Dünya Basını
Küresel Güney’de yeni bir borç krizi kapıda mı?

Çevirmenin notu: Bretton Woods’un halefi olan krizle eş anlamlı küresel mali sistem temellerinden sarsılırken üçüncü dünyayı yeni bir borç krizi bekliyor. Eski Arjantin Ekonomi Bakanı Martin Guzman, aşağıda tercümesi bulunan uzun ve çarpıcı bir mülakatta Latin Amerika ve Afrika coğrafyasındaki yeni borç krizinin sebeplerini ve görev yaptığı dönemde ülkesinin IMF ile yaşadığı süreçleri değerlendirerek borç krizlerinin güç dinamiklerinden ayrı tutulmaması gerektiğine dikkat çekiyor.
Küresel Güney’de yeni bir borç krizi mi?
Lynn Parramore
Institute for New Economic Thinking
17 Nisan 2023
Eski Arjantin Ekonomi Bakanı Martin Kuzman, özellikle kamu borçları söz konusu olduğunda gücün neden iktisadi araştırmaların merkezinde yer alması gerektiğini açıklıyor.
Dünyadaki tüm gelişmekte olan ülkelerin yarısından fazlası ya şu anda borç sıkıntısı içinde ya da borç sıkıntısına doğru gidiyor.
İnsanlar Latin Amerika ve Afrika’nın “kayıp on yıl” yaşadığı 1980’lerin başından bu yana görülmemiş büyüklükte yeni bir uluslararası borç krizinin ufukta belirdiğini idrak ediyor. Bu büyüklükteki patlamalar sağlık, eğitim ve sosyal istikrar alanlarında yıllar alan ilerlemeleri silip süpürebilir. Ancak pek çok kişi bunun neden ve nasıl olduğunu anlamıyor.
Yeni bir kriz ivme kazanırken, Arjantin’in eski ekonomi bakanı ve Columbia Üniversitesi Politika Diyaloğu Girişimi Eş Başkanı iktisatçı Martin Guzman, neyin yanlış gittiğine ve buna karşı neler yapılabileceğine dair kendi bakış açısını sunuyor. Guzman’a göre borç krizlerini, oyundaki güç dinamikleriyle yüzleşmeden anlamak mümkün değil.
Lynn Parramore: Ne oldu da birdenbire bu kaygı verici durum ortaya çıktı?
Martin Guzman: Küresel Güney’de yaklaşmakta olan bir borç krizine şahit oluyoruz. Bizi bu duruma bir dizi hadise sürükledi. Bunlardan kritik olan üçünü ayırıyorum.
Küresel Güney’deki borç dinamiklerini anlamak için Kuzey’deki para politikalarında neler olduğuna bakmak her zaman son derece elzemdir.
Yaklaşmakta olan bu borç krizini anlamak için kritik olan ilk hadise on buçuk yıl önce gerçekleşti. ABD mali krizine verilen reaksiyon, parasal genişleme yoluyla büyük bir likidite yaratılmasını gerektirdi. Bu likidite, sermaye hareketliliğinin olduğu bir dünya ekonomisinde her zaman olduğu gibi küresel hale geldi. Faiz oranlarının sıfır olduğu bir dünyada, küresel piyasa oranlarının üzerinde bir getiri arayışını içeren tuhaf bir kavram olan “getiri arayışı” vardı. Rekabetçi piyasada bu, elbette daha yüksek bir riske göre ayarlanmış getiri anlamına gelmeyecek belirli bir risk ve getiri seçimi anlamına gelecektir.
Kayda değer sayıda ülkenin ilk kez uluslararası kredi piyasalarına erişim sağladığına şahit olduk, ancak bu erişim riskleri kaldıracak oranlarda gerçekleşti. Bu durum, gelişmiş ekonomilerin hazine bonoları sıfıra yakın, hatta bazı durumlarda negatif faiz getirirken yüzde 8 ila 10 faiz oranlarıyla borçlanan Afrika ülkeleri için geçerliydi. Daha önce Yüksek Borçlu Yoksul Ülkeler (HIPCs) grubunun bir parçası olan ve şu anda her ikisi de borç krizi yaşayan Gana veya Zambiya gibi ülkeler, yurt dışına tahvil ihraç etmeyi başardılar ama yüksek oranlarla.
Ayrıca uluslararası kredi piyasalarına yeniden erişen ülkeler de oldu. En dikkat çekici örnek 2016 yılında Arjantin’di. Ülke, uluslararası özel kredi piyasalarından 15 yıl boyunca dışlanmasını da içeren, akbaba fonlarıyla ABD mahkemelerinde süren uzun soluklu anlaşmazlığın sona ermesinin ardından ortalama yüzde 7’lik oranlarla (Amerikan doları cinsinden) yeniden borçlanmaya başladı. Bu durum, küresel faiz oranları henüz sıfıra yakınken yaşanıyordu.
İkinci kritik hadise Covid-19’du. Pandemi, ülkelerin vergi gelirlerinin düşmesi ve daha fazla harcama yapma ihtiyacı duymaları nedeniyle küresel borçların artmasına yol açtı. Gelişmiş ekonomiler için bu durum sürdürülebilirlik açısından değil, daha çok nesiller arası sonuçlar doğurdu; gelecek nesiller bugün üstlenilen borçları ödeyecekti. Fakat Küresel Güney’deki bazı ülkeler için bu durum ani borç sıkıntısı yarattı.
Son darbe Ukrayna’daki savaş oldu ve bu da enflasyonu tüm dünyadaki ekonomi yetkilileri için en önemli endişe kaynağı haline getirdi. Gelişmiş ekonomilerin merkez bankalarının buna verdiği reaksiyon, faiz oranlarının artırılması ve “parasal sıkılaştırma” olarak nitelendirilen, parasal genişlemenin geri alınması oldu. Bu da daha az ve daha pahalı likidite anlamına geliyor.
Merkez bankalarının kendi yetkileri var ve eylemlerinin uluslararası anlamdaki etkilerini dikkate almazlar. Küresel Güney için borçları yönetmek daha da zorlaşıyor ve çoğu durumda sürdürülemez hale geliyor. Borçları yeniden finanse etmek için kredi piyasalarına erişim olmadığından, borçları ödemek iktisadi ve toplumsal dinamikleri istikrarsızlaştıracak, daha derin resesyonlar, daha fazla işsizlik ve daha fazla enflasyon anlamına gelecektir.
Bu sonuçlar, birkaç güçlü ülkenin politikalarının dünyanın geri kalanı için nasıl ciddi yansımaları olduğunu gösteriyor.
Ortaya çıkan bu borç sorunu 2008’de yaşananlardan ve dünyanın pek çok yerinde “kayıp on yıla” yol açtığı söylenen, 1980’lerin meşhur borç sorunlarından hangi açılardan farklı?
Şu anda yaşananlar ile 1980’ler arasında benzerliklerin yanı sıra önemli farklılıklar da var. Her iki durumda da sorunların öncesinde küresel likiditenin arttığı bir dönem yaşandı ve daha sonra bu durum aniden tersine döndü. 1970’lerde petrol fiyatlarındaki şoklar petrol ihraç eden ülkelerde büyük ticaret fazlalarına, petrol ithal eden ülkelerde ise açıklara yol açmıştı. Bu fazlalıklar, açık veren ülkelere verilen kredilerin temelini oluşturdu. 1981’de Fed, enflasyona faiz oranlarını yüzde 20’ye kadar yükselterek yanıt verdi. Bugün Fed yine faiz oranlarını aniden artırdı ama bu kadar fazla değil. Her iki durumda da gelişmiş ekonomilerdeki daraltıcı para politikaları başka yerlerde sorun yarattı.
İlk önemli fark, 1980’lerdeki borç krizinin şu anda şahit olduğumuzdan farklı bir grup ekonomiyi sıkıntıya sokmuş olması. Doğu Avrupa’nın büyük bir kısmı krizdeydi; önce Polonya, ardından Romanya, Macaristan ve Yugoslavya on yılın başında IMF finansmanı talep etti. Ve bu, Brezilya ve Meksika da dahil olmak üzere Latin Amerika’nın büyük ekonomilerini vurdu. IMF kredileri o zaman için rekor miktarlara ulaştı ve bu paralar özel alacaklıları kurtarmak için kullanıldı.
