Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Küresel Güney’de yeni bir borç krizi kapıda mı?

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Bretton Woods’un halefi olan krizle eş anlamlı küresel mali sistem temellerinden sarsılırken üçüncü dünyayı yeni bir borç krizi bekliyor. Eski Arjantin Ekonomi Bakanı Martin Guzman, aşağıda tercümesi bulunan uzun ve çarpıcı bir mülakatta Latin Amerika ve Afrika coğrafyasındaki yeni borç krizinin sebeplerini ve görev yaptığı dönemde ülkesinin IMF ile yaşadığı süreçleri değerlendirerek borç krizlerinin güç dinamiklerinden ayrı tutulmaması gerektiğine dikkat çekiyor.


Küresel Güney’de yeni bir borç krizi mi?

Lynn Parramore
Institute for New Economic Thinking
17 Nisan 2023

Eski Arjantin Ekonomi Bakanı Martin Kuzman, özellikle kamu borçları söz konusu olduğunda gücün neden iktisadi araştırmaların merkezinde yer alması gerektiğini açıklıyor.

Dünyadaki tüm gelişmekte olan ülkelerin yarısından fazlası ya şu anda borç sıkıntısı içinde ya da borç sıkıntısına doğru gidiyor.

İnsanlar Latin Amerika ve Afrika’nın “kayıp on yıl” yaşadığı 1980’lerin başından bu yana görülmemiş büyüklükte yeni bir uluslararası borç krizinin ufukta belirdiğini idrak ediyor. Bu büyüklükteki patlamalar sağlık, eğitim ve sosyal istikrar alanlarında yıllar alan ilerlemeleri silip süpürebilir. Ancak pek çok kişi bunun neden ve nasıl olduğunu anlamıyor.

Yeni bir kriz ivme kazanırken, Arjantin’in eski ekonomi bakanı ve Columbia Üniversitesi Politika Diyaloğu Girişimi Eş Başkanı iktisatçı Martin Guzman, neyin yanlış gittiğine ve buna karşı neler yapılabileceğine dair kendi bakış açısını sunuyor. Guzman’a göre borç krizlerini, oyundaki güç dinamikleriyle yüzleşmeden anlamak mümkün değil.

Lynn Parramore: Ne oldu da birdenbire bu kaygı verici durum ortaya çıktı?

Martin Guzman: Küresel Güney’de yaklaşmakta olan bir borç krizine şahit oluyoruz. Bizi bu duruma bir dizi hadise sürükledi. Bunlardan kritik olan üçünü ayırıyorum.

Küresel Güney’deki borç dinamiklerini anlamak için Kuzey’deki para politikalarında neler olduğuna bakmak her zaman son derece elzemdir.

Yaklaşmakta olan bu borç krizini anlamak için kritik olan ilk hadise on buçuk yıl önce gerçekleşti. ABD mali krizine verilen reaksiyon, parasal genişleme yoluyla büyük bir likidite yaratılmasını gerektirdi. Bu likidite, sermaye hareketliliğinin olduğu bir dünya ekonomisinde her zaman olduğu gibi küresel hale geldi. Faiz oranlarının sıfır olduğu bir dünyada, küresel piyasa oranlarının üzerinde bir getiri arayışını içeren tuhaf bir kavram olan “getiri arayışı” vardı. Rekabetçi piyasada bu, elbette daha yüksek bir riske göre ayarlanmış getiri anlamına gelmeyecek belirli bir risk ve getiri seçimi anlamına gelecektir.

Kayda değer sayıda ülkenin ilk kez uluslararası kredi piyasalarına erişim sağladığına şahit olduk, ancak bu erişim riskleri kaldıracak oranlarda gerçekleşti. Bu durum, gelişmiş ekonomilerin hazine bonoları sıfıra yakın, hatta bazı durumlarda negatif faiz getirirken yüzde 8 ila 10 faiz oranlarıyla borçlanan Afrika ülkeleri için geçerliydi. Daha önce Yüksek Borçlu Yoksul Ülkeler (HIPCs) grubunun bir parçası olan ve şu anda her ikisi de borç krizi yaşayan Gana veya Zambiya gibi ülkeler, yurt dışına tahvil ihraç etmeyi başardılar ama yüksek oranlarla.

Ayrıca uluslararası kredi piyasalarına yeniden erişen ülkeler de oldu. En dikkat çekici örnek 2016 yılında Arjantin’di. Ülke, uluslararası özel kredi piyasalarından 15 yıl boyunca dışlanmasını da içeren, akbaba fonlarıyla ABD mahkemelerinde süren uzun soluklu anlaşmazlığın sona ermesinin ardından ortalama yüzde 7’lik oranlarla (Amerikan doları cinsinden) yeniden borçlanmaya başladı. Bu durum, küresel faiz oranları henüz sıfıra yakınken yaşanıyordu.

İkinci kritik hadise Covid-19’du. Pandemi, ülkelerin vergi gelirlerinin düşmesi ve daha fazla harcama yapma ihtiyacı duymaları nedeniyle küresel borçların artmasına yol açtı. Gelişmiş ekonomiler için bu durum sürdürülebilirlik açısından değil, daha çok nesiller arası sonuçlar doğurdu; gelecek nesiller bugün üstlenilen borçları ödeyecekti. Fakat Küresel Güney’deki bazı ülkeler için bu durum ani borç sıkıntısı yarattı.

Son darbe Ukrayna’daki savaş oldu ve bu da enflasyonu tüm dünyadaki ekonomi yetkilileri için en önemli endişe kaynağı haline getirdi. Gelişmiş ekonomilerin merkez bankalarının buna verdiği reaksiyon, faiz oranlarının artırılması ve “parasal sıkılaştırma” olarak nitelendirilen, parasal genişlemenin geri alınması oldu. Bu da daha az ve daha pahalı likidite anlamına geliyor.

Merkez bankalarının kendi yetkileri var ve eylemlerinin uluslararası anlamdaki etkilerini dikkate almazlar. Küresel Güney için borçları yönetmek daha da zorlaşıyor ve çoğu durumda sürdürülemez hale geliyor. Borçları yeniden finanse etmek için kredi piyasalarına erişim olmadığından, borçları ödemek iktisadi ve toplumsal dinamikleri istikrarsızlaştıracak, daha derin resesyonlar, daha fazla işsizlik ve daha fazla enflasyon anlamına gelecektir.

Bu sonuçlar, birkaç güçlü ülkenin politikalarının dünyanın geri kalanı için nasıl ciddi yansımaları olduğunu gösteriyor.

Ortaya çıkan bu borç sorunu 2008’de yaşananlardan ve dünyanın pek çok yerinde “kayıp on yıla” yol açtığı söylenen, 1980’lerin meşhur borç sorunlarından hangi açılardan farklı?

Şu anda yaşananlar ile 1980’ler arasında benzerliklerin yanı sıra önemli farklılıklar da var. Her iki durumda da sorunların öncesinde küresel likiditenin arttığı bir dönem yaşandı ve daha sonra bu durum aniden tersine döndü. 1970’lerde petrol fiyatlarındaki şoklar petrol ihraç eden ülkelerde büyük ticaret fazlalarına, petrol ithal eden ülkelerde ise açıklara yol açmıştı. Bu fazlalıklar, açık veren ülkelere verilen kredilerin temelini oluşturdu. 1981’de Fed, enflasyona faiz oranlarını yüzde 20’ye kadar yükselterek yanıt verdi. Bugün Fed yine faiz oranlarını aniden artırdı ama bu kadar fazla değil. Her iki durumda da gelişmiş ekonomilerdeki daraltıcı para politikaları başka yerlerde sorun yarattı.

İlk önemli fark, 1980’lerdeki borç krizinin şu anda şahit olduğumuzdan farklı bir grup ekonomiyi sıkıntıya sokmuş olması. Doğu Avrupa’nın büyük bir kısmı krizdeydi; önce Polonya, ardından Romanya, Macaristan ve Yugoslavya on yılın başında IMF finansmanı talep etti. Ve bu, Brezilya ve Meksika da dahil olmak üzere Latin Amerika’nın büyük ekonomilerini vurdu. IMF kredileri o zaman için rekor miktarlara ulaştı ve bu paralar özel alacaklıları kurtarmak için kullanıldı.

1980’lere kıyasla ikinci önemli fark, kreditörlerin bileşimi ve maruz kaldıkları risklerin büyüklüğü. O dönemde egemen ülkelere sağlanan uluslararası özel finansman çoğunlukla ticari banka kredileri şeklindeydi. Özellikle ABD ve Japonya’dan gelen banka riskleri o kadar büyüktü ki Latin Amerika’da ülkelerde yaşanacak bir temerrüt dalgası bu iki gelişmiş ekonomide mali kriz yaratırdı ve bu neredeyse kesin olarak küresel bir krize evrilirdi.

Yıllar evvel İsveçli büyük iktisatçı Axel Leijonhufvud tarafından doktora öğrencileri için kurulan muhteşem bir akademik okul olan Trento Yaz Okulu’nda der verirken ilginç bir şeye tanık oldum. Euro-dolar sendikasyon kredisi piyasasından sorumlu olan ve Latin Amerika’daki borç kriziyle bu pozisyondan ilgilenen New York Fed’in emekli eski iktisatçılarından biri, dersinde bize çok samimi bir şekilde Amerikan bankalarının o kadar açıkta olduğunu anlattı ki, ABD hükümeti bu bölgedeki ülkelerde bir temerrüt dalgası yaşanmasına engel olmak için bölgeye yönelik dış politika geliştirmek zorunda kalmıştı. Bunu on yıl boyunca yaptılar ki bu süre, bazı kayıpları kabul etmenin sistemi iflas ettirmeyeceği bir noktaya ulaşmak için gereken süreydi. Dinleyicilerimiz arasında o on yıl boyunca ülkelerinde karar mercilerinde yer almış Latin Amerikalı iktisatçılar vardı. Dövizden mahrum kalmanın büyüme açısından nasıl kayıp bir on yıla ve Arjantin’de olduğu gibi bazı durumlarda hiperenflasyona yol açtığını ilk elden görmüşlerdi. O kasvetli suratları hatırlıyorum. Hükümetler yabancı para cinsinden borçlandıklarında, ülkelerin borç krizlerinin çözümünün jeopolitik bir süreç olduğunun ayırdına varmaları gerekir. Bu 1980’lerde de geçerliydi, şimdi de geçerli ama alacaklıların bileşimi ve buna bağlı jeopolitik durum bugün farklı.

1980’lerde yaşanan hadiseler uluslararası finans sistemini değiştirdi ve devletlere yönelik uluslararası özel finansmanın ana kaynağı olarak tahvil borcuna zemin hazırladı. Bu bizi üçüncü temel farka götürür; özel alacaklılar evreni bugün daha parçalı ve koordine edilmesi daha zor. Bu aynı zamanda borçlular, özel alacaklılar ve kurumsal alacaklılar arasındaki ilişkilerin de farklı olduğu anlamına geliyor.

Tahvilli borçlarda yeniden yapılandırmalar türev sözleşmelerin sahipleri, tahkim kararı sahipleri ve alacaklılardan ziyade “kamu kaynaklarının talep sahipleri” olarak adlandırabileceğimiz diğer kategoriler ile anlaşmazlıkları da içerebilir.

Son on buçuk yılda, yaklaşık 70 yıldır borçlu ülkelerle ilişkileri koordine eden ve düzenli olarak Paris’te toplanan yerleşik büyük alacaklı ülkeler grubunun aksine, “Paris kulübü dışındaki alacaklılar” olarak nitelendirilen yeni resmi iki taraflı alacaklıların oranında önemli bir artış yaşandı. Bu yeni grupta Çin en önemli aktör olmakla birlikte Hindistan, Güney Afrika ve Suudi Arabistan gibi yeni ortaya çıkan diğer kurumsal alacaklılar da yer alıyor.

Tüm bunlar, kırılganlık halindeki borçlular grubunun, uluslararası finans sisteminin maruz kaldığı risklerin ve alacaklılar grubunun 1980’lerden farklı olduğu anlamına geliyor. Sonuç olarak mevcut kriz muhtemelen daha az sistemsel olacaktır, ancak bundan zarar gören ülkeler için kötü olacaktır. Çözüm, borç silme işlemlerinin tarihte ilk kez etkileşim halinde olan ve birbiriyle rekabet eden çıkarlara sahip alacaklı sınıfları arasında dağıtılmasını gerektirecek.

Ülkelerin borç krizlerini çözmek üzere borçların yeniden yapılandırılmasına yönelik çok uluslu bir sistem ne o zaman mevcuttu ne de şimdi mevcut. Bu, uluslararası finansal mimarinin büyük bir eksikliği; tesadüfi bir eksiklik değil, uluslararası güç ilişkilerinin bir sonucu.

Akademik hayatınızda yıllarca uluslararası ekonomi üzerine çalıştınız. Daha sonra sizden ülkenizin alacaklıları ile müzakereleri fiilen yürütmeniz istendi. Bu iki tecrübe uluslararası borç sorununa ilişkin anlayışınızı nasıl etkiledi? Akademik teoriden istifade ettiğiniz özel bir içgörünüz var mı?

Bir karar alıcı olarak kamu borcu kriziyle baş ederken, açıkça tanımlanması gereken iki temel konu mevcut.

İlk olarak, ne tür bir borç yeniden yapılandırma operasyonu borcun sürdürülebilirliğinin yeniden sağlanması, yani ekonomik toparlanmaya elverişli ve sürdürülebilir ilerleme için gerekli koşulları oluşturan bir ekonomi politikası planının uygulanmasına yönelik koşulların yeniden sağlanması hedefiyle tutarlı olacaktır?

İkinci olarak hem uluslararası hem de ülke içindeki güç dinamiklerine dair görüşe ihtiyacınız olur. Her kamu borcunun yeniden yapılandırılması çatışma içeren siyasi süreçler, zira bu süreçlerden kaynaklanan bölüşüme ilişkin sonuçlar bulunur. Ayrıca sadece bireysel paydaşlara düşmeyebilecek verimlilik sonuçları da olur; bu daha geniş süreçler sadece pastanın nasıl pay edileceğini değil, aynı zamanda borçlu ve alacaklılar arasında paylaştırılacak pastanın büyüklüğünü de etkiler.

Teknik konuların anlaşılması işe yarar. Her borç yeniden yapılandırma sürecinin temel taşı, borcun sürdürülebilir olup olmadığını belirleyen ve cevap olumsuzsa, sürdürülebilirliği yeniden sağlamak için gerekli yardım miktarını hesaplayan borç sürdürülebilirlik analizidir. Uygun bir strateji oluşturmak için borç sürdürülebilirlik analizinin hem teorisini hem de pratiğini kavramanız gerekir.

Arjantin’in 2020’deki borç yapılandırması örneğini ele alalım. 2018 yılında, çoğu New York yasaları kapsamında olmak üzere iki yıl boyunca döviz cinsinden büyük miktarda borçlanmanın ardından ülke, uluslararası kredi piyasalarına erişimini tekrar kaybetti. Hükümet derhal IMF’ye başvurdu ve Trump yönetiminin siyasi desteğiyle kurum tarihindeki en büyük krediyi aldı. 50 milyar Amerikan doları tutarındaki kredi onaylandı, ardından 57 milyar Amerikan dolarına yükseltildi ve bunun yaklaşık 45 milyar doları, bir önceki Arjantin devlet başkanının 2019’da ilk tur seçimleri kaybetmesi üzerine IMF’nin krediyi durdurmasına kadar ödendi; bu, kredinin siyasi nitelikte olduğuna dair bir diğer ipucu (Kayıtlara geçmesi açısından, yeni seçilen Devlet Başkanı Fernandez göreve geldikten hemen sonra hükümetin IMF’ye olan borcunu artırmak istemediğini ve dolayısıyla onaylanan 12 milyar dolarlık ek krediyi almak istemeyeceğini açıkça belirtmişti).

2019’un aralık ayında göreve geldik ve ben de ülkenin ekonomi bakanı oldum. Derhal borç krizini ele almaya başladık. Döviz cinsinden kamu borcunun sürdürülemez olduğunu ve planlanan ödemelerde kayda değer bir kesinti ile borcun yeniden yapılandırılmasının büyümenin yeniden sağlanması için gerekli bir koşul olduğunu gösteren bir borç sürdürülebilirlik analizi yaptık. O esnada ekonomi serbest düşüşteydi.

Borç sürdürülebilirlik analizlerinin beklentileri sabit tutması beklenir. Fakat on milyarlarca doların söz konusu olduğu kazanılmış menfaatler bağlamında lobi faaliyetleri yoğun olur ve borçlu bir hükümet tarafından üretilen analizi, en gelişmiş teorik ve ampirik literatüre dayansa ve en iyi uluslararası uzmanlar tarafından kabul görse bile gayri meşrulaştırma konusunda son derece etkili olabilir. Bu yüzden IMF’den borcun sürdürülebilirliğine ilişkin bir analiz yapmasını talep ettim. Bu analizin hem alacaklılar hem de iç siyasi sistem için beklentileri sabitleyebilecek kılavuzlar sunması gerekiyordu.

IMF personelinin bir kısmından gelen ilk cevap şaşırtıcıydı. Bazıları bunu yapamayacağımızı zira ülkemizin IMF destekli bir programa dahil olmadığını (önceki program tamamen başarısız olmuş ve çoktan feshedilmişti, bu başarısızlık yıllar sonra, 2022’de IMF personeli tarafından kurum içi program değerlendirmesinde teyit edildi) ve bu nedenle borç sürdürülebilirlik analizini beslemesi gereken politika parametrelerinin ne olacağını bilemeyeceğimizi söylediler. Bu bana göre epey absürt bir tavırdı. Benim cevabım ise egemen bir ülke olduğumuz ve bu nedenle ülke IMF destekli bir program kapsamında olmasa bile hangi politikaları uygulayacağımıza ilişkin bilgileri sağlayabileceğimiz yönündeydi. Bazı tartışmalar oldu ve hatta Şubat 2020’de Suudi Arabistan’daki G20 toplantılarından sonra Washington D.C.’ye geçtim ve IMF’nin her üyesinin yapması gereken borç sürdürülebilirlik analizinin yapılması konusunda müzakere gibi görünen bir durumda ilerleme kaydettim. Nihayetinde IMF yönetimi, talebimiz üzerine bir “borç sürdürülebilirliği teknik analizi” hazırlama kararı aldı. Bu analiz Arjantin hükümeti tarafından hazırlanan analize oldukça benziyordu.

Alacaklılar bundan hoşlanmadı. Çok şikâyet ettiler. Bazı alacaklılar bana açıkça ABD Hazine Bakanlığı’ndaki personelin kendilerine IMF belgesini dikkate almamalarını söylediğini ifade etti. Bu bağlamda alacaklıların beklentilerini sabitlemek zordu, fakat IMF’nin borç sürdürülebilirliği analizinin yardımcı olduğu çok önemli bir nokta vardı; “iç politik ekonomi” olarak adlandırdığım sorunla başa çıkmamıza yardımcı oldu, yani kendi iç politik sistemimiz farklı nedenlerle zorlu bir müzakereyle yüzleşmeye hazır değildi ve alacaklılara hükümetin çok kötü bir anlaşma gerektirse bile temerrüt durumunda kalmaya istekli olmayacağına dair sinyaller vardı. IMF’nin Arjantin’in borçlarının sürdürülemezliğine dair söyledikleri, müzakere ekibinin iç baskılarla başa çıkma gücünü artırdı. Bazı yerel seçim bölgelerinin IMF’nin sağına yerleştirilmesi kolay olmaz.

Sizce ekonomi teorisi ve hukuk pratiği yukarıda bahsettiğiniz güçlere karşılık olarak ne şekilde değişiyor?

Kitabına uygun kamu borcu modelleri, kamu borcu temerrütleri, yeniden yapılandırmaları ve getirileri ile ilgili gerçekleri açıklamakta zorlanıyor. Kamu borçlarına ilişkin standart ekonomi literatürü, kamu borcu dinamiklerini anlamak için temel bir boyutu –güç– içermiyor.

Josefin Meyer, Carmen Reinhart ve Christoph Trebesch tarafından yakın zaman evvel yayımlanan “Waterloo’dan bu yana Devlet Tahvilleri” başlıklı makalede, Napolyon’un 1815’te Waterloo’da yenilmesinden bu yana –ki bu hadise egemen ulusların yaratılması dalgasına işaret eder– kamu borçlarının geçmiş getirileri hakkındaki veriler –temerrütler ve yeniden yapılandırmalarla ilişkili kayıpları hesaba katılarak– analiz ediliyor ve sistemin özünde nasıl işlediğine ışık tutan deliller sunuluyor; yabancı para cinsinden devlet tahvillerinin ortalama reel ex-post getirileri, ABD veya Britanya tahvillerinden ortalama 400 baz puan daha iyi performans gösteriyor ve Latin Amerika ülkelerinin çoğunda bu fark daha da büyük. Mesela Arjantin tahvillerinin son 140 yıldaki ortalama reel ex-post getirisi, tüm temerrütler hesaba katıldığında bile, ABD hazine tahvilinden 500 baz puandan daha yüksek.

Bunun izahı nasıl yapılabilir? Olası açıklamalardan biri, özel alacaklıların riskten kaçınmaları, dolayısıyla riskten bağımsız olduklarını veya risklerin yeterince çeşitlendirildiğini varsayan modeller bu sonucu açıklayamaz. Bu açıklamayı çok makul bulmuyorum, zira böyle bir durumda riskten daha az kaçınan alacaklıların veya riski daha iyi yönetenlerin “marjinal” tahvil alıcıları haline geldiğini gözlemlememiz gerekir. Bana göre bu delil, rantların var olduğunu ve bunun sistemin işleyiş biçimiyle ilgili olduğunu gösteriyor. Bu, gücün sistemi şekillendirme biçimi; ekonomi literatürünün derinlemesine araştırmadığı bir şey. Başka bir deyişle, sistemdeki güç, getirileri alacaklılar lehine yeniden ayarlıyor.

Gücün rolü, genel olarak ekonomide ve özel olarak da kamu borçlarında araştırma gündeminin merkezi bir parçası olmalı.

Uygulamaya gelince, daha önce de belirttiğim gibi güç dinamikleri ile ilgili bir evrim söz konusu. Bugün kamu borç krizlerinin çözümlenmesi pratiği açısından önemli olan iki hususu vurgulamama izin verin.

Bunlardan ilki alacaklıların koordinasyonu ile ilgili. Hala devletler konusunda iflas çerçevesine yakın bir durum yok, bu nedenle müzakereler uluslararası sistem dışında bir bağlamda gerçekleşiyor. Bretton Woods sisteminin sona ermesinden bu yana borç krizlerinin çözümü konusunda kötü sonuçlar gördük. Mevcut sistemsizlik, yeniden yapılandırmaların başlatılmasını geciktiren teşvikler üretiyor ve bunlar yapıldığında, genellikle ülkelerin büyümeyi yeniden tesis etmelerine olanak vermek için kısıtlı bir rahatlama sağlıyor. Literatürde bu sorun “çok az ya da çok geç” sendromu olarak adlandırılıyor.

Üst düzey uzmanlar uzun bir süredir kamu borçlarının yeniden yapılandırılmasına dönük çok uluslu bir sistemin oluşturulmasını talep ediyor. Stiglitz’in 2009 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Başkanı için hazırladığı Uluslararası Para ve Finans Sistemi Reformları Raporu bu konuda net ve yaşadığımız sıkıntıları öngörüyor. IMF bile 2001 yılında Kamu Borçlarının Yeniden Yapılandırılması Mekanizması önerisinde bulunmuştu. Borçlu ülkelerin bir alacaklıyı hakem olarak kabul etmeleri zor olsa da bu girişim hissedarların ya da en azından IMF’nin ana hissedarının desteğini alamadı; bu durum IMF anlaşma maddelerinde değişikliğe izin verecek oylama için Kongre’ye götürülmesi gerekecekti.

Özel tahvil sahiplerinin koordine edilmesi konusundaki en son gelişme, alacaklıların oybirliği olmadan hareket etmesini kolaylaştıran ve akbaba fonlarının bekleme davranışını daha az karlı hale getiren geliştirilmiş toplu eylem maddelerinin onaylanması oldu. Bu önlemler yardımcı oldu ama etkili yeniden yapılandırmaları teminat altına almak için yeterli değildi. Bunları ilk kez Arjantin’in 2020’deki yeniden yapılandırmasında test ettik.

Değinilmesi gereken ikinci konu IMF ile alakalı. Birkaç gün önce, 3 Nisan’da Columbia Üniversitesi Politika Diyaloğu İnisiyatifi, Columbia Business School’da kamu borçları konusunda uzmanların katıldığı bir yuvarlak masa toplantısına ev sahipliği yaptı. Yuvarlak masa toplantısına borçlu ülkelerin temsilcileri, ABD Hazine Bakanlığı, Çin, özel borç verenler, IMF, akademisyenler ve uygulamacılar katıldı. Çok aydınlatıcı tartışmalarda bulunduk. Borçlu ülkeler, IMF bir borç sürdürülebilirlik analizi yaptığında, IMF İcra Kurulu programı onaylayana kadar bunun gizli kalmasından şikâyet ediyorlardı. Karar alıcıların çoğu tüm bilgileri kamuya açık hale getirebileceklerini bilmiyorlar; bunu yapmamaları için dürtülüyor ya da baskı görüyorlar. Üye ülkeler olarak IMF’den teknik yardım olarak bir borç sürdürülebilirlik analizi yapmasını talep edebilir ve IMF destekli bir programa yönelik müzakereler olmasa bile bunu yayımlatabilirler. Ülkeler ayrıca IMF destekli programları oluşturan tüm memorandumları, onay için İcra Kurulu’na götürülmeden önce kamuoyuna açıklayabilirler. İşler bu şekilde yürütülmeli. Toplumlar, bir hükümet ile IMF personeli arasında yapılan ve kalkınmaları açısından büyük sonuçlar doğuracak anlaşmaların kamuoyu tarafından incelenmesi şansına sahip olmalı.

IMF’nin programların ülke tarafından “sahiplenilmesini” istemesi, ancak kurumun şeffaflık konusunda bir tercihinin olmaması tuhaf. Eğer halkın programa sahip çıkmasını istiyorsanız, halkın programı görmesine izin vermelisiniz.

Arjantin’de 2022 yılında, 2018-2019 yıllarında alınan 45 milyar dolarlık borcun yeniden finanse edilmesi için IMF personeli ile anlaşmaya varmamızın hemen ardından tüm memorandumlar Ulusal Kongre’ye sunuldu. 2020 yılında IMF ile yapılan her finansman programı için Kongre onayını zorunlu hale getiren bir yasa taslağı sundum. Bu yasa taslağı 2021 yılında neredeyse oybirliğiyle kabul edildi. Bu ülke bu türden bir yasal çerçeveyi benimseyen ilk ülke oldu ve inanıyorum ki diğerleri de aynısını yapmakta başarılı olacaktır.

Dünya Basını

Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Yayınlanma

Alman siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Dr. Alexander S. Neu, Avrupa’da tırmanan savaş atmosferine rağmen halkın barış ve müzakere arayışının dış politika karar süreçlerine yansımadığını vurguluyor. Temsili demokrasinin pratikte yürütmeyi meclisin önüne geçirdiğini, NATO gibi uluslararası yapıların ise seçilmiş hükümetleri dahi bağlayarak halk iradesini devre dışı bıraktığını kaydeden Neu, savaş ve barış gibi varoluşsal kararların sadece siyasi ve askeri seçkinlere bırakılamayacağını belirterek, anayasal zemini olan doğrudan halk oylamalarının devreye sokulmasıyla demokrasinin demokratikleştirilmesi gerektiğini ifade ediyor.


Dış politika ve demokrasi: Bir çelişki mi?

Alexander Neu
NachDenkSeiten
20 Ekim 2026

Dünya çalkantı içinde; Avrupa’da Ukrayna savaşının kontrolden çıkma ihtimali beliriyor. İnsanlar, Rusya ile sınırları belirsizleşen bir savaşın getireceği tehlikelerin az çok farkında; bunu derinden hissediyor. Doğal hayatta kalma güdüsüyle hareket eden Avrupalıların çoğunluğu, sonunun Avrupa için iyi bitmeyeceğini sezerek bu çatışmacı çizgiyi reddetme eğilimi taşıyor. Buna karşılık, birçok Avrupa hükümetinden ve Almanya’dan ciddi müzakere sinyalleri gelmek yerine sadece dayanma çağrıları yükseliyor. Hepimizin ezberlediği o anlatı, yani Rus emperyalizminin sınırlandırılması gerektiği nakaratı durmaksızın yineleniyor. İlk kez Saksonya-Anhalt eyaletinden farklı bir ses yükseldi; oradaki meclis çoğunluğu, AfD ve BSW oylarıyla barışa dönük bir önerge sundu. Asıl soru şu: Dış ve güvenlik politikası ne kadar demokrasiye müsamaha gösterir? Yurttaş gerçekten çaresiz mi; nihayetinde kaderini salt bir oy sayısından ibaret görerek kabullenmek zorunda mı? Peki, demokrasinin demokratikleştirilmesi adımını artık nihayet atamaz mıyız?

NATO Genel Sekreteri konuyu şöyle dile getirdi:

“Ne olacağını ve nasıl bir sonucun çıkacağını hep birlikte göreceğiz. Şu an eylül ayındayız, Fransa’daki seçimler gelecek yıl mayısta yapılacak. Sonuç her ne olursa olsun NATO buradadır, birlikteliğini koruyacak ve güçlü kalacaktır. Hangi seçimde kim seçilirse seçilsin, temel unsurlar söz konusu olduğunda aynı rotayı sürdüreceğine yürekten inanıyorum: Savunmaya yatırım yapmak, Ukrayna’nın bu savaşı kaybetmemesini güvenceye almak ve Putin müzakere masasına oturmaya her ne zaman hazır olursa savaşı bir sonuca ulaştırmak adına Ukrayna’yı mümkün olan en güçlü konuma getirmek. Başka ülkelerde hükümet değişiklikleri gördüğümüz geçmiş dönemlerde de bu tartışmaları yaşadık. Nihayetinde son beş ila on yılda NATO’nun daha da güçlendiğini, birliğini muhafaza ettiğini ve diyaloğu sürdürdüğünü gördük. Bir kez daha vurgulayayım: Tartışma sorun teşkil etmez, muhalefet sorun değildir. (…) Muhalefet demokrasinin bir parçasıdır. (…)”

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte bu ifadelerle, egemen olan halkın ne düşündüğünün, ne arzuladığının, neden korktuğunun veya kime oy verdiğinin egemen sınıfları pek de ilgilendirmediğini alışılmadık bir açıklıkla ortaya koyuyor. İktidar mekanizmaları değişime öylesine dirençli kurgulandı ki; demokrasi ve muhalefet alanı görünürde var olsa da, bu yapılar mevcut iktidar düzenine boyun eğmek zorunda bırakılıyor. Bütün mesele şu şiar üzerinden işliyor: Seçimler ve hükümetler gelip geçer, NATO bizim istediğimiz gibi kalır.

Almanya Federal Cumhuriyeti’nde demokratik irade oluşumunun fiili hali

Federal Almanya’da uygulanan demokratik irade süreci, yurttaşın yalnızca dört yılda bir, yani yasama döneminin nihayetinde egemenliğini hatırlamasına izin verilmesi anlamına geliyor. Yurttaşın egemenlik konumu, gerçekte o tek seçim gününe hapsoluyor; oy pusulasında bir partiye (ikinci oy) ve bir doğrudan adaya (birinci oy) oy verme hakkından öteye gitmiyor. Yurttaş, sandıkta gelecek dönemin politikalarına açık çek kestikten sonra yeniden dört yıllık bir “egemen kış uykusu”na çekiliyor. Parti teşkilatlarının dışındaki siyasal katılım ise fiilen istenmiyor, uygulanamaz gösteriliyor.

Dahası var: Federal Meclis (Bundestag) milletvekilleri seçim vaatlerine uymak zorunda değil; zira Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca “hiçbir emir ve talimatla bağlı olmayıp yalnızca vicdanlarına karşı sorumludurlar.” Vicdan özgürlüğü, gerçekte en öznel özgürlük alanlarından biridir. Bir milletvekili vicdanına neyi sığdırabilir? Bir sonraki maaş artışını onaylamayı mı, yoksa Federal Ordu’nun yurt dışındaki silahlı harekâtına el kaldırmayı mı? Vicdan özgürlüğü ayrıcalığıyla birlikte, asıl egemen olan yurttaş ile bağımsız vekil arasındaki bağ fiilen kopuyor. Böylece vekil, yurttaşların çıkarlarına açıkça taban tabana zıt kararlar alma kudretine kavuşuyor ve bunu sıkça sergiliyor; elbette her defasında “memleketin ali menfaatleri” kılıfıyla. Zira yurttaşın aksine, neyin iyi ve doğru olduğunu yalnızca vekilin bildiği varsayılıyor (“varsayımsal halk iradesi”).

Böylelikle Federal Almanya’nın alışılagelmiş dolaylı demokratik irade süreci işlemeye başlıyor: Yüzde beşlik seçim barajını aşan partiler, kısa süre sonra kurucu oturum için Federal Meclis’te yerini alıyor. Mecliste temsil edilen fraksiyonlar arasında hükümet kurma pazarlıkları yürütülüyor. Genellikle iki veya üç parti bir koalisyon kuruyor, geri kalanlar ise muhalefet rolüne itiliyor. Hükümeti destekleyen meclis grupları fiilen yürütmenin emrine giriyor: “Kendi” federal hükümetleriyle önceden mutabakata vardıkları önergeleri veya yasa tasarılarını meclise taşıyorlar.

Zaman zaman da hükümet bizzat önergeler (örneğin Federal Ordu’nun yurt dışı görevleri) veya yasa tasarıları (örneğin federal bütçe tasarısı) hazırlıyor; iktidar fraksiyonları ise birkaç biçimsel düzeltmeyle bu metinleri genel kurulda oylamaya sunuyor. Yapılan bu biçimsel rötuşlar, iktidar milletvekillerinin salt hükümet politikalarına körü körüne el kaldıran bir çoğunluk aygıtı gibi görünmesini engelleme amacına hizmet ediyor. Federal Meclis’teki 16 yıllık deneyimime (sekiz yılı milletvekili, sekiz yılı Sol Parti meclis grubu danışmanı) dayanarak şunu söyleyebilirim: Bu algı bütünüyle gerçeği yansıtıyor; iktidar grupları, esasında hükümetin alabildiğine serbest hareket edebilmesi için parlamenter zemini düzlüyor.

Buradan çıkan sonuç şudur: Federal Almanya’nın siyaset pratiğinde kuvvetler ayrılığı, ders kitaplarında anlatıldığı gibi işlemiyor. Yasama (parlamento), yargı (mahkemeler) ve yürütme (hükümet) üçgen bir dengede karşılıklı durup birbirini denetlemiyor. Aksine yasama organı, yani meclis, en iyi ihtimalle hükümet yandaşı ve muhalif olmak üzere iki kampa bölünüyor. Muhalefet kanadı hükümeti denetliyor ya da denetlemeye çalışıyor yahut denetliyormuş gibi yapıyor. İktidar kanadı ise yukarıda değindiğim üzere, esasen hükümetin serbestçe eylemde bulunmasının önünü açıyor. İktidar fraksiyonlarının somut bir meselede “kendi” hükümetlerine bayrak açtığına son derece nadir rastlanır. Bir görüş ayrılığı doğarsa, mesele parlamentoda değil kapalı kapılar ardında hallediliyor. Hükümetin “kendi” meclis grubundan tokat yemesi neredeyse imkânsızdır. Meclis grup başkanı ve yönetimi, hükümet temsilcileriyle kusursuz bir uyum sağlayacak kişilerden seçilir. Başbakanına veya hükümetine diş gösterecek hiç kimse grup yönetiminde yer alamaz ya da grup başkanı seçilemez. Dolayısıyla yüce meclis (Deutscher Bundestag), gerçekte büründüğü bu farklı rol ve işlev dağılımı nedeniyle öyle sanıldığı kadar yüce bir makamda durmuyor. Siyasi iktidar fiilen mecliste değil, başbakanlıkta toplanıyor.

Federal Alman siyasetindeki bu özgül yapı, devlet teorisindeki kuvvetler ayrılığı yaklaşımından ciddi ölçüde sapıyor. Ancak öylesine kanıksandı, öylesine kökleşti ve o denli olağan görüldü ki, bu düzeneği neredeyse kimse sorgulamıyor. Sorgulasınlar ki zaten; ne de olsa bugüne kadar işler bir şekilde yürüdü…

İrade oluşumu sürecinin anayasal seçenekleri

Anayasa, oy kullanan yurttaşın, yani egemenin siyasal katılımı konusunda çok daha halkçı bir çerçeve çizer. Nitekim 20. maddenin 2. fıkrası, ilk olarak yurttaşı egemenlik makamına yerleştirir; bu ilke demokrasinin kurucu özüdür, zira halk egemenliği olmaksızın demokrasiden söz edilemez:

“Bütün devlet yetkisi halktan doğar.”

Hemen ardından gelen cümlede şu hüküm yer alır:

“Bu yetki halk tarafından seçimler ve halk oylamaları yoluyla, ayrıca yasama, yürütme ve yargının yetkili organları aracılığıyla kullanılır.”

Burada geçen iki kavram belirleyicidir: “Seçimler” ve “halk oylamaları”. Seçimlerden kasıt şüphesiz parlamento seçimleridir. “Halk oylamaları” ise egemenin doğrudan siyasi iradesini, yani doğrudan halk kararını (referandumu) imler. Bu yaklaşım, Anayasa’nın bir diğer maddesi olan 21. madde ile perçinlenir:

“Partiler, halkın siyasal iradesinin oluşumuna katkıda bulunur.”

“Katkıda bulunma” ifadesi, partilere bu irade üzerinde bir tekel tanımaz. Dolayısıyla doğrudan halk oylamalarının yolu burada da örtük biçimde açılır. Bunun yanında doğrudan karar ilkesi, 29. maddede (“Federal Toprakların Yeniden Düzenlenmesi”) açıkça, 146. maddede (“Anayasanın Yürürlük Süresi”) ise örtük biçimde zemin bulur.

Görüldüğü üzere Anayasa, en azından bu iki özel durumda (Madde 29 ve 146) ve 20. (“halk oylamaları”) ile 21. maddelerin (“katkıda bulunma”) getirdiği esnek tanımlarla doğrudan halk kararlarına kapı aralar. Anayasal pratiğin bir parti demokrasisine ya da parti devletine sıkışmış olması, anayasa teorisinin farklı seçenekler barındırmadığı anlamına gelmez.

Alman dış ve güvenlik politikasında demokratik irade süreci

NATO Genel Sekreteri Rutte’nin başta aktarılan sözleri, her dürüst demokratın yüzüne inen bir tokat gibi yankılanmalıdır: Kime oy verirseniz verin, NATO varlığını sürdürür. Demokratik irade, halkın istenci NATO’ya boyun eğmek zorundadır.

Rutte’nin mesajına bakılırsa; yurttaşın siyasi iradesi dış ve güvenlik politikasının haricinde bile sırf sandığa atılan oya indirgenmişken, iş dış ve güvenlik politikasına geldiğinde demokratik irade süreci tamamen askıya alınıyor.

Federal Anayasa Mahkemesi’nin 2001 yılında, “NATO Stratejik Konseptinin Geliştirilmesinde Federal Meclisin Katılım Hakları” uyuşmazlığına dair verdiği bir karar da dış politikada federal hükümete, meclisin onayını alma zorunluluğu getirmeksizin geniş bir hareket alanı tanıyor:

“Almanya’nın karşılıklı kolektif güvenlik sistemine dahil olması, Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası ile 59. maddesinin 2. fıkrasının 1. cümlesi uyarınca yasa koyucunun onayını gerektirir.

Anayasa’nın 24. maddesinin 2. fıkrası anlamında karşılıklı kolektif güvenlik sisteminin geliştirilmesi, bir antlaşma değişikliği niteliği taşımıyorsa, Federal Meclisin ayrıca onayını gerektirmez.

(…)

NATO’nun 1999 tarihli yeni Stratejik Konsepti, ne şekli bakımdan ne de zımnen tesis edilmiş bir antlaşmadır.”

Özetle: NATO’ya katılmak Federal Meclis’in onayını gerektirir; çünkü uluslararası bir antlaşmayı onaylama yetkisi yalnızca meclise aittir. Fakat ittifakın “geliştirilmesi” meclisin karar alanı dışına çıkarılıp bütünüyle federal hükümetin uhdesine (yürütmenin önceliği alanına) bırakılıyor.

Bu düzenlemeyle federal hükümete dış ve güvenlik politikasında belirli bir hareket serbestisi tanınması amaçlanıyor. Bu yaklaşım belki anlaşılabilir; ancak kesinlikle bu boyutta uygulanmak zorunda değildir. Nitekim NATO’nun o dönem benimsediği “Yeni Stratejik Konsept”, ittifakı belirli bir coğrafyayı savunan bir paktan, küresel müdahale yetkisi vehmeden askeri bir birliğe dönüştürerek niteliksel bir kırılmaya yol açmıştı; üstelik Federal Meclis onay veya ret yönünde irade gösteremeden. Bu dönüşüm köklü ve niteliksel bir değişim sayılmayacaksa, neyin öyle sayılacağı haklı bir sorudur.

Fakat Rutte’nin söyledikleri çok daha derinlere uzanıyor: Meclislerin ötesinde, NATO üyesi ülkelerin seçilmiş hükümetlerinin dahi ittifak üzerinde gerçek bir etkisi bulunmadığını, alınan kararları geri çeviremeyeceğini ortaya koyuyor. Tam bu noktada, bir Federal Ordu generaliyle yaptığım görüşmeyi anımsatmak isterim. Söz konusu generali vaktiyle Sol Parti’nin güvenlik çalışma grubuna davet etmiştim. Orada bize, askeri ve savunma sanayisine dair kararların, göreve gelecek yeni bir hükümet tarafından sorgulanamaması adına mümkün mertebe uzun vadeli ve bağlayıcı biçimde alındığını dobra dobra anlattı. Generalin “uzun vadeli öngörülebilirlik” dediği şey, esasen demokratik yollarla seçilmiş bir hükümetin alabileceği kararlara karşı bir korunma tedbiri olarak da okunabilir. Başka bir deyişle: Egemen yurttaş günün birinde silahsızlanmayı ya da barış odaklı adımları önceleyen bir hükümeti iktidara getirse bile, silah tekelleriyle önceden imzalanmış sayısız sözleşme veya NATO bünyesinde alınmış bağlayıcı kararlar bu iradenin önüne set çekecektir.

Savaş ve barışa ya da askeri yapıların niteliğine dair hayati kararların, olası bir felakette bedeli bizzat ödeyecek olan yurttaştan, asıl egemenden bu denli kopuk alınabilmesi tam da burada sorgulanmalıdır. Temsili demokratik sistemin temel varsayımı olan yönetenlerle yönetilenler arasındaki o sözde özdeşlik, gerçekte çoktan yok olmuştur.

Dış ve güvenlik politikası: Demokrasinin demokratikleştirilmesi

Küresel ve iç siyasetteki sarsıntılar mevcut statükoyu kırıyor; bu kırılmalar, dış ve güvenlik politikası sahası da dahil olmak üzere demokrasiyi demokratikleştirmek için bir fırsata dönüştürülmelidir. Anayasa artık tüm boyutlarıyla hayata geçirilmelidir. Bunun yolu, temsili sistemin yerine değil, onu dengeleyecek bir supap olarak doğrudan demokrasinin işletilmesinden geçer. Silahlanma yarışı, bütçe kaynaklarının sosyal devletten alınıp silahlanmaya ve Ukrayna’ya aktarılması ve Ukrayna krizinde müzakere masasına oturma konusundaki isteksizlik artık sadece NATO’nun ve hükümetlerin tekeline terk edilemez. Söz konusu olan, insanların en temel hakkı olan hayatta kalma meselesidir. Böylesi bir varoluşsal çıkar, yalnızca karar verici bir seçkinler zümresinin inisiyatifine bırakılamaz. Gerçek, yani doğrudan demokrasi tam da burada başlar; kağıt üstündeki egemen, ancak bu yolla gerçek bir egemene dönüşür.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Savaş, petrolde varil başına 65 dolarlık bir savaş primi oluşturdu

Yayınlanma

Ekonomist Prof. Steve Hanke, Ortadoğu’daki çatışmaların fiziki petrol fiyatlarında varil başına yaklaşık 65 dolarlık savaş primi oluşturduğunu açıkladı. Brent ham petrolün vadeli işlemlerde 110 dolar, fiziki piyasada ise 140 dolardan işlem gördüğünü kaydeden Hanke, dizel arzındaki tıkanıklığın ve yüksek emtia fiyatlarının küresel çapta süreceğini belirtti.

Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, Mario Nawfal Show programının ortak sunucusu Brandon J. Weichert’e verdiği mülakatta, İran savaşının küresel piyasalar, enerji lojistiği ve uluslararası siyaset üzerindeki sarsıcı etkilerini değerlendirdi.

Hanke, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz geçişlerindeki aksamaların ham petrolün gerçek maliyetini vadeli piyasa göstergelerinin çok üzerine çıkardığını ve petrol varilinde yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primi yarattığını kaydetti.

“Vadeli fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var”

Weichert’in tanker savaşlarının kalıcı hale gelmesi ve Batı Teksas tipi ham petrol ile Brent petrol fiyatlarındaki hareketliliğe ilişkin sorusunu yanıtlayan Hanke, piyasada ekranlara yansıyan rakamlar ile fiziki teslimat fiyatları arasındaki açılmaya dikkati çekti.

Resmi çevrelerin boğazdaki petrol akışının savaş öncesi seviyelere yaklaştığı yönündeki beyanlarını sorgulayan Hanke, fiziki sevkiyatta önemli darboğazlar yaşandığını vurguladı.

Hanke, petrol maliyetlerindeki artışın iki ayrı savaş priminden kaynaklandığını belirterek, “Eğer basına bakarsanız, Brent ham petrolü aslında varil başına 110 dolar civarında. Vadeli işlemler piyasasında gördüğünüz bu 110 dolarlık fiyat, kağıt üzerinde geçerli olan fiyattır. Ancak fiziki teslimatlara baktığınızda petrol varil başına 140 dolardan alıcı buluyor. Yani kağıt üzerindeki fiyat ile fiziksel fiyat arasında 30 dolarlık bir fark var” dedi.

Savaş öncesinde yaklaşık 75 dolar olan Brent petrolün doğrudan boğaz geçişindeki engeller nedeniyle 35 dolar civarında bir ilk prim kazandığını ifade eden Hanke, “Buna lojistik bir tıkanma noktasından kaynaklanan 30 dolarlık başka bir savaş primini daha eklemeniz gerekiyor. Petrol çıktıktan sonra daha küçük tankerlerden büyük tankerlere aktarılmak zorunda kalıyor; fakat büyük tanker arzı son derece kısıtlı. Petrolün taşınması savaş öncesine göre çok daha uzun sürüyor. Yani boğazın yarattığı tıkanma kadar büyük bir taşıma darboğazı var. Bu iki kalemi topladığınızda varil başına yaklaşık 65 dolarlık bir savaş primiyle karşılaşıyorsunuz” diye konuştu.

Amerikan vergi mükelleflerinin deniz güvenliği ve eskort harekatları için üstlendiği doğrudan ve dolaylı maliyetlerin bu hesaba katılmadığını da kaydeden Hanke, ikincil ve üçüncül etkiler toplandığında maliyetin çok daha ağır seviyelere tırmanacağını, mevcut durumun uzun vadede sürdürülemez olduğunu ifade etti.

Bölgedeki gerilimin askeri seyrine ilişkin öngörülerini aktaran Hanke, Washington yönetiminin ve müttefiklerinin kapsamlı bir stratejik plana sahip olmadığını dile getirdi.

Olası bir çatışma tırmanışının Basra Körfezi’ndeki temel altyapıları çökertebileceği uyarısında bulunan Hanke, siyasi aktörlerin adımlarına dikkat çekti.

Hanke, bölgesel risklerin merkezinde İsrail’in askeri kararlarının bulunduğunu belirterek, “Yönetimin ve müttefiklerinin bir plan kavramından tamamen uzak olduğunu defalarca gördük. En endişe verici gelişme, İsrail’in İran’a yönelik önleyici bir saldırı düzenlemesi olur. Böyle bir hamle ABD’yi doğrudan çatışmanın içine çeker ve tüm süreç kontrolsüz şekilde tırmanır. Bu tabloda İran misilleme yaparak Körfez’deki bütün petrol tesislerini ve deniz suyu arıtma tesislerini tamamen imha edebilir; bu da Körfez’in sonu anlamına gelir” değerlendirmesini yaptı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun siyasi geleceğine ve yaklaşan İsrail seçimlerine de değinen Hanke, “Netanyahu köşeye sıkışmış durumda; seçimleri kazanamazsa cezaevine girme ihtimali oldukça yüksek. Bu nedenle elindeki bütün kozları sonuna kadar kullanacaktır. İsrail siyasetindeki rakipleri de temel yaklaşımlar bakımından farksız bir çizgide yer alıyor. Farklı isimler taşısalar da hepsi aynı hedeflere odaklanmış durumda. Ancak İsrail halkının önemli bir kesimi yolsuzluk iddiaları nedeniyle mevcut başbakana tepki duyuyor” ifadelerini kullandı.

Hanke, ABD Başkanı’nın Netanyahu’yu destekleyen tavrının ardında İsrail lobisinin etkili faaliyetlerinin yer aldığını kaydetti.

“Kızıldeniz’deki kriz Süveyş Kanalı gelirlerini doğrudan vurdu”

Bölgedeki deniz güvenliği krizinin yalnızca Hürmüz Boğazı ile sınırlı kalmadığına, Babülmendep Boğazı ve Süveyş Kanalı hattında da hissedildiğine işaret eden Weichert, Mısır Parlamentosu’nun Riyad’ın talep etmesi halinde Suudi Arabistan’a asker gönderilmesine olanak tanıyacak yetki talebini tartıştığını hatırlattı.

Hanke, Husilerin deniz trafiğine müdahalelerinin küresel ticaret yollarını yıprattığını belirterek, “Süveyş Kanalı’nın sağladığı gelirler şimdiden gerilemiş durumda. Kanal ciddi bir darbe aldı ve eğer güney koridoru tamamen tıkanırsa kanalın işlevsizleşmesi kaçınılmaz hale gelir. Süveyş Kanalı şu anda savaş öncesine göre çok daha yavaş bir işleyişe sahip ve savunmasız kalmaya devam ediyor” dedi.

Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi’nin parlamento onayı arayışını değerlendiren Hanke, askeri geçmişi bulunan Mısır liderliğinin geçmiş tecrübeler ışığında dikkatli davranmak zorunda olduğunu kaydetti.

Hanke, “Husilerle askeri mücadeleye giren tüm güçler ağır bedeller ödedi. ABD dahi askeri tavsiyeler doğrultusunda bu operasyonların başarıya ulaşamayacağını görerek taarruzlarını sınırlandırmak zorunda kaldı. Suudilerin askeri üstünlük sağladığına dair anlatılar sahadaki gerçeklerle örtüşmüyor; Husiler ilerlemeyi sürdürüyor” değerlendirmesinde bulundu.

Suudi Arabistan’ın petrol üretim ve ihracat akışında ciddi yavaşlamalar olduğunu, ancak üretimin henüz tamamen durmadığını belirten Hanke, hayati altyapıların korunmasının ekonomik tesislerden daha kritik bir öncelik taşıdığını vurguladı.

Hanke, “Suudi Arabistan gibi bir coğrafyada deniz suyu arıtma tesislerinin devre dışı kalması ölüm kalım meselesidir. Petrol tesisleri yalnızca finansal kayıp yaratır, fakat su arıtma altyapısının hedef alınması ülkedeki yaşam koşullarını doğrudan ortadan kaldırır” diye konuştu.

“Emtia piyasalarında bir süper döngünün içindeyiz”

Hanke, dünya genelinde tırmanan enerji maliyetlerinin dönemsel bir dalgalanmadan ibaret olmadığını, küresel çapta geniş kapsamlı bir fiyat artış döngüsünün yaşandığını savundu. Rafineri kapasitelerindeki kısıtlar ve yakıt arzındaki darlıkların özellikle dizel fiyatlarında uzun süreli bir baskı oluşturacağını bildirdi.

Küresel emtia hareketlerini değerlendiren Hanke, “Savaşın olumsuz etkileri bugüne kadar stratejik stokların tüketilmesiyle hafifletildi. Fakat bu stoklar artık eritilebilecek sınırların sonuna geldi ve depoların yeniden doldurulması gerekecek. Tüm uzman projeksiyonları, dizel fiyatlarının en iyi ihtimalle gelecek yılın ortasına kadar mevcut yüksek seviyelerini koruyacağını gösteriyor. Her şeyin fiyatı yükseliyor ve fiilen bir emtia süper döngüsünün içindeyiz” tespitinde bulundu.

Basra Körfezi’nin yalnızca petrol değil diğer temel sanayi hammaddeleri açısından da küresel tedarik merkezi olduğunu hatırlatan Hanke, metalurji süreçlerinde ve gübre üretiminde zorunlu olarak kullanılan sülfürün dünya ticaretindeki yaklaşık yüzde 50’lik payının bu bölgeden çıktığını belirtti. Ukrayna’daki Odesa Limanı’nın ablukada olması ve Azak Denizi’ndeki tahıl sevkiyatlarının kesintiye uğramasıyla birlikte iki büyük çatışma alanının küresel tedarik zincirlerini kökten sarstığını ifade etti.

Bu maliyet şoklarının tüketiciye doğrudan yansıdığını kaydeden Hanke, ABD’deki siyasi dengelerin de bu baskıyla değiştiğini aktardı.

The Economist tarafından izlenen anket verilerinde mevcut yönetimin popülaritesinin gerilediğine işaret eden Hanke, “İnsanların temel öfkesi dizel fiyatlarındaki fahiş artıştan besleniyor. Hayat pahalılığı seçmenin sabrını tüketmiş durumda” dedi.

“Siyasi seçkinler halktan tamamen kopmuş bir sınıf oluşturuyor”

Avrupa’da, özellikle Fransa’da alevlenen sokak eylemleri ve toplumsal huzursuzluklara değinen Hanke, meselenin kökeninde yalnızca göç dalgalarının değil, derin bir ekonomik kopuşun ve sınıfsal öfkenin bulunduğunu söyledi.

Fransa’daki durumu yerinde gözlemleme imkanı bulduğunu belirten Hanke, Paris banliyölerindeki demografik birikimin ve yargı sistemindeki yetersizliklerin yıllar içinde biriktiğini kaydetti.

Hanke, “Banliyölerde eski Fransız sömürgelerinden gelen ikinci ve üçüncü kuşak yaşıyor. Sokak eylemleri, araç kundaklamaları ve yağmalar onlarca yıldır tekrarlanan olaylar. Ancak barışçıl protestolar başladığında bu gruplar devreye girerek hareketin kontrolünü ele geçiriyor” dedi.

Protestoların arkasındaki siyasi ve iktisadi zemini aktaran Hanke, “Fransa’da siyasi seçkinler halktan tamamen kopuk ayrı bir sınıf meydana getiriyor. Bu durum Washington’ın Amerikan halkından kopukluğuna benziyor. Sıradan yurttaşlar ile iktidar elitleri arasında neredeyse hiçbir ortak nokta kalmadı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron zamanının büyük bölümünü Rusya’ya karşı savaş söylemleriyle geçiriyor. Almanya’da Friedrich Merz ve İngiltere’de Andy Burnham gibi aktörler de halkın onaylamadığı savaş politikalarına odaklanıyor” değerlendirmesinde bulundu.

Liderlerin kamuoyu destek oranlarının tarihi dip seviyelere indiğini hatırlatan Hanke, Fransa’nın kamu maliyesindeki yapısal bozulmaya dikkat çekti.

Hanke, “Fransa’da kamu harcamaları gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 57,2’sine ulaştı. Piyasalar, Macron yönetiminin ekonomik gidişatı düzeltebilecek hiçbir somut plana sahip olmadığını görüyor. Macron artık görev süresi tükenmiş bir aktördür ve arkasında ciddi bir mali enkaz bırakıyor” ifadelerini kullandı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı

Yayınlanma

Editörün notu: Oskar Lafontaine, İsviçre merkezli aktüel dergi Die Weltwoche‘nin son sayısı için kaleme aldığı köşe yazısında, Alman siyaset ve medya seçkinlerinin kullandığı “tescilli aşırı sağcı” kavramının içeriğinin boşaltıldığını, İçişleri Bakanlığı denetimindeki Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın taraflı nitelemeleriyle bu tabirin sistemi tıkayan bir bumeranga dönüştüğünü belirtiyor. Aşırı sağcılığın yalnızca AfD’nin marjinal kanadına hasredilemeyeceğini kaydeden Lafontaine; ölçüsüz silahlanmayı, sosyal hakların budanmasını, Rus düşmanlığının körüklenmesini ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasını sağ politikaların asıl tezahürleri olarak tarif ediyor. Lafontaine, toplumdaki kutuplaşmayı aşmak için bugünkü siyasi tabloyu Weimar Cumhuriyeti dönemi ve Nazizmle bir tutan mesnetsiz tarihsel paralelliklerin terk edilmesini ve halk iradesini temel alan anayasal zemine dönülmesini öneriyor.


“Tescilli aşırı sağcı”: Alman parti sisteminin bumerangı

Oskar Lafontaine
Die Weltwoche
15 Ekim 2026

2026 yılının gençlik sözcüğü henüz yeni seçildi: “Ragebait” [öfke yemi]. O güne dek bu kelimeyi hiç duymamıştım; mümkün olduğunca fazla öfke uyandırıp bu yolla yüksek etkileşim ve erişim toplamayı amaçlayan internet paylaşımlarına bu adın verildiğini yeni öğreniyorum.

Almanya’nın siyasetçi ve gazeteci zümresi açısından 2026 yılının en yakışıksız kelimesi [Unwort] ise hiç şüphesiz “tescilli aşırı sağcı” [gesichert rechtsextrem] tamlamasıdır. Bu kavram da yıllardır ziyadesiyle öfke ve geniş bir yankı yaratıyor.

Herkesin kendine göre yorumladığı bu kavram, Alman siyasetinde eşi görülmemiş bir kafa karışıklığına yol açtı. Nihayetinde Almanya’nın Savaş Bakanı Boris Pistorius, SPD Meclis Grubu üyeleriyle birlikte Brandenburg Kapısı’ndan “kendiliğinden” yürüyüşe geçti ve Hitler’in iktidarı ele geçirmesinin ardından Otto Wels’in Reichstag’da yaptığı o meşhur konuşmayı andıran bir nutuk atmak üzere derme çatma bir sandığın üstüne çıktı. Pek de başarılı bir deneme sayılmazdı; birçok yorumcuya göre bilakis utanç vericiydi. Üstelik Almanların milli marşını AfD’ye bırakmamak gayesiyle marşı bizzat söylemeye kalkıştığında, sesinin de pek fena olduğu anlaşıldı.

Peki, perde arkasında ne yaşanmıştı? Magdeburg Eyalet Parlamentosu’nda [Saksonya-Anhalt – Editörün Notu], AfD’nin 35 yaşındaki milletvekili Tobias Rausch parlamento başkanlığına seçilmişti. Emlak danışmanı olan bu isim, kapalı oylamada AfD ve BSW’nin yanı sıra muhtemelen CDU’lu beş milletvekilinin de oylarını almıştı.

Alman ana akım medyası, Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın Saksonya-Anhalt AfD teşkilatını “tescilli aşırı sağcı” olarak sınıflandırdığına dikkat çekerek feryat figan “Ne büyük skandal!” diye dövündü.

İşte asıl mesele tam da burada başlıyor. Başka hiçbir ülkede benzeri bulunmayan, Alman partilerinin kaderini ve geleceğini belirleme cüretini gösteren bu tekinsiz Anayasayı Koruma Teşkilatı da kimin nesidir? İçişleri Bakanlığı’na bağlı bir dairedir ve doğrudan görevdeki içişleri bakanının emrindedir. Bir partinin aşırı sağcı olup olmadığına dairesi karar verirken son sözü söyleyen de yine o bakandır. Aşırılık araştırmaları konusunda ise ne içişleri bakanlarının ne de Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın kayda değer bir uzmanlığı vardır.

Haliyle kararları taraflı olmaya mahkûmdur.

Fakat çok daha vahim olanı, bakanların ve bağlı dairelerin aşırı sağcılığın gerçekte ne anlama geldiğini dahi açıkça bilmemeleridir. Dolayısıyla bir partinin “tescilli aşırı sağcı” olup olmadığını tespit edebilecek yetkinlikte de değillerdir. Neticede “tescilli aşırı sağcı” hükmü, Alman parti sisteminin elinde, ateşlendiği an kendi namlusunu parçalayan kusurlu bir silaha dönüşmüştür.

Kavram kargaşasının önüne geçebilmek adına bir süre önce şu paylaşımı yapmıştım: “Güvenlik duvarı [Brandmauer] partilerinin Ukrayna ve İsrail’deki faşistleri silah sevkiyatı ve mali kaynaklarla desteklemesi, onları faşizmin doğrudan suç ortağı haline getirir.”

Bu ithamın, güvenlik duvarı partilerini iğneyi kendilerine batırmaya sevk edeceği ve başka partileri aşırı sağcılıkla suçlarken daha temkinli davranmalarını sağlayacağı yönündeki beklentim boşa çıktı. Talk show programlarının müdavimi gazeteci Robin Alexander nihayet cevap vermeye cesaret edene dek kimseden ses çıkmadı. Büyük bir öfkeyle şöyle yazdı: “Lafontaine’e göre, hükümet başkanları Yahudi olan iki ülke faşistmiş.” Konu “tescilli aşırı sağcı” yaftasına geldiğinde, Alman siyasetçileri ve gazetecilerini saran mutlak zihin bulanıklığını bundan daha iyi ortaya koyabilecek başka bir kanıt bulunamazdı.

Ülkelerin bizzat faşist olamayacağını esasen kendisinin de bilmesi gerekirdi. Üstelik İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, bakanlarından birinin “Ben homofobik bir faşistim”, bir diğerinin ise Gazze’yi kastederek “İnsansı hayvanlarla savaşıyoruz ve ona göre hareket ediyoruz” demesine engel olamadığı, tecrübeli bir siyasetçinin gözünden kaçmamalıydı. Keza Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin, binlerce Yahudinin katili olan Andriy Melnik’in cenazesinin nakli töreninde hazır bulunduğu ve kendisini Ukrayna’nın mühim bir şahsiyeti olarak taltif ettiği de bir sır değildir; nitekim İsrail’deki Yad Vaşem Holokost Anma Merkezi de bu anmayı sert dille eleştirmişti.

Bu kavram kargaşası, aşırı sağcılıkla mücadele edenlerin çifte standartlı terazilerle hüküm vermesinden de kaynaklanıyor. AfD’nin aşırı sağ kanadından Björn Höcke salona SA sloganı olan “Her şey Almanya için” sözünü haykırdığında cezalandırılıyor. Hitler’in propaganda bakanı Goebbels vaktiyle imparatorluğu “savaşa muktedir” kılmak isterken, bugün Savaş Bakanı Boris Pistorius Almanya’yı “savaşa muktedir” [kriegstüchtig] hale getirmek istediğinde bu durum sıradan bir gelişmeymiş gibi karşılanıp gündeme devam ediliyor.

Benim nazarımda, ölçüsüz silahlanma ve bunun tabii neticesi olan ağır sosyal kısıntılar öteden beri aşırı sağcılığın ta kendisidir. Antisemitizmi ve yabancı düşmanlığını körüklemeyi de aynı şekilde aşırı sağcılık addediyorum. Yarısı Rus olmak üzere Sovyetler Birliği’nin 25 milyon yurttaşının katledildiği gerçeği karşısında, her Allah’ın günü kötü Rus düşman imgesini besleyip büyütmek bilhassa alçakçadır ve asıl “tescilli aşırı sağcılık”tır. Zira Naziler de Rusları “aşağı insan” [Untermenschen] olarak niteliyordu.

Kibirli bir edayla sabah akşam “demokrasimiz” nakaratını dilinden düşürmeyen partilerin ifade özgürlüğünü adım adım boğması, sağcı hükümetlerin tipik bir alametidir. CDU/CSU ve SPD koalisyonuyla kurulan federal hükümet, AB’nin ifade hürriyetini boğan ve varoluşsal yıkıma yol açan yaptırımlarına ortak olduğu müddetçe her türlü demokratik meşruiyetini yitirmiştir.

Elbette herkes meseleye benim penceremden bakmak mecburiyetinde değil; gelgelelim Almanya’nın aklı karışık siyasetçileri ve gazetecileri için İncil’deki şu kelam tastamam geçerlidir: “Kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği neden fark etmezsin?”

Bugün bile, bir soykırımı silah sevkiyatıyla destekleyen partilerle rahatlıkla koalisyon kurulabilirken; AfD ile somut bir önergede birlikte oy kullanmanın ya da parlamento başkanlığı ile eyalet komisyonlarının tanziminde eşgüdüm sağlamanın niçin “cehennemin kapılarını aralamak” sayıldığına dair beni ikna edebilecek makul bir gerekçe duymayı bekliyorum.

Alman toplumunda giderek derinleşen yarılmanın önüne geçmek isteyen kimse, bugünkü gidişatı Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşü ve Nasyonal Sosyalizmin yükselişiyle bir tutan temelsiz kıyaslamaları derhal terk etmelidir. AfD’nin sağ cenahında şüphe götürmez biçimde aşırılıkçıların ve tekinsiz figürlerin bulunduğu bir vakıa olsa dahi, soğukkanlı ve rasyonel bir tartışma zeminine geri dönmek elzemdir. Bilhassa Saksonya-Anhalt seçimlerinin ardından, Anayasa’nın 20. maddesinin 2. fıkrasında yer alan şu ilkeyi yeniden hatırlamamız gerekir: “Bütün devlet yetkisi halktan kaynaklanır.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English