıtlamaları kendi tescil ve sigorta sistemlerini kurarak veya sigortasız yürüyerek aştıklarını, böylece normal sınırların dışında işleyen “paralel bir filo” oluşturduklarını ifade etti.
Fransız donanması tarafından durdurulan Madagaskar bayraklı geminin durumuna değinen Mercogliano, Madagaskar hükümetinin gemiyi tanımadığını ve kendilerine ait bir tescil kaydı bulunmadığını açıkladığını aktardı.
Bu durumun uluslararası hukuka göre gemiye müdahale hakkı doğurduğunu belirten Mercogliano, “Eğer bir gemi düzgün bir şekilde tescil edilmemiş ve sigortalanmamışsa, yaşanacak bir kazada kıyılarınıza sızacak milyonlarca varil petrolün temizlik maliyetini hiçbir şirket üstlenmez; yük tamamen mağdur ülkenin üzerinde kalır” uyarısında bulundu.
İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kurallara dayalı işleyen centilmenlik antlaşmalarının, Rusya, İran ve Venezuela’ya yönelik ağır yaptırımlar nedeniyle sarsıldığını ve bu ülkelerin açık okyanusta kendi alternatif sistemlerini inşa ettiklerini sözlerine ekledi.
“Babülmendep Boğazı’nın kapanması rotayı 8 bin kilometre uzatır”
Ortadoğu’daki askeri tırmanışın deniz lojistiği üzerindeki etkilerini değerlendiren Profesör Mercogliano, krizin sadece ABD ve İran arasında iki taraflı bir denklem olmadığını, İsrail’in de dahil olduğu üçlü bir mekanizma olarak okunması gerektiğini vurguladı.
İran’ın hem Hürmüz Boğazı’nı hem de Babülmendep Boğazı’nı kilitleme kapasitesine sahip olduğunu belirten Mercogliano, “Şu anda Yenbu Limanı’ndan günde yaklaşık 5 milyon varil petrol çıkıyor ve bu miktar küresel piyasalar için tamamen hayati önem taşıyor. Kızıldeniz’in orta kesiminde yüklenmeyi bekleyen büyük bir tanker birikmesi var” dedi.
Babülmendep Boğazı’nın kapanması durumunda gemilerin Süveyş Kanalı’na yönelmek zorunda kalacağını ancak çok büyük ham petrol taşıyıcılarının kanaldan geçemeyecek kadar büyük olduğunu aktardı.
Bu durumun Akdeniz’de küçük gemiler arasında yük transferi yapılmasını ya da gemilerin tüm Afrika kıtasını dolaşmasını zorunlu kılacağını belirten Mercogliano, Afrika rotasının Asya’ya giden bir sefere fazladan 8 bin kilometre ekleyeceğini, bunun da petrol kıtlığı kaynaklı ekonomik krizi büyüteceğini bildirdi.
Süveyş Kanalı’nın 2021 yılında yaşanan kaza nedeniyle ne kadar kolay kapanabileceğinin görüldüğünü hatırlatan Mercogliano, Suudi Arabistan’ın tüm petrol akışını Yenbu üzerinden gerçekleştirdiğini, bu hatta yönelik bir füze veya mayın saldırısının tüm sistemi çökerteceğini ifade etti.
“Denizciler körfezde mahsur kalmak istemiyor”
Bölgedeki diplomatik müzakerelere karşı temkinli olduğunu dile getiren Mercogliano, 13 haftadır aynı kriz döngüsünün sürdüğünü ve siyasi liderler arasında bir uzlaşı sağlansa bile denizcilik şirketlerinin Basra Körfezi’ne dönmekte çok istekli olmayacağını savundu.
Bölgede kalıcı bir güvenlik garantisi verilmedikçe riskin süreceğini belirten Mercogliano, sigorta primlerinin çok yüksek kalacağını ifade etti.
Haberlere yansımayan önemli bir sorunun da gemilerde mahsur kalan yaklaşık 20 bin denizcinin rotasyonu olduğunu açıklayan Mercogliano, “Hava yolları çalışıyor ancak nakliye şirketleri bölgeye gönderecek yedek mürettebat bulmakta zorlanıyor. Kimse Basra Körfezi’nde mahsur kalacağı ve öldürülme riski taşıyan bir gemide sözleşme imzalamak istemiyor” şeklinde konuştu.
Gazze ve Yemen eksenindeki önceki uzlaşmalara rağmen Kızıldeniz ve Babülmendep hattında deniz ticaretinin hiçbir zaman bu yılın şubat ayı öncesindeki normal seviyelerine dönmediğini de sözlerine ekledi.
Ticari gemilerin kendilerini korsanlara veya insansız hava araçlarına karşı koruyacak askeri savunma sistemleriyle donatılması fikrine de değinen Profesör Mercogliano, ticari gemilerin savaş gemilerine dönüştürülmesinin liman otoriteleri tarafından kabul görmediğini açıkladı.
Somali’deki korsanlık döneminde gemilere üç-beş kişilik silahlı özel güvenlik ekiplerinin konulduğunu ancak bu ekiplerin uluslararası limanlara girmeden önce açık denizde gemiden indirilmesi gerektiğini anlattı.
Hiçbir ülkenin kendi limanlarına ağır silahlı sivillerin girmesini istemediğini belirten Mercogliano, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ticari filoların korunması görevinin tamamen ulusal donanmalara devredildiğini hatırlattı.
ABD bayraklı iki geminin geçişi sırasında gemilere Amerikan deniz piyadelerinin ve insansız hava araçlarına karşı savunma sistemlerinin yerleştirildiğini, geçiş tamamlandıktan sonra ise bu personelin ve silahların gemiden tahliye edildiğini aktardı.
Limanlardaki sıkı kontroller nedeniyle denizcilerin karaya çıkmasının bile zor olduğunu ekleyen Mercogliano, silah taşımak yerine radarları yanıltıcı sistemlerin ve sinyal karıştırıcı ekipmanların kullanımının daha olası bir çözüm olduğunu ifade etti.
“Trump uzun süren bir savaş istemiyor”
Donald Trump’ın diplomasi yürütme tarzını ve sosyal medya paylaşımlarını siyasi bir strateji olarak yorumlayan Mercogliano, Trump’ın kamuoyuna yönelik açıklamalarıyla bilgi savaşını yürüttüğünü belirtti.
“Eğer yeterince bilgi paylaşır ve çok şey söylerseniz, geçmişten bir anı cımbızla çekip kendinizin haklı olduğunu her zaman kanıtlayabilirsiniz” diyen Mercogliano, Trump’ın arka planda tamamen farklı bir siyasi oyun oynadığını ve ortalama seçmenin zihnini karıştırarak olası bir uzlaşmanın siyasi maliyetini düşürmeye çalıştığını savundu.
Askeri kanattan ve generallerden gelen bilgilere odaklanılması gerektiğini belirten Mercogliano, Trump yönetiminin krizin bu kadar uzun süreceğini tahmin etmediğini, ablukayı uygulayacak deniz gücü unsurlarının bile operasyon başladıktan bir ay sonra bölgeye ulaştırılabildiğini kaydetti.
Trump’ın görev süresi boyunca uzun savaşlardan kaçındığını vurgulayan Mercogliano, Trump’ın zafer ilan ederek bölgedeki sorumluluğu Fransa ve İngiltere gibi müttefiklere devredip çıkış stratejisi arammasından endişe duyduğunu sözlerine ekledi.
Ukrayna ve Rusya arasındaki savaşa da değinen Profesör Mercogliano, cephe hattının Birinci Dünya Savaşı’ndaki gibi bir kilitlenme noktasına ulaştığını söyledi.
Savaşın büyük lojistik hareketlerden ziyade devasa ölçekte bir insansız hava aracı mücadelesine dönüştüğünü belirten Mercogliano, Rusya’nın enerji sevkiyatı için Kuzey Kutbu rotasını kullanmaya başladığını ve Katar ile Birleşik Arap Emirlikleri’nin lojistik olarak sıkıştığı bu dönemde Çin’e sıvılaştırılmış doğalgaz tedarik ederek ekonomik olarak avantajlı bir konuma geçtiğini bildirdi.
Ukrayna’nın ise hava savunma mühimmatı sıkıntısı çektiğini ve ABD savunma sanayisinin üretim kapasitesinin öngörülen harcamaların gerisinde kalması nedeniyle zorlandığını ifade etti.
Savaşların askeri cephelerden ziyade ekonomik dayanıklılıkla kazanıldığını belirten Profesör Mercogliano, “Bir askeri çöküş yaşanmadığı sürece bu durum bir ekonomik yıpratma savaşıdır. Şu an için Rusya’nın yaptırımsız petrol akışı ve açık piyasadan topladığı tankerlerle ekonomik olarak tahmin edilenden daha uzun süre dayanabileceği görülüyor” diyerek mülakatı tamamladı.
Dünya Basını2 hafta önceProf. Mearsheimer: Trump, İran savaşını sonlandırmak için Çin’den yardım istedi
Dünya Basını2 hafta önceİktisat tarihçisi Chance: Batı, Çin’i kendi sistemine entegre ederek liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini sandı
Asya2 hafta önceRusya ve Çin liderleri Pekin’de stratejik ortaklığı görüştü
Diplomasi2 hafta önceXi ve Putin ‘çok kutuplu bir dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler’ çağrısı yaptı
Amerika2 hafta önceBolivyalı işçi ve köylüler başkent La Paz’ı kuşattı
Asya2 hafta önceLai, Tayvan’ın “özgürlüğünden vazgeçmeyeceğini” söyledi, yeni İHA bütçeleri sözü verdi
Asya2 hafta önceRusya ve Çin arasındaki ticaret hacmi 240 milyar dolara ulaştı
Asya2 hafta önceİran’daki savaş yuan için küresel ticarette fırsat penceresi açtı