1980’lere kıyasla ikinci önemli fark, kreditörlerin bileşimi ve maruz kaldıkları risklerin büyüklüğü. O dönemde egemen ülkelere sağlanan uluslararası özel finansman çoğunlukla ticari banka kredileri şeklindeydi. Özellikle ABD ve Japonya’dan gelen banka riskleri o kadar büyüktü ki Latin Amerika’da ülkelerde yaşanacak bir temerrüt dalgası bu iki gelişmiş ekonomide mali kriz yaratırdı ve bu neredeyse kesin olarak küresel bir krize evrilirdi.
Yıllar evvel İsveçli büyük iktisatçı Axel Leijonhufvud tarafından doktora öğrencileri için kurulan muhteşem bir akademik okul olan Trento Yaz Okulu’nda der verirken ilginç bir şeye tanık oldum. Euro-dolar sendikasyon kredisi piyasasından sorumlu olan ve Latin Amerika’daki borç kriziyle bu pozisyondan ilgilenen New York Fed’in emekli eski iktisatçılarından biri, dersinde bize çok samimi bir şekilde Amerikan bankalarının o kadar açıkta olduğunu anlattı ki, ABD hükümeti bu bölgedeki ülkelerde bir temerrüt dalgası yaşanmasına engel olmak için bölgeye yönelik dış politika geliştirmek zorunda kalmıştı. Bunu on yıl boyunca yaptılar ki bu süre, bazı kayıpları kabul etmenin sistemi iflas ettirmeyeceği bir noktaya ulaşmak için gereken süreydi. Dinleyicilerimiz arasında o on yıl boyunca ülkelerinde karar mercilerinde yer almış Latin Amerikalı iktisatçılar vardı. Dövizden mahrum kalmanın büyüme açısından nasıl kayıp bir on yıla ve Arjantin’de olduğu gibi bazı durumlarda hiperenflasyona yol açtığını ilk elden görmüşlerdi. O kasvetli suratları hatırlıyorum. Hükümetler yabancı para cinsinden borçlandıklarında, ülkelerin borç krizlerinin çözümünün jeopolitik bir süreç olduğunun ayırdına varmaları gerekir. Bu 1980’lerde de geçerliydi, şimdi de geçerli ama alacaklıların bileşimi ve buna bağlı jeopolitik durum bugün farklı.
1980’lerde yaşanan hadiseler uluslararası finans sistemini değiştirdi ve devletlere yönelik uluslararası özel finansmanın ana kaynağı olarak tahvil borcuna zemin hazırladı. Bu bizi üçüncü temel farka götürür; özel alacaklılar evreni bugün daha parçalı ve koordine edilmesi daha zor. Bu aynı zamanda borçlular, özel alacaklılar ve kurumsal alacaklılar arasındaki ilişkilerin de farklı olduğu anlamına geliyor.
Tahvilli borçlarda yeniden yapılandırmalar türev sözleşmelerin sahipleri, tahkim kararı sahipleri ve alacaklılardan ziyade “kamu kaynaklarının talep sahipleri” olarak adlandırabileceğimiz diğer kategoriler ile anlaşmazlıkları da içerebilir.
Son on buçuk yılda, yaklaşık 70 yıldır borçlu ülkelerle ilişkileri koordine eden ve düzenli olarak Paris’te toplanan yerleşik büyük alacaklı ülkeler grubunun aksine, “Paris kulübü dışındaki alacaklılar” olarak nitelendirilen yeni resmi iki taraflı alacaklıların oranında önemli bir artış yaşandı. Bu yeni grupta Çin en önemli aktör olmakla birlikte Hindistan, Güney Afrika ve Suudi Arabistan gibi yeni ortaya çıkan diğer kurumsal alacaklılar da yer alıyor.
Tüm bunlar, kırılganlık halindeki borçlular grubunun, uluslararası finans sisteminin maruz kaldığı risklerin ve alacaklılar grubunun 1980’lerden farklı olduğu anlamına geliyor. Sonuç olarak mevcut kriz muhtemelen daha az sistemsel olacaktır, ancak bundan zarar gören ülkeler için kötü olacaktır. Çözüm, borç silme işlemlerinin tarihte ilk kez etkileşim halinde olan ve birbiriyle rekabet eden çıkarlara sahip alacaklı sınıfları arasında dağıtılmasını gerektirecek.
Ülkelerin borç krizlerini çözmek üzere borçların yeniden yapılandırılmasına yönelik çok uluslu bir sistem ne o zaman mevcuttu ne de şimdi mevcut. Bu, uluslararası finansal mimarinin büyük bir eksikliği; tesadüfi bir eksiklik değil, uluslararası güç ilişkilerinin bir sonucu.
Akademik hayatınızda yıllarca uluslararası ekonomi üzerine çalıştınız. Daha sonra sizden ülkenizin alacaklıları ile müzakereleri fiilen yürütmeniz istendi. Bu iki tecrübe uluslararası borç sorununa ilişkin anlayışınızı nasıl etkiledi? Akademik teoriden istifade ettiğiniz özel bir içgörünüz var mı?
Bir karar alıcı olarak kamu borcu kriziyle baş ederken, açıkça tanımlanması gereken iki temel konu mevcut.
İlk olarak, ne tür bir borç yeniden yapılandırma operasyonu borcun sürdürülebilirliğinin yeniden sağlanması, yani ekonomik toparlanmaya elverişli ve sürdürülebilir ilerleme için gerekli koşulları oluşturan bir ekonomi politikası planının uygulanmasına yönelik koşulların yeniden sağlanması hedefiyle tutarlı olacaktır?
İkinci olarak hem uluslararası hem de ülke içindeki güç dinamiklerine dair görüşe ihtiyacınız olur. Her kamu borcunun yeniden yapılandırılması çatışma içeren siyasi süreçler, zira bu süreçlerden kaynaklanan bölüşüme ilişkin sonuçlar bulunur. Ayrıca sadece bireysel paydaşlara düşmeyebilecek verimlilik sonuçları da olur; bu daha geniş süreçler sadece pastanın nasıl pay edileceğini değil, aynı zamanda borçlu ve alacaklılar arasında paylaştırılacak pastanın büyüklüğünü de etkiler.
Teknik konuların anlaşılması işe yarar. Her borç yeniden yapılandırma sürecinin temel taşı, borcun sürdürülebilir olup olmadığını belirleyen ve cevap olumsuzsa, sürdürülebilirliği yeniden sağlamak için gerekli yardım miktarını hesaplayan borç sürdürülebilirlik analizidir. Uygun bir strateji oluşturmak için borç sürdürülebilirlik analizinin hem teorisini hem de pratiğini kavramanız gerekir.
Arjantin’in 2020’deki borç yapılandırması örneğini ele alalım. 2018 yılında, çoğu New York yasaları kapsamında olmak üzere iki yıl boyunca döviz cinsinden büyük miktarda borçlanmanın ardından ülke, uluslararası kredi piyasalarına erişimini tekrar kaybetti. Hükümet derhal IMF’ye başvurdu ve Trump yönetiminin siyasi desteğiyle kurum tarihindeki en büyük krediyi aldı. 50 milyar Amerikan doları tutarındaki kredi onaylandı, ardından 57 milyar Amerikan dolarına yükseltildi ve bunun yaklaşık 45 milyar doları, bir önceki Arjantin devlet başkanının 2019’da ilk tur seçimleri kaybetmesi üzerine IMF’nin krediyi durdurmasına kadar ödendi; bu, kredinin siyasi nitelikte olduğuna dair bir diğer ipucu (Kayıtlara geçmesi açısından, yeni seçilen Devlet Başkanı Fernandez göreve geldikten hemen sonra hükümetin IMF’ye olan borcunu artırmak istemediğini ve dolayısıyla onaylanan 12 milyar dolarlık ek krediyi almak istemeyeceğini açıkça belirtmişti).
2019’un aralık ayında göreve geldik ve ben de ülkenin ekonomi bakanı oldum. Derhal borç krizini ele almaya başladık. Döviz cinsinden kamu borcunun sürdürülemez olduğunu ve planlanan ödemelerde kayda değer bir kesinti ile borcun yeniden yapılandırılmasının büyümenin yeniden sağlanması için gerekli bir koşul olduğunu gösteren bir borç sürdürülebilirlik analizi yaptık. O esnada ekonomi serbest düşüşteydi.
Borç sürdürülebilirlik analizlerinin beklentileri sabit tutması beklenir. Fakat on milyarlarca doların söz konusu olduğu kazanılmış menfaatler bağlamında lobi faaliyetleri yoğun olur ve borçlu bir hükümet tarafından üretilen analizi, en gelişmiş teorik ve ampirik literatüre dayansa ve en iyi uluslararası uzmanlar tarafından kabul görse bile gayri meşrulaştırma konusunda son derece etkili olabilir. Bu yüzden IMF’den borcun sürdürülebilirliğine ilişkin bir analiz yapmasını talep ettim. Bu analizin hem alacaklılar hem de iç siyasi sistem için beklentileri sabitleyebilecek kılavuzlar sunması gerekiyordu.
IMF personelinin bir kısmından gelen ilk cevap şaşırtıcıydı. Bazıları bunu yapamayacağımızı zira ülkemizin IMF destekli bir programa dahil olmadığını (önceki program tamamen başarısız olmuş ve çoktan feshedilmişti, bu başarısızlık yıllar sonra, 2022’de IMF personeli tarafından kurum içi program değerlendirmesinde teyit edildi) ve bu nedenle borç sürdürülebilirlik analizini beslemesi gereken politika parametrelerinin ne olacağını bilemeyeceğimizi söylediler. Bu bana göre epey absürt bir tavırdı. Benim cevabım ise egemen bir ülke olduğumuz ve bu nedenle ülke IMF destekli bir program kapsamında olmasa bile hangi politikaları uygulayacağımıza ilişkin bilgileri sağlayabileceğimiz yönündeydi. Bazı tartışmalar oldu ve hatta Şubat 2020’de Suudi Arabistan’daki G20 toplantılarından sonra Washington D.C.’ye geçtim ve IMF’nin her üyesinin yapması gereken borç sürdürülebilirlik analizinin yapılması konusunda müzakere gibi görünen bir durumda ilerleme kaydettim. Nihayetinde IMF yönetimi, talebimiz üzerine bir “borç sürdürülebilirliği teknik analizi” hazırlama kararı aldı. Bu analiz Arjantin hükümeti tarafından hazırlanan analize oldukça benziyordu.
Alacaklılar bundan hoşlanmadı. Çok şikâyet ettiler. Bazı alacaklılar bana açıkça ABD Hazine Bakanlığı’ndaki personelin kendilerine IMF belgesini dikkate almamalarını söylediğini ifade etti. Bu bağlamda alacaklıların beklentilerini sabitlemek zordu, fakat IMF’nin borç sürdürülebilirliği analizinin yardımcı olduğu çok önemli bir nokta vardı; “iç politik ekonomi” olarak adlandırdığım sorunla başa çıkmamıza yardımcı oldu, yani kendi iç politik sistemimiz farklı nedenlerle zorlu bir müzakereyle yüzleşmeye hazır değildi ve alacaklılara hükümetin çok kötü bir anlaşma gerektirse bile temerrüt durumunda kalmaya istekli olmayacağına dair sinyaller vardı. IMF’nin Arjantin’in borçlarının sürdürülemezliğine dair söyledikleri, müzakere ekibinin iç baskılarla başa çıkma gücünü artırdı. Bazı yerel seçim bölgelerinin IMF’nin sağına yerleştirilmesi kolay olmaz.
Sizce ekonomi teorisi ve hukuk pratiği yukarıda bahsettiğiniz güçlere karşılık olarak ne şekilde değişiyor?
Kitabına uygun kamu borcu modelleri, kamu borcu temerrütleri, yeniden yapılandırmaları ve getirileri ile ilgili gerçekleri açıklamakta zorlanıyor. Kamu borçlarına ilişkin standart ekonomi literatürü, kamu borcu dinamiklerini anlamak için temel bir boyutu –güç– içermiyor.
Josefin Meyer, Carmen Reinhart ve Christoph Trebesch tarafından yakın zaman evvel yayımlanan “Waterloo’dan bu yana Devlet Tahvilleri” başlıklı makalede, Napolyon’un 1815’te Waterloo’da yenilmesinden bu yana –ki bu hadise egemen ulusların yaratılması dalgasına işaret eder– kamu borçlarının geçmiş getirileri hakkındaki veriler –temerrütler ve yeniden yapılandırmalarla ilişkili kayıpları hesaba katılarak– analiz ediliyor ve sistemin özünde nasıl işlediğine ışık tutan deliller sunuluyor; yabancı para cinsinden devlet tahvillerinin ortalama reel ex-post getirileri, ABD veya Britanya tahvillerinden ortalama 400 baz puan daha iyi performans gösteriyor ve Latin Amerika ülkelerinin çoğunda bu fark daha da büyük. Mesela Arjantin tahvillerinin son 140 yıldaki ortalama reel ex-post getirisi, tüm temerrütler hesaba katıldığında bile, ABD hazine tahvilinden 500 baz puandan daha yüksek.
Bunun izahı nasıl yapılabilir? Olası açıklamalardan biri, özel alacaklıların riskten kaçınmaları, dolayısıyla riskten bağımsız olduklarını veya risklerin yeterince çeşitlendirildiğini varsayan modeller bu sonucu açıklayamaz. Bu açıklamayı çok makul bulmuyorum, zira böyle bir durumda riskten daha az kaçınan alacaklıların veya riski daha iyi yönetenlerin “marjinal” tahvil alıcıları haline geldiğini gözlemlememiz gerekir. Bana göre bu delil, rantların var olduğunu ve bunun sistemin işleyiş biçimiyle ilgili olduğunu gösteriyor. Bu, gücün sistemi şekillendirme biçimi; ekonomi literatürünün derinlemesine araştırmadığı bir şey. Başka bir deyişle, sistemdeki güç, getirileri alacaklılar lehine yeniden ayarlıyor.
Gücün rolü, genel olarak ekonomide ve özel olarak da kamu borçlarında araştırma gündeminin merkezi bir parçası olmalı.
Uygulamaya gelince, daha önce de belirttiğim gibi güç dinamikleri ile ilgili bir evrim söz konusu. Bugün kamu borç krizlerinin çözümlenmesi pratiği açısından önemli olan iki hususu vurgulamama izin verin.
Bunlardan ilki alacaklıların koordinasyonu ile ilgili. Hala devletler konusunda iflas çerçevesine yakın bir durum yok, bu nedenle müzakereler uluslararası sistem dışında bir bağlamda gerçekleşiyor. Bretton Woods sisteminin sona ermesinden bu yana borç krizlerinin çözümü konusunda kötü sonuçlar gördük. Mevcut sistemsizlik, yeniden yapılandırmaların başlatılmasını geciktiren teşvikler üretiyor ve bunlar yapıldığında, genellikle ülkelerin büyümeyi yeniden tesis etmelerine olanak vermek için kısıtlı bir rahatlama sağlıyor. Literatürde bu sorun “çok az ya da çok geç” sendromu olarak adlandırılıyor.
Üst düzey uzmanlar uzun bir süredir kamu borçlarının yeniden yapılandırılmasına dönük çok uluslu bir sistemin oluşturulmasını talep ediyor. Stiglitz’in 2009 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Başkanı için hazırladığı Uluslararası Para ve Finans Sistemi Reformları Raporu bu konuda net ve yaşadığımız sıkıntıları öngörüyor. IMF bile 2001 yılında Kamu Borçlarının Yeniden Yapılandırılması Mekanizması önerisinde bulunmuştu. Borçlu ülkelerin bir alacaklıyı hakem olarak kabul etmeleri zor olsa da bu girişim hissedarların ya da en azından IMF’nin ana hissedarının desteğini alamadı; bu durum IMF anlaşma maddelerinde değişikliğe izin verecek oylama için Kongre’ye götürülmesi gerekecekti.
Özel tahvil sahiplerinin koordine edilmesi konusundaki en son gelişme, alacaklıların oybirliği olmadan hareket etmesini kolaylaştıran ve akbaba fonlarının bekleme davranışını daha az karlı hale getiren geliştirilmiş toplu eylem maddelerinin onaylanması oldu. Bu önlemler yardımcı oldu ama etkili yeniden yapılandırmaları teminat altına almak için yeterli değildi. Bunları ilk kez Arjantin’in 2020’deki yeniden yapılandırmasında test ettik.
Değinilmesi gereken ikinci konu IMF ile alakalı. Birkaç gün önce, 3 Nisan’da Columbia Üniversitesi Politika Diyaloğu İnisiyatifi, Columbia Business School’da kamu borçları konusunda uzmanların katıldığı bir yuvarlak masa toplantısına ev sahipliği yaptı. Yuvarlak masa toplantısına borçlu ülkelerin temsilcileri, ABD Hazine Bakanlığı, Çin, özel borç verenler, IMF, akademisyenler ve uygulamacılar katıldı. Çok aydınlatıcı tartışmalarda bulunduk. Borçlu ülkeler, IMF bir borç sürdürülebilirlik analizi yaptığında, IMF İcra Kurulu programı onaylayana kadar bunun gizli kalmasından şikâyet ediyorlardı. Karar alıcıların çoğu tüm bilgileri kamuya açık hale getirebileceklerini bilmiyorlar; bunu yapmamaları için dürtülüyor ya da baskı görüyorlar. Üye ülkeler olarak IMF’den teknik yardım olarak bir borç sürdürülebilirlik analizi yapmasını talep edebilir ve IMF destekli bir programa yönelik müzakereler olmasa bile bunu yayımlatabilirler. Ülkeler ayrıca IMF destekli programları oluşturan tüm memorandumları, onay için İcra Kurulu’na götürülmeden önce kamuoyuna açıklayabilirler. İşler bu şekilde yürütülmeli. Toplumlar, bir hükümet ile IMF personeli arasında yapılan ve kalkınmaları açısından büyük sonuçlar doğuracak anlaşmaların kamuoyu tarafından incelenmesi şansına sahip olmalı.
IMF’nin programların ülke tarafından “sahiplenilmesini” istemesi, ancak kurumun şeffaflık konusunda bir tercihinin olmaması tuhaf. Eğer halkın programa sahip çıkmasını istiyorsanız, halkın programı görmesine izin vermelisiniz.
Arjantin’de 2022 yılında, 2018-2019 yıllarında alınan 45 milyar dolarlık borcun yeniden finanse edilmesi için IMF personeli ile anlaşmaya varmamızın hemen ardından tüm memorandumlar Ulusal Kongre’ye sunuldu. 2020 yılında IMF ile yapılan her finansman programı için Kongre onayını zorunlu hale getiren bir yasa taslağı sundum. Bu yasa taslağı 2021 yılında neredeyse oybirliğiyle kabul edildi. Bu ülke bu türden bir yasal çerçeveyi benimseyen ilk ülke oldu ve inanıyorum ki diğerleri de aynısını yapmakta başarılı olacaktır.
Diplomasi
‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?

Analistlere göre yeni savunma paktı, etkisini Hint Okyanusu bölgesine kadar genişletebilecek daha geniş, ideolojik temelli bir askeri bloka dönüşebilir.
South China Morning Post’a konuşan analistlere göre Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan yeni savunma paktı, İslamabad’ın bu anlaşmayı Hindistan’ın çevresindeki Müslüman çoğunluklu ülkelerle daha geniş güvenlik bağları kurmak için kullanıp kullanamayacağı konusunda Yeni Delhi’de soru işaretlerine yol açtı.
Cuma günü imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçünün tamamına yapılmış sayılacağını hükme bağlıyor.
Üçlü anlaşma, Suudi Arabistan ile Pakistan arasında geçen eylül ayında imzalanan ikili anlaşmanın ardından geldi.
Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Muhammad Asif cumartesi günü paktı, İslam ülkeleri arasında daha geniş kapsamlı bir askeri ittifak için olası bir model olarak tanımladı ve böyle bir yapılanmayı NATO’ya benzetti.
İslam ülkelerinin dini dayanışmadan ziyade ulusal çıkarlarına öncelik verme ihtimali hâlâ daha yüksek olsa da analistlere göre Pakistan’ın paktı daha geniş kapsamlı işbirliği için potansiyel bir platform olarak sunması nedeniyle Delhi’nin temkinli olması gerekecek.
Bu gelişme, Bangladeş’in askeri modernizasyon planları kapsamında Çin ve Pakistan’ın ortak geliştirdiği JF-17 Thunder savaş uçaklarını İslamabad’dan satın alma seçeneğini değerlendirdiği bir döneme denk geliyor.
İki ülke arasında üst düzey hava kuvvetleri görüşmeleri ve olası bir savunma paktına ilişkin temaslar gerçekleştirildi. Bunlara, eğitim simülatörlerinin devri gibi adımların da eşlik ettiği bildirildi.
Delhi merkezli Indic Researchers Forum’un Stratejik İlişkiler ve Ortaklıklar Direktörü Srinivaasan Balakrishnan, paktın etkisini Hindistan’ın başlıca güvenlik sağlayıcısı olarak hareket ettiği Hint Okyanusu bölgesine kadar genişleten “daha geniş, ideolojik veya kimlik temelli bir askeri bloka” dönüşebileceğini söyledi.
“Dolayısıyla asıl stratejik soru, bugün bir ‘İslami NATO’nun kurulup kurulmadığı değil,” dedi ve ekledi: “Asıl soru, bunun savunma anlaşmaları, askeri tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve silah transferleri yoluyla kademeli olarak ortaya çıkıp çıkamayacağıdır.”
Analistler, Hindistan’ın Bangladeş’i yakından takip etmesi gerekeceğini söyledi.
Hindistan’daki Ashoka Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan Uday Chandra, “Bangladeş kesinlikle yakından izlenmeye değer ve Hindistan yönetimi de şu anda bunu yapıyor. Hem Pakistan hem de Türkiye ile savunma ilişkileri son dönemde kesinlikle gelişti,” dedi.
Pakistan, döviz rezervlerini artırmak ve zor durumdaki ekonomisini canlandırmak amacıyla savunma ürünleri için aktif biçimde yeni pazarlar araştırıyor ve bu pazarlardaki varlığını genişletiyor.
Ancak Chandra’ya göre Dakka’nın Pakistan’dan silah ve savunma teçhizatı satın alması veya Pakistan’la ortak askeri tatbikatlar yapması halinde bile Mekke paktına resmen katılması hâlâ oldukça büyük bir adım olacaktır. Chandra, “Bangladeş’in katılması mümkün ama bu, belirsiz bir geleceğe doğru çok büyük bir sıçrama olur,” dedi.
Hindistan, hükümeti Delhi ile yakın çalışan Şeyh Hasina’nın iki yıl önce devrilmesinin ardından Bangladeş’le ilişkilerinde yaşanan gerginlik döneminden sonra bağları istikrara kavuşturmak için adımlar attı.
Hindistan’ın güvenlik ve istihbarat kurumları, özellikle siyasi geçişler ve bölgesel dinamiklerdeki değişimlerin ardından İslamcı militan grupların Bangladeş içinde operasyon alanları kullanması veya oluşturması ihtimali konusunda süregelen kaygılar taşıyor.
Gerilim, bir süredir Delhi’de yaşayan Hasina’nın 5 Ağustos’ta çevrim içi bir medya etkinliği düzenlemesinin ardından kısa süre önce yeniden ortaya çıktı. Bangladeş bunun üzerine, Hasina’nın açıklamalarının ülkedeki istikrarı zedelediği yönündeki endişesini dile getirdi.
Uzmanlara göre bu kaygılar geçici olabilir; zira son iki yılda uygulanan ticari kısıtlamaların kademeli olarak gevşetilmesi bekleniyor. Hindistan, Bangladeş’in ikinci büyük ticaret ortağı konumunda.
Hasina’nın ülkeye dönmesi beklenirken Bangladeş Cumhurbaşkanı istifa edeceğini duyurdu
Bangladeş ve yine Müslüman çoğunluklu bir ülke olan Maldivler, Hindistan’la önemli ekonomik, kalkınma ve güvenlik bağlarına sahip ve Hint Okyanusu bölgesindeki bölgesel ortaklıklar ile bağlantı projelerine katılıyor.
Balakrishnan, bu iki ülkeden herhangi birinin Pakistan merkezli karşılıklı savunma çerçevesiyle resmî veya gayriresmî bir hizalanmaya dahil olması halinde bunun Bengal Körfezi ve daha geniş Hint Okyanusu güvenlik denklemine önemli yeni bir değişken ekleyeceğini belirtti.
Ancak Chandra, Maldivler’in böyle bir pakta katılma ihtimalinin Bangladeş’e kıyasla “daha düşük” olduğunu söyledi. Bunun nedeni olarak Maldivler’in kısa süre önce Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı’nın (SAARC) Hindistan liderliğinde yeniden canlandırılması yönündeki çağrılarını gösterdi.
Ekonomik kalkınma ve bütünleşmeyi teşvik eden SAARC; Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Sri Lanka, Nepal, Bhutan ve Maldivler’den oluşuyor. Örgüt, Hindistan’ın Uri’deki bir terör saldırısının ardından Pakistan’da yapılacak zirveyi boykot etmesi ve zirvenin iptal edilmesi üzerine 2016’da fiilen işlemez hale geldi.
Maldivler Devlet Başkanı Mohamed Muizzu’nun başlangıçtaki “Hindistan Dışarı” yaklaşımının yol açtığı gergin dönemin ardından diplomatik ilişkiler yeniden toparlandı. Bu değişim; üst düzey devlet ziyaretleri, mali destek paketleri ve geçen ay serbest ticaret anlaşmasına ilişkin ilk tur müzakerelerin yapılmasıyla kendini gösterdi.
Analistler, Mekke paktının Asif’in sözünü ettiği NATO tarzı ittifaktan hâlâ çok uzak olduğunu, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel güçler arasındaki farklı tutumların paktın Ortadoğu’da bile genişlemesini muhtemelen sınırlayacağını söyledi.
Hindistan Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevinde bulunmuş Satinder Kumar Saini, Mekke paktının “birbirlerinin topraklarını savunma taahhüdünden çok siyasi mesaj verme amacı taşıdığını” söyledi.
Saini’ye göre İslamabad’ın nükleer kapasitesi nedeniyle pakt Ortadoğu’da daha fazla ağırlık taşıyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye’nin gelecekteki bir Hindistan-Pakistan çatışmasına doğrudan katılmasının muhtemel olmadığını belirtti.
“Hindistan, 2015’ten bu yana yoğun diplomatik temaslar, enerji anlaşmaları ve yurt dışındaki Hint vatandaşlarının refahına yönelik çalışmalarla Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerini büyük bir özenle geliştirdi. Bu pakt söz konusu dengeyi karmaşıklaştırıyor. Hindistan, Suudilerle angajmanını sürdürmeli, ikili ilişkilerimizi ve karşılıklı bağımlılığımızı genişletip derinleştirmeli,” dedi.
Bağımsız analist Priyajit Debsarkar ise ABD-İran barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Pakistan’ın Ortadoğu ülkeleri nezdinde askeri güç olarak sahip olduğu itibardan yararlanmaya çalıştığını söyledi. Ancak ona göre İslamabad, ABD’yi rahatsız etmekten çekineceği için Mekke paktının yakın zamanda Bangladeş gibi ülkelere genişletilmesi pek olası değil.
“Burada izlenmesi gereken asıl mesele bunun Amerikalılar tarafından nasıl karşılanacağı. Çünkü Amerikalılar bu alternatif ittifakın kurulmasından pek memnun olmayabilir,” dedi.
Debsarkar, Pakistan’ın ABD’nin en büyük katkı sağlayıcısı olduğu Uluslararası Para Fonu gibi çok taraflı yardım mekanizmalarına bağımlılığına dikkat çekti. Pakistan ekonomisi, devlet temerrüdünü önlemek ve döviz rezervlerini istikrara kavuşturmak için IMF kurtarma paketlerine büyük ölçüde bağımlı.
“Pakistan kartlarını doğru oynamak konusunda çok dikkatli olmak zorunda,” dedi.
The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Dünya Basını
The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

İsrail gazetesi The Jerusalem Post, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasının İsrail için ne anlama geldiğini tartışan bir makale yayınladı. Sizler için çevirdik:
Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.
Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan cuma günü Mekke’de, Ortadoğu’daki stratejik dengeyi değiştirebilecek ortak bir savunma anlaşması imzaladı.
Anlaşmaya göre üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış sayılacak.
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise cumartesi günü bir adım daha ileri giderek düzenlemenin teknik açıdan NATO’nun 5. Maddesi’ndeki kolektif savunma taahhüdüne eşdeğer olduğunu söyledi.
Reuters ve Jerusalem Post çalışanlarının cumartesi günü aktardığı, Eli Leon’un da katkıda bulunduğu habere göre Fidan, ittifak kapsamında bir bakanlar komitesi kurulacağını ve Suudi Arabistan merkezli bir genel sekreterliğin oluşturulacağını söyledi. Mısır da ileride ittifaka katılabilir.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, anlaşmanın “kolektif caydırıcılık ilkesi”ne dayandığını ve güvenlik, savunma ve terörle mücadele alanlarındaki işbirliğini genişleteceğini söyledi.
Ardından İsrail’in görmezden gelemeyeceği bir açıklama geldi.
Pakistan Savunma Bakanı İsrail’e karşı ‘birleşik askeri cephe’ çağrısı yaptı
Anlaşmanın duyurulmasından bir gün sonra Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif, İsrail’i “tüm Müslüman dünyası için bir tehdit” olarak nitelendirerek İsrail’e karşı “birleşik bir askeri cephe” kurulması çağrısında bulundu.
Post yazarı Danielle Greyman-Kennard’ın pazar günü aktardığına göre Asif, çağrısını çözüme kavuşmamış Filistin meselesiyle ilişkilendirdi ve İslam dünyasını İsrail’e karşı birlikte hareket etmeye çağırdı.
Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü Körfez Araştırmaları Programı Başkanı Dr. Yoel Guzansky, Greyman-Kennard’a yaptığı açıklamada, söz konusu paktın İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşmeye “kapıyı tamamen kapatmadığını” söyledi.
“Ülkelerin istikrara ihtiyacı var. Suudilerin istikrara ihtiyacı var,” diyen Guzansky, Riyad’ın yaklaşımını kısa ve öz biçimde şöyle tarif etti: “Bu bir dengeleme stratejisi.”
Eski Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Jacob Nagel de Post tarafından cuma günü aktarılan 103FM röportajında benzer bir değerlendirmede bulundu.
Nagel, anlaşmayı “daha çok Amerikan yönetimine baskı yapmayı amaçlayan diplomatik bir manevra” olarak nitelendirerek Riyad’ın kendisini giderek daha savunmasız hissettiği için alternatifler aradığını savundu.
Bu kırılganlık yıllardır artıyor. Suudi Arabistan, İran’ın ve vekil güçlerinin bölgenin farklı noktalarına saldırı düzenleme kabiliyetini ortaya koymasını izledi.
Krallığın Abkayk ve Hurays petrol tesislerine 2019’da düzenlenen saldırı, Suudi Arabistan’ın savunmasının sınırlarını açığa çıkardı ve Riyad’da bir kriz halinde dış desteğin ne ölçüde geleceğine ilişkin soru işaretleri doğurdu.
Dolayısıyla İsrail, Suudi Arabistan’ın bu dengeleme arayışını ciddiye almalı.
Riyad güvenlik, pazarlık gücü ve stratejik bağımsızlık arıyor. İsrail ve ABD açısından soru, bu arayışın nihayetinde nereye varacağıdır.
Erdoğan yönetimindeki Türkiye, İsrail’e karşı giderek daha düşmanca bir tutum benimsedi. Pakistan’ın İsrail’le diplomatik ilişkileri yok ve savunma bakanı şimdiden Yahudi devletine karşı Müslümanların askeri birlikteliğini gündeme getiriyor.
Suudi Arabistan bunun yarattığı sorunu anlamalı. Üst düzey yöneticileri İsrail’i bölgesel bir düşman olarak gösteren ülkelerle kurulacak bir savunma ortaklığı, normalleşme sürecinin üzerine kaçınılmaz olarak gölge düşürecektir.
İsrailli liderler, ittifak üyelerinden biri şimdiden Müslüman dünyasını İsrail’e karşı askeri olarak örgütlemekten söz ederken bu ittifakı yalnızca teknik bir düzenleme olarak göremez.
Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesi mevcut savunma paktından daha büyük fırsatlar sunuyor
Buna rağmen Tel Aviv, Riyad’a açılan kapıyı ardına kadar açık tutmalı.
İsrail’in çıkarı, Suudi Arabistan’ı İsrail’in ve ılımlı Arap devletlerinin de yer aldığı Amerikan öncülüğündeki bölgesel güvenlik mimarisine dahil etme çabalarını hızlandırmaktır.
Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesinin stratejik vaatleri büyükelçilikler, turizm ve ticaretin çok ötesine uzanıyor.
Böyle bir normalleşme; İran’la mücadele edebilecek, füze ve hava savunma işbirliğini geliştirebilecek, ticaret yollarını koruyabilecek ve İsrail’i Arap dünyasına daha derinden bağlayabilecek kalıcı bir bölgesel hizalanma imkanı sunuyor.
İbrahim Anlaşmaları, İsrail’le ilişkilerin Arap devletlerinin ekonomik ve stratejik çıkarlarına hizmet edebileceğini gösterdi. Suudi Arabistan, bu bölgesel çerçeveye önemli bir siyasi ve ekonomik ağırlık kazandıracaktır.
Bu stratejik hedef artık daha da acil hale geldi.
Washington, Mekke’de yaşananlara yakından dikkat etmeli. ABD’nin uzun süredir ortağı olan bir ülke, Ankara’dan ve nükleer silahlara sahip İslamabad’dan ilave güvenlik güvenceleri aradı. Bu, Amerikan garantilerine duyulan güvenin azalmakta olduğuna dair bir uyarıdır.
ABD, en önemli Arap ortaklarından birinin neden alternatif bir güvenlik yapılanmasına ihtiyaç duyduğunu düşündüğünü ve bu yapının açıkça İsrail karşıtı bir nitelik kazanmasının nasıl önlenebileceğini sorgulamalı.
İsrail de normalleşme arayışını sürdürürken Riyad’a açık mesajlar vermeli.
Suudi Arabistan, daha istikrarlı bir Ortadoğu’nun inşasında merkezi bir rol oynayabilir. İsrail’in onu kendisine daha fazla yaklaştırmak için her türlü nedeni var.
Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.
Mekke anlaşması, bu tercihten kaçınmayı çok daha zor hale getirdi.
Dünya Basını
Foreign Affairs: Amerika Ortadoğu’dan Vazgeçmeli

“Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlerini Ortadoğu’dan çekmesinin, ABD ve uluslararası hukuku ihlal eden hükümetleri silahlandırmayı bırakmasının ve bölgesel düzenin garantörü rolüne son vermesinin zamanı çoktan gelmiştir.”
2021-2022 yılları arasında Başkan Joe Biden’ın Özel Asistanı ve Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in Özel Kalem Müdür Yardımcısı olarak çalışmış olan, Obama yönetimi döneminde ise Doğu Asya ve Pasifik İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Vekili ve Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın Özel Asistanı olarak görev yapmış olan Michael Fuchs, Foreign Affairs’te yazdı:
Amerika Ortadoğu’dan Vazgeçmeli
Başarısız İran Savaşı, Uzun Zamandır Gecikmiş Bir Geri Çekilmeyi Başlatmalı
İran’la yürütülen savaş destansı bir felakettir. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail, uluslararası hukuku ihlal eden, en az 307’si çocuk olmak üzere 1.700 İranlı sivili öldüren, sivil altyapıda geniş çaplı hasara yol açan ve bölgesel kargaşayı derinleştiren gereksiz bir harekât başlattı. İran’ın misillemeleri, komşu ülkelerdeki üslerde görev yapan 18 ABD askerinin ölümüne ve 600’den fazlasının yaralanmasına neden oldu. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla enerji fiyatlarında yaşanan sıçramanın etkileri ise dünyanın dört bir yanında hâlâ hissediliyor.
Bu savaş, ABD’nin son 35 yılda izlediği ve ülkeyi daha güvensiz hâle getirirken Ortadoğu’daki çatışmaları şiddetlendiren bir dizi politikanın en son sonucudur. Bu başarısızlıkların temelinde, Washington’ın ABD güvenliğini ilerletmek için sürekli savaşlar başlatması ve devam eden çatışmalara müdahale etmesi gerektiği yönündeki yanlış inancını besleyen bölgedeki Amerikan askerî varlığı yatmaktadır. Amerikan üslerini ve birliklerini topraklarında kabul eden ülkeler de kendilerini daha savunmasız hâle getirmiş, İran’ın ve İran destekli grupların doğrudan saldırılarına açık duruma düşmüştür.
Amerika Birleşik Devletleri onlarca yıldır Ortadoğu’daki askerî varlığı, Amerikan stratejik çıkarları ve bölgesel güvenlik açısından vazgeçilmezmiş gibi hareket etti. İsrail ve Körfez ülkeleri gibi ortaklarını korumaya, İran’ı ve diğer hasımlarını sınırlamaya ve terörizmle mücadele etmeye çalıştı. Ancak uygulamada ABD’nin askerî konuşlanması istikrarsızlığa ve yıkıma katkıda bulundu. Bunun en açık biçimde görüldüğü yer İran’a karşı yürütülen harekâttır; savaş, önlemeyi amaçladığı tehlikeleri bizzat üretmiştir.
Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlerini Ortadoğu’dan çekmesinin, ABD ve uluslararası hukuku ihlal eden hükümetleri silahlandırmayı bırakmasının ve bölgesel düzenin garantörü rolüne son vermesinin zamanı çoktan gelmiştir. Böyle bir adım, Washington’ın Asya ve Avrupa’da büyük güçler arasında çıkabilecek bir savaşı caydırmak da dâhil olmak üzere daha yüksek öncelikli hedeflere yoğunlaşmasını sağlayacaktır.
KAN VE SERVET
Amerika Birleşik Devletleri uzun zamandır Ortadoğu’da etkin olsa da 1990-91 Körfez Savaşı, ABD’nin bölgedeki askerî rolünü kalıcılaştırdı. Soğuk Savaş sonrası Amerikan gücünün zirvesi olarak başlayan süreç —Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgaline son vermek amacıyla uluslararası bir koalisyon kurulması— onlarca yıl sürecek bir yükümlülüğe dönüştü. Birbiri ardına gelen yönetimler, sürekli konuşlu bir gücün enerji akışının serbestliğini koruyacağı, İsrail’i destekleyeceği, terör örgütleriyle mücadele edeceği ve İran’ı caydıracağı inancıyla bölgede on binlerce personel bulundurdu. Şu anda Irak’ta yaklaşık 2 bin, Suudi Arabistan’da 2 bin 300, Birleşik Arap Emirlikleri’nde 3 bin 500, Ürdün’de 4 bin, Bahreyn’de 8 bin, Katar’da 10 bin ve Kuveyt’te 13 bin Amerikan askeri bulunuyor. Kesin sayılar ve konuşlanma yerleri yıllar içinde değişiklik gösterse de bu varlık devasa, geniş bir alana yayılmış ve bölgeye derinden yerleşmiş olmayı sürdürdü.
Ancak askerî varlık başlı başına bir yükümlülüğe dönüşebilir; ev sahibi ülkeleri misillemelere açık hâle getirebilir ve Amerika Birleşik Devletleri’ni yerel çatışmaların içine çekebilir. Üsler bölgenin dört bir yanına dağılmışken Amerikan çıkarlarına yönelik tehditler süreklilik kazanmakta ve her bir tehdit, askerî varlığın daha da genişletilmesi için yeni bir gerekçeye dönüşmektedir. Örneğin ABD’nin 2003 işgalinden sonra Irak’ı işgal altında tutması, Amerikan güçlerini yalnızca uzun ve kanlı bir çatışmaya sürüklemekle kalmadı, aynı zamanda onları İran destekli milislerin saldırılarına açık hâle getirdi. Bu durum, ABD’nin Irak, Suriye ve başka yerlerde misilleme operasyonları düzenlemesine yol açtı. Bu arada Afganistan’daki savaş Pakistan’a sıçradı ve Amerika Birleşik Devletleri, sınırın ötesindeki Amerikan askerlerine saldıran militanlara karşı yüzlerce insansız hava aracı saldırısı gerçekleştirdi. ABD, 2011’de Irak’tan büyük ölçüde çekildikten sonra, işgalin yarattığı kaostan doğan IŞİD’le mücadele etmek üzere 2014’te yeniden asker göndermek zorunda kaldı.
Bunun bedeli ağır oldu. Amerika Birleşik Devletleri, 11 Eylül sonrasındaki “teröre karşı savaş” kapsamında Afganistan, Irak ve diğer cephelerde yürütülen savaşlara 8 trilyon dolar harcadı. Brown Üniversitesi’nin araştırmalarına göre yaklaşık üç milyon Amerikalı bu çatışmalarda görev yaptı; 15 binden fazla asker ve yüklenici hayatını kaybetti, 1,8 milyon asker ise engelli hâle geldi. Bölgedeki halklar da bu sonuçların acısını çekti ve çekmeye devam ediyor. Doğrudan şiddet nedeniyle 432 bini sivil olmak üzere 940 binden fazla kişi öldü; Afganistan, Irak, Pakistan, Suriye ve Yemen’de devlet yapılarının çökmesinin dolaylı etkileri 3,6 milyon insanın ölümüne yol açtı; 38 milyon kişi ise yerinden edildi. Ancak yalnızca rakamlar, anne ve babalarını kaybeden çocukların, evlerini yitiren ailelerin ve sürekli çatışmalar nedeniyle normal bir hayat sürme imkânı ellerinden alınan bir kuşağın yaşadıklarında görülen insani bedeli anlatmaya yetmez. Bu politikalara ve sonuçlarını doğuran eylemlere ilişkin hesap verebilirliğin bulunmaması da dikkat çekicidir.
Amerika Birleşik Devletleri, başka ülkeler tarafından gerçekleştirilen şiddet ve baskıya da doğrudan katkıda bulundu. ABD askerlerinin Ortadoğu’nun dört bir yanında konuşlandırılması, Washington’ın çoğu kendi bölgesel gündemlerine sahip olan baskıcı hükümetlerle yakın çalışma eğilimini güçlendirdi. Mısır’daki gibi otokratik yönetimleri ayakta tuttu, Suudi Arabistan’ın Yemen’deki harekâtını destekledi ve Birleşmiş Milletler araştırmacılarının soykırım niteliğinde eylemler belgelendirdiği Sudan iç savaşında Birleşik Arap Emirlikleri’nin rolünü mümkün kıldı. Bu tür ortaklıklar, söz konusu ülkelerin hükümetlerine ve Amerika Birleşik Devletleri’ne yönelik halk öfkesini körükledi.
ABD’nin İsrail’le ilişkisi, derin güvenlik ilişkilerinin kalıcı üslenmeyle birleştiğinde nasıl felaket sonuçlar doğurabileceğinin örneğidir. İsrailli ve Filistinli liderler arasındaki Oslo müzakerelerinin 1990’larda yavaş yavaş çökmesinden bu yana ABD desteği, birbiri ardına gelen İsrail hükümetlerine verilmiş açık çeke dönüştü. Bu hükümetler, Batı Şeria’daki aşamalı ilhak ve sistematik baskı politikalarıyla Filistinlilerle barış ihtimalini aşındırdı. Son birkaç yılda bu destek, bir BM araştırma komisyonunun Gazze’de soykırım olarak nitelendirdiği ve bir dizi İsrailli akademisyen ile sivil toplum kuruluşunun da paylaştığı sonuçlara yol açan İsrail operasyonlarını mümkün kıldı. Ardından Şubat 2026’da Amerika Birleşik Devletleri, İsrail’le birlikte İran’a karşı hukuka aykırı bir savaş başlattı.
ÇIKIŞ YOLU
Ortadoğu’daki ABD askerî varlığının yol açtığı zarardan hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi başkanlar sorumludur. Bu varlık, Amerika Birleşik Devletleri’ni uluslararası insancıl hukukun ciddi biçimde ihlal edilmesine ortak etmiştir. Washington, İran’la istikrarlı bir ateşkes sağlanır sağlanmaz güçlerini çekmeye başlayarak politikasının yönünü değiştirmelidir.
ABD’li liderler şimdi, İran savaşı sırasında hasar gören üslerin yeniden inşa edilip edilmeyeceği ve bölgesel ortaklara yeni silahların satılıp satılmayacağı da dâhil olmak üzere kalıcı sonuçlar doğuracak bir dizi kararla karşı karşıyadır. Bazı savunma analistleri daha küçük bir askerî varlığın korunmasını savunmuş, The Wall Street Journal’ın haberine göre Pentagon da bu seçeneği değerlendirmeye almıştır. Ancak kısmi bir geri çekilme bile Amerika Birleşik Devletleri’ni bölgedeki süreklilik arz eden risklere maruz bırakmaya devam edecektir. İran, son beş ay içinde en az 15 Amerikan askerî tesisindeki bina ve teçhizatı tahrip etmiş veya hasara uğratmıştır. ABD birlikleri bir ya da iki üste toplansa bile İran ve vekil güçleri açısından öncelikli hedef olmaya devam edecek, dolayısıyla kuvvetlerin korunması için önemli kaynaklar gerekecektir. Tam bir geri çekilme gerçekleşmediği sürece Washington, ABD personeline ve ortaklarına verdiği desteği sürekli güçlendirme zorunluluğu hissedecek ve Amerika Birleşik Devletleri çatışmaların içine çekilmeye devam edecektir.
ABD askerlerinin tamamının Ortadoğu’dan çekilmesi, bölgedeki ortaklarla bütün işbirliğinin sona erdirilmesini gerektirmez. Örneğin Lübnan gibi bazı ülkelerde güvenlik yardımları sürdürülebilir; Lübnan Silahlı Kuvvetlerine verilen Amerikan desteği, devlet kapasitesini güçlendirebilir ve Lübnan egemenliğinin korunmasında resmî kurumların rolünü pekiştirebilir. Ancak Washington’ın, yardım ve silah satışlarının ABD hukukuna uygun olmasını sağlaması kendi çıkarınadır. Amerikan hukuku, İsrail’in Gazze’de yaptığı gibi yardım alan ülkelerin ağır insan hakları ihlalleri gerçekleştirmesi hâlinde bu tür yardımların durdurulmasını gerektirmektedir. Washington, ABD ve uluslararası hukuku ihlal eden tüm güvenlik yardımlarını ve silah ihracatını askıya alarak desteğinin diğer ülkelerin pervasız politikalarını teşvik etmesi ve Amerika Birleşik Devletleri’ni bölgesel krizlerin daha derinlerine çekmesi riskini azaltabilir.
Amerika Birleşik Devletleri, bölgedeki askerî varlığını azaltırken insan haklarını ve anlaşmazlıkların barışçıl biçimde çözülmesini destekleyen diplomatik, ekonomik ve insani çabalarını artırabilir ve artırmalıdır. Bu çabanın bir parçası olarak Filistinlilere yönelik insani yardımları artırmalı; aynı zamanda enerji ihracatını Hürmüz Boğazı’nın dışından geçirecek yeni boru hatları gibi istikrarı ve refahı teşvik edebilecek ekonomik entegrasyon projelerini desteklemelidir. Washington ayrıca geri çekilme sürecini, Birleşik Arap Emirlikleri ve İsrail gibi ülkeler insan hakları sicillerini iyileştirene ve istikrarsızlaştırıcı bölgesel politikalarına son verene kadar bu ülkelere sağlanan yardımları azaltacağını açıkça göstermek için kullanmalıdır. Amerika Birleşik Devletleri bu hükümetleri reform yapmaya zorlayamaz; ancak onların baskı ya da saldırganlık politikalarını mümkün kılan teçhizat ve finansmanı sağlamayı reddedebilir.
Mevcut yönetimin bu yaklaşımı benimsemesi düşük bir ihtimal olsa da Kongre’nin alacağı kararlar, ABD’nin gelecekteki bölge politikasını şekillendirebilir. Kongre üyeleri, Pentagon’un mühimmat stoklarını yenilemek ve üsleri onarmak için alacağı fonların miktarını sınırlandırarak ve bu fonlara koşullar bağlayarak Amerika Birleşik Devletleri’ni geri çekilmeye yöneltebilir.
KORKULAR VE GERÇEKLER
Bazıları, ABD ordusunun Ortadoğu’dan çekilmesinin ciddi riskler taşıdığını savunacaktır. Bu riskler gerçektir ancak yönetilebilir niteliktedir. Öncelikle enerji piyasalarını ve ABD’nin geri çekilmesi durumunda petrol ve doğal gaz ihracatının kesintiye uğrayabileceği korkusunu ele alalım. Washington yıllarca, bölgedeki Amerikan varlığının seyrüsefer özgürlüğünü koruduğunu varsaydı. Oysa Hürmüz Boğazı’nı kapatan, ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş oldu ve Amerikan ordusu boğazı güç kullanarak yeniden açamadı. Bu durum, Beşinci Filo’nun Bahreyn’de konuşlandırılmasının etkinliği konusunda şüphe doğurdu. Boğazdaki açmaz nasıl çözülürse çözülsün, devletler geçiş ücreti uygulayıp uygulayamayacakları konusunda anlaşmazlık yaşasa bile İran ile Körfez ülkelerinin enerji akışını sürdürmek konusunda ortak çıkarı vardır. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nin artık büyük bir enerji üreticisi olması, yenilenebilir enerji sektörünün dünya genelinde büyümesi ve üreticilerin boğazı baypas etmenin yollarını araştırması sayesinde küresel arz daha fazla çeşitlenmiştir. Bu da deniz taşımacılığında yaşanabilecek yeni kesintileri daha az tehditkâr hâle getirmektedir.
Trump yönetimi ve Kongre’deki destekçileri, komşularını istikrarsızlaştıran İran’ı sınırlamak için Amerikan askerî gücünün gerekli olduğunu da savunmaktadır. Ancak mevcut savaş, Amerika Birleşik Devletleri’nin Körfez’deki ortaklarını İran saldırılarından koruyamadığını göstermiştir. Körfez ülkeleri, birbirleriyle Washington’a bağımlı olmayan yeni güvenlik düzenlemeleri oluşturmalıdır; Washington yine de ekonomik ve diplomatik destek sağlayabilir. Yeni düzenlemelerin daha iyi sonuç vereceğinin garantisi yoktur; ancak ABD destekli mevcut sistem işlememektedir. En azından bölge ülkelerinin öncülüğünde şekillenecek yeni bir düzende Amerika Birleşik Devletleri artık istikrarsızlığı beslemeyecektir. Bölgesel diplomasiyi, diyaloğu ve İran’la gerilimi düşürmeyi önceliklendirmesi hâlinde böyle bir çerçeve, istikrara giden daha kalıcı bir yol sunabilir. Zamanla Ortadoğu ülkeleri dış askerî güvencelere daha az bağımlı hâle gelebilir.
Terörizmle mücadele de uzun süreli Amerikan askerî varlığı sayesinde kolaylaşmamaktadır. 11 Eylül’den bu yana terör tehdidi, karar vericileri Amerikan ordusuna yaslanmaya yöneltmiştir. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin çok sayıda sivili öldüren insansız hava aracı saldırıları ile gerçekleştirdiği çok sayıda işgal, muhtemelen terör örgütlerinin ABD personeline karşı daha fazla saldırı düzenlemesini teşvik etmiştir. Amerikan güçlerinin şimdi çekilmesi, terörizmle mücadele kabiliyetinden vazgeçilmesi anlamına gelmez. Bölge hükümetleri ve NATO müttefikleriyle istihbarat paylaşımı, giderek daha uzak mesafelerden gözetlemeye imkân veren ileri teknolojiyle birlikte Washington’ın tehditleri izlemesini sağlayabilir. Son çare olarak ABD’yi tehdit eden bir kriz ortaya çıkarsa, Amerikan liderleri belirli bir görev için yeniden asker gönderebilir.
Bir diğer mesele İsrail’in güvenliğidir. Nükleer silahlara ve bölgenin en gelişmiş ordusuna sahip bir devlet olan İsrail, kendisini savunabilecek kapasitenin fazlasına sahiptir. Aslında ABD’nin bölgedeki varlığı, İsrail’i kendisine yönelik tehditleri artıran politikalar benimseme konusunda cesaretlendirmiştir. Washington; askerî yardımları İsrail’in Filistin topraklarındaki işgaline son vermesi, Filistinlilerle barış arayışına girmesi ve İran, Lübnan ve Suriye’deki askerî harekâtlarını durdurması koşuluna bağlayarak bu döngüyü kırabilir. Bu adımlar İsrail’in kendi kendisi için yarattığı tehlikeleri azaltacak ve Amerikan güvencesinin ortadan kalkmasına eşlik edebilecek genel riski düşürecektir.
Son olarak Ortadoğu’daki askerî taahhütlerin azaltılmasına karşı çıkanlar, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’daki başarısızlıklarından hemen sonra gerçekleştirilecek bir geri çekilmenin ABD’nin hasımlarına zayıflık mesajı vereceğinden endişe etmektedir. Washington, kendi yakın çevrelerinde iddialarını giderek daha güçlü biçimde ortaya koyan Çin ve Rusya’yı caydırma konusunda gerçekten de ciddi bir sınamayla karşı karşıyadır. Ancak Amerika Birleşik Devletleri Ortadoğu’da saplanıp kalırsa, Pekin’in ya da Moskova’nın başka bölgelerdeki hamlelerine karşı Asyalı ve Avrupalı müttefikleriyle çalışmakta daha fazla zorlanacaktır. Ayrıca bu iki ülkenin ABD’nin bölgedeki konumunu devralması ihtimali de son derece düşüktür. Çin, ordusunu yakın çevresinin ötesinde kullanma konusunda hâlâ oldukça temkinlidir; Rusya’nın Ortadoğu’daki varlığı ise Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın devrilmesinden bu yana yalnızca küçülmüştür.
KAMUSAL BİR HESAPLAŞMA
Ortadoğu’da onlarca yıldır neredeyse kesintisiz biçimde devam eden savaşların ardından Amerikalılar, ülkenin dış çatışmalara karışmasından yorulmuştur. Searchlight Institute tarafından yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre katılımcıların yüzde 62’si “mümkün olduğunca savaşların dışında kalmayı” tercih ederken, yüzde 33’ü “ülkenin yararına olduğunda askerî güç kullanılmasını” desteklemektedir. Bütün bir kuşak barış dönemini hiç yaşamamıştır ve 18-44 yaş arasındaki Cumhuriyetçilerin yarısından fazlası da dâhil olmak üzere genç Amerikalıların çoğunluğu 2026’daki İran savaşına karşı çıkmaktadır. Bu savaş, kamuoyu desteğinin genellikle en yüksek olduğu başlangıç aşamasından itibaren halkın karşı çıktığı, modern kamuoyu araştırmaları dönemindeki ilk savaş olmuştur.
Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyadaki rolüne ilişkin bu kamusal hesaplaşmaya rağmen Amerikan liderleri seçmenlerinin gerisinde kalmaktadır. ABD Başkanı Donald Trump, Ortadoğu’daki bitmek bilmeyen savaşlardan sorumlu tuttuğu adayları eleştirerek iki seçim kazandı, ancak daha sonra kendisi bir savaş başlattı. İsrail politikasına karşı çıkan kişiler ve kurumlar olduğunda başkan, devlet gücünü onları hedef almak için kullandı; üniversitelerin fonlarını kesti, protestocuları sınır dışı etti ve hapse attı. Üstelik Amerikalıların en önemli kaygısının günlük yaşamın temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek olduğu bir dönemde Pentagon bütçesi 2026’da yaklaşık 1 trilyon dolarla tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı ve yönetim 2027’de bu bütçenin yüzde 50 daha artırılmasını talep ediyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel güvenlikte hâlâ önemli bir rolü vardır: Avrupa ve Asya’daki askerî varlığı ve güvenlik garantileri, büyük güçler arasında savaş çıkmasını önlemeye yardımcı olmaktadır. Ancak Washington’ın Ortadoğu’daki güvenlik rolünü yerine getirme biçimi, sağladığı faydadan çok daha fazla zarar vermektedir. Yön değiştirmek kolay olmayacaktır ancak gereklidir. Onlarca yıldır sürdürülen yanlış tasarlanmış savaşlar ve karmaşık angajmanlar, ABD’nin güvenliğine çok az katkı sağlarken sayısız cana ve devasa miktarda kaynağa mal olmuş, Washington’ın dikkatini Asya ve Avrupa’daki acil sınamalardan uzaklaştırmıştır. Amerika Birleşik Devletleri ordusunun Ortadoğu’dan ayrılmasının zamanı gelmiştir.
Diplomasi2 hafta öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Dünya Basını2 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’
Dünya Basını1 hafta önceMilyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
Görüş2 hafta önceAteş altındaki Mısır: Dimyat saldırısı küresel enerji piyasaları için ne anlama geliyor?
Dünya Basını2 hafta önceABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Asya2 hafta önceÇin, ileri düzey çip üretimi açısından kritik önemedeki yerli litografi makinelerinin seri üretimine başladı
Dünya Basını2 hafta öncePekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor












